Seite 1
Evet, hakkında bu kadar ayat-ı Kur’aniye ve delalil-i kat’iyye bulunan bir mes’ele, asla şek ve şübhe götürmez ve götürmemeli.
Haşr-i cismani, ism-i a’zamdan ve her ismin a’zamlık mertebesinden gelmektedir ve bin bir ism-i İlahiye dayanmaktadır. Onuncu Söz Haşir Risalesinde ise, o esmanın bir kısmı ile vücub-u vücud ve tevhid isbat edilmekte, haşr-i cismani bunun üzerine bina edilmektedir. Zira tevhid-i İlahi, haşr-i cismaniyi iktiza eder ve tevhidin bütün delilleri, aynı anda haşrin de delilidir. Bu cihette tevhid: “Manam haşirsiz olmaz.” diye bizlere ilanat yapmaktadır.
Şu kainatın gidişatına dikkat eden bir insan, içinde iki unsurun devamlı olarak birbiriyle mücadele halinde olduklarını, bunların bir tarafa doğru akıp gittiğini görecek, neticede bir gün bu iki unsurun birbirinden ayrılıp cennet ve cehennem şeklinde karar kılacaklarına hads-i kat’i ile inanacaktır. Evet, gece-gündüz, kış-yaz, nar-nur, sıcak-soğuk, güzel-çirkin, hayr-şer, iman-küfür, mü’min-kafir, melek-şeytan gibi unsurların birbiriyle çarpışması bu davamızı isbat etmektedir.
Keza bu eser, bu asırda imanı za’fa uğramış, teslimiyeti kırılmış olan mü’minlerin, haşr-i cismani hakkındaki iman ve teslimiyetlerini takviye eden bir eserdir.
Kur’an’a baktığımız zaman, ehl-i küfür ve dalaletin inkarlarının temelinde, haşir ve neşir rüknünün inkarı yattığını görürüz. Zira ehl-i küfür ve dalalet, böyle muazzam bir hakikatı akıllarına sığıştıramadıklarından, bu mes’eleyi istib’ad ile inkar ediyorlar. Halbuki bu eser ve şerhi, kat’i olarak isbat etmiştir ki; haşr-i cismani, hem bütün esma ve sıfat-ı İlahiyece, bahusus kudret-i ilahiyece gayet kolay, hem tekvinen gayet münasib ve rahat, hem teklifen binlerce ayatla müdellel ve enbiya, evliya ve asfiyanın sadık ihbaratı ile müberhen, hem fıtrat-ı selime ve akl-ı müstakimce gayet ma’kul, hem insanın nihayetsiz acz ve fakrı noktasında gayet elzem ve münasibtir. Bütün bu noktalar isbat eder ki; haşr-i cismani vuku bulacaktır ve vukuu nihayet derecede zaruridir.
Şu kainatın Halık’ı, asarının şehadetiyle nihayetsiz bir hikmet ve rahmete maliktir. O Hakîm ve Rahîm isimleriyle müsemma olan Zat-ı Akdes, şu nihayetsiz hikmet ve rahmetini zişuura ders vermek için, peygamberleri ve onların başında Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı, semavi kitapları ve onların başında Kur’an-ı Azimüşşan’ı rahmeten irsal ve inzal buyurmuştur. Bütün peygamberlerin ve münzel kitapların en hakiki davası, tevhidden sonra haşir üzerinde temerküz
Evet, hakkında bu kadar ayat-ı Kur’aniye ve delalil-i kat’iyye bulunan bir mes’ele, asla şek ve şübhe götürmez ve götürmemeli.
Haşr-i cismani, ism-i a’zamdan ve her ismin a’zamlık mertebesinden gelmektedir ve bin bir ism-i İlahiye dayanmaktadır. Onuncu Söz Haşir Risalesinde ise, o esmanın bir kısmı ile vücub-u vücud ve tevhid isbat edilmekte, haşr-i cismani bunun üzerine bina edilmektedir. Zira tevhid-i İlahi, haşr-i cismaniyi iktiza eder ve tevhidin bütün delilleri, aynı anda haşrin de delilidir. Bu cihette tevhid: “Manam haşirsiz olmaz.” diye bizlere ilanat yapmaktadır.
Şu kainatın gidişatına dikkat eden bir insan, içinde iki unsurun devamlı olarak birbiriyle mücadele halinde olduklarını, bunların bir tarafa doğru akıp gittiğini görecek, neticede bir gün bu iki unsurun birbirinden ayrılıp cennet ve cehennem şeklinde karar kılacaklarına hads-i kat’i ile inanacaktır. Evet, gece-gündüz, kış-yaz, nar-nur, sıcak-soğuk, güzel-çirkin, hayr-şer, iman-küfür, mü’min-kafir, melek-şeytan gibi unsurların birbiriyle çarpışması bu davamızı isbat etmektedir.
Keza bu eser, bu asırda imanı za’fa uğramış, teslimiyeti kırılmış olan mü’minlerin, haşr-i cismani hakkındaki iman ve teslimiyetlerini takviye eden bir eserdir.
Kur’an’a baktığımız zaman, ehl-i küfür ve dalaletin inkarlarının temelinde, haşir ve neşir rüknünün inkarı yattığını görürüz. Zira ehl-i küfür ve dalalet, böyle muazzam bir hakikatı akıllarına sığıştıramadıklarından, bu mes’eleyi istib’ad ile inkar ediyorlar. Halbuki bu eser ve şerhi, kat’i olarak isbat etmiştir ki; haşr-i cismani, hem bütün esma ve sıfat-ı İlahiyece, bahusus kudret-i ilahiyece gayet kolay, hem tekvinen gayet münasib ve rahat, hem teklifen binlerce ayatla müdellel ve enbiya, evliya ve asfiyanın sadık ihbaratı ile müberhen, hem fıtrat-ı selime ve akl-ı müstakimce gayet ma’kul, hem insanın nihayetsiz acz ve fakrı noktasında gayet elzem ve münasibtir. Bütün bu noktalar isbat eder ki; haşr-i cismani vuku bulacaktır ve vukuu nihayet derecede zaruridir.
Şu kainatın Halık’ı, asarının şehadetiyle nihayetsiz bir hikmet ve rahmete maliktir. O Hakîm ve Rahîm isimleriyle müsemma olan Zat-ı Akdes, şu nihayetsiz hikmet ve rahmetini zişuura ders vermek için, peygamberleri ve onların başında Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı, semavi kitapları ve onların başında Kur’an-ı Azimüşşan’ı rahmeten irsal ve inzal buyurmuştur. Bütün peygamberlerin ve münzel kitapların en hakiki davası, tevhidden sonra haşir üzerinde temerküz
Kainattaki mevcudat gibi; cin ve insin vücudu dahi tekvini kanunlara bağlıdır ve o kanunlara riayet eder. İnsanların ve cinlerin vücudunda bir tek zerre bile, bin bir ism-i ilahiden gelen kanunlara bir an bile itiraz ve isyan etmez. Evamir-i tekviniyeye harfiyyen riayet eder. Ancak cin ve ins, tek başlarına kendi iradeleriyle şu kainattaki tekvini kanunları anlamaya muktedir değildirler. Zira onlar, Cenab-ı Hak tarafından eser-i imtihan olarak, manevi bir körlükle mübtela edilmişlerdir. Bu sebeple hak ve hakikati göremiyorlar, alemde ve kendilerinde tecelli eden esma ve sıfat-ı ilahiyenin tecelliyatını anlayamıyorlar. Hak ve hakikati göremedikleri ve esma ve sıfat-ı İlahiyenin tecelliyatını anlayamadıkları için de bu kainatın tılsımını, alemde icra olunan şeriat-ı kübray-ı tekviniyeyi, tabir-i diğerle şeriat-ı fıtriyeyi göremiyorlar ve sünnetullahı anlayamıyorlar.
İşte cin ve insin bu yaradılış gayelerini anlayabilmeleri ve mucibince amel edebilmeleri için Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden peygamberleri göndermiştir. Evet bu maksadın tahakkuku için, elbette peygamberlere ihtiyaç vardır ki; o peygamberler, Cenab-ı Hakkın talimiyle bu kainatın tılsımını açıp, cin ve inse bildirmişlerdir. O peygamberlerin başı da Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. Çünkü asıl Nebi, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Diğerleri, O’nun vekilleridirler. Bütün semavi kitaplar “Kelamullah” diye tesmiye edilir. Bununla beraber asıl Kelamullah sıfatına tam layık olan Kur’an-ı Kerim’dir. Kuran-ı Kerim, bütün semavi kitapların hulasası olduğu gibi; Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nübüvveti dahi bütün nübüvvetlerin hulasasıdır. O halde, bütün nübuvvetler, Risalet-i Muhammediye’de dahildir denilebilir.
Demek insanlar ve cinler, tek başlarına bu kainatın tılsımını çözüp anlayabilecek bir kabiliyyette değildirler. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, mahza rahmetiyle, peygamberleri gönderiyor. Ta ki peygamberler, tılsım-ı kainat olan “alem nedir, nereden geliyor, nereye gidiyor?” suallerine mukni’ cevap versin. İnsan denilen muammayı hal ve keşfetsin.
Hem nev-i beşer, kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvenin ifrat ve tefritinden kendisini tek başına kurtaramaz. Hem okuduğu ilimde ifrat ve tefrite girer. Hem amelinde ifrat ve tefrite girer. Hem intikam alırken ifrat ve tefrite girer. Hem şehvet noktasında ifrat ve tefrite girer. İşte nev-i beşeri bu üç kuvvenin ifrat ve tefritinden kurtarıp istikamet ve adalet olan vasat mertebesinde bulundurmak için Cenab-ı Hak, kemal-i merhametinden peygamberleri göndermiştir. Kısaca nev-i beşeri, hem hukukullaha, hem de hukuku’l-ibada karşı isyan ve zulümden kurtarıp adalete boyun eğdirmek
Kainattaki mevcudat gibi; cin ve insin vücudu dahi tekvini kanunlara bağlıdır ve o kanunlara riayet eder. İnsanların ve cinlerin vücudunda bir tek zerre bile, bin bir ism-i ilahiden gelen kanunlara bir an bile itiraz ve isyan etmez. Evamir-i tekviniyeye harfiyyen riayet eder. Ancak cin ve ins, tek başlarına kendi iradeleriyle şu kainattaki tekvini kanunları anlamaya muktedir değildirler. Zira onlar, Cenab-ı Hak tarafından eser-i imtihan olarak, manevi bir körlükle mübtela edilmişlerdir. Bu sebeple hak ve hakikati göremiyorlar, alemde ve kendilerinde tecelli eden esma ve sıfat-ı ilahiyenin tecelliyatını anlayamıyorlar. Hak ve hakikati göremedikleri ve esma ve sıfat-ı İlahiyenin tecelliyatını anlayamadıkları için de bu kainatın tılsımını, alemde icra olunan şeriat-ı kübray-ı tekviniyeyi, tabir-i diğerle şeriat-ı fıtriyeyi göremiyorlar ve sünnetullahı anlayamıyorlar.
İşte cin ve insin bu yaradılış gayelerini anlayabilmeleri ve mucibince amel edebilmeleri için Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden peygamberleri göndermiştir. Evet bu maksadın tahakkuku için, elbette peygamberlere ihtiyaç vardır ki; o peygamberler, Cenab-ı Hakkın talimiyle bu kainatın tılsımını açıp, cin ve inse bildirmişlerdir. O peygamberlerin başı da Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. Çünkü asıl Nebi, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Diğerleri, O’nun vekilleridirler. Bütün semavi kitaplar “Kelamullah” diye tesmiye edilir. Bununla beraber asıl Kelamullah sıfatına tam layık olan Kur’an-ı Kerim’dir. Kuran-ı Kerim, bütün semavi kitapların hulasası olduğu gibi; Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nübüvveti dahi bütün nübüvvetlerin hulasasıdır. O halde, bütün nübuvvetler, Risalet-i Muhammediye’de dahildir denilebilir.
Demek insanlar ve cinler, tek başlarına bu kainatın tılsımını çözüp anlayabilecek bir kabiliyyette değildirler. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, mahza rahmetiyle, peygamberleri gönderiyor. Ta ki peygamberler, tılsım-ı kainat olan “alem nedir, nereden geliyor, nereye gidiyor?” suallerine mukni’ cevap versin. İnsan denilen muammayı hal ve keşfetsin.
Hem nev-i beşer, kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvenin ifrat ve tefritinden kendisini tek başına kurtaramaz. Hem okuduğu ilimde ifrat ve tefrite girer. Hem amelinde ifrat ve tefrite girer. Hem intikam alırken ifrat ve tefrite girer. Hem şehvet noktasında ifrat ve tefrite girer. İşte nev-i beşeri bu üç kuvvenin ifrat ve tefritinden kurtarıp istikamet ve adalet olan vasat mertebesinde bulundurmak için Cenab-ı Hak, kemal-i merhametinden peygamberleri göndermiştir. Kısaca nev-i beşeri, hem hukukullaha, hem de hukuku’l-ibada karşı isyan ve zulümden kurtarıp adalete boyun eğdirmek
için, Cenab-ı Hak peygamberleri, semavi kitapları ve şeriatleri göndermiştir. O peygamberler içinde en son ve daveti umumi olan Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ı göndermiş ve O’na kırk vecihle mu’cize olan Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan’ı inzal buyurmuş ve kıyamete kadar hükmü devam edecek bir şeriatı O’na vahyetmiştir. Hem O peygambere Kelamullah’ı açıklayacak sünnet-i seniyyesini vermiş. Kitab ve sünneti de nev-i beşere açıklayacak icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahayı lutfetmiştir. “Bu esasata, yani Kitab, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’ya tabi olun.” diye emir buyurmuştur.
Demek Cenab-ı Hak, peygamberler ve semavi kitaplar vasıtasıyla insan ve kainat denilen iki tılsımı açmıştır. Yani Cenab-ı Hak, cin ve inse diyor ki; “sizin vücudunuz ve kainattaki her bir mevcud, tekvini olarak bin bir ism-i İlahi’nin kanununa riayet ediyor. Sizler de ey cin ve ins! Evamir-i teklifiyeme, yani peygamberler ve semavi kitaplar vasıtasıyla size bildirilen ahkam-ı İlahiyeme itaat edin, hayatın her safhasında o ahkamı hakim kılın ve onu hayat nizamı olarak kabul edin. Böylece istikamet ve adaleti elde edin.”
Kur’an ve ehadis-i Nebeviye, hem afaki, hem de enfusi dairede tevhidin bütün meratibini ve alemde icra olunan şeriat-ı tekviniyeyi mükemmelen ders veriyor. İnsanı tekvinen küfür ve şirkten kurtarıyor. Başta Kur’an ve Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün semavi kitaplar ve peygamberler, alemde icra olunan şeriat-ı fıtriyeyi ders verdiği gibi, yine başta Kur’an ve Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün semavi kitaplar ve peygamberler, cin ve insi teklif altına alır. Ahkam-ı İlahiyeye karşı onları sorumlu tutar. Cin ve inse, hem kainattaki ve kendindeki tılsımı çözmelerini, hem kainatta tecelli eden esma-i İlahiyeye iman etmelerini, hem kainattaki tekvini kanunlara inanmalarını, hem de teklifi olarak ahkam-ı İlahiyeye iman ve itaat etmelerini emretmiştir.
Hadis-i Nebevinin sarahatiyle herkes emri altındakilerden sorumludur. Devlet idarecisi, emri altındaki bütün raiyyetinden mes’ul olduğu gibi; aile de küçük bir devlet mesabesindedir. Aile reisi de evindeki raiyyetinden mes’uldür ve aile ferdleri arasında adaleti te’sis etmekle mükelleftir. Zira evin içerisinde zaif ve hasta olanlar, kadın ve çocuklar vardır. Aile reisi, bütün bu eşhastan sorumludur. Onların hukukuna riayet edecektir. Sofrada otururken, ihsan ve ikramda bulunurken, sevgi ve şefkat gösterirken, hakeza bütün muamelelerde evin idarecisi, aile ferdlerinin arasını tefrik etmeden, adaleti uygulayacaktır. Zira Ellah (c.c), aile reisine bu hukuka riayet etmesini emreder.
için, Cenab-ı Hak peygamberleri, semavi kitapları ve şeriatleri göndermiştir. O peygamberler içinde en son ve daveti umumi olan Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ı göndermiş ve O’na kırk vecihle mu’cize olan Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan’ı inzal buyurmuş ve kıyamete kadar hükmü devam edecek bir şeriatı O’na vahyetmiştir. Hem O peygambere Kelamullah’ı açıklayacak sünnet-i seniyyesini vermiş. Kitab ve sünneti de nev-i beşere açıklayacak icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahayı lutfetmiştir. “Bu esasata, yani Kitab, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’ya tabi olun.” diye emir buyurmuştur.
Demek Cenab-ı Hak, peygamberler ve semavi kitaplar vasıtasıyla insan ve kainat denilen iki tılsımı açmıştır. Yani Cenab-ı Hak, cin ve inse diyor ki; “sizin vücudunuz ve kainattaki her bir mevcud, tekvini olarak bin bir ism-i İlahi’nin kanununa riayet ediyor. Sizler de ey cin ve ins! Evamir-i teklifiyeme, yani peygamberler ve semavi kitaplar vasıtasıyla size bildirilen ahkam-ı İlahiyeme itaat edin, hayatın her safhasında o ahkamı hakim kılın ve onu hayat nizamı olarak kabul edin. Böylece istikamet ve adaleti elde edin.”
Kur’an ve ehadis-i Nebeviye, hem afaki, hem de enfusi dairede tevhidin bütün meratibini ve alemde icra olunan şeriat-ı tekviniyeyi mükemmelen ders veriyor. İnsanı tekvinen küfür ve şirkten kurtarıyor. Başta Kur’an ve Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün semavi kitaplar ve peygamberler, alemde icra olunan şeriat-ı fıtriyeyi ders verdiği gibi, yine başta Kur’an ve Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün semavi kitaplar ve peygamberler, cin ve insi teklif altına alır. Ahkam-ı İlahiyeye karşı onları sorumlu tutar. Cin ve inse, hem kainattaki ve kendindeki tılsımı çözmelerini, hem kainatta tecelli eden esma-i İlahiyeye iman etmelerini, hem kainattaki tekvini kanunlara inanmalarını, hem de teklifi olarak ahkam-ı İlahiyeye iman ve itaat etmelerini emretmiştir.
Hadis-i Nebevinin sarahatiyle herkes emri altındakilerden sorumludur. Devlet idarecisi, emri altındaki bütün raiyyetinden mes’ul olduğu gibi; aile de küçük bir devlet mesabesindedir. Aile reisi de evindeki raiyyetinden mes’uldür ve aile ferdleri arasında adaleti te’sis etmekle mükelleftir. Zira evin içerisinde zaif ve hasta olanlar, kadın ve çocuklar vardır. Aile reisi, bütün bu eşhastan sorumludur. Onların hukukuna riayet edecektir. Sofrada otururken, ihsan ve ikramda bulunurken, sevgi ve şefkat gösterirken, hakeza bütün muamelelerde evin idarecisi, aile ferdlerinin arasını tefrik etmeden, adaleti uygulayacaktır. Zira Ellah (c.c), aile reisine bu hukuka riayet etmesini emreder.
17) Ecnebi harflerini tebei olarak kullanmak, yani o harfleri Kur’an hattına hizmetkar olarak kullanmak.
İşte bu ve benzeri Şeair-i İslamiyenin icra ve tatbiki, her ferd-i mü’mine farz ve vacibdir. Farz-ı kifayelerin icra ve tatbiki, her ferd-i mü’mine farz olsa bile, bu vecibelerin icra ve tatbiki, en başta umera ve ulemaya farzdır. Zira umeranın vazifesi, Şeair-i İslamiyeyi icra ve tatbik ile ihya etmektir. Ulemanın vazifesi ise, umeraya bu vazifelerini tebliğ etmek, bid’alarla ilmen mücadele etmek ve Şeair-i İslamiyenin ihyası için gayret sarfetmektir.
Farz-ı ayn ve sünnet-i ayn olan mükellefiyetlere gelince, bunları saymakla bitiremeyiz. Bunlardan misal olarak birkaç tanesini arz edelim: Namaz, oruç, hac, zekât, namazın adapları, haccın adapları gibi. Ahkam-ı İlahiyenin yüzde doksan beşi, farz-ı ayn ve sünnet-i aynlardan müteşekkildir. Yüzde beşi ise, icra ve tatbiki devlete ait olan farz-ı kifaye ve sünnet-i kifayelerdir. Bunlara şeair-i İslamiye denir. Şeair denilen bu farz-ı kifaye ve sünnet-i kifayeler, her ne kadar yüzde beş ise de şahsi farz-ı ayn ve sünnet-i aynlerden daha ehemmiyetlidir. Zira bu şeair-i İslamiye icra ve tatbik edilmezse, ahkam-ı İlahiyenin yüzde doksan beşini teşkil eden farz-ı ayn ve sünnet-i aynlar da bihakkın ifa edilmez.
Şeair-i İslamiye hususunda önemli bir nokta daha vardır ki; o da şudur: Her ne kadar bu şeair, farz-ı aynlara nisbeten az da olsa, bunlar Din-i Mübin-i İslam’ın ana temellerini teşkil etmektedir. Ana temel olan bu şeairler gidince, İslam’ın temeli sarsılmış, yıkılmış ve kökten tamamen gitmiş olur, demektir. Şeair-i İslamiye azdır, ama çok ehemmiyetlidirler. Şeair-i İslamiye, sadece Kur’an-ı Kerim’de değil, bütün semavi kitaplarda orta ve ana direktirler, temeldirler. Onlar gittiği zaman, İslam binası yıkılmış demektir. Azdır, ama bütün bina onunla ayakta durmaktadır. Onun için şeairin bir tanesini ihya etmek, bin tane şahsi farzdan daha fazla sevab kazanmaya medar olur. Bir sünnet-i kifayeyi ihya etmek sünnettir, ama bu sünnet, şeair nev’inden olduğu için şahsi farzlardan daha ehemmiyetlidir. Mesela; ezan-ı Muhammediyi okumak sünnettir. Bu sünneti ihya ettiğin zaman, bin farzdan daha fazla sevap kazanırsın. Keza devlet tarafından cemaatle namaz kılınmasının ihya edilmesi, bu ibadetin icra ve tatbik edilmesi, Ellah katında bin farzdan daha sevaplıdır. Bir kişinin cemaatle namaz kılması ayrıdır; devletin, umumiyetle bütün efrad-ı Müslimine namazı cemaatle kıldırması bütün bütün ayrıdır ve daha çok sevaba medardır. Bu amel, bin farzdan daha sevaplıdır.
17) Ecnebi harflerini tebei olarak kullanmak, yani o harfleri Kur’an hattına hizmetkar olarak kullanmak.
İşte bu ve benzeri Şeair-i İslamiyenin icra ve tatbiki, her ferd-i mü’mine farz ve vacibdir. Farz-ı kifayelerin icra ve tatbiki, her ferd-i mü’mine farz olsa bile, bu vecibelerin icra ve tatbiki, en başta umera ve ulemaya farzdır. Zira umeranın vazifesi, Şeair-i İslamiyeyi icra ve tatbik ile ihya etmektir. Ulemanın vazifesi ise, umeraya bu vazifelerini tebliğ etmek, bid’alarla ilmen mücadele etmek ve Şeair-i İslamiyenin ihyası için gayret sarfetmektir.
Farz-ı ayn ve sünnet-i ayn olan mükellefiyetlere gelince, bunları saymakla bitiremeyiz. Bunlardan misal olarak birkaç tanesini arz edelim: Namaz, oruç, hac, zekât, namazın adapları, haccın adapları gibi. Ahkam-ı İlahiyenin yüzde doksan beşi, farz-ı ayn ve sünnet-i aynlardan müteşekkildir. Yüzde beşi ise, icra ve tatbiki devlete ait olan farz-ı kifaye ve sünnet-i kifayelerdir. Bunlara şeair-i İslamiye denir. Şeair denilen bu farz-ı kifaye ve sünnet-i kifayeler, her ne kadar yüzde beş ise de şahsi farz-ı ayn ve sünnet-i aynlerden daha ehemmiyetlidir. Zira bu şeair-i İslamiye icra ve tatbik edilmezse, ahkam-ı İlahiyenin yüzde doksan beşini teşkil eden farz-ı ayn ve sünnet-i aynlar da bihakkın ifa edilmez.
Şeair-i İslamiye hususunda önemli bir nokta daha vardır ki; o da şudur: Her ne kadar bu şeair, farz-ı aynlara nisbeten az da olsa, bunlar Din-i Mübin-i İslam’ın ana temellerini teşkil etmektedir. Ana temel olan bu şeairler gidince, İslam’ın temeli sarsılmış, yıkılmış ve kökten tamamen gitmiş olur, demektir. Şeair-i İslamiye azdır, ama çok ehemmiyetlidirler. Şeair-i İslamiye, sadece Kur’an-ı Kerim’de değil, bütün semavi kitaplarda orta ve ana direktirler, temeldirler. Onlar gittiği zaman, İslam binası yıkılmış demektir. Azdır, ama bütün bina onunla ayakta durmaktadır. Onun için şeairin bir tanesini ihya etmek, bin tane şahsi farzdan daha fazla sevab kazanmaya medar olur. Bir sünnet-i kifayeyi ihya etmek sünnettir, ama bu sünnet, şeair nev’inden olduğu için şahsi farzlardan daha ehemmiyetlidir. Mesela; ezan-ı Muhammediyi okumak sünnettir. Bu sünneti ihya ettiğin zaman, bin farzdan daha fazla sevap kazanırsın. Keza devlet tarafından cemaatle namaz kılınmasının ihya edilmesi, bu ibadetin icra ve tatbik edilmesi, Ellah katında bin farzdan daha sevaplıdır. Bir kişinin cemaatle namaz kılması ayrıdır; devletin, umumiyetle bütün efrad-ı Müslimine namazı cemaatle kıldırması bütün bütün ayrıdır ve daha çok sevaba medardır. Bu amel, bin farzdan daha sevaplıdır.
Demek farz-ı kifaye ve sünnet-i kifaye denilen şeairin icra ve tatbiki devlete aittir. Bunların icra ve tatbik edilmemesinden veya bunların yerine başka ahkamın ikame edilmesinden meydana gelen mes’uliyet de devlete aittir.
Bu meseleyi daha iyi anlamak için bir misal arz edelim: Bir aile reisini farzediyoruz. Bu aile reisinin iki sorumluluğu vardır:
Biri: Ailesi ile alakalı sorumluluğudur. Aile hayatında kitab ve sünnete bağlı kalacak, aile ferdleri arasında adaletle muamele edecektir. Aksi takdirde Ellah katında mes’uldur.
Diğeri: Şahsı ile alakalı emir ve yasaklardan sorumludur. Eğer evamir-i İlahiyeye imtisal, nevahi-i İlahiyeden ictinab etmezse, kitab ve sünnet dairesinde amel etmezse, Ellah katında mes’uldür.
Hem mesela; bir valinin iki kısım sorumluluğu vardır:
Biri: Raiyetine karşı sorumluluğudur. Vali, raiyetine ahkâm-ı İlahiyeyi tatbik edecek, böylece memleketinde adaleti te’sis edecektir. Eğer o vali, ahkâm-ı İlahiye ile hükmetmezse Ellah katında mes’ul olduğu gibi; bütün raiyyetinin günahı kadar bir günahı yüklenmiş olur.
Diğeri: Şahsi günahlarının sorumluluğudur.
Her ne kadar şahsi mesuliyetler fazla, diğer mes’uliyetler az ise de eğer bu az olan mes’uliyet ta’tile uğrarsa, diğer mes’uliyetler de yerine getirilmiş olmaz. Bir aile reisini düşünün. Eğer evinde kitab ve sünnete dayanan adaleti temin etmezse, o ev manen harap ve darmadağın olur. Toplum, memleket ve devlet bu misale kıyas edilsin.
İşte bu vahim neticeye maruz kalmamak için kitab ve sünnette şeair-i İslamiyeyi ihya etmek konusunda mühim tahşidat yapılmıştır. Kur’an ve sünnet-i Nebeviyye her taife-i insaniyyeye şöyle hitab etmektedir:
Ey ümera! Sizin vazifeniz, hem farz-ı kifaye ve sünnet-i kifayelerden ibaret olan şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Hem de şahsi farz ve sünnetleri ihya etmektir. Bununla beraber, sizin en ehemmiyetli göreviniz ise, ihya-i şeairdir.
Ey ulema-i İslam! Sizin de en ehemmiyetli vazifeniz, ahkam-ı ilahiyeyi, hususan şeair-i İslamiyeyi tebliğ ve devlet ricaline bu şeair-i İslamiyenin ihyası üzerlerine farz olduğunu bildirmektir.
Ey mutrefin (zengin) taifesi! Sizin de vazifeniz, emriniz altındakilere, işçilerinize dinin ahkamını bildirmek, hususan şeair-i İslamiyeyi söylemek ve tavsiye
Demek farz-ı kifaye ve sünnet-i kifaye denilen şeairin icra ve tatbiki devlete aittir. Bunların icra ve tatbik edilmemesinden veya bunların yerine başka ahkamın ikame edilmesinden meydana gelen mes’uliyet de devlete aittir.
Bu meseleyi daha iyi anlamak için bir misal arz edelim: Bir aile reisini farzediyoruz. Bu aile reisinin iki sorumluluğu vardır:
Biri: Ailesi ile alakalı sorumluluğudur. Aile hayatında kitab ve sünnete bağlı kalacak, aile ferdleri arasında adaletle muamele edecektir. Aksi takdirde Ellah katında mes’uldur.
Diğeri: Şahsı ile alakalı emir ve yasaklardan sorumludur. Eğer evamir-i İlahiyeye imtisal, nevahi-i İlahiyeden ictinab etmezse, kitab ve sünnet dairesinde amel etmezse, Ellah katında mes’uldür.
Hem mesela; bir valinin iki kısım sorumluluğu vardır:
Biri: Raiyetine karşı sorumluluğudur. Vali, raiyetine ahkâm-ı İlahiyeyi tatbik edecek, böylece memleketinde adaleti te’sis edecektir. Eğer o vali, ahkâm-ı İlahiye ile hükmetmezse Ellah katında mes’ul olduğu gibi; bütün raiyyetinin günahı kadar bir günahı yüklenmiş olur.
Diğeri: Şahsi günahlarının sorumluluğudur.
Her ne kadar şahsi mesuliyetler fazla, diğer mes’uliyetler az ise de eğer bu az olan mes’uliyet ta’tile uğrarsa, diğer mes’uliyetler de yerine getirilmiş olmaz. Bir aile reisini düşünün. Eğer evinde kitab ve sünnete dayanan adaleti temin etmezse, o ev manen harap ve darmadağın olur. Toplum, memleket ve devlet bu misale kıyas edilsin.
İşte bu vahim neticeye maruz kalmamak için kitab ve sünnette şeair-i İslamiyeyi ihya etmek konusunda mühim tahşidat yapılmıştır. Kur’an ve sünnet-i Nebeviyye her taife-i insaniyyeye şöyle hitab etmektedir:
Ey ümera! Sizin vazifeniz, hem farz-ı kifaye ve sünnet-i kifayelerden ibaret olan şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Hem de şahsi farz ve sünnetleri ihya etmektir. Bununla beraber, sizin en ehemmiyetli göreviniz ise, ihya-i şeairdir.
Ey ulema-i İslam! Sizin de en ehemmiyetli vazifeniz, ahkam-ı ilahiyeyi, hususan şeair-i İslamiyeyi tebliğ ve devlet ricaline bu şeair-i İslamiyenin ihyası üzerlerine farz olduğunu bildirmektir.
Ey mutrefin (zengin) taifesi! Sizin de vazifeniz, emriniz altındakilere, işçilerinize dinin ahkamını bildirmek, hususan şeair-i İslamiyeyi söylemek ve tavsiye
demekle kendisini kurtaramaz. O gün herkes, birbirinin yakasına yapışacak. “Ben bilmiyordum, tabi olduğum şahıs böyle yaptı ve bana böyle dedi.” demekle hiç kimse, Ellah’ın azabından kendisini kurtaramayacaktır. Mesela; kavm-i Firavun diyemez ki; “Biz Firavun’a tabiydik. O, küfür ve dalaletimize sebep oldu. Öyle ise, biz mes’ul değiliz.”
Alem-i İslam, kıyamet gününde “Reislerimiz böyle yaptığı için, biz de onlara tabi olduk.” demekle asla kurtulamaz. Şu anda altmış bir devlet-i İslamiyyenin ümerası, uleması, meşayihi, mürtefini (zengini) şeair-i İslamiyyenin terkinde ittifak etmişler, ahali de onlara taraftar olmuş, hepsi topyekun demokrasici olmuşlar.
Şu kâinatı tekvini olarak bin bir ismine mazhar eden Zat-ı Akdes, teklifi olarak da sizin bütün ef’al, akval ve ahvalinizi şahısça, ailece, hayat-ı içtimaiyyece, mearifce, medyaca, mahkemece, devletçe kısaca ilmi, ameli ve edebi sahalarda bin bir ism-i İlahinin tecellisinden gelen ahkam-ı İlahiyyeye, bahsusus o ahkamın en ehemmiyetli kısmı olan şeair-i İslamiyyeye bağlamıştır. Siz ahkâm-ı İlahiyyeyi mearifte, medyada, mahkemede ve devlet idaresinde hâkim kılmadığınız için, kıyamet gününde mes’ulsünüz. Herkes hem şahsi günahından, hem de yeryüzünde ahkâm-ı İlahiyye hâkim olmadığı için işlenen günahlardan mes’uldür. Herkes, hem farz-ı aynlardan, hem de farz-ı kifayelerden mes’uldür. Fakat en fazla, günahkâr ve mes’ul olan baştaki umera, ulema, meşayih ve mutrefin taifesidir. Bunlar, kıyamette iki günahı birden yüklenirler. Mesela; umera, ahkâm-ı İlahiyyeyi tatbik etmediği için, hem bütün ümmetin günahını yüklenir. Çünkü o farz ve sünnetlerin ihya edilmemesine sebep olmuştur. Hem de kendi şahsi günahının da cezasını çeker.
Ulema da kıyamet gününde hem hakkı tebliğ etmemenin ve ona taraftar olmamanın günahını çeker, hem de kendi şahsi günahlarının cezasını çeker.
Mütrefin-i su ise, hem kendi günahının cezasını çeker. Hem de o alt tabakadakilerin günahını çeker.
Ümmet ise, eğer bu ahkâm-ı İlahiyyeye tarafdar değilse, onlar da hem ahkam-ı İlahiyyeye tarafdar olmadıklarının cezasını çekerler. Hem de kendi şahsi günahlarının cezasını çekerler. Fakat ahali, eğer ahkâm-ı İlahiyyeye tarafdar ise ve şeair-i İslamiyyenin ihyasını can u gönülden istiyorsa, onun sorumluluğu birdir. O da şahsi günahlarıdır. Bununla beraber bugün yeryüzünde ahkam-ı İlahiyye tatbik ve icra edilmediği için, bütün Ümmet-i Muhammediyye mes’uldür.
demekle kendisini kurtaramaz. O gün herkes, birbirinin yakasına yapışacak. “Ben bilmiyordum, tabi olduğum şahıs böyle yaptı ve bana böyle dedi.” demekle hiç kimse, Ellah’ın azabından kendisini kurtaramayacaktır. Mesela; kavm-i Firavun diyemez ki; “Biz Firavun’a tabiydik. O, küfür ve dalaletimize sebep oldu. Öyle ise, biz mes’ul değiliz.”
Alem-i İslam, kıyamet gününde “Reislerimiz böyle yaptığı için, biz de onlara tabi olduk.” demekle asla kurtulamaz. Şu anda altmış bir devlet-i İslamiyyenin ümerası, uleması, meşayihi, mürtefini (zengini) şeair-i İslamiyyenin terkinde ittifak etmişler, ahali de onlara taraftar olmuş, hepsi topyekun demokrasici olmuşlar.
Şu kâinatı tekvini olarak bin bir ismine mazhar eden Zat-ı Akdes, teklifi olarak da sizin bütün ef’al, akval ve ahvalinizi şahısça, ailece, hayat-ı içtimaiyyece, mearifce, medyaca, mahkemece, devletçe kısaca ilmi, ameli ve edebi sahalarda bin bir ism-i İlahinin tecellisinden gelen ahkam-ı İlahiyyeye, bahsusus o ahkamın en ehemmiyetli kısmı olan şeair-i İslamiyyeye bağlamıştır. Siz ahkâm-ı İlahiyyeyi mearifte, medyada, mahkemede ve devlet idaresinde hâkim kılmadığınız için, kıyamet gününde mes’ulsünüz. Herkes hem şahsi günahından, hem de yeryüzünde ahkâm-ı İlahiyye hâkim olmadığı için işlenen günahlardan mes’uldür. Herkes, hem farz-ı aynlardan, hem de farz-ı kifayelerden mes’uldür. Fakat en fazla, günahkâr ve mes’ul olan baştaki umera, ulema, meşayih ve mutrefin taifesidir. Bunlar, kıyamette iki günahı birden yüklenirler. Mesela; umera, ahkâm-ı İlahiyyeyi tatbik etmediği için, hem bütün ümmetin günahını yüklenir. Çünkü o farz ve sünnetlerin ihya edilmemesine sebep olmuştur. Hem de kendi şahsi günahının da cezasını çeker.
Ulema da kıyamet gününde hem hakkı tebliğ etmemenin ve ona taraftar olmamanın günahını çeker, hem de kendi şahsi günahlarının cezasını çeker.
Mütrefin-i su ise, hem kendi günahının cezasını çeker. Hem de o alt tabakadakilerin günahını çeker.
Ümmet ise, eğer bu ahkâm-ı İlahiyyeye tarafdar değilse, onlar da hem ahkam-ı İlahiyyeye tarafdar olmadıklarının cezasını çekerler. Hem de kendi şahsi günahlarının cezasını çekerler. Fakat ahali, eğer ahkâm-ı İlahiyyeye tarafdar ise ve şeair-i İslamiyyenin ihyasını can u gönülden istiyorsa, onun sorumluluğu birdir. O da şahsi günahlarıdır. Bununla beraber bugün yeryüzünde ahkam-ı İlahiyye tatbik ve icra edilmediği için, bütün Ümmet-i Muhammediyye mes’uldür.
devlet-i İslamiye, idarede, mahkemede, maarifte, medyada Kur’an ve sünnete dayanmadığı için, bu hukuka tecavüz etmiştir. Elbette bunun cezası, hem dünyada, hem de ahirette çok ağır olacaktır.
Beşerin beyinciği ki, daha kendini idare edemiyor. Nasıl olur da çıkardığı kanunlarla beşeri idare edecek ve ona huzur ve saadet te’min edecektir. Elbette bu olamaz. Zira beşerin aklı, fikri, düşüncesi nakıs olduğu; kuvve-i akliyye, kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i şeheviyye hususunda da had altına alınmadığı için, hadsiz zulümleri irtikab edebilecek bir kabiliyyette yaratılmıştır. Bu kuvveler kitab ve sünnetle had altına alınmazsa, elbette hukukullaha ve hukuku’l-ibada tecavüz eder. Daha hanımıyla imtizac edemeyen bir insan, nasıl beşere adalet getirebilir?
O halde teşri’ hakkı yalnız Ellah’ındır. Ellah, kâinatta tekvini olarak adaletle hükmettiği gibi; insanın ef’al, akval ve ahvalinde de adaletle hükmeder. Bundan dolayı peygamberleri göndermiş, semavi kitabları inzal buyurmuştur. Ellah’a karşı adaletin temini; başta inanç olmak üzere namaz, oruç, hac, zekât ve diğer farzlar gibi vecibeleri yerine getirmek, sünnetleri ihya etmek ile mümkün olur. Yani insan evvela şirkin her türlü envaından kendini muhafaza edecektir. Daha sonra füruzat-ı İlahiyyeyi ifa edecek, nevahiyy-i Rabbaniyyeden ictinab edecek, sünnet-i Nebeviyyeyi de ihya edecektir. İşte bunların hepsi hukukullahtır. Hem de hukuku’l-ibada da riayet edecektir. Beşer arasındaki adaleti de Kur’an ve sünnet ile temin edecektir. Bahusus Müslüman toplumuna yüklenen şeair-i İslamiyyenin icra ve tatbiki hususunda bütün Müslümanlar gayret gösterecektir. İşte beşerin, maddi ve manevi felaketten kurtulması ancak bu şekilde mümkün olur.
İHTAR (1) : Bu Risale’de işlenen konu, haşr-i cismanidir.
İHTAR (2) : Risale-i Nur’un mesleği; sadece Zat-ı İlahiyyeyi isbat etmek değildir. Belki evvela; asarı eline alır, eserden fiili, fiilden ismi, isimden sıfatı, sıfattan ta Zat-ı Akdes-i İlahiyyenin vücub-u vücud ve vahdetini isbat eder. Daha sonra altı erkân-ı imaniyye ve beş esasat-ı İslamiyyeyi bunun üzerine bina eder ve böylece şirkin her nev’ini tardeder. Erkan-ı imaniyyenin bir cüz’ünü inkâr etmeyi, bütününü inkâr etmek olarak gösterir. Bir hükm-ü İlahiyi inkâr etmek, bütün ahkam-ı İlahiyyeyi inkar etmek hükmüne geçtiğini isbat eder. Veyahut bir hükm-ü İlahiyi inkar etmek, bütün hakikatleri inkâr etmek hükmünde olduğunu izah eder. Zira iman, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın Ellah’tan getirdiği ahkamın
devlet-i İslamiye, idarede, mahkemede, maarifte, medyada Kur’an ve sünnete dayanmadığı için, bu hukuka tecavüz etmiştir. Elbette bunun cezası, hem dünyada, hem de ahirette çok ağır olacaktır.
Beşerin beyinciği ki, daha kendini idare edemiyor. Nasıl olur da çıkardığı kanunlarla beşeri idare edecek ve ona huzur ve saadet te’min edecektir. Elbette bu olamaz. Zira beşerin aklı, fikri, düşüncesi nakıs olduğu; kuvve-i akliyye, kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i şeheviyye hususunda da had altına alınmadığı için, hadsiz zulümleri irtikab edebilecek bir kabiliyyette yaratılmıştır. Bu kuvveler kitab ve sünnetle had altına alınmazsa, elbette hukukullaha ve hukuku’l-ibada tecavüz eder. Daha hanımıyla imtizac edemeyen bir insan, nasıl beşere adalet getirebilir?
O halde teşri’ hakkı yalnız Ellah’ındır. Ellah, kâinatta tekvini olarak adaletle hükmettiği gibi; insanın ef’al, akval ve ahvalinde de adaletle hükmeder. Bundan dolayı peygamberleri göndermiş, semavi kitabları inzal buyurmuştur. Ellah’a karşı adaletin temini; başta inanç olmak üzere namaz, oruç, hac, zekât ve diğer farzlar gibi vecibeleri yerine getirmek, sünnetleri ihya etmek ile mümkün olur. Yani insan evvela şirkin her türlü envaından kendini muhafaza edecektir. Daha sonra füruzat-ı İlahiyyeyi ifa edecek, nevahiyy-i Rabbaniyyeden ictinab edecek, sünnet-i Nebeviyyeyi de ihya edecektir. İşte bunların hepsi hukukullahtır. Hem de hukuku’l-ibada da riayet edecektir. Beşer arasındaki adaleti de Kur’an ve sünnet ile temin edecektir. Bahusus Müslüman toplumuna yüklenen şeair-i İslamiyyenin icra ve tatbiki hususunda bütün Müslümanlar gayret gösterecektir. İşte beşerin, maddi ve manevi felaketten kurtulması ancak bu şekilde mümkün olur.
İHTAR (1) : Bu Risale’de işlenen konu, haşr-i cismanidir.
İHTAR (2) : Risale-i Nur’un mesleği; sadece Zat-ı İlahiyyeyi isbat etmek değildir. Belki evvela; asarı eline alır, eserden fiili, fiilden ismi, isimden sıfatı, sıfattan ta Zat-ı Akdes-i İlahiyyenin vücub-u vücud ve vahdetini isbat eder. Daha sonra altı erkân-ı imaniyye ve beş esasat-ı İslamiyyeyi bunun üzerine bina eder ve böylece şirkin her nev’ini tardeder. Erkan-ı imaniyyenin bir cüz’ünü inkâr etmeyi, bütününü inkâr etmek olarak gösterir. Bir hükm-ü İlahiyi inkâr etmek, bütün ahkam-ı İlahiyyeyi inkar etmek hükmüne geçtiğini isbat eder. Veyahut bir hükm-ü İlahiyi inkar etmek, bütün hakikatleri inkâr etmek hükmünde olduğunu izah eder. Zira iman, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın Ellah’tan getirdiği ahkamın
METİN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
ONUNCU SÖZ
HAŞİR BAHSİ
[İhtar: Şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakaik-i İslamiye ne kadar makul, mütenasib, muhkem, mütesanid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin manaları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinaiyat kabîlinden yalnız onlara delalet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.]
ŞERH
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
ONUNCU SÖZ
HAŞİR BAHSİ
Bu Risale, bir temsil, on iki suret, bir mukaddime ve on iki hakikatten ibarettir.
İHTAR
(Şu risalelerde teşbih) benzetme (ve temsilleri,) misal yoluyla hakikatleri açıklamayı (hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi; hem teshil) kolaylaştırmak, (hem hakaik-i İslamiyye) altı erkân-ı imaniyye, bahusus tevhid ve haşir rükünleri ve beş esasat-ı İslamiyye (ne kadar makul) akla muvafık, (mütenasib) aralarında muntazam bir nisbet bulunan. Bütün erkân-ı imaniyyenin birbirleriyle münasebeti vardır. Mesela; tevhidle haşir, tevhidle nübüvvet birbirinden ayrılmaz hakikatlerdir. (muhkem) hakaik-i İslamiyye, hem birbirini tahkim eder.
METİN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
ONUNCU SÖZ
HAŞİR BAHSİ
[İhtar: Şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakaik-i İslamiye ne kadar makul, mütenasib, muhkem, mütesanid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin manaları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinaiyat kabîlinden yalnız onlara delalet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.]
ŞERH
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
ONUNCU SÖZ
HAŞİR BAHSİ
Bu Risale, bir temsil, on iki suret, bir mukaddime ve on iki hakikatten ibarettir.
İHTAR
(Şu risalelerde teşbih) benzetme (ve temsilleri,) misal yoluyla hakikatleri açıklamayı (hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi; hem teshil) kolaylaştırmak, (hem hakaik-i İslamiyye) altı erkân-ı imaniyye, bahusus tevhid ve haşir rükünleri ve beş esasat-ı İslamiyye (ne kadar makul) akla muvafık, (mütenasib) aralarında muntazam bir nisbet bulunan. Bütün erkân-ı imaniyyenin birbirleriyle münasebeti vardır. Mesela; tevhidle haşir, tevhidle nübüvvet birbirinden ayrılmaz hakikatlerdir. (muhkem) hakaik-i İslamiyye, hem birbirini tahkim eder.
ŞERH
geçen “kemiğin zayıflaması”, kuvvetin gitmesinden ve cismin zayıflığından kinayedir.
Üçüncü Misal: اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلى نِسَائِكُمْ “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.”1 ayetinde geçen الرَّفَثُ kelimesi cimadan (cinsi münasebetten) kinayedir. Çünkü الرَّفَثُ kelimesi, fuhşiyata ait söz söylemek ve müstehcenlik manasına geldiği halde, burada cinsi münasebetten kinaye olarak kullanılmıştır.
Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan’ın manevi bir tefsiri olan Risale-i Nur’da geçen temsilat dahi, bu çeşit kinâiyyat kabilindendir. Yani Risale-i Nur’da zikredilen temsilattan murad, kinai kabilinden söylenilen lafızların kendileri değil, belki o lafızlar yüksek hakikatleri tefhim etmek için birer alet mesabesindedir.
Evet Risale-i Nur’da geçen teşbih ve temsiller, kıssadan hisse almak maksadıyla söylenen herhangi bir hikâye cinsinden değildir. Belki Risale-i Nur’da geçen teşbih ve temsiller, kinâye kabilindendir. Müellif (r.a), kinayenin manasını Sözler adlı eserinde şöyle açıklamaktadır:
“Mâlûmdur ki: Fenn-i Belâgatta bir lafzın, bir kelâmın mana-yı hakikîsi, başka bir maksud manaya sırf bir âlet-i mülahaza olsa, ona “lafz-ı kinaî” denilir. Ve “kinaî” tâbir edilen bir kelâmın mana-yı aslîsi, medâr-ı sıdk ve kizb değildir. Belki kinaî manasıdır ki, medâr-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinaî mana doğru ise, o kelâm sadıktır. Mana-yı aslî, kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mana-yı kinaî doğru değilse; mana-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ: Kinaî misâllerinden: (Filânün tavîl-ün necad) denilir. Yâni: “Kılıncının kayışı, bendi uzundur.” Şu kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa da, yine bu kelâm sadıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa; çendan uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünki mana-yı aslîsi, maksud değil.
İşte Onuncu Söz’ün ve Yirmiikinci Söz’ün hikâyeleri gibi, sâir Sözlerin hikâyeleri, kinaiyyat kısmındandırlar ki, begâyet doğru ve gâyet sadık ve mutabık-ı vâki olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatlar, o hikâyelerin mana-yı kinaiyeleridir.
[1] Bakara, 2:187.
ŞERH
geçen “kemiğin zayıflaması”, kuvvetin gitmesinden ve cismin zayıflığından kinayedir.
Üçüncü Misal: اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلى نِسَائِكُمْ “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.”1 ayetinde geçen الرَّفَثُ kelimesi cimadan (cinsi münasebetten) kinayedir. Çünkü الرَّفَثُ kelimesi, fuhşiyata ait söz söylemek ve müstehcenlik manasına geldiği halde, burada cinsi münasebetten kinaye olarak kullanılmıştır.
Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan’ın manevi bir tefsiri olan Risale-i Nur’da geçen temsilat dahi, bu çeşit kinâiyyat kabilindendir. Yani Risale-i Nur’da zikredilen temsilattan murad, kinai kabilinden söylenilen lafızların kendileri değil, belki o lafızlar yüksek hakikatleri tefhim etmek için birer alet mesabesindedir.
Evet Risale-i Nur’da geçen teşbih ve temsiller, kıssadan hisse almak maksadıyla söylenen herhangi bir hikâye cinsinden değildir. Belki Risale-i Nur’da geçen teşbih ve temsiller, kinâye kabilindendir. Müellif (r.a), kinayenin manasını Sözler adlı eserinde şöyle açıklamaktadır:
“Mâlûmdur ki: Fenn-i Belâgatta bir lafzın, bir kelâmın mana-yı hakikîsi, başka bir maksud manaya sırf bir âlet-i mülahaza olsa, ona “lafz-ı kinaî” denilir. Ve “kinaî” tâbir edilen bir kelâmın mana-yı aslîsi, medâr-ı sıdk ve kizb değildir. Belki kinaî manasıdır ki, medâr-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinaî mana doğru ise, o kelâm sadıktır. Mana-yı aslî, kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mana-yı kinaî doğru değilse; mana-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ: Kinaî misâllerinden: (Filânün tavîl-ün necad) denilir. Yâni: “Kılıncının kayışı, bendi uzundur.” Şu kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa da, yine bu kelâm sadıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa; çendan uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünki mana-yı aslîsi, maksud değil.
İşte Onuncu Söz’ün ve Yirmiikinci Söz’ün hikâyeleri gibi, sâir Sözlerin hikâyeleri, kinaiyyat kısmındandırlar ki, begâyet doğru ve gâyet sadık ve mutabık-ı vâki olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatlar, o hikâyelerin mana-yı kinaiyeleridir.
[1] Bakara, 2:187.
ŞERH
Mana-yı asliyeleri, bir temsil-i dürbünîdir. Nasıl olursa olsun, sıdkına ve hakkaniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler birer temsildirler. Yalnız umuma tefhim için lisan-ı hal, lisan-ı kal sûretinde ve şahs-ı mânevî, bir şahs-ı maddî şeklinde gösterilmiştir.”1
Hem Risale-i Nur’da geçen teşbih ve temsiller, Müellif (r.a)’ın velayet tarikiyle keşfiyyatından ibarettir. Müellif (r.a), asfiya makamında bulunması hasebiyle, daha sonra o keşfiyatın hakikatını, Kur’an ve sünnete göre ilmen izah ve isbat etmiştir. Zira asfiya, keşfen gördüğünü ilmen isbat edebilen muhakkik alimlere denir. Müellif (r.a), eserlerinde zikrettiği bu teşbih ve temsilleri, âlem-i misalde hikayeler suretinde görmüş, daha sonra Alim ve Hakim olan Ellah (c.c), o teşbih ve temsillerin hakikatlerini O’na ilhamen bildirmiş, O da bu hakikatleri ilmen izah ve isbat etmiştir. Müellif (r.a) eserlerinde “Bu temsilî hikâyeciğe bak, dinle!” derken, haşa evvelce olmuş bitmiş bir hikâyeyi anlatmıyor veya yeni bir hikaye de ihdas etmiyor. Belki âlem-i melekut denilen daire-i esma ve sıfatın bir nevi ayinesi ve fotoğrafı hükmünde olan âlem-i misâlde bu temsilat, Müellif (r.a)’a keşfen gösterilmiş, O da hikayeler suretinde keşfen gördüğünü, akla takrib etmek için kaleme almış, sonra da asfiya makamında hikayelerin hakiki manalarının tabir ve te’villeri, ilham-ı Rabbanî ile ona bildirilmiş, O da o hakikatları beyan etmiştir. Yoksa haşa sümme haşa! Müellif (r.a) durmuş, düşünmüş, bir hikâye uydurmuş, sonra hakîkatı o hikâye ile birleştirmiş ve onun üzerine hakikati bina etmiş değildir. Zira bu tarz, felsefecilerin romanlarında istimal ettiği bir üsluptur. Sırr-ı veraset-i nübuvvet ile tavzif edilen ve asfiya-i muhakkikinden olan Müellif (r.a) ise; hakaik-i imaniyyeyi beyan etmek noktasında böyle felsefî bir tarzdan beridir.
Şimdi temsili hikayeciklerin cereyan ettiği âlem-i misâlin mahiyetini kısaca izah etmeye çalışacağız:
Âlem-i misal, her şeyin suret ve hakikatinin geçtiği ve temessül ettiği âlemdir. Tabir-i diğerle; dünya ile ahiret arasında bir âlemdir ki, bu sebeble âlem-i misale, berzah âlemi, kabir âlemi veya sur âlemi de denilmektedir.
Şimdi âlem-i misali, birkaç misal ile zihne takrib etmeye çalışacağız:
[1] Sözler, 32.Söz, 2.Mevkıf, Bir Sual, s.654,655.
ŞERH
Mana-yı asliyeleri, bir temsil-i dürbünîdir. Nasıl olursa olsun, sıdkına ve hakkaniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler birer temsildirler. Yalnız umuma tefhim için lisan-ı hal, lisan-ı kal sûretinde ve şahs-ı mânevî, bir şahs-ı maddî şeklinde gösterilmiştir.”1
Hem Risale-i Nur’da geçen teşbih ve temsiller, Müellif (r.a)’ın velayet tarikiyle keşfiyyatından ibarettir. Müellif (r.a), asfiya makamında bulunması hasebiyle, daha sonra o keşfiyatın hakikatını, Kur’an ve sünnete göre ilmen izah ve isbat etmiştir. Zira asfiya, keşfen gördüğünü ilmen isbat edebilen muhakkik alimlere denir. Müellif (r.a), eserlerinde zikrettiği bu teşbih ve temsilleri, âlem-i misalde hikayeler suretinde görmüş, daha sonra Alim ve Hakim olan Ellah (c.c), o teşbih ve temsillerin hakikatlerini O’na ilhamen bildirmiş, O da bu hakikatleri ilmen izah ve isbat etmiştir. Müellif (r.a) eserlerinde “Bu temsilî hikâyeciğe bak, dinle!” derken, haşa evvelce olmuş bitmiş bir hikâyeyi anlatmıyor veya yeni bir hikaye de ihdas etmiyor. Belki âlem-i melekut denilen daire-i esma ve sıfatın bir nevi ayinesi ve fotoğrafı hükmünde olan âlem-i misâlde bu temsilat, Müellif (r.a)’a keşfen gösterilmiş, O da hikayeler suretinde keşfen gördüğünü, akla takrib etmek için kaleme almış, sonra da asfiya makamında hikayelerin hakiki manalarının tabir ve te’villeri, ilham-ı Rabbanî ile ona bildirilmiş, O da o hakikatları beyan etmiştir. Yoksa haşa sümme haşa! Müellif (r.a) durmuş, düşünmüş, bir hikâye uydurmuş, sonra hakîkatı o hikâye ile birleştirmiş ve onun üzerine hakikati bina etmiş değildir. Zira bu tarz, felsefecilerin romanlarında istimal ettiği bir üsluptur. Sırr-ı veraset-i nübuvvet ile tavzif edilen ve asfiya-i muhakkikinden olan Müellif (r.a) ise; hakaik-i imaniyyeyi beyan etmek noktasında böyle felsefî bir tarzdan beridir.
Şimdi temsili hikayeciklerin cereyan ettiği âlem-i misâlin mahiyetini kısaca izah etmeye çalışacağız:
Âlem-i misal, her şeyin suret ve hakikatinin geçtiği ve temessül ettiği âlemdir. Tabir-i diğerle; dünya ile ahiret arasında bir âlemdir ki, bu sebeble âlem-i misale, berzah âlemi, kabir âlemi veya sur âlemi de denilmektedir.
Şimdi âlem-i misali, birkaç misal ile zihne takrib etmeye çalışacağız:
[1] Sözler, 32.Söz, 2.Mevkıf, Bir Sual, s.654,655.
ŞERH
bıraktılar. Kaval tabir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi birşey, yatanın burnundan çıkıp, süt kasesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acib bir rü’ya gördüm.” O da der: “Ellah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tabiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes’ud edecek altunları buldular.
İşte yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rü’yada iken ihatasız olduğu için tabirde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i manevîyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, “Ben hakikî maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddîyi farkettiği için tabirde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur, fakat hakikî deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayaline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hakeza...” Demek oluyor ki; âlem-i maddî ile âlem-i ruhanîyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ: Senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen “Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum”, doğru dersin. Eğer “Odam bir meydan kadar geniştir” diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünki âlem-i misâli, âlem-i hakikîye karıştırırsın.
İşte Küre-i Arz’ın tabakat-ı seb’asına dair bazı ehl-i keşfin, Kitab ve Sünnet’in mizanıyla tartmadan beyan ettiği tasvirat, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: “Bir tabaka-i Arz, cinn ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var. “Halbuki bir-iki senede devredilen küremizde, o acib tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mâna ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervahta, küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül
ŞERH
bıraktılar. Kaval tabir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi birşey, yatanın burnundan çıkıp, süt kasesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acib bir rü’ya gördüm.” O da der: “Ellah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tabiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes’ud edecek altunları buldular.
İşte yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rü’yada iken ihatasız olduğu için tabirde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i manevîyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, “Ben hakikî maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddîyi farkettiği için tabirde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur, fakat hakikî deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayaline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hakeza...” Demek oluyor ki; âlem-i maddî ile âlem-i ruhanîyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ: Senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen “Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum”, doğru dersin. Eğer “Odam bir meydan kadar geniştir” diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünki âlem-i misâli, âlem-i hakikîye karıştırırsın.
İşte Küre-i Arz’ın tabakat-ı seb’asına dair bazı ehl-i keşfin, Kitab ve Sünnet’in mizanıyla tartmadan beyan ettiği tasvirat, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: “Bir tabaka-i Arz, cinn ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var. “Halbuki bir-iki senede devredilen küremizde, o acib tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mâna ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervahta, küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül
ŞERH
“Ey Resulüm! Onlara (Yahudilere) o kimsenin (İsrail oğullarından bir alimin) haberini oku ki, kendisine ayetlerimizi vermiştik, onu Tevrat’ın ahkamına vakıf kılmıştık da o, inkar etmek suretiyle o ayetlerin ahkamından tecerrüd etti, soyuldu. Binaenaleyh şeytan onu kovalayıp kendine tabi kıldı. Böylece o kimse, dalalete düşüp helake uğrayanlardan oldu. Eğer dileseydik, elbette o kimseyi bu ayetler sayesinde yükseltirdik, mertebesini yüce kılardık. Fakat o, dünyaya meyletti ve hevasına tabi oldu. İşte onun misali tıpkı köpeğin misali gibidir ki, üzerine varsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. Ayetlerimizi yalanlayanların hali işte böyledir. Ey Resulüm! Kıssayı anlat. Olur ki gereği gibi düşünürler.”1
İkinci Misal:
مَثَلُ الَّذ۪ينَ حُمِّلُوا التَّوْرٰيةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًاۜ بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
“Tevrat’la mükellef tutulup da onunla amel etmeyenlerin misali, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin misali gibidir. Ellah’ın ayetlerini tekzib eden kavmin hali ne kötüdür! Ellah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”2
Bu ayet-i kerimelerde Yahudi alimleri; dünyaya meyletmeleri, ehl-i dünyaya dalkavukluk yapmaları, şehvet, şöhret ve menfaat peşinde koşmaları, semen-i kalil olan dünya karşılığında Tevrat’ın ahkamını değiştirmeleri sebebiyle birinci misalde kelbe; ikinci misalde ise eşeğe teşbih edilmiştir. Zira kelb menfaati, eşek ise şehveti temsil eder. Âlem-i misalde bu ahlak-ı zemime sahipleri, kelb ve eşek suretinde temessül ederler.
[1] A’raf, 7:175-176.
[2] Cuma, 62:5.
ŞERH
“Ey Resulüm! Onlara (Yahudilere) o kimsenin (İsrail oğullarından bir alimin) haberini oku ki, kendisine ayetlerimizi vermiştik, onu Tevrat’ın ahkamına vakıf kılmıştık da o, inkar etmek suretiyle o ayetlerin ahkamından tecerrüd etti, soyuldu. Binaenaleyh şeytan onu kovalayıp kendine tabi kıldı. Böylece o kimse, dalalete düşüp helake uğrayanlardan oldu. Eğer dileseydik, elbette o kimseyi bu ayetler sayesinde yükseltirdik, mertebesini yüce kılardık. Fakat o, dünyaya meyletti ve hevasına tabi oldu. İşte onun misali tıpkı köpeğin misali gibidir ki, üzerine varsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. Ayetlerimizi yalanlayanların hali işte böyledir. Ey Resulüm! Kıssayı anlat. Olur ki gereği gibi düşünürler.”1
İkinci Misal:
مَثَلُ الَّذ۪ينَ حُمِّلُوا التَّوْرٰيةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًاۜ بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
“Tevrat’la mükellef tutulup da onunla amel etmeyenlerin misali, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin misali gibidir. Ellah’ın ayetlerini tekzib eden kavmin hali ne kötüdür! Ellah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”2
Bu ayet-i kerimelerde Yahudi alimleri; dünyaya meyletmeleri, ehl-i dünyaya dalkavukluk yapmaları, şehvet, şöhret ve menfaat peşinde koşmaları, semen-i kalil olan dünya karşılığında Tevrat’ın ahkamını değiştirmeleri sebebiyle birinci misalde kelbe; ikinci misalde ise eşeğe teşbih edilmiştir. Zira kelb menfaati, eşek ise şehveti temsil eder. Âlem-i misalde bu ahlak-ı zemime sahipleri, kelb ve eşek suretinde temessül ederler.
[1] A’raf, 7:175-176.
[2] Cuma, 62:5.
ŞERH
O’nun lazıme-i zaruriyye-i zatiyyesidir. Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimede sadece kudret sıfatını zikretmiş, diğer sıfatları tayyetmiştir. Zira kudret, diğer altı sıfat-ı subutiyyeyi de tazammun eder. Hayatı, ilmi, iradesi, kudreti olmayan, görmeyen, işitmeyen ve konuşmayan bu ihya ve imate fiiline sahib olamaz.
İşari mana ile ayet-i kerimede geçen rahmetten murad, esma-i İlahiyye’nin tezahürü olan ef’al-i İlahiyye’dir. Bütün cemadat, nebatat ve hayvanat taifeleri ise, rahmet olan ef’al-i İlahiyyenin eserleri hükmündedir. Bu durumda ayet-i kerimenin işari manası şöyle olur:
“Bütün cemadat, nebatat ve hayvanat taifelerini, ef’alinin tecelliyyatına mazhar etmekle yoktan var eden, nebatat ve hayvanat taifelerini hayata mazhar eden, bahusus her bahar mevsiminde koca arzı üç yüz bin nebatat ve hayvanat taifeleriyle ihya eden bir Kadir-i Zü’l-Celal, insan nev’ini dahi öldükten sonra ihya-i arz gibi yeniden diriltmeye kadirdir.”
Demek bu dünyada cemadat, nebatat ve hayvanat taifelerine vücud ve hayatı veren kim ise, vefat etmiş olan nev-i beşeri haşir sabahında yeniden diriltecek de O’dur. O halde haşir ve neşir hakdır ve vuku bulacaktır.
Yukarıdaki ayet-i kerimede geçen فَانْظُرْ “Bak!” emri, şöyle bir hakikati ifade etmektedir: Göz bu âleme ibretle bakıp iki noktayı tesbit etmekle mükelleftir:
Biri: Eşcar, nebatat ve ezhar denilen Rahmet-i İlahiyye’nin eserlerine bakıp onlarda tecelli eden ef’al ve esma-i İlahiyye’yi hususan ayet-i kerimede geçen rahmet, ihya ve kudret fiilleri ile Rahim, Muhyi ve Kadir isimlerini bulmak ve anlamaktır.
Diğeri: Madem O Rahim, Muhyi ve Kadir olan Zat, rahmet, ihya ve kudret fiilleriyle kışta vefat etmiş olan küre-i arzı, her bahar mevsiminde yeniden diriltiyor, nebatat ve hayvanat taifeleriyle şenlendiriyor. Her baharda koca küre-i arzı bir nefis gibi ihya ediyor. Elbette O Kadir-i Zü’l-Celal, insanları dahi öldükten sonra ihya etmeye kadirdir.
Demek insan, başta göz olmak üzere sair maddi ve manevi cihazlarıyla önce kâinatta tecelli eden esma-i İlahiyeyi bulmalı, ondan Vücub-u Vücud ve tevhid-i İlahiye intikal etmeli, daha sonra da haşri, o esmanın üzerine bina etmelidir.
Eğer ehl-i iman, bu emr-i İlahi’ye muvafık hareket etmezse, yani gözü yaradılış
ŞERH
O’nun lazıme-i zaruriyye-i zatiyyesidir. Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimede sadece kudret sıfatını zikretmiş, diğer sıfatları tayyetmiştir. Zira kudret, diğer altı sıfat-ı subutiyyeyi de tazammun eder. Hayatı, ilmi, iradesi, kudreti olmayan, görmeyen, işitmeyen ve konuşmayan bu ihya ve imate fiiline sahib olamaz.
İşari mana ile ayet-i kerimede geçen rahmetten murad, esma-i İlahiyye’nin tezahürü olan ef’al-i İlahiyye’dir. Bütün cemadat, nebatat ve hayvanat taifeleri ise, rahmet olan ef’al-i İlahiyyenin eserleri hükmündedir. Bu durumda ayet-i kerimenin işari manası şöyle olur:
“Bütün cemadat, nebatat ve hayvanat taifelerini, ef’alinin tecelliyyatına mazhar etmekle yoktan var eden, nebatat ve hayvanat taifelerini hayata mazhar eden, bahusus her bahar mevsiminde koca arzı üç yüz bin nebatat ve hayvanat taifeleriyle ihya eden bir Kadir-i Zü’l-Celal, insan nev’ini dahi öldükten sonra ihya-i arz gibi yeniden diriltmeye kadirdir.”
Demek bu dünyada cemadat, nebatat ve hayvanat taifelerine vücud ve hayatı veren kim ise, vefat etmiş olan nev-i beşeri haşir sabahında yeniden diriltecek de O’dur. O halde haşir ve neşir hakdır ve vuku bulacaktır.
Yukarıdaki ayet-i kerimede geçen فَانْظُرْ “Bak!” emri, şöyle bir hakikati ifade etmektedir: Göz bu âleme ibretle bakıp iki noktayı tesbit etmekle mükelleftir:
Biri: Eşcar, nebatat ve ezhar denilen Rahmet-i İlahiyye’nin eserlerine bakıp onlarda tecelli eden ef’al ve esma-i İlahiyye’yi hususan ayet-i kerimede geçen rahmet, ihya ve kudret fiilleri ile Rahim, Muhyi ve Kadir isimlerini bulmak ve anlamaktır.
Diğeri: Madem O Rahim, Muhyi ve Kadir olan Zat, rahmet, ihya ve kudret fiilleriyle kışta vefat etmiş olan küre-i arzı, her bahar mevsiminde yeniden diriltiyor, nebatat ve hayvanat taifeleriyle şenlendiriyor. Her baharda koca küre-i arzı bir nefis gibi ihya ediyor. Elbette O Kadir-i Zü’l-Celal, insanları dahi öldükten sonra ihya etmeye kadirdir.
Demek insan, başta göz olmak üzere sair maddi ve manevi cihazlarıyla önce kâinatta tecelli eden esma-i İlahiyeyi bulmalı, ondan Vücub-u Vücud ve tevhid-i İlahiye intikal etmeli, daha sonra da haşri, o esmanın üzerine bina etmelidir.
Eğer ehl-i iman, bu emr-i İlahi’ye muvafık hareket etmezse, yani gözü yaradılış
ŞERH
Yukarıda geçen “birader” tabiriyle kendisine hitab edilen, umumi manada her ferd-i mü’min murad olduğu gibi; hususi olarak Hacı Hulusi Bey’dir. Zira başta Küçük Sözler ve Haşir Risalesi olmak üzere Risale-i Nur’un ekser eczalarında Risale-i Nurun birinci talebesi olan Hacı Hulusi Bey, birinci derecede muhatab ittihaz edilmiştir. Bu Zat, Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle daha görüşmeden evvel, Cenab-ı Hak bu Zatın şahs-ı manevisini O’na muhatab tayin etmiş ve bu eserleri yazdırmıştır. Nitekim Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihâta muhtaç görüyorum.” 1
“Hulûsi Bey; benim yegâne manevî evlâdım ve medar-ı tesellim ve hakikî vârisim ve bir deha-yı nuranî sâhibi olacağı muhtemel olan birâderzâdem Abdurrahman’ın vefatından sonra, Hulusî aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfâya başlamasıyla ... ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhatab olmuşcasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsilâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyar ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kur’ân ve imanda bir talebe, bir muin tayin etmiş. Ben de bilmiyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum ...”2
“Ben Sözler’i yazarken ihtiyarsız olarak ekser temsilâtı, şuûnât-ı askeriye nev’inde zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bulamıyordum. Sonra hâatırıma geldi ki, belki istikbalde şu sözler’i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.
“İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmi dört adet Sözler’i meşâğıl-i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-ü zannımı te’yid etti.”3
[1] Sözler, 1.Söz, s.5.
[2] Barla Lahikası, s.8.
[3] Barla Lahikası, s.248.
ŞERH
Yukarıda geçen “birader” tabiriyle kendisine hitab edilen, umumi manada her ferd-i mü’min murad olduğu gibi; hususi olarak Hacı Hulusi Bey’dir. Zira başta Küçük Sözler ve Haşir Risalesi olmak üzere Risale-i Nur’un ekser eczalarında Risale-i Nurun birinci talebesi olan Hacı Hulusi Bey, birinci derecede muhatab ittihaz edilmiştir. Bu Zat, Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle daha görüşmeden evvel, Cenab-ı Hak bu Zatın şahs-ı manevisini O’na muhatab tayin etmiş ve bu eserleri yazdırmıştır. Nitekim Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihâta muhtaç görüyorum.” 1
“Hulûsi Bey; benim yegâne manevî evlâdım ve medar-ı tesellim ve hakikî vârisim ve bir deha-yı nuranî sâhibi olacağı muhtemel olan birâderzâdem Abdurrahman’ın vefatından sonra, Hulusî aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfâya başlamasıyla ... ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhatab olmuşcasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsilâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyar ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kur’ân ve imanda bir talebe, bir muin tayin etmiş. Ben de bilmiyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum ...”2
“Ben Sözler’i yazarken ihtiyarsız olarak ekser temsilâtı, şuûnât-ı askeriye nev’inde zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bulamıyordum. Sonra hâatırıma geldi ki, belki istikbalde şu sözler’i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.
“İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmi dört adet Sözler’i meşâğıl-i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-ü zannımı te’yid etti.”3
[1] Sözler, 1.Söz, s.5.
[2] Barla Lahikası, s.8.
[3] Barla Lahikası, s.248.
METİN
Bir zaman iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete gidiyorlar. Bakarlar ki: Herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda sahibsiz kalır O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasp ediyor.
ŞERH
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ
“Onlara, iki adamın misalini ver…”1
(Bir zaman iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete) Şu dünyaya işarettir. (gidiyorlar.) Müellif (r.a), bu cümlesiyle dünyanın Cennet ve Cehennemin bir nümunesi olduğuna işaret etmektedir. (Bakarlar ki: Herkes) bu dünya içindeki bütün mevcudata işarettir (ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal) o dükkan, ev ve hanede insana takdim edilen ve istifadesine arzedilen şeyler (ve para) mübadele yoluyla insanın bu âlemden faydalandığı kıymetli maddeler, (meydanda sahibsiz kalır.) Bu hal gösterir ki; bu memlekette şiddetli bir inzibat vardır. Bu memlekette cereyan eden her hadise ve her amel kaydedilip zabtedilir. Bu cihette herkes mal ve canından emindir. (O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasp ediyor.)
Dünyaya gelen her insan için bu âlem, ya bir askeri kışla veya bir han veyahut bir meşher ve ticaretgâhdır. Müellif (r.a), Haşir Risalesinde dünyayı üç şekilde tarif etmektedir:
1) Bir imtihan ve manevra meydanı.
2) Bir misafirhane.
3) Bir meşher ve ticaretgah.
Müellif (r.a)’ın, metinde geçen “ev” kelimesi, dünyanın askeri bir kışla olduğuna, “hane” kelimesi dünyanın bir han olduğuna, “dükkan” kelimesi ise dünyanın bir meşher ve ticaretgah olduğuna işarettir.
Evet bu dünya, bir cihette bakılsa bir manevra meydanı ve askeri kışla şeklinde görünür. Bütün mevcudat,
وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ
“Semavat
[1] Kehf, 18:32-44 ayetlerinin meal ve tefsirine müracaat edilsin.
METİN
Bir zaman iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete gidiyorlar. Bakarlar ki: Herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda sahibsiz kalır O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasp ediyor.
ŞERH
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ
“Onlara, iki adamın misalini ver…”1
(Bir zaman iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete) Şu dünyaya işarettir. (gidiyorlar.) Müellif (r.a), bu cümlesiyle dünyanın Cennet ve Cehennemin bir nümunesi olduğuna işaret etmektedir. (Bakarlar ki: Herkes) bu dünya içindeki bütün mevcudata işarettir (ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal) o dükkan, ev ve hanede insana takdim edilen ve istifadesine arzedilen şeyler (ve para) mübadele yoluyla insanın bu âlemden faydalandığı kıymetli maddeler, (meydanda sahibsiz kalır.) Bu hal gösterir ki; bu memlekette şiddetli bir inzibat vardır. Bu memlekette cereyan eden her hadise ve her amel kaydedilip zabtedilir. Bu cihette herkes mal ve canından emindir. (O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasp ediyor.)
Dünyaya gelen her insan için bu âlem, ya bir askeri kışla veya bir han veyahut bir meşher ve ticaretgâhdır. Müellif (r.a), Haşir Risalesinde dünyayı üç şekilde tarif etmektedir:
1) Bir imtihan ve manevra meydanı.
2) Bir misafirhane.
3) Bir meşher ve ticaretgah.
Müellif (r.a)’ın, metinde geçen “ev” kelimesi, dünyanın askeri bir kışla olduğuna, “hane” kelimesi dünyanın bir han olduğuna, “dükkan” kelimesi ise dünyanın bir meşher ve ticaretgah olduğuna işarettir.
Evet bu dünya, bir cihette bakılsa bir manevra meydanı ve askeri kışla şeklinde görünür. Bütün mevcudat,
وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ
“Semavat
[1] Kehf, 18:32-44 ayetlerinin meal ve tefsirine müracaat edilsin.
ŞERH
ve arzın orduları yalnız Ellah’ındır.”1 ayetinin nassıyla, dünya denilen bu manevra meydanı ve kışlada talim ve talimat gören askerlerdir. Vazife-i askeriyelerini itmam edenler, terhis ile vatan-ı aslilerine yani dar-ı ahirete sevk edilmektedirler.
Bu dünya, bir cihette ise bir handır. Eskide yolcuların ve misâfirlerin seyahatleri esnasında geceleri konaklamaları için bina edilmiş yol kenarlarında bazı binalar vardı. Buralara han ismi verilirdi. İşte bu dünya, bir gecelik konup göçmek maksadıyla bina edilmiş bir handır. Her mevcud, o handa muvakkaten misafir edildikten sonra haşir yoluyla ebed memleketine gitmek için uzun seferine devam etmektedir. Gelecek ayet-i kerimeler, dünyanın bir misafirhane olduğuna işaret etmektedir:
وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ
“Sizi bir tek nefisten (Hazret-i Adem’den) yaratan O’dur. Sizin için bir karar yeri ve emaneten durduğunuz bir yer vardır. Muhakkak ki: Biz tekvini ve teklifi âyetleri ince anlayış sahibi bir kavim için tafsilatıyla beyan ederiz.”2
Ayet-i kerimede geçen “müstakar” (karar yeri) kelimesi ile “müstevde’” (emaneten durulacak yer) kelimesi izafidir. Şöyle ki:
Mesela; bir insan için, Hazret-i Adem’in sulbü bir cihette müstekardır. Daha sonra o insan, meni suretinde ana rahmine intikal eder. Bu durumda ana rahmi müstekar, Hazret-i Adem’in sulbü ise müstevde’ olur. Ceninin ana rahminden dünyaya intikal etmesi durumunda ise; ana rahmi müstevde’, yeryüzü müstekar olur. Dünyada vazifesini bitirip ahirete intikal eden o insan için yeryüzü müstevde’, kabir müstekar olur. Kabir o insana nisbeten müstevde’ Cennet ise hakiki müstekar olur. Bununla beraber o insanın bulunduğu her yer müstekar durumundadır, o yerden ayrıldığında o yer müstevde’ hükmüne geçer.
[1] Fetih, 48:4.
[2] En‘am, 6:98.
ŞERH
ve arzın orduları yalnız Ellah’ındır.”1 ayetinin nassıyla, dünya denilen bu manevra meydanı ve kışlada talim ve talimat gören askerlerdir. Vazife-i askeriyelerini itmam edenler, terhis ile vatan-ı aslilerine yani dar-ı ahirete sevk edilmektedirler.
Bu dünya, bir cihette ise bir handır. Eskide yolcuların ve misâfirlerin seyahatleri esnasında geceleri konaklamaları için bina edilmiş yol kenarlarında bazı binalar vardı. Buralara han ismi verilirdi. İşte bu dünya, bir gecelik konup göçmek maksadıyla bina edilmiş bir handır. Her mevcud, o handa muvakkaten misafir edildikten sonra haşir yoluyla ebed memleketine gitmek için uzun seferine devam etmektedir. Gelecek ayet-i kerimeler, dünyanın bir misafirhane olduğuna işaret etmektedir:
وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ
“Sizi bir tek nefisten (Hazret-i Adem’den) yaratan O’dur. Sizin için bir karar yeri ve emaneten durduğunuz bir yer vardır. Muhakkak ki: Biz tekvini ve teklifi âyetleri ince anlayış sahibi bir kavim için tafsilatıyla beyan ederiz.”2
Ayet-i kerimede geçen “müstakar” (karar yeri) kelimesi ile “müstevde’” (emaneten durulacak yer) kelimesi izafidir. Şöyle ki:
Mesela; bir insan için, Hazret-i Adem’in sulbü bir cihette müstekardır. Daha sonra o insan, meni suretinde ana rahmine intikal eder. Bu durumda ana rahmi müstekar, Hazret-i Adem’in sulbü ise müstevde’ olur. Ceninin ana rahminden dünyaya intikal etmesi durumunda ise; ana rahmi müstevde’, yeryüzü müstekar olur. Dünyada vazifesini bitirip ahirete intikal eden o insan için yeryüzü müstevde’, kabir müstekar olur. Kabir o insana nisbeten müstevde’ Cennet ise hakiki müstekar olur. Bununla beraber o insanın bulunduğu her yer müstekar durumundadır, o yerden ayrıldığında o yer müstevde’ hükmüne geçer.
[1] Fetih, 48:4.
[2] En‘am, 6:98.
ŞERH
Eşyanın vücudunu teşkil eden zerrat ise; bir cihette o kışlada talim gören askerler, bir cihette o handa konaklayan misafirler, bir cihette ise o meşherde teşhir edilen antika san’at eserleridir. O zerreler, devamlı olarak teceddüd etmektedir. Askerliğini, misafirliğini, alış verişini ve teşhir vazifesini eda eden bir kısım zerreler vatan-ı aslilerine sevkedilmekte, yerlerine yenileri gelmektedir.
Hulasa: Bu dünya, bir cihette askeri kışla ve manevra meydanıdır. Mevcudat, o kışla ve manevra meydanında talim görüp tatbikat yapıyorlar. Vazifelerini bitirenler terhis oluyorlar. Bir cihette bir handır. Mevcudat, bu handa bir gece konaklayıp göçüyorlar. Bir cihette ise; bir meşher ve ticaretgahtır. Teşhir ve ticaret vazifesini bitirenler gidiyorlar. Ta yerlerine yenileri gelsin.
O halde dünyayı ister askeri kışla, ister han, ister meşher olarak kabul edelim. Her üç durumda da dünya ve içindeki mevcudat, zahiren sahipsiz gibi görünüyorlar.
Dünyaya gelen insanlar da iki güruha ayrılırlar:
Birinci Güruh: Şu memleket sahibini tanıyan, O’nun gönderdiği elçileri ve fermanları kabul eden ve emir dairesinde hareket eden mü’minlerdir. Müellif (r.a) “emin arkadaş” tabiri ile bu güruha işaret etmektedir.
İkinci Güruh: Bu güruh da iki kısma ayrılır:
Birinci Kısım: Fasıklardır. Bunlar da iki gruba ayrılır:
Birinci Grub: Şu mevcudat-ı âlemin sahibini kabul etmekle beraber, haddini aşarak hem kendi istifadelerine arzedilen şeyleri, hem de kendi vücud ve azalarını gayr-ı meşru bir surette kullanmakla manen çalan kimselerdir. Bunlara “usat-ı mü’minin” denir.
İkinci Grub: Yine şu mevcudat-ı âlemin sahibini kabul ettikleri halde, peygamberlerin getirdiği ahkâmı kabul etmeyen, Halık-ı kainatın eserlerini esbab ve tabiata vererek büyük bir zulmü irtikab eden kâfir veya müşriklerdir. İnsanların ekserisi bu gruba dahildir.
İşte Müellif (r.a), metinde geçen “Ya çalıyor.” cümlesiyle birinci kısımda geçen usat-ı mü’minin, kâfir ve müşrik grublarına işaret etmektedir. Zira bir malı çalan adam, o mal sahibinin varlığını kabul ediyor, ancak o malın tasarrufunu sahibinden alıp kendisine veya bir başkasına hasrediyor.
ŞERH
Eşyanın vücudunu teşkil eden zerrat ise; bir cihette o kışlada talim gören askerler, bir cihette o handa konaklayan misafirler, bir cihette ise o meşherde teşhir edilen antika san’at eserleridir. O zerreler, devamlı olarak teceddüd etmektedir. Askerliğini, misafirliğini, alış verişini ve teşhir vazifesini eda eden bir kısım zerreler vatan-ı aslilerine sevkedilmekte, yerlerine yenileri gelmektedir.
Hulasa: Bu dünya, bir cihette askeri kışla ve manevra meydanıdır. Mevcudat, o kışla ve manevra meydanında talim görüp tatbikat yapıyorlar. Vazifelerini bitirenler terhis oluyorlar. Bir cihette bir handır. Mevcudat, bu handa bir gece konaklayıp göçüyorlar. Bir cihette ise; bir meşher ve ticaretgahtır. Teşhir ve ticaret vazifesini bitirenler gidiyorlar. Ta yerlerine yenileri gelsin.
O halde dünyayı ister askeri kışla, ister han, ister meşher olarak kabul edelim. Her üç durumda da dünya ve içindeki mevcudat, zahiren sahipsiz gibi görünüyorlar.
Dünyaya gelen insanlar da iki güruha ayrılırlar:
Birinci Güruh: Şu memleket sahibini tanıyan, O’nun gönderdiği elçileri ve fermanları kabul eden ve emir dairesinde hareket eden mü’minlerdir. Müellif (r.a) “emin arkadaş” tabiri ile bu güruha işaret etmektedir.
İkinci Güruh: Bu güruh da iki kısma ayrılır:
Birinci Kısım: Fasıklardır. Bunlar da iki gruba ayrılır:
Birinci Grub: Şu mevcudat-ı âlemin sahibini kabul etmekle beraber, haddini aşarak hem kendi istifadelerine arzedilen şeyleri, hem de kendi vücud ve azalarını gayr-ı meşru bir surette kullanmakla manen çalan kimselerdir. Bunlara “usat-ı mü’minin” denir.
İkinci Grub: Yine şu mevcudat-ı âlemin sahibini kabul ettikleri halde, peygamberlerin getirdiği ahkâmı kabul etmeyen, Halık-ı kainatın eserlerini esbab ve tabiata vererek büyük bir zulmü irtikab eden kâfir veya müşriklerdir. İnsanların ekserisi bu gruba dahildir.
İşte Müellif (r.a), metinde geçen “Ya çalıyor.” cümlesiyle birinci kısımda geçen usat-ı mü’minin, kâfir ve müşrik grublarına işaret etmektedir. Zira bir malı çalan adam, o mal sahibinin varlığını kabul ediyor, ancak o malın tasarrufunu sahibinden alıp kendisine veya bir başkasına hasrediyor.
ŞERH
Gelecek ayet-i kerimeler Ellah’a ve Peygambere itaati terk edip heva-i nefsine uyarak fısk u fucura girmiş fasıkların bazı vasıflarını ve akibetlerini beyan etmektedir:
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
“Onlar öyle fasıklardır ki, Ellah’a kesin olarak söz verdikten sonra sözlerinden dönerler, Ellah’ın, vaslını emrettiği şeyi keserler. Yeryüzünde fitne ve fesad çıkarırlar. İşte onlar, gerçekten zarara uğrayanlardır.” 1
Bu ayet-i kerimede fasıkların üç özelliğinden bahsedilmektedir. Şöyle ki:
1) O fasıklar, Ellah’a vermiş oldukları ahdi bozarlar. O ahd ise;
a) Kalu belada alınan ahd,
b) Semavi kitablar vasıtasıyla alınan ahd,
c) Peygamberlerden ve ümmetlerinden Risalet-i Muhammediyeyi tasdik etmek hususunda alınan ahd,
d) Ulemadan alınan ahd,
e) İnsanların kendi aralarında almış oldukları ahddır.
2) O fasıklar, Ellah’ın, vaslını emrettiği şeyi keserler.
a) Ellah, erkan-ı imaniyyeyi tesdik etmeyi emrettiği halde; onlar küfür ve inkar ile iman bağını keserler.
b) Ellah (c.c), iman husussunda peygamberler ve semavi kitaplar arasında tefrika yapmamalarını emrettiği halde onlar, bir kısmını kabul ve bir kısmını reddetmek suretiyle bu husustaki emri kırarlar.
c) Ellah, bütün mü’minlerle muvalat ve dostluğu emrettiği halde, o fasıklar güruhu, bu muvalatı kat’ederler.
d) Ellah, sıla-i rahmi emrettiği halde, onlar buna riayet etmemekle bu emr-i İlahiden i’raz ederler.
[1] Bakara, 2:27.
ŞERH
Gelecek ayet-i kerimeler Ellah’a ve Peygambere itaati terk edip heva-i nefsine uyarak fısk u fucura girmiş fasıkların bazı vasıflarını ve akibetlerini beyan etmektedir:
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
“Onlar öyle fasıklardır ki, Ellah’a kesin olarak söz verdikten sonra sözlerinden dönerler, Ellah’ın, vaslını emrettiği şeyi keserler. Yeryüzünde fitne ve fesad çıkarırlar. İşte onlar, gerçekten zarara uğrayanlardır.” 1
Bu ayet-i kerimede fasıkların üç özelliğinden bahsedilmektedir. Şöyle ki:
1) O fasıklar, Ellah’a vermiş oldukları ahdi bozarlar. O ahd ise;
a) Kalu belada alınan ahd,
b) Semavi kitablar vasıtasıyla alınan ahd,
c) Peygamberlerden ve ümmetlerinden Risalet-i Muhammediyeyi tasdik etmek hususunda alınan ahd,
d) Ulemadan alınan ahd,
e) İnsanların kendi aralarında almış oldukları ahddır.
2) O fasıklar, Ellah’ın, vaslını emrettiği şeyi keserler.
a) Ellah, erkan-ı imaniyyeyi tesdik etmeyi emrettiği halde; onlar küfür ve inkar ile iman bağını keserler.
b) Ellah (c.c), iman husussunda peygamberler ve semavi kitaplar arasında tefrika yapmamalarını emrettiği halde onlar, bir kısmını kabul ve bir kısmını reddetmek suretiyle bu husustaki emri kırarlar.
c) Ellah, bütün mü’minlerle muvalat ve dostluğu emrettiği halde, o fasıklar güruhu, bu muvalatı kat’ederler.
d) Ellah, sıla-i rahmi emrettiği halde, onlar buna riayet etmemekle bu emr-i İlahiden i’raz ederler.
[1] Bakara, 2:27.
ŞERH
eskiden beri devam edegelen bir kanunudur. Ellah’ın kanununda ise asla değişme olamaz.” (İsra / 77 ; Ahzab / 62 ; Fatır / 43 ; Fetih / 23)
İkinci Kısım: Dünyaya gelen insanlardan bir kısmı da mevcudat-ı âlemin sahibinin zahiren görünmemesi sebebiyle, O Zat-ı Gaybiyi inkâr ediyorlar. Sahib-i mevcudatı inkar etmeleri sebebiyle de her şeye ellerini uzatıp onlara sahip çıkıyorlar. Adeta birer Firavun, Karun veya Nemrud gibi Ellah’ın mülkünü O’na teslim etmeyip, kendi mallarıymış gibi temellük ediyorlar. Kendilerine ve mevcudat-ı âleme bu nazarla bakıp böyle tasarruf edenler de “muattıla” taifesini teşkil etmektedir.
İşte Müellif (r.a), metinde geçen “Gasb ediyor.” cümlesiyle de bu muattıla taifesine işaret etmektedir. Zira gasbeden adam, bir nevi mal sahibini inkar edip o mala sahib çıkıyor. Müellif (r.a)’ın “Gasb ediyor.” cümlesi, gelecek ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir:
فَقَالَ اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى
“Firavun şöyle dedi: Ben sizin en yüce Rabbinizim! “ 1
قَالَ اِنَّمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْد۪ي
“Karun şöyle dedi: Ben bu mal ve servete, ancak bendeki ilim sayesinde nail oldum.”2
قَالَ اَنَا اُحْي۪ وَاُم۪يتُ
“Nemrud ise şöyle dedi: Ben de hayat verir ve öldürürüm.”3
Kendi mahiyetini ve yaratılışını unutarak Rabb-i Kerim’ine karşı baş kaldıran bir insan; mezkûr ayet-i kerimelerin sarahatiyle ya rububiyyet dava eder, ya Ellah’ın kendisine ihsan ettiği mülke sahip çıkar, ya da Ellah’a mahsus olan fiilleri, kendisine mal etmek suretiyle dehşetli bir tuğyana girer.
Müellif (r.a), “hain sersem” tabiriyle de bu ikinci güruha (usat-ı mü’minin, kafir, müşrik ve muattıla güruhuna) işaret etmektedir.
[1] Nâziât, 79:24.
[2] Kasas, 28:78.
[3] Bakara, 2:258.
ŞERH
eskiden beri devam edegelen bir kanunudur. Ellah’ın kanununda ise asla değişme olamaz.” (İsra / 77 ; Ahzab / 62 ; Fatır / 43 ; Fetih / 23)
İkinci Kısım: Dünyaya gelen insanlardan bir kısmı da mevcudat-ı âlemin sahibinin zahiren görünmemesi sebebiyle, O Zat-ı Gaybiyi inkâr ediyorlar. Sahib-i mevcudatı inkar etmeleri sebebiyle de her şeye ellerini uzatıp onlara sahip çıkıyorlar. Adeta birer Firavun, Karun veya Nemrud gibi Ellah’ın mülkünü O’na teslim etmeyip, kendi mallarıymış gibi temellük ediyorlar. Kendilerine ve mevcudat-ı âleme bu nazarla bakıp böyle tasarruf edenler de “muattıla” taifesini teşkil etmektedir.
İşte Müellif (r.a), metinde geçen “Gasb ediyor.” cümlesiyle de bu muattıla taifesine işaret etmektedir. Zira gasbeden adam, bir nevi mal sahibini inkar edip o mala sahib çıkıyor. Müellif (r.a)’ın “Gasb ediyor.” cümlesi, gelecek ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir:
فَقَالَ اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى
“Firavun şöyle dedi: Ben sizin en yüce Rabbinizim! “ 1
قَالَ اِنَّمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْد۪ي
“Karun şöyle dedi: Ben bu mal ve servete, ancak bendeki ilim sayesinde nail oldum.”2
قَالَ اَنَا اُحْي۪ وَاُم۪يتُ
“Nemrud ise şöyle dedi: Ben de hayat verir ve öldürürüm.”3
Kendi mahiyetini ve yaratılışını unutarak Rabb-i Kerim’ine karşı baş kaldıran bir insan; mezkûr ayet-i kerimelerin sarahatiyle ya rububiyyet dava eder, ya Ellah’ın kendisine ihsan ettiği mülke sahip çıkar, ya da Ellah’a mahsus olan fiilleri, kendisine mal etmek suretiyle dehşetli bir tuğyana girer.
Müellif (r.a), “hain sersem” tabiriyle de bu ikinci güruha (usat-ı mü’minin, kafir, müşrik ve muattıla güruhuna) işaret etmektedir.
[1] Nâziât, 79:24.
[2] Kasas, 28:78.
[3] Bakara, 2:258.
ŞERH
edenlerden, nefsini sefahete sevkedenlerden başka kim İbrahim (a.s)’ın dininden i’raz eder.”1
Evet hem dünya, hem de ahiret saadetini ihraz eden bir Zat’ın dininden (İbrahim (a.s)’ın dini olan İslam’dan) i’raz eden elbette sefih ve akılsızdır.
Hulasa: Yukarıdaki ayetler gösteriyor ki, din ve dünya işlerini beceremeyenler sefihtirler. Dolayısıyla din ve dünya ile alakalı herhangi bir vazife kendilerine tevdi edilemez.
Demek insanların bir kısmı, “Bu mallar benimdir.” diyerek ta’tile girmek suretiyle muattıla oluyorlar. Bir kısmı da bu malların sahibini kabul ediyor. Ama ya onları gayr-ı meşru bir surette kullanıyorlar. Bunlar fasıkların birinci grubu olan usat-ı mü’minindir. Veya şu mevcudat-ı âlemin sahibini kabul ettikleri halde, peygamberlerin getirdiği ahkâmı kabul etmeyen ve Cenab-ı Hakkın eserlerini esbab ve tabiata veren kafir ve müşriklerdir. Bunlar da fasıkların ikinci grubudur.
Halbuki o zalim ve sefihler bilmelidirler ki, bu mülkün bir sahibi vardır. Bu mülkün gasb edilmesi, ya da bu mülkten bir şeylerin çalınıp saklanması mümkün değildir. Zira O Zat-ı Zü’l-Celal, mülkünde cereyan eden her hadiseyi bildiği gibi, memleketinin her tarafı askerleri ile ihata edilmiştir. O Padişah-ı Zü’l-Celal’in la yuad ve la yuhsa askerleri vardır. Her tarafta nöbettarlar dizilmiş. Kaçacak, gizlenecek bir yer, bir delik yoktur. Her yerde katipler oturmuş, O’nun emri ile bütün vukuatı kaydediyorlar. Her yerde fotoğraf makineleri kurulmuş, her şeyin suretini alıp zabtediyorlar. En büyük fotoğraf makinesi ise, Levh-i Mahfuz’dur. Bütün kâinatı kaplamış, iğne ucu kadar gizli bir yer bırakmıyor, her şeyin mülk ve melekutunu muhafaza ediyor. İnsanın cüz’i ve külli bütün ef’ali de orada tesbit ediliyor. Ayine karşısında bulunan bir insanın hal ve hareketleri, o ayinede göründüğü gibi; Levh-i Mahfuz’da da bütün kâinatın hususan cin ve insin küçük-büyük bütün amelleri görünmektedir. Bir insanın ses ve sureti, kameraya kaydedildiği gibi; Levh-i Mahfuz’da da bütün kâinatın hususan cin ve insin küçük-büyük bütün amelleri kaydedilmektedir.
Levh-i Mahfuz’un küçücük birer nümuneleri hükmünde olan nev-i beşerdeki kuvve-i hafızalar da diğer bir zabt ve muhafaza yeridir. Kıyamet gününde Ellah (c.c),
[1] Bakara, 2:130.
ŞERH
edenlerden, nefsini sefahete sevkedenlerden başka kim İbrahim (a.s)’ın dininden i’raz eder.”1
Evet hem dünya, hem de ahiret saadetini ihraz eden bir Zat’ın dininden (İbrahim (a.s)’ın dini olan İslam’dan) i’raz eden elbette sefih ve akılsızdır.
Hulasa: Yukarıdaki ayetler gösteriyor ki, din ve dünya işlerini beceremeyenler sefihtirler. Dolayısıyla din ve dünya ile alakalı herhangi bir vazife kendilerine tevdi edilemez.
Demek insanların bir kısmı, “Bu mallar benimdir.” diyerek ta’tile girmek suretiyle muattıla oluyorlar. Bir kısmı da bu malların sahibini kabul ediyor. Ama ya onları gayr-ı meşru bir surette kullanıyorlar. Bunlar fasıkların birinci grubu olan usat-ı mü’minindir. Veya şu mevcudat-ı âlemin sahibini kabul ettikleri halde, peygamberlerin getirdiği ahkâmı kabul etmeyen ve Cenab-ı Hakkın eserlerini esbab ve tabiata veren kafir ve müşriklerdir. Bunlar da fasıkların ikinci grubudur.
Halbuki o zalim ve sefihler bilmelidirler ki, bu mülkün bir sahibi vardır. Bu mülkün gasb edilmesi, ya da bu mülkten bir şeylerin çalınıp saklanması mümkün değildir. Zira O Zat-ı Zü’l-Celal, mülkünde cereyan eden her hadiseyi bildiği gibi, memleketinin her tarafı askerleri ile ihata edilmiştir. O Padişah-ı Zü’l-Celal’in la yuad ve la yuhsa askerleri vardır. Her tarafta nöbettarlar dizilmiş. Kaçacak, gizlenecek bir yer, bir delik yoktur. Her yerde katipler oturmuş, O’nun emri ile bütün vukuatı kaydediyorlar. Her yerde fotoğraf makineleri kurulmuş, her şeyin suretini alıp zabtediyorlar. En büyük fotoğraf makinesi ise, Levh-i Mahfuz’dur. Bütün kâinatı kaplamış, iğne ucu kadar gizli bir yer bırakmıyor, her şeyin mülk ve melekutunu muhafaza ediyor. İnsanın cüz’i ve külli bütün ef’ali de orada tesbit ediliyor. Ayine karşısında bulunan bir insanın hal ve hareketleri, o ayinede göründüğü gibi; Levh-i Mahfuz’da da bütün kâinatın hususan cin ve insin küçük-büyük bütün amelleri görünmektedir. Bir insanın ses ve sureti, kameraya kaydedildiği gibi; Levh-i Mahfuz’da da bütün kâinatın hususan cin ve insin küçük-büyük bütün amelleri kaydedilmektedir.
Levh-i Mahfuz’un küçücük birer nümuneleri hükmünde olan nev-i beşerdeki kuvve-i hafızalar da diğer bir zabt ve muhafaza yeridir. Kıyamet gününde Ellah (c.c),
[1] Bakara, 2:130.
ŞERH
insanları haşir meydanında toplar. Melekler, amel sahifelerini getirip sahiplerine takdim ederler. Bir kısım insanlar, amel defterlerinde kaydedilen suçlarını inkar ederler. Bu defa suçun işlendiği yer, hava, su, toprak ve nur unsurları, kısaca o suça şahid olan ne varsa, hepsi getirilir ve onlar o kimsenin aleyhinde şehadette bulunurlar. O şahıslar bütün bunları da reddedip, kendi azalarından şahitler isterler. Bu defa elleri, ayakları, derileri, hafızaları konuşturulup yaptıklarına şehadet ederler. Zira insanların yapmış oldukları ameller, azalarında iz bırakır. Mesela; el ile işlenilen hayır veya şer bütün ameller, elin içinde iz bırakır. Azalar, bahusus hafızalar şahit olunca o zaman insan susar, cevap bulamaz. İşte beşerin muhasebe-i a’mali, bu gibi ahval üzere cereyan edecektir.
Sual: Kul, kalbinden geçirdiği kötü düşüncelerden ve batıl itikadlardan mes’ul müdür?
Cevab: Bu sualin cevabı, gelecek ayet-i kerimede beyan edilmiştir. Şöyle ki:
اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا
“Kulak, göz ve kalb, bunların hepsi yaptıklarından sorumludur.”1
Ayet-i kerimede geçen kalbin mes’uliyetinden murad şudur ki:
İnsan, kalbine ihtiyarsız olarak gelip geçen ve sahibinin ondan kalben rahatsız olduğu kötü düşünce ve batıl itikadlardan mes’ul değildir. Ancak bizzat ihtiyariyle düşündüklerinden ve kalbin tasdikinden mes’uldür. Hatta Ellah korkusundan dolayı kalbten geçen kötülüğü işlemekten vazgeçerse, mes’ul olmadığı gibi mükafat da alır.
Sual: Zabta ve kayda geçen günâhlar tevbe ile silinir mi?
Cevab: İşlenen günahlar, zabt ve kayd altına alındığı için artık silinmez. Kıyamet gününde sahibine arz edilir. Ancak mahlukatın huzurunda teşhir edilmek suretiyle hesap sorulmaz ve ceza verilmez.
Bir insan, dükkânına girebilecek hırsızları tesbit için dükkanına kamera yerleştirir. Fani insan, fani malını muhafaza için böyle dikkat ederse, O Hafiz-i Alim, mülkünde vaki olacak hırsızlık veya gasblara, yani ins ve cinnin rububiyyet-i ammeye temas eden ve izzet-i İlahiyye’ye dokunan fiillerine dikkat etmez mi?
[1] İsra, 17: 36.
ŞERH
insanları haşir meydanında toplar. Melekler, amel sahifelerini getirip sahiplerine takdim ederler. Bir kısım insanlar, amel defterlerinde kaydedilen suçlarını inkar ederler. Bu defa suçun işlendiği yer, hava, su, toprak ve nur unsurları, kısaca o suça şahid olan ne varsa, hepsi getirilir ve onlar o kimsenin aleyhinde şehadette bulunurlar. O şahıslar bütün bunları da reddedip, kendi azalarından şahitler isterler. Bu defa elleri, ayakları, derileri, hafızaları konuşturulup yaptıklarına şehadet ederler. Zira insanların yapmış oldukları ameller, azalarında iz bırakır. Mesela; el ile işlenilen hayır veya şer bütün ameller, elin içinde iz bırakır. Azalar, bahusus hafızalar şahit olunca o zaman insan susar, cevap bulamaz. İşte beşerin muhasebe-i a’mali, bu gibi ahval üzere cereyan edecektir.
Sual: Kul, kalbinden geçirdiği kötü düşüncelerden ve batıl itikadlardan mes’ul müdür?
Cevab: Bu sualin cevabı, gelecek ayet-i kerimede beyan edilmiştir. Şöyle ki:
اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا
“Kulak, göz ve kalb, bunların hepsi yaptıklarından sorumludur.”1
Ayet-i kerimede geçen kalbin mes’uliyetinden murad şudur ki:
İnsan, kalbine ihtiyarsız olarak gelip geçen ve sahibinin ondan kalben rahatsız olduğu kötü düşünce ve batıl itikadlardan mes’ul değildir. Ancak bizzat ihtiyariyle düşündüklerinden ve kalbin tasdikinden mes’uldür. Hatta Ellah korkusundan dolayı kalbten geçen kötülüğü işlemekten vazgeçerse, mes’ul olmadığı gibi mükafat da alır.
Sual: Zabta ve kayda geçen günâhlar tevbe ile silinir mi?
Cevab: İşlenen günahlar, zabt ve kayd altına alındığı için artık silinmez. Kıyamet gününde sahibine arz edilir. Ancak mahlukatın huzurunda teşhir edilmek suretiyle hesap sorulmaz ve ceza verilmez.
Bir insan, dükkânına girebilecek hırsızları tesbit için dükkanına kamera yerleştirir. Fani insan, fani malını muhafaza için böyle dikkat ederse, O Hafiz-i Alim, mülkünde vaki olacak hırsızlık veya gasblara, yani ins ve cinnin rububiyyet-i ammeye temas eden ve izzet-i İlahiyye’ye dokunan fiillerine dikkat etmez mi?
[1] İsra, 17: 36.
ŞERH
kâinat kızıyor, unsurlar hiddete geliyor. Kurun-u salifede cereyan eden hadiseler, asi ve baği kavimlere gelen tokatlar, bu mevzumuza bahir bir delil teşkil etmektedir. Cenab-ı Hak, küfür ve isyanları sebebiyle bazı kavimleri dünyada dahi cezalandırdığını şöyle beyan etmektedir:
فَكُلًّا اَخَذْنَا بِذَنْبِه فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَا وَمَاكَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
“Bunların her birini kendi günahları sebebiyle cezalandırdık. Onlardan bir kısmının üzerine taşlar yağdıran rüzgarlar gönderdik. (Lut kavmi ve Ebrehe ordusu gibi) Kimini korkunç bir ses ve deprem yakaladı. (Şuayb (a.s)’ın kavmi Medyen ve Salih (a.s)’ın kavmi Semud gibi) Kimini yerin dibine geçirdik. (Karun gibi) Kimini de suda boğduk. (Hazret-i Nuh (a.s)’ın kavmi ile Firavun ve ordusu gibi) Ellahu Teala, onlara zulmeder olmadı. Asıl onlar, küfür ve isyanları sebebiyle kendilerine zulmediyorlardı.”1
وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِىَ ظَالِمَةٌ اِنَّ اَخْذَهُ اَل۪يمٌ شَد۪يدٌ
“İşte Rabbin, zulümkar memleket ahalisini yakaladığında böyle yakalar. Doğrusu O’nun yakalaması pek elem vericidir, çok şiddetlidir.”2
Müellif (r.a) ise bu ayetlerin tefsiri sadedinde şöyle buyurmaktadır:
“Ehl-i dalâletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anâsır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’an-ı Hakîm mu’cizâne ifade ediyor. Yâni: Kavm-i Nûh’un başına gelen tûfan ile semavat ve arzın hücumunu ve Kavm-i Semûd ve Âd’in inkârından hava unsurunun hiddetini ve Kavm-i Firavn’e karşı su unsurunun ve denizin galeyanını ve Karun’a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl-i küfre karşı Âhirette
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ
sırrıyla
[1] Ankebut, 29:40.
[2] Hud, 11:102.
ŞERH
kâinat kızıyor, unsurlar hiddete geliyor. Kurun-u salifede cereyan eden hadiseler, asi ve baği kavimlere gelen tokatlar, bu mevzumuza bahir bir delil teşkil etmektedir. Cenab-ı Hak, küfür ve isyanları sebebiyle bazı kavimleri dünyada dahi cezalandırdığını şöyle beyan etmektedir:
فَكُلًّا اَخَذْنَا بِذَنْبِه فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَا وَمَاكَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
“Bunların her birini kendi günahları sebebiyle cezalandırdık. Onlardan bir kısmının üzerine taşlar yağdıran rüzgarlar gönderdik. (Lut kavmi ve Ebrehe ordusu gibi) Kimini korkunç bir ses ve deprem yakaladı. (Şuayb (a.s)’ın kavmi Medyen ve Salih (a.s)’ın kavmi Semud gibi) Kimini yerin dibine geçirdik. (Karun gibi) Kimini de suda boğduk. (Hazret-i Nuh (a.s)’ın kavmi ile Firavun ve ordusu gibi) Ellahu Teala, onlara zulmeder olmadı. Asıl onlar, küfür ve isyanları sebebiyle kendilerine zulmediyorlardı.”1
وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِىَ ظَالِمَةٌ اِنَّ اَخْذَهُ اَل۪يمٌ شَد۪يدٌ
“İşte Rabbin, zulümkar memleket ahalisini yakaladığında böyle yakalar. Doğrusu O’nun yakalaması pek elem vericidir, çok şiddetlidir.”2
Müellif (r.a) ise bu ayetlerin tefsiri sadedinde şöyle buyurmaktadır:
“Ehl-i dalâletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anâsır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’an-ı Hakîm mu’cizâne ifade ediyor. Yâni: Kavm-i Nûh’un başına gelen tûfan ile semavat ve arzın hücumunu ve Kavm-i Semûd ve Âd’in inkârından hava unsurunun hiddetini ve Kavm-i Firavn’e karşı su unsurunun ve denizin galeyanını ve Karun’a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl-i küfre karşı Âhirette
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ
sırrıyla
[1] Ankebut, 29:40.
[2] Hud, 11:102.
METİN
Diğer arkadaşı ona dedi ki: “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin.
ŞERH
وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُ
“(Resulüm!) Sakın, Ellah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Cenab-ı Hak, onların bütün işlediklerini tamamen bilmektedir. Onları derhal lâyık oldukları azaba kavuşturmaması bir hikmet gereğidir. Ancak Ellah onları (cezalandırmayı), görülecek felâketlerden, müthiş manzaralardan dolayı gözlerin yukarıya dikilerek açık kalacağı, göz kapaklarının hareket edemiyeceği bir güne te’hir ediyor. O gün onlar, artık lâyık oldukları azaba kavuşmuş olurlar.”1
(Bu konu ile alakalı olarak Al-i İmran / 178 ; Ra’d / 32 ; Nahl / 61 ; Hac / 42-45 ; Fatır / 44-45 ; Kâlem / 44-45 ; Müzzemmil / 11 ; Tarık / 17 gibi ayet-i kerimelere bakılabilir.)
Demek kâfirlere verilen mühlet, onların lehine olmayıp aleyhlerinedir ve bir keyd-i İlahi’dir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Ahali de ona çok ilişmiyorlar.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
Müellif (r.a) çok nükteli konuşuyor. İfadeleri hep ayat-ı Kur’aniyeden iktibas olunmuştur. İnşaellah ileride bir cemaat zuhur edecek. Şu ince hakaikın hangi ayetlerden alındığını ve o ayetlerin nasıl açıklandığını tefsir haline getirecekler. İşte o zaman Risale-i Nur, Kur’an’ın hakiki tefsiri olduğu tamamıyla tezahür edecektir.
(Diğer) emin (arkadaşı ona dedi ki: “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin.) Demek insan bu memlekette başıboş değildir. Onun her ameli kaydediliyor. Hayr ve şer her amelinin karşılığını görecektir. Gelecek ayet-i kerime, “Ceza çekeceksin.” Cümlesine işaret etmektedir:
[1] İbrahim, 14:42.
METİN
Diğer arkadaşı ona dedi ki: “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin.
ŞERH
وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُ
“(Resulüm!) Sakın, Ellah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Cenab-ı Hak, onların bütün işlediklerini tamamen bilmektedir. Onları derhal lâyık oldukları azaba kavuşturmaması bir hikmet gereğidir. Ancak Ellah onları (cezalandırmayı), görülecek felâketlerden, müthiş manzaralardan dolayı gözlerin yukarıya dikilerek açık kalacağı, göz kapaklarının hareket edemiyeceği bir güne te’hir ediyor. O gün onlar, artık lâyık oldukları azaba kavuşmuş olurlar.”1
(Bu konu ile alakalı olarak Al-i İmran / 178 ; Ra’d / 32 ; Nahl / 61 ; Hac / 42-45 ; Fatır / 44-45 ; Kâlem / 44-45 ; Müzzemmil / 11 ; Tarık / 17 gibi ayet-i kerimelere bakılabilir.)
Demek kâfirlere verilen mühlet, onların lehine olmayıp aleyhlerinedir ve bir keyd-i İlahi’dir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Ahali de ona çok ilişmiyorlar.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
Müellif (r.a) çok nükteli konuşuyor. İfadeleri hep ayat-ı Kur’aniyeden iktibas olunmuştur. İnşaellah ileride bir cemaat zuhur edecek. Şu ince hakaikın hangi ayetlerden alındığını ve o ayetlerin nasıl açıklandığını tefsir haline getirecekler. İşte o zaman Risale-i Nur, Kur’an’ın hakiki tefsiri olduğu tamamıyla tezahür edecektir.
(Diğer) emin (arkadaşı ona dedi ki: “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin.) Demek insan bu memlekette başıboş değildir. Onun her ameli kaydediliyor. Hayr ve şer her amelinin karşılığını görecektir. Gelecek ayet-i kerime, “Ceza çekeceksin.” Cümlesine işaret etmektedir:
[1] İbrahim, 14:42.
ŞERH
İkinci Ceza: Şayet fasık adamın suçu tesbit edilirse, o zaman mahkeme-i şer’iyyece cezalandırılır. Kitab ve sünnete dayalı devlet tarafından tatbik edilecek şer’i cezalardan bir kaçını misal olarak zikrediyoruz:
Birinci Misal:
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا اَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
“(Hırsızlık yapan erkek ve kadının) hırsızlık şartları mevcut olunca, (kazandıklarının) işledikleri günahın (bir cezası) olmak üzere (ve) kendilerine (Ellahu Teâlâ tarafından bir ibret) olmak üzere sağ (ellerini) bileklerinden itibaren (kesiniz.) Onlar böyle bir cezayı, bir azabı hak etmişlerdir. (Ve Ellahu Teâlâ Aziz’dir.) Herşeye galiptir, dilediğini yapmaya kadirdir. Kendisine engel olacak hiçbir şey yoktur ve (hikmet sahibidir.) Bütün şer’î hükümleri hikmet ve fayda gereğidir. İşte bundan dolayıdır ki, hırsızlar hakkında da böyle hükmetmiştir.” 1
İkinci Misal:
اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ى فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَاْخُذْكُمْ بِهِمَا رَاْفَةٌ ف۪ى د۪ينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
“Zina eden bekâr kadın ve erkekten her birisine, zinaları sabit olunca yüz değnek vurun! Ellah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Ellah’ın dininde (O’nun hükümlerini tatbik ederken) onlara karşı şefkatiniz tutmasın. İlâhi hüküm ne ise onu yerine getirin. Çünkü kamunun selâmeti onunla kaimdir. Mü’minlerden bir grup da onlara tatbik edilen bu cezaya şahid olsun. Tâ ki bu suretle onların o çirkin halleri teşhir edilmiş, başkaları için de bu ceza intibaha sebeb olsun. Hem mü’minlerden bir grubun orada hazır bulunmaları, bir denetleme vazifesini de içermektedir. O
[1] Mâide, 5:38.
ŞERH
İkinci Ceza: Şayet fasık adamın suçu tesbit edilirse, o zaman mahkeme-i şer’iyyece cezalandırılır. Kitab ve sünnete dayalı devlet tarafından tatbik edilecek şer’i cezalardan bir kaçını misal olarak zikrediyoruz:
Birinci Misal:
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا اَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
“(Hırsızlık yapan erkek ve kadının) hırsızlık şartları mevcut olunca, (kazandıklarının) işledikleri günahın (bir cezası) olmak üzere (ve) kendilerine (Ellahu Teâlâ tarafından bir ibret) olmak üzere sağ (ellerini) bileklerinden itibaren (kesiniz.) Onlar böyle bir cezayı, bir azabı hak etmişlerdir. (Ve Ellahu Teâlâ Aziz’dir.) Herşeye galiptir, dilediğini yapmaya kadirdir. Kendisine engel olacak hiçbir şey yoktur ve (hikmet sahibidir.) Bütün şer’î hükümleri hikmet ve fayda gereğidir. İşte bundan dolayıdır ki, hırsızlar hakkında da böyle hükmetmiştir.” 1
İkinci Misal:
اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ى فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَاْخُذْكُمْ بِهِمَا رَاْفَةٌ ف۪ى د۪ينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
“Zina eden bekâr kadın ve erkekten her birisine, zinaları sabit olunca yüz değnek vurun! Ellah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Ellah’ın dininde (O’nun hükümlerini tatbik ederken) onlara karşı şefkatiniz tutmasın. İlâhi hüküm ne ise onu yerine getirin. Çünkü kamunun selâmeti onunla kaimdir. Mü’minlerden bir grup da onlara tatbik edilen bu cezaya şahid olsun. Tâ ki bu suretle onların o çirkin halleri teşhir edilmiş, başkaları için de bu ceza intibaha sebeb olsun. Hem mü’minlerden bir grubun orada hazır bulunmaları, bir denetleme vazifesini de içermektedir. O
[1] Mâide, 5:38.
ŞERH
almazlarsa o kimseler kısas suretiyle katledilirler.
2) Hem katletmiş, hem de malını almışlarsa; bu kimseler hem katledilirler, hem de teşhir için asılırlar.
3) Malını almış, fakat öldürmemişlerse; bu kimselerin sağ elleriyle sol ayakları çapraz olarak kesilir.
4) Yalnız yolcuları korkutmuşlarsa; bu kimseler, memleketlerinden sürgün edilirler.
Kitab ve sünnette beyan edilen sair hudud ve ukubat-ı şer’iyye, mezkûr misallere kıyas edilsin.
Üçüncü Ceza: Eğer fasık olan kimse, günahından dolayı tevbe etmemişse veya hakkında had tatbik edilmemişse o kimsenin cezası ahirete kalır. Orada suçun durumuna göre -afv-ı İlahiye mazhar olmazsa- azab ve ikab-ı İlahiye giriftar olur. Şimdi fasıkın fıskına terettüb eden uhrevi cezalardan birkaçını misal olarak zikredeceğiz:
Birinci Misal: Dünyada namaz ibadetiyle mükellef kılındığı halde, namaz kılmayan kimseye Ellah (c.c), mahşerde namaz kılmasını, rükû ve secdeye gitmesini emreder. O kişinin ise aslâ beli bükülüp eğilmez. Çünkü dünyada iken namaz kılmak suretiyle Ellah’a beli bükülmemiştir. Bu azâbı, 50.000 senelik mahşer süresince çeker. Kur’an-ı Kerim, bu hususu şöyle ifade etmektedir:
وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ
“O gün secdeye davet edilirler. Ancak gözleri yorgun, zelil ve her taraflarını zül ve meskenet kaplamış olduğu halde secdeye kadir olamazlar. Halbuki onlar, dünyada azaları tam, bedenleri sağlam ve namaz kılmaya muktedir oldukları halde dünyada secdeyi ihtiva eden namaza müezzinler vasıtasıyla davet olundukları halde icabet etmezlerdi. Halbuki icabetlerine bir mani de yoktu.” 1
İkinci Misal: Zekât vermeyen kişinin malı kabirde ve ahirette yılana inkılap
[1] Kalem, 68:42-43.
ŞERH
almazlarsa o kimseler kısas suretiyle katledilirler.
2) Hem katletmiş, hem de malını almışlarsa; bu kimseler hem katledilirler, hem de teşhir için asılırlar.
3) Malını almış, fakat öldürmemişlerse; bu kimselerin sağ elleriyle sol ayakları çapraz olarak kesilir.
4) Yalnız yolcuları korkutmuşlarsa; bu kimseler, memleketlerinden sürgün edilirler.
Kitab ve sünnette beyan edilen sair hudud ve ukubat-ı şer’iyye, mezkûr misallere kıyas edilsin.
Üçüncü Ceza: Eğer fasık olan kimse, günahından dolayı tevbe etmemişse veya hakkında had tatbik edilmemişse o kimsenin cezası ahirete kalır. Orada suçun durumuna göre -afv-ı İlahiye mazhar olmazsa- azab ve ikab-ı İlahiye giriftar olur. Şimdi fasıkın fıskına terettüb eden uhrevi cezalardan birkaçını misal olarak zikredeceğiz:
Birinci Misal: Dünyada namaz ibadetiyle mükellef kılındığı halde, namaz kılmayan kimseye Ellah (c.c), mahşerde namaz kılmasını, rükû ve secdeye gitmesini emreder. O kişinin ise aslâ beli bükülüp eğilmez. Çünkü dünyada iken namaz kılmak suretiyle Ellah’a beli bükülmemiştir. Bu azâbı, 50.000 senelik mahşer süresince çeker. Kur’an-ı Kerim, bu hususu şöyle ifade etmektedir:
وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ
“O gün secdeye davet edilirler. Ancak gözleri yorgun, zelil ve her taraflarını zül ve meskenet kaplamış olduğu halde secdeye kadir olamazlar. Halbuki onlar, dünyada azaları tam, bedenleri sağlam ve namaz kılmaya muktedir oldukları halde dünyada secdeyi ihtiva eden namaza müezzinler vasıtasıyla davet olundukları halde icabet etmezlerdi. Halbuki icabetlerine bir mani de yoktu.” 1
İkinci Misal: Zekât vermeyen kişinin malı kabirde ve ahirette yılana inkılap
[1] Kalem, 68:42-43.
ŞERH
müjdele! Zekatı verilmeyen bu paralar ve mallar, Cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara denilir ki: “İşte bu, kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık biriktirdiğiniz şeylerin azabını tadın!’ “1
Üçüncü Misal: Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, yetim malı yiyenleri şöyle veciz bir tarzda tehdit ediyor:
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَاْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامٰى ظُلْمًا اِنَّمَا يَاْكُلُونَ ف۪ى بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَع۪يرًا
“Haksız yere yetimlerin mallarını yiyenler, şübhesiz karınlarına ancak ateş doldururlar. Yakında onlar, alevli ateşe gireceklerdir.”2
Rivayet edildiğine göre; yetim malını yemiş olan bir şahıs, kıyamet günü mezarından ağzından, burnundan, kulaklarından ve gözlerinden ateş çıkar olduğu halde kalkacaktır. Herkes bunu görüp o kimsenin yetim malı yemiş olduğunu anlayacaktır.
Fasıklar hakkında kitab ve sünnette beyan edilen sair uhrevi cezalar, mezkûr misallere kıyas edilsin.
İkinci Kısım: Şayet cürüm sahibi kâfir ve müşrik ise; onlar da üç ceza ile cezalandırılırlar:
Birinci Ceza: Resul-i Ekrem (a.s.m)’dan önceki kavimler, küfürleri sebebiyle dünyada azab-ı isti’sale maruz kalmışlardır. Yani çeşitli bela ve musibetlerle tamamen helak olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’de eski akvamın helakinden haber veren pek çok ayet-i kerime bunun misalidir. (Kavm-i Nuh, Kavm-i Ad, Kavm-i Semud, Kavm-i Şuayb, Kavm-i Lut gibi.)
İkinci Ceza: Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın asrından tâ kıyâmete kadar olan zaman içindeki kâfir ve müşrikler ümmet-i da’vettir. Ümmet-i davet ise, Peygamberimiz (a.s.m) rahmeten lil âlemin olduğu ve bütün insanlara Peygamber olarak
[1] Tevbe, 9:34-35.
[2] Nisâ, 4:10.
ŞERH
müjdele! Zekatı verilmeyen bu paralar ve mallar, Cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara denilir ki: “İşte bu, kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık biriktirdiğiniz şeylerin azabını tadın!’ “1
Üçüncü Misal: Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, yetim malı yiyenleri şöyle veciz bir tarzda tehdit ediyor:
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَاْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامٰى ظُلْمًا اِنَّمَا يَاْكُلُونَ ف۪ى بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَع۪يرًا
“Haksız yere yetimlerin mallarını yiyenler, şübhesiz karınlarına ancak ateş doldururlar. Yakında onlar, alevli ateşe gireceklerdir.”2
Rivayet edildiğine göre; yetim malını yemiş olan bir şahıs, kıyamet günü mezarından ağzından, burnundan, kulaklarından ve gözlerinden ateş çıkar olduğu halde kalkacaktır. Herkes bunu görüp o kimsenin yetim malı yemiş olduğunu anlayacaktır.
Fasıklar hakkında kitab ve sünnette beyan edilen sair uhrevi cezalar, mezkûr misallere kıyas edilsin.
İkinci Kısım: Şayet cürüm sahibi kâfir ve müşrik ise; onlar da üç ceza ile cezalandırılırlar:
Birinci Ceza: Resul-i Ekrem (a.s.m)’dan önceki kavimler, küfürleri sebebiyle dünyada azab-ı isti’sale maruz kalmışlardır. Yani çeşitli bela ve musibetlerle tamamen helak olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’de eski akvamın helakinden haber veren pek çok ayet-i kerime bunun misalidir. (Kavm-i Nuh, Kavm-i Ad, Kavm-i Semud, Kavm-i Şuayb, Kavm-i Lut gibi.)
İkinci Ceza: Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın asrından tâ kıyâmete kadar olan zaman içindeki kâfir ve müşrikler ümmet-i da’vettir. Ümmet-i davet ise, Peygamberimiz (a.s.m) rahmeten lil âlemin olduğu ve bütün insanlara Peygamber olarak
[1] Tevbe, 9:34-35.
[2] Nisâ, 4:10.
ŞERH
İnsan, küfür ve isyanı sebebiyle bela ve musibete giriftar olduğu gibi, sair mevcudat dahi insanın küfür ve isyanı sebebiyle bela ve musibetlere maruz kalır. Demek bir insanın işlediği cürüm ve o cürmün neticesi, kendi şahsına mahsus kalmayıp, çevresine belki bütün mevcudat-ı âleme dahi sirayet etmektedir. Çünkü fasıkın fıskı ve kâfirin küfrü mevcudat-ı âlemin hukukuna bir tecavüz hükmündedir. Nitekim Cenab-ı Hak, bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَاتُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
“Öyle bir bela ve musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp, masumları da yakar. Biliniz ki, Ellah’ın azabı şiddetlidir.”1
Müellif (r.a), İzmir depremiyle alakalı olarak kendisine sorulan bir suale şöyle cevap vermiştir:
“Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.”2
“Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlukatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.”3
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِى النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ى عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
[1] Enfâl, 8:25.
[2] Sözler, 14. Sözün Zeyli, 3. Suâl, s. 172.
[3] Sözler 14. Sözün Zeyli, 5. Suâl, s. 173.
ŞERH
İnsan, küfür ve isyanı sebebiyle bela ve musibete giriftar olduğu gibi, sair mevcudat dahi insanın küfür ve isyanı sebebiyle bela ve musibetlere maruz kalır. Demek bir insanın işlediği cürüm ve o cürmün neticesi, kendi şahsına mahsus kalmayıp, çevresine belki bütün mevcudat-ı âleme dahi sirayet etmektedir. Çünkü fasıkın fıskı ve kâfirin küfrü mevcudat-ı âlemin hukukuna bir tecavüz hükmündedir. Nitekim Cenab-ı Hak, bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَاتُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
“Öyle bir bela ve musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp, masumları da yakar. Biliniz ki, Ellah’ın azabı şiddetlidir.”1
Müellif (r.a), İzmir depremiyle alakalı olarak kendisine sorulan bir suale şöyle cevap vermiştir:
“Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.”2
“Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlukatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.”3
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِى النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ى عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
[1] Enfâl, 8:25.
[2] Sözler, 14. Sözün Zeyli, 3. Suâl, s. 172.
[3] Sözler 14. Sözün Zeyli, 5. Suâl, s. 173.
ŞERH
“Ey Adem oğulları! Yeyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Ellah, israf edenleri sevmez. De ki: Ellah’ın kulları için yarattığı zinet ve temiz rızıkları kim haram kıldı? Bunları insanlar kendi iradeleriyle haram kılamazlar. Zira birşeyin helâllığına veya haramlığına hükmedecek olan ancak Ellahu Teâlâ’dır ve Onun vahyine mazhar olan Resulü’dür. Ey Resulüm! De ki: Bu zinet ve temiz rızık, dünya hayatında mü’minlere imanlarından dolayı verilmiştir. Kâfirler ise dolayısıyla istifade ederler. Fakat o zinet ve temiz rızık, kıyamet gününde yalnız mü’minlere aittir. (Kâfirler bu nimetlerden istifade edemezler.) İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız.” 1
يَا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِى الْاَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًا وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yeyin. O nimetlerden istifâde edip bunları size veren Rabbinize şükür ve ibadette bulunun. Sakın sizi aldatmaya çalışan şeytanın ve ona tabi olanların peşinden gitmeyin. Onların desiselerine, vesveselerine, planlarına, hilelerine ve entrikalarına kapılmayın. Zira şeytan ve onun izinden yürüyenler, sizin için apaçık birer düşmandır.” 2
Demek eşyada asıl olan ibahadır, temlik değildir. Müellif (r.a), bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
“Ey insan ve ey nefsim! Muhakkak bil ki: Cenâb-ı Hakk’ın sana in’âm ettiği vücudun, cismin, âzaların, malın ve hayvânâtın ibâhadır, temlik değildir. Yâni, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibâha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten âciz ve tedbirden cidden câhil bir şahsa temlik etmemiş. Çünki, mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zâhir ve daire-i ihtiyar ve şuurda dahil olan bir midenin idaresini yapamadığın halde; nasıl göz ve kulak gibi daire-i ihtiyar ve şuurun hâricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
[1] A‘râf, 7:31-32.
[2] Bakara, 2:168.
ŞERH
“Ey Adem oğulları! Yeyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Ellah, israf edenleri sevmez. De ki: Ellah’ın kulları için yarattığı zinet ve temiz rızıkları kim haram kıldı? Bunları insanlar kendi iradeleriyle haram kılamazlar. Zira birşeyin helâllığına veya haramlığına hükmedecek olan ancak Ellahu Teâlâ’dır ve Onun vahyine mazhar olan Resulü’dür. Ey Resulüm! De ki: Bu zinet ve temiz rızık, dünya hayatında mü’minlere imanlarından dolayı verilmiştir. Kâfirler ise dolayısıyla istifade ederler. Fakat o zinet ve temiz rızık, kıyamet gününde yalnız mü’minlere aittir. (Kâfirler bu nimetlerden istifade edemezler.) İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız.” 1
يَا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِى الْاَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًا وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yeyin. O nimetlerden istifâde edip bunları size veren Rabbinize şükür ve ibadette bulunun. Sakın sizi aldatmaya çalışan şeytanın ve ona tabi olanların peşinden gitmeyin. Onların desiselerine, vesveselerine, planlarına, hilelerine ve entrikalarına kapılmayın. Zira şeytan ve onun izinden yürüyenler, sizin için apaçık birer düşmandır.” 2
Demek eşyada asıl olan ibahadır, temlik değildir. Müellif (r.a), bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
“Ey insan ve ey nefsim! Muhakkak bil ki: Cenâb-ı Hakk’ın sana in’âm ettiği vücudun, cismin, âzaların, malın ve hayvânâtın ibâhadır, temlik değildir. Yâni, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibâha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten âciz ve tedbirden cidden câhil bir şahsa temlik etmemiş. Çünki, mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zâhir ve daire-i ihtiyar ve şuurda dahil olan bir midenin idaresini yapamadığın halde; nasıl göz ve kulak gibi daire-i ihtiyar ve şuurun hâricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
[1] A‘râf, 7:31-32.
[2] Bakara, 2:168.
ŞERH
İbn-i Übey demiş ki: Muhammed (a.s.m) zannediyor mu ki: Mekke ahalisiyle sulh yapınca veya Mekke’yi fethedince O’nun için artık düşman kalmayacak! Fâris ve Rûm milletlerine karşı ne yapacak? Cenab-ı Hak, onun bu sualine cevab olarak mezkur ayet-i kerimesini inzal buyurmuştur. Bu ayet-i kerime mealen diyor ki: Ellah’ın göklerdeki ve yerdeki orduları, Fâris ve Rûm kuvvetlerinin pek ziyade üstündedir. Hak Teâlâ dileyince onları kahrederek yine Peygamberini, İslam ordularını muzaffer buyurur. Bu ayet-i kerime, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün Müslümanları teşci’ ediyor ve onlar için büyük bir teselli kaynağı oluyor.
وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ
“Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.” 1
يَا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرًا
“Ey iman edenler! Ellah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani Hendek savaşında sizi yok etmek için kâfirlere ait ordular size saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Ellah ne yaptığınızı çok iyi görmekte idi.” 2
İşte bu ayetin ifadesiyle; Ellah’ın askerlerinden birisi rüzgardır ki, Hendek Savaşında ortaya çıkan soğuk bir fırtına, düşman çadırlarını söküyor, ateşlerini söndürüyor, atlarını ürkütüyor, düşmanı toz ve dumana boğuyordu. Müslüman askerlerin etrafında vücudları görünmeyen ancak tekbir sesleri işitilen melaike ve ruhaniyat sayesinde düşman perişan olup çekip gittiler.
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِىَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَاتَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا
[1] Müddessir, 74:31.
[2] Ahzâb, 33:9.
ŞERH
İbn-i Übey demiş ki: Muhammed (a.s.m) zannediyor mu ki: Mekke ahalisiyle sulh yapınca veya Mekke’yi fethedince O’nun için artık düşman kalmayacak! Fâris ve Rûm milletlerine karşı ne yapacak? Cenab-ı Hak, onun bu sualine cevab olarak mezkur ayet-i kerimesini inzal buyurmuştur. Bu ayet-i kerime mealen diyor ki: Ellah’ın göklerdeki ve yerdeki orduları, Fâris ve Rûm kuvvetlerinin pek ziyade üstündedir. Hak Teâlâ dileyince onları kahrederek yine Peygamberini, İslam ordularını muzaffer buyurur. Bu ayet-i kerime, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün Müslümanları teşci’ ediyor ve onlar için büyük bir teselli kaynağı oluyor.
وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ
“Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.” 1
يَا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرًا
“Ey iman edenler! Ellah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani Hendek savaşında sizi yok etmek için kâfirlere ait ordular size saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Ellah ne yaptığınızı çok iyi görmekte idi.” 2
İşte bu ayetin ifadesiyle; Ellah’ın askerlerinden birisi rüzgardır ki, Hendek Savaşında ortaya çıkan soğuk bir fırtına, düşman çadırlarını söküyor, ateşlerini söndürüyor, atlarını ürkütüyor, düşmanı toz ve dumana boğuyordu. Müslüman askerlerin etrafında vücudları görünmeyen ancak tekbir sesleri işitilen melaike ve ruhaniyat sayesinde düşman perişan olup çekip gittiler.
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِىَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَاتَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا
[1] Müddessir, 74:31.
[2] Ahzâb, 33:9.
METİN
Veya memur olmuşlar.
ŞERH
Ezel ve Ebed Sultanı’nın emriyle, bir sinek bir Nemrud’u yere serer, bir karınca bir Firavun’un sarayını harab eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.”1
“Nasılki bir adam, bir padişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisab etse, o memur ve o asker o intisab kuvvetiyle, yüzbin defa kuvvet-i şahsiyesinden fazla işlere medar olabilir. Ve padişahı namına bazan bir şahı esir eder. Çünki gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihazatını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisab münasebetiyle, padişahın hazineleri ve arkasındaki nokta-i istinadı olan ordu; o kuvveti, o cihazatı taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi gibi; ve gösterdiği eserler, bir ordu eseri misillü hârika olabilir. Nasılki karınca, o memuriyet cihetiyle Firavun’un sarayını harab ediyor. Sinek o intisab ile, Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisab ile, buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor.”2
“Eğer her mahluk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad’e isnad edilse ve onlar ona intisab etseler; o vakit o intisab kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle; karınca, Firavun’un sarayını başına yıkar, başaşağı atar.. sinek, Nemrud’u gebertip Cehennem’e atar.. bir mikrop, en cebbar bir zalimi kabre sokar.”3
İşte Müellif (r.a)’ın “Bu ahali çoluk çocuğuyla asker olmuşlar.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(veya) bu ahali, çoluk çocuğuyla (memur olmuşlar.) Kâinat, bir devlete veya bir saltanata benzetilirse; bütün mevcudat, o devletin ve o saltanatın memurları hükmünde olur. O memurlar, Sultan-ı kâinatın emirlerine münkad ve muti’ oldukları gibi; o saltanata karşı iman ve itaatla mukabele eden mü’minlere de dost ve yardımcı vaziyetini alırlar ve onlara hizmetkar olurlar. Kur’an-ı Kerim, bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ
[1] Sözler, 22. Söz, 2. Makám, 4. Lem‘a, 3. Pencere, s. 298.
[2] Lem‘alar, 23. Lem‘a, 3. Kelime, s. 183-184.
[3] Mektûbât, 20. Mektûbun 10. Kelimesine Zeyl, s. 256.
METİN
Veya memur olmuşlar.
ŞERH
Ezel ve Ebed Sultanı’nın emriyle, bir sinek bir Nemrud’u yere serer, bir karınca bir Firavun’un sarayını harab eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.”1
“Nasılki bir adam, bir padişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisab etse, o memur ve o asker o intisab kuvvetiyle, yüzbin defa kuvvet-i şahsiyesinden fazla işlere medar olabilir. Ve padişahı namına bazan bir şahı esir eder. Çünki gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihazatını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisab münasebetiyle, padişahın hazineleri ve arkasındaki nokta-i istinadı olan ordu; o kuvveti, o cihazatı taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi gibi; ve gösterdiği eserler, bir ordu eseri misillü hârika olabilir. Nasılki karınca, o memuriyet cihetiyle Firavun’un sarayını harab ediyor. Sinek o intisab ile, Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisab ile, buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor.”2
“Eğer her mahluk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad’e isnad edilse ve onlar ona intisab etseler; o vakit o intisab kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle; karınca, Firavun’un sarayını başına yıkar, başaşağı atar.. sinek, Nemrud’u gebertip Cehennem’e atar.. bir mikrop, en cebbar bir zalimi kabre sokar.”3
İşte Müellif (r.a)’ın “Bu ahali çoluk çocuğuyla asker olmuşlar.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(veya) bu ahali, çoluk çocuğuyla (memur olmuşlar.) Kâinat, bir devlete veya bir saltanata benzetilirse; bütün mevcudat, o devletin ve o saltanatın memurları hükmünde olur. O memurlar, Sultan-ı kâinatın emirlerine münkad ve muti’ oldukları gibi; o saltanata karşı iman ve itaatla mukabele eden mü’minlere de dost ve yardımcı vaziyetini alırlar ve onlara hizmetkar olurlar. Kur’an-ı Kerim, bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ
[1] Sözler, 22. Söz, 2. Makám, 4. Lem‘a, 3. Pencere, s. 298.
[2] Lem‘alar, 23. Lem‘a, 3. Kelime, s. 183-184.
[3] Mektûbât, 20. Mektûbun 10. Kelimesine Zeyl, s. 256.
ŞERH
“Göklerde ve yerlerde bulunanlarla, havada kanatlarını çırparak saf saf uçan kuşların Ellah’ı tesbih ettiklerini görmez misin? Bunların her birisi namazını, duasını ve tesbihini bilmektedir. (Her bir mevcudun vazife suretinde ubudiyetleri vardır. Ellah’ın kendilerine verdiği vazifeyi asla terk etmezler.) Ellah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir. Göklerin ve yerin mülkiyet ve tasarrufu Ellah’ındır. Dönüş de yalnız O’nadır.”1
وَلَهُ اَسْلَمَ مَنْ فِى السَّمَوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez O’na teslim olup boyun eğmiştir.” 2
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَميعًا مِنْهُ
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından bir lütfu olmak üzere sizin hizmetinize vermiştir.” 3
Müellif (r.a), mevcudatın vazife suretindeki ubudiyetlerini Mektubat adlı eserinde şöyle ifade etmektedir:
“Bak kâinattaki bütün mevcudata; zîhayat olsun, camid olsun, kemal-i itaat ve intizam ile vazife suretinde ubudiyetleri var. Bir kısmı şuursuz, hissiz oldukları halde, gayet şuurkârane, intizamperverane ve ubudiyetkârane vazife görüyorlar. Demek bir Mabud-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibadete sevkedip istihdam ediyor.” 4
Müellif (r.a)’ın “veya memur olmuşlar.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Nûr, 24:41-42.
[2] Âl-i İmrân, 3:83.
[3] Câsiye, 45:13.
[4] Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, 6. Nükte, s. 395.
ŞERH
“Göklerde ve yerlerde bulunanlarla, havada kanatlarını çırparak saf saf uçan kuşların Ellah’ı tesbih ettiklerini görmez misin? Bunların her birisi namazını, duasını ve tesbihini bilmektedir. (Her bir mevcudun vazife suretinde ubudiyetleri vardır. Ellah’ın kendilerine verdiği vazifeyi asla terk etmezler.) Ellah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir. Göklerin ve yerin mülkiyet ve tasarrufu Ellah’ındır. Dönüş de yalnız O’nadır.”1
وَلَهُ اَسْلَمَ مَنْ فِى السَّمَوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez O’na teslim olup boyun eğmiştir.” 2
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَميعًا مِنْهُ
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından bir lütfu olmak üzere sizin hizmetinize vermiştir.” 3
Müellif (r.a), mevcudatın vazife suretindeki ubudiyetlerini Mektubat adlı eserinde şöyle ifade etmektedir:
“Bak kâinattaki bütün mevcudata; zîhayat olsun, camid olsun, kemal-i itaat ve intizam ile vazife suretinde ubudiyetleri var. Bir kısmı şuursuz, hissiz oldukları halde, gayet şuurkârane, intizamperverane ve ubudiyetkârane vazife görüyorlar. Demek bir Mabud-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibadete sevkedip istihdam ediyor.” 4
Müellif (r.a)’ın “veya memur olmuşlar.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Nûr, 24:41-42.
[2] Âl-i İmrân, 3:83.
[3] Câsiye, 45:13.
[4] Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, 6. Nükte, s. 395.
“Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, önce halkını (peygambere isyan etmelerinden dolayı) bize yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkta bırakmışızdır. Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve :”Ecdadımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı.” Dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan füc’eten yakaladık. O (peygamberlerin gönderildiği) memleketlerin halkı inansalar ve (küfür ve günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat onlar, ayat-ı İlahiyyeyi ve peygamberleri yalanladılar. Biz de kendilerini kesbettikleri küfür ve günah sebebiyle azap ile yakalayıverdik.” 1
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا اِلى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَخَذْنَاهُمْ بِالْبَاْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ فَلَوْلَا اِذْ جَاءَهُمْ بَاْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُون فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ اَبْوَابَ كُلِّ شَىْءٍ حَتّى اِذَا فَرِحُوا بِمَا اُوتُوا اَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَاِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمينَ
“Kasem olsun ki, Senden önceki ümmetlere de biz peygamberler gönderdik. O peygamberleri dinlemediklerinden dolayı, onları mal ve can hususunda bela ve musibetlere giriftar ettik. Olur ki yalvarırlar, (tevbe edip dönerler). Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız geldiği zaman bari yalvarıp emrimize boyun eğseydiler. Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını cazip gösterdi. Böylece ne zaman kendilerine yapılan ihtarları unuttular. Göndermiş olduğumuz sıkıntı ve
[1] A‘râf, 7:94-96.
“Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, önce halkını (peygambere isyan etmelerinden dolayı) bize yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkta bırakmışızdır. Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve :”Ecdadımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı.” Dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan füc’eten yakaladık. O (peygamberlerin gönderildiği) memleketlerin halkı inansalar ve (küfür ve günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat onlar, ayat-ı İlahiyyeyi ve peygamberleri yalanladılar. Biz de kendilerini kesbettikleri küfür ve günah sebebiyle azap ile yakalayıverdik.” 1
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا اِلى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَخَذْنَاهُمْ بِالْبَاْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ فَلَوْلَا اِذْ جَاءَهُمْ بَاْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُون فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ اَبْوَابَ كُلِّ شَىْءٍ حَتّى اِذَا فَرِحُوا بِمَا اُوتُوا اَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَاِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمينَ
“Kasem olsun ki, Senden önceki ümmetlere de biz peygamberler gönderdik. O peygamberleri dinlemediklerinden dolayı, onları mal ve can hususunda bela ve musibetlere giriftar ettik. Olur ki yalvarırlar, (tevbe edip dönerler). Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız geldiği zaman bari yalvarıp emrimize boyun eğseydiler. Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını cazip gösterdi. Böylece ne zaman kendilerine yapılan ihtarları unuttular. Göndermiş olduğumuz sıkıntı ve
[1] A‘râf, 7:94-96.
ŞERH
çeviriyor. Şu büyük memleketi; bir hâne gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor.”1
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى
“Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekâvet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.”2
“Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız, meseline işaret eden
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ * فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِّن نَّارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنتَصِرَانِ
“Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve ey za’f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşan’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, Güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle âzametli muti’ askerleri var; faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ
[1] Sözler, 1. Makám, 10. Bürhan, s. 300.
[2] Kıyâme, 75:36; Lem‘alar, 17. Lem‘a, 15. Nota, s. 138.
ŞERH
çeviriyor. Şu büyük memleketi; bir hâne gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor.”1
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى
“Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekâvet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.”2
“Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız, meseline işaret eden
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ * فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ * يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِّن نَّارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنتَصِرَانِ
“Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve ey za’f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşan’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, Güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle âzametli muti’ askerleri var; faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ
[1] Sözler, 1. Makám, 10. Bürhan, s. 300.
[2] Kıyâme, 75:36; Lem‘alar, 17. Lem‘a, 15. Nota, s. 138.
METİN
Ve memurları bulunur.
ŞERH
olsanız, O sizinle beraberdir. Ellah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Sizin fiilleriniz ve sözleriniz, Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudretinin dışında olamaz, sizi kendi amellerinize göre mükâfat ve cezaya kavuşturacaktır.” 1
وَهُوَ عَليمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“ O, bütün kalplerde gizli olanları bilir.”2
Gökleri ve yeri yaratan kim ise, kalb-i insanın hatıratını bilen de aynı Zat olduğunu Müellif (r.a) Hazretleri, şöyle ifade etmektedir:
“ Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde kalbin dahi hatıratını bilir, idare eder.”3
Emin arkadaş, o hain serseme dedi ki: Padişahın her yerde telefonu var (ve memurları bulunur.) Bütün mevcudat, memur-u İlahi olmakla beraber, bahusus o memurlardan zabt ve kayıt vazifesiyle tavzif edilmiş ayrı ayrı vazifedar memurlar mevcuttur. Mesela; amelleri kaydeden melekler, Levh-i Mahfuz, hava, su, toprak ve nur unsurları gibi. Bu memurlar, bütün kâinatta cereyan eden her hadiseyi kaydetmekle beraber, bilhassa kâinatı ilgilendiren cin ve insin küçük-büyük bütün amellerini zaptedip muhafaza ederler. Kur’an ve sünnette geçen bu memurin-i İlahiyye’den birkaçını zikredeceğiz:
Birincisi: Cin ve insin amellerini kaydeden meleklere misal:
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظ۪ينَ * كِرَامًا كَاتِب۪ينَ * يَعْلَمُونَ مَاتَفْعَلُونَ
“Şüphesiz üzerinizde murakabe eden melekler vardır. Amellerinizi yazan ve Ellah katında mükerrem olan katib melekler vardır. Onlar, her ne yaparsanız bilirler.”4
İkincisi: Âlemde cereyan eden her şeyi muhafaza eden Levh-i Mahfuz’a misal:
اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْ وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ى اِمَامٍ مُب۪ينٍ
[1] Hadîd, 57:4.
[2] Hadîd, 57:6.
[3] Sözler, 25. Söz, Emirdağ Çiçeği, s. 480.
[4] İnfitar, 82:10-12.
METİN
Ve memurları bulunur.
ŞERH
olsanız, O sizinle beraberdir. Ellah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Sizin fiilleriniz ve sözleriniz, Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudretinin dışında olamaz, sizi kendi amellerinize göre mükâfat ve cezaya kavuşturacaktır.” 1
وَهُوَ عَليمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“ O, bütün kalplerde gizli olanları bilir.”2
Gökleri ve yeri yaratan kim ise, kalb-i insanın hatıratını bilen de aynı Zat olduğunu Müellif (r.a) Hazretleri, şöyle ifade etmektedir:
“ Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde kalbin dahi hatıratını bilir, idare eder.”3
Emin arkadaş, o hain serseme dedi ki: Padişahın her yerde telefonu var (ve memurları bulunur.) Bütün mevcudat, memur-u İlahi olmakla beraber, bahusus o memurlardan zabt ve kayıt vazifesiyle tavzif edilmiş ayrı ayrı vazifedar memurlar mevcuttur. Mesela; amelleri kaydeden melekler, Levh-i Mahfuz, hava, su, toprak ve nur unsurları gibi. Bu memurlar, bütün kâinatta cereyan eden her hadiseyi kaydetmekle beraber, bilhassa kâinatı ilgilendiren cin ve insin küçük-büyük bütün amellerini zaptedip muhafaza ederler. Kur’an ve sünnette geçen bu memurin-i İlahiyye’den birkaçını zikredeceğiz:
Birincisi: Cin ve insin amellerini kaydeden meleklere misal:
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظ۪ينَ * كِرَامًا كَاتِب۪ينَ * يَعْلَمُونَ مَاتَفْعَلُونَ
“Şüphesiz üzerinizde murakabe eden melekler vardır. Amellerinizi yazan ve Ellah katında mükerrem olan katib melekler vardır. Onlar, her ne yaparsanız bilirler.”4
İkincisi: Âlemde cereyan eden her şeyi muhafaza eden Levh-i Mahfuz’a misal:
اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْ وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ى اِمَامٍ مُب۪ينٍ
[1] Hadîd, 57:4.
[2] Hadîd, 57:6.
[3] Sözler, 25. Söz, Emirdağ Çiçeği, s. 480.
[4] İnfitar, 82:10-12.
METİN
Fakat o sersem inad edip dedi:
“Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir.
ŞERH
sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Fakat o sersem inad edip dedi:
“Yok, mîrî malı değil,) Yani askeriyyeye, devlete ait bir mal değildir. (belki vakıf malıdır, sahibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir.) O sersem adam, haşa sümme haşa! Şöyle dedi: Tamam senin iddia ettiğin gibi bu âlemin bir sahibi var. Ancak O Zat, hem âlemdeki mevcudatı, hem de vücudumuzdaki maddi ve manevi cihazları bize temlik etmiştir. Mülkün sahibi bizleriz. Dolayısıyla tasarruf hakkı bizimdir. O Zat, bizi serbest bırakmış, istediğimiz gibi hareket edebiliriz. Herhangi bir mes’uliyyet de yoktur. Adeta felsefecilerin dediği gibi der. Zira ekser felsefecilere göre; Ellah vardır. O, ilk olarak bir mevcudu yani akl-ı evveli yaratmıştır. Daha sonra silsile yoluyla mevcudat birbirini yarattığı gibi, birbirini de idare etmektedir. Ellah, her şeyi serbest bırakmış. Hiç bir şeyin idaresine karışmıyor. Herkes dilediği gibi hareket eder. Bir sorumluluk olmadığı gibi; ahirette de bir muhakeme yoktur. İşte metinde geçen “vakıf malıdır” tabiri bu manaya işaret eder.
Veya o sersem adam, -haşa sümme haşa- o malların bir sahibi olmadığını kabul ediyor. Her şeyi sahibsiz görüyor ve öyle inanıyor. Bu nedenle o mallardan istediği gibi istifade etmekten onu men edecek birinin varlığını kabul etmiyor, istediği gibi tasarruf ediyor. İşte metinde geçen “sahibsizdir.” tabiri bu manaya işaret eder.
Dünyaya gelen insanlar iki güruha ayrılır:
Birinci Güruh: Peygamberlere tabi olmak suretiyle şu kâinatın asarına bakarak delail-i tevhidi ve haşri müşahede etmekle iman ve amel-i salih dairesine girer. Hiç bir şeyin sahibsiz olmadığını anlar. Kanun-u İlahi dairesinde hareket eder, keyfe ma yeşa’ hareketten sakınır.
İkinci Güruh: Bu güruh da iki kısma ayrılır:
Birinci Kısım: Bu memleketin bir sahibi var olduğunu kabul eder. Ancak peygamberlerin tebliğatından iraz ettikleri için, bu memleket sahibinin her şeyi
METİN
Fakat o sersem inad edip dedi:
“Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir.
ŞERH
sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Fakat o sersem inad edip dedi:
“Yok, mîrî malı değil,) Yani askeriyyeye, devlete ait bir mal değildir. (belki vakıf malıdır, sahibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir.) O sersem adam, haşa sümme haşa! Şöyle dedi: Tamam senin iddia ettiğin gibi bu âlemin bir sahibi var. Ancak O Zat, hem âlemdeki mevcudatı, hem de vücudumuzdaki maddi ve manevi cihazları bize temlik etmiştir. Mülkün sahibi bizleriz. Dolayısıyla tasarruf hakkı bizimdir. O Zat, bizi serbest bırakmış, istediğimiz gibi hareket edebiliriz. Herhangi bir mes’uliyyet de yoktur. Adeta felsefecilerin dediği gibi der. Zira ekser felsefecilere göre; Ellah vardır. O, ilk olarak bir mevcudu yani akl-ı evveli yaratmıştır. Daha sonra silsile yoluyla mevcudat birbirini yarattığı gibi, birbirini de idare etmektedir. Ellah, her şeyi serbest bırakmış. Hiç bir şeyin idaresine karışmıyor. Herkes dilediği gibi hareket eder. Bir sorumluluk olmadığı gibi; ahirette de bir muhakeme yoktur. İşte metinde geçen “vakıf malıdır” tabiri bu manaya işaret eder.
Veya o sersem adam, -haşa sümme haşa- o malların bir sahibi olmadığını kabul ediyor. Her şeyi sahibsiz görüyor ve öyle inanıyor. Bu nedenle o mallardan istediği gibi istifade etmekten onu men edecek birinin varlığını kabul etmiyor, istediği gibi tasarruf ediyor. İşte metinde geçen “sahibsizdir.” tabiri bu manaya işaret eder.
Dünyaya gelen insanlar iki güruha ayrılır:
Birinci Güruh: Peygamberlere tabi olmak suretiyle şu kâinatın asarına bakarak delail-i tevhidi ve haşri müşahede etmekle iman ve amel-i salih dairesine girer. Hiç bir şeyin sahibsiz olmadığını anlar. Kanun-u İlahi dairesinde hareket eder, keyfe ma yeşa’ hareketten sakınır.
İkinci Güruh: Bu güruh da iki kısma ayrılır:
Birinci Kısım: Bu memleketin bir sahibi var olduğunu kabul eder. Ancak peygamberlerin tebliğatından iraz ettikleri için, bu memleket sahibinin her şeyi
METİN
Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi.
ŞERH
Birincisi: Tevhid.
İkincisi: Hukuk-u nasa tecavüzden men’dir.
Onlar da: “Putları terketmek bize münasib olmaz. Zira; babalarımızın mabudlarıdır. Mallarımızda da dilediğimiz gibi tasarruf etme yetkisine sahibiz. Çünkü; mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarrufa me’zundur. O halde ölçü ve tartıda istediğimiz gibi tasarrufta bulunuruz. Az verir çok alırız veya çok verir az alırız. Mal bizimdir. Sen ne karışıyorsun.” demekle Şuayb (a.s)’ın vahy-i İlahiye dayanan tebliğatını dinlemeyeceklerine dair söz verdiler ve “Bu, senin işin değildir. Gerek ma’budlarımıza ibadet ve gerek malımızda tasarruf herkesin kabul ettiği şeylerdir. Binaenaleyh; hiçbir kimse diğerini bu hususlarda menedemez. Zira; insanın itikadı kendine mahsus olduğu gibi; ameli de kendine mahsus olduğundan gayrın müdahaleye hakkı yoktur. Şu halde sen niçin bize müdahale ediyorsun?” dediler. Böylece Hazret-i Şuayb (a.s)’ın tebliğatından i’raz ettiler.
Müellif (r.a)’ın “Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiç bir sebep görmüyorum.” cümlesi, birinci kısım olan ehl-i küfür ve şirke işarettir.
O hain sersem devamla (Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi.)
Her asırdaki münkir taifesi, bu ifadeyi kullanmışlardır. Nitekim Kur’an-ı Azimu’ş-Şan, Musa (a.s)’ın kavmi olan Beni İsrail’in inkarından şöyle bahseder:
لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً
“Ellah’ı açıktan görmedikçe, senin sözüne asla inanmayacağız. Dediler.” 1
Müellif (r.a), bu gibi münkirleri şöyle tavsif etmektedir:
“Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” 2
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslam ve Kur’anın hakaikından pek uzak
[1] Bakara, 2:55.
[2] Mektûbât, Hakîkat Çekirdekleri, s. 473.
METİN
Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi.
ŞERH
Birincisi: Tevhid.
İkincisi: Hukuk-u nasa tecavüzden men’dir.
Onlar da: “Putları terketmek bize münasib olmaz. Zira; babalarımızın mabudlarıdır. Mallarımızda da dilediğimiz gibi tasarruf etme yetkisine sahibiz. Çünkü; mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarrufa me’zundur. O halde ölçü ve tartıda istediğimiz gibi tasarrufta bulunuruz. Az verir çok alırız veya çok verir az alırız. Mal bizimdir. Sen ne karışıyorsun.” demekle Şuayb (a.s)’ın vahy-i İlahiye dayanan tebliğatını dinlemeyeceklerine dair söz verdiler ve “Bu, senin işin değildir. Gerek ma’budlarımıza ibadet ve gerek malımızda tasarruf herkesin kabul ettiği şeylerdir. Binaenaleyh; hiçbir kimse diğerini bu hususlarda menedemez. Zira; insanın itikadı kendine mahsus olduğu gibi; ameli de kendine mahsus olduğundan gayrın müdahaleye hakkı yoktur. Şu halde sen niçin bize müdahale ediyorsun?” dediler. Böylece Hazret-i Şuayb (a.s)’ın tebliğatından i’raz ettiler.
Müellif (r.a)’ın “Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiç bir sebep görmüyorum.” cümlesi, birinci kısım olan ehl-i küfür ve şirke işarettir.
O hain sersem devamla (Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi.)
Her asırdaki münkir taifesi, bu ifadeyi kullanmışlardır. Nitekim Kur’an-ı Azimu’ş-Şan, Musa (a.s)’ın kavmi olan Beni İsrail’in inkarından şöyle bahseder:
لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً
“Ellah’ı açıktan görmedikçe, senin sözüne asla inanmayacağız. Dediler.” 1
Müellif (r.a), bu gibi münkirleri şöyle tavsif etmektedir:
“Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” 2
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslam ve Kur’anın hakaikından pek uzak
[1] Bakara, 2:55.
[2] Mektûbât, Hakîkat Çekirdekleri, s. 473.
METİN
Hem çok safsatiyatı söyledi.
ŞERH
mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslamiyyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefs-ül emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî mes’eleleri keşfeden feylesoflar, Hakkın esrarını, Kur’an nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.” 1
Müellif (r.a)’ın “Gözümle görmezsem inanmayacağım” Cümlesi, ikinci kısım olan muattıla taifesine işarettir.
(Hem) o hain sersem, (feylesofane) aklına güvenip vahy-i İlahiye dayanmayan felsefeciler gibi (çok safsatiyatı) hurafeleri, asılsız ve delilsiz sözleri (söyledi.)
Safsata; gerçek olmayan bir fikri, hasma kabul ettirmek için başvurulan görünüşte doğru, hakikatte yanlış olan kıyasa denir. Safsata; galat ve batıl olan şeyleri, süslü ve muzahref şekliyle hak olarak göstermeye çalışmaktır. Safsata kelimesi, mantık kitaplarında şöyle bir misal ile açıklanmaktadır: “Mesela; bir adam, aldatmak niyetiyle birisine duvarda asılı bulunan bir at resmini göstererek; “Bu suret kişner. Zira bu bir attır. Her at kişner. Öyle ise bu da kişner.” der.”2
Kur’an nazarında ehl-i dalaletin bütün sözleri safsatadır. Zahiren yaldızlı ve süslü görünürse de batınen kof ve hakikatsızdır. Gelecek ayet-i kerime, bu hakikati ifade etmektedir:
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ى بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا
“Resulüm! Sana karşı düşmanlar bulunduğu gibi, senden evvelki her peygamber için de insi ve cinni şeytanları düşman kıldık. Onların bazısı bazısına yani cinni şeytanlar insi şeytanlara, veya cinni şeytanlar cinni şeytanlara, veya insi şeytanlar insi şeytanlara sözün batıl ve yalan olanlarını söylerler, aldatmak ve mağrur etmek için birbirlerini enbiyaya ve şeriatlarına iftira ve adavet etmeye teşvik
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Şu’le, s. 239.
[2] Fenârî, 63.
METİN
Hem çok safsatiyatı söyledi.
ŞERH
mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslamiyyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefs-ül emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî mes’eleleri keşfeden feylesoflar, Hakkın esrarını, Kur’an nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.” 1
Müellif (r.a)’ın “Gözümle görmezsem inanmayacağım” Cümlesi, ikinci kısım olan muattıla taifesine işarettir.
(Hem) o hain sersem, (feylesofane) aklına güvenip vahy-i İlahiye dayanmayan felsefeciler gibi (çok safsatiyatı) hurafeleri, asılsız ve delilsiz sözleri (söyledi.)
Safsata; gerçek olmayan bir fikri, hasma kabul ettirmek için başvurulan görünüşte doğru, hakikatte yanlış olan kıyasa denir. Safsata; galat ve batıl olan şeyleri, süslü ve muzahref şekliyle hak olarak göstermeye çalışmaktır. Safsata kelimesi, mantık kitaplarında şöyle bir misal ile açıklanmaktadır: “Mesela; bir adam, aldatmak niyetiyle birisine duvarda asılı bulunan bir at resmini göstererek; “Bu suret kişner. Zira bu bir attır. Her at kişner. Öyle ise bu da kişner.” der.”2
Kur’an nazarında ehl-i dalaletin bütün sözleri safsatadır. Zahiren yaldızlı ve süslü görünürse de batınen kof ve hakikatsızdır. Gelecek ayet-i kerime, bu hakikati ifade etmektedir:
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ى بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا
“Resulüm! Sana karşı düşmanlar bulunduğu gibi, senden evvelki her peygamber için de insi ve cinni şeytanları düşman kıldık. Onların bazısı bazısına yani cinni şeytanlar insi şeytanlara, veya cinni şeytanlar cinni şeytanlara, veya insi şeytanlar insi şeytanlara sözün batıl ve yalan olanlarını söylerler, aldatmak ve mağrur etmek için birbirlerini enbiyaya ve şeriatlarına iftira ve adavet etmeye teşvik
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Şu’le, s. 239.
[2] Fenârî, 63.
METİN
İkisi arasında ciddî bir münazara başladı.
ŞERH
Daha sonra (İkisi arasında) emin arkadaşı ile o hain sersem arasında (ciddî bir münazara başladı.)
Münazara: Hakkın izharı için karşılıklı delil getirmeye denir.
Mücadele ve münakaşa ise: Hasmını mağlup etmek için delil getirmeye denir.
Kur’an nazarında münazara caizdir. Çünkü hakkın izharı içindir. Mücadele ve münakaşa ise, caiz değildir. Çünkü mücadele ve münakaşada hakkın izharı değil, hasmın mağlubiyyetiyle kişinin kendi enaniyyetini ön plana çıkarması vardır. Bundan dolayıdır ki, Müellif (r.a), metinde “münazara” tabirini kullanmıştır. Çünkü o hain sersem, sonunda hakkı bulup imana gelmiştir.
Müellif (r.a), bu mevzuyu eserlerinde şöyle izah etmektedir:
“Mesail-i îmaniyyenin münakaşa suretinde bahsi caiz değildir.” 1
“Mezkûr mesail gibi dakik mesail-i îmaniyyeyi, mizansız mücadele suretinde cemaat içinde bahsetmek caiz değildir. Mizansız mücadele olduğundan, tiryak iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesail-i îmaniyenin itidal-i demle, insafla, bir müdavele-i efkâr suretinde bahsi caizdir.” 2
“Bu çeşit mesaili münakaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû’-i telakkiye sebeb olmadan müzakeresi caiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muarızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünki bilmediği şey’i öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla birşey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var.” 3
[1] Mektûbât, 12. Mektûb, s. 42.
[2] Mektûbât, 12. Mektûb, s. 46.
[3] Mektûbât, 28. Mektûb, 2. Mes’ele, s. 374.
METİN
İkisi arasında ciddî bir münazara başladı.
ŞERH
Daha sonra (İkisi arasında) emin arkadaşı ile o hain sersem arasında (ciddî bir münazara başladı.)
Münazara: Hakkın izharı için karşılıklı delil getirmeye denir.
Mücadele ve münakaşa ise: Hasmını mağlup etmek için delil getirmeye denir.
Kur’an nazarında münazara caizdir. Çünkü hakkın izharı içindir. Mücadele ve münakaşa ise, caiz değildir. Çünkü mücadele ve münakaşada hakkın izharı değil, hasmın mağlubiyyetiyle kişinin kendi enaniyyetini ön plana çıkarması vardır. Bundan dolayıdır ki, Müellif (r.a), metinde “münazara” tabirini kullanmıştır. Çünkü o hain sersem, sonunda hakkı bulup imana gelmiştir.
Müellif (r.a), bu mevzuyu eserlerinde şöyle izah etmektedir:
“Mesail-i îmaniyyenin münakaşa suretinde bahsi caiz değildir.” 1
“Mezkûr mesail gibi dakik mesail-i îmaniyyeyi, mizansız mücadele suretinde cemaat içinde bahsetmek caiz değildir. Mizansız mücadele olduğundan, tiryak iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesail-i îmaniyenin itidal-i demle, insafla, bir müdavele-i efkâr suretinde bahsi caizdir.” 2
“Bu çeşit mesaili münakaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû’-i telakkiye sebeb olmadan müzakeresi caiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muarızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünki bilmediği şey’i öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla birşey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var.” 3
[1] Mektûbât, 12. Mektûb, s. 42.
[2] Mektûbât, 12. Mektûb, s. 46.
[3] Mektûbât, 28. Mektûb, 2. Mes’ele, s. 374.
METİN
Ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir?
ŞERH
tevhide işarettir. (ve her köşesinde sallanan bayraklar) su, toprak, hava, Güneş gibi külli unsurların ve sair mevcudatın birer bayrak gibi bütün âlemi istila etmesi, delail-i tevhide işarettir. Bütün bu ilannameler, beyannameler, damgalar ve bayraklar (nasıl mâliksiz olabilir?)
Nasıl ki, bir köy muhtarsız olmaz. Hem bir köyde iki muhtar da bulunmaz. Bulunsa nizam ve intizam bozulur. Hem bir köy muhtarsız olmadığı gibi; bir kasaba kaymakamsız, bir vilayet valisiz, bir memleket de padişahsız olmaz. Bu idareciler olmazsa, memleket harab olur. Eğer idareci iki tane olsa, o zaman nizam ve intizam bozulur. Demek bir memleketin düzen ve nizamının temin ve devamı için iki şey şarttır:
Biri: İdarecinin bulunması.
Diğeri: İdarecinin bir olmasıdır.
Aynen öyle de şu kâinat sarayı, şehri ve memleketi de sultansız, hakimsiz ve padişahsız olamaz. Hem o saray, o şehir ve o memlekette O’ndan başka sultan, hakim ve padişah bulunamaz. Bulunsa kâinatın nizam ve intizamı bozulur, fesada gider. Kur’an-ı Mucizu’l-Beyan bu hakikati şu ayetiyle ilan eder:
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
“Eğer yerde ve gökte Ellah’tan başka ilahlar bulunsaydı, bunların nizam ve intizamı bozulup fesada gidecekti.” 1
Evet şu kâinat, bir cihette gayet muntazam bir saray, bir cihette gayet intizamlı bir şehir, bir cihette ise gayet nizamlı bir memleket hükmündedir. Kâinatın nizam ve intizamına delil mi istersin? Gece ve gündüze bak! Birbiri ardısıra nasıl intizamla hareket ediyorlar. Biri diğerinin hakkına tecavüz etmiyor. Mevsimlerin bir nizam ve intizam dairesinde işleyişine ve her mevsimde vücuda gelen muntazam masnuata dikkat et! Güneşe, aya, on iki seyyarata bak! Nasıl ay, küre-i arza; küre-i arz, Güneşe bağlanmış, sair on bir seyyare de bu kafileye katılmış, nizam ve intizam içerisinde dönüyorlar. Manzume-i Şemsiyye’de görünen bu nizam ve intizam, elektronların çekirdek etrafındaki dönüşünde de caridir. Yağmur, kar ve dolu tanelerine bak! Nasıl muntazaman iniyor,
[1] Enbiyâ, 21:22.
METİN
Ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir?
ŞERH
tevhide işarettir. (ve her köşesinde sallanan bayraklar) su, toprak, hava, Güneş gibi külli unsurların ve sair mevcudatın birer bayrak gibi bütün âlemi istila etmesi, delail-i tevhide işarettir. Bütün bu ilannameler, beyannameler, damgalar ve bayraklar (nasıl mâliksiz olabilir?)
Nasıl ki, bir köy muhtarsız olmaz. Hem bir köyde iki muhtar da bulunmaz. Bulunsa nizam ve intizam bozulur. Hem bir köy muhtarsız olmadığı gibi; bir kasaba kaymakamsız, bir vilayet valisiz, bir memleket de padişahsız olmaz. Bu idareciler olmazsa, memleket harab olur. Eğer idareci iki tane olsa, o zaman nizam ve intizam bozulur. Demek bir memleketin düzen ve nizamının temin ve devamı için iki şey şarttır:
Biri: İdarecinin bulunması.
Diğeri: İdarecinin bir olmasıdır.
Aynen öyle de şu kâinat sarayı, şehri ve memleketi de sultansız, hakimsiz ve padişahsız olamaz. Hem o saray, o şehir ve o memlekette O’ndan başka sultan, hakim ve padişah bulunamaz. Bulunsa kâinatın nizam ve intizamı bozulur, fesada gider. Kur’an-ı Mucizu’l-Beyan bu hakikati şu ayetiyle ilan eder:
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
“Eğer yerde ve gökte Ellah’tan başka ilahlar bulunsaydı, bunların nizam ve intizamı bozulup fesada gidecekti.” 1
Evet şu kâinat, bir cihette gayet muntazam bir saray, bir cihette gayet intizamlı bir şehir, bir cihette ise gayet nizamlı bir memleket hükmündedir. Kâinatın nizam ve intizamına delil mi istersin? Gece ve gündüze bak! Birbiri ardısıra nasıl intizamla hareket ediyorlar. Biri diğerinin hakkına tecavüz etmiyor. Mevsimlerin bir nizam ve intizam dairesinde işleyişine ve her mevsimde vücuda gelen muntazam masnuata dikkat et! Güneşe, aya, on iki seyyarata bak! Nasıl ay, küre-i arza; küre-i arz, Güneşe bağlanmış, sair on bir seyyare de bu kafileye katılmış, nizam ve intizam içerisinde dönüyorlar. Manzume-i Şemsiyye’de görünen bu nizam ve intizam, elektronların çekirdek etrafındaki dönüşünde de caridir. Yağmur, kar ve dolu tanelerine bak! Nasıl muntazaman iniyor,
[1] Enbiyâ, 21:22.
ŞERH
karpuzu, domates ve biberi ve sair semerat ve hadrevatı yükleyip bizlere gönderiyor. Güz ve kış mevsimleri ise, başka vagonlar olup onlarda da her biri birer san’at eseri olan elma, ayva, nar ve limon gibi meyveleri gönderiyor. Bu mevsimler vagonlarıyla gönderilen masnuata ibret nazarıyla baktığımız zaman görüyoruz ki, bunlar beşerin basit bir san’at eseri olan iğneye benzemiyor. Zira her bir masnu’, beşerin gücünün çok fevkinde bir san’at eseridir. Belki taklidi mümkün olmayan birer mu’cize-i kudrettir.
Bir meyveye mesela bir portakala baktığımız zaman şu san’at inceliklerini görüyoruz: Dışında muhafaza için bir kabuk, kabuğun altında intizamı gösteren dilimler, o dilimler üzerinde bulunan ince bir zar, o zarın içinde tatlı, hoş bir gıda ve o meyvenin teşkilat proğramını içinde taşıyan sert bir çekirdek mevcuttur.
Hem kemik gibi sert olan bir üzüm asmasına bakıyoruz, görüyoruz ki; o asmanın başına salkımlar takılmış. O meyve, hem harikulade bir gıda maddesi, hem de fevkalade bir san’at eseridir. Bütün beşer toplansa bir benzerini yapmaya güç yetiremezler. Gıda olması cihetiyle mu’cize olduğu gibi, san’at itibariyle de mu’cize olan bu eser, hangi fabrikada yapılıyor? Bir çarkı yer, bir çarkı gök, bir çarkı Güneş, bir çarkı hava olan fabrikada imâl edilen bu mallar, zaman şimendiferinin bahar vagonuna bindiriliyor ve bizlere gönderiliyor. Bütün bu nimet ve san’at eseri olan bu harika mallar ve o malların imâl edildiği fabrikalar, bir Rabb-ı Rahim’in varlığına, birliğine ve sonsuz hazineler sahibi bir Ganiyy-i Mutlak olduğuna kafi bir delil değil midir? Amenna.
Müellif (r.a), bir üzüm salkımının nasıl bir mu’cize-i kudret olduğunu şöyle ifade ediyor:
“O Rahîm-i Zülcemâl’in bağistan-ı kereminden, mu’cizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım: Yüz elli beş çıktı. Bir salkımın tanesini saydım: Yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurub tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek. Halbuki, bâzan az bir rutubet ancak eline geçer. İşte bu işi yapan, her şeye kadir olmak lâzım gelir .سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ” 1
[1] Sözler, 22. Söz, 2. Makam, 6. Lem‘a, s. 314-315.
ŞERH
karpuzu, domates ve biberi ve sair semerat ve hadrevatı yükleyip bizlere gönderiyor. Güz ve kış mevsimleri ise, başka vagonlar olup onlarda da her biri birer san’at eseri olan elma, ayva, nar ve limon gibi meyveleri gönderiyor. Bu mevsimler vagonlarıyla gönderilen masnuata ibret nazarıyla baktığımız zaman görüyoruz ki, bunlar beşerin basit bir san’at eseri olan iğneye benzemiyor. Zira her bir masnu’, beşerin gücünün çok fevkinde bir san’at eseridir. Belki taklidi mümkün olmayan birer mu’cize-i kudrettir.
Bir meyveye mesela bir portakala baktığımız zaman şu san’at inceliklerini görüyoruz: Dışında muhafaza için bir kabuk, kabuğun altında intizamı gösteren dilimler, o dilimler üzerinde bulunan ince bir zar, o zarın içinde tatlı, hoş bir gıda ve o meyvenin teşkilat proğramını içinde taşıyan sert bir çekirdek mevcuttur.
Hem kemik gibi sert olan bir üzüm asmasına bakıyoruz, görüyoruz ki; o asmanın başına salkımlar takılmış. O meyve, hem harikulade bir gıda maddesi, hem de fevkalade bir san’at eseridir. Bütün beşer toplansa bir benzerini yapmaya güç yetiremezler. Gıda olması cihetiyle mu’cize olduğu gibi, san’at itibariyle de mu’cize olan bu eser, hangi fabrikada yapılıyor? Bir çarkı yer, bir çarkı gök, bir çarkı Güneş, bir çarkı hava olan fabrikada imâl edilen bu mallar, zaman şimendiferinin bahar vagonuna bindiriliyor ve bizlere gönderiliyor. Bütün bu nimet ve san’at eseri olan bu harika mallar ve o malların imâl edildiği fabrikalar, bir Rabb-ı Rahim’in varlığına, birliğine ve sonsuz hazineler sahibi bir Ganiyy-i Mutlak olduğuna kafi bir delil değil midir? Amenna.
Müellif (r.a), bir üzüm salkımının nasıl bir mu’cize-i kudret olduğunu şöyle ifade ediyor:
“O Rahîm-i Zülcemâl’in bağistan-ı kereminden, mu’cizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım: Yüz elli beş çıktı. Bir salkımın tanesini saydım: Yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurub tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek. Halbuki, bâzan az bir rutubet ancak eline geçer. İşte bu işi yapan, her şeye kadir olmak lâzım gelir .سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ” 1
[1] Sözler, 22. Söz, 2. Makam, 6. Lem‘a, s. 314-315.
ŞERH
Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Hem dahi meşher-i san’at-ı İlahiyye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtat ve hayvanatın ellerinde olan ilânat-ı Rabbâniyeye dikkat et. Evet kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gâyet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gâyet mûsanna ve murassa bir meyve, elbette gâyet san’atperver mu’cizekâr ve hikmettar bir Sâniin mehâsin-i san’atını zîşuura okutturan bir ilânnâmedir. İşte nebâtata hayvânâtı dahi kıyas et.
Mehâsin-i rubûbiyyetin dellâlları olan enbiya ve evliyaya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni’-i Zülcelâl’in kusursuz Kemâlâtını, hârika san’atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar, enzar-ı dikkati celbediyorlar.” 1
Metinde geçen “turra”, “sikkeler” ve “damgalar” ise; mevcudatın lisan-ı halleriyle gösterdikleri delail-i tevhide işarettir. Müellif (r.a), bu mevzuyu eserlerinin muhtelif yerlerinde izah etmiştir. 33. Söz Pencereler Risalesi’nde şöyle buyuruyor:
“Bir bahar mevsiminde, garîbâne, mütefekkirâne seyahatâ gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhâtır ettirdi. Şöyle bir mâna kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir.
Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu envâ-ı nakışlarla ve mânidar nebâtat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmânî hey’atını aldı. İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder. İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu’cizekâr bir san’at var ki: Onu öyle yapan ve öyle mânidar nakşeden, bütün eşyayı
[1] Sözler, 10. Söz, 4. Hakîkat, s. 70.
ŞERH
Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Hem dahi meşher-i san’at-ı İlahiyye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtat ve hayvanatın ellerinde olan ilânat-ı Rabbâniyeye dikkat et. Evet kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gâyet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gâyet mûsanna ve murassa bir meyve, elbette gâyet san’atperver mu’cizekâr ve hikmettar bir Sâniin mehâsin-i san’atını zîşuura okutturan bir ilânnâmedir. İşte nebâtata hayvânâtı dahi kıyas et.
Mehâsin-i rubûbiyyetin dellâlları olan enbiya ve evliyaya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni’-i Zülcelâl’in kusursuz Kemâlâtını, hârika san’atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar, enzar-ı dikkati celbediyorlar.” 1
Metinde geçen “turra”, “sikkeler” ve “damgalar” ise; mevcudatın lisan-ı halleriyle gösterdikleri delail-i tevhide işarettir. Müellif (r.a), bu mevzuyu eserlerinin muhtelif yerlerinde izah etmiştir. 33. Söz Pencereler Risalesi’nde şöyle buyuruyor:
“Bir bahar mevsiminde, garîbâne, mütefekkirâne seyahatâ gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhâtır ettirdi. Şöyle bir mâna kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir.
Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu envâ-ı nakışlarla ve mânidar nebâtat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmânî hey’atını aldı. İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder. İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu’cizekâr bir san’at var ki: Onu öyle yapan ve öyle mânidar nakşeden, bütün eşyayı
[1] Sözler, 10. Söz, 4. Hakîkat, s. 70.
METİN
Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî okumuşsun. Bu İslam yazılarını okuyamıyorsun.
ŞERH
kâinatın heyet-i mecmûasına mâlik olmayan bir sebeb, hiçbir nev’ine, hiçbir unsuruna hakikî tasarruf edemez. Âdeta İsm-i Ferd’in cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor. Meselâ: Bu kâinatın lâmbası olan Güneş’in bir olması, umum kâinat birinin olmasına işaret ettiği gibi; zîhayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması.. ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması.. ve umum zîhayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat taifelerinin her birisi umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev’iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gâyet kat’î bir surette işaretler, şehadetlerdir ki: meskenleri ile beraber umum o mevcudat, bir tek zatın malı olduğuna delâlet ederler.” 1
İşte Müellif (r.a)’ın, “Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, … her yerde görünen ilânnameler ve beyannameler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir?” cümleleri, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
Emin arkadaşı, o hain serseme devamla dedi ki: (Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî) İslamî olmayan yazı ve ilimleri (okumuşsun.) Yani felsefe okumuşsun. Bu nedenle mevcudata manay-ı ismiyle yani nefisleri namına bakıyorsun. Kur’an gibi manay-ı harfiyle yani Sani’leri hesabına bakmıyorsun. (Bu İslam yazılarını okuyamıyorsun.) Emin arkadaşı, o hain serseme dedi ki; sen bu İslam harflerini, yazılarını tanımıyorsun. Zira İslami olmayan bir yazı okumuşsun. Bu yüzden bu kâinat kitabını okuyamıyorsun ve şu kitab-ı kebir-i kâinatın, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine olan delaletini bilemiyorsun, şehadetini anlayamıyorsun, manası olan esma-i İlahiyyeyi derkedemiyorsun.
İHTAR: Kur’an yazısı fıtrîdir, insanın fıtratında dercedilmiştir ve insanın fıtratına muvafıktır. Bu davanın bir delili şudur ki; elimizin içine baktığımızda
[1] Lem‘alar, 30. Lem‘a, 4. Nükte, s. 301.
METİN
Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî okumuşsun. Bu İslam yazılarını okuyamıyorsun.
ŞERH
kâinatın heyet-i mecmûasına mâlik olmayan bir sebeb, hiçbir nev’ine, hiçbir unsuruna hakikî tasarruf edemez. Âdeta İsm-i Ferd’in cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor. Meselâ: Bu kâinatın lâmbası olan Güneş’in bir olması, umum kâinat birinin olmasına işaret ettiği gibi; zîhayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması.. ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması.. ve umum zîhayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat taifelerinin her birisi umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev’iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gâyet kat’î bir surette işaretler, şehadetlerdir ki: meskenleri ile beraber umum o mevcudat, bir tek zatın malı olduğuna delâlet ederler.” 1
İşte Müellif (r.a)’ın, “Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, … her yerde görünen ilânnameler ve beyannameler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir?” cümleleri, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
Emin arkadaşı, o hain serseme devamla dedi ki: (Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî) İslamî olmayan yazı ve ilimleri (okumuşsun.) Yani felsefe okumuşsun. Bu nedenle mevcudata manay-ı ismiyle yani nefisleri namına bakıyorsun. Kur’an gibi manay-ı harfiyle yani Sani’leri hesabına bakmıyorsun. (Bu İslam yazılarını okuyamıyorsun.) Emin arkadaşı, o hain serseme dedi ki; sen bu İslam harflerini, yazılarını tanımıyorsun. Zira İslami olmayan bir yazı okumuşsun. Bu yüzden bu kâinat kitabını okuyamıyorsun ve şu kitab-ı kebir-i kâinatın, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine olan delaletini bilemiyorsun, şehadetini anlayamıyorsun, manası olan esma-i İlahiyyeyi derkedemiyorsun.
İHTAR: Kur’an yazısı fıtrîdir, insanın fıtratında dercedilmiştir ve insanın fıtratına muvafıktır. Bu davanın bir delili şudur ki; elimizin içine baktığımızda
[1] Lem‘alar, 30. Lem‘a, 4. Nükte, s. 301.
METİN
Hem de bilenden sormuyorsun.
ŞERH
birisinde Arapça rakamı ile bir ve sekiz, diğerinde sekiz ile bir yazılı olduğunu görüyoruz. İki rakamı beraber okuduğumuzda birisinde on sekiz, diğerinde seksen bir yazılı olduğunu görüyoruz. İkisini topladığımızda 99 olan esma-i hüsna adedine, çıkardığımızda ise, 63 olan ömr-ü Nebevi (a.s.m)’a işaret eder. İkisini çarpınca da 1458 etmekle, Kur’an yazısının bütün yazılara galebe edeceği tarihe remzen işaret eder. (Ellahu A’lem.) Demek Kur’an yazısı, insanın ve kâinatın fıtratına dercedilmiştir.
Bu hatt-ı Kur’an, sadece insanın elinde değil, pek çok mevcudda bulunduğu kesret ve tevatürle bilinmektedir. Kendim müşahede ettiğim bir hadise: Bir zaman bir adam, evimizin önüne bir kamyon karpuz dökmüş satıyordu. Hangi karpuzu kesip çekirdeklerine baktımsa, hepsinin üzerinde rahatça okunur şekilde lafza-i celâl yazılı olduğunu gördüm.
Demek bütün âlem, fıtri olan bu yazı ile yazılmıştır ve Ellah’ın varlığını ve birliğini ilân etmektedir. Kur’an hattı, insanın ve kâinatın fıtratına muvafıktır. O halde bu yazıyı değiştirmek fıtrata zıttır. Kur’an bu hakikate şu ayetiyle işaret eder:
فِطْرَةَ اللّٰهِ الَّت۪ى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَاتَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ
“Ellah’ın fıtratı ki, insanları o fıtrat üzerine yaratmıştır. Ellah’ın yaratmasında değişme olmaz.” 1
İşte Müellif (r.a), bu manalara işaret için “Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî okumuşsun. Bu İslam yazılarını okuyamıyorsun.” buyurmuştur:
(Hem de bilenden sormuyorsun.) Kur’an nazarında bilen yalnız Ellah’dır. Beşer, tek başına hakkı bulamadığı için Cenab-ı Hak, bizzat hak ve hakikatı peygamberlerine ta’lim buyurmuş, onlar da vahiy yoluyla Ellah’tan aldıkları bu hak ve hakikati olduğu gibi insanlara tebliğ etmekle mükellef kılınmışlardır. Peygamberler ve onların varisleri olan ulema ise, ancak Ellah’ın bildirmesiyle bilebilirler. İlmin yalnız Ellah’a mahsus olduğunu, zişuur olanların ilmi ise Ellah’dan geldiğini ve Ellah’ın ta’limiyle olduğunu gelecek ayet-i kerime şöyle ifade buyurmaktadır:
[1] Rum Sûresi, 30:30.
METİN
Hem de bilenden sormuyorsun.
ŞERH
birisinde Arapça rakamı ile bir ve sekiz, diğerinde sekiz ile bir yazılı olduğunu görüyoruz. İki rakamı beraber okuduğumuzda birisinde on sekiz, diğerinde seksen bir yazılı olduğunu görüyoruz. İkisini topladığımızda 99 olan esma-i hüsna adedine, çıkardığımızda ise, 63 olan ömr-ü Nebevi (a.s.m)’a işaret eder. İkisini çarpınca da 1458 etmekle, Kur’an yazısının bütün yazılara galebe edeceği tarihe remzen işaret eder. (Ellahu A’lem.) Demek Kur’an yazısı, insanın ve kâinatın fıtratına dercedilmiştir.
Bu hatt-ı Kur’an, sadece insanın elinde değil, pek çok mevcudda bulunduğu kesret ve tevatürle bilinmektedir. Kendim müşahede ettiğim bir hadise: Bir zaman bir adam, evimizin önüne bir kamyon karpuz dökmüş satıyordu. Hangi karpuzu kesip çekirdeklerine baktımsa, hepsinin üzerinde rahatça okunur şekilde lafza-i celâl yazılı olduğunu gördüm.
Demek bütün âlem, fıtri olan bu yazı ile yazılmıştır ve Ellah’ın varlığını ve birliğini ilân etmektedir. Kur’an hattı, insanın ve kâinatın fıtratına muvafıktır. O halde bu yazıyı değiştirmek fıtrata zıttır. Kur’an bu hakikate şu ayetiyle işaret eder:
فِطْرَةَ اللّٰهِ الَّت۪ى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَاتَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ
“Ellah’ın fıtratı ki, insanları o fıtrat üzerine yaratmıştır. Ellah’ın yaratmasında değişme olmaz.” 1
İşte Müellif (r.a), bu manalara işaret için “Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî okumuşsun. Bu İslam yazılarını okuyamıyorsun.” buyurmuştur:
(Hem de bilenden sormuyorsun.) Kur’an nazarında bilen yalnız Ellah’dır. Beşer, tek başına hakkı bulamadığı için Cenab-ı Hak, bizzat hak ve hakikatı peygamberlerine ta’lim buyurmuş, onlar da vahiy yoluyla Ellah’tan aldıkları bu hak ve hakikati olduğu gibi insanlara tebliğ etmekle mükellef kılınmışlardır. Peygamberler ve onların varisleri olan ulema ise, ancak Ellah’ın bildirmesiyle bilebilirler. İlmin yalnız Ellah’a mahsus olduğunu, zişuur olanların ilmi ise Ellah’dan geldiğini ve Ellah’ın ta’limiyle olduğunu gelecek ayet-i kerime şöyle ifade buyurmaktadır:
[1] Rum Sûresi, 30:30.
METİN
O sersem döndü dedi: “Haydi padişah var; fakat benim cüz’î istifadem
ŞERH
âlemin bir sahibinin var olduğunu kabul ettirdi. Şöyle ki: Bu âleme bir cihette bakılsa gayet muntazam bir memlekettir. Öyleyse Hâkimsiz olması bin derece muhaldir. Diğer bir cihette bakılsa bu memleket, hadsiz san’at eserlerinin sergilendiği bir teşhirgahtır. Öyleyse Sani’siz olması düşünülemez. Çünkü san’at, Sani’siz olamaz. Başka bir cihette de bakılsa bu memleket, gayet manidar bir kitaptır. Her kitabın bir kâtibi ve bir muallimi mutlaka vardır. Şu kitab-ı kebir-i kâinatın katibi, Cenab-ı Hak’tır. Muallimi ise, Resul-i Zîşan (a.s.m)’dır. Ona indirilen ve kainat kitabının tercümesi olan ferman ise, Kur’an-ı Azimu’ş-Şan’dır.
Bu memleketteki her bir mevcud, vücuduyla bu memleket sahibinin vücub-u vücudunu gösterdiği gibi; nizam ve intizamıyla da bu memleket sahibinin birliğine şehadet eder. Demek mevcudat-ı alem, tekvinen vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyyeye şehadet eder. Bütün semavi kitablar, bahusus Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan ise, mevcudat-ı alemin lisan-ı hal ile vücub-u vücud ve vahdete şehadetlerini lisan-ı kale tercüme etmiş ve nev-i beşere ders vermiştir. Demek bütün fermanlar, bahusus en büyük ferman olan Kur’an-ı Hakim, teklifen vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyyeye şehadet eder.
Müellif (r.a) burada evvela üç akli delille vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyyeyi isbat etti. Daha sonra “İşte gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.” cümlesiyle de vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyyenin isbatını nakle havale etti. Böylece tekvin ile teklifi birleştirdi. Müellif (r.a), Onuncu Söz gibi ekser eserlerinde tekvin ile teklifi birleştirmektedir.
(O sersem döndü dedi:
“Haydi padişah var;) getirdiğin deliller karşısında ister istemez O’nun vücub-u vücud ve vahdetini kabul ettim ve anladım ki; gerçekten bir köy muhtarsız olmadığına göre; şu koca kâinatın da bir hâkimi vardır, hâkimsiz olamaz. Hem O Hâkim birdir, şeriki ve ortağı yoktur. Bir iğne ustasız olmadığı gibi; bu kâinatta mevcud olan san’at eserlerinin dahi bir Sanii vardır, Sani’siz olamaz. Bir harf katipsiz olmadığı gibi; bu kâinat kitabının da mutlaka bir katibi vardır. O padişah, bize görünmez ama, kâinattaki asarının şehadetiyle vücudu Güneşin vücudundan daha kat’i ve daha zahirdir. Kabul ettim. (fakat benim cüz’î istifadem) serbestiyyetim, itaatsizliğim, helal haram demeden hareket etmekliğim
METİN
O sersem döndü dedi: “Haydi padişah var; fakat benim cüz’î istifadem
ŞERH
âlemin bir sahibinin var olduğunu kabul ettirdi. Şöyle ki: Bu âleme bir cihette bakılsa gayet muntazam bir memlekettir. Öyleyse Hâkimsiz olması bin derece muhaldir. Diğer bir cihette bakılsa bu memleket, hadsiz san’at eserlerinin sergilendiği bir teşhirgahtır. Öyleyse Sani’siz olması düşünülemez. Çünkü san’at, Sani’siz olamaz. Başka bir cihette de bakılsa bu memleket, gayet manidar bir kitaptır. Her kitabın bir kâtibi ve bir muallimi mutlaka vardır. Şu kitab-ı kebir-i kâinatın katibi, Cenab-ı Hak’tır. Muallimi ise, Resul-i Zîşan (a.s.m)’dır. Ona indirilen ve kainat kitabının tercümesi olan ferman ise, Kur’an-ı Azimu’ş-Şan’dır.
Bu memleketteki her bir mevcud, vücuduyla bu memleket sahibinin vücub-u vücudunu gösterdiği gibi; nizam ve intizamıyla da bu memleket sahibinin birliğine şehadet eder. Demek mevcudat-ı alem, tekvinen vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyyeye şehadet eder. Bütün semavi kitablar, bahusus Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan ise, mevcudat-ı alemin lisan-ı hal ile vücub-u vücud ve vahdete şehadetlerini lisan-ı kale tercüme etmiş ve nev-i beşere ders vermiştir. Demek bütün fermanlar, bahusus en büyük ferman olan Kur’an-ı Hakim, teklifen vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyyeye şehadet eder.
Müellif (r.a) burada evvela üç akli delille vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyyeyi isbat etti. Daha sonra “İşte gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.” cümlesiyle de vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyyenin isbatını nakle havale etti. Böylece tekvin ile teklifi birleştirdi. Müellif (r.a), Onuncu Söz gibi ekser eserlerinde tekvin ile teklifi birleştirmektedir.
(O sersem döndü dedi:
“Haydi padişah var;) getirdiğin deliller karşısında ister istemez O’nun vücub-u vücud ve vahdetini kabul ettim ve anladım ki; gerçekten bir köy muhtarsız olmadığına göre; şu koca kâinatın da bir hâkimi vardır, hâkimsiz olamaz. Hem O Hâkim birdir, şeriki ve ortağı yoktur. Bir iğne ustasız olmadığı gibi; bu kâinatta mevcud olan san’at eserlerinin dahi bir Sanii vardır, Sani’siz olamaz. Bir harf katipsiz olmadığı gibi; bu kâinat kitabının da mutlaka bir katibi vardır. O padişah, bize görünmez ama, kâinattaki asarının şehadetiyle vücudu Güneşin vücudundan daha kat’i ve daha zahirdir. Kabul ettim. (fakat benim cüz’î istifadem) serbestiyyetim, itaatsizliğim, helal haram demeden hareket etmekliğim
METİN
Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor.
ŞERH
Bu surenin tefsiri sadedinde hadis kitaplarında gelecek rivayetler mevcuttur:
“Kıyâmet gününde, kula sorulacak ilk nİmet sorusu şöyledir: ‘Biz senin bedenine sağlık vermedik mi, sana su içirmedik mi?”1
“Bir gün, Resulullah (s.a.v), evinden çıktı. Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer’e rastladı: “Sizi bu saatte evinizden çıkaran nedir?” diye sordu. “Açlık yâ Rasûlellah” dediler. “Nefsimi elinde bulunduran Zat’a kasem ederim ki; sizi evinizden çıkaran şey, beni de çıkardı, kalkın!” dedi. Birlikte ensârdan bir adamın (Ebu’l-Heysem Mâlik bin Teyyehân (r.a.)’ın) evine vardılar. Ebu’l-Heysem: “Elhamdülillâh, bugün benden daha şerefli misafirleri olan yoktur!’ dedi. Gidip onlara, üzerinde yeni kızarmış, yarı ve tam olgunlaşmış hurmalar bulunan bir hurma dalı getirdi: “Buyurun, bundan yiyin” dedi. Daha sonra bir hayvan kesmek için bıçağı aldı, Peygamber (s.a.v) ona: “Sakın sağılan hayvan kesme!” dedi. Ebu’l-Heysem, onlara bir koyun veya oğlak kesti. Koyundan ve hurmalardan yediler, su içtiler. Yemekten doyup suya kanınca, Resûlullah (s.a.v), Ebû Bekir ve Ömer’e: “Nefsimi elinde bulunduran Zat-ı Zü’l-Celal’e kasem ederim ki; kıyâmet gününde size bu nİmetlerden sorulacaktır. Açlık sizi evlerinizden çıkardı, bu nİmet size erişmeden dönmediniz.” Buyurdu. Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”2
(Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor.) Kur’an, ehl-i küfür ve dalaletin sarfettiği bu gibi sözleri gelecek ayetleriyle bildirmektedir:
وَقَالُوا اِنْ هِىَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ
“Onlar şöyle dediler: Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir ve biz, bir daha diriltilip hesaba çekilecek değiliz.” 3
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
“Biz azaba uğratılacak da değiliz.” 4
[1] Tirmizî, Tefsîr b. 89, sûre 102, hadîs no: 3357.
[2] Müslim, Eşribe 140, no: 2038; Muvatta’, Sıfâtu'n-Nebî 28, no: 2, 932; Tirmizî, Zühd 39, no: 2370.
[3] En‘am, 6:29.
[4] Şuarâ, 26:138.
METİN
Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor.
ŞERH
Bu surenin tefsiri sadedinde hadis kitaplarında gelecek rivayetler mevcuttur:
“Kıyâmet gününde, kula sorulacak ilk nİmet sorusu şöyledir: ‘Biz senin bedenine sağlık vermedik mi, sana su içirmedik mi?”1
“Bir gün, Resulullah (s.a.v), evinden çıktı. Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer’e rastladı: “Sizi bu saatte evinizden çıkaran nedir?” diye sordu. “Açlık yâ Rasûlellah” dediler. “Nefsimi elinde bulunduran Zat’a kasem ederim ki; sizi evinizden çıkaran şey, beni de çıkardı, kalkın!” dedi. Birlikte ensârdan bir adamın (Ebu’l-Heysem Mâlik bin Teyyehân (r.a.)’ın) evine vardılar. Ebu’l-Heysem: “Elhamdülillâh, bugün benden daha şerefli misafirleri olan yoktur!’ dedi. Gidip onlara, üzerinde yeni kızarmış, yarı ve tam olgunlaşmış hurmalar bulunan bir hurma dalı getirdi: “Buyurun, bundan yiyin” dedi. Daha sonra bir hayvan kesmek için bıçağı aldı, Peygamber (s.a.v) ona: “Sakın sağılan hayvan kesme!” dedi. Ebu’l-Heysem, onlara bir koyun veya oğlak kesti. Koyundan ve hurmalardan yediler, su içtiler. Yemekten doyup suya kanınca, Resûlullah (s.a.v), Ebû Bekir ve Ömer’e: “Nefsimi elinde bulunduran Zat-ı Zü’l-Celal’e kasem ederim ki; kıyâmet gününde size bu nİmetlerden sorulacaktır. Açlık sizi evlerinizden çıkardı, bu nİmet size erişmeden dönmediniz.” Buyurdu. Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”2
(Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor.) Kur’an, ehl-i küfür ve dalaletin sarfettiği bu gibi sözleri gelecek ayetleriyle bildirmektedir:
وَقَالُوا اِنْ هِىَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ
“Onlar şöyle dediler: Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir ve biz, bir daha diriltilip hesaba çekilecek değiliz.” 3
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
“Biz azaba uğratılacak da değiliz.” 4
[1] Tirmizî, Tefsîr b. 89, sûre 102, hadîs no: 3357.
[2] Müslim, Eşribe 140, no: 2038; Muvatta’, Sıfâtu'n-Nebî 28, no: 2, 932; Tirmizî, Zühd 39, no: 2370.
[3] En‘am, 6:29.
[4] Şuarâ, 26:138.
METİN
Hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir.
ŞERH
İşte şu âyetin bahr-i belâgatından bir katreye işaret için bir üslûbunu bir temsil âyinesinde göstereceğiz. Nasıl bir harb-i umumîde bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna “Ateş kes!” ve hücum eden diğer bir ordusuna “Dur!” der, emreder. O anda ateş kesilir, hücum durur. “İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfelüs sâfilîne giden o edebsiz zâlimler cezalarını buldular” der.
Aynen öyle de: Padişah-ı Bîmisâl, kavm-i Nuh’un mahvı için semâvât ve arz’a emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: Ey Arz! Suyunu yut. Ey Semâ! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında memur-u İlahînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular.
İşte şu üslûbun ulviyyetine bak. “Zemin ve gök iki muti’ asker gibi emir dinler, itaat ederler” diyor. İşte şu üslûb işaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor. Semâvât ve Arz hiddete geliyorlar ve şu işaretle der ki: “Yer ve gök iki muti’ asker gibi emirlerine bakan bir Zâta isyan edilmez, edilmemeli.” Dehşetli bir zecri ifade eder.” 1
Demek dünya bir manevra meydanıdır, mevcudat-ı alem ise birer asker mesabesindedirler.
Müellif (r.a)’ın “Şu görünen memleket bir manevra meydanıdır.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem) şu görünen memleket, (sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir.) Sultanın garip san’atlarının teşhir edildiği yerdir. Evet, şu memleket, bir cihette ise bir teşhirgah hükmündedir. Bu teşhirgahın sahip ve maliki, antika san’atlarının ve leziz nimetlerinin nümunelerini bu teşhirgahta zişuurun enzarına arzetmektedir. O san’at ve nimetlerin asılları ise, dar-ı ahirettedir. Bu saray sahibi, antika san’at eserleriyle kendisini tanıttırmasına mukabil cin ve insten iman; hadsiz nimetleriyle kendisini sevdirmesine mukabil de cin ve insten ubudiyet
[1] Sözler, 25. Söz, 1. Şu‘le, 1. Şuá‘, 2. Súret, 3. Nokta, s. 392-393.
METİN
Hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir.
ŞERH
İşte şu âyetin bahr-i belâgatından bir katreye işaret için bir üslûbunu bir temsil âyinesinde göstereceğiz. Nasıl bir harb-i umumîde bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna “Ateş kes!” ve hücum eden diğer bir ordusuna “Dur!” der, emreder. O anda ateş kesilir, hücum durur. “İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfelüs sâfilîne giden o edebsiz zâlimler cezalarını buldular” der.
Aynen öyle de: Padişah-ı Bîmisâl, kavm-i Nuh’un mahvı için semâvât ve arz’a emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: Ey Arz! Suyunu yut. Ey Semâ! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında memur-u İlahînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular.
İşte şu üslûbun ulviyyetine bak. “Zemin ve gök iki muti’ asker gibi emir dinler, itaat ederler” diyor. İşte şu üslûb işaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor. Semâvât ve Arz hiddete geliyorlar ve şu işaretle der ki: “Yer ve gök iki muti’ asker gibi emirlerine bakan bir Zâta isyan edilmez, edilmemeli.” Dehşetli bir zecri ifade eder.” 1
Demek dünya bir manevra meydanıdır, mevcudat-ı alem ise birer asker mesabesindedirler.
Müellif (r.a)’ın “Şu görünen memleket bir manevra meydanıdır.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem) şu görünen memleket, (sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir.) Sultanın garip san’atlarının teşhir edildiği yerdir. Evet, şu memleket, bir cihette ise bir teşhirgah hükmündedir. Bu teşhirgahın sahip ve maliki, antika san’atlarının ve leziz nimetlerinin nümunelerini bu teşhirgahta zişuurun enzarına arzetmektedir. O san’at ve nimetlerin asılları ise, dar-ı ahirettedir. Bu saray sahibi, antika san’at eserleriyle kendisini tanıttırmasına mukabil cin ve insten iman; hadsiz nimetleriyle kendisini sevdirmesine mukabil de cin ve insten ubudiyet
[1] Sözler, 25. Söz, 1. Şu‘le, 1. Şuá‘, 2. Súret, 3. Nokta, s. 392-393.
ŞERH
ve şükür istemektedir. Teşhirgahtan gaye ve maksat budur. Bu teşhirgaha gelenler ise; iki güruha ayrıldılar.
Bir güruh; san’attan Sanii, nimetten Mün’imi buldular. Bu teşhirgâhta hep iyi mallara talib oldular. Nimetleri tadıp işi anladılar ve gerçek manada yeyip doymayı te’hir ettiler.
Diğer güruh ise; hevalarına tabi olup, teşhirgahın gaye ve maksadını anlamayıp, Sani’ ve Mün’imi unuttular. Hayvan gibi düşünmeden lezzetlerini takip ettiler. Haram olan necis ve pis mallara talip oldular. Besmelesiz, Rezzak-ı Hakiki’yi hatıra getirmeden nimetleri yutmaya başladılar. O malların başkasına ait olduğunu düşünmeden gasıbane hareket ettiler. Dünyanın bir teşhirgâh olduğunu hatırlarına getirmeden, Cennet veya Cehennemin burada kazanılacağından gafletle hayatlarını geçirdiler. Sermaye-i hayatları olan yirmi dört saatlik ömürlerini badiheva, boş yere zayi edip, bir ticaret yapmadan bu teşhirgahtan göçüp gittiler.
Evet şu dünya bir teşhirgahdır. Ellah (c.c), Cennet ve Cehennemin nümunelerini burada teşhir edip sergilemektedir. O halde hangisine müşteri olursan ol. İntihabtaki irade senin elindedir. Sana verilen sermaye ise, yirmi dört saatlik her gündeki ömürdür. Değeri biçen cihaz ise, akıl ve kalbdir. Unutma bu dünya pazarına bir defa geldin, ikinci bir defa gelme imkanın yoktur. O halde Cennetin nümunelerine müşteri ol. San’ata bakıp Sanii, nimete bakıp Mun’imi bul. Müellif (r.a) bu fani teşhirgahın arkasında daimi saadetlerin, baki Cennetlerin ve ebedi sarayların bulunduğunu gelecek cümlelerinde şöyle ifade etmektedir:
“Bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlukatın bir hedefe sevkinde ve semavî, süflî bütün ecramın bir kudrete bağlı ve müsahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki, bu mevcudatta tasarruf eden Sâni’in azîm rububiyetinde hârika bir saltanatı vardır. Halbuki bu dünya menzili tahavvülâta, zevale maruzdur. Sanki misafirler için yapılmış bir handır ki daima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sabit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni’-i âlemin garib ve acib san’atlarının nümunelerini teşhir ve ilân için tahavvülden hâlî kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde içtima eden insanlar sabit kalacak değiller. Çünki meskenleri sabit değildir.
İşte bu hal ve şu vaziyet, bu fâni menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh
ŞERH
ve şükür istemektedir. Teşhirgahtan gaye ve maksat budur. Bu teşhirgaha gelenler ise; iki güruha ayrıldılar.
Bir güruh; san’attan Sanii, nimetten Mün’imi buldular. Bu teşhirgâhta hep iyi mallara talib oldular. Nimetleri tadıp işi anladılar ve gerçek manada yeyip doymayı te’hir ettiler.
Diğer güruh ise; hevalarına tabi olup, teşhirgahın gaye ve maksadını anlamayıp, Sani’ ve Mün’imi unuttular. Hayvan gibi düşünmeden lezzetlerini takip ettiler. Haram olan necis ve pis mallara talip oldular. Besmelesiz, Rezzak-ı Hakiki’yi hatıra getirmeden nimetleri yutmaya başladılar. O malların başkasına ait olduğunu düşünmeden gasıbane hareket ettiler. Dünyanın bir teşhirgâh olduğunu hatırlarına getirmeden, Cennet veya Cehennemin burada kazanılacağından gafletle hayatlarını geçirdiler. Sermaye-i hayatları olan yirmi dört saatlik ömürlerini badiheva, boş yere zayi edip, bir ticaret yapmadan bu teşhirgahtan göçüp gittiler.
Evet şu dünya bir teşhirgahdır. Ellah (c.c), Cennet ve Cehennemin nümunelerini burada teşhir edip sergilemektedir. O halde hangisine müşteri olursan ol. İntihabtaki irade senin elindedir. Sana verilen sermaye ise, yirmi dört saatlik her gündeki ömürdür. Değeri biçen cihaz ise, akıl ve kalbdir. Unutma bu dünya pazarına bir defa geldin, ikinci bir defa gelme imkanın yoktur. O halde Cennetin nümunelerine müşteri ol. San’ata bakıp Sanii, nimete bakıp Mun’imi bul. Müellif (r.a) bu fani teşhirgahın arkasında daimi saadetlerin, baki Cennetlerin ve ebedi sarayların bulunduğunu gelecek cümlelerinde şöyle ifade etmektedir:
“Bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlukatın bir hedefe sevkinde ve semavî, süflî bütün ecramın bir kudrete bağlı ve müsahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki, bu mevcudatta tasarruf eden Sâni’in azîm rububiyetinde hârika bir saltanatı vardır. Halbuki bu dünya menzili tahavvülâta, zevale maruzdur. Sanki misafirler için yapılmış bir handır ki daima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sabit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni’-i âlemin garib ve acib san’atlarının nümunelerini teşhir ve ilân için tahavvülden hâlî kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde içtima eden insanlar sabit kalacak değiller. Çünki meskenleri sabit değildir.
İşte bu hal ve şu vaziyet, bu fâni menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh
METİN
Hem muvakkat, temelsiz misâfirhaneleridir.
ŞERH
Müellif (r.a) ise, bu ayetleri şöyle izah etmektedir:
“Sûrenin başında, küffar haşri inkâr ettiklerinden Kur’an onları haşrin kabûlüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder. Der: Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, biz ne keyfiyette, ne kadar muntâzam, muhteşem bir sûrette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadrevatı, nebâtatı halkettik; yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz; o su ile ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurûcunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”1
Müellif (r.a)’ın “Hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem) şu görünen memleket (muvakkat, temelsiz misâfirhaneleridir.) Dünya, temelsiz bir misafirhanedir. Zira dünya, hakiki vücudu olmayan, ancak itibari bir vücudu bulunan zaman mefhumu üzerine kurulmuştur. Hem semavat ve arzda bulunan bütün mevcudat muallaktadır. Bu nedenle dünya sabit değildir. Cennet ise, orada zaman olmadığı için temellidir, yeri de sabittir. Kur’an-ı Hakim, dünyanın bu temelsiz, fani yüzünü nazara verip insanların nazarlarını baki olan ahiret âlemine çevirmektedir. Müellif (r.a), Kur’an-ı Hakim’in bu üslubunu, dünyanın temelsiz bir misafirhane olduğunu “25. Söz Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesinde” şöyle izah etmektedir:
“Felsefe ve hikmet-i insaniye, dünyaya sabit bakar. Kur’an ise, dünyaya geçici,
[1] Sözler, 25. Söz, 2. Şu‘le, 3. Nûr, s. 454-455; Káf Sûresi, 50:6-11.
METİN
Hem muvakkat, temelsiz misâfirhaneleridir.
ŞERH
Müellif (r.a) ise, bu ayetleri şöyle izah etmektedir:
“Sûrenin başında, küffar haşri inkâr ettiklerinden Kur’an onları haşrin kabûlüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder. Der: Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, biz ne keyfiyette, ne kadar muntâzam, muhteşem bir sûrette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadrevatı, nebâtatı halkettik; yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz; o su ile ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurûcunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”1
Müellif (r.a)’ın “Hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir.” cümlesi, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem) şu görünen memleket (muvakkat, temelsiz misâfirhaneleridir.) Dünya, temelsiz bir misafirhanedir. Zira dünya, hakiki vücudu olmayan, ancak itibari bir vücudu bulunan zaman mefhumu üzerine kurulmuştur. Hem semavat ve arzda bulunan bütün mevcudat muallaktadır. Bu nedenle dünya sabit değildir. Cennet ise, orada zaman olmadığı için temellidir, yeri de sabittir. Kur’an-ı Hakim, dünyanın bu temelsiz, fani yüzünü nazara verip insanların nazarlarını baki olan ahiret âlemine çevirmektedir. Müellif (r.a), Kur’an-ı Hakim’in bu üslubunu, dünyanın temelsiz bir misafirhane olduğunu “25. Söz Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesinde” şöyle izah etmektedir:
“Felsefe ve hikmet-i insaniye, dünyaya sabit bakar. Kur’an ise, dünyaya geçici,
[1] Sözler, 25. Söz, 2. Şu‘le, 3. Nûr, s. 454-455; Káf Sûresi, 50:6-11.
ŞERH
Varacakları yer de Cehennem’dir. O ne kötü bir yataktır.”1
Demek dünya bir han, bir misafirhanedir. Bütün mevcudat, Mihmandar-ı Kerim olan Cenab-ı Hakk’ın misafirleridirler. Asıl vatanları, Cennettir. O Zat-ı Zü’l-Celal, misafirlerini oraya davet ediyor. Cehennem ise, tebei olarak asileri cezalandırmak için yaratılmıştır.
Âlem-i ervahtan dar-ı bekaya doğru sefere çıkanlar, yolculukları esnasında dünya denilen bu hana uğrarlar. Bir gece burada kalıp, sonra göçüp giderler. Bir insan, bu dünyada ne kadar yaşarsa yaşasın, neticede ahiret hayatına nisbeten bir gün veya daha az bir süre yaşamış sayılır. Hakikatte bu dünyanın ömrü bir an-ı seyyaledir. Zahire göre ise yirmi dört saattir. Nitekim Cenab-ı Hak, bu hakikati Kelam’ında şöyle beyan buyurmaktadır:
قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِى الْاَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْئَلِ الْعَادِّينَ قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَلِيلًا لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ellahu Teala kıyamet gününde: ‘Dünyada kaç yıl kaldınız?’ diye sorar. Onlar derler ki: ‘Bir gün veya bir günden daha az kaldık. İşte sayanlara sor!’ Ellahu Teala buyurur ki: ‘Sadece az bir süre kaldınız. Keşke siz, bunu bilmiş olsaydınız!’ 2
İnsan, dünya denilen bu hana, imtihan ve tecrübe için gönderilmiştir. İmtihanı ya kazanır, ya da kaybeder. Kazananların dönüş yeri Cennet, kaybedenlerin dönüş yeri ise Cehennem olacaktır. Yalnız insanlar değil, Güneş, ay, yıldızlar, seyyareler, cemadat, meadin, nebatat, hayvanat kısaca bütün mevcudat bu dünyada yolcu ve misafirdir. Burada muvakkaten durup başka bir memlekete göçmektedirler, ebedi bir âleme doğru seyahat etmektedirler. Mevcudat-ı alemin bir kısmı Cennete, bir kısmı ise Cehenneme gider. Mesela; Güneşin ışığı Cennete, cirmi Cehenneme; insanlardan sudur eden iyi kelimeler Cennete, kötü kelimeler Cehenneme; gündüzler, bahar ve yaz Cennete, geceler, güz ve kış Cehenneme; güzel kokular Cennete, pis kokular ise Cehenneme dökülür.
[1] Ra‘d, 13:18.
[2] Mü’minûn, 23:112-114.
ŞERH
Varacakları yer de Cehennem’dir. O ne kötü bir yataktır.”1
Demek dünya bir han, bir misafirhanedir. Bütün mevcudat, Mihmandar-ı Kerim olan Cenab-ı Hakk’ın misafirleridirler. Asıl vatanları, Cennettir. O Zat-ı Zü’l-Celal, misafirlerini oraya davet ediyor. Cehennem ise, tebei olarak asileri cezalandırmak için yaratılmıştır.
Âlem-i ervahtan dar-ı bekaya doğru sefere çıkanlar, yolculukları esnasında dünya denilen bu hana uğrarlar. Bir gece burada kalıp, sonra göçüp giderler. Bir insan, bu dünyada ne kadar yaşarsa yaşasın, neticede ahiret hayatına nisbeten bir gün veya daha az bir süre yaşamış sayılır. Hakikatte bu dünyanın ömrü bir an-ı seyyaledir. Zahire göre ise yirmi dört saattir. Nitekim Cenab-ı Hak, bu hakikati Kelam’ında şöyle beyan buyurmaktadır:
قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِى الْاَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْئَلِ الْعَادِّينَ قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَلِيلًا لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ellahu Teala kıyamet gününde: ‘Dünyada kaç yıl kaldınız?’ diye sorar. Onlar derler ki: ‘Bir gün veya bir günden daha az kaldık. İşte sayanlara sor!’ Ellahu Teala buyurur ki: ‘Sadece az bir süre kaldınız. Keşke siz, bunu bilmiş olsaydınız!’ 2
İnsan, dünya denilen bu hana, imtihan ve tecrübe için gönderilmiştir. İmtihanı ya kazanır, ya da kaybeder. Kazananların dönüş yeri Cennet, kaybedenlerin dönüş yeri ise Cehennem olacaktır. Yalnız insanlar değil, Güneş, ay, yıldızlar, seyyareler, cemadat, meadin, nebatat, hayvanat kısaca bütün mevcudat bu dünyada yolcu ve misafirdir. Burada muvakkaten durup başka bir memlekete göçmektedirler, ebedi bir âleme doğru seyahat etmektedirler. Mevcudat-ı alemin bir kısmı Cennete, bir kısmı ise Cehenneme gider. Mesela; Güneşin ışığı Cennete, cirmi Cehenneme; insanlardan sudur eden iyi kelimeler Cennete, kötü kelimeler Cehenneme; gündüzler, bahar ve yaz Cennete, geceler, güz ve kış Cehenneme; güzel kokular Cennete, pis kokular ise Cehenneme dökülür.
[1] Ra‘d, 13:18.
[2] Mü’minûn, 23:112-114.
ŞERH
Ve hakeza bu han, bu misafirhane Cennet ve Cehennemin memzuc bir şeklidir. Bütün mevcudat, sel gibi akıp lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin tecelligahı olan Cennet ve Cehennem’de karar kılacaktır. Molla Cüzeyri şöyle demiş:
دِڤىِ طَاقىِ دِڤىِ خَانىِ مَهْ عَيْشُ واِيْمَنىِ كاَنى
كَسىِ دَسْتْ دِتْ ژ دَوْراَنىِ نِهاَلِكْ ڤىِ گلِسْتاَنىِ
دَرْ آغُوشَشْ چومىِ آرَدْ كِه اَزْ دِلْ جاَنَشْ بُسْپارَدْ
جَرَسْ فِرْيَادِ مىِ دَارَدْ كِه بَرْ بَنْدِيدِ مَحْمِلْهَا
Bu handa kim emniyet görmüş ki? Tam istirahat edeceğin sırada, “Haydi kalk, kervan gidiyor, gideceksin.” denilir. Ya istifade ettiğin nimetlerin ömrü kısa, ya da senin ömrün kısadır. Tam lezzet alacağın sırada birden Azrail (a.s) gelir, kervana katılırsın. Kervan da iki kısımdır:
Biri: Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin kervanıdır. Bu kervanın başı ise; Resul-i Ekrem (s.a.v)’dir.
Diğeri: Şeytanların, kâfirlerin, fasıkların, facirlerin kervanıdır. Bu kervanın başı da İblis-i Lain’dir.
Bu handa, bu misafirhanede hiç kimseyi, hiçbir şeyi durdurmazlar. Müellif (r.a) buyuruyor ki;
“Biz gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar, sevkiyat var.”1
İnsan: “Ben bu kadar mal ve servet topladım, biriktirdim, onlardan istifade edecektim. Bana biraz daha mühlet tanıyın” Der. Onun bu isteğine cevab olarak şöyle denilir: “Hayır asla! Artık bu handa kalamazsın ve onlardan istifade edemezsin! Çünkü handa kalma müddetin bitti. Ellah hesabına kullanılmayan mal ve evladın, servet ve saltanatın faide vermeyeceği bir âleme gideceksin.” İnsanın bu durumunu Kur’an-ı Azimu’ş-Şan şöyle tavsif eder:
[1] Lem‘alar, 26. Lem‘a, 3. Rica, s. 224.
ŞERH
Ve hakeza bu han, bu misafirhane Cennet ve Cehennemin memzuc bir şeklidir. Bütün mevcudat, sel gibi akıp lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin tecelligahı olan Cennet ve Cehennem’de karar kılacaktır. Molla Cüzeyri şöyle demiş:
دِڤىِ طَاقىِ دِڤىِ خَانىِ مَهْ عَيْشُ واِيْمَنىِ كاَنى
كَسىِ دَسْتْ دِتْ ژ دَوْراَنىِ نِهاَلِكْ ڤىِ گلِسْتاَنىِ
دَرْ آغُوشَشْ چومىِ آرَدْ كِه اَزْ دِلْ جاَنَشْ بُسْپارَدْ
جَرَسْ فِرْيَادِ مىِ دَارَدْ كِه بَرْ بَنْدِيدِ مَحْمِلْهَا
Bu handa kim emniyet görmüş ki? Tam istirahat edeceğin sırada, “Haydi kalk, kervan gidiyor, gideceksin.” denilir. Ya istifade ettiğin nimetlerin ömrü kısa, ya da senin ömrün kısadır. Tam lezzet alacağın sırada birden Azrail (a.s) gelir, kervana katılırsın. Kervan da iki kısımdır:
Biri: Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin kervanıdır. Bu kervanın başı ise; Resul-i Ekrem (s.a.v)’dir.
Diğeri: Şeytanların, kâfirlerin, fasıkların, facirlerin kervanıdır. Bu kervanın başı da İblis-i Lain’dir.
Bu handa, bu misafirhanede hiç kimseyi, hiçbir şeyi durdurmazlar. Müellif (r.a) buyuruyor ki;
“Biz gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar, sevkiyat var.”1
İnsan: “Ben bu kadar mal ve servet topladım, biriktirdim, onlardan istifade edecektim. Bana biraz daha mühlet tanıyın” Der. Onun bu isteğine cevab olarak şöyle denilir: “Hayır asla! Artık bu handa kalamazsın ve onlardan istifade edemezsin! Çünkü handa kalma müddetin bitti. Ellah hesabına kullanılmayan mal ve evladın, servet ve saltanatın faide vermeyeceği bir âleme gideceksin.” İnsanın bu durumunu Kur’an-ı Azimu’ş-Şan şöyle tavsif eder:
[1] Lem‘alar, 26. Lem‘a, 3. Rica, s. 224.
ŞERH
göremez. Ancak iman ile ahirete gitmiş olanlar bundan müstesnadır. O zaman o kimse, dünyada iken yapmış olduğu hayrat ve hasenatının mükafatını görür, hayırlı evladının yardımına nail olabilir.”1
اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
“Ancak Ellah’a selim bir kalb ile varan kimse müstesna. Yani kalbi şirk ve nifak marazından selamette bulunan kimseye, hayırlı yollara sarfettiği malı ve salih evladı ahirette faide verir. Binaenaleyh insanlar, daha dünyada iken selamet-i kalbe, sahih bir imana sahib olmalıdırlar ki; istikballerinden emin olabilsinler.”2
Resul-i Ekrem (a.s.m), Abdullah İbn Ömer (r.a)’ya hitaben şöyle buyurmuştur:
كُنْ فِي الدُّنْيَا كَاَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ
“Dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol!”
İbni Ömer (r.a) şöyle derdi: Akşama ulaştığında sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme, sağlığın yerindeyken hastalığın, hayatta iken ölümün için hazırlık yap.”3
Müellif (r.a) bu konu ile alakalı şöyle buyuruyor:
“Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.”4
“Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”5
Azrail (a.s) bir gün izn-i İlahi ile gelir ve “Ben Ellah’ın emin bir kuluyum,
[1] Şuarâ, 26:88.
[2] Şuarâ, 26:89.
[3] Buhârî, Rikak, 3.
[4] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 109.
[5] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 118.
ŞERH
göremez. Ancak iman ile ahirete gitmiş olanlar bundan müstesnadır. O zaman o kimse, dünyada iken yapmış olduğu hayrat ve hasenatının mükafatını görür, hayırlı evladının yardımına nail olabilir.”1
اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
“Ancak Ellah’a selim bir kalb ile varan kimse müstesna. Yani kalbi şirk ve nifak marazından selamette bulunan kimseye, hayırlı yollara sarfettiği malı ve salih evladı ahirette faide verir. Binaenaleyh insanlar, daha dünyada iken selamet-i kalbe, sahih bir imana sahib olmalıdırlar ki; istikballerinden emin olabilsinler.”2
Resul-i Ekrem (a.s.m), Abdullah İbn Ömer (r.a)’ya hitaben şöyle buyurmuştur:
كُنْ فِي الدُّنْيَا كَاَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ
“Dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol!”
İbni Ömer (r.a) şöyle derdi: Akşama ulaştığında sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme, sağlığın yerindeyken hastalığın, hayatta iken ölümün için hazırlık yap.”3
Müellif (r.a) bu konu ile alakalı şöyle buyuruyor:
“Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.”4
“Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”5
Azrail (a.s) bir gün izn-i İlahi ile gelir ve “Ben Ellah’ın emin bir kuluyum,
[1] Şuarâ, 26:88.
[2] Şuarâ, 26:89.
[3] Buhârî, Rikak, 3.
[4] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 109.
[5] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 118.
METİN
Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır.
ŞERH
بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَالْاخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْقى
“Ey insanlar! Siz ekseriyetle dünya hayatını ahiret hayatı üzerine tercih ediyorsunuz. Halbuki ahiret, dünyadan daha hayırlıdır ve bakidir. Ahiret hayatı ebedidir. Ehl-i iman hakkında cismani ve ruhani saadetleri camidir. Dünya hayatı ise fanidir. Elem ve kederden hali değildir.”1
Saadet odur ki; sekerata girdiğin zaman birden perde kaldırılıp da Cennetteki yerini görebilesin.
(Görmüyor musun ki,) bu manevra meydanına, bu teşhirgaha ve bu misafirhaneye (her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır.)
Dünyaya ister manevra meydanı, ister teşhirgah, isterse bir misafirhane nazarıyla bakılsın, görülecektir ki; bu dünya her gün nizam ve intizamla dolar, boşalır. Hergün bir taife gaybden gelir, bir taife gider. Bir manevra meydanı, bir teşhirgah ve bir misafirhane olan şu dünya içindeki mevcudatın daima fenaya ve zevale mahkum olduğunu Kur’an-ı Hakim, şöyle ilan etmektedir:
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
“Yeryüzünde bulunan her şey, onun üzerinde yaşayan herkes fanidir. Hiçbir mahluk, bu dünyada ebedi bir surette kalacak değildir.”2
Bu dünya denilen manevra meydanına, teşhirgaha ve misafirhaneye gelen her mevcudun gelip durmadan göçüp gitmesi, aklı başında her insanın nazar-ı dikkatini celbetmelidir. Acaba bu mevcudat nereden geliyor, ne için gelmiş ve nereye gidiyor? Suallerine cevab bulmaya çalışmalıdır. Bu tılsımı ve bu muammayı hall ve keşfeden peygamberleri dinlemeli, semavi kitablara kulak vermelidir. Zira semavi kitablara göre; Cenab-ı Hakk’ın Cennet ve Cehennem denilen iki kışlası, iki memleketi vardır. Nümunelerini göstermek için mevcudatı o iki kışladan, o iki memleketten alıp buraya getirir, tekrar yine o iki kışla ve memlekete sevkeder. Buradaki vazifeleri ise san’at-ı İlahiyyeyi resm-i geçit tarzında hem
[1] A‘lâ, 87:16-17.
[2] Rahmân, 55:26.
METİN
Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır.
ŞERH
بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَالْاخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْقى
“Ey insanlar! Siz ekseriyetle dünya hayatını ahiret hayatı üzerine tercih ediyorsunuz. Halbuki ahiret, dünyadan daha hayırlıdır ve bakidir. Ahiret hayatı ebedidir. Ehl-i iman hakkında cismani ve ruhani saadetleri camidir. Dünya hayatı ise fanidir. Elem ve kederden hali değildir.”1
Saadet odur ki; sekerata girdiğin zaman birden perde kaldırılıp da Cennetteki yerini görebilesin.
(Görmüyor musun ki,) bu manevra meydanına, bu teşhirgaha ve bu misafirhaneye (her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır.)
Dünyaya ister manevra meydanı, ister teşhirgah, isterse bir misafirhane nazarıyla bakılsın, görülecektir ki; bu dünya her gün nizam ve intizamla dolar, boşalır. Hergün bir taife gaybden gelir, bir taife gider. Bir manevra meydanı, bir teşhirgah ve bir misafirhane olan şu dünya içindeki mevcudatın daima fenaya ve zevale mahkum olduğunu Kur’an-ı Hakim, şöyle ilan etmektedir:
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
“Yeryüzünde bulunan her şey, onun üzerinde yaşayan herkes fanidir. Hiçbir mahluk, bu dünyada ebedi bir surette kalacak değildir.”2
Bu dünya denilen manevra meydanına, teşhirgaha ve misafirhaneye gelen her mevcudun gelip durmadan göçüp gitmesi, aklı başında her insanın nazar-ı dikkatini celbetmelidir. Acaba bu mevcudat nereden geliyor, ne için gelmiş ve nereye gidiyor? Suallerine cevab bulmaya çalışmalıdır. Bu tılsımı ve bu muammayı hall ve keşfeden peygamberleri dinlemeli, semavi kitablara kulak vermelidir. Zira semavi kitablara göre; Cenab-ı Hakk’ın Cennet ve Cehennem denilen iki kışlası, iki memleketi vardır. Nümunelerini göstermek için mevcudatı o iki kışladan, o iki memleketten alıp buraya getirir, tekrar yine o iki kışla ve memlekete sevkeder. Buradaki vazifeleri ise san’at-ı İlahiyyeyi resm-i geçit tarzında hem
[1] A‘lâ, 87:16-17.
[2] Rahmân, 55:26.
METİN
Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu ahali, başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek.” dedi.
Yine o hain sersem, temerrüd edip: “İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harab edilsin; başka bir memlekete göç etsin.” dedi. Bunun üzerine emin arkadaşı dedi:
Madem bu derece inad ve temerrüd edersin. Gel, hadd ü hesabı olmayan delail içinde “On iki Suret” ile sana göstereceğim ki:
ŞERH
Şahid-i Ezelinin, hem de zişuurların nazarına arzetmektir.
Müellif (r.a)’ın “Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır.” Cümleleri, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir.
(Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu ahali, başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek.” dedi.) Bu manevra meydanında askerlik vazifesini hakkıyla eda edenler, bu teşhirgahtaki san’at eserlerine bakıp imanla Sani-i Zülkemali tanıyanlar, nimetleri tadıp şükür ve ibadetle O Mün’im-i Kerimi sevdiklerini gösterenler ve bu misafirhanede Mihmandar-ı Kerimin emri ve izni dairesinde hareket edenler, elbette hizmetlerinin mükafatını görecekler. Bu manevra meydanında askerlik vazifesini terk edenler, bu teşhirgah-ı âlemdeki masnuatıyla kendisini tanıttıran Sani-i Zülkemali iman ile tanımayanlar, niam-ı İlahiyyeye karşı şükür ve ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve bu misafirhanede misafirhane sahibinin emrine muhalefet edenler, elbette ceza göreceklerdir. Çünkü bu dünyada cereyan eden her şey zapt ve rapt altına alınır. Zapt u rapt gayet şediddir.
(Yine o hain) emanete hıyanet eden, yani kendisine verilen maddi ve manevi cihazlarla tılsım-ı kâinatı keşfedemeyen, “İnsan ve âlem nedir? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?” gibi suallerin cevabını düşünmeyen (sersem, temerrüd) inad (edip: “İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harab edilsin; başka bir memlekete göç etsin.” dedi. Bunun üzerine emin) emanete riayet eden (arkadaşı dedi:
Madem bu derece inad ve temerrüd edersin. Gel, hadd ü hesabı olmayan delail) deliller (içinde “On iki Suret” ile sana göstereceğim ki:
METİN
Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu ahali, başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek.” dedi.
Yine o hain sersem, temerrüd edip: “İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harab edilsin; başka bir memlekete göç etsin.” dedi. Bunun üzerine emin arkadaşı dedi:
Madem bu derece inad ve temerrüd edersin. Gel, hadd ü hesabı olmayan delail içinde “On iki Suret” ile sana göstereceğim ki:
ŞERH
Şahid-i Ezelinin, hem de zişuurların nazarına arzetmektir.
Müellif (r.a)’ın “Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır.” Cümleleri, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir.
(Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu ahali, başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek.” dedi.) Bu manevra meydanında askerlik vazifesini hakkıyla eda edenler, bu teşhirgahtaki san’at eserlerine bakıp imanla Sani-i Zülkemali tanıyanlar, nimetleri tadıp şükür ve ibadetle O Mün’im-i Kerimi sevdiklerini gösterenler ve bu misafirhanede Mihmandar-ı Kerimin emri ve izni dairesinde hareket edenler, elbette hizmetlerinin mükafatını görecekler. Bu manevra meydanında askerlik vazifesini terk edenler, bu teşhirgah-ı âlemdeki masnuatıyla kendisini tanıttıran Sani-i Zülkemali iman ile tanımayanlar, niam-ı İlahiyyeye karşı şükür ve ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve bu misafirhanede misafirhane sahibinin emrine muhalefet edenler, elbette ceza göreceklerdir. Çünkü bu dünyada cereyan eden her şey zapt ve rapt altına alınır. Zapt u rapt gayet şediddir.
(Yine o hain) emanete hıyanet eden, yani kendisine verilen maddi ve manevi cihazlarla tılsım-ı kâinatı keşfedemeyen, “İnsan ve âlem nedir? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?” gibi suallerin cevabını düşünmeyen (sersem, temerrüd) inad (edip: “İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harab edilsin; başka bir memlekete göç etsin.” dedi. Bunun üzerine emin) emanete riayet eden (arkadaşı dedi:
Madem bu derece inad ve temerrüd edersin. Gel, hadd ü hesabı olmayan delail) deliller (içinde “On iki Suret” ile sana göstereceğim ki:
ŞERH
o adalete baş kaldıran asiler için de bir mücazat olacaktır.
Üçüncü Nokta: Haşir Risalesi’ndeki suretler, hakikatleriyle beraber okunacaktır. Yani her bir suretten sonra bir hakikat okunacaktır.
ŞERH
o adalete baş kaldıran asiler için de bir mücazat olacaktır.
Üçüncü Nokta: Haşir Risalesi’ndeki suretler, hakikatleriyle beraber okunacaktır. Yani her bir suretten sonra bir hakikat okunacaktır.
METİN
BİRİNCİ SURET: Hiç mümkün müdür ki: Bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutilere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın.
ŞERH
(BİRİNCİ SURET: Hiç mümkün müdür ki: Bir saltanat,) saltanat, tasalluttan gelir. Yani bir güç var ki; bütün bu âlemi emri altına almış, çalıştırıyor. Müellif (r.a), saltanat tabiriyle, kâinatta hükümferma olan saltanat-ı İlahiyyeye işaret eder. Evet bu kâinatta bir saltanat var, gözümüzle görüyoruz. Güneş ve ayın nizam ve intizam dahilinde tulu’ ve gurub etmeleri, sema ve arz arasında bulutların teshiri, gece ve gündüzün deveranı, nebatatat ve hayvanatın Benî Âdem’e hizmet etmeleri ve hakeza bütün bu icraat bir saltanatın vücudunu isbat eder. (bâhusus böyle muhteşem bir saltanat,) öyle büyük bir saltanat ki; nev-i beşere Güneşi bir lamba ve ocak, ayı bir takvim, yıldızları bu dünya sarayının birer mumdarları, yeryüzünü bir haliçe, sema ve arzı iki kışla, içindeki bütün mevcudatı ise birer muti’ asker olarak halketmiştir. Her bir mevcud için fıtri bir kanun tayin etmiş ve o mevcudu o fıtri kanuna musahhar ettirmiştir. Elbette bütün kâinatı böyle tekvini kanunlarına itaat ettirmekle saltanat-ı uzmasını gösteren O Sultan-ı Zü’l-Celal, insan nev’ini sahibsiz, başıboş, nizamsız, intizamsız bırakmaz. Onların ef’al-i ihtiyariyyelerini nizam ve intizam altına alacak teklifi kanunları peygamberler ve semavi kitaplar vasıtasıyla vaz’ edecektir.
Hiç mümkün müdür ki böyle muhteşem bir saltanata (hüsn-ü hizmet eden mutilere) İlahi kanunlara itaat eden mü’minlere (mükâfatı ve isyan edenlere) o saltanat sahibini tanımayanlara, O’nun kanunlarına itaat etmeyenlere (mücazatı bulunmasın.) Böyle muhteşem bir saltanatın, elbette her şeye şamil bir kanunu vardır. Zira saltanat, kanunsuz olamaz ve o kanun iktiza eder ki; o kanuna riayet edenlere mükafat, o kanunu tanımamak suretiyle isyan edenlere de mücazat verilsin.
Dünyevi bir saltanata yakışan, mutilere mükafat, asilere mücazat vermektir. Bu saltanatın devamı da buna bağlıdır. Acaba fani ve muvakkat bir saltanatın devamı için mükafat ve mücazat gerekiyorsa; şu kainat çapındaki muhteşem saltanatın devam ve bekası için mükafat ve mücazatın olmaması düşünülebilir mi? Madem o saltanata layık bir mükafat ve mücazat burada görünmüyor. Öyle ise bir diyar-ı aherde bu mükafat ve mücazat tahakkuk edecektir.
METİN
BİRİNCİ SURET: Hiç mümkün müdür ki: Bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutilere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın.
ŞERH
(BİRİNCİ SURET: Hiç mümkün müdür ki: Bir saltanat,) saltanat, tasalluttan gelir. Yani bir güç var ki; bütün bu âlemi emri altına almış, çalıştırıyor. Müellif (r.a), saltanat tabiriyle, kâinatta hükümferma olan saltanat-ı İlahiyyeye işaret eder. Evet bu kâinatta bir saltanat var, gözümüzle görüyoruz. Güneş ve ayın nizam ve intizam dahilinde tulu’ ve gurub etmeleri, sema ve arz arasında bulutların teshiri, gece ve gündüzün deveranı, nebatatat ve hayvanatın Benî Âdem’e hizmet etmeleri ve hakeza bütün bu icraat bir saltanatın vücudunu isbat eder. (bâhusus böyle muhteşem bir saltanat,) öyle büyük bir saltanat ki; nev-i beşere Güneşi bir lamba ve ocak, ayı bir takvim, yıldızları bu dünya sarayının birer mumdarları, yeryüzünü bir haliçe, sema ve arzı iki kışla, içindeki bütün mevcudatı ise birer muti’ asker olarak halketmiştir. Her bir mevcud için fıtri bir kanun tayin etmiş ve o mevcudu o fıtri kanuna musahhar ettirmiştir. Elbette bütün kâinatı böyle tekvini kanunlarına itaat ettirmekle saltanat-ı uzmasını gösteren O Sultan-ı Zü’l-Celal, insan nev’ini sahibsiz, başıboş, nizamsız, intizamsız bırakmaz. Onların ef’al-i ihtiyariyyelerini nizam ve intizam altına alacak teklifi kanunları peygamberler ve semavi kitaplar vasıtasıyla vaz’ edecektir.
Hiç mümkün müdür ki böyle muhteşem bir saltanata (hüsn-ü hizmet eden mutilere) İlahi kanunlara itaat eden mü’minlere (mükâfatı ve isyan edenlere) o saltanat sahibini tanımayanlara, O’nun kanunlarına itaat etmeyenlere (mücazatı bulunmasın.) Böyle muhteşem bir saltanatın, elbette her şeye şamil bir kanunu vardır. Zira saltanat, kanunsuz olamaz ve o kanun iktiza eder ki; o kanuna riayet edenlere mükafat, o kanunu tanımamak suretiyle isyan edenlere de mücazat verilsin.
Dünyevi bir saltanata yakışan, mutilere mükafat, asilere mücazat vermektir. Bu saltanatın devamı da buna bağlıdır. Acaba fani ve muvakkat bir saltanatın devamı için mükafat ve mücazat gerekiyorsa; şu kainat çapındaki muhteşem saltanatın devam ve bekası için mükafat ve mücazatın olmaması düşünülebilir mi? Madem o saltanata layık bir mükafat ve mücazat burada görünmüyor. Öyle ise bir diyar-ı aherde bu mükafat ve mücazat tahakkuk edecektir.
METİN
İKİNCİ SURET: Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetdar ve şahane taamlar murassa nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyafetler vardır.
ŞERH
(İKİNCİ SURET: Bu gidişata, icraata bak!) Emin arkadaşı, o hain serseme diyor ki; bu memleketin gidişatına, bu memlekette yapılan faaliyyetlere ve icraatlara bak. Bu gidişat ve icraattan, bu memleketin gayet merhametkar bir padişahı var olduğu bedaheten anlaşılıyor. Şöyle ki: (Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor;) Askeriyyede olduğu gibi; herkesin erzakı getirilip önüne konuluyor, kimse aç bırakılmıyor. Zahiren padişah görünmüyor, ahalinin de asker veya memur oldukları zahiren bilinmiyor. Bununla beraber ortada inkar edilmez bir fiil var. O da herkesin rızkı gönderilip önüne konulmasıdır. (kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor.) Mesela; bir dağ başında bir çobanın koyununun ayağı kırılsa, baytar gönderip tedavi ettiriyor. Bu fiillerden, bu memleketin gayet Rahim bir padişahı var olduğu biliniyor.
Hem bu gidişat ve icraattan, bu memleketin gayet Kerim bir padişahı var olduğu bedaheten anlaşılıyor. Şöyle ki: (Hem) bu ziyafetgaha bak! (gayet kıymetdar ve şahane taamlar) sebze ve meyvelere işarettir (kaplar,) ağaçlara, bostanlara, bağ ve bahçelere işarettir. Mesela; her bir ağaç, bir kap gibi üstüne meyveler konulmuş bize takdim ediliyor. (murassa) süslü (nişanlar,) mesela; bahar mevsiminde her bir ağacın başındaki yaprak ve çiçeklerin her biri süslü birer nişandır, o gaybi zattan haber verir. (müzeyyen) zinetli (elbiseler,) her bahar mevsiminde vücuda gelen, silah altına alınan nebatat ve hayvanat taifelerinden her birine ona layık gayet süslü birer elbise giydiriliyor ve o elbiseler zamanla değiştiriliyor. (muhteşem ziyafetler vardır.) Bahar mevsiminde her bir nev’e ona mahsus öyle bir ziyafet veriliyor ki; yediden yetmişe kadar canlı ve cansız bütün mahlukat, o ziyafetten istifade eder. Bütün bu fiillerden, bu memleketin gayet Kerim bir padişahı var olduğu bilinir.
Müellif (r.a), bu surette Cenab-ı Hakk’ın “rahmet ve kerem” fiillerinin vücuduna mezkûr misallerle işaret etti. Şöyle ki; bu dünyanın gidişatına ve icraatına bakıldığında görülür ki; en aciz ve fakir mahluk, en güzel rızkı yer. Balıklar ve meyve kurtları gibi. Çocuk küçükken, süt gibi en güzel, en safi, en mugaddi
METİN
İKİNCİ SURET: Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetdar ve şahane taamlar murassa nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyafetler vardır.
ŞERH
(İKİNCİ SURET: Bu gidişata, icraata bak!) Emin arkadaşı, o hain serseme diyor ki; bu memleketin gidişatına, bu memlekette yapılan faaliyyetlere ve icraatlara bak. Bu gidişat ve icraattan, bu memleketin gayet merhametkar bir padişahı var olduğu bedaheten anlaşılıyor. Şöyle ki: (Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor;) Askeriyyede olduğu gibi; herkesin erzakı getirilip önüne konuluyor, kimse aç bırakılmıyor. Zahiren padişah görünmüyor, ahalinin de asker veya memur oldukları zahiren bilinmiyor. Bununla beraber ortada inkar edilmez bir fiil var. O da herkesin rızkı gönderilip önüne konulmasıdır. (kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor.) Mesela; bir dağ başında bir çobanın koyununun ayağı kırılsa, baytar gönderip tedavi ettiriyor. Bu fiillerden, bu memleketin gayet Rahim bir padişahı var olduğu biliniyor.
Hem bu gidişat ve icraattan, bu memleketin gayet Kerim bir padişahı var olduğu bedaheten anlaşılıyor. Şöyle ki: (Hem) bu ziyafetgaha bak! (gayet kıymetdar ve şahane taamlar) sebze ve meyvelere işarettir (kaplar,) ağaçlara, bostanlara, bağ ve bahçelere işarettir. Mesela; her bir ağaç, bir kap gibi üstüne meyveler konulmuş bize takdim ediliyor. (murassa) süslü (nişanlar,) mesela; bahar mevsiminde her bir ağacın başındaki yaprak ve çiçeklerin her biri süslü birer nişandır, o gaybi zattan haber verir. (müzeyyen) zinetli (elbiseler,) her bahar mevsiminde vücuda gelen, silah altına alınan nebatat ve hayvanat taifelerinden her birine ona layık gayet süslü birer elbise giydiriliyor ve o elbiseler zamanla değiştiriliyor. (muhteşem ziyafetler vardır.) Bahar mevsiminde her bir nev’e ona mahsus öyle bir ziyafet veriliyor ki; yediden yetmişe kadar canlı ve cansız bütün mahlukat, o ziyafetten istifade eder. Bütün bu fiillerden, bu memleketin gayet Kerim bir padişahı var olduğu bilinir.
Müellif (r.a), bu surette Cenab-ı Hakk’ın “rahmet ve kerem” fiillerinin vücuduna mezkûr misallerle işaret etti. Şöyle ki; bu dünyanın gidişatına ve icraatına bakıldığında görülür ki; en aciz ve fakir mahluk, en güzel rızkı yer. Balıklar ve meyve kurtları gibi. Çocuk küçükken, süt gibi en güzel, en safi, en mugaddi
METİN
Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmet eder.
ŞERH
görünüyor ki; hiç kimse bir an bile olsun vazifesinden geri kalmıyor. (Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder.) Mesela; kâinatta en büyük memur, en büyük mahluk zahiren Güneştir. Güneş, o azametiyle beraber bir an bile görevinden geri kalmıyor. Gece, gündüz, küre-i arz, yıldızlar, nebatat ve hayvanat, kısaca bütün mevcudat, yerli yerinde görevini yapıyor. (Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez.) Herkesin bir hududu, bir kanunu var. Kimse o hududun ve o kanunun dışına çıkmaz. (En büyük şahıs,) Güneşe işarettir. (en büyük bir itaatle mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmet eder.) Azametiyle beraber Ellah’a karşı en çok zilletini gösteren mahluk Güneştir. Ellah (c.c) Aziz ismiyle ona tecelli etmiş, böylece Güneşi izzetine karşı zillet altında çalıştırıyor. Güneş, bu memleketin Aziz’i, Ellah olduğunu; memleketin en zelili ise kendisi olduğunu kabul etmiş ki; gayet zillet altında abdiyetini ve memuriyyetini ifa ediyor. Cenab-ı Hak, Güneşin bu memuriyyetini şöyle ilan ediyor:
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَزيزِ الْعَل۪يمِ
“Güneş, kendisi için tayin olunan hadd-i muayyeninde cereyan eder ve devri, o haddi muayyeninde tamam olur. Binaenaleyh; hudud-u mukadderesini tecavüz etmez. İşte şemsin bu minval üzere cereyanı, Aziz (her şeye galib) ve Alîm (ilmi, her şeyi ihata eden) Ellahu Teala’nın takdiridir.”1
Mevcudat-ı âlemin vazife suretinde itaatleri, bir kanun tahtında hareket ettiklerini bildiriyor. O kanun ise tekvini kanunlardır. Şu koca kâinatı emrine musahhar etmekle muhtelif vazifelerde çalıştıran o celal ve izzet sahibi Zat-ı Zü’l-Celal, elbette nev’-i insanı bu külli itaatten haric tutmamıştır, onu da itaat altına alacaktır. Bu ise, ancak kanun suretinde olur. O kanun ise, şeriat-ı teklifiyyedir.
Madem asarının şehadetiyle ve peygamberlerin tebliğiyle vücudu sabit olan o celal ve izzet sahibine, nev-i insanın bir kısmı, iman ve itaat ile mukabelede bulundukları halde, mükâfatlarını görmeden bu memleketten göçüp gidiyorlar.
[1] Yâsîn, 36:38.
METİN
Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmet eder.
ŞERH
görünüyor ki; hiç kimse bir an bile olsun vazifesinden geri kalmıyor. (Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder.) Mesela; kâinatta en büyük memur, en büyük mahluk zahiren Güneştir. Güneş, o azametiyle beraber bir an bile görevinden geri kalmıyor. Gece, gündüz, küre-i arz, yıldızlar, nebatat ve hayvanat, kısaca bütün mevcudat, yerli yerinde görevini yapıyor. (Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez.) Herkesin bir hududu, bir kanunu var. Kimse o hududun ve o kanunun dışına çıkmaz. (En büyük şahıs,) Güneşe işarettir. (en büyük bir itaatle mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmet eder.) Azametiyle beraber Ellah’a karşı en çok zilletini gösteren mahluk Güneştir. Ellah (c.c) Aziz ismiyle ona tecelli etmiş, böylece Güneşi izzetine karşı zillet altında çalıştırıyor. Güneş, bu memleketin Aziz’i, Ellah olduğunu; memleketin en zelili ise kendisi olduğunu kabul etmiş ki; gayet zillet altında abdiyetini ve memuriyyetini ifa ediyor. Cenab-ı Hak, Güneşin bu memuriyyetini şöyle ilan ediyor:
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَزيزِ الْعَل۪يمِ
“Güneş, kendisi için tayin olunan hadd-i muayyeninde cereyan eder ve devri, o haddi muayyeninde tamam olur. Binaenaleyh; hudud-u mukadderesini tecavüz etmez. İşte şemsin bu minval üzere cereyanı, Aziz (her şeye galib) ve Alîm (ilmi, her şeyi ihata eden) Ellahu Teala’nın takdiridir.”1
Mevcudat-ı âlemin vazife suretinde itaatleri, bir kanun tahtında hareket ettiklerini bildiriyor. O kanun ise tekvini kanunlardır. Şu koca kâinatı emrine musahhar etmekle muhtelif vazifelerde çalıştıran o celal ve izzet sahibi Zat-ı Zü’l-Celal, elbette nev’-i insanı bu külli itaatten haric tutmamıştır, onu da itaat altına alacaktır. Bu ise, ancak kanun suretinde olur. O kanun ise, şeriat-ı teklifiyyedir.
Madem asarının şehadetiyle ve peygamberlerin tebliğiyle vücudu sabit olan o celal ve izzet sahibine, nev-i insanın bir kısmı, iman ve itaat ile mukabelede bulundukları halde, mükâfatlarını görmeden bu memleketten göçüp gidiyorlar.
[1] Yâsîn, 36:38.
METİN
Halbuki kerem ise, in’am etmek ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz. İzzet ise gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edebsizlerin te’dibini ister. Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor.
ŞERH
(Halbuki kerem ise, in’am etmek) devamlı nimetlendirmek (ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz.) Yani devamlı ihsan etmek ister. Hem o kerem ve merhamet, nimet ve ihsanın bekasını ve o nimet ve ihsanlardan istifade edenlerin devam-ı vücudlarını ister. Şimdi görüyoruz ki; bahar mevsiminde pek çok sofralar kuruluyor. O sofralardan en çok istifade eden insandır. Zira insan, âlemin merkezi hükmündedir. Güz mevsimi gelince o sofralardan istifade edenler doymadan o sofralar kaldırılıyor. Zira hem o sofraların ömrü kısa, hem de o sofralardan istifade edenlerin ömrü kısa olup her ikisi de ölüme mahkumdur. Bu ise, o sonsuz rahmet ve kereme zıd bir halettir. Madem kaldırılan sofraların yerine yenileri geliyor, hem madem vefat edip giden zihayatın bahusus insanların arkalarından yeni bir taife vücud buluyor. Aynı ikram ve ihsan onlar hakkında da devam ediyor. Bu gösterir ki; perde-i gayb arkasında daimi bir rahmet ve kerem sahibi vardır ve o rahmet ve kerem sahibi zatın nihayetsiz hazineleri mevcuddur. Elbette o rahmet ve kerem sahibi olan Zat’ın rahmet ve keremine mazhar daimi bir memleketi ve o memlekette daimi kalacak ve istifade edecek dostları bulunacaktır.
Hem (İzzet ise gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edebsizlerin te’dibini ister.) Aziz yalnız O’dur. Mevcudat-ı âlem ise O’na karşı zelildir. Zira evamirine karşı gayet itaattedir. Cin ve inse gelince; onların bir kısmı, o izzet ve celal sahibi Zat’a iman ve itaatle mukabelede bulunurken, diğer bir kısmı ise, iman ve itaatten i’raz edip inkar ve isyana saplanır. Bütün âlem, O izzet ve celal sahibi Zat’a itaat etmek suretiyle zilletini ilan ettiği halde, insanların kısm-ı ekserisi bu itaatın dışında kalıyor. Elbette O izzet sahibi Zat, böyle edebsizleri te’dip etmek ister. Halbuki burada hakkıyla ceza verilmiyor. Ölümle her iki kısım zahiren müsavi tutuluyor. Bu memleket sahibini aziz bilip iman ve itaat etmek suretiyle zelil olduklarını ilan edenler ile, O Aziz Zat’ı tanımayıp isyan edenler bir seviyede kalıyor. Bu durumda o izzet ve celal sahibi Zat, asileri cezalandırmamakla haşa zilletini göstermiş olur. Bu ise muhaldir. Öyle ise o izzet ve celale muvafık bir ceza mahalli vardır.
(Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor.) Ehl-i iman ve taat hakkında o rahmetin, ehl-i küfür ve isyan hakkında ise o
METİN
Halbuki kerem ise, in’am etmek ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz. İzzet ise gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edebsizlerin te’dibini ister. Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor.
ŞERH
(Halbuki kerem ise, in’am etmek) devamlı nimetlendirmek (ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz.) Yani devamlı ihsan etmek ister. Hem o kerem ve merhamet, nimet ve ihsanın bekasını ve o nimet ve ihsanlardan istifade edenlerin devam-ı vücudlarını ister. Şimdi görüyoruz ki; bahar mevsiminde pek çok sofralar kuruluyor. O sofralardan en çok istifade eden insandır. Zira insan, âlemin merkezi hükmündedir. Güz mevsimi gelince o sofralardan istifade edenler doymadan o sofralar kaldırılıyor. Zira hem o sofraların ömrü kısa, hem de o sofralardan istifade edenlerin ömrü kısa olup her ikisi de ölüme mahkumdur. Bu ise, o sonsuz rahmet ve kereme zıd bir halettir. Madem kaldırılan sofraların yerine yenileri geliyor, hem madem vefat edip giden zihayatın bahusus insanların arkalarından yeni bir taife vücud buluyor. Aynı ikram ve ihsan onlar hakkında da devam ediyor. Bu gösterir ki; perde-i gayb arkasında daimi bir rahmet ve kerem sahibi vardır ve o rahmet ve kerem sahibi zatın nihayetsiz hazineleri mevcuddur. Elbette o rahmet ve kerem sahibi olan Zat’ın rahmet ve keremine mazhar daimi bir memleketi ve o memlekette daimi kalacak ve istifade edecek dostları bulunacaktır.
Hem (İzzet ise gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edebsizlerin te’dibini ister.) Aziz yalnız O’dur. Mevcudat-ı âlem ise O’na karşı zelildir. Zira evamirine karşı gayet itaattedir. Cin ve inse gelince; onların bir kısmı, o izzet ve celal sahibi Zat’a iman ve itaatle mukabelede bulunurken, diğer bir kısmı ise, iman ve itaatten i’raz edip inkar ve isyana saplanır. Bütün âlem, O izzet ve celal sahibi Zat’a itaat etmek suretiyle zilletini ilan ettiği halde, insanların kısm-ı ekserisi bu itaatın dışında kalıyor. Elbette O izzet sahibi Zat, böyle edebsizleri te’dip etmek ister. Halbuki burada hakkıyla ceza verilmiyor. Ölümle her iki kısım zahiren müsavi tutuluyor. Bu memleket sahibini aziz bilip iman ve itaat etmek suretiyle zelil olduklarını ilan edenler ile, O Aziz Zat’ı tanımayıp isyan edenler bir seviyede kalıyor. Bu durumda o izzet ve celal sahibi Zat, asileri cezalandırmamakla haşa zilletini göstermiş olur. Bu ise muhaldir. Öyle ise o izzet ve celale muvafık bir ceza mahalli vardır.
(Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor.) Ehl-i iman ve taat hakkında o rahmetin, ehl-i küfür ve isyan hakkında ise o
METİN
Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
ŞERH
eder. Mazlum ehl-i iman ise; hukukullah ve hukuku’l-ibada riayet ettiği halde zillet içinde kalarak buradan göçüp gider. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
Madem asarının şehadetiyle bu kainatta bir kerem ve rahmet, bir celal ve izzet görünüyor. Hem bütün peygamberler ve semavi kitaplar, o rahmet ve izzet sahibi Zat’ı, nev-i beşere tanıttırmışlar ve o rahmet ve izzet sahibi Zatı iman ile tanıyıp itaatle O’na şükredenleri mükafatlandıracağını; o rahmet ve izzet sahibi Zatı inkar ve O’na isyan edenleri ise cezalandıracağını beyan etmişler. Bu tebliğata karşı bir kısım insanlar iman ve itaat ettikleri halde, diğer bir kısmı küfür ve isyan yolunu tercih ediyorlar. Bununla beraber her iki kısım insanlar yaptıklarının karşılığını burada görmeden göçüp gidiyorlar.
(Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.) Büyük bir mahkeme var. O mahkemede Cebrail (a.s) münadi olup Ellah (c.c) ise, Hâkim isminin tecellisiyle insanlar mabeyninde adaletle hükmedecektir.
Hulasa: Bir devleti düşünelim ki; o devletin reisi, memleketinin her tarafında muhteşem ziyafetler kurmuş, çeşit çeşit sofralar sermiş. Raiyyetinin her çeşit ihtiyacını gözeterek muhtaç oldukları nimetleri o sofrada dizmiş, onlara hadsiz ihsan ve ikramda bulunuyor. Hususan aciz ve fakir olanlara daha iyi bakıyor. Kimsesiz hastaları görüp gözetiyor. Bu hal, O’nun kerem ve merhametini gösterir.
Hem o devlette bazı isyankârlardan başka herkes vazifesine gayet dikkat eder. Herkes emir dairesinde hareket eder. Bazen de o devlet reisi, izzet ve celalini göstermek için asileri tokatlar. Bu hal de, O’nun izzet ve gayretini, haysiyyet ve namusunu gösterir.
Demek o devletin reisi ve sultanı, pek büyük bir saltanat sahibidir. O haşmetli sultanın, pek büyük kerem ve merhameti, pek büyük izzet ve celali vardır. Kerem ve merhametin şe’ni, itaatkâr raiyyetine in’am ve ihsan etmektir. İzzet, celal ve gayretin şe’ni ise, edebsizleri te’dib etmektir. Hâlbuki görüyoruz ki, o kerem ve merhamete, o izzet ve celale layık binden biri burada icra edilmiyor. Bazıları o devlet reisini tanıyıp itaat ediyor, bazıları da tanımayıp isyan ediyor. Sultanın gücü kemalde olduğu halde onlara ilişmiyor. Bu hal ve vaziyetten anlaşılıyor ki; o haşmetli sultanın başka bir memleketi vardır. O memlekette
METİN
Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
ŞERH
eder. Mazlum ehl-i iman ise; hukukullah ve hukuku’l-ibada riayet ettiği halde zillet içinde kalarak buradan göçüp gider. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
Madem asarının şehadetiyle bu kainatta bir kerem ve rahmet, bir celal ve izzet görünüyor. Hem bütün peygamberler ve semavi kitaplar, o rahmet ve izzet sahibi Zat’ı, nev-i beşere tanıttırmışlar ve o rahmet ve izzet sahibi Zatı iman ile tanıyıp itaatle O’na şükredenleri mükafatlandıracağını; o rahmet ve izzet sahibi Zatı inkar ve O’na isyan edenleri ise cezalandıracağını beyan etmişler. Bu tebliğata karşı bir kısım insanlar iman ve itaat ettikleri halde, diğer bir kısmı küfür ve isyan yolunu tercih ediyorlar. Bununla beraber her iki kısım insanlar yaptıklarının karşılığını burada görmeden göçüp gidiyorlar.
(Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.) Büyük bir mahkeme var. O mahkemede Cebrail (a.s) münadi olup Ellah (c.c) ise, Hâkim isminin tecellisiyle insanlar mabeyninde adaletle hükmedecektir.
Hulasa: Bir devleti düşünelim ki; o devletin reisi, memleketinin her tarafında muhteşem ziyafetler kurmuş, çeşit çeşit sofralar sermiş. Raiyyetinin her çeşit ihtiyacını gözeterek muhtaç oldukları nimetleri o sofrada dizmiş, onlara hadsiz ihsan ve ikramda bulunuyor. Hususan aciz ve fakir olanlara daha iyi bakıyor. Kimsesiz hastaları görüp gözetiyor. Bu hal, O’nun kerem ve merhametini gösterir.
Hem o devlette bazı isyankârlardan başka herkes vazifesine gayet dikkat eder. Herkes emir dairesinde hareket eder. Bazen de o devlet reisi, izzet ve celalini göstermek için asileri tokatlar. Bu hal de, O’nun izzet ve gayretini, haysiyyet ve namusunu gösterir.
Demek o devletin reisi ve sultanı, pek büyük bir saltanat sahibidir. O haşmetli sultanın, pek büyük kerem ve merhameti, pek büyük izzet ve celali vardır. Kerem ve merhametin şe’ni, itaatkâr raiyyetine in’am ve ihsan etmektir. İzzet, celal ve gayretin şe’ni ise, edebsizleri te’dib etmektir. Hâlbuki görüyoruz ki, o kerem ve merhamete, o izzet ve celale layık binden biri burada icra edilmiyor. Bazıları o devlet reisini tanıyıp itaat ediyor, bazıları da tanımayıp isyan ediyor. Sultanın gücü kemalde olduğu halde onlara ilişmiyor. Bu hal ve vaziyetten anlaşılıyor ki; o haşmetli sultanın başka bir memleketi vardır. O memlekette
METİN
Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor.
ŞERH
(Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla) ölçü ile (muameleler görülüyor.) Hem yine bu memlekete dikkatle bakıldığında görülecektir ki; her şeye bir mizan ve bir ölçü ile vücud veriliyor. Mesela; Güneş şimdiki cirminden daha büyük olsa idi, başka yıldızlara ve seyyarelere yer kalmazdı. Hem mesela; kavak ağacı şayet kendisine tayin edilen bir had olmasaydı, merkezkaç kuvvetiyle büyüyüp bütün kâinatı istila edecekti. Fakat kendisi için tayin edilen o hadde gelir ve durur, başkasının hakkına tecavüz etmez.
Hem her şeyin hareketi bir mizan iledir. Mesela; Güneşin hareketi kendisi için tayin edilen bir mizan dairesindedir. O mizanın dışına çıkmak suretiyle zerre kadar haddini aşmaz ve başkalarının hududuna tecavüz etmez.
Hem her zihayatın vücuda gelişi bir mizan içinde olduğu gibi, vücuttan gidişi de bir mizan içinde cereyan etmektedir. Mevcudat-ı âlem tekâmül kanununa tabi olduğu için, fıtri bir ömrü vardır. Bu nedenle doğar, büyür ve ölür. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Bir şey kanun-u tekâmülde dâhil ise, o şeyde alâküllihal neşvünema vardır. Neşvünema ve büyümek varsa, ona alâküllihal bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâküllihal bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikra ve tetebbu ile sabittir ki, öyle şeyler mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.”1
Hem istidad, ihtiyac-ı fıtri ve ızdırar lisaniyle istenilen her şeye cevab vermek, bir adaletin varlığını gösterir.
Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, vücud ve bekasına lazım olan bütün ihtiyaçlarını yerine getirmek, kâinatta cari olan o adaletin varlığını isbat eder. Mesela; o adalet sahibi Zat, bir çekirdeğin neşv u nema bulması için lüzumlu olan toprak, su, hava ve Güneşi onun imdadına gönderiyor, ona bu hakkı verirken başkasının hakkına da tecavüz ettirmeden veriyor.
Hem haksızların te’dib edilmesi de yine kâinatta cari olan o adaletin varlığını isbat eder. Mesela; geçmiş asırlarda yaşayan kâfir ve asiler, zulümleri ve isyanları sebebiyle azaba, belaya, musibete müstahak olmuşlardır.
Kâinatta cari olan tekvini kanunlar neticesinde müşahede olunan adalet, insan
[1] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4. Esas, s. 529-530.
METİN
Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor.
ŞERH
(Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla) ölçü ile (muameleler görülüyor.) Hem yine bu memlekete dikkatle bakıldığında görülecektir ki; her şeye bir mizan ve bir ölçü ile vücud veriliyor. Mesela; Güneş şimdiki cirminden daha büyük olsa idi, başka yıldızlara ve seyyarelere yer kalmazdı. Hem mesela; kavak ağacı şayet kendisine tayin edilen bir had olmasaydı, merkezkaç kuvvetiyle büyüyüp bütün kâinatı istila edecekti. Fakat kendisi için tayin edilen o hadde gelir ve durur, başkasının hakkına tecavüz etmez.
Hem her şeyin hareketi bir mizan iledir. Mesela; Güneşin hareketi kendisi için tayin edilen bir mizan dairesindedir. O mizanın dışına çıkmak suretiyle zerre kadar haddini aşmaz ve başkalarının hududuna tecavüz etmez.
Hem her zihayatın vücuda gelişi bir mizan içinde olduğu gibi, vücuttan gidişi de bir mizan içinde cereyan etmektedir. Mevcudat-ı âlem tekâmül kanununa tabi olduğu için, fıtri bir ömrü vardır. Bu nedenle doğar, büyür ve ölür. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Bir şey kanun-u tekâmülde dâhil ise, o şeyde alâküllihal neşvünema vardır. Neşvünema ve büyümek varsa, ona alâküllihal bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâküllihal bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikra ve tetebbu ile sabittir ki, öyle şeyler mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.”1
Hem istidad, ihtiyac-ı fıtri ve ızdırar lisaniyle istenilen her şeye cevab vermek, bir adaletin varlığını gösterir.
Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, vücud ve bekasına lazım olan bütün ihtiyaçlarını yerine getirmek, kâinatta cari olan o adaletin varlığını isbat eder. Mesela; o adalet sahibi Zat, bir çekirdeğin neşv u nema bulması için lüzumlu olan toprak, su, hava ve Güneşi onun imdadına gönderiyor, ona bu hakkı verirken başkasının hakkına da tecavüz ettirmeden veriyor.
Hem haksızların te’dib edilmesi de yine kâinatta cari olan o adaletin varlığını isbat eder. Mesela; geçmiş asırlarda yaşayan kâfir ve asiler, zulümleri ve isyanları sebebiyle azaba, belaya, musibete müstahak olmuşlardır.
Kâinatta cari olan tekvini kanunlar neticesinde müşahede olunan adalet, insan
[1] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4. Esas, s. 529-530.
METİN
Hâlbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin taltifini ister. Adalet ise, raiyyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.
ŞERH
(Hâlbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden) sığınan (mültecilerin taltifini ister.) Hikmet-i hükumet ister ki; o hükumeti tanımak ve itaat etmek suretiyle iltica edenleri mükâfatlandırsın. (Adalet ise, raiyyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti) şerefi, (saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.) Adalet ise; raiyyetin hakkını muhafaza etmek, yani her hak sahibinin hakkını vermek ve haksızları cezalandırmak ister. Bu ise; hem hükumetin haysiyyetini, hem de haşmetini muhafaza altına alır.
Evet adalet ikidir:
Biri: Her hak sahibine hakkını vermektir. Buna müsbet adalet denir.
Diğeri: Haksızları cezalandırmaktır. Buna da menfi adalet denir.
Bütün kâinatta birinci nev’i adalet icra olunuyor. Yani her hak sahibine hakkı veriliyor.
İkinci nev’i adalet ise, bu dünyada tam manasıyla icra olunmuyor. Zalimler ceza görmeden, mazlumlar ise haklarını almadan buradan göçüp gidiyorlar. Hâlbuki bir hükümet, zalimleri tecziye etmek suretiyle mazlumların hakkını o zalimlerden almazsa o hükumet yıkılmaya mahkûmdur ve bu hal, o hükumetin haşmet ve haysiyyetini lekedar eder. Madem kâinatın asarıyla hükumet-i İlahiyyenin haşmet ve haysiyyeti sabittir. Elbette o haşmet ve haysiyyete layık bir dar-ı mücazat olacaktır.
Müellif (r.a), gelecek cümlelerinde kâinattaki adalet-i İlahiyyenin vücudunu isbat ettikten sonra, haşir mes’elesini onun üzerine bina ediyor. Şöyle ki;
“İşte gel, Güneş ile muhtelif oniki seyyarenin müvazenelerine bak. Acaba bu müvazene, Güneş gibi, Adil ve Kadîr olan Zât-ı Zü’l-Celal’i göstermiyor mu? Ve bilhassa seyyarattan olan gemimiz yani Küre-i Arz, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o hârika sür’atiyle beraber zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer sür’ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye müvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak; belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak. Ve bilhassa zeminin yüzünde nebatî
METİN
Hâlbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin taltifini ister. Adalet ise, raiyyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.
ŞERH
(Hâlbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden) sığınan (mültecilerin taltifini ister.) Hikmet-i hükumet ister ki; o hükumeti tanımak ve itaat etmek suretiyle iltica edenleri mükâfatlandırsın. (Adalet ise, raiyyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti) şerefi, (saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.) Adalet ise; raiyyetin hakkını muhafaza etmek, yani her hak sahibinin hakkını vermek ve haksızları cezalandırmak ister. Bu ise; hem hükumetin haysiyyetini, hem de haşmetini muhafaza altına alır.
Evet adalet ikidir:
Biri: Her hak sahibine hakkını vermektir. Buna müsbet adalet denir.
Diğeri: Haksızları cezalandırmaktır. Buna da menfi adalet denir.
Bütün kâinatta birinci nev’i adalet icra olunuyor. Yani her hak sahibine hakkı veriliyor.
İkinci nev’i adalet ise, bu dünyada tam manasıyla icra olunmuyor. Zalimler ceza görmeden, mazlumlar ise haklarını almadan buradan göçüp gidiyorlar. Hâlbuki bir hükümet, zalimleri tecziye etmek suretiyle mazlumların hakkını o zalimlerden almazsa o hükumet yıkılmaya mahkûmdur ve bu hal, o hükumetin haşmet ve haysiyyetini lekedar eder. Madem kâinatın asarıyla hükumet-i İlahiyyenin haşmet ve haysiyyeti sabittir. Elbette o haşmet ve haysiyyete layık bir dar-ı mücazat olacaktır.
Müellif (r.a), gelecek cümlelerinde kâinattaki adalet-i İlahiyyenin vücudunu isbat ettikten sonra, haşir mes’elesini onun üzerine bina ediyor. Şöyle ki;
“İşte gel, Güneş ile muhtelif oniki seyyarenin müvazenelerine bak. Acaba bu müvazene, Güneş gibi, Adil ve Kadîr olan Zât-ı Zü’l-Celal’i göstermiyor mu? Ve bilhassa seyyarattan olan gemimiz yani Küre-i Arz, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o hârika sür’atiyle beraber zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer sür’ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye müvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak; belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak. Ve bilhassa zeminin yüzünde nebatî
ŞERH
Birinci ve en birinci kısmı: Ellah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.” 1
Hem O Adil-i Zü’l-Celal, münkir ve asi kullarına başka bir memlekette, hakiki adaletine şayeste daha büyük, daha şiddetli, daha elem verici ve daimi bir azabı verecektir. Gelecek ayet-i kerimeler o şiddetli ve daimi olan azabı şöyle tavsif etmektedir:
وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ى مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى
“(Ve israf eden) yani kuvve-i akliyye, kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i şeheviyye cihetinde ifrat ve tefrite düşerek hadd-i vasat olan istikamet ve adaleti kaybeden ve Mabud-u bi’l-Hakkın emirlerine boyun eğmeyen (ve Rabbinin âyetlerini tasdik etmeyip onları inkâr eyleyen kimseyi dünyada böylece cezalandırırız.) Onu o cinayetinden dolayı dünyada böylece cezaya uğratırız. (Ve ahiretin azabı ise) dünyadaki ve kabirdeki azaplara göre (elbette daha şiddetlidir ve daha ebedidir.)” 2
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ
“(Hayır) O kâfirlerin dünyada görecekleri azaplar, uğrayacakları mağlûbiyyetler, onların tam cezaları değildir. (Onlara vaad olunan asıl azaplarının zamanı kıyamettir.) Asıl en büyük azaplara o kıyamet gününde uğrayacaklardır. (O kıyamet ise daha dehşetlidir.) En büyük bir belâdır, bir musibettir. Kendisinden kurtuluş ümidi bulunmayan pek rezilâne bir felakettir. (ve daha acıdır.) Ebedî bir azaptan ibarettir. Artık bu pek müthiş akıbeti düşünmeli değil midirler?” 3
كَذٰلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
“(İşte azap böyledir.) Ellah’ın emrine karşı gelenler dünyada , ellerindeki nimetlerin
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 144.
[2] Táhâ, 20:127.
[3] Kamer, 54:46.
ŞERH
Birinci ve en birinci kısmı: Ellah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.” 1
Hem O Adil-i Zü’l-Celal, münkir ve asi kullarına başka bir memlekette, hakiki adaletine şayeste daha büyük, daha şiddetli, daha elem verici ve daimi bir azabı verecektir. Gelecek ayet-i kerimeler o şiddetli ve daimi olan azabı şöyle tavsif etmektedir:
وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ى مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى
“(Ve israf eden) yani kuvve-i akliyye, kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i şeheviyye cihetinde ifrat ve tefrite düşerek hadd-i vasat olan istikamet ve adaleti kaybeden ve Mabud-u bi’l-Hakkın emirlerine boyun eğmeyen (ve Rabbinin âyetlerini tasdik etmeyip onları inkâr eyleyen kimseyi dünyada böylece cezalandırırız.) Onu o cinayetinden dolayı dünyada böylece cezaya uğratırız. (Ve ahiretin azabı ise) dünyadaki ve kabirdeki azaplara göre (elbette daha şiddetlidir ve daha ebedidir.)” 2
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ
“(Hayır) O kâfirlerin dünyada görecekleri azaplar, uğrayacakları mağlûbiyyetler, onların tam cezaları değildir. (Onlara vaad olunan asıl azaplarının zamanı kıyamettir.) Asıl en büyük azaplara o kıyamet gününde uğrayacaklardır. (O kıyamet ise daha dehşetlidir.) En büyük bir belâdır, bir musibettir. Kendisinden kurtuluş ümidi bulunmayan pek rezilâne bir felakettir. (ve daha acıdır.) Ebedî bir azaptan ibarettir. Artık bu pek müthiş akıbeti düşünmeli değil midirler?” 3
كَذٰلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
“(İşte azap böyledir.) Ellah’ın emrine karşı gelenler dünyada , ellerindeki nimetlerin
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 144.
[2] Táhâ, 20:127.
[3] Kamer, 54:46.
METİN
Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
ŞERH
yok olmasıyla azaba uğrarlar. Mekke ehlinin kaht u galaya giriftar olmaları da bu kabildendir. (Ve muhakkak ki: Âhiret azabı daha büyüktür.) Artık Risale-i Muhammediyyeyi ve ahkam-ı İlahiyyeyi inkâr ederek küfür ve isyanda devam eyleyenler, âhiretteki azaplarını düşünsünler. O ne kadar şiddetlidir. O mala değil, cana yöneliktir ve daha devamlıdır. (Eğer) inkarcılar, isyana devam edenler, bu hakikati (bilecek olsalar idi,) elbette küfür ve inkarlarına devam etmezlerdi, tevbekâr olarak selâmet yolunu takib ederlerdi, iman ve taat dairesine girerlerdi.” 1
(Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.) Hakim-i Ale’l-Itlak ve Adil-i Mutlak olan bu memleketin sahibi bir mahkeme-i kübra açacak, o mahkemede hikmet ve adaletiyle tecelli edip mazlumlara mükafat, zalimlere ise ceza verecektir.
Müellif (r.a)’ın bu cümlesinde “mahkeme-i kübra” tabirini kullanması, gayet manidardır. Ahiretteki mahkeme-i kübranın varlığı, dünyadaki mahkeme-i suğranın vücuduna işaret ediyor. Yani her ne kadar burada kâfir ve asilere bir ceza verilse de o ceza onların şirk, küfür ve zulümlerinin tam karşılığı olmuyor. Onun için buradaki küçük ceza, oradaki büyük cezayı ihsas ettiriyor. Müellif (r.a), küçük suçların küçük mahkemelerde, büyük suçların ise büyük mahkemelerde verileceğini veciz bir şekilde şöyle ifade buyurmaktadır:
“Nasılki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür’aten verilir. Ehl-i dalaletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adalet olarak âlem-i bekadaki mahkeme-i kübraya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.” 2
Hulasa: Bir devlet, şu şartlara haiz olmalıdır:
Birincisi: Kanunları olmalıdır. Çünkü kanunu olmayan devlet, devlet sayılmaz.
İkincisi: O devletin sanayii bulunmalıdır.
Üçüncüsü: Yaptığı işleri nizam ve intizam içinde, faide ve maslahatları gözeterek yapmalıdır. Bu üç şart, devletin müsbet yönü olup aynı zamanda buna devletin hikmeti de denir.
[1] Kalem, 68:33.
[2] Lem‘alar, 10. Lem‘a, Suâl-Cevâb, s. 48.
METİN
Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
ŞERH
yok olmasıyla azaba uğrarlar. Mekke ehlinin kaht u galaya giriftar olmaları da bu kabildendir. (Ve muhakkak ki: Âhiret azabı daha büyüktür.) Artık Risale-i Muhammediyyeyi ve ahkam-ı İlahiyyeyi inkâr ederek küfür ve isyanda devam eyleyenler, âhiretteki azaplarını düşünsünler. O ne kadar şiddetlidir. O mala değil, cana yöneliktir ve daha devamlıdır. (Eğer) inkarcılar, isyana devam edenler, bu hakikati (bilecek olsalar idi,) elbette küfür ve inkarlarına devam etmezlerdi, tevbekâr olarak selâmet yolunu takib ederlerdi, iman ve taat dairesine girerlerdi.” 1
(Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.) Hakim-i Ale’l-Itlak ve Adil-i Mutlak olan bu memleketin sahibi bir mahkeme-i kübra açacak, o mahkemede hikmet ve adaletiyle tecelli edip mazlumlara mükafat, zalimlere ise ceza verecektir.
Müellif (r.a)’ın bu cümlesinde “mahkeme-i kübra” tabirini kullanması, gayet manidardır. Ahiretteki mahkeme-i kübranın varlığı, dünyadaki mahkeme-i suğranın vücuduna işaret ediyor. Yani her ne kadar burada kâfir ve asilere bir ceza verilse de o ceza onların şirk, küfür ve zulümlerinin tam karşılığı olmuyor. Onun için buradaki küçük ceza, oradaki büyük cezayı ihsas ettiriyor. Müellif (r.a), küçük suçların küçük mahkemelerde, büyük suçların ise büyük mahkemelerde verileceğini veciz bir şekilde şöyle ifade buyurmaktadır:
“Nasılki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür’aten verilir. Ehl-i dalaletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adalet olarak âlem-i bekadaki mahkeme-i kübraya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.” 2
Hulasa: Bir devlet, şu şartlara haiz olmalıdır:
Birincisi: Kanunları olmalıdır. Çünkü kanunu olmayan devlet, devlet sayılmaz.
İkincisi: O devletin sanayii bulunmalıdır.
Üçüncüsü: Yaptığı işleri nizam ve intizam içinde, faide ve maslahatları gözeterek yapmalıdır. Bu üç şart, devletin müsbet yönü olup aynı zamanda buna devletin hikmeti de denir.
[1] Kalem, 68:33.
[2] Lem‘alar, 10. Lem‘a, Suâl-Cevâb, s. 48.
METİN
DÖRDÜNCÜ SURET: Bak had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat’umat gösteriyorlar ki: Bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehaveti hesapsız dolu hazineleri vardır.
ŞERH
(DÖRDÜNCÜ SURET: Bak had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat’umat) yiyecekler (gösteriyorlar ki: Bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehaveti) cömertliği, (hesapsız dolu hazineleri vardır.)
Metinde geçen “sergiler” tabiri, mevsimlere işarettir. Sani-i Zülkemal, meşher-i san’at-ı İlahiyye olan şu dünyada her mevsimde ayrı ayrı san’at eserlerini sergiliyor. Mesela; bahar mevsiminde kuru bir dala bakıyoruz ki, üstüne gayet müzeyyen bir çiçek takılmış. O dalın kökü de adeta kemik gibi kupkurudur. Keza o dala takılan meyveye bakıyoruz. Gayet antika bir san’at eseridir. Aklı başında olan her insan anlar ki, bu çiçekler, bu meyveler birer mücevherattır, onu o şekilde san’atlı vücuda getiren Sani-i Zü’l-Kemalini gösterir. Hem mesela; yaz mevsiminde üzüm salkımlarının asıldığı kemik gibi kuru asma dalına bak. Ne kadar san’atlı yaratılmış. O dala takılan salkımlardan bir tanesine nazar-ı ibretle bakıldığı zaman şu san’at incelikleri görülecektir: O üzüm salkımındaki tanelerin her biri şurub tulumbacığı gibidir. Onun üzerinde ince bir zar, zarın içerisinde şurup gibi bir içecek, onun içinde de kemik gibi sert bir çekirdek bulunuyor. Salkımların takılı olduğu o dal ise, susuz bir toprağın içine başını koymuş ihtiyacı olan su miktarını çekiyor. Susuz ve Güneşli olan yerde daha iyi üzümler yetişiyor. O asma çubuğunun altı kuru, üstü Güneşe karşı tutulmuş, dalı, kemik gibi kupkuru iken ve normalde o salkımın kuruması lazım gelirken aylarca yaş ve yeşil kalmasında düşünen bir kavim için çok büyük bir ibret vardır. Demek bu memleketteki sergilerden anlaşılıyor ki; bu âlemin padişahının hesabsız dolu hazineleri vardır. Her bir mevcudu kıymetli bir mücevher gibi gayet san’atlı yaratmıştır.
Metinde geçen “sofralar” tabiri de mevsimlere işarettir. Sani-i Zülcemal, ziyafetgah-ı İlahi olan şu dünyada her mevsimde ayrı ayrı nimetlerini o sofralarda diziyor. Mesela; bahar mevsiminde zihayatlar için öyle sofralar seriliyor ki, herkesin kendine münasip rızkı içinde mevcuttur. O sofrada bir atın da, bir arslanın da rızkı vardır. Atın önüne eti, arslanın da önüne otu koy. Aynı mideye
METİN
DÖRDÜNCÜ SURET: Bak had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat’umat gösteriyorlar ki: Bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehaveti hesapsız dolu hazineleri vardır.
ŞERH
(DÖRDÜNCÜ SURET: Bak had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat’umat) yiyecekler (gösteriyorlar ki: Bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehaveti) cömertliği, (hesapsız dolu hazineleri vardır.)
Metinde geçen “sergiler” tabiri, mevsimlere işarettir. Sani-i Zülkemal, meşher-i san’at-ı İlahiyye olan şu dünyada her mevsimde ayrı ayrı san’at eserlerini sergiliyor. Mesela; bahar mevsiminde kuru bir dala bakıyoruz ki, üstüne gayet müzeyyen bir çiçek takılmış. O dalın kökü de adeta kemik gibi kupkurudur. Keza o dala takılan meyveye bakıyoruz. Gayet antika bir san’at eseridir. Aklı başında olan her insan anlar ki, bu çiçekler, bu meyveler birer mücevherattır, onu o şekilde san’atlı vücuda getiren Sani-i Zü’l-Kemalini gösterir. Hem mesela; yaz mevsiminde üzüm salkımlarının asıldığı kemik gibi kuru asma dalına bak. Ne kadar san’atlı yaratılmış. O dala takılan salkımlardan bir tanesine nazar-ı ibretle bakıldığı zaman şu san’at incelikleri görülecektir: O üzüm salkımındaki tanelerin her biri şurub tulumbacığı gibidir. Onun üzerinde ince bir zar, zarın içerisinde şurup gibi bir içecek, onun içinde de kemik gibi sert bir çekirdek bulunuyor. Salkımların takılı olduğu o dal ise, susuz bir toprağın içine başını koymuş ihtiyacı olan su miktarını çekiyor. Susuz ve Güneşli olan yerde daha iyi üzümler yetişiyor. O asma çubuğunun altı kuru, üstü Güneşe karşı tutulmuş, dalı, kemik gibi kupkuru iken ve normalde o salkımın kuruması lazım gelirken aylarca yaş ve yeşil kalmasında düşünen bir kavim için çok büyük bir ibret vardır. Demek bu memleketteki sergilerden anlaşılıyor ki; bu âlemin padişahının hesabsız dolu hazineleri vardır. Her bir mevcudu kıymetli bir mücevher gibi gayet san’atlı yaratmıştır.
Metinde geçen “sofralar” tabiri de mevsimlere işarettir. Sani-i Zülcemal, ziyafetgah-ı İlahi olan şu dünyada her mevsimde ayrı ayrı nimetlerini o sofralarda diziyor. Mesela; bahar mevsiminde zihayatlar için öyle sofralar seriliyor ki, herkesin kendine münasip rızkı içinde mevcuttur. O sofrada bir atın da, bir arslanın da rızkı vardır. Atın önüne eti, arslanın da önüne otu koy. Aynı mideye
METİN
Ta zeval ve firak ile elem çekmesinler. Çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.
ŞERH
iman-ı billah ve iman-ı bilahiret ile tahakkuk eder.
(Ta zeval ve firak ile elem çekmesinler. Çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.) İnsan, acib bir mahluktur. İnsanın mazhar olduğu bir nimet, zail olursa elem çeker. Bundan dolayı başta peygamberler olmak üzere pek çok suleha ve ulema-i muhakkikin, dünyanın lezzetine fazla ehemmiyet vermemişlerdir.
İnsan, bu dünyada iman ve ibadetten i’raz ederse; inkar ve isyanından dolayı hem dünyevi, hem de uhrevi ceza çeker. O dünyevi cezanın bir nev’i de mazhar olduğu nimetlerin zevaliyle elem çekmesidir. İşte ehlullah ve ehl-i ahiret, o elemi çekmemek için dünyanın dünyaya bakan yüzüne iltifat etmemişler, o yüzden şiddetle istinkaf etmişlerdir. Müellif (r.a)’ın tarihçe-i hayatından bu konu ile alakalı bir bölümü naklediyoruz:
“Kırk sene evvel İstanbul’da, Kâğıdhane şenliğinin yevm-i mahsusunda, Köprüden tâ Kâğıdhane’ye kadar, Haliç’in iki tarafında binler açık saçık Rum ve Ermeni ve İstanbul’lu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum meb’us Molla Seyyid Tâha ve meb’us Hacı İlyas ile beraber bir kayığa bindik. O kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki, Molla Tâha ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassut ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip, dediler: “Senin bu haline hayret ettik. Hiç bakmadın!” Dedim: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.”1
İnsan, maruz kaldığı bir belanın gitmesiyle lezzet alır. Zira zeval-i elem, lezzettir. Hem mazhar olduğu bir nimetin elinden çıkmasıyla da üzülür, elem çeker. Zira zeval-i lezzet, elemdir. Bütün belaların neticesi, o belalardan halas olmak sebebiyle rahmettir. Bütün ni’metlerin sonu, o nimetin zeval bulması sebebiyle elem çekmektir. Bu elemden kurtulmanın tek çaresi, Ellah’a inanmaktır. Bela geldiğinde baş-göz üstüne deyip sabretmek, ni’met geldiğinde ise “Elhamdulillah” deyip şükretmektir. Eğer böyle yaparsan belanın mükafatını ahirette alırsın, ni’metin şükrüyle de Cennette o nimete ebedi kavuşursun.
[1] Târihçe-i Hayât, 519.
METİN
Ta zeval ve firak ile elem çekmesinler. Çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.
ŞERH
iman-ı billah ve iman-ı bilahiret ile tahakkuk eder.
(Ta zeval ve firak ile elem çekmesinler. Çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.) İnsan, acib bir mahluktur. İnsanın mazhar olduğu bir nimet, zail olursa elem çeker. Bundan dolayı başta peygamberler olmak üzere pek çok suleha ve ulema-i muhakkikin, dünyanın lezzetine fazla ehemmiyet vermemişlerdir.
İnsan, bu dünyada iman ve ibadetten i’raz ederse; inkar ve isyanından dolayı hem dünyevi, hem de uhrevi ceza çeker. O dünyevi cezanın bir nev’i de mazhar olduğu nimetlerin zevaliyle elem çekmesidir. İşte ehlullah ve ehl-i ahiret, o elemi çekmemek için dünyanın dünyaya bakan yüzüne iltifat etmemişler, o yüzden şiddetle istinkaf etmişlerdir. Müellif (r.a)’ın tarihçe-i hayatından bu konu ile alakalı bir bölümü naklediyoruz:
“Kırk sene evvel İstanbul’da, Kâğıdhane şenliğinin yevm-i mahsusunda, Köprüden tâ Kâğıdhane’ye kadar, Haliç’in iki tarafında binler açık saçık Rum ve Ermeni ve İstanbul’lu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum meb’us Molla Seyyid Tâha ve meb’us Hacı İlyas ile beraber bir kayığa bindik. O kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki, Molla Tâha ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassut ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip, dediler: “Senin bu haline hayret ettik. Hiç bakmadın!” Dedim: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.”1
İnsan, maruz kaldığı bir belanın gitmesiyle lezzet alır. Zira zeval-i elem, lezzettir. Hem mazhar olduğu bir nimetin elinden çıkmasıyla da üzülür, elem çeker. Zira zeval-i lezzet, elemdir. Bütün belaların neticesi, o belalardan halas olmak sebebiyle rahmettir. Bütün ni’metlerin sonu, o nimetin zeval bulması sebebiyle elem çekmektir. Bu elemden kurtulmanın tek çaresi, Ellah’a inanmaktır. Bela geldiğinde baş-göz üstüne deyip sabretmek, ni’met geldiğinde ise “Elhamdulillah” deyip şükretmektir. Eğer böyle yaparsan belanın mükafatını ahirette alırsın, ni’metin şükrüyle de Cennette o nimete ebedi kavuşursun.
[1] Târihçe-i Hayât, 519.
ŞERH
Belalar, hem günahlara keffaretdir, hem de gelecekteki ni’metlerin müjdecisidir. Ni’metler ise, dünya itibariyle başına gelecek bir musibetin da’vetçisidir. İlerideki elemin de bir daîsidir. Müellif (r.a), şu hakikati gelecek veciz ifadesiyle şöyle beyan buyurmaktadır:
“Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.”1
Bununla beraber
فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
“Artık şübhe yok ki; her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Yine şübhe yok ki; aynı o zorlukla beraber başka bir kolaylık vardır.”2
Ayetinin sırrıyla devamlı olarak yüsr (kolaylık), usrdan (zorluktan) daha fazladır. Arabça gramerinde şöyle bir kaide vardır: Eğer bir cümlede bir kelime iki defa tekrarlanmışsa; tekrarlanan kelime ال ile marife ise, tekrarlanan kelime diğerinin aynısıdır. Eğer tekrarlanan kelime nekire ise, bu durumda tekrarlanan kelime diğerinin gayrısıdır. Bu kaideye binaen ayet-i kerimede tekrar edilen الْعُسْرِ “zorluk” kelimesi, ال ile marife olduğundan aynı manayı ifade eder. Yani tekrarlanan zorluk, önce zikri geçen zorluğun aynısıdır. Demek “usr” (zorluk) bir tanedir. Ayet-i kerimede tekrarlanan يُسْرًا “kolaylık” kelimesi ise, nekire olduğundan ayrı bir manayı ifade eder. Yani tekrarlanan kolaylık, önce zikri geçen kolaylığın gayrısıdr. Demek “usr” (zorluk) bir tanedir. “Yusr” (kolaylık) iki tanedir.
O halde dünyevi bir zorluk ve sıkıntıyla karşılaştığın zaman, İnşirah suresini tefekkür et. Göreceksin ki; bu surede bir usr, iki yüsr ile beraber zikredilmiştir. Dolayısıyla bir sıkıntıya maruz kaldığın vakit, ondan evvel bir rahatlık vardır. O rahatlıktan sonra bu sıkıntıya uğradın. O sıkıntıdan sonra da mutlaka bir kolaylığa daha mazhar olacaksın.
Demek dünyevi sıkıntılar, zorluklar, bela ve musibetler geçicidir. Müellif (r.a)’ın metinde geçen “Zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.” cümlesi, gayet manidardır. Mesela; çok sevdiğin bir dostunla oturup sohbet etmekten
[1] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri, s. 474.
[2] İnşirâh, 94:5-6.
ŞERH
Belalar, hem günahlara keffaretdir, hem de gelecekteki ni’metlerin müjdecisidir. Ni’metler ise, dünya itibariyle başına gelecek bir musibetin da’vetçisidir. İlerideki elemin de bir daîsidir. Müellif (r.a), şu hakikati gelecek veciz ifadesiyle şöyle beyan buyurmaktadır:
“Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.”1
Bununla beraber
فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
“Artık şübhe yok ki; her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Yine şübhe yok ki; aynı o zorlukla beraber başka bir kolaylık vardır.”2
Ayetinin sırrıyla devamlı olarak yüsr (kolaylık), usrdan (zorluktan) daha fazladır. Arabça gramerinde şöyle bir kaide vardır: Eğer bir cümlede bir kelime iki defa tekrarlanmışsa; tekrarlanan kelime ال ile marife ise, tekrarlanan kelime diğerinin aynısıdır. Eğer tekrarlanan kelime nekire ise, bu durumda tekrarlanan kelime diğerinin gayrısıdır. Bu kaideye binaen ayet-i kerimede tekrar edilen الْعُسْرِ “zorluk” kelimesi, ال ile marife olduğundan aynı manayı ifade eder. Yani tekrarlanan zorluk, önce zikri geçen zorluğun aynısıdır. Demek “usr” (zorluk) bir tanedir. Ayet-i kerimede tekrarlanan يُسْرًا “kolaylık” kelimesi ise, nekire olduğundan ayrı bir manayı ifade eder. Yani tekrarlanan kolaylık, önce zikri geçen kolaylığın gayrısıdr. Demek “usr” (zorluk) bir tanedir. “Yusr” (kolaylık) iki tanedir.
O halde dünyevi bir zorluk ve sıkıntıyla karşılaştığın zaman, İnşirah suresini tefekkür et. Göreceksin ki; bu surede bir usr, iki yüsr ile beraber zikredilmiştir. Dolayısıyla bir sıkıntıya maruz kaldığın vakit, ondan evvel bir rahatlık vardır. O rahatlıktan sonra bu sıkıntıya uğradın. O sıkıntıdan sonra da mutlaka bir kolaylığa daha mazhar olacaksın.
Demek dünyevi sıkıntılar, zorluklar, bela ve musibetler geçicidir. Müellif (r.a)’ın metinde geçen “Zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.” cümlesi, gayet manidardır. Mesela; çok sevdiğin bir dostunla oturup sohbet etmekten
[1] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri, s. 474.
[2] İnşirâh, 94:5-6.
METİN
Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu’ciznuma bir padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. Kemâlatını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i manevisini beyan ediyorlar. Hüsn-ü mahfisinin letaifinden bahsediyorlar.
ŞERH
(Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et!) her bir hayvan, her bir nebat, birer ilanname hükmündedir. Cenab-ı Hak, onlarla tevhidini ilan ediyor. (Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu’ciznuma bir padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. Kemâlatını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i manevisini beyan ediyorlar. Hüsn-ü mahfisinin) gizli güzelliğinin (letaifinden) inceliklerinden (bahsediyorlar.) Her bir mevcud, o padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir etmek suretiyle o padişahın kemalatını, cemal-i manevisini, hüsn-ü mahfisini tekvini olarak ilan ettiği gibi; enbiya, evliya ve ulema taifesi de teklifi olarak ilan ediyorlar.
Metinde geçen “dellal” ise, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün enbiya, bütün evliya ve ulema-i muhakkikine işarettir. Bu dellallara kulak ver, dinle bak ne diyorlar? Mu’ciznuma bir padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. “Gelin, bakın! İbret alın!” Diyerek enzar-ı nası celbediyorlar. Bu dellalığı hususan namazda daha güzel yapıyorlar. Kâinat hesabına dellallık yapıyorlar. Ellah’ın misilsiz olan cemalini beyan ediyorlar. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m) Kur’an vasıtasıyla bütün cin ve insi, Cenab-ı Hakkın afak ve enfüste teşhir edilen antika san’atlarına nazar-ı dikkatle bakıp tefekkür etmeye davet etmektedir. Şöyle ki:
أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ
“Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?”
وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ
“Ve göğe de bakmazlar mı ki; nasıl yükseltilmiş ve direksiz durdurulmuş?”
وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ
“Ve dağlara da ibret gözüyle bakmazlar mı ki; nasıl dikilmiş? Ne kadar sabit bir vaziyette bulunuyor.”
وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
“Ve yere de hiç bakıp durmuyorlar mı ki:
METİN
Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu’ciznuma bir padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. Kemâlatını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i manevisini beyan ediyorlar. Hüsn-ü mahfisinin letaifinden bahsediyorlar.
ŞERH
(Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et!) her bir hayvan, her bir nebat, birer ilanname hükmündedir. Cenab-ı Hak, onlarla tevhidini ilan ediyor. (Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu’ciznuma bir padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. Kemâlatını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i manevisini beyan ediyorlar. Hüsn-ü mahfisinin) gizli güzelliğinin (letaifinden) inceliklerinden (bahsediyorlar.) Her bir mevcud, o padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir etmek suretiyle o padişahın kemalatını, cemal-i manevisini, hüsn-ü mahfisini tekvini olarak ilan ettiği gibi; enbiya, evliya ve ulema taifesi de teklifi olarak ilan ediyorlar.
Metinde geçen “dellal” ise, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün enbiya, bütün evliya ve ulema-i muhakkikine işarettir. Bu dellallara kulak ver, dinle bak ne diyorlar? Mu’ciznuma bir padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. “Gelin, bakın! İbret alın!” Diyerek enzar-ı nası celbediyorlar. Bu dellalığı hususan namazda daha güzel yapıyorlar. Kâinat hesabına dellallık yapıyorlar. Ellah’ın misilsiz olan cemalini beyan ediyorlar. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m) Kur’an vasıtasıyla bütün cin ve insi, Cenab-ı Hakkın afak ve enfüste teşhir edilen antika san’atlarına nazar-ı dikkatle bakıp tefekkür etmeye davet etmektedir. Şöyle ki:
أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ
“Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?”
وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ
“Ve göğe de bakmazlar mı ki; nasıl yükseltilmiş ve direksiz durdurulmuş?”
وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ
“Ve dağlara da ibret gözüyle bakmazlar mı ki; nasıl dikilmiş? Ne kadar sabit bir vaziyette bulunuyor.”
وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
“Ve yere de hiç bakıp durmuyorlar mı ki:
ŞERH
Nasıl yayılmış. Üzerinde barınanlar için nasıl elverişli bir hâle getirilmiştir.”1
Hem mesela;
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ
“Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin ayrı ayrı olması da Onun varlığına, birliğine, azamet ve kudretine, ahireti getireceğine delalet eden alametlerindendir.”2
Ayet-i kerimede geçen lisandan murad; ses, şive veya lüğatlardır. Her insanın ses ve şivesi ayrı olduğu gibi, lügatı da ayrı ayrıdır. Kur’an bu cihetlere nazarları çevirmektedir.
Dellal-ı san’at-ı İlahiyye olan Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, evvela mevcudat-ı alemi pamuk gibi eline alıp hallaç ediyor. Bununla onların yokluğa, zeval ve fenaya mahkum olduğunu nazara veriyor. Daha sonra mevcudat-ı alemde tezahür eden bu kadar san’at inceliklerinin zeval ve fena ile bağdaşmadığını ders veriyor. Ardından onları zeval ve fenadan kurtarmak için tevhid ve haşri isbat ediyor.
Ellah (c.c), Kur’an’ın lisaniyle mevcudat ayinelerinde görünen bin bir ismini nev-i beşere ders verir. Bununla tevhid ve haşri isbat eder. Kâfirler ise, o mevcudat ayinelerinde görünen tecelliyat-ı esma-i İlahiyyeyi ve o esmanın iktiza ettiği tevhid ve haşri ve cemal-i manevîyi görmediklerinden ya tevhid ve haşri tamamen inkar ederler veya iman edilmesi gereken esasatın bir kısmına iman, bir kısmını da reddetmek suretiyle iman ve küfür arasında bir yol bulmak isterler. Erkan-ı imaniyyenin tümünü inkar etmek küfür olduğu gibi; o erkanın bir kısmını kabul, bir kısmını reddetmek de küfürdür. Zira iman, tecezzi ve inkısam kabul etmez bir küldür. Mü’min ise, herşeyi Ellah’a verir. Güneşi görür, Ellah’ın Nur isminin tecellisi bilir.
Mü’min, zerreden Arş’a kadar her bir mevcud üzerinde tecelliyyat-ı esma-i İlahiyyeye ait harika sanat inceliklerini görüp hadsiz delail-i tevhid ve haşri müşahede eder. Böylece kemal-i imanı kazanmış olur. Kafir ise, mevcudat-ı alem üzerinde görünen tecelliyyat-ı esmaya ait bu san’at inceliklerini görmez ve onların delalet ettiği hadsiz delail-i tevhid ve haşri inkar etmekle
[1] Gáşiye, 88:17-20.
[2] Rûm, 30:22.
ŞERH
Nasıl yayılmış. Üzerinde barınanlar için nasıl elverişli bir hâle getirilmiştir.”1
Hem mesela;
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ
“Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin ayrı ayrı olması da Onun varlığına, birliğine, azamet ve kudretine, ahireti getireceğine delalet eden alametlerindendir.”2
Ayet-i kerimede geçen lisandan murad; ses, şive veya lüğatlardır. Her insanın ses ve şivesi ayrı olduğu gibi, lügatı da ayrı ayrıdır. Kur’an bu cihetlere nazarları çevirmektedir.
Dellal-ı san’at-ı İlahiyye olan Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, evvela mevcudat-ı alemi pamuk gibi eline alıp hallaç ediyor. Bununla onların yokluğa, zeval ve fenaya mahkum olduğunu nazara veriyor. Daha sonra mevcudat-ı alemde tezahür eden bu kadar san’at inceliklerinin zeval ve fena ile bağdaşmadığını ders veriyor. Ardından onları zeval ve fenadan kurtarmak için tevhid ve haşri isbat ediyor.
Ellah (c.c), Kur’an’ın lisaniyle mevcudat ayinelerinde görünen bin bir ismini nev-i beşere ders verir. Bununla tevhid ve haşri isbat eder. Kâfirler ise, o mevcudat ayinelerinde görünen tecelliyat-ı esma-i İlahiyyeyi ve o esmanın iktiza ettiği tevhid ve haşri ve cemal-i manevîyi görmediklerinden ya tevhid ve haşri tamamen inkar ederler veya iman edilmesi gereken esasatın bir kısmına iman, bir kısmını da reddetmek suretiyle iman ve küfür arasında bir yol bulmak isterler. Erkan-ı imaniyyenin tümünü inkar etmek küfür olduğu gibi; o erkanın bir kısmını kabul, bir kısmını reddetmek de küfürdür. Zira iman, tecezzi ve inkısam kabul etmez bir küldür. Mü’min ise, herşeyi Ellah’a verir. Güneşi görür, Ellah’ın Nur isminin tecellisi bilir.
Mü’min, zerreden Arş’a kadar her bir mevcud üzerinde tecelliyyat-ı esma-i İlahiyyeye ait harika sanat inceliklerini görüp hadsiz delail-i tevhid ve haşri müşahede eder. Böylece kemal-i imanı kazanmış olur. Kafir ise, mevcudat-ı alem üzerinde görünen tecelliyyat-ı esmaya ait bu san’at inceliklerini görmez ve onların delalet ettiği hadsiz delail-i tevhid ve haşri inkar etmekle
[1] Gáşiye, 88:17-20.
[2] Rûm, 30:22.
ŞERH
ayinedarlıklarını ifa edeceklerdir. O Zat ise, o baki ayinelere razı olacaktır.
Hulasa: Bir padişah farz edelim ki, zengindir, cûd u sehası vardır, pek çok hazineleri mevcuttur. O hazinelerde her çeşit mücevherat bulunmaktadır. Aynı zamanda o padişah, san’atta çok meharetlidir. Harika ve antika san’atları vardır. İşte böyle cud ve seha, cemal ve kemâl sahibi bir zat, gizli hünerlerini, meharetini, güzelliğini ve kemâlatını görmek ve raiyyetine göstermek için, çok acip bir sarayı inşa etti. Öyle bir saray ki, eşi ve benzeri görülmemiş. Bu saraya öyle masraf yapıyor ki, mücevheratın bütün nev’lerini o sarayda isti’mâl ediyor. Sarayda kullanılan taşların bazıları akik, bazıları gümüş, bir kısmı da altın v.s. Bununla beraber bu taşlar son derece meharetle işleniyor. Bu işleme, saraya mükemmel bir güzellik veriyor.
Hem O Padişah-ı Bimisal, o sarayda her çeşit yiyecek ve içeceklerin bulunduğu sofraları serdi. Daha sonra raiyyetini bu saraya davet etti. Gelen davetlilere, saraya girmenin usulünü öğretsinler, sarayın ve saraydaki nakışların hikmetini tarif etsinler diye dışarıda ve içeride teşrifatçıları koydu. İlanatları yazdı ve bildirdi. Aynı zamanda bir kısım memurlarına davete gelenlerin her hareket ve konuşmalarını tesbit etmelerini, kameraya almalarını emretti. Ahali içeri girip sofraya oturdular. Lâkin hiç kimse doymadan sofra kaldırıldı. Büyük bir tebeddülat ve tahavvülat oldu. Mesela; gündüzden sonra gece, bahar ve yazdan sonra kış geliyor, daimi olan bu inkılap ve tahavvülatlar her şeyi alıp götürüyor. Hiçbir şey kararında kalmıyor. Bir kısım mevcudat bu saraya misafir olarak gelirken, bir kısmı da göçüp gidiyor. Gelenler hem saraydaki antika san’atlara hayran kaldılar, hem de ziyafetteki çeşit çeşit yemekleri sevdiler. Lâkin ne o san’atlardan, ne de o taamlardan doymadan o saraydan çıkıp gittiler. Gözleri arkada kaldı. Bu hal böyle bir cemal ve kemal ile kabil-i tevfik olmadığından anlaşılır ki, o cemal ve kemal sahibinin başka yerde daha şaşaalı ve daimi sarayları vardır. Misafirlerini buradan o saraylara naklediyor.
İşte misâldeki saraydan maksad, şu dünyadır. O sarayın tabanı, nebatat ve hayvanatla süslenmiş yeryüzüdür. Tavanı ise Güneş, ay ve yıldızlarla tezyin edilmiş gökyüzüdür. O padişah ise, ezel ve ebed sultanı olan Cenab-ı Hak’tır. Saraydaki mücevheratla işlenmiş olan nakışlardan maksat, kâinattaki esmanın tecellisiyle tezahür eden garip san’atlardır, Güneş, ay, yıldızlar, nebatat ve hayvanat
ŞERH
ayinedarlıklarını ifa edeceklerdir. O Zat ise, o baki ayinelere razı olacaktır.
Hulasa: Bir padişah farz edelim ki, zengindir, cûd u sehası vardır, pek çok hazineleri mevcuttur. O hazinelerde her çeşit mücevherat bulunmaktadır. Aynı zamanda o padişah, san’atta çok meharetlidir. Harika ve antika san’atları vardır. İşte böyle cud ve seha, cemal ve kemâl sahibi bir zat, gizli hünerlerini, meharetini, güzelliğini ve kemâlatını görmek ve raiyyetine göstermek için, çok acip bir sarayı inşa etti. Öyle bir saray ki, eşi ve benzeri görülmemiş. Bu saraya öyle masraf yapıyor ki, mücevheratın bütün nev’lerini o sarayda isti’mâl ediyor. Sarayda kullanılan taşların bazıları akik, bazıları gümüş, bir kısmı da altın v.s. Bununla beraber bu taşlar son derece meharetle işleniyor. Bu işleme, saraya mükemmel bir güzellik veriyor.
Hem O Padişah-ı Bimisal, o sarayda her çeşit yiyecek ve içeceklerin bulunduğu sofraları serdi. Daha sonra raiyyetini bu saraya davet etti. Gelen davetlilere, saraya girmenin usulünü öğretsinler, sarayın ve saraydaki nakışların hikmetini tarif etsinler diye dışarıda ve içeride teşrifatçıları koydu. İlanatları yazdı ve bildirdi. Aynı zamanda bir kısım memurlarına davete gelenlerin her hareket ve konuşmalarını tesbit etmelerini, kameraya almalarını emretti. Ahali içeri girip sofraya oturdular. Lâkin hiç kimse doymadan sofra kaldırıldı. Büyük bir tebeddülat ve tahavvülat oldu. Mesela; gündüzden sonra gece, bahar ve yazdan sonra kış geliyor, daimi olan bu inkılap ve tahavvülatlar her şeyi alıp götürüyor. Hiçbir şey kararında kalmıyor. Bir kısım mevcudat bu saraya misafir olarak gelirken, bir kısmı da göçüp gidiyor. Gelenler hem saraydaki antika san’atlara hayran kaldılar, hem de ziyafetteki çeşit çeşit yemekleri sevdiler. Lâkin ne o san’atlardan, ne de o taamlardan doymadan o saraydan çıkıp gittiler. Gözleri arkada kaldı. Bu hal böyle bir cemal ve kemal ile kabil-i tevfik olmadığından anlaşılır ki, o cemal ve kemal sahibinin başka yerde daha şaşaalı ve daimi sarayları vardır. Misafirlerini buradan o saraylara naklediyor.
İşte misâldeki saraydan maksad, şu dünyadır. O sarayın tabanı, nebatat ve hayvanatla süslenmiş yeryüzüdür. Tavanı ise Güneş, ay ve yıldızlarla tezyin edilmiş gökyüzüdür. O padişah ise, ezel ve ebed sultanı olan Cenab-ı Hak’tır. Saraydaki mücevheratla işlenmiş olan nakışlardan maksat, kâinattaki esmanın tecellisiyle tezahür eden garip san’atlardır, Güneş, ay, yıldızlar, nebatat ve hayvanat
METİN
BEŞİNCİ SURET: Bak bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zatın pek büyük bir şefkati vardır. Çünki, her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hatta, bak en edna bir hacet, en edna bir raiyyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Gel gidelim şu adada büyük bir ictima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir Yaver-i Ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahali: “Evet, evet biz de istiyoruz.” diyorlar. Onu tasdik ve te’yid ediyorlar. Şimdi dinle, bu padişahın sevgilisi diyor ki:
ŞERH
(BEŞİNCİ SURET: Bak bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zatın pek büyük bir şefkati vardır. Çünki, her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba) her istenilen şeye (cevap veriyor. Hatta, bak en edna bir hacet, en edna bir raiyyetten görse, şefkatle kaza ediyor.) yerine getiriyor. (Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse ya merhem, ya baytar gönderiyor.) Bu memleketin merhametkar padişahı, memleketinde cereyan eden her hadiseyle alakadardır. Onun rahmeti pek ziyadedir. Her dertlinin imdadına koşuyor ve koşturuyor. Mesela; bir koyunun ayağı incinse baytar gönderiyor. Her muhtacın ihtiyacına cevab veriyor. Mesela; bir çekirdeğin, bir meyvenin, bir midenin, bir gözün neye ihtiyacı varsa yerine getiriyor.
(Gel gidelim şu adada büyük bir ictima) toplantı (var. Bütün memleket eşrafı) ileri gelenleri (orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı) alamet ve işareti (taşıyan bir Yaver-i Ekrem) padişaha en yakın olan memur, en şerefli elçi (bir nutuk okuyor.) Büyük bir cemaatin huzurunda bir konuşma yapıyor, bir fermanı onlara tebliğ ediyor. (O şefkatli padişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahali: “Evet, evet biz de istiyoruz.” diyorlar. Onu tasdik ve te’yid ediyorlar.) Bu cümlelerde geçen “ada” kelimesi, asr-ı saadetteki Ceziretu’l-Arab’a, “eşraf”, sahabe-i kirama, “Yaver-i Ekrem”, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a, “nutuk”, Kur’an’-ı Azimuşşan’a, “nişan” ise; bin mu’cizeye işarettir. O adadaki Yaver-i Ekrem (a.s.m), bütün ahaliyi arkasına alarak elini açmış, o padişahtan bir şeyler istiyor. Bütün ahali de “Evet, evet ey padişahımız! O’nun isteğini ver, biz de aynı şeyleri istiyoruz” diyerek duasına amin diyorlar. (Şimdi dinle, bu padişahın sevgilisi diyor ki:
METİN
BEŞİNCİ SURET: Bak bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zatın pek büyük bir şefkati vardır. Çünki, her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hatta, bak en edna bir hacet, en edna bir raiyyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Gel gidelim şu adada büyük bir ictima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir Yaver-i Ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahali: “Evet, evet biz de istiyoruz.” diyorlar. Onu tasdik ve te’yid ediyorlar. Şimdi dinle, bu padişahın sevgilisi diyor ki:
ŞERH
(BEŞİNCİ SURET: Bak bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zatın pek büyük bir şefkati vardır. Çünki, her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba) her istenilen şeye (cevap veriyor. Hatta, bak en edna bir hacet, en edna bir raiyyetten görse, şefkatle kaza ediyor.) yerine getiriyor. (Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse ya merhem, ya baytar gönderiyor.) Bu memleketin merhametkar padişahı, memleketinde cereyan eden her hadiseyle alakadardır. Onun rahmeti pek ziyadedir. Her dertlinin imdadına koşuyor ve koşturuyor. Mesela; bir koyunun ayağı incinse baytar gönderiyor. Her muhtacın ihtiyacına cevab veriyor. Mesela; bir çekirdeğin, bir meyvenin, bir midenin, bir gözün neye ihtiyacı varsa yerine getiriyor.
(Gel gidelim şu adada büyük bir ictima) toplantı (var. Bütün memleket eşrafı) ileri gelenleri (orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı) alamet ve işareti (taşıyan bir Yaver-i Ekrem) padişaha en yakın olan memur, en şerefli elçi (bir nutuk okuyor.) Büyük bir cemaatin huzurunda bir konuşma yapıyor, bir fermanı onlara tebliğ ediyor. (O şefkatli padişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahali: “Evet, evet biz de istiyoruz.” diyorlar. Onu tasdik ve te’yid ediyorlar.) Bu cümlelerde geçen “ada” kelimesi, asr-ı saadetteki Ceziretu’l-Arab’a, “eşraf”, sahabe-i kirama, “Yaver-i Ekrem”, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a, “nutuk”, Kur’an’-ı Azimuşşan’a, “nişan” ise; bin mu’cizeye işarettir. O adadaki Yaver-i Ekrem (a.s.m), bütün ahaliyi arkasına alarak elini açmış, o padişahtan bir şeyler istiyor. Bütün ahali de “Evet, evet ey padişahımız! O’nun isteğini ver, biz de aynı şeyleri istiyoruz” diyerek duasına amin diyorlar. (Şimdi dinle, bu padişahın sevgilisi diyor ki:
METİN
Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki; en edna bir adamın en edna bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yaver-i Ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu umumun da maksududur. Hem padişahın marzisi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır.
ŞERH
olduğunu anlamadılar, heva-i nefislerine tabi olup hidayeti kabulden i’raz ettiler. Bizler ise Senin gönderdiğin fermanı kabul ettik, mucibince amel ettik. Tekvini ve teklifi emirlerin tefrik edileceği ahirete iman ettik. Cennet ve cemaline talib olduk. O halde bu meydan-ı imtihanda bize gösterdiğin ni’metlerin asıllarını, menba’larını göster. Bizi huzurunla müşerref kıl.
Bu dünyada Cennetin küçük bir nümunesi bahar; Cehennemin küçük bir nümunesi ise kıştır. Bununla beraber bunlar, lütuf ve kahr-ı İlahinin tam tecelligahı olamaz. Burası O Sultan-ı Kerim’in azametine ve ikramına şayeste bir saltanat yeri değildir. Zira burada bize leziz ni’metlerini tattırdın. Ancak ya o ni’metlerin ömrü kısa veya tadanın ömrü kısadır. Bizleri ölüm vasıtasıyla bu nimetlerden uzaklaştırarak ta’zib etme. Hem beni, hem de bu mevcudat-ı alemi ebedi bir memlekette mes’ud kıl.”
(Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki; en edna bir adamın en edna bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yaver-i Ekreminin en güzel bir maksudunu) arzu ve isteğini (yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu umumun da maksududur. Hem padişahın marzisi,) razı olduğu şeylerdir (hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır.) Gereğidir. Bu cümlelerde o padişahın şefkati ifade ediliyor. Evet, o padişah gayet merhametkar bir zattır. Mesela; o padişah, dağın başında kalan bir çobanın bir koyununun ayağı incindiği zaman, onun ihtiyacını karşılamak için imdadına ya bir merhem, ya da bir baytar gönderse, acaba bütün mevcudat namına bu kadar yalvaran en sevgili Resul’ünün ihtiyacını yerine getirmez mi? Onun maksudunu vermez mi? Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın maksudu ise; bütün âlemin, bahusus insanların yokluktan kurtulup ebedi bir saadete mazhar olmalarıdır. Böyle merhametkar bir padişahın, hem en sevgili kulunu, hem de bütün alemi ilgilendiren bu maksudu yerine getirmemesi mümkün müdür? Zira isteyen en büyük ve en sevgili kul; ihtiyaç ise, en büyük bir ihtiyaçtır. O Zat-ı Kerim’in, o
METİN
Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki; en edna bir adamın en edna bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yaver-i Ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu umumun da maksududur. Hem padişahın marzisi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır.
ŞERH
olduğunu anlamadılar, heva-i nefislerine tabi olup hidayeti kabulden i’raz ettiler. Bizler ise Senin gönderdiğin fermanı kabul ettik, mucibince amel ettik. Tekvini ve teklifi emirlerin tefrik edileceği ahirete iman ettik. Cennet ve cemaline talib olduk. O halde bu meydan-ı imtihanda bize gösterdiğin ni’metlerin asıllarını, menba’larını göster. Bizi huzurunla müşerref kıl.
Bu dünyada Cennetin küçük bir nümunesi bahar; Cehennemin küçük bir nümunesi ise kıştır. Bununla beraber bunlar, lütuf ve kahr-ı İlahinin tam tecelligahı olamaz. Burası O Sultan-ı Kerim’in azametine ve ikramına şayeste bir saltanat yeri değildir. Zira burada bize leziz ni’metlerini tattırdın. Ancak ya o ni’metlerin ömrü kısa veya tadanın ömrü kısadır. Bizleri ölüm vasıtasıyla bu nimetlerden uzaklaştırarak ta’zib etme. Hem beni, hem de bu mevcudat-ı alemi ebedi bir memlekette mes’ud kıl.”
(Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki; en edna bir adamın en edna bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yaver-i Ekreminin en güzel bir maksudunu) arzu ve isteğini (yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu umumun da maksududur. Hem padişahın marzisi,) razı olduğu şeylerdir (hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır.) Gereğidir. Bu cümlelerde o padişahın şefkati ifade ediliyor. Evet, o padişah gayet merhametkar bir zattır. Mesela; o padişah, dağın başında kalan bir çobanın bir koyununun ayağı incindiği zaman, onun ihtiyacını karşılamak için imdadına ya bir merhem, ya da bir baytar gönderse, acaba bütün mevcudat namına bu kadar yalvaran en sevgili Resul’ünün ihtiyacını yerine getirmez mi? Onun maksudunu vermez mi? Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın maksudu ise; bütün âlemin, bahusus insanların yokluktan kurtulup ebedi bir saadete mazhar olmalarıdır. Böyle merhametkar bir padişahın, hem en sevgili kulunu, hem de bütün alemi ilgilendiren bu maksudu yerine getirmemesi mümkün müdür? Zira isteyen en büyük ve en sevgili kul; ihtiyaç ise, en büyük bir ihtiyaçtır. O Zat-ı Kerim’in, o
METİN
Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misâfirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette hakiki hazinelerini, kemâlatını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki akılları hayrette bırakacak. Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar başıboş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar…
ŞERH
en büyük ve en sevgili elçisinin bu isteğini vermemesini ve bu ihtiyacını yerine getirmemesini akıl kabul eder mi? Elbette kabul etmez. (Hem) o maksudun yerine getirilmesi (ona rahattır, ağır değil. Bu misâfirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar) seyr ve gezinti yerleri (kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu.) Dünyanın altı günde yaratılmasına ve edvar-ı ömr-ü aleme işarettir ve bu hakikati beyan eden A’raf 54, Yunus 3, Hud 7, Furkan 59, Secde 4, Kaf 38, Hadid 4 gibi ayetlerden muktebestir. (Elbette hakiki hazinelerini, kemâlatını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki akılları hayrette bırakacak.) Bu cümlelerde ise, o padişahın kudreti ifade ediliyor.
Evet, bu istek ve bu ihtiyacı yerine getirmek o padişaha gayet rahattır, hiçbir cihetle ağır değildir. O kadar kolaydır ki, Cenneti yaratmak, bir baharı yaratmak kadar kolaydır. Elbette böyle bir Cenneti sevgili kulları için halkedecek, belki halketmiştir. Orada salih ibadına hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve kalb-i beşere hutur etmediği bir tarzda ihsanatta bulunacaktır. İşte böyle bir Cennet, saltanat-ı İlahiyyenin tam medarıdır.
(Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar başıboş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar…)
Madem bu kainat sultanının nihayetsiz şefkati ve hadsiz kudreti olduğu mezkur cümlelerle isbat edildi. Öyle ise, bu meydan-ı imtihanda olanlar, başıboş değiller. Saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyor. Metinde geçen “saadet sarayları” tabiri, mahall-i saadet olan Cennet saraylarına; “zindanlar” tabiri ise, Cehennemin tabakatına işarettir. Mü’min ve muti’ kullar, iman ve itaatleri
METİN
Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misâfirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette hakiki hazinelerini, kemâlatını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki akılları hayrette bırakacak. Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar başıboş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar…
ŞERH
en büyük ve en sevgili elçisinin bu isteğini vermemesini ve bu ihtiyacını yerine getirmemesini akıl kabul eder mi? Elbette kabul etmez. (Hem) o maksudun yerine getirilmesi (ona rahattır, ağır değil. Bu misâfirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar) seyr ve gezinti yerleri (kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu.) Dünyanın altı günde yaratılmasına ve edvar-ı ömr-ü aleme işarettir ve bu hakikati beyan eden A’raf 54, Yunus 3, Hud 7, Furkan 59, Secde 4, Kaf 38, Hadid 4 gibi ayetlerden muktebestir. (Elbette hakiki hazinelerini, kemâlatını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki akılları hayrette bırakacak.) Bu cümlelerde ise, o padişahın kudreti ifade ediliyor.
Evet, bu istek ve bu ihtiyacı yerine getirmek o padişaha gayet rahattır, hiçbir cihetle ağır değildir. O kadar kolaydır ki, Cenneti yaratmak, bir baharı yaratmak kadar kolaydır. Elbette böyle bir Cenneti sevgili kulları için halkedecek, belki halketmiştir. Orada salih ibadına hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve kalb-i beşere hutur etmediği bir tarzda ihsanatta bulunacaktır. İşte böyle bir Cennet, saltanat-ı İlahiyyenin tam medarıdır.
(Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar başıboş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar…)
Madem bu kainat sultanının nihayetsiz şefkati ve hadsiz kudreti olduğu mezkur cümlelerle isbat edildi. Öyle ise, bu meydan-ı imtihanda olanlar, başıboş değiller. Saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyor. Metinde geçen “saadet sarayları” tabiri, mahall-i saadet olan Cennet saraylarına; “zindanlar” tabiri ise, Cehennemin tabakatına işarettir. Mü’min ve muti’ kullar, iman ve itaatleri
ŞERH
zatı bin nişan ile te’yid ettiğini gördükten sonra, şöyle bir hakikati ikrar etmeye mecbur olmaz mı?
Bin nişan ile müeyyed olan bu Yaver-i Ekrem, eğer gördüm diyorsa elbette görmüştür, O’nun sözlerinde hilaf olamaz. Hem de bu Yaver-i Ekrem, O padişahın mahbubu olduğu için O’nun her istediğini veriyor.
Şimdi mezkûr misâlin hakîkatına geçiyoruz:
O padişah, dünya ve ahiret memleketinin sultanı olan Cenab-ı Haktır. O bağ ve saraylarla müzeyyen memleket; Cennettir. O sahra misal memleket bu dünyadır. O saltanat, ezel ve ebed sultanı olan Padişah-ı Zü’l-Celal’in saltanatıdır. O ahali, cin, ins ve bütün mevcudattır. O Yaver-i Ekrem, Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. O ferman-ı ahkem, Kur’an-ı Hakim’dir. Bin nişan, Peygamberimiz (a.s.m)’ın bin mu’cizesidir. O cezire, Ceziretü’l- Arap’tır. O yaveri tasdik eden eşraf, bütün peygamberler (a.s), sahabeler ve evliyalardır. O Yaverin tebliğatına kulak verip itaat edenler mü’minlerdir. Onu tasdik etmeyip isyan edenler ise, kâfir ve fasıklardır. O saraylar, Cennetteki saraylardır. O zindanlar, Cehennemdir. O dua ve niyaz ise, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın namazdaki şu niyazıdır:
اِهْدِنَــــا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
“Ya Rabbena! Mevcudat-ı âlemi ademden kurtarıp, beni ve bana tabi olanları Cennetine koy!”
Cenab-ı Hak, Resul-i Ekrem (a.s.m) hürmetine, bizi O’nun şefaatine mazhar buyursun ve sünnetinin ittibaında bizleri muvaffak ve dar-ı saadette O’nun âl ve ashabına komşu eylesin. Amin.
İşte bu “Beşinci Suret”, mezkur hakikatlere işaret ediyor.
ŞERH
zatı bin nişan ile te’yid ettiğini gördükten sonra, şöyle bir hakikati ikrar etmeye mecbur olmaz mı?
Bin nişan ile müeyyed olan bu Yaver-i Ekrem, eğer gördüm diyorsa elbette görmüştür, O’nun sözlerinde hilaf olamaz. Hem de bu Yaver-i Ekrem, O padişahın mahbubu olduğu için O’nun her istediğini veriyor.
Şimdi mezkûr misâlin hakîkatına geçiyoruz:
O padişah, dünya ve ahiret memleketinin sultanı olan Cenab-ı Haktır. O bağ ve saraylarla müzeyyen memleket; Cennettir. O sahra misal memleket bu dünyadır. O saltanat, ezel ve ebed sultanı olan Padişah-ı Zü’l-Celal’in saltanatıdır. O ahali, cin, ins ve bütün mevcudattır. O Yaver-i Ekrem, Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. O ferman-ı ahkem, Kur’an-ı Hakim’dir. Bin nişan, Peygamberimiz (a.s.m)’ın bin mu’cizesidir. O cezire, Ceziretü’l- Arap’tır. O yaveri tasdik eden eşraf, bütün peygamberler (a.s), sahabeler ve evliyalardır. O Yaverin tebliğatına kulak verip itaat edenler mü’minlerdir. Onu tasdik etmeyip isyan edenler ise, kâfir ve fasıklardır. O saraylar, Cennetteki saraylardır. O zindanlar, Cehennemdir. O dua ve niyaz ise, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın namazdaki şu niyazıdır:
اِهْدِنَــــا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
“Ya Rabbena! Mevcudat-ı âlemi ademden kurtarıp, beni ve bana tabi olanları Cennetine koy!”
Cenab-ı Hak, Resul-i Ekrem (a.s.m) hürmetine, bizi O’nun şefaatine mazhar buyursun ve sünnetinin ittibaında bizleri muvaffak ve dar-ı saadette O’nun âl ve ashabına komşu eylesin. Amin.
İşte bu “Beşinci Suret”, mezkur hakikatlere işaret ediyor.
METİN
ALTINCI SURET: İşte gel bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, techizatlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, hükmediyor. HAŞİYE
HAŞİYE: Meselâ: Nasıl şu zamanda manevra meydanında harb usûlünde, "Silâh al, süngü tak." emriyle koca bir ordu baştan başa dikenli bir meşegâha benzediği gibi; her bir bayram gününde resm-i geçit için: "Formalarınızı takıp, nişanlarınızı asınız." emrine karşı ordugâh, seraser rengârenk çiçek açmış müzeyyen bir bahçeyi temsil ettiği misillü; öyle de rûy-i zemin meydanında, Sultan-ı Ezelî’nin nihayetsiz enva’-ı cünudundan melek ve cinn ve ins ve hayvanlar gibi şuursuz nebatat taifesi dahi, hıfz-ı hayat cihadında Emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile: "Müdafaa için silâhlarınızı ve cihazatınızı takınız." emr-i İlahîyi aldıkları vakit, zemin baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebatlar süngücüklerini taktıkları zaman, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyor. Hem baharın herbir günü, herbir haftası, birer taife-i nebatatın birer bayramı hükmünde olduğu için, herbir taifesi dahi kendi Sultanının o taifeye ihsan ettiği güzel hediyeleri teşhir için ona taktığı murassa’ nişanları birer resm-i geçit tarzında o Sultan-ı Ezelî’nin nazar-ı şuhud ve işhadına arzettiğinden ve öyle bir vaziyet gösterdiğinden, bütün nebatat ve eşcar güya "San’at-ı Rabbaniye murassaatını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı İlahiyenin nişanlarını takınız, çiçekler açınız." emr-i Rabbaniyeyi dinliyorlar ki, rûy-i zemin dahi gayet muhteşem bir bayram gününde, şahane resm-i geçitte, sürmeli formaları ve murassa’ nişanları parlayan bir ordugâhı temsil ediyor. İşte şu derece hikmetli ve intizamlı teçhizat ve tezyinat; elbette nihayetsiz kadîr bir sultanın, nihayet derecede hakîm bir hâkimin emriyle olduğunu kör olmayanlara gösterir.
ŞERH
(ALTINCI SURET:) Bu memleketin padişahının başka bir yerde bir mükafat ve ceza mahalli bulunduğunu inkar eden o hain serseme; emin arkadaşı diyor ki: (İşte gel bak! Bu muhteşem şimendiferler,) trenler. Zamana, seneye işarettir. Her bir mevsim, mahzen-i erzak birer vagon hükmündedir, gaibten gelir ve seyahatına devam edip gider. (tayyareler,) uçaklar. Tayyare kelimesi, Arab lisanında uçan demektir. Bu cümlede geçen tayyarelerden murad; fezada seyahat eden Güneş, ay, seyyareler ve yıldızlara işarettir. Küre-i arz, Güneş, seyyareler ve yıldızların hepsi dönüyor ve zamana takılmış bir tarafa doğru gidiyor.
METİN
ALTINCI SURET: İşte gel bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, techizatlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, hükmediyor. HAŞİYE
HAŞİYE: Meselâ: Nasıl şu zamanda manevra meydanında harb usûlünde, "Silâh al, süngü tak." emriyle koca bir ordu baştan başa dikenli bir meşegâha benzediği gibi; her bir bayram gününde resm-i geçit için: "Formalarınızı takıp, nişanlarınızı asınız." emrine karşı ordugâh, seraser rengârenk çiçek açmış müzeyyen bir bahçeyi temsil ettiği misillü; öyle de rûy-i zemin meydanında, Sultan-ı Ezelî’nin nihayetsiz enva’-ı cünudundan melek ve cinn ve ins ve hayvanlar gibi şuursuz nebatat taifesi dahi, hıfz-ı hayat cihadında Emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile: "Müdafaa için silâhlarınızı ve cihazatınızı takınız." emr-i İlahîyi aldıkları vakit, zemin baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebatlar süngücüklerini taktıkları zaman, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyor. Hem baharın herbir günü, herbir haftası, birer taife-i nebatatın birer bayramı hükmünde olduğu için, herbir taifesi dahi kendi Sultanının o taifeye ihsan ettiği güzel hediyeleri teşhir için ona taktığı murassa’ nişanları birer resm-i geçit tarzında o Sultan-ı Ezelî’nin nazar-ı şuhud ve işhadına arzettiğinden ve öyle bir vaziyet gösterdiğinden, bütün nebatat ve eşcar güya "San’at-ı Rabbaniye murassaatını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı İlahiyenin nişanlarını takınız, çiçekler açınız." emr-i Rabbaniyeyi dinliyorlar ki, rûy-i zemin dahi gayet muhteşem bir bayram gününde, şahane resm-i geçitte, sürmeli formaları ve murassa’ nişanları parlayan bir ordugâhı temsil ediyor. İşte şu derece hikmetli ve intizamlı teçhizat ve tezyinat; elbette nihayetsiz kadîr bir sultanın, nihayet derecede hakîm bir hâkimin emriyle olduğunu kör olmayanlara gösterir.
ŞERH
(ALTINCI SURET:) Bu memleketin padişahının başka bir yerde bir mükafat ve ceza mahalli bulunduğunu inkar eden o hain serseme; emin arkadaşı diyor ki: (İşte gel bak! Bu muhteşem şimendiferler,) trenler. Zamana, seneye işarettir. Her bir mevsim, mahzen-i erzak birer vagon hükmündedir, gaibten gelir ve seyahatına devam edip gider. (tayyareler,) uçaklar. Tayyare kelimesi, Arab lisanında uçan demektir. Bu cümlede geçen tayyarelerden murad; fezada seyahat eden Güneş, ay, seyyareler ve yıldızlara işarettir. Küre-i arz, Güneş, seyyareler ve yıldızların hepsi dönüyor ve zamana takılmış bir tarafa doğru gidiyor.
HAŞİYE________________
zamânında ordu birdenbire silâh aldığı zamân, aynı bir meşegâha benziyor- (her bir bayrâm gününde resm-i geçit için: “Formalarınızı takıp nişânlarını asınız!” emrine karşı ordugâh ser-â-ser) baştan başa (reng-â-reng çiçek açmış müzeyyen bir bahçeyi temsîl ettiği misillû,) -bayrâm gününde de orduyu teşkîl eden askerler formalarını takıp, süslenip resm-i geçit yaparken, aynı süslü bir bahçeye benziyor- (öyle de, rû-yi zemîn meydânında,) küre-i Arz’da (Sultan-ı Ezelî’nin nihâyetsiz envâ-ı cünûdundan melek ve cin ve ins ve hayvânlar gibi şuúrsuz nebâtât taifesi dahi,) -melekler, cinler, insânlar, hayvânlar ve nebâtâttan her biri, bu küre-i Arz denilen manevra meydânında birer askerdir- (hıfz-ı hayât cihâdında) -herkes cihâd için birer askerdir, hayâtının mücâdelesini veriyor- (emr-i kün feyekûn ile) teklîfî cihâd emri ile değil, tekvînî cihâd emri ile (“Müdâfaa için silâhlarınızı ve cihâzâtınızı takınız!”) emri geliyor. Bahâr mevsiminde nebâtât ve hayvânât taifelerinden müteşekkil bir ordu-yi İlâhiyye gaybdan, “Haydi meydâna çıkın” diye bir emir geldiğinde; her bir mevcûdun kendisine mahsús silâhını kuşanarak hıfz-ı hayât cihâdı için vazífe başına geldiğini; üzerinde bulunan silâh, techîzât, elbise ve formalarla kumândân-ı a’zamlarının haşmet-i saltanatını izhâr ettiklerini müşâhede ediyoruz. Bu ordu-yi Sübhânî, (emr-i İlâhîyi aldıkları vakit, zemîn baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebâtlar, süngücüklerini taktıkları zamân, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyor.) Hakíkaten bahâr mevsimindeki bütün nebâtlar süngücüklerini taktıkları zamân, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyorlar. Demek, küre-i Arz bir kışlaya benziyor. Bu kışladaki askerler, hayâtlarını muhâfaza için, her biri kendisine lâyık bir silâhı kuşanıyor. (Hem bahârın her bir günü, her bir haftası, birer taife-i nebâtâtın birer bayrâmı hükmünde olduğu için,) -her bir gün, her bir hafta bir taifenin bayrâmıdır, bütün ağaçlar yaprak ve çiçek açıyor, meyve veriyor. O da formasını takmış, bayrâmdaki bir orduya benziyor- (her bir taifesi dahi kendi sultanının o taifeye ihsân ettiği güzel hediyeleri teşhîr için ona taktığı murassa) süslü (nişânları birer resm-i geçit tarzında o Sultân-ı Ezelî’nin nazar-ı şuhûd ve işhâdına arz ettiğinden) -Bütün mevcûdât, bahâr mevsiminde, Cenâb-ı Hakk’ın onlara verdiği o formaları, o güzellikleri takıp evvelâ Cenâb-ı Hakk’a arz ediyorlar. Buna “nazar-ı şuhûd” denir. Sonra da Cenâb-ı Hak, onları zî-şuúr mahlûkatı olan cin, ins ve meleğe gösteriyor. “Gelin, bakın, tefekkür edin” diyor. Buna da “nazar-ı işhâd” denir- (ve öyle bir vaz’ıyyet gösterdiğinden, bütün nebâtât ve eşcâr gûyâ “San’at-ı Rabbâniye murassaatını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı İlâhiyyenin nişânlarını takınız, çiçekler açınız!” emr-i Rabbaniyyeyi dinliyorlar ki, rû-yi zemîn dahi gayet muhteşem bir bayrâm gününde, şâhâne resm-i geçitte sürmeli formaları ve murassa nişânları parlayan bir ordugâhı temsîl ediyor.) Küre-i Arz iki cihette ordugâha benziyor:
Birincisi: Küre-i Arz, bir manevra meydânıdır. Her bir mevcûdun hayâtını muhâfaza cihâdında isti’mâl ettiği bir silâhı ve süngüsü vardır.
HAŞİYE________________
zamânında ordu birdenbire silâh aldığı zamân, aynı bir meşegâha benziyor- (her bir bayrâm gününde resm-i geçit için: “Formalarınızı takıp nişânlarını asınız!” emrine karşı ordugâh ser-â-ser) baştan başa (reng-â-reng çiçek açmış müzeyyen bir bahçeyi temsîl ettiği misillû,) -bayrâm gününde de orduyu teşkîl eden askerler formalarını takıp, süslenip resm-i geçit yaparken, aynı süslü bir bahçeye benziyor- (öyle de, rû-yi zemîn meydânında,) küre-i Arz’da (Sultan-ı Ezelî’nin nihâyetsiz envâ-ı cünûdundan melek ve cin ve ins ve hayvânlar gibi şuúrsuz nebâtât taifesi dahi,) -melekler, cinler, insânlar, hayvânlar ve nebâtâttan her biri, bu küre-i Arz denilen manevra meydânında birer askerdir- (hıfz-ı hayât cihâdında) -herkes cihâd için birer askerdir, hayâtının mücâdelesini veriyor- (emr-i kün feyekûn ile) teklîfî cihâd emri ile değil, tekvînî cihâd emri ile (“Müdâfaa için silâhlarınızı ve cihâzâtınızı takınız!”) emri geliyor. Bahâr mevsiminde nebâtât ve hayvânât taifelerinden müteşekkil bir ordu-yi İlâhiyye gaybdan, “Haydi meydâna çıkın” diye bir emir geldiğinde; her bir mevcûdun kendisine mahsús silâhını kuşanarak hıfz-ı hayât cihâdı için vazífe başına geldiğini; üzerinde bulunan silâh, techîzât, elbise ve formalarla kumândân-ı a’zamlarının haşmet-i saltanatını izhâr ettiklerini müşâhede ediyoruz. Bu ordu-yi Sübhânî, (emr-i İlâhîyi aldıkları vakit, zemîn baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebâtlar, süngücüklerini taktıkları zamân, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyor.) Hakíkaten bahâr mevsimindeki bütün nebâtlar süngücüklerini taktıkları zamân, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyorlar. Demek, küre-i Arz bir kışlaya benziyor. Bu kışladaki askerler, hayâtlarını muhâfaza için, her biri kendisine lâyık bir silâhı kuşanıyor. (Hem bahârın her bir günü, her bir haftası, birer taife-i nebâtâtın birer bayrâmı hükmünde olduğu için,) -her bir gün, her bir hafta bir taifenin bayrâmıdır, bütün ağaçlar yaprak ve çiçek açıyor, meyve veriyor. O da formasını takmış, bayrâmdaki bir orduya benziyor- (her bir taifesi dahi kendi sultanının o taifeye ihsân ettiği güzel hediyeleri teşhîr için ona taktığı murassa) süslü (nişânları birer resm-i geçit tarzında o Sultân-ı Ezelî’nin nazar-ı şuhûd ve işhâdına arz ettiğinden) -Bütün mevcûdât, bahâr mevsiminde, Cenâb-ı Hakk’ın onlara verdiği o formaları, o güzellikleri takıp evvelâ Cenâb-ı Hakk’a arz ediyorlar. Buna “nazar-ı şuhûd” denir. Sonra da Cenâb-ı Hak, onları zî-şuúr mahlûkatı olan cin, ins ve meleğe gösteriyor. “Gelin, bakın, tefekkür edin” diyor. Buna da “nazar-ı işhâd” denir- (ve öyle bir vaz’ıyyet gösterdiğinden, bütün nebâtât ve eşcâr gûyâ “San’at-ı Rabbâniye murassaatını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı İlâhiyyenin nişânlarını takınız, çiçekler açınız!” emr-i Rabbaniyyeyi dinliyorlar ki, rû-yi zemîn dahi gayet muhteşem bir bayrâm gününde, şâhâne resm-i geçitte sürmeli formaları ve murassa nişânları parlayan bir ordugâhı temsîl ediyor.) Küre-i Arz iki cihette ordugâha benziyor:
Birincisi: Küre-i Arz, bir manevra meydânıdır. Her bir mevcûdun hayâtını muhâfaza cihâdında isti’mâl ettiği bir silâhı ve süngüsü vardır.
METİN
İşte bu hâl, şu vaziyet kat’i gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında daimi saraylar, müstemir meskenler, şu nümunelerin ve suretlerin halis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır. Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidadına göre orada bir saadeti var.
ŞERH
memleketin Meşhur ve Maruf isimleriyle müsemma bir Sani’i vardır. O Zat, bütün antika san’atlarını burada teşhir etmekle kendisini tanıttırıyor. Meşher her vakit değiştiği gibi; o meşherde teşhir edilen antika san’at eserleri de devamlı değişiyor.
Demek bu dünya bir cihette bir misafirhanedir, bir cihette manevra meydanıdır, bir cihette ise teşhirgahtır. Her üç halde dahi daima dolar boşalır. Bu ne acib bir haldir ki, gelen gider, giden gelmez.
(İşte bu hâl, şu vaziyet kat’i gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında) o misafirhaneye bedel (daimi saraylar,) o meydana bedel (müstemir) daimi (meskenler,) şu meşherlere bedel (şu nümunelerin ve suretlerin halis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.) Ahali oraya davet ediliyor.
(Demek burada çabalamak onlar içindir.) İnsan, bu dünyaya rahat yaşamak ve dünyalık elde etmek için gelmemiştir. Belki, ebedi bir mülkü, daimi bir saltanatı, baki bir Cenneti kazanmak için gelmiştir. (Şurada çalıştırır, orada ücret verir.) Burası ücret yeri değil, hizmet yeridir. Ücret ve mükafat yeri dar-ı ahirettir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Bu dünya, dâr-ül hikmettir, dâr-ül hizmettir; dâr-ül ücret ve mükâfat değil. Buradaki a’mal ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve âhirettedir. Buradaki a’mal, berzahta ve âhirette meyve verir.”1
(Herkesin istidadına göre orada bir saadeti var.)
Bir padişah farzediyoruz ki, o padişahın pek büyük bir saltanatı ve o saltanatında acib bir hakimiyyeti vardır. Zira bakıyoruz ki, o padişah-ı zihaşmet, pek çok san’at eserlerini bu meydanda teşhir ediyor. O sultanın icraat-ı saltanatından anlaşılıyor ki, o meydan bir cihette teşhirgâh; bir cihette manevra meydanı; bir cihette ise misafirhanedir. Fakat ne o teşhirgah, ne o manevra meydanı, ne de
[1] Mektûbât, 29. Mektûb, 9. Kısım, 6. Telvih, 3. Nokta, s. 451.
METİN
İşte bu hâl, şu vaziyet kat’i gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında daimi saraylar, müstemir meskenler, şu nümunelerin ve suretlerin halis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır. Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidadına göre orada bir saadeti var.
ŞERH
memleketin Meşhur ve Maruf isimleriyle müsemma bir Sani’i vardır. O Zat, bütün antika san’atlarını burada teşhir etmekle kendisini tanıttırıyor. Meşher her vakit değiştiği gibi; o meşherde teşhir edilen antika san’at eserleri de devamlı değişiyor.
Demek bu dünya bir cihette bir misafirhanedir, bir cihette manevra meydanıdır, bir cihette ise teşhirgahtır. Her üç halde dahi daima dolar boşalır. Bu ne acib bir haldir ki, gelen gider, giden gelmez.
(İşte bu hâl, şu vaziyet kat’i gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında) o misafirhaneye bedel (daimi saraylar,) o meydana bedel (müstemir) daimi (meskenler,) şu meşherlere bedel (şu nümunelerin ve suretlerin halis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.) Ahali oraya davet ediliyor.
(Demek burada çabalamak onlar içindir.) İnsan, bu dünyaya rahat yaşamak ve dünyalık elde etmek için gelmemiştir. Belki, ebedi bir mülkü, daimi bir saltanatı, baki bir Cenneti kazanmak için gelmiştir. (Şurada çalıştırır, orada ücret verir.) Burası ücret yeri değil, hizmet yeridir. Ücret ve mükafat yeri dar-ı ahirettir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Bu dünya, dâr-ül hikmettir, dâr-ül hizmettir; dâr-ül ücret ve mükâfat değil. Buradaki a’mal ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve âhirettedir. Buradaki a’mal, berzahta ve âhirette meyve verir.”1
(Herkesin istidadına göre orada bir saadeti var.)
Bir padişah farzediyoruz ki, o padişahın pek büyük bir saltanatı ve o saltanatında acib bir hakimiyyeti vardır. Zira bakıyoruz ki, o padişah-ı zihaşmet, pek çok san’at eserlerini bu meydanda teşhir ediyor. O sultanın icraat-ı saltanatından anlaşılıyor ki, o meydan bir cihette teşhirgâh; bir cihette manevra meydanı; bir cihette ise misafirhanedir. Fakat ne o teşhirgah, ne o manevra meydanı, ne de
[1] Mektûbât, 29. Mektûb, 9. Kısım, 6. Telvih, 3. Nokta, s. 451.
ŞERH
o misafirhane bir kararda durmayıp devamlı olarak tebeddül ve tağayyür ediyor.
İşte o padişah-ı bimisal, raiyyetini böyle bir memlekete davet ediyor. O memlekete öyle mallar gönderiliyor ki, hiçbir şey eksik bırakılmıyor. Gönderilen o mallar, bir defa gönderilir, ikinci kez bir daha gönderilmez. O memlekette hadd u hesaba gelmeyen antika san’atlar sergileniyor, bir müddet sonra o sergiler kaldırılıp yerlerine yenileri getiriliyor. Hem o padişah-ı zişan, raiyyetinin istifadesi için o memlekette çeşit çeşit sofralar seriyor, o sofralarda her çeşit ni’metlerini ihsan ediyor. Ta ki o memlekete davet edilen raiyyet, hem o san’at eserlerine nazar-ı ibretle bakıp onların sahibini tanısın, hem de o nimetlerden istifade edip o padişahı sevsin. Bununla beraber o raiyyet, o san’at eserlerini tam seyretmeden, o nimetlerden hakkıyla istifade etmeden, kısaca doymadan o memleketten göçüp gidiyor. Adeta herkesin gözü arkada kalıyor. Demek teşhirgah, manevra meydanı ve misafirhane hükmünde olan bu memlekete gelen her bir mevcud gider, giden bir daha geri gelmez. Yani o memlekette ne teşhir edilen san’at eserleri ve nimetler durur, ne de o eserleri seyredip o nimetlerden istifade edenler durur.
Demek o padişahın san’at eserlerinin ve nimetlerinin asıllarının bulunduğu başka bir memleketi ve o memlekette o san’at ve nimetlerden istifade edecek hakiki raiyyeti bulunacaktır. Zira;
1) Bir memlekette teşhirgâh (pazar yeri) ayrıdır, asıl depo ve dükkan da ayrıdır.
2) Bir memlekette askeriyyenin bir manevra meydanı varsa, mutlaka o askeriyyenin bir karargâhı da vardır. Çünkü manevra meydanı ayrıdır, karargâh yeri ayrıdır.
3) Bir padişahın, misafirlerini kabul ettiği yer ayrıdır. Kendi has raiyyetini yerleştirdiği yer de ayrıdır.
Madem böyle haşmetli bir padişah var ve o padişah böyle bir memleket kurmuş. O memlekette antika san’atlarını teşhir ediyor ve hadsiz nimetlerini sergiliyor. Elbette bu hal ve gidişatı gören her akl-ı selim sahibi diyecektir ki, böyle büyük bir saltanatla hükmeden bir padişahın, hiç şübhesiz bu teşhirgahın arkasında asıl deposu, bu manevra meydanın arkasında asıl karargâhı ve bu misafirhanenin arkasında asıl, ebedi ve müstakar meskenleri vardır.
İşte bu “Altıncı Suret”, mezkur hakikatlere işaret ediyor.
ŞERH
o misafirhane bir kararda durmayıp devamlı olarak tebeddül ve tağayyür ediyor.
İşte o padişah-ı bimisal, raiyyetini böyle bir memlekete davet ediyor. O memlekete öyle mallar gönderiliyor ki, hiçbir şey eksik bırakılmıyor. Gönderilen o mallar, bir defa gönderilir, ikinci kez bir daha gönderilmez. O memlekette hadd u hesaba gelmeyen antika san’atlar sergileniyor, bir müddet sonra o sergiler kaldırılıp yerlerine yenileri getiriliyor. Hem o padişah-ı zişan, raiyyetinin istifadesi için o memlekette çeşit çeşit sofralar seriyor, o sofralarda her çeşit ni’metlerini ihsan ediyor. Ta ki o memlekete davet edilen raiyyet, hem o san’at eserlerine nazar-ı ibretle bakıp onların sahibini tanısın, hem de o nimetlerden istifade edip o padişahı sevsin. Bununla beraber o raiyyet, o san’at eserlerini tam seyretmeden, o nimetlerden hakkıyla istifade etmeden, kısaca doymadan o memleketten göçüp gidiyor. Adeta herkesin gözü arkada kalıyor. Demek teşhirgah, manevra meydanı ve misafirhane hükmünde olan bu memlekete gelen her bir mevcud gider, giden bir daha geri gelmez. Yani o memlekette ne teşhir edilen san’at eserleri ve nimetler durur, ne de o eserleri seyredip o nimetlerden istifade edenler durur.
Demek o padişahın san’at eserlerinin ve nimetlerinin asıllarının bulunduğu başka bir memleketi ve o memlekette o san’at ve nimetlerden istifade edecek hakiki raiyyeti bulunacaktır. Zira;
1) Bir memlekette teşhirgâh (pazar yeri) ayrıdır, asıl depo ve dükkan da ayrıdır.
2) Bir memlekette askeriyyenin bir manevra meydanı varsa, mutlaka o askeriyyenin bir karargâhı da vardır. Çünkü manevra meydanı ayrıdır, karargâh yeri ayrıdır.
3) Bir padişahın, misafirlerini kabul ettiği yer ayrıdır. Kendi has raiyyetini yerleştirdiği yer de ayrıdır.
Madem böyle haşmetli bir padişah var ve o padişah böyle bir memleket kurmuş. O memlekette antika san’atlarını teşhir ediyor ve hadsiz nimetlerini sergiliyor. Elbette bu hal ve gidişatı gören her akl-ı selim sahibi diyecektir ki, böyle büyük bir saltanatla hükmeden bir padişahın, hiç şübhesiz bu teşhirgahın arkasında asıl deposu, bu manevra meydanın arkasında asıl karargâhı ve bu misafirhanenin arkasında asıl, ebedi ve müstakar meskenleri vardır.
İşte bu “Altıncı Suret”, mezkur hakikatlere işaret ediyor.
METİN
Hâ, şu yüksek dağda padişaha mahsus bir büyük fotoğraf kurulmuş ki, Haşiye
Haşiye Şu suretin işaret ettiği manaların bir kısmı Yedinci Hakikat’te beyan edilmiş. Yalnız burada padişaha mahsus bir büyük fotoğraf işareti ve hakikatı "Levh-i Mahfuz" demektir. Levh-i Mahfuz’un tahakkuk-u vücudu Yirmialtıncı Söz’de şöyle isbat edilmiş ki: Nasıl küçük küçük cüzdanlar, büyük bir kütüğün vücudunu ihsas eder ve küçük küçük senedler, bir defter-i kebirin bulunduğunu iş’ar eder ve küçük kesretli tereşşuhatlar, büyük bir su menbaını işmam eder. Aynen öyle de: Küçük küçük cüzdanlar hükmünde; hem birer küçük Levh-i Mahfuz manasında; hem büyük Levh-i Mahfuz’u yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar suretinde olan benî-beşerin kuvve-i hâfızaları, ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları; elbette bir hâfıza-i kübrayı, bir defter-i ekberi, bir levh-i mahfuz-u a’zamı ihsas eder, iş’ar eder ve isbat eder. Belki keskin akıllara gösterir.
ŞERH
(Hâ, şu yüksek dağda padişaha mahsus bir büyük fotoğraf kurulmuş ki,) O fotoğraf makinesi, yüksek bir yerdedir. Ahali ise ona nisbeten aşağıda kaldığından, o makine o memlekette ne cereyan ederse hepsini içine alıyor. (Haşiye)
HAŞİYE________________
(Şu Suret’in işâret ettiği ma’nâların bir kısmı “Yedinci Hakikat”te beyân edilmiş. Yalnız burada pâdişâha mahsus bir büyük fotoğraf işâreti ve hakikatı, “Levh-i Mahfûz” demektir. Levh-i Mahfûz’un tahakkuk-ı vücûdu, “Yirmi Altıncı Söz”de şöyle isbât edilmiş ki: Nasıl küçük küçük cüzdânlar, büyük bir kütüğün vücûdunu ihsâs eder) herkesin cebindeki cüzdânlar, büyük bir kütükten haber verir; (ve küçük küçük senedler, bir defter-i kebîrin bulunduğunu iş’ar eder,) bildirir. Küçük küçük senedler, büyük bir defterin bulunduğunun işâretidir; (ve küçük kesretli tereşşuhâtlar,) su sızıntıları (büyük bir su menbaını) kaynağını (işmâm eder) bildirir. (Aynen öyle de: Küçük küçük cüzdânlar hükmünde, hem birer küçük Levh-i Mahfûz ma’nâsında, hem büyük Levh-i Mahfûz’u yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar suretinde olan benî beşerin kuvve-i hâfızaları,) -insânların kuvve-i hâfızaları hem küçük birer cüzdân gibidir. İnsânın doğumundan ölümüne kadar başına ne gelmiş ise kısaca bütün târîhçe-i hayâtı, mercimek tânesi büyüklüğündeki kuvve-i hâfızasında yazılmaktadır. Hem de nev-ı beşerdeki kuvve-i hâfızalar, küçük küçük birer Levh-i Mahfûz hükmündedir. Çünkü, büyük Levh-i Mahfûz’u yazan kalemden tereşşuh etmiştir. Onun nümûnesi ve aksidir- (ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları;) ağaçların menşe’leri olan çekirdekler, netîcede meyvelerin içinde derc edilen çekirdekler, çiçeklerin menşei olan tohumlar ve netîcede yine o çiçeklerde derc edilen tohumlar (bir hâfıza-i kübrâyı, bir defter-i ekberi, bir levh-i mahfûz-ı a’zamı ihsâs eder, iş’ar eder ve isbât eder. Belki, keskin akıllara gösterir.) Ağaçların ve çiçeklerin menşe’leri hükmünde olan çekirdeklerde
METİN
Hâ, şu yüksek dağda padişaha mahsus bir büyük fotoğraf kurulmuş ki, Haşiye
Haşiye Şu suretin işaret ettiği manaların bir kısmı Yedinci Hakikat’te beyan edilmiş. Yalnız burada padişaha mahsus bir büyük fotoğraf işareti ve hakikatı "Levh-i Mahfuz" demektir. Levh-i Mahfuz’un tahakkuk-u vücudu Yirmialtıncı Söz’de şöyle isbat edilmiş ki: Nasıl küçük küçük cüzdanlar, büyük bir kütüğün vücudunu ihsas eder ve küçük küçük senedler, bir defter-i kebirin bulunduğunu iş’ar eder ve küçük kesretli tereşşuhatlar, büyük bir su menbaını işmam eder. Aynen öyle de: Küçük küçük cüzdanlar hükmünde; hem birer küçük Levh-i Mahfuz manasında; hem büyük Levh-i Mahfuz’u yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar suretinde olan benî-beşerin kuvve-i hâfızaları, ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları; elbette bir hâfıza-i kübrayı, bir defter-i ekberi, bir levh-i mahfuz-u a’zamı ihsas eder, iş’ar eder ve isbat eder. Belki keskin akıllara gösterir.
ŞERH
(Hâ, şu yüksek dağda padişaha mahsus bir büyük fotoğraf kurulmuş ki,) O fotoğraf makinesi, yüksek bir yerdedir. Ahali ise ona nisbeten aşağıda kaldığından, o makine o memlekette ne cereyan ederse hepsini içine alıyor. (Haşiye)
HAŞİYE________________
(Şu Suret’in işâret ettiği ma’nâların bir kısmı “Yedinci Hakikat”te beyân edilmiş. Yalnız burada pâdişâha mahsus bir büyük fotoğraf işâreti ve hakikatı, “Levh-i Mahfûz” demektir. Levh-i Mahfûz’un tahakkuk-ı vücûdu, “Yirmi Altıncı Söz”de şöyle isbât edilmiş ki: Nasıl küçük küçük cüzdânlar, büyük bir kütüğün vücûdunu ihsâs eder) herkesin cebindeki cüzdânlar, büyük bir kütükten haber verir; (ve küçük küçük senedler, bir defter-i kebîrin bulunduğunu iş’ar eder,) bildirir. Küçük küçük senedler, büyük bir defterin bulunduğunun işâretidir; (ve küçük kesretli tereşşuhâtlar,) su sızıntıları (büyük bir su menbaını) kaynağını (işmâm eder) bildirir. (Aynen öyle de: Küçük küçük cüzdânlar hükmünde, hem birer küçük Levh-i Mahfûz ma’nâsında, hem büyük Levh-i Mahfûz’u yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar suretinde olan benî beşerin kuvve-i hâfızaları,) -insânların kuvve-i hâfızaları hem küçük birer cüzdân gibidir. İnsânın doğumundan ölümüne kadar başına ne gelmiş ise kısaca bütün târîhçe-i hayâtı, mercimek tânesi büyüklüğündeki kuvve-i hâfızasında yazılmaktadır. Hem de nev-ı beşerdeki kuvve-i hâfızalar, küçük küçük birer Levh-i Mahfûz hükmündedir. Çünkü, büyük Levh-i Mahfûz’u yazan kalemden tereşşuh etmiştir. Onun nümûnesi ve aksidir- (ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları;) ağaçların menşe’leri olan çekirdekler, netîcede meyvelerin içinde derc edilen çekirdekler, çiçeklerin menşei olan tohumlar ve netîcede yine o çiçeklerde derc edilen tohumlar (bir hâfıza-i kübrâyı, bir defter-i ekberi, bir levh-i mahfûz-ı a’zamı ihsâs eder, iş’ar eder ve isbât eder. Belki, keskin akıllara gösterir.) Ağaçların ve çiçeklerin menşe’leri hükmünde olan çekirdeklerde
METİN
bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar.
ŞERH
(bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar.) Hele bunları bırak, gel sana daha acaibini göstereceğim. Yukarıda bir büyük kamera kurulmuş. Memlekette cereyan eden bütün hadiseleri, bir anda içine alıp zabtediyor. O büyük kamera, Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz, geçmiş ve geleceği bir anda içine alan bir ayine, bir kamera gibidir. Levh-i Mahfuz, bütün kameraların (hafızalar, tohumlar, çekirdekler, hava zerreleri gibi) ana merkezi hükmündedir. Kâinatın ilk yaratılışından kıyamete kadar bütün mevcudat, bir anda onun içine giriyor. Bütün mevcudatın hem ilmi programı, hem de şekli Levh-i Mahfuz’da kayıtlıdır. Her mevcud, Levh-i Mahfuz’daki o proğram ve şekle göre vücud bulur. Vücudda kaldığı her hali an be an yine Lev-i Mahfuz’da kaydedilir. Vücuddan gittikten sonra da orada hıfzedilir.
Cenab-ı Hak, Hayy ismiyle Levh-i Mahfuz’a tecelli ettiğinden oraya geçen her şey, bir nevi hayata mazhar olur. Demek Levh-i Mahfuz’a geçen suretler
HAŞİYE________________
ve tohumlarda o ağacın ve çiçeğin İmâm-ı Mübîn’in aksi olan ilmî program ve kánûnları yazılı olduğu gibi; Kitâb-ı Mübîn’in aksi olan geometrik şekil ve kuvveleri de yazılıdır. Hem o ağaçların ve çiçeklerin netîceleri olan meyvelerdeki çekirdeklerde ve çiçeklerin tohumlarında da o ağacın ve çiçeğin İmâm-ı Mübîn’in aksi olan ilmî program ve kánûnları yazılı olduğu gibi; Kitâb-ı Mübîn’in aksi olan hendesevârî şekil ve kuvveleri de yazılıdır. Bu iki cihette, ya’nî hem menşe’, hem de netîce i’tibâriyle bütün çekirdekler ve tohumlar, Levh-i Mahfûz’un birer nümûnesi hükmüne geçmektedir. Zîrâ, Levh-i Mahfûz, İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn’den müteşekkildir.
O hâlde bütün çekirdekler ve tohumlar şehâdet eder ki: Bütün mevcûdât;
1- Vücûda gelmeden önce yazılıdır.
2- Vücûda geldiğinde yazılıyor.
3- Vücûddan gittikten sonra da yazılır.
Hulasa:
1- İnsânların kuvve-i hâfızaları,
2- Ağaçların menşe’leri i’tibâriyle çekirdekleri,
3- Netîce i’tibâriyle meyvelerin içindeki çekirdekleri,
4- Çiçeklerin menşe’leri i’tibâriyle tohumları,
5- Netîce i’tibâriyle çiçeklerin sünbülündeki tohumları, hem birer küçük cüzdân, hem birer Levh-i Mahfûz’un nümûnesi, hem de o Levh-i Mahfûz’u yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar hükmündedirler.
METİN
bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar.
ŞERH
(bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar.) Hele bunları bırak, gel sana daha acaibini göstereceğim. Yukarıda bir büyük kamera kurulmuş. Memlekette cereyan eden bütün hadiseleri, bir anda içine alıp zabtediyor. O büyük kamera, Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz, geçmiş ve geleceği bir anda içine alan bir ayine, bir kamera gibidir. Levh-i Mahfuz, bütün kameraların (hafızalar, tohumlar, çekirdekler, hava zerreleri gibi) ana merkezi hükmündedir. Kâinatın ilk yaratılışından kıyamete kadar bütün mevcudat, bir anda onun içine giriyor. Bütün mevcudatın hem ilmi programı, hem de şekli Levh-i Mahfuz’da kayıtlıdır. Her mevcud, Levh-i Mahfuz’daki o proğram ve şekle göre vücud bulur. Vücudda kaldığı her hali an be an yine Lev-i Mahfuz’da kaydedilir. Vücuddan gittikten sonra da orada hıfzedilir.
Cenab-ı Hak, Hayy ismiyle Levh-i Mahfuz’a tecelli ettiğinden oraya geçen her şey, bir nevi hayata mazhar olur. Demek Levh-i Mahfuz’a geçen suretler
HAŞİYE________________
ve tohumlarda o ağacın ve çiçeğin İmâm-ı Mübîn’in aksi olan ilmî program ve kánûnları yazılı olduğu gibi; Kitâb-ı Mübîn’in aksi olan geometrik şekil ve kuvveleri de yazılıdır. Hem o ağaçların ve çiçeklerin netîceleri olan meyvelerdeki çekirdeklerde ve çiçeklerin tohumlarında da o ağacın ve çiçeğin İmâm-ı Mübîn’in aksi olan ilmî program ve kánûnları yazılı olduğu gibi; Kitâb-ı Mübîn’in aksi olan hendesevârî şekil ve kuvveleri de yazılıdır. Bu iki cihette, ya’nî hem menşe’, hem de netîce i’tibâriyle bütün çekirdekler ve tohumlar, Levh-i Mahfûz’un birer nümûnesi hükmüne geçmektedir. Zîrâ, Levh-i Mahfûz, İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn’den müteşekkildir.
O hâlde bütün çekirdekler ve tohumlar şehâdet eder ki: Bütün mevcûdât;
1- Vücûda gelmeden önce yazılıdır.
2- Vücûda geldiğinde yazılıyor.
3- Vücûddan gittikten sonra da yazılır.
Hulasa:
1- İnsânların kuvve-i hâfızaları,
2- Ağaçların menşe’leri i’tibâriyle çekirdekleri,
3- Netîce i’tibâriyle meyvelerin içindeki çekirdekleri,
4- Çiçeklerin menşe’leri i’tibâriyle tohumları,
5- Netîce i’tibâriyle çiçeklerin sünbülündeki tohumları, hem birer küçük cüzdân, hem birer Levh-i Mahfûz’un nümûnesi, hem de o Levh-i Mahfûz’u yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar hükmündedirler.
ŞERH
hadiseyi kaydedip zaptedin. Ta raiyyetinize zulmetmeyesiniz. Benim hükümetim nasıl cereyan ederse, siz de öyle birbirinizi idare edin! Devletiniz ve saltanatınız böyle olsun. Ben bu dünyada saltanatımı nasıl kurmuşsam, siz de devletinizi öyle kurun. Bunda nev-i beşer için bir ders vardır. Böyle bir devleti, eser-i mu’cize olarak Cenab-ı Hak Süleyman (a.s)’a bahşetmiş ve bizleri de böyle bir devletin teşekkülüne teşvik etmiştir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Hem meselâ: Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a taht-ı Belkîs’i yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim” olan hâdise-i hârikaya delalet eden şu âyet:
قَالَ الَّذِى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاۤهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ
ilâ âhir... İşaret ediyor ki: Uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sureten ihzar etmek mümkündür. Hem vaki’dir ki; risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, hem masumiyetine, hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktar-ı memleketine bizzât zahmetsiz muttali olmak ve raiyyetinin ahvalini görmek ve dertlerini işitmek; bir mu’cize suretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’a itimad edip Süleyman Aleyhisselâm’ın lisan-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisan-ı istidadıyla Cenab-ı Hak’tan istese ve kavanin-i âdetine ve inayetine tevfik-i hareket etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir. Demek taht-ı Belkıs Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte uzak mesafede, celb-i surete ve savta haşmetli bir surette işaret ediyor ve manen diyor:
“Ey ehl-i saltanat! Adalet-i tâmme yapmak isterseniz; Süleymanvari, rûy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünki bir hâkim-i adalet-pîşe, bir padişah-ı raiyyet-perver; aktar-ı memleketine, her istediği vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mes’uliyet-i maneviyeden kurtulur veya tam adalet yapabilir.”
Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı remziyle manen diyor ki: “Ey benî-Âdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adalet-i tâmme yapmak için; ahval ve
ŞERH
hadiseyi kaydedip zaptedin. Ta raiyyetinize zulmetmeyesiniz. Benim hükümetim nasıl cereyan ederse, siz de öyle birbirinizi idare edin! Devletiniz ve saltanatınız böyle olsun. Ben bu dünyada saltanatımı nasıl kurmuşsam, siz de devletinizi öyle kurun. Bunda nev-i beşer için bir ders vardır. Böyle bir devleti, eser-i mu’cize olarak Cenab-ı Hak Süleyman (a.s)’a bahşetmiş ve bizleri de böyle bir devletin teşekkülüne teşvik etmiştir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Hem meselâ: Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a taht-ı Belkîs’i yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim” olan hâdise-i hârikaya delalet eden şu âyet:
قَالَ الَّذِى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاۤهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ
ilâ âhir... İşaret ediyor ki: Uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sureten ihzar etmek mümkündür. Hem vaki’dir ki; risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, hem masumiyetine, hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktar-ı memleketine bizzât zahmetsiz muttali olmak ve raiyyetinin ahvalini görmek ve dertlerini işitmek; bir mu’cize suretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’a itimad edip Süleyman Aleyhisselâm’ın lisan-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisan-ı istidadıyla Cenab-ı Hak’tan istese ve kavanin-i âdetine ve inayetine tevfik-i hareket etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir. Demek taht-ı Belkıs Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte uzak mesafede, celb-i surete ve savta haşmetli bir surette işaret ediyor ve manen diyor:
“Ey ehl-i saltanat! Adalet-i tâmme yapmak isterseniz; Süleymanvari, rûy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünki bir hâkim-i adalet-pîşe, bir padişah-ı raiyyet-perver; aktar-ı memleketine, her istediği vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mes’uliyet-i maneviyeden kurtulur veya tam adalet yapabilir.”
Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı remziyle manen diyor ki: “Ey benî-Âdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adalet-i tâmme yapmak için; ahval ve
METİN
Şimdi en âdi raiyyetin en âdi muamelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim-i Hafîz, hiç mümkün müdür ki; raiyyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhafaza etmesin, muhasebe etmesin, mükâfat ve mücâzat vermesin.
ŞERH
mahallinde yalnız başına azab çekiyor. Mesela; bir kuş, bir kuşa hakaret etmişse, kendisine göre bir ceza çekecektir. Bir çorak arazi mahsulatı yetiştirmemişse kendisine göre bir ceza görecektir. Sebze ve meyvelerin yetişmesine ve gelişmesine engel olan bazı otlar var. Onlar da ceza görür, onlar da Cehenneme atılır. Böylece onlar da cezalandırılır. Demek otun, ineğin, sineğin ve hakeza her mevcudun kendine göre bir hesabı vardır. Kabiliyetini kötüye kullanan her mevcudun, kendisine göre bir cezası vardır.
Mevcudat, her ne kadar Cehennemde insan gibi azap çekmese de, ona verilen kabiliyeti kötüye kullandığı için Cenab-ı Hak, ceza olarak onu Cehenneme atar. Kanun-u İlahi budur. Zira O Adil-i Mutlak, teklifi kanunlara riayet etmeyen insanları ve cinleri cezanlandırdığı gibi; tekvini kanunlara muhalefet eden mevcudatı da cezalandıracaktır. Demek hesaba çekilmeyen ve hesab neticesinde mükafat veya ceza görmeyen hiçbir mevcud yoktur. Şu dünyada görünen ve her şeyi ihata eden zapt u rabt bunun delilidir. Öyle ise ne hakkın var ki; başkalarının hukukuna tecavüz ediyorsun? Unutma! Ceza çekeceksin. Her mevcud, diğer bir mevcudun hakkına tecavüz etmeyecek şekilde yaratılmıştır. Eğer cin ve ins iradesiyle, diğer mevcudat ise kendisine verilen kabiliyyeti kötüye kullanmakla başkalarının hakkına tecavüz ederse, haddini aşmış olur. Haddini aşan ise cezaya müstehak olur. Mesela; bir fare, bir yılan, bir akreb insanlara zarar verir. Bunlar cezasız mı kalacaklar? Hayır. Onların da bir muhakeme ve muhasebeleri olacaktır. Yani muzır hayvanların da kendilerine göre cezaları vardır. Ancak kâfirler için ihzar edilen ebedi Cehennem gibi bir azap değil. Kendilerine göre, onlara mahsus bir ceza vardır.
(Şimdi en âdi raiyyetin en âdi muamelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim-i Hafîz,) Memleketinde cereyan eden en küçük ve en adi bir muameleyi dahi muhafaza edip ihmal etmeyen bir Zat-ı Hafîz, (hiç mümkün müdür ki; raiyyetin en büyüklerinden) insana işarettir (en büyük amellerini muhafaza etmesin, muhasebe etmesin, mükâfat ve mücâzat vermesin.) Bu memleketin Hâkim-i Zülcelali, memleketinde cereyan eden her şeyi kanun-u fıtri veya tabir-i diğerle
METİN
Şimdi en âdi raiyyetin en âdi muamelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim-i Hafîz, hiç mümkün müdür ki; raiyyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhafaza etmesin, muhasebe etmesin, mükâfat ve mücâzat vermesin.
ŞERH
mahallinde yalnız başına azab çekiyor. Mesela; bir kuş, bir kuşa hakaret etmişse, kendisine göre bir ceza çekecektir. Bir çorak arazi mahsulatı yetiştirmemişse kendisine göre bir ceza görecektir. Sebze ve meyvelerin yetişmesine ve gelişmesine engel olan bazı otlar var. Onlar da ceza görür, onlar da Cehenneme atılır. Böylece onlar da cezalandırılır. Demek otun, ineğin, sineğin ve hakeza her mevcudun kendine göre bir hesabı vardır. Kabiliyetini kötüye kullanan her mevcudun, kendisine göre bir cezası vardır.
Mevcudat, her ne kadar Cehennemde insan gibi azap çekmese de, ona verilen kabiliyeti kötüye kullandığı için Cenab-ı Hak, ceza olarak onu Cehenneme atar. Kanun-u İlahi budur. Zira O Adil-i Mutlak, teklifi kanunlara riayet etmeyen insanları ve cinleri cezanlandırdığı gibi; tekvini kanunlara muhalefet eden mevcudatı da cezalandıracaktır. Demek hesaba çekilmeyen ve hesab neticesinde mükafat veya ceza görmeyen hiçbir mevcud yoktur. Şu dünyada görünen ve her şeyi ihata eden zapt u rabt bunun delilidir. Öyle ise ne hakkın var ki; başkalarının hukukuna tecavüz ediyorsun? Unutma! Ceza çekeceksin. Her mevcud, diğer bir mevcudun hakkına tecavüz etmeyecek şekilde yaratılmıştır. Eğer cin ve ins iradesiyle, diğer mevcudat ise kendisine verilen kabiliyyeti kötüye kullanmakla başkalarının hakkına tecavüz ederse, haddini aşmış olur. Haddini aşan ise cezaya müstehak olur. Mesela; bir fare, bir yılan, bir akreb insanlara zarar verir. Bunlar cezasız mı kalacaklar? Hayır. Onların da bir muhakeme ve muhasebeleri olacaktır. Yani muzır hayvanların da kendilerine göre cezaları vardır. Ancak kâfirler için ihzar edilen ebedi Cehennem gibi bir azap değil. Kendilerine göre, onlara mahsus bir ceza vardır.
(Şimdi en âdi raiyyetin en âdi muamelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim-i Hafîz,) Memleketinde cereyan eden en küçük ve en adi bir muameleyi dahi muhafaza edip ihmal etmeyen bir Zat-ı Hafîz, (hiç mümkün müdür ki; raiyyetin en büyüklerinden) insana işarettir (en büyük amellerini muhafaza etmesin, muhasebe etmesin, mükâfat ve mücâzat vermesin.) Bu memleketin Hâkim-i Zülcelali, memleketinde cereyan eden her şeyi kanun-u fıtri veya tabir-i diğerle
METİN
Halbuki o zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe’n-i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor. Burada cezâya çarpmıyor. Demek, bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor...
ŞERH
kanun-u tekvini olarak kaydedip zapteder. İnsanın da fıtri olarak her şeyi zaptedilir. Fakat insanda tekvini kanunlar icra olunduğu gibi; teklifi kanunlar da icra olunmaktadır. Namaz, oruç, hac, zekat, devlet-i şeriyyeyi kurmak, mahkemede ahkam-ı İlahiyye ile hükmetmek, şer’i çerçeveler içerisinde yaşamak, evlenmek gibi bütün teklifi hükümlerde insan hesaba tabidir. Memleketin en büyüğü olan insan günah işlemişse, Fir’avn’laşmışsa, Nemrud’laşmışsa, başkalarına zulmetmişse ne olacak? Bunlar başıboş mu bırakılacak? Birisi hayatı boyunca başını secdeye koymuş, diğeri de Ellah’a karşı baş kaldırmış, kelamına karşı muaraza etmiş. Hiç mümkün müdür ki bunları hesaba çekmesin. Ehl-i iman ve taate mükafat, ehl-i küfür ve isyana da şayeste mücazat vermesin. Haşa! (Halbuki o zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe’n-i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor. Burada cezâya çarpmıyor. Demek, bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor...) Mevcudat-ı âlemin büyüğü olan insanlardan öyle muameleler ve işler sudur ediyor ki; o muameleler, Ellah’ın izzetine ve gayretine dokunuyor. Mevcudatın reisi olan insan, Ellah’ın emrini dinlemiyor, kanunlarına baş kaldırıyor, O’nunla muarazaya girişiyor. Mesela; “Kısasa kısas dönemi bitmiştir. Modern adalet zamanıdır.” diyor. Bu insan, bu sözüyle Ellah’a baş kaldırmış, O’nun ayn-ı adalet ve rahmet olan ahkamına karşı çıkmıştır. O Hafiz-i Mutlak, elbette o adamın söylediği o sözü bildi, duydu, zaptetti. Hava da zaptetti, Güneş de zaptetti, yer de zaptetti, gök de zaptetti, o sözü işiten insanların hafızaları da zaptetti. Bütün bu şahidler kıyamet gününde getirilecek, o adamın aleyhinde şehadette bulunacaklardır. Bu sözü söyleyen, kıyamet gününde kendisini nasıl müdafaada bulunacak, bu sözü nasıl inkar edecektir? Haydi! Burada cezaya çarpmıyor. Fakat bazen burada da birden bire cezaya çarptırır. Bu ceza, ahiretteki büyük azabı ihsas ettirmek içindir. Haşa ahirette bir daha ceza çekmeyecek manasında değildir. Kavm-i Ad, Kavm-i Semud gibi asi ve baği kavimlere gelen semavi ve arzi bela ve musibetler gösteriyor ki, insan başıboş değil, her zaman bir celal ve izzet sillesine maruzdur. Bazıları da burada hiç cezaya çarpılmadan gidiyor. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
METİN
Halbuki o zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe’n-i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor. Burada cezâya çarpmıyor. Demek, bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor...
ŞERH
kanun-u tekvini olarak kaydedip zapteder. İnsanın da fıtri olarak her şeyi zaptedilir. Fakat insanda tekvini kanunlar icra olunduğu gibi; teklifi kanunlar da icra olunmaktadır. Namaz, oruç, hac, zekat, devlet-i şeriyyeyi kurmak, mahkemede ahkam-ı İlahiyye ile hükmetmek, şer’i çerçeveler içerisinde yaşamak, evlenmek gibi bütün teklifi hükümlerde insan hesaba tabidir. Memleketin en büyüğü olan insan günah işlemişse, Fir’avn’laşmışsa, Nemrud’laşmışsa, başkalarına zulmetmişse ne olacak? Bunlar başıboş mu bırakılacak? Birisi hayatı boyunca başını secdeye koymuş, diğeri de Ellah’a karşı baş kaldırmış, kelamına karşı muaraza etmiş. Hiç mümkün müdür ki bunları hesaba çekmesin. Ehl-i iman ve taate mükafat, ehl-i küfür ve isyana da şayeste mücazat vermesin. Haşa! (Halbuki o zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe’n-i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor. Burada cezâya çarpmıyor. Demek, bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor...) Mevcudat-ı âlemin büyüğü olan insanlardan öyle muameleler ve işler sudur ediyor ki; o muameleler, Ellah’ın izzetine ve gayretine dokunuyor. Mevcudatın reisi olan insan, Ellah’ın emrini dinlemiyor, kanunlarına baş kaldırıyor, O’nunla muarazaya girişiyor. Mesela; “Kısasa kısas dönemi bitmiştir. Modern adalet zamanıdır.” diyor. Bu insan, bu sözüyle Ellah’a baş kaldırmış, O’nun ayn-ı adalet ve rahmet olan ahkamına karşı çıkmıştır. O Hafiz-i Mutlak, elbette o adamın söylediği o sözü bildi, duydu, zaptetti. Hava da zaptetti, Güneş de zaptetti, yer de zaptetti, gök de zaptetti, o sözü işiten insanların hafızaları da zaptetti. Bütün bu şahidler kıyamet gününde getirilecek, o adamın aleyhinde şehadette bulunacaklardır. Bu sözü söyleyen, kıyamet gününde kendisini nasıl müdafaada bulunacak, bu sözü nasıl inkar edecektir? Haydi! Burada cezaya çarpmıyor. Fakat bazen burada da birden bire cezaya çarptırır. Bu ceza, ahiretteki büyük azabı ihsas ettirmek içindir. Haşa ahirette bir daha ceza çekmeyecek manasında değildir. Kavm-i Ad, Kavm-i Semud gibi asi ve baği kavimlere gelen semavi ve arzi bela ve musibetler gösteriyor ki, insan başıboş değil, her zaman bir celal ve izzet sillesine maruzdur. Bazıları da burada hiç cezaya çarpılmadan gidiyor. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
ŞERH
İslam alimleri, ahiretteki bu beş kısım şefaatin ilk iki kısmının yalnızca peygamberlerin sonuncusu olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammedü’l-Mustafa (a.s.v)’a ait olduğuna hükmetmişlerdir.
Hulasa: O görünmeyen padişah, her yerde fotoğraf makinelerini kurmuş, mülkünde cereyan eden her şeyin suretlerini alıyor. Her yerde katiplerini vazifelendirmiş, memleketinde vukua gelen her hadiseyi onlara yazdırıyor, küçük-büyük her şeyi kaydettiriyor. Böyle en adi hadiseleri bile muhafaza eden bir padişahın en büyük raiyyetinin, en büyük amellerini zabtetmemesi ve o amellerine göre mükafat ve mücazat vermemesi mümkün müdür? Halbuki o padişahın izzet ve gayretine dokunacak muameleler, o büyük raiyyetlerden sudur ediyor. O büyük raiyyet, hakimin emirlerine riayet etmemekle O’nun izzetini kırıyorlar, yasaklarını işlemekle de gayretine dokunduruyorlar. Öyle büyük suçlar işliyorlar ki, o suçlara layık ceza, burada verilmiyor. Demek her şeyi zapt ve kayıt altına alan böyle haşmetli bir padişahın, başka bir yerde mutlaka büyük bir mahkemesi vardır. Ta ki o suçlular, layık oldukları cezayı görsünler.
İşte bu “Yedinci Suret”, mezkur hakikatlere işaret ediyor.
ŞERH
İslam alimleri, ahiretteki bu beş kısım şefaatin ilk iki kısmının yalnızca peygamberlerin sonuncusu olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammedü’l-Mustafa (a.s.v)’a ait olduğuna hükmetmişlerdir.
Hulasa: O görünmeyen padişah, her yerde fotoğraf makinelerini kurmuş, mülkünde cereyan eden her şeyin suretlerini alıyor. Her yerde katiplerini vazifelendirmiş, memleketinde vukua gelen her hadiseyi onlara yazdırıyor, küçük-büyük her şeyi kaydettiriyor. Böyle en adi hadiseleri bile muhafaza eden bir padişahın en büyük raiyyetinin, en büyük amellerini zabtetmemesi ve o amellerine göre mükafat ve mücazat vermemesi mümkün müdür? Halbuki o padişahın izzet ve gayretine dokunacak muameleler, o büyük raiyyetlerden sudur ediyor. O büyük raiyyet, hakimin emirlerine riayet etmemekle O’nun izzetini kırıyorlar, yasaklarını işlemekle de gayretine dokunduruyorlar. Öyle büyük suçlar işliyorlar ki, o suçlara layık ceza, burada verilmiyor. Demek her şeyi zapt ve kayıt altına alan böyle haşmetli bir padişahın, başka bir yerde mutlaka büyük bir mahkemesi vardır. Ta ki o suçlular, layık oldukları cezayı görsünler.
İşte bu “Yedinci Suret”, mezkur hakikatlere işaret ediyor.
METİN
Raiyyetine, gâyet mühimdir. Va’dinde hulf ise, izzet-i iktidarına gâyet zıttır. İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir veçhile hulf ve hilâfâ mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun.
ŞERH
Hem (Raiyyetine, gâyet mühimdir.) Hem o va’dedilen şeyler, ahaliye de lazımdır. Çünkü burada ekseriyetle zalim izzetinde, mazlum ise zilletinde kalıp gidiyorlar. Öyle ise bir mahall-i mükafat ve bir dar-ı ceza olacaktır.
(Va’dinde) ve vaidinde (hulf ise,) va’d ve vaidde bulunduğu şeyleri yerine getirmemek ise, (izzet-i iktidarına) ve ilm-i muhitine (gâyet zıttır.) Va’dini yerine getirmemesi O’nun kudretine, vaidini yerine getirmemesi de O’nun izzetine zıddır. Zira bir zat, bir söz verse; vermiş olduğu o sözü yerine getirmemesi iki sebepten dolayıdır: Biri: Ya acizdir. Verdiği sözü yerine getirecek gücü yoktur. Diğeri: Ya da cahildir. Söz verip sözünü yerine getirmenin ehemmiyetini bilmiyor. Hem bir Zat, birini büyük bir ceza ile tecziye edeceğini vaidde bulunsa, onu şiddetli tehdid etse, sonra onu cezalandırmazsa bu iki şeyden ileri gelir. Ya afveder. Böyle bütün raiyyetin hukukuna tecavüz eden bir suçu afvetmek mümkün değildir. Veya o padişah, izzet ve haysiyyetinin lekedar olmasını düşünmez. Halbuki şu haşmetli memleketin muktedir padişahı ise, ilim ve kudret sahibi olduğu gibi; aynı zamanda izzet ve gayret sahibidir. Şu memleketteki icraatı, onun ilim ve kudretinin, izzet ve gayretinin delilidir. Elbette böyle bir padişahın, verdiği sözünden dönmesi muhaldir. Sözünü yerine getirmemesi, O’nun ilminin ihatasına ve iktidarının izzetine zıddır.
(İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı) vahy-i semaviyi dinlemediği için saçma sapan sözleri tasavvur eden (aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun.) Müellif (r.a), bu cümlede “vehim, akıl ve nefis” denilen üç kuvve-i insaniyyeyi nazara verip, insanın o kuvvelere mağlubiyyetinden dolayı haşrin tahakkukunu akıldan uzak gördüğünü ifade ediyor. Böyle bir durumdaki bir insanın kuvve-i vahimesi, devamlı şeytanı dinler. Vahy-i semaviyi dinlemeyen aklı, saçma sapan şeyleri düşünür. Nefs-i emmaresi de hevesata tabi olup hakkı kabul etmez. (Ve hiçbir veçhile hulf ve hilâfâ mecburiyeti olmayan) O padişah, ne va’dettiği sözden dönmeye, ne de yalan söylemeye mecburdur. (ve hiçbir cihetle hilâf) yalan söylemek (haysiyetine) şeref ve itibarına (yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına) doğruluğuna (şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun.) Yalanlıyorsun. (Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun.)
METİN
Raiyyetine, gâyet mühimdir. Va’dinde hulf ise, izzet-i iktidarına gâyet zıttır. İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir veçhile hulf ve hilâfâ mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun.
ŞERH
Hem (Raiyyetine, gâyet mühimdir.) Hem o va’dedilen şeyler, ahaliye de lazımdır. Çünkü burada ekseriyetle zalim izzetinde, mazlum ise zilletinde kalıp gidiyorlar. Öyle ise bir mahall-i mükafat ve bir dar-ı ceza olacaktır.
(Va’dinde) ve vaidinde (hulf ise,) va’d ve vaidde bulunduğu şeyleri yerine getirmemek ise, (izzet-i iktidarına) ve ilm-i muhitine (gâyet zıttır.) Va’dini yerine getirmemesi O’nun kudretine, vaidini yerine getirmemesi de O’nun izzetine zıddır. Zira bir zat, bir söz verse; vermiş olduğu o sözü yerine getirmemesi iki sebepten dolayıdır: Biri: Ya acizdir. Verdiği sözü yerine getirecek gücü yoktur. Diğeri: Ya da cahildir. Söz verip sözünü yerine getirmenin ehemmiyetini bilmiyor. Hem bir Zat, birini büyük bir ceza ile tecziye edeceğini vaidde bulunsa, onu şiddetli tehdid etse, sonra onu cezalandırmazsa bu iki şeyden ileri gelir. Ya afveder. Böyle bütün raiyyetin hukukuna tecavüz eden bir suçu afvetmek mümkün değildir. Veya o padişah, izzet ve haysiyyetinin lekedar olmasını düşünmez. Halbuki şu haşmetli memleketin muktedir padişahı ise, ilim ve kudret sahibi olduğu gibi; aynı zamanda izzet ve gayret sahibidir. Şu memleketteki icraatı, onun ilim ve kudretinin, izzet ve gayretinin delilidir. Elbette böyle bir padişahın, verdiği sözünden dönmesi muhaldir. Sözünü yerine getirmemesi, O’nun ilminin ihatasına ve iktidarının izzetine zıddır.
(İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı) vahy-i semaviyi dinlemediği için saçma sapan sözleri tasavvur eden (aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun.) Müellif (r.a), bu cümlede “vehim, akıl ve nefis” denilen üç kuvve-i insaniyyeyi nazara verip, insanın o kuvvelere mağlubiyyetinden dolayı haşrin tahakkukunu akıldan uzak gördüğünü ifade ediyor. Böyle bir durumdaki bir insanın kuvve-i vahimesi, devamlı şeytanı dinler. Vahy-i semaviyi dinlemeyen aklı, saçma sapan şeyleri düşünür. Nefs-i emmaresi de hevesata tabi olup hakkı kabul etmez. (Ve hiçbir veçhile hulf ve hilâfâ mecburiyeti olmayan) O padişah, ne va’dettiği sözden dönmeye, ne de yalan söylemeye mecburdur. (ve hiçbir cihetle hilâf) yalan söylemek (haysiyetine) şeref ve itibarına (yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına) doğruluğuna (şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun.) Yalanlıyorsun. (Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun.)
METİN
Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, Güneşin ziyasından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvîr etmek istiyor. Mâdem va’d etmiş, yapacaktır. Halbuki, ifası ona çok rahat ve bize ve her şeye ve ona ve saltanatına pek çok lazımdır. Demek bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ vardır.
ŞERH
Bütün yaptığı icraatı, doğruluğunu isbat eden böyle bir Zatın söz verip de verdiği sözü yerine getirmemesi elbette mümkün değildir. Hiçbir sebeb-i ceza olmazsa, senin böyle bir Zatı tekzib etmen, ceza görmen için kafidir. Yaptığı işler, o padişahın sıdkına ve va’dettiği şeyleri yerine getirmek hususunda doğruluğuna delalet eder. Bütün memleketinde gösterdiği asar, o padişahın hem ilmini, hem de kudretini ispat eder. Madem “İtaat edenleri mes’ud edeceğim, isyan edenleri ise hapsedeceğim.” diye söz vermiş. Elbette verdiği bu sözü yerine getirecektir. Çünkü buna hem gücü, hem de ilmi vardır. O padişahın geçmişte olan bütün icraat ve vukuatı, gelecekteki imkanata kadir olduğuna delil-i kat’i ve şahid-i sadıktır.
(Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, Güneşin ziyasından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvîr etmek istiyor.) Güneş bütün karanlıkları dağıttığı halde, o yolcu Güneşe karşı gözünü kapatıyor, kendi kafa feneriyle o karanlıklı ve uzun yolunu aydınlatmaya çalışıyor. İşte bu misal, haşri inkar eden adamın misalidir. Her şey Güneşin ziyası gibi o padişahın evsafını, bahusus ilim ve kudretini isbat edip gösterdiği halde, o adam yıldız böceği mesabesinde olan akıl ve vehmine mağlub olduğu için, böyle bir padişahı va’dinde tekzib ediyor. (Mâdem va’d etmiş, yapacaktır. Halbuki, ifası) va’d ve vaidde bulunduğu işleri yerine getirmek (ona çok rahat ve bize ve her şeye ve ona ve saltanatına pek çok lazımdır. Demek bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ vardır.) Zira va’dettiği şeylerin ifası, hem ona çok rahat, hem bize ve her şeye çok mühim, hem haşmetli saltanatının lazımı, hem de izzet ve haysiyyetinin gereğidir. O halde o padişahın va’dettiği şeylerin tahakkuk edeceği bir diyar-ı aher vardır ve ibadını oraya sevkediyor.
METİN
Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, Güneşin ziyasından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvîr etmek istiyor. Mâdem va’d etmiş, yapacaktır. Halbuki, ifası ona çok rahat ve bize ve her şeye ve ona ve saltanatına pek çok lazımdır. Demek bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ vardır.
ŞERH
Bütün yaptığı icraatı, doğruluğunu isbat eden böyle bir Zatın söz verip de verdiği sözü yerine getirmemesi elbette mümkün değildir. Hiçbir sebeb-i ceza olmazsa, senin böyle bir Zatı tekzib etmen, ceza görmen için kafidir. Yaptığı işler, o padişahın sıdkına ve va’dettiği şeyleri yerine getirmek hususunda doğruluğuna delalet eder. Bütün memleketinde gösterdiği asar, o padişahın hem ilmini, hem de kudretini ispat eder. Madem “İtaat edenleri mes’ud edeceğim, isyan edenleri ise hapsedeceğim.” diye söz vermiş. Elbette verdiği bu sözü yerine getirecektir. Çünkü buna hem gücü, hem de ilmi vardır. O padişahın geçmişte olan bütün icraat ve vukuatı, gelecekteki imkanata kadir olduğuna delil-i kat’i ve şahid-i sadıktır.
(Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, Güneşin ziyasından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvîr etmek istiyor.) Güneş bütün karanlıkları dağıttığı halde, o yolcu Güneşe karşı gözünü kapatıyor, kendi kafa feneriyle o karanlıklı ve uzun yolunu aydınlatmaya çalışıyor. İşte bu misal, haşri inkar eden adamın misalidir. Her şey Güneşin ziyası gibi o padişahın evsafını, bahusus ilim ve kudretini isbat edip gösterdiği halde, o adam yıldız böceği mesabesinde olan akıl ve vehmine mağlub olduğu için, böyle bir padişahı va’dinde tekzib ediyor. (Mâdem va’d etmiş, yapacaktır. Halbuki, ifası) va’d ve vaidde bulunduğu işleri yerine getirmek (ona çok rahat ve bize ve her şeye ve ona ve saltanatına pek çok lazımdır. Demek bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ vardır.) Zira va’dettiği şeylerin ifası, hem ona çok rahat, hem bize ve her şeye çok mühim, hem haşmetli saltanatının lazımı, hem de izzet ve haysiyyetinin gereğidir. O halde o padişahın va’dettiği şeylerin tahakkuk edeceği bir diyar-ı aher vardır ve ibadını oraya sevkediyor.
METİN
Hem bâzı onun hûzuruna çıkmışlar. Ne diyorlar bak: Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki: O zât, mükâfat ve mücâzat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzâr etmiş.
ŞERH
Enbiya ve evliyanın Ellah ile görüşecek hususi kalb telefonu vardır. Bazılarının da bizzat padişahla görüşecek hususi bir telefonu vardır. Hazret-i Musa (a.s)’ın kelam-ı İlahiyi bizzat işitmesi gibi. İşte Müellif (r.a)’ın “Her biri, bizzât Pâdişahla görüşecek husûsî birer telefonu var.” cümlesi mezkûr hakikatlere işarettir.
Cenab-ı Hak, her bir peygamberin ve her bir velinin kalbini manevi bir telefon merkezi gibi yapmış. Bizzat o kalb vasıtasıyla onlarla görüşüyor. Vahy-i İlahi, Hazret-i Adem’den Resul-i Ekrem’e kadar devam edegelmiş, Resul-i Ekrem ile vahy-i İlahi hitam bulmuştur. İlham-ı evliya ise, kıyamete kadar devam edecektir. Peygamberlerin kalbi gibi her bir velinin kalbi de o telefonun başıdır. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m) demiş: “Ben Cenneti gördüm.” Gavs-ı Geylani (k.s) de aynen “Ben Cenneti gördüm.” demiş ve hatta eser-i keramet olarak Cennet meyvelerini getirip halka göstermiştir.
Keşfiyyat, kâfirlerde de olabilir. Mesela; Hindular havada uçarlar. Hinduların dükkanına bir müşteri girse, müşterinin kafasındakini okur, daha müşteri konuşmadan ve isteğini söylemeden dükkan sahibi istediğini verir. Bu ayrı bir ilimdir, dinle alakası yoktur. Bir sihirbaz, o da bazı harikaları gösterebilir. Bir insan bir falcıya gider, onun kafasındakileri okuyabilir. Ama onlar, istidrac nev’inden gösterdikleri harikalarla dünyada hiçbir şeyi değiştirmeye kadir olamazlar. Mesela; onlardan biri, bir ağacı çağırsa, yanına gelmez. Peygamberler ise mu’cize eseri olarak bir ağacı çağırsa, ağaç itaat ederek yanına gelir. Bir hastaya temas eder, izn-i İlahi ile o hasta şifa bulur. Ve hakeza. Zira mu’cize Ellah’ın fiilidir.
(Hem bâzı onun hûzuruna çıkmışlar.) Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın miraç gecesinde cesed-i mübarekiyle huzur-u İlahiye çıkıp beşeri gözüyle rü’yet-i cemalullah ile müşerref olmasına, bizzat O’nunla görüşmesine işarettir. (Ne diyorlar bak:) Bütün bu peygamberler, bütün bu evliyalar ve bütün bu ulemalar ne diyorlar? (Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki: O zât,) O bize görünmeyen Zat-ı Gaybi, Vacibu’l-Vücud olan Ellah’tır ve mevcudattan hiç birisine benzemez. O Zat-ı Akdes, mütilere (mükâfat ve) asilere (mücâzat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzâr etmiş.)
METİN
Hem bâzı onun hûzuruna çıkmışlar. Ne diyorlar bak: Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki: O zât, mükâfat ve mücâzat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzâr etmiş.
ŞERH
Enbiya ve evliyanın Ellah ile görüşecek hususi kalb telefonu vardır. Bazılarının da bizzat padişahla görüşecek hususi bir telefonu vardır. Hazret-i Musa (a.s)’ın kelam-ı İlahiyi bizzat işitmesi gibi. İşte Müellif (r.a)’ın “Her biri, bizzât Pâdişahla görüşecek husûsî birer telefonu var.” cümlesi mezkûr hakikatlere işarettir.
Cenab-ı Hak, her bir peygamberin ve her bir velinin kalbini manevi bir telefon merkezi gibi yapmış. Bizzat o kalb vasıtasıyla onlarla görüşüyor. Vahy-i İlahi, Hazret-i Adem’den Resul-i Ekrem’e kadar devam edegelmiş, Resul-i Ekrem ile vahy-i İlahi hitam bulmuştur. İlham-ı evliya ise, kıyamete kadar devam edecektir. Peygamberlerin kalbi gibi her bir velinin kalbi de o telefonun başıdır. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m) demiş: “Ben Cenneti gördüm.” Gavs-ı Geylani (k.s) de aynen “Ben Cenneti gördüm.” demiş ve hatta eser-i keramet olarak Cennet meyvelerini getirip halka göstermiştir.
Keşfiyyat, kâfirlerde de olabilir. Mesela; Hindular havada uçarlar. Hinduların dükkanına bir müşteri girse, müşterinin kafasındakini okur, daha müşteri konuşmadan ve isteğini söylemeden dükkan sahibi istediğini verir. Bu ayrı bir ilimdir, dinle alakası yoktur. Bir sihirbaz, o da bazı harikaları gösterebilir. Bir insan bir falcıya gider, onun kafasındakileri okuyabilir. Ama onlar, istidrac nev’inden gösterdikleri harikalarla dünyada hiçbir şeyi değiştirmeye kadir olamazlar. Mesela; onlardan biri, bir ağacı çağırsa, yanına gelmez. Peygamberler ise mu’cize eseri olarak bir ağacı çağırsa, ağaç itaat ederek yanına gelir. Bir hastaya temas eder, izn-i İlahi ile o hasta şifa bulur. Ve hakeza. Zira mu’cize Ellah’ın fiilidir.
(Hem bâzı onun hûzuruna çıkmışlar.) Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın miraç gecesinde cesed-i mübarekiyle huzur-u İlahiye çıkıp beşeri gözüyle rü’yet-i cemalullah ile müşerref olmasına, bizzat O’nunla görüşmesine işarettir. (Ne diyorlar bak:) Bütün bu peygamberler, bütün bu evliyalar ve bütün bu ulemalar ne diyorlar? (Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki: O zât,) O bize görünmeyen Zat-ı Gaybi, Vacibu’l-Vücud olan Ellah’tır ve mevcudattan hiç birisine benzemez. O Zat-ı Akdes, mütilere (mükâfat ve) asilere (mücâzat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzâr etmiş.)
METİN
Gâyet kavî va’d ve şiddetli tehdid ediyor. Hem Onun izzet ve celâleti hiç bir vecihle hulfü’l-va’de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez.
ŞERH
Kimisi telefonla, kimisi de şifahi olarak padişahla görüşen o reisler ittifaken diyorlar ki; bu memleketin sultanı, mükafat ve mücazat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiştir. Ey insan! Dikkat et! O padişah diyor ki: Kim gönderdiğim elçilere ve inzal ettiğim kitablara itaat ederse, onu ebedi saadetle mükâfatlandıracağım, kim de bu elçilere ve kitablara itaat etmezse onu da daimi şekavetle cezalandıracağım. Bu hakikati, Hazret-i Adem (a.s)’dan Resul-i Ekrem (a.s.m)’a kadar bütün peygamberler, bütün evliya ve asfiya, Ellah’ın binlerce va’d ve vaidine istinad ederek haber veriyorlar. Elbette O Kadir-i Alim, bu kadar dostlarını bin kere haşa yalancı çıkarmaz. (Gâyet kavî) kuvvetli (va’d ve şiddetli tehdid ediyor.) O padişah mutilere mükafat vereceğini pek kuvvetli bir surette va’d ediyor. Asilere de ceza vereceğini pek şiddetli bir surette tehdit ediyor.
(Hem Onun izzet ve celâleti hiç bir vecihle hulfü’l-va’de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez.) Madem o padişah, mutilere mükafat vereceğini va’detmiş. Öyle ise asilere de mücazat vereceğini vaidde bulunacaktır. Zira o padişahın izzet ve celali bunu iktiza eder. Cenab-ı Hak, hiçbir zaman hulf-ül va’de tenezzül etmez. Zira bu, O’nun azamet-i Uluhiyyetine ve şe’n-i Rububiyyetine yakışmaz. Bu va’di, başta ilk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Adem (a.s)’a vermiş, sonra O’nun oğlu Hazret-i Şit’e, Hazret-i İdris’e, Hazret-i Nuh’a, Hazret-i Hud’a, Hazret-i Salih’e, Hazret-i İbrahim’e, Hazret-i Lut’a, Hazret-i İbrahim’den sonra O’nun sülalesinden gelen bütün peygamberlere, bahusus peygamberlerin sonuncusu ve umumunun reisi olan Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a ve O’nun bütün evliya ve asfiya-i ümmetine de va’d vermiş ki; peygamberlere itaat eden mutilere mükafat, onlara isyan edip başkaldıran asilere de mücazat vereceğim. Elbette O Zat-ı Kadir-i Âlim’in böyle nihayet derecede ehemmiyetli olan bir davada -hâşâ ve kella- hulfü’l-va’d etmesi muhal ve imkânsızdır.
Böyle bir Zat-i Gaybi, peygamberler vasıtasıyla bu kadar va’dlerde bulunsun da sonra va’dini yerine getirmesin. Hiçbir akl-ı selim bunu kabul eder mi? Hâlbuki söz verip de sözünü yerine getirmemek iki şeye mütevakkıftır: Biri: Ya acizdir, va’dini yerine getirmeye gücü yetmez. Diğeri: Ya da cahildir, söz vermenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu bilmez. Mesela; bir padişah bir zalime
METİN
Gâyet kavî va’d ve şiddetli tehdid ediyor. Hem Onun izzet ve celâleti hiç bir vecihle hulfü’l-va’de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez.
ŞERH
Kimisi telefonla, kimisi de şifahi olarak padişahla görüşen o reisler ittifaken diyorlar ki; bu memleketin sultanı, mükafat ve mücazat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiştir. Ey insan! Dikkat et! O padişah diyor ki: Kim gönderdiğim elçilere ve inzal ettiğim kitablara itaat ederse, onu ebedi saadetle mükâfatlandıracağım, kim de bu elçilere ve kitablara itaat etmezse onu da daimi şekavetle cezalandıracağım. Bu hakikati, Hazret-i Adem (a.s)’dan Resul-i Ekrem (a.s.m)’a kadar bütün peygamberler, bütün evliya ve asfiya, Ellah’ın binlerce va’d ve vaidine istinad ederek haber veriyorlar. Elbette O Kadir-i Alim, bu kadar dostlarını bin kere haşa yalancı çıkarmaz. (Gâyet kavî) kuvvetli (va’d ve şiddetli tehdid ediyor.) O padişah mutilere mükafat vereceğini pek kuvvetli bir surette va’d ediyor. Asilere de ceza vereceğini pek şiddetli bir surette tehdit ediyor.
(Hem Onun izzet ve celâleti hiç bir vecihle hulfü’l-va’de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez.) Madem o padişah, mutilere mükafat vereceğini va’detmiş. Öyle ise asilere de mücazat vereceğini vaidde bulunacaktır. Zira o padişahın izzet ve celali bunu iktiza eder. Cenab-ı Hak, hiçbir zaman hulf-ül va’de tenezzül etmez. Zira bu, O’nun azamet-i Uluhiyyetine ve şe’n-i Rububiyyetine yakışmaz. Bu va’di, başta ilk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Adem (a.s)’a vermiş, sonra O’nun oğlu Hazret-i Şit’e, Hazret-i İdris’e, Hazret-i Nuh’a, Hazret-i Hud’a, Hazret-i Salih’e, Hazret-i İbrahim’e, Hazret-i Lut’a, Hazret-i İbrahim’den sonra O’nun sülalesinden gelen bütün peygamberlere, bahusus peygamberlerin sonuncusu ve umumunun reisi olan Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a ve O’nun bütün evliya ve asfiya-i ümmetine de va’d vermiş ki; peygamberlere itaat eden mutilere mükafat, onlara isyan edip başkaldıran asilere de mücazat vereceğim. Elbette O Zat-ı Kadir-i Âlim’in böyle nihayet derecede ehemmiyetli olan bir davada -hâşâ ve kella- hulfü’l-va’d etmesi muhal ve imkânsızdır.
Böyle bir Zat-i Gaybi, peygamberler vasıtasıyla bu kadar va’dlerde bulunsun da sonra va’dini yerine getirmesin. Hiçbir akl-ı selim bunu kabul eder mi? Hâlbuki söz verip de sözünü yerine getirmemek iki şeye mütevakkıftır: Biri: Ya acizdir, va’dini yerine getirmeye gücü yetmez. Diğeri: Ya da cahildir, söz vermenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu bilmez. Mesela; bir padişah bir zalime
METİN
Halbuki o muhbirler hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki: Şu bâzı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medârı
ŞERH
bildirmiş ki; “Ben senin oğlun Kabil’i cezalandıracağım.” Yine Hazret-i Musa’nın kalbine bildirmiş ki; “Ben sana ve etbaına necat verip, Fir’avn ve ona tabi olanları garkedeceğim.” Resul-i Ekrem (a.s.m) ile kalben görüşmüş ve O Zat-ı Ekrem’e demiş ki: “Ben, seni ve ashabını mansur ve muzaffer edeceğim. Ebu Cehil ve etbaını da dünya ve ahirette cezalandıracağım.” Yine bütün enbiya ve evliya ile kalb telefonuyla hususi olarak görüşüp “Ben muti’lere mükafat ve asilere ceza vereceğim.” demek suretiyle mükerrer va’d ve vaidde bulunmuş.
Hiç mümkün müdür ki; bu va’d ve vaidini yerine getirmesin. Hâşâ ve kella! Hem Hazret-i Âdem’den bugüne kadar bütün peygamberleri ve o peygamberlere tabi olan mü’minleri dünyada aziz, düşmanlarını da rezil ve zelil eden ve bununla mü’minlere karşı hikmet ve rahmetini; kâfirlere karşı ise, izzet ve celalini gösteren bir Zat-ı Rahim-i Aziz, madem haşri getireceğini va’detmiş. “Bu memleketi harab edip yeni bir memleketi kurmak suretiyle orada muti’leri aziz, asileri zelil edeceğim.” demiş. Elbette va’d ve vaidinde sadık olan O Zat-ı Hakim-i Kadir, ahireti getirecek, muti’leri mükafatlandıracak; asileri de cezalandıracaktır. Böylece va’dinde sadık olduğunu herkese gösterecektir.
(Halbuki o muhbirler) padişahın va’d ve vaidini haber veren o reisler (hem tevâtür derecesinde çok,) Tevatür; yalan üzerine ittifakları muhal olan büyük bir cemaatin, herhangi bir haberi nakletmesidir. Haşrin varlığını haber verenler ise; bir kişi değil, nev’i beşerin en nurani ve en sadıkları olan yüz yirmi dört bin enbiya, yüz yirmi dört milyon evliya, yüz yirmi dört milyar asfiyadır. İşte bu müjdeli ve nurani haber, böyle bir haber-i tevatür ile bize geliyor. Yani yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan büyük ve kalabalık bir cemaat, bu haberi naklediyor. (hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki:) Öyle mütesanid bir cemaat haber veriyor ki; hep beraber bir tek kelimeyle bu haberi söylüyorlar.
(Şu bâzı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin) Şu kainatta asarı görünen saltanat-ı İlahiyye, gayet azimdir. Ancak bir saltanatın saltanat olabilmesi için bazı esaslar lazımdır. Mesela; o saltanat sahibinin bir kanunu olmalı, muhit bir adaleti olmalı, muti’ raiyyetine karşı gayet şefkat ve merhamet sahibi olmalı, asilere karşı da izzet ve celal sahibi olmalıdır ki, böylece saltanatının şeref ve
METİN
Halbuki o muhbirler hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki: Şu bâzı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medârı
ŞERH
bildirmiş ki; “Ben senin oğlun Kabil’i cezalandıracağım.” Yine Hazret-i Musa’nın kalbine bildirmiş ki; “Ben sana ve etbaına necat verip, Fir’avn ve ona tabi olanları garkedeceğim.” Resul-i Ekrem (a.s.m) ile kalben görüşmüş ve O Zat-ı Ekrem’e demiş ki: “Ben, seni ve ashabını mansur ve muzaffer edeceğim. Ebu Cehil ve etbaını da dünya ve ahirette cezalandıracağım.” Yine bütün enbiya ve evliya ile kalb telefonuyla hususi olarak görüşüp “Ben muti’lere mükafat ve asilere ceza vereceğim.” demek suretiyle mükerrer va’d ve vaidde bulunmuş.
Hiç mümkün müdür ki; bu va’d ve vaidini yerine getirmesin. Hâşâ ve kella! Hem Hazret-i Âdem’den bugüne kadar bütün peygamberleri ve o peygamberlere tabi olan mü’minleri dünyada aziz, düşmanlarını da rezil ve zelil eden ve bununla mü’minlere karşı hikmet ve rahmetini; kâfirlere karşı ise, izzet ve celalini gösteren bir Zat-ı Rahim-i Aziz, madem haşri getireceğini va’detmiş. “Bu memleketi harab edip yeni bir memleketi kurmak suretiyle orada muti’leri aziz, asileri zelil edeceğim.” demiş. Elbette va’d ve vaidinde sadık olan O Zat-ı Hakim-i Kadir, ahireti getirecek, muti’leri mükafatlandıracak; asileri de cezalandıracaktır. Böylece va’dinde sadık olduğunu herkese gösterecektir.
(Halbuki o muhbirler) padişahın va’d ve vaidini haber veren o reisler (hem tevâtür derecesinde çok,) Tevatür; yalan üzerine ittifakları muhal olan büyük bir cemaatin, herhangi bir haberi nakletmesidir. Haşrin varlığını haber verenler ise; bir kişi değil, nev’i beşerin en nurani ve en sadıkları olan yüz yirmi dört bin enbiya, yüz yirmi dört milyon evliya, yüz yirmi dört milyar asfiyadır. İşte bu müjdeli ve nurani haber, böyle bir haber-i tevatür ile bize geliyor. Yani yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan büyük ve kalabalık bir cemaat, bu haberi naklediyor. (hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki:) Öyle mütesanid bir cemaat haber veriyor ki; hep beraber bir tek kelimeyle bu haberi söylüyorlar.
(Şu bâzı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin) Şu kainatta asarı görünen saltanat-ı İlahiyye, gayet azimdir. Ancak bir saltanatın saltanat olabilmesi için bazı esaslar lazımdır. Mesela; o saltanat sahibinin bir kanunu olmalı, muhit bir adaleti olmalı, muti’ raiyyetine karşı gayet şefkat ve merhamet sahibi olmalı, asilere karşı da izzet ve celal sahibi olmalıdır ki, böylece saltanatının şeref ve
METİN
Bu yerler değişecekler. Çünki eserleriyle âzameti anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz...
Demek ona lâyık, daimî, müstekar, zevalsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.
ŞERH
Evet, bir gün gelecek. (Bu yerler değişecekler.) Buradaki binalar yıkılacak, bunların yerine başka yerde başka saraylar inşa edilecektir. (Çünki eserleriyle âzameti anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat;) Ellah’ın saltanatı çok büyüktür. Zira yarattığı san’atlı eserler, saltanatının haşmetini isbat eder. Evet şu mevcudat-ı âlem, devamlı olarak değişiyor. Gece gelir, bazı mahlûkat o gecede yaratılır; sabah olunca onlar gider, yerlerine başka mahlûkat gönderilir. Demek gece-gündüzün ve dört mevsimin deveranı ve onlara takılıp icad edilen mevcudatın gelip gitmesi isbat eder ki, bu memlekette büyük bir saltanat hükümfermadır. Yalnız bu saltanat devam etmiyor. Zira o saltanatın medarı olan bu dünya fanidir.
Hulasa: Saltanat-ı İlahiyye haşmetli ve daimi olduğu halde, şu saltanatın medarı olan dünya fani ve muvakkat olduğundan isbat eder ki, bu saltanatın arkasında baki ve daimi bir saltanat vardır. Bu ise, üç şeyden anlaşılıyor:
1) Gece ve gündüzün inkılabından,
2) Mevsimlerin ve senelerin tebeddülünden,
3) Asırların ve dehrlerin teğayyüründen.
Elbette böyle baki ve haşmetli bir saltanat, bu faniler üzerinde kurulmaz ve durulmaz. (böyle geçici, devamsız, bîkarar,) kararsız (ehemmiyetsiz, mütegayyir,) değişen (bekasız, nâkıs,) noksan (tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz...) Bu meydanda bulunan mevcudatın zeval ve firakı, o padişahın saltanatının daimi olduğunu gösteriyor. Madem bu padişahın zevalsiz bir saltanatı vardır. Bu memleket ise, böyle zevalsiz bir saltanata medar olamıyor. Çünkü bu memlekete gelen her mevcud gider, bir daha geri gelmez, arkalarından gelen mevcudat dahi aynı hale mazhar olur. Bu hal ve şu vaziyet, padişahın saltanatının devamını isbat ettiği halde, bu memleket o zevalsiz saltanata makarr olamadığından gösterir ki; o padişahın bu zevalsiz saltanatının devam edeceği başka bir memleketi vardır.
(Demek ona) yani o saltanata (lâyık, daimî, müstekar, zevalsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.)
METİN
Bu yerler değişecekler. Çünki eserleriyle âzameti anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz...
Demek ona lâyık, daimî, müstekar, zevalsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.
ŞERH
Evet, bir gün gelecek. (Bu yerler değişecekler.) Buradaki binalar yıkılacak, bunların yerine başka yerde başka saraylar inşa edilecektir. (Çünki eserleriyle âzameti anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat;) Ellah’ın saltanatı çok büyüktür. Zira yarattığı san’atlı eserler, saltanatının haşmetini isbat eder. Evet şu mevcudat-ı âlem, devamlı olarak değişiyor. Gece gelir, bazı mahlûkat o gecede yaratılır; sabah olunca onlar gider, yerlerine başka mahlûkat gönderilir. Demek gece-gündüzün ve dört mevsimin deveranı ve onlara takılıp icad edilen mevcudatın gelip gitmesi isbat eder ki, bu memlekette büyük bir saltanat hükümfermadır. Yalnız bu saltanat devam etmiyor. Zira o saltanatın medarı olan bu dünya fanidir.
Hulasa: Saltanat-ı İlahiyye haşmetli ve daimi olduğu halde, şu saltanatın medarı olan dünya fani ve muvakkat olduğundan isbat eder ki, bu saltanatın arkasında baki ve daimi bir saltanat vardır. Bu ise, üç şeyden anlaşılıyor:
1) Gece ve gündüzün inkılabından,
2) Mevsimlerin ve senelerin tebeddülünden,
3) Asırların ve dehrlerin teğayyüründen.
Elbette böyle baki ve haşmetli bir saltanat, bu faniler üzerinde kurulmaz ve durulmaz. (böyle geçici, devamsız, bîkarar,) kararsız (ehemmiyetsiz, mütegayyir,) değişen (bekasız, nâkıs,) noksan (tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz...) Bu meydanda bulunan mevcudatın zeval ve firakı, o padişahın saltanatının daimi olduğunu gösteriyor. Madem bu padişahın zevalsiz bir saltanatı vardır. Bu memleket ise, böyle zevalsiz bir saltanata medar olamıyor. Çünkü bu memlekete gelen her mevcud gider, bir daha geri gelmez, arkalarından gelen mevcudat dahi aynı hale mazhar olur. Bu hal ve şu vaziyet, padişahın saltanatının devamını isbat ettiği halde, bu memleket o zevalsiz saltanata makarr olamadığından gösterir ki; o padişahın bu zevalsiz saltanatının devam edeceği başka bir memleketi vardır.
(Demek ona) yani o saltanata (lâyık, daimî, müstekar, zevalsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.)
METİN
Demek bir diyâr-ı âher var; elbette o makarra gidilecektir...
ŞERH
ve masarifi muvazenededir, inhilalin esbabı bulunmaz, ya da zerreler demirbaş olarak sabit kalır. Müellif (r.a) bu ince mes’eleyi şöyle izah etmektedir:
“Şu âlemde cism-i zîhayatın inkıraza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridat ve masarıfın müvazenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemale kadar vâridat çoktur; ondan sonra masarıf ziyadeleşir, müvazene kaybolur.. o da ölür. Âlem-i ebediyette ise; zerrat-ı cisim sabit kalıp terkib ve tahlile maruz değil veyahut müvazene sabit kalır, varidat ile masarıf müvazenettedir. Devr-i daimî gibi cism-i zîhayat; telezzüzat için, hayat-ı cismaniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.” 1
(Demek bir diyâr-ı âher var; elbette o makarra) o karargaha (gidilecektir...) Öyle bir memleket ki, orada zeval ve firak olmadığı gibi; zeval ve firaka sebeb olan zaman ve o zamana sebeb olan gece ve gündüz, kış ve yaz gibi deveran da yoktur. Cennet, asıl karargâh olduğu için değişmez. Burası ise müteğayyir ve fanidir. Malları da çürüktür. Elbette bu çürük mallar üzerinde Ellah’ın saltanatı kurulmaz ve durulmaz. O halde başka bir memleket var, o memleket sabittir, saltanat-ı İlahiyye o sabit olan dar-ı ahiret üzerinde kurulur ve durulur. Esma-i İlahiyye sabit olduğundan, o esmaya ayine olan insan da orada sabit olup genç kalır, bakileşir ve ölmez. Ehl-i iman, Cennette devamlı olarak Ellah’ın saltanatını görüp seyredecektir. Bütün bu maddi saadetin fevkınde ise, Cenab-ı Hakk’ın rü’yet-i cemali ile müşerref olmak vardır. En büyük saadet ve lezzet budur, tarifi de gayr-ı kabildir. Müellif (r.a) bu konuyu şöyle izah etmektedir:
“Saadet-i ebediye iki kısımdır:
Birinci ve en birinci kısmı: Ellah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.
Birinci kısım saadetin aksamı, tafsilden müstağnidir veya gayr-ı kabildir.”2
İşte bu “Dokuzuncu Suret” bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Sözler, 28. Söz, s. 499.
[2] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 144.
METİN
Demek bir diyâr-ı âher var; elbette o makarra gidilecektir...
ŞERH
ve masarifi muvazenededir, inhilalin esbabı bulunmaz, ya da zerreler demirbaş olarak sabit kalır. Müellif (r.a) bu ince mes’eleyi şöyle izah etmektedir:
“Şu âlemde cism-i zîhayatın inkıraza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridat ve masarıfın müvazenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemale kadar vâridat çoktur; ondan sonra masarıf ziyadeleşir, müvazene kaybolur.. o da ölür. Âlem-i ebediyette ise; zerrat-ı cisim sabit kalıp terkib ve tahlile maruz değil veyahut müvazene sabit kalır, varidat ile masarıf müvazenettedir. Devr-i daimî gibi cism-i zîhayat; telezzüzat için, hayat-ı cismaniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.” 1
(Demek bir diyâr-ı âher var; elbette o makarra) o karargaha (gidilecektir...) Öyle bir memleket ki, orada zeval ve firak olmadığı gibi; zeval ve firaka sebeb olan zaman ve o zamana sebeb olan gece ve gündüz, kış ve yaz gibi deveran da yoktur. Cennet, asıl karargâh olduğu için değişmez. Burası ise müteğayyir ve fanidir. Malları da çürüktür. Elbette bu çürük mallar üzerinde Ellah’ın saltanatı kurulmaz ve durulmaz. O halde başka bir memleket var, o memleket sabittir, saltanat-ı İlahiyye o sabit olan dar-ı ahiret üzerinde kurulur ve durulur. Esma-i İlahiyye sabit olduğundan, o esmaya ayine olan insan da orada sabit olup genç kalır, bakileşir ve ölmez. Ehl-i iman, Cennette devamlı olarak Ellah’ın saltanatını görüp seyredecektir. Bütün bu maddi saadetin fevkınde ise, Cenab-ı Hakk’ın rü’yet-i cemali ile müşerref olmak vardır. En büyük saadet ve lezzet budur, tarifi de gayr-ı kabildir. Müellif (r.a) bu konuyu şöyle izah etmektedir:
“Saadet-i ebediye iki kısımdır:
Birinci ve en birinci kısmı: Ellah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.
Birinci kısım saadetin aksamı, tafsilden müstağnidir veya gayr-ı kabildir.”2
İşte bu “Dokuzuncu Suret” bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Sözler, 28. Söz, s. 499.
[2] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 144.
METİN
Bir tebeddülât olacak; acip işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte, bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var: O binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mu’cize var. O harap olan binalar, birden burada yapıldı. Adeta bu hâli bir çöl, bir medenî şehir oldu; bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.
ŞERH
namıyla bir bayram yaparlardı. Güneş gitti, onun vekili olan ateş devri başladı, diyorlardı. Bu kez ateşe tapıyorlardı. Mart ayında ise; geceler kısalmaya, gündüzler uzamaya başladığı için Güneşe tapıyorlardı. Asıl ma’budları Güneşti. Ateşe, Güneşin vekili olduğu için tapıyorlardı. İşte bu sebebten dolayı Mart ayı ile başlayan bahar mevsiminde yaptıkları bu bayrama “nevruz” demişlerdir.
Demek bu, tarihî bir vak’adır, yani günlerin değişme tarihidir. Cahiliye döneminde umumen bu bayramlar kutlanıyordu. Herhangi bir kavmin, aşiretin adeti değildi. Yalnız asıl itibariyle, bunun ilk çıkış yeri Fars’lardır. (Sasani İmparatorluğu’dur.) Bu bayram, onlardan kalmadır.
(Bir tebeddülât olacak;) Gel, bak. Şimdi bu memlekette bir tebeddül olacak. Nedir o tebeddülat? (acip işler çıkacak.) Nedir o acib işler? (Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip) Gel, şu bahar mevsiminde şu yeşil ova hükmünde olan küre-i arzda (bir seyran ederiz. İşte, bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var:) Birdenbire şu bahar mevsiminde pek çok mevcudat vücuda geldi, ağaçların başları çok kısa bir sürede yapraklarla yeşillendi, çiçeklerle tezyin edildi, çiçeklerden sonra da meyveler çıktı. Bütün bu faaliyetleri birden müşahede ettin. (O binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı.) Kış mevsiminin gelmesiyle de bütün o mevcudat-ı bahariyye harab oldular, vefat edip gittiler. (Bak, bir mu’cize var) Bak! O eski hal ve şekil gitti, yeni bir hal ve şekil onun yerine geldi. Kış mevsiminde o eski mevcudatın tümü vefat edip gittiler, bahar mevsiminde onların yerine yeni bir memleket kuruldu. (O harap olan binalar, birden burada yapıldı.) Güz mevsiminde harab olmaya yüz tutan mevcudat, kış mevsiminde vefat eder. Vefat eden o mevcudat, birdenbire bahar mevsiminde hepsi tekrar dirilir. (Adeta bu hâli) boş (bir çöl, bir medenî şehir oldu;) Bu memleket, adeta çöl gibi kupkuru iken, birden medenî bir şehir vaziyetini aldı, ağaçlar yaprak, çiçek ve meyvelerle canlandı. Zemin yüzü bitkiler ve hayvanlarla şenlendi. (bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.)
METİN
Bir tebeddülât olacak; acip işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte, bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var: O binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mu’cize var. O harap olan binalar, birden burada yapıldı. Adeta bu hâli bir çöl, bir medenî şehir oldu; bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.
ŞERH
namıyla bir bayram yaparlardı. Güneş gitti, onun vekili olan ateş devri başladı, diyorlardı. Bu kez ateşe tapıyorlardı. Mart ayında ise; geceler kısalmaya, gündüzler uzamaya başladığı için Güneşe tapıyorlardı. Asıl ma’budları Güneşti. Ateşe, Güneşin vekili olduğu için tapıyorlardı. İşte bu sebebten dolayı Mart ayı ile başlayan bahar mevsiminde yaptıkları bu bayrama “nevruz” demişlerdir.
Demek bu, tarihî bir vak’adır, yani günlerin değişme tarihidir. Cahiliye döneminde umumen bu bayramlar kutlanıyordu. Herhangi bir kavmin, aşiretin adeti değildi. Yalnız asıl itibariyle, bunun ilk çıkış yeri Fars’lardır. (Sasani İmparatorluğu’dur.) Bu bayram, onlardan kalmadır.
(Bir tebeddülât olacak;) Gel, bak. Şimdi bu memlekette bir tebeddül olacak. Nedir o tebeddülat? (acip işler çıkacak.) Nedir o acib işler? (Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip) Gel, şu bahar mevsiminde şu yeşil ova hükmünde olan küre-i arzda (bir seyran ederiz. İşte, bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var:) Birdenbire şu bahar mevsiminde pek çok mevcudat vücuda geldi, ağaçların başları çok kısa bir sürede yapraklarla yeşillendi, çiçeklerle tezyin edildi, çiçeklerden sonra da meyveler çıktı. Bütün bu faaliyetleri birden müşahede ettin. (O binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı.) Kış mevsiminin gelmesiyle de bütün o mevcudat-ı bahariyye harab oldular, vefat edip gittiler. (Bak, bir mu’cize var) Bak! O eski hal ve şekil gitti, yeni bir hal ve şekil onun yerine geldi. Kış mevsiminde o eski mevcudatın tümü vefat edip gittiler, bahar mevsiminde onların yerine yeni bir memleket kuruldu. (O harap olan binalar, birden burada yapıldı.) Güz mevsiminde harab olmaya yüz tutan mevcudat, kış mevsiminde vefat eder. Vefat eden o mevcudat, birdenbire bahar mevsiminde hepsi tekrar dirilir. (Adeta bu hâli) boş (bir çöl, bir medenî şehir oldu;) Bu memleket, adeta çöl gibi kupkuru iken, birden medenî bir şehir vaziyetini aldı, ağaçlar yaprak, çiçek ve meyvelerle canlandı. Zemin yüzü bitkiler ve hayvanlarla şenlendi. (bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.)
ŞERH
bulunur. Fakat, vatka ki, onun üzerine suyu indiriveririz, kudretimizle yağmurları yağdırır, mevsimleri değiştiririz. 0 zaman, yeryüzü yeniden harekete gelir, canlanır, bitkileri meydana çıkarmaya kabiliyet kazanır ve kabarır, yükselir, nebatatı yetiştirme gücüne kavuşur ve her güzel çiftten otları bitirir. Tatları, kokuları; menfaatları, miktarları farklı ve pek güzel, rengârenk ağaçları, çiçekleri, ekinleri vücuda getirir. O ölmüş olan arz, birden hayata mazhar olur. İşte bütün bunlar, ancak ilim ve kudret-i İlahiyye ile vücud bulabilir. Öyle ölmüş bir halde bulunan yer küresini bahar mevsiminde yeniden hayata kavuşturan Zat-ı Kadir, artık insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturamaz mı? Onlara lâyık oldukları mükafat veya cezayı vermez mi? Her bahar mevsiminde küre-i arzın bir nefis gibi diriltildiğini, dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifelerinin yeniden vücuda geldiğini gören bir insan, elbette nev-i beşerin dahi haşir ve neşrini akıldan uzak görmez.”
ذلِٰكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
“Kış mevsiminde vefat eden yeryüzünün, her bahar mevsiminde yeniden hayata mazhar olması şu sebeptendir ki; ta insanlar bilip anlasınlar ki; şübhesiz bu icraatı yapan Haktır. Yani zatında, sıfatında, esmasında ve ef’alinde sabit olan, zeval ve fenadan münezzeh olan ve her yaptığı hak olan Ellah’tır. O’nun dışındaki bütün mevcudat fanidir, yaratıcılık sıfatını haiz değildirler. Ve muhakkak ki, O Hak olan Zat-ı Kadir, ölüleri diriltir. Buna her bakımdan gücü yeter. Bir damla sudan insanı yaratan, ölmüş, kurumuş yer yüzüne yeniden hayat veren O Zat, elbette ölüleri de diriltir. Şüphe yok ki, o her şeye ziyadesiyle kadirdir. O’nun kudreti dahilinde olmayan hiç bir hâdise düşünülemez. Dilediği şey hakkında bir kerre ol deyince, o şey hemen oluverir.”
وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَارَيْبَ فِيهَا وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِى الْقُبُورِ
“Ve muhakkak ki, kıyamet gelecektir. İleride vuku’ bulacaktır. Ölüler diriltilerek mahşere sevkedileceklerdir. Bunda şek ve şübhe yoktur. Cenab-ı Hak, kıyametin vücuda geleceğini haber vermiştir. Hak Teâlâ’nın her beyanı ise haktır. O, hâşa gerçeğe muhalif bir şeyi beyan buyurmaz ve onun kudreti de bu kıyameti getirmeğe fazlasıyla yeterlidir. Artık kıyametin kopmasında nasıl şek ve şübhe edilebilir? Ve muhakkak ki Ellah, kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır. Onları mahşer yerine sevkedecek, dünyadaki amellerinin karşılığını eksiksiz verecektir. Bütün bunlar,
ŞERH
bulunur. Fakat, vatka ki, onun üzerine suyu indiriveririz, kudretimizle yağmurları yağdırır, mevsimleri değiştiririz. 0 zaman, yeryüzü yeniden harekete gelir, canlanır, bitkileri meydana çıkarmaya kabiliyet kazanır ve kabarır, yükselir, nebatatı yetiştirme gücüne kavuşur ve her güzel çiftten otları bitirir. Tatları, kokuları; menfaatları, miktarları farklı ve pek güzel, rengârenk ağaçları, çiçekleri, ekinleri vücuda getirir. O ölmüş olan arz, birden hayata mazhar olur. İşte bütün bunlar, ancak ilim ve kudret-i İlahiyye ile vücud bulabilir. Öyle ölmüş bir halde bulunan yer küresini bahar mevsiminde yeniden hayata kavuşturan Zat-ı Kadir, artık insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturamaz mı? Onlara lâyık oldukları mükafat veya cezayı vermez mi? Her bahar mevsiminde küre-i arzın bir nefis gibi diriltildiğini, dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifelerinin yeniden vücuda geldiğini gören bir insan, elbette nev-i beşerin dahi haşir ve neşrini akıldan uzak görmez.”
ذلِٰكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
“Kış mevsiminde vefat eden yeryüzünün, her bahar mevsiminde yeniden hayata mazhar olması şu sebeptendir ki; ta insanlar bilip anlasınlar ki; şübhesiz bu icraatı yapan Haktır. Yani zatında, sıfatında, esmasında ve ef’alinde sabit olan, zeval ve fenadan münezzeh olan ve her yaptığı hak olan Ellah’tır. O’nun dışındaki bütün mevcudat fanidir, yaratıcılık sıfatını haiz değildirler. Ve muhakkak ki, O Hak olan Zat-ı Kadir, ölüleri diriltir. Buna her bakımdan gücü yeter. Bir damla sudan insanı yaratan, ölmüş, kurumuş yer yüzüne yeniden hayat veren O Zat, elbette ölüleri de diriltir. Şüphe yok ki, o her şeye ziyadesiyle kadirdir. O’nun kudreti dahilinde olmayan hiç bir hâdise düşünülemez. Dilediği şey hakkında bir kerre ol deyince, o şey hemen oluverir.”
وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَارَيْبَ فِيهَا وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِى الْقُبُورِ
“Ve muhakkak ki, kıyamet gelecektir. İleride vuku’ bulacaktır. Ölüler diriltilerek mahşere sevkedileceklerdir. Bunda şek ve şübhe yoktur. Cenab-ı Hak, kıyametin vücuda geleceğini haber vermiştir. Hak Teâlâ’nın her beyanı ise haktır. O, hâşa gerçeğe muhalif bir şeyi beyan buyurmaz ve onun kudreti de bu kıyameti getirmeğe fazlasıyla yeterlidir. Artık kıyametin kopmasında nasıl şek ve şübhe edilebilir? Ve muhakkak ki Ellah, kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır. Onları mahşer yerine sevkedecek, dünyadaki amellerinin karşılığını eksiksiz verecektir. Bütün bunlar,
METİN
Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu’cizeleri vardır. Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrip edilip başka yere kurulacak?”
İşte, görüyorsun ki, her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi çok inkılâplar, tebdiller oluyor.
ŞERH
Cenab-ı Hak’kın kudreti dahilindedir ve O’nun hikmetinin gereğidir. Artık bunlarda şübheye, tereddüde asla mahal yoktur.”1
(Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu’cizeleri vardır.) Kendisi görünmüyor, ama asarıyla kendisini bize tarif eder.
Emin arkadaşı irşad sadedinde diyor ki: (Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrip edilip başka yere kurulacak?”
İşte, görüyorsun ki, her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi çok inkılâplar, tebdiller oluyor.) Sen diyorsun ki; bu memleket nasıl değişecek? Her gün aynen haşrin küçük bir nümunesi vücuda geliyor. Bunu gözünle görüyorsun. Mesela; gökteki bulutlara bak. Hiçten ve yoktan nasıl teşekkül edip daha sonra dağılıyorlar ve yeni bir emirle ikinci kez tekrar toplanıyorlar. Demek cevv-i havada her gün kıyamet ve haşrin pek çok nümunelerini gözle müşahede ediyoruz. Bahar mevsiminde bu hayat ve memat, küre-i arzda daha canlı olarak görünüyor. Ölmüş olan yer birden diriliyor. Kışın ölmüş olan yeryüzünün bahar mevsiminde yeniden hayata mazhar olmasını Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan şöyle ifade buyurmaktadır:
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ
“Ve onlar için, insanların öldükten sonra hayata kavuşturulup ahiret âlemine sevkedileceklerini inkâr eden gafiller için ölmüş yer, bir ibrettir. Ellah’ın kudretine ait bir alâmettir. Küre-i arzı, bahar mevsiminde yeniden hayata kavuşturduk. Kış gelince yeryüzü vefat eder. Sonra bahar olur, yağmurlar yağar, yeryüzü canlanır, üzerinde çeşit çeşit bitkiler, ekinler, çiçekler meydana gelir. Ve O Zat-ı Kadir, arpa, pirinç gibi her çeşit mahsulat çıkardı. Ta ki insanlar, vesaire ondan yesinler, geçimlerini te’min etsinler. İşte ölü bir hâlde bulunan yeryüzünün vakit vakit yeniden hayata mazhar olarak üzerinde binlerce çeşit bitkinin vücuda gelmesi, bir kudretin
[1] Hac, 22:5-7.
METİN
Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu’cizeleri vardır. Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrip edilip başka yere kurulacak?”
İşte, görüyorsun ki, her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi çok inkılâplar, tebdiller oluyor.
ŞERH
Cenab-ı Hak’kın kudreti dahilindedir ve O’nun hikmetinin gereğidir. Artık bunlarda şübheye, tereddüde asla mahal yoktur.”1
(Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu’cizeleri vardır.) Kendisi görünmüyor, ama asarıyla kendisini bize tarif eder.
Emin arkadaşı irşad sadedinde diyor ki: (Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrip edilip başka yere kurulacak?”
İşte, görüyorsun ki, her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi çok inkılâplar, tebdiller oluyor.) Sen diyorsun ki; bu memleket nasıl değişecek? Her gün aynen haşrin küçük bir nümunesi vücuda geliyor. Bunu gözünle görüyorsun. Mesela; gökteki bulutlara bak. Hiçten ve yoktan nasıl teşekkül edip daha sonra dağılıyorlar ve yeni bir emirle ikinci kez tekrar toplanıyorlar. Demek cevv-i havada her gün kıyamet ve haşrin pek çok nümunelerini gözle müşahede ediyoruz. Bahar mevsiminde bu hayat ve memat, küre-i arzda daha canlı olarak görünüyor. Ölmüş olan yer birden diriliyor. Kışın ölmüş olan yeryüzünün bahar mevsiminde yeniden hayata mazhar olmasını Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan şöyle ifade buyurmaktadır:
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ
“Ve onlar için, insanların öldükten sonra hayata kavuşturulup ahiret âlemine sevkedileceklerini inkâr eden gafiller için ölmüş yer, bir ibrettir. Ellah’ın kudretine ait bir alâmettir. Küre-i arzı, bahar mevsiminde yeniden hayata kavuşturduk. Kış gelince yeryüzü vefat eder. Sonra bahar olur, yağmurlar yağar, yeryüzü canlanır, üzerinde çeşit çeşit bitkiler, ekinler, çiçekler meydana gelir. Ve O Zat-ı Kadir, arpa, pirinç gibi her çeşit mahsulat çıkardı. Ta ki insanlar, vesaire ondan yesinler, geçimlerini te’min etsinler. İşte ölü bir hâlde bulunan yeryüzünün vakit vakit yeniden hayata mazhar olarak üzerinde binlerce çeşit bitkinin vücuda gelmesi, bir kudretin
[1] Hac, 22:5-7.
METİN
Demek şu geçici, kararsız vaziyetler, sabit suretler, bâki meyveler veriyorlar. Demek bu ihtifâlât bir mahkeme-i kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir.
ŞERH
hepsini haşir meydanında göstereceği gibi, Cennet-i alada ehl-i Cennete dahi gösterecektir. (Demek şu geçici, kararsız vaziyetler, sabit suretler, bâki meyveler veriyorlar.) Alınan bu suretler haşir meydanında gösterileceği gibi; Cennette de sinema levhaları gibi gösterilecek, seyirciler de o manzaraları seyredeceklerdir.
(Demek bu ihtifâlât) İhtifal; tören ve merasim demektir. Burada ise bu kelime, dağılmalar, toplanmalar, içtimalar manasındadır. Mevcudat; hem ahz-ı askere alınırken, hem resm-i geçit tarzında vazifesini eda ederken, hem de vazifesinden terhis edilirken bir merasim görünüyor. Demek bu âlemde her an üç çeşit ihtifalat müşahede olunuyor. Bütün bunlar (bir saadet-i uzmâ,) içindir, Cennette gösterilecek, (bir mahkeme-i kübrâ,) haşir meydanında da mahkemede tesbit ve teşhir içindir ve daha (bilmediğimiz ulvî gayeler içindir.)
Hulasa: Emin arkadaş, haşri kabul etmeyen o sersem haine dedi ki: Bak bu memleket, devamlı değişiyor, hiçbir şey kararında kalmıyor. Zira bu memleketteki binalar harap oluyor, ardından yenileri inşa ediliyor. Tahribat ve tamirat, her tarafta devam ediyor. Bir saat kadar bir süre içinde çok büyük masraflar yapılıyor. Bu hal ve vaziyet, adeta sinema perdeleri gibi devamlı değişiyor. Her vakit, ihtifalat, toplanmalar, dağılmalar, harekat ve sükun şeklinde bir tebeddülat ve teğayyürat oluyor. Her akl-ı selim sahibi bu vaziyetten anlar ki; elbette bu ihtifalat, bu toplanmalar, bu dağılmalar, bu harekat ve bu sükun boşu boşuna değil, belki mühim bir mana ve gaye içindir. O mana ve gaye ise şudur ki:
Şu memleketin padişahı, kısa bir zaman içinde bu kadar azim masarife sebeb olan tebeddülat ve teğayyuratı yapmak suretiyle, hadsiz suretleri nescediyor, daha sonra o suretleri kaydedip başka bir memlekette gösterilmek üzere muhafaza ediyor.
Demek buradaki tebeddülat ve teğayyurat, bir muhafaza içindir. O muhafaza da bir muhakeme ve bir meşher-i a’zamda teşhir ve ebedi saadet yurdu olan Cennette seyir içindir.
İşte bu “Onuncu Suret”, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
METİN
Demek şu geçici, kararsız vaziyetler, sabit suretler, bâki meyveler veriyorlar. Demek bu ihtifâlât bir mahkeme-i kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir.
ŞERH
hepsini haşir meydanında göstereceği gibi, Cennet-i alada ehl-i Cennete dahi gösterecektir. (Demek şu geçici, kararsız vaziyetler, sabit suretler, bâki meyveler veriyorlar.) Alınan bu suretler haşir meydanında gösterileceği gibi; Cennette de sinema levhaları gibi gösterilecek, seyirciler de o manzaraları seyredeceklerdir.
(Demek bu ihtifâlât) İhtifal; tören ve merasim demektir. Burada ise bu kelime, dağılmalar, toplanmalar, içtimalar manasındadır. Mevcudat; hem ahz-ı askere alınırken, hem resm-i geçit tarzında vazifesini eda ederken, hem de vazifesinden terhis edilirken bir merasim görünüyor. Demek bu âlemde her an üç çeşit ihtifalat müşahede olunuyor. Bütün bunlar (bir saadet-i uzmâ,) içindir, Cennette gösterilecek, (bir mahkeme-i kübrâ,) haşir meydanında da mahkemede tesbit ve teşhir içindir ve daha (bilmediğimiz ulvî gayeler içindir.)
Hulasa: Emin arkadaş, haşri kabul etmeyen o sersem haine dedi ki: Bak bu memleket, devamlı değişiyor, hiçbir şey kararında kalmıyor. Zira bu memleketteki binalar harap oluyor, ardından yenileri inşa ediliyor. Tahribat ve tamirat, her tarafta devam ediyor. Bir saat kadar bir süre içinde çok büyük masraflar yapılıyor. Bu hal ve vaziyet, adeta sinema perdeleri gibi devamlı değişiyor. Her vakit, ihtifalat, toplanmalar, dağılmalar, harekat ve sükun şeklinde bir tebeddülat ve teğayyürat oluyor. Her akl-ı selim sahibi bu vaziyetten anlar ki; elbette bu ihtifalat, bu toplanmalar, bu dağılmalar, bu harekat ve bu sükun boşu boşuna değil, belki mühim bir mana ve gaye içindir. O mana ve gaye ise şudur ki:
Şu memleketin padişahı, kısa bir zaman içinde bu kadar azim masarife sebeb olan tebeddülat ve teğayyuratı yapmak suretiyle, hadsiz suretleri nescediyor, daha sonra o suretleri kaydedip başka bir memlekette gösterilmek üzere muhafaza ediyor.
Demek buradaki tebeddülat ve teğayyurat, bir muhafaza içindir. O muhafaza da bir muhakeme ve bir meşher-i a’zamda teşhir ve ebedi saadet yurdu olan Cennette seyir içindir.
İşte bu “Onuncu Suret”, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
METİN
ON BİRİNCİ SÛRET: Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye; ya şarka veya garbe yâni mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim.
ŞERH
(ON BİRİNCİ SÛRET:) İkinci ve üçüncü suretlerde rahmet, inayet, hikmet ve adalet fiillerinin bahsi geçti. Bu On Birinci Suret’te bir daha bu dört fiilin zikredilmesi, iki hikmete binaendir:
Birincisi: Bu On Birinci Suret’te mezkur dört fiil birden anlatılmaktadır.
İkincisi: Bu dört fiil, diğer suretlerde belli bir zaman ve mekanda cereyan etmesi hasebiyle ders verildi. Bu On Birinci Suret’te ise, küllileşerek alemşümul, yani bu dört fiilin bütün zaman ve mekanlardaki tezahürü ders verilmektedir. Zaman üstündeki bir tesbittir. Diğer suretlerde hal-i hazırdaki bu dört fiil ders verilirken, On Birinci Suret’te ise, zamanın fevkine çıkıp mazi ve müstakbeli seyredip bütün zamanlarda hükümferma olan bu dört fiil ders verilmektedir.
(Gel, ey muannid arkadaş!) Emin arkadaş, haşre inanmayan o hain serseme diyor ki; bak bu memleket bir saltanat şeklinde kurulmuş. O halde bu saltanatın mutlaka bir sultanı vardır. İşte o sultan-ı zihaşmet, tecrübe için bizi bu memlekete göndermiştir. Madem sen, böyle bir saltanatın arkasında, başka sabit ve daimi bir memleketin kurulacağını dar aklına sığıştıramadığından inkara saplanıyorsun. Öyle ise gel, bu mes’ele-i mühimmeyi sana isbat sadedinde (Bir tayyareye...) bir uçağa, (ya şarka) doğuya (veya garbe) batıya (yâni mâzi ve müstakbele) geçmiş ve gelecek zamanlara (giden bir şimendifere) trene (binelim.) Bu cümlede geçen “tayyare” ve “şimendifer” tabirleri zamana işarettir. Yani ya geçmiş zamana, ya da gelecek zamana -hayalen de olsa- gidelim. Yani zaman kaydından kurtulup geçmiş ve gelecek zamanı beraber seyredelim. (Şu mu’cizekâr zâtın,) Her bir eseri mu’cize olan Sani-i Zülcemale işarettir. (sâir yerlerde ne çeşit mu’cizeler gösterdiğini görelim.) Bu memleketin mu’cizekar bir padişahı vardır. O mu’cizekar padişah, geçmişte neler yapmış, seyredelim ve gelecekte neler yapacak, görelim. Yani o emin arkadaşı, inkar eden sersem arkadaşına hem bu memleketin sahibini, hem de onun asileri cezalandıracağını isbat sadedinde der ki: Bu memleketin bir sahibi vardır. O Zat, bu memleketi harab edip yerine başka bir memleketi bina edecektir. Bu mu’cizekar padişahın hal-i hazırda gösterdiği mu’cizelerini seyrettiğimiz gibi, geçmiş ve gelecekte de seyredelim.
METİN
ON BİRİNCİ SÛRET: Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye; ya şarka veya garbe yâni mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim.
ŞERH
(ON BİRİNCİ SÛRET:) İkinci ve üçüncü suretlerde rahmet, inayet, hikmet ve adalet fiillerinin bahsi geçti. Bu On Birinci Suret’te bir daha bu dört fiilin zikredilmesi, iki hikmete binaendir:
Birincisi: Bu On Birinci Suret’te mezkur dört fiil birden anlatılmaktadır.
İkincisi: Bu dört fiil, diğer suretlerde belli bir zaman ve mekanda cereyan etmesi hasebiyle ders verildi. Bu On Birinci Suret’te ise, küllileşerek alemşümul, yani bu dört fiilin bütün zaman ve mekanlardaki tezahürü ders verilmektedir. Zaman üstündeki bir tesbittir. Diğer suretlerde hal-i hazırdaki bu dört fiil ders verilirken, On Birinci Suret’te ise, zamanın fevkine çıkıp mazi ve müstakbeli seyredip bütün zamanlarda hükümferma olan bu dört fiil ders verilmektedir.
(Gel, ey muannid arkadaş!) Emin arkadaş, haşre inanmayan o hain serseme diyor ki; bak bu memleket bir saltanat şeklinde kurulmuş. O halde bu saltanatın mutlaka bir sultanı vardır. İşte o sultan-ı zihaşmet, tecrübe için bizi bu memlekete göndermiştir. Madem sen, böyle bir saltanatın arkasında, başka sabit ve daimi bir memleketin kurulacağını dar aklına sığıştıramadığından inkara saplanıyorsun. Öyle ise gel, bu mes’ele-i mühimmeyi sana isbat sadedinde (Bir tayyareye...) bir uçağa, (ya şarka) doğuya (veya garbe) batıya (yâni mâzi ve müstakbele) geçmiş ve gelecek zamanlara (giden bir şimendifere) trene (binelim.) Bu cümlede geçen “tayyare” ve “şimendifer” tabirleri zamana işarettir. Yani ya geçmiş zamana, ya da gelecek zamana -hayalen de olsa- gidelim. Yani zaman kaydından kurtulup geçmiş ve gelecek zamanı beraber seyredelim. (Şu mu’cizekâr zâtın,) Her bir eseri mu’cize olan Sani-i Zülcemale işarettir. (sâir yerlerde ne çeşit mu’cizeler gösterdiğini görelim.) Bu memleketin mu’cizekar bir padişahı vardır. O mu’cizekar padişah, geçmişte neler yapmış, seyredelim ve gelecekte neler yapacak, görelim. Yani o emin arkadaşı, inkar eden sersem arkadaşına hem bu memleketin sahibini, hem de onun asileri cezalandıracağını isbat sadedinde der ki: Bu memleketin bir sahibi vardır. O Zat, bu memleketi harab edip yerine başka bir memleketi bina edecektir. Bu mu’cizekar padişahın hal-i hazırda gösterdiği mu’cizelerini seyrettiğimiz gibi, geçmiş ve gelecekte de seyredelim.
METİN
Lâkin san’atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat buna iyi dikkat et ki: O sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, ne kadar bâhir bir hikmetin intizâmâtı,
ŞERH
Kâinatın ilk yaradılışından bugüne, bugünden ta kıyamete kadar gidip o Zat’ın mu’cizevi eserlerini seyredelim.
Bu menzil, meydan ve meşher gibi acaibler, her tarafta bulunuyor. (Lâkin san’atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar.) Yani o geçmiş ve gelecek zamanlardaki mesken ve sakinlerin hakikatleri aynıdır, fakat san’at ve suretleri birbirinden farklıdır. Maddi suret ve keyfiyyetleri değişiyor, bununla beraber hakikat ve mahiyyetleri aynı kalıyor. Mesela; Hazret-i Adem (a.s) zamanındaki bir insanla, şu zamanda yaşayan bir insan, hakikat ve mahiyyet itibariyle aynıdır. Ancak suret ve sima cihetiyle farklıdır. Hem mesela; geçmiş baharlar ve o baharlarda sergilenen nebatat ve hayvanat taifelerinin hakikat ve mahiyyetleri bir, suret ve şekilleri ise ayrıdır. (Fakat buna iyi dikkat et ki: O sebatsız menzillerde,) Bu memleketin menzilleri, devam etmeyen bir misafirhane mesabesindedir. Geçmişte devam etmediği gibi, şimdi de bilmüşahede devam etmediğini görüyoruz. Bir kafile gelip diğer bir kafile gitmek suretiyle daimi olarak bu misafirhane dolup boşalıyor. Geçmiş asırlarda ne kadar yazlar, kışlar, baharlar vücuda gelip gittiğini bir düşün. (o devamsız meydanlarda,) Hem bu memleket, devamsız bir manevra meydanıdır. Bu meydana gelen her taife, manevralarını yaptıktan sonra çıkıp gidiyorlar. (o bekasız meşherlerde;) Hem de bu memleket, devamı olmayan bir meşherdir. Antika san’atlar bu meşherde teşhir edildikten sonra kaldırılıp, yerlerine yenileri sergileniyor.
İşte bu memleketi; ister misafirhane, ister manevra meydanı, ister meşher olarak kabul edelim. Her üç halde de hiçbir şey kararında kalmayıp, devamlı değişiyor. O şeylerin temel maddesi olan dört maddi unsur, bu memleketin her tarafında hükümferma olduğu gibi; dört manevi unsur denilen “hikmet, inayet, adalet, rahmet” hakikatleri de şu memleketin her tarafında hükümfermadır. Şimdi bu manevi unsurların nasıl hükümferma olduğunu kısaca anlamaya çalışalım. Şöyle ki:
O manevi unsurların birincisi: Hikmettir. Evet bu memlekette (ne kadar bâhir) açık (bir hikmetin intizâmâtı,) var olduğunu bilmüşahede görüyoruz.
METİN
Lâkin san’atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat buna iyi dikkat et ki: O sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, ne kadar bâhir bir hikmetin intizâmâtı,
ŞERH
Kâinatın ilk yaradılışından bugüne, bugünden ta kıyamete kadar gidip o Zat’ın mu’cizevi eserlerini seyredelim.
Bu menzil, meydan ve meşher gibi acaibler, her tarafta bulunuyor. (Lâkin san’atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar.) Yani o geçmiş ve gelecek zamanlardaki mesken ve sakinlerin hakikatleri aynıdır, fakat san’at ve suretleri birbirinden farklıdır. Maddi suret ve keyfiyyetleri değişiyor, bununla beraber hakikat ve mahiyyetleri aynı kalıyor. Mesela; Hazret-i Adem (a.s) zamanındaki bir insanla, şu zamanda yaşayan bir insan, hakikat ve mahiyyet itibariyle aynıdır. Ancak suret ve sima cihetiyle farklıdır. Hem mesela; geçmiş baharlar ve o baharlarda sergilenen nebatat ve hayvanat taifelerinin hakikat ve mahiyyetleri bir, suret ve şekilleri ise ayrıdır. (Fakat buna iyi dikkat et ki: O sebatsız menzillerde,) Bu memleketin menzilleri, devam etmeyen bir misafirhane mesabesindedir. Geçmişte devam etmediği gibi, şimdi de bilmüşahede devam etmediğini görüyoruz. Bir kafile gelip diğer bir kafile gitmek suretiyle daimi olarak bu misafirhane dolup boşalıyor. Geçmiş asırlarda ne kadar yazlar, kışlar, baharlar vücuda gelip gittiğini bir düşün. (o devamsız meydanlarda,) Hem bu memleket, devamsız bir manevra meydanıdır. Bu meydana gelen her taife, manevralarını yaptıktan sonra çıkıp gidiyorlar. (o bekasız meşherlerde;) Hem de bu memleket, devamı olmayan bir meşherdir. Antika san’atlar bu meşherde teşhir edildikten sonra kaldırılıp, yerlerine yenileri sergileniyor.
İşte bu memleketi; ister misafirhane, ister manevra meydanı, ister meşher olarak kabul edelim. Her üç halde de hiçbir şey kararında kalmayıp, devamlı değişiyor. O şeylerin temel maddesi olan dört maddi unsur, bu memleketin her tarafında hükümferma olduğu gibi; dört manevi unsur denilen “hikmet, inayet, adalet, rahmet” hakikatleri de şu memleketin her tarafında hükümfermadır. Şimdi bu manevi unsurların nasıl hükümferma olduğunu kısaca anlamaya çalışalım. Şöyle ki:
O manevi unsurların birincisi: Hikmettir. Evet bu memlekette (ne kadar bâhir) açık (bir hikmetin intizâmâtı,) var olduğunu bilmüşahede görüyoruz.
ŞERH
münavebeten küre-i arzın kafasına siyah ve beyaz iki sarık gibi sarıyor. “zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğu” cümlesi Güneşin “mükevvir” olduğunu bildiriyor.
Hem de mükevverdir. Yani her akşam metaı toplanıp gizleniyor. Hem bazen bulut perdesiyle saklanıyor, bazen ay onun yüzüne perde oluyor. Hem yüzünde bulunan iki leke gittikçe Güneşin ışığını perdeliyor. Bu durumlarda Güneş azar azar mükevver olduğu gibi; bir gün tamamen mükevver olur, ışığı tamamen çekilir. “her akşam o memura metaını dahi toplattırıp gizlendiği gibi; kâh olur bir bulut perdesiyle alış-verişi az yapar, kâh olur Ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker. Metaını ve muamelât defterlerini topladığı gibi elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiç bir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş yerin başına izn-i İlahî ile sardığı ziyayı, emr-i Rabbanî ile geriye alıp, Güneşin başına sarıp “Haydi yerde işin kalmadı der, Cehennem’e git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u müsahharı sadakatsızlıkla tahkir edenleri yak” der.” cümleleri de Güneşin aynı zamanda mükevver olduğunu bildiriyor.
İşte her yerde böyle bir hikmet ve maslahatın varlığı gözle görülmektedir. Yani bu memleketin padişahı tarafından her şeye fıtri bir kanun tayin edilmiş. Her şey kendisine mahsus o kanuna riayet etmekle hem intizamlı vücuda geliyor, hem onda hadsiz fayda ve maslahatlar vücud buluyor, hem de hüsn-ü san’at görünüyor. Peki bu hikmet ve maslahat, böyle kararsız, müteğayyir bir memleketin varlığıyla bağdaşır mı?
Emin arkadaşı, muannid arkadaşına: “Ey bu memleketten sonra, daimi ve sabit başka bir memleketin kurulacağını kabule yanaşmayan arkadaş! Senin aklın bu tezadı kabul eder mi?” diyerek, bu memlekette cari olan hikmet unsuru ile sabit bir memleketin kurulacağını isbat ediyor. Zira eğer iddia ettiğin gibi, bu memleketten başka sabit bir memleket olmazsa bu bahir hikmet, abesiyete inkılab eder.
Hulasa; bu memlekette her nereye bakarsan bak, her yerde ve her şeyde bir intizam vardır. O intizam da mezkûr üç şekilde gelişmektedir ve o hikmet, Hakim bir Zatın vücudunu ve sabit bir memleketin varlığını zarureten iktiza etmektedir.
ŞERH
münavebeten küre-i arzın kafasına siyah ve beyaz iki sarık gibi sarıyor. “zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğu” cümlesi Güneşin “mükevvir” olduğunu bildiriyor.
Hem de mükevverdir. Yani her akşam metaı toplanıp gizleniyor. Hem bazen bulut perdesiyle saklanıyor, bazen ay onun yüzüne perde oluyor. Hem yüzünde bulunan iki leke gittikçe Güneşin ışığını perdeliyor. Bu durumlarda Güneş azar azar mükevver olduğu gibi; bir gün tamamen mükevver olur, ışığı tamamen çekilir. “her akşam o memura metaını dahi toplattırıp gizlendiği gibi; kâh olur bir bulut perdesiyle alış-verişi az yapar, kâh olur Ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker. Metaını ve muamelât defterlerini topladığı gibi elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiç bir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş yerin başına izn-i İlahî ile sardığı ziyayı, emr-i Rabbanî ile geriye alıp, Güneşin başına sarıp “Haydi yerde işin kalmadı der, Cehennem’e git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u müsahharı sadakatsızlıkla tahkir edenleri yak” der.” cümleleri de Güneşin aynı zamanda mükevver olduğunu bildiriyor.
İşte her yerde böyle bir hikmet ve maslahatın varlığı gözle görülmektedir. Yani bu memleketin padişahı tarafından her şeye fıtri bir kanun tayin edilmiş. Her şey kendisine mahsus o kanuna riayet etmekle hem intizamlı vücuda geliyor, hem onda hadsiz fayda ve maslahatlar vücud buluyor, hem de hüsn-ü san’at görünüyor. Peki bu hikmet ve maslahat, böyle kararsız, müteğayyir bir memleketin varlığıyla bağdaşır mı?
Emin arkadaşı, muannid arkadaşına: “Ey bu memleketten sonra, daimi ve sabit başka bir memleketin kurulacağını kabule yanaşmayan arkadaş! Senin aklın bu tezadı kabul eder mi?” diyerek, bu memlekette cari olan hikmet unsuru ile sabit bir memleketin kurulacağını isbat ediyor. Zira eğer iddia ettiğin gibi, bu memleketten başka sabit bir memleket olmazsa bu bahir hikmet, abesiyete inkılab eder.
Hulasa; bu memlekette her nereye bakarsan bak, her yerde ve her şeyde bir intizam vardır. O intizam da mezkûr üç şekilde gelişmektedir ve o hikmet, Hakim bir Zatın vücudunu ve sabit bir memleketin varlığını zarureten iktiza etmektedir.
METİN
ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı,
ŞERH
İşte Müellif (r.a)’ın, “bahir bir hikmetin intizamatı” ifadesi, mezkûr misallere ve hakikatlere işarettir.
O manevi unsurların ikincisi: İnayettir. Bu memlekette (ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı,) var olduğunu gözle görüyoruz. Evet her yerde inayet vardır. Zira her bir mevcud, neye muhtaç ise, daha istemeden bütün ihtiyaçları yerine getiriliyor. Mesela; insanın Güneşe, havaya, suya ihtiyacı vardır. Daha insan yaratılmadan evvel bütün bunlar, o memleketin padişah-ı zikeremi tarafından inayet eseri olarak yaratılmıştır. Keza insanın göze, kulağa, dile ihtiyacı vardır. Bunlar da insana inayet eseri olarak takılmıştır. Keza bir bebek dünyaya gelir gelmez, anne sütü denilen o muğaddi rızık, hemen o bebeğin arkasından ikram eseri olarak gönderilir. Artık her baharda dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat milletlerinin, o nihayetsiz inayetin eseri ile halk ve icatları, terbiye ve iaşeleri mezkûr misallere kıyas edilsin.
Bu kâinata bak! Bir inayet görünüyor. Koca Güneş, ay, yıldız, gece, gündüz, kış, yaz hepsi bize hizmetçidir. Bu kendi kendine olan bir iş değil. Elbette bu memleketin Kerim bir idarecisi var. Elbette böyle kerem sahibi bir Zat, bu kadar ikram ettikten sonra bizi yok etmez, ihsan ettiği nimetlerini de geri almaz.
Evet, bir insana önce ikram etsen, daha sonra birdenbire o ikramını kessen, o insan ne kadar dostun da olsa sana düşman kesilir. Kerim o dur ki; verdiğini bir daha geri almaz. Şimdi bahar mevsiminde mevcudatın her birine ayrı ayrı sofralar serildiğini ve hadsiz nimetler ikram edildiğini görüyoruz. Elbette bu fiil, Kerim olan bir Zatın vücuduna delalet eder. Böyle hadsiz ikramlarda bulunan böyle Kerim bir zat, eğer bu sofraları bir daha serilmemek üzere kaldırsa, elbette bu, O Zatın keremine zıd düşer ve elem ve adavete sebeb olur. Zira zeval-i elem lezzet olduğu gibi; zeval-i lezzet dahi elemdir. Onun için Kerim olan bu âlemin sahibi, misafirlerine, bahusus sadık dostlarına ve kullarına bu elemi çektirmemek ve onların muhabbetlerini adavete kalbettirmemek için bunu yapmaz. Halbuki bu dünyada görüyoruz; ya verdiği nimetin ömrü kısa, ya da bizim ömrümüz kısadır. Çok insanlar, baharı görür ama bahar mevsimindeki meyvelerden yiyemeden göçüp gider. İnsan, kışın ortasında karpuz ister, elde edemez. Zira karpuzun yetiştiği belli bir zaman vardır. O zaman geçip gitmiştir.
METİN
ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı,
ŞERH
İşte Müellif (r.a)’ın, “bahir bir hikmetin intizamatı” ifadesi, mezkûr misallere ve hakikatlere işarettir.
O manevi unsurların ikincisi: İnayettir. Bu memlekette (ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı,) var olduğunu gözle görüyoruz. Evet her yerde inayet vardır. Zira her bir mevcud, neye muhtaç ise, daha istemeden bütün ihtiyaçları yerine getiriliyor. Mesela; insanın Güneşe, havaya, suya ihtiyacı vardır. Daha insan yaratılmadan evvel bütün bunlar, o memleketin padişah-ı zikeremi tarafından inayet eseri olarak yaratılmıştır. Keza insanın göze, kulağa, dile ihtiyacı vardır. Bunlar da insana inayet eseri olarak takılmıştır. Keza bir bebek dünyaya gelir gelmez, anne sütü denilen o muğaddi rızık, hemen o bebeğin arkasından ikram eseri olarak gönderilir. Artık her baharda dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat milletlerinin, o nihayetsiz inayetin eseri ile halk ve icatları, terbiye ve iaşeleri mezkûr misallere kıyas edilsin.
Bu kâinata bak! Bir inayet görünüyor. Koca Güneş, ay, yıldız, gece, gündüz, kış, yaz hepsi bize hizmetçidir. Bu kendi kendine olan bir iş değil. Elbette bu memleketin Kerim bir idarecisi var. Elbette böyle kerem sahibi bir Zat, bu kadar ikram ettikten sonra bizi yok etmez, ihsan ettiği nimetlerini de geri almaz.
Evet, bir insana önce ikram etsen, daha sonra birdenbire o ikramını kessen, o insan ne kadar dostun da olsa sana düşman kesilir. Kerim o dur ki; verdiğini bir daha geri almaz. Şimdi bahar mevsiminde mevcudatın her birine ayrı ayrı sofralar serildiğini ve hadsiz nimetler ikram edildiğini görüyoruz. Elbette bu fiil, Kerim olan bir Zatın vücuduna delalet eder. Böyle hadsiz ikramlarda bulunan böyle Kerim bir zat, eğer bu sofraları bir daha serilmemek üzere kaldırsa, elbette bu, O Zatın keremine zıd düşer ve elem ve adavete sebeb olur. Zira zeval-i elem lezzet olduğu gibi; zeval-i lezzet dahi elemdir. Onun için Kerim olan bu âlemin sahibi, misafirlerine, bahusus sadık dostlarına ve kullarına bu elemi çektirmemek ve onların muhabbetlerini adavete kalbettirmemek için bunu yapmaz. Halbuki bu dünyada görüyoruz; ya verdiği nimetin ömrü kısa, ya da bizim ömrümüz kısadır. Çok insanlar, baharı görür ama bahar mevsimindeki meyvelerden yiyemeden göçüp gider. İnsan, kışın ortasında karpuz ister, elde edemez. Zira karpuzun yetiştiği belli bir zaman vardır. O zaman geçip gitmiştir.
METİN
Basiretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki: Onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez.
ŞERH
icad edilmesi, bahir bir hikmetin eseridir. Bu durum, İmam-ı Mübin’in tecellisinden gelmektedir ve ona işarettir.
2. Her şeyin muayyen bir ölçü içerisinde şekil ve suret verilerek yaratılması, âli bir adaletin neticesidir. Bu durum da, Kitab-ı Mübin’in tecellisinden gelmektedir ve ona işarettir.
3. Her şeyin neye ihtiyacı varsa, Kerîm isminin tecellisi ile o şeyin ihtiyacı istenilmeden verilmesi, zahir bir inayetin varlığını gösterir. Evet her şeyin üzerinde bir inayet-i amme vardır.
4. Her şey üzerinde bir merhamet ve şefkat eseri vardır. Mesela; bütün çekirdeklere ve nebatatın köklerine bak. O çekirdekler ve kökler, kendileri çamur yer, fakat yavruları hükmünde olan meyvelerine safi suyu verirler. Keza bütün anaların, yavrularına karşı olan şefkatlerine bak. Nasıl o analar, fıtrî olarak o masum yavrulara kemal-i şefkatle hizmet ederler. Her şeyde umumi bir rahmet varsa da, hayvani ve insani validelerin yavrularına karşı olan muamelelerinde bu rahmet ve merhamet daha ziyade görünmektedir. İşte bu misaller isbat eder ki; bu memleketin padişahı, hadsiz bir rahmet ve merhamet sahibidir ve bütün âlemi rahmetiyle şenlendirmiştir.
Basiretsiz olmayan herkes anlar ki, bu dört manevi unsurun tecellisi; dar, bikarar, temelsiz olan bu memleket ile bağdaşmaz. Demek her biri birer manevi unsur olan “hikmet, inayet, adalet ve rahmet” in sermedi olarak tecelli edeceği baki bir memleket vardır. Bu memleketin padişahı da, raiyyetini o baki memlekete hazırlanmak üzere muvakkaten buraya göndermiştir.
Evet (Basiretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki: Onun hikmetinden daha ekmel) daha mükemmel (bir hikmet ve inâyetinden) yani istemeden her şeyin ihtiyacını yerine getirmiş olmasından (daha ecmel) daha güzel (bir inâyet ve merhametinden daha eşmel) daha şümullü (bir merhamet ve adâletinden daha ecell) daha büyük ve üstün (bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez.) Dikkat edilirse Müellif (r.a), bu cümlede tefennün yapıyor. Cümlede geçen “ekmel, ecmel,
METİN
Basiretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki: Onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez.
ŞERH
icad edilmesi, bahir bir hikmetin eseridir. Bu durum, İmam-ı Mübin’in tecellisinden gelmektedir ve ona işarettir.
2. Her şeyin muayyen bir ölçü içerisinde şekil ve suret verilerek yaratılması, âli bir adaletin neticesidir. Bu durum da, Kitab-ı Mübin’in tecellisinden gelmektedir ve ona işarettir.
3. Her şeyin neye ihtiyacı varsa, Kerîm isminin tecellisi ile o şeyin ihtiyacı istenilmeden verilmesi, zahir bir inayetin varlığını gösterir. Evet her şeyin üzerinde bir inayet-i amme vardır.
4. Her şey üzerinde bir merhamet ve şefkat eseri vardır. Mesela; bütün çekirdeklere ve nebatatın köklerine bak. O çekirdekler ve kökler, kendileri çamur yer, fakat yavruları hükmünde olan meyvelerine safi suyu verirler. Keza bütün anaların, yavrularına karşı olan şefkatlerine bak. Nasıl o analar, fıtrî olarak o masum yavrulara kemal-i şefkatle hizmet ederler. Her şeyde umumi bir rahmet varsa da, hayvani ve insani validelerin yavrularına karşı olan muamelelerinde bu rahmet ve merhamet daha ziyade görünmektedir. İşte bu misaller isbat eder ki; bu memleketin padişahı, hadsiz bir rahmet ve merhamet sahibidir ve bütün âlemi rahmetiyle şenlendirmiştir.
Basiretsiz olmayan herkes anlar ki, bu dört manevi unsurun tecellisi; dar, bikarar, temelsiz olan bu memleket ile bağdaşmaz. Demek her biri birer manevi unsur olan “hikmet, inayet, adalet ve rahmet” in sermedi olarak tecelli edeceği baki bir memleket vardır. Bu memleketin padişahı da, raiyyetini o baki memlekete hazırlanmak üzere muvakkaten buraya göndermiştir.
Evet (Basiretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki: Onun hikmetinden daha ekmel) daha mükemmel (bir hikmet ve inâyetinden) yani istemeden her şeyin ihtiyacını yerine getirmiş olmasından (daha ecmel) daha güzel (bir inâyet ve merhametinden daha eşmel) daha şümullü (bir merhamet ve adâletinden daha ecell) daha büyük ve üstün (bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez.) Dikkat edilirse Müellif (r.a), bu cümlede tefennün yapıyor. Cümlede geçen “ekmel, ecmel,
METİN
Eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sâbit makamlar, bâki meskenler, mûkîm ahali, mes’ud raiyyeti bulunmazsa; şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakikatlerine şu bekasız memleket mazhar olamadığı mâlûm
ŞERH
eşmel, ecell” kelimeleri müteradif olup manaları birdir. Müellif (r.a), bu cümlede “merhamet ile adalet”in yerini değiştirmiştir.
(Eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde) bu misafirhaneye mukabil (daimî menziller,) şu manevra meydanına mukabil (âlî mekânlar, sâbit makamlar,) bu meşhere mukabil (bâki meskenler, mûkîm ahali, mes’ud raiyyeti bulunmazsa;) Haşa bin kere haşa, eğer Cennet olmazsa ve insan Cennette ebedi ikamet etmezse, bu memlekette görünen hikmet, inayet, adalet ve rahmet zıdlarına inkılab eder. Bu ise, inkılab-ı hakaiktir. İnkılab-ı hakaik ise, muhaldir.
İşte (şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakikatlerine şu bekasız memleket mazhar olamadığı mâlûm) Bu dünyada hikmet, inayet, merhamet ve adalet-i İlahiyyenin hakkıyla icra edilmediği malumdur. Zira bu dünya o hikmet, inayet, merhamet ve adaletin icrasına müstaid bir yer değildir. Zıdların mecmaıdır.
Evet dünya, Cennet ve Cehennemin nümunesidir. Lütf u kahrın mezci olan nümuneleri seyretmek için bu dünyaya geldik. Şayet ahiret olmazsa, bu durumda zalim ile mazlum ölüm ile bir seviyede kalacaktır.
Ellah’ın bin bir isminin yarısı celalli, yarısı cemallidir. Bu isimlerin asıl tecelli yeri Cennet ve Cehennemdir. Cennet cemalli isimlerin, Cehennem ise celalli isimlerin tecelli yeridir. Bu dünya ise, Cennet ve Cehennemin nümunelerinin -imtihan için- karıştırılıp toplandığı yerdir. Demek zıtlar birbirine karıştırılmış, ismi dünya konulmuştur. Hikmet-i ezeliyye böyle iktiza etmiş. Bu zıtların arkasında kahr u lütuf görünür, Ellah’ın celalli ve cemalli esması görünür. Cehennem tarafında kahır, Cennet tarafında ise lütuf görünür. Mesela; geceler, Cehennemden getirilmiş bir nümune; gündüzler ise, Cennetten getirilmiş bir nümunedir. Keza kötü insanlar, kötü huylar, çorak arazi, yılanlar, akrepler, zararlı hayvanlar, kışlar, bela ve musibetler Cehennemden; güzel insanlar, güzel huylar, verimli arazi, koyunlar, develer, faydalı hayvanlar, yazlar, sıhhat ve afiyet Cennetten getirilmiştir. Sair mevcudat bunlara kıyas edilsin.
Demek şu mevcudat-ı âlemin ana menbaı, Cennet ve Cehennemdir. Cennet
METİN
Eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sâbit makamlar, bâki meskenler, mûkîm ahali, mes’ud raiyyeti bulunmazsa; şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakikatlerine şu bekasız memleket mazhar olamadığı mâlûm
ŞERH
eşmel, ecell” kelimeleri müteradif olup manaları birdir. Müellif (r.a), bu cümlede “merhamet ile adalet”in yerini değiştirmiştir.
(Eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde) bu misafirhaneye mukabil (daimî menziller,) şu manevra meydanına mukabil (âlî mekânlar, sâbit makamlar,) bu meşhere mukabil (bâki meskenler, mûkîm ahali, mes’ud raiyyeti bulunmazsa;) Haşa bin kere haşa, eğer Cennet olmazsa ve insan Cennette ebedi ikamet etmezse, bu memlekette görünen hikmet, inayet, adalet ve rahmet zıdlarına inkılab eder. Bu ise, inkılab-ı hakaiktir. İnkılab-ı hakaik ise, muhaldir.
İşte (şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakikatlerine şu bekasız memleket mazhar olamadığı mâlûm) Bu dünyada hikmet, inayet, merhamet ve adalet-i İlahiyyenin hakkıyla icra edilmediği malumdur. Zira bu dünya o hikmet, inayet, merhamet ve adaletin icrasına müstaid bir yer değildir. Zıdların mecmaıdır.
Evet dünya, Cennet ve Cehennemin nümunesidir. Lütf u kahrın mezci olan nümuneleri seyretmek için bu dünyaya geldik. Şayet ahiret olmazsa, bu durumda zalim ile mazlum ölüm ile bir seviyede kalacaktır.
Ellah’ın bin bir isminin yarısı celalli, yarısı cemallidir. Bu isimlerin asıl tecelli yeri Cennet ve Cehennemdir. Cennet cemalli isimlerin, Cehennem ise celalli isimlerin tecelli yeridir. Bu dünya ise, Cennet ve Cehennemin nümunelerinin -imtihan için- karıştırılıp toplandığı yerdir. Demek zıtlar birbirine karıştırılmış, ismi dünya konulmuştur. Hikmet-i ezeliyye böyle iktiza etmiş. Bu zıtların arkasında kahr u lütuf görünür, Ellah’ın celalli ve cemalli esması görünür. Cehennem tarafında kahır, Cennet tarafında ise lütuf görünür. Mesela; geceler, Cehennemden getirilmiş bir nümune; gündüzler ise, Cennetten getirilmiş bir nümunedir. Keza kötü insanlar, kötü huylar, çorak arazi, yılanlar, akrepler, zararlı hayvanlar, kışlar, bela ve musibetler Cehennemden; güzel insanlar, güzel huylar, verimli arazi, koyunlar, develer, faydalı hayvanlar, yazlar, sıhhat ve afiyet Cennetten getirilmiştir. Sair mevcudat bunlara kıyas edilsin.
Demek şu mevcudat-ı âlemin ana menbaı, Cennet ve Cehennemdir. Cennet
METİN
Hem bu gördüğümüz icrâat-ı hakîmane ve ef’âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır. Halbuki inkîlâb-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir. Yalnız her şeyin vücudunu inkar eden Sofestai eblehler hariçtir.
Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir mahkeme-i kübrâ, bir ma’dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki;
ŞERH
edeceksin. Çünkü bu manevi dört unsurun asarı gözle görünüyor. İnkar edilmediğine göre bizzarure o hikmet, inayet, adalet ve merhametin mazharı olacak bir memleketin ve orada mukim ahalinin varlığı akla görünür.
(Hem bu gördüğümüz icrâat-ı hakîmane) ve muamele-i adilane (ve ef’âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!-) o icraat-ı hakimane sahibinin (sefih bir oyuncu,) o muamele-i adilane sahibinin (gaddar bir zalim) o ef’al-i kerimane sahibinin mekkar bir hain, o ihsanat-ı rahimane sahibinin merhametsiz (olduğunu kabûl etmek lâzım gelir.) Yani o padişahı; hikmetsiz, inayetsiz, adaletsiz ve merhametsiz kabul etmek lazım gelir. (Bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır. Halbuki inkîlâb-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir.) Bu durumda hikmet, hikmet olduğu halde sefahate; adalet zulme; inayet mekre, rahmet merhametsizliğe döner. Bu ise asla olamaz. Hiçbir akıl sahibi bunu kabul edemez. (Yalnız her şeyin vücudunu inkar eden Sofestai eblehler hariçtir.)
(Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir mahkeme-i kübrâ,) Hikmet-i İlahiyyenin tam tahakkuk edeceği bir yer olacaktır. Herkesin kendine göre orada bir mahkemesi olacaktır. Haşirde evvela Levh-i Mahfuz, sonra Cibril-i Emin hesab verecektir. Daha sonra zerrat, nebatat, hayvanat, insanlar kısaca her şey, kendine göre hesaba çekilmekle ya mükâfat, ya da mücazat görecektir. Ve (bir ma’dele-i ulyâ,) Adalet-i İlahiyyenin tam olarak tahakkuk edeceği bir yer, (bir mekreme-i uzmâ vardır ki;) İnayet ve rahmet-i İlahiyyenin tam tahakkuk edeceği bir yer olacaktır. Bu dünyada rahmet ve ikram var, ama tam değil. İkram edilen nimetlerin zeval vakti gelince onları alır, başkalarını gönderir. Halbuki Kerim olan Zat’ın şe’ni odur ki, verdiğini geri almasın. Demek bir mekreme-i uzma vardır ki, O Zat-ı Kerim daimi olarak orada ikram edecek,
METİN
Hem bu gördüğümüz icrâat-ı hakîmane ve ef’âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır. Halbuki inkîlâb-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir. Yalnız her şeyin vücudunu inkar eden Sofestai eblehler hariçtir.
Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir mahkeme-i kübrâ, bir ma’dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki;
ŞERH
edeceksin. Çünkü bu manevi dört unsurun asarı gözle görünüyor. İnkar edilmediğine göre bizzarure o hikmet, inayet, adalet ve merhametin mazharı olacak bir memleketin ve orada mukim ahalinin varlığı akla görünür.
(Hem bu gördüğümüz icrâat-ı hakîmane) ve muamele-i adilane (ve ef’âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!-) o icraat-ı hakimane sahibinin (sefih bir oyuncu,) o muamele-i adilane sahibinin (gaddar bir zalim) o ef’al-i kerimane sahibinin mekkar bir hain, o ihsanat-ı rahimane sahibinin merhametsiz (olduğunu kabûl etmek lâzım gelir.) Yani o padişahı; hikmetsiz, inayetsiz, adaletsiz ve merhametsiz kabul etmek lazım gelir. (Bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır. Halbuki inkîlâb-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir.) Bu durumda hikmet, hikmet olduğu halde sefahate; adalet zulme; inayet mekre, rahmet merhametsizliğe döner. Bu ise asla olamaz. Hiçbir akıl sahibi bunu kabul edemez. (Yalnız her şeyin vücudunu inkar eden Sofestai eblehler hariçtir.)
(Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir mahkeme-i kübrâ,) Hikmet-i İlahiyyenin tam tahakkuk edeceği bir yer olacaktır. Herkesin kendine göre orada bir mahkemesi olacaktır. Haşirde evvela Levh-i Mahfuz, sonra Cibril-i Emin hesab verecektir. Daha sonra zerrat, nebatat, hayvanat, insanlar kısaca her şey, kendine göre hesaba çekilmekle ya mükâfat, ya da mücazat görecektir. Ve (bir ma’dele-i ulyâ,) Adalet-i İlahiyyenin tam olarak tahakkuk edeceği bir yer, (bir mekreme-i uzmâ vardır ki;) İnayet ve rahmet-i İlahiyyenin tam tahakkuk edeceği bir yer olacaktır. Bu dünyada rahmet ve ikram var, ama tam değil. İkram edilen nimetlerin zeval vakti gelince onları alır, başkalarını gönderir. Halbuki Kerim olan Zat’ın şe’ni odur ki, verdiğini geri almasın. Demek bir mekreme-i uzma vardır ki, O Zat-ı Kerim daimi olarak orada ikram edecek,
METİN
tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezahür etsinler...
ŞERH
eziyet ve zahmet çekmeden, ehl-i imana orada bir rızk-ı kerim ihsan edecektir ki; (tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezahür etsinler...) Eğer böyle sabit bir memleket olmazsa; o hikmet abesiyete; o inayet ihanete; o adalet zulme; o merhamet ise gadre inkılab eder. Çünkü bu dört manevi unsur, fena ile bağdaşmıyor, fena ile aralarında bir zıddiyet vardır. Madem “gelen gider, giden gelmez” hakikati her şeyin fani olduğunu isbat ediyor. Öyle ise, bu dört manevi unsurun daimi tezahür edeceği baki bir memleket vardır.
Evet bu memleketteki menziller, mekanlar, makamlar ve meskenler zamanın hükmü altına girdikleri için fanidir. Gelen gider, giden gelmez. Bununla beraber memleketin kendisi de fanidir. Madem bu memlekette müşahede edilen hikmet, adalet, inayet ve rahmete mazhar olanlar devam etmiyor. Halbuki bu manevi unsurlar devam ve bekayı isterler. Bu memlekette ise, bu hal mümkün değildir. O halde bu manevi unsurların tecelli edeceği daimi menziller, ali mekanlar, sabit makamlar, baki meskenler ve mukim ahali bulunacaktır. Madem burada görünmüyor. O halde daimi bir memleket vardır. Öyle bir memleket ki menzilleri, mekanları, makam ve meskenleri zamana tabi olmadıkları gibi, ahali de zamana tabi olmadığından hem o menziller, hem de o ahali zeval ve firaktan, mevt ve fenadan emin olarak bekaya mazhar olacaklardır.
İşte bu “On Birinci Suret”, mezkur hakikatlere işaret ediyor.
METİN
tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezahür etsinler...
ŞERH
eziyet ve zahmet çekmeden, ehl-i imana orada bir rızk-ı kerim ihsan edecektir ki; (tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezahür etsinler...) Eğer böyle sabit bir memleket olmazsa; o hikmet abesiyete; o inayet ihanete; o adalet zulme; o merhamet ise gadre inkılab eder. Çünkü bu dört manevi unsur, fena ile bağdaşmıyor, fena ile aralarında bir zıddiyet vardır. Madem “gelen gider, giden gelmez” hakikati her şeyin fani olduğunu isbat ediyor. Öyle ise, bu dört manevi unsurun daimi tezahür edeceği baki bir memleket vardır.
Evet bu memleketteki menziller, mekanlar, makamlar ve meskenler zamanın hükmü altına girdikleri için fanidir. Gelen gider, giden gelmez. Bununla beraber memleketin kendisi de fanidir. Madem bu memlekette müşahede edilen hikmet, adalet, inayet ve rahmete mazhar olanlar devam etmiyor. Halbuki bu manevi unsurlar devam ve bekayı isterler. Bu memlekette ise, bu hal mümkün değildir. O halde bu manevi unsurların tecelli edeceği daimi menziller, ali mekanlar, sabit makamlar, baki meskenler ve mukim ahali bulunacaktır. Madem burada görünmüyor. O halde daimi bir memleket vardır. Öyle bir memleket ki menzilleri, mekanları, makam ve meskenleri zamana tabi olmadıkları gibi, ahali de zamana tabi olmadığından hem o menziller, hem de o ahali zeval ve firaktan, mevt ve fenadan emin olarak bekaya mazhar olacaklardır.
İşte bu “On Birinci Suret”, mezkur hakikatlere işaret ediyor.
METİN
ve teçhizatlarına bakacağız ki; o teçhizat, yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir? Yahut başka yerde uzun bir saadet hayatı tahsîl etmek için mi verilmiştir? Görelim. Herkese ve her teçhizata bakamayız. Fakat nümune için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız:
ŞERH
mahlûkattaki nizam ve intizamı artık buna kıyas et. Keza bu kadar ağaçların büyümesi, kışların gelmesi, karların inmesi ve kaldırılması ne kadar harika işler olduğunu gücün varsa hesab et. Farzedelim kar şimdi yerdedir. Bu kadar karı, bu kadar enkazı kaldırmak için ne kadar masarif lazımdır? Düşün. Elbette dünyanın masarifi lazımdır. Hâlbuki Cenab-ı Hak merhametiyle çok kısa bir süre içinde kaldırıyor. Bütün bu masraflar insan için yapılıyor.
Gel! Şimdi şu cemaatlerin reisleri ve zabitleri olan insanlarla görüşeceğiz (ve teçhizatlarına) insanların teçhizatlarına (bakacağız ki; o teçhizat,) teçhizatlar on havas ile on letaife işarettir. O teçhizat olan havas ve letaif (yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir?) Bir insanı tahlil edelim. İnsanın başında bulunan on havas, kalbinde bulunan on letaifi tahlil edeceğiz. Tâ ki; bu reis ve zabitin, camiiyyeti, mahiyyeti, derece-i kabiliyyet ve kıymeti anlaşılsın. Tahlil neticesinde düşünelim! Acaba bir insanın vücudundaki bu kadar kıymetdar cihazat, şu fani ve geçici dünya için mi verilmiştir? (Yahut başka yerde uzun bir saadet hayatı tahsîl etmek için mi verilmiştir?) Yoksa ebedi bir Cennette daimi bir saadeti te’min etmek için mi verilmiştir? Anlayalım. (Görelim. Herkese ve her teçhizata bakamayız.) Zira çok olduğu için bakmak ve ihata etmek mümkün değildir. (Fakat nümune için şu zâbitin cüzdan) on letaifi taşıyan kalbe işarettir (ve defterine) on havas ve hissiyyata sahip olan akla işarettir (bakacağız:) Şimdi bir insanın cüzdan ve defterine bakacağız. Metinde geçen “cüzdan” kelimesinden murad; on letaifi taşıyan insanın kalbidir. Bu latifeler ise; kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, nefis ve anasır-ı erbaa denilen su, toprak, hava, Güneşten meydana gelen birer şuurlu latife olmak üzere toplam ondur. Bu letaifin beşi, âlem-i mülke bakar; beşi de âlem-i melekûta bakar. Su, toprak, hava, Güneşten meydana gelen birer latife ve nefis dünyaya yani âlem-i mülke bakar. Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa denilen latifeler ise, âlem-i manaya yani alem-i melekuta bakar.
Metinde geçen “defter” kelimesinden murad ise; havass-ı hamse-i zahire
METİN
ve teçhizatlarına bakacağız ki; o teçhizat, yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir? Yahut başka yerde uzun bir saadet hayatı tahsîl etmek için mi verilmiştir? Görelim. Herkese ve her teçhizata bakamayız. Fakat nümune için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız:
ŞERH
mahlûkattaki nizam ve intizamı artık buna kıyas et. Keza bu kadar ağaçların büyümesi, kışların gelmesi, karların inmesi ve kaldırılması ne kadar harika işler olduğunu gücün varsa hesab et. Farzedelim kar şimdi yerdedir. Bu kadar karı, bu kadar enkazı kaldırmak için ne kadar masarif lazımdır? Düşün. Elbette dünyanın masarifi lazımdır. Hâlbuki Cenab-ı Hak merhametiyle çok kısa bir süre içinde kaldırıyor. Bütün bu masraflar insan için yapılıyor.
Gel! Şimdi şu cemaatlerin reisleri ve zabitleri olan insanlarla görüşeceğiz (ve teçhizatlarına) insanların teçhizatlarına (bakacağız ki; o teçhizat,) teçhizatlar on havas ile on letaife işarettir. O teçhizat olan havas ve letaif (yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir?) Bir insanı tahlil edelim. İnsanın başında bulunan on havas, kalbinde bulunan on letaifi tahlil edeceğiz. Tâ ki; bu reis ve zabitin, camiiyyeti, mahiyyeti, derece-i kabiliyyet ve kıymeti anlaşılsın. Tahlil neticesinde düşünelim! Acaba bir insanın vücudundaki bu kadar kıymetdar cihazat, şu fani ve geçici dünya için mi verilmiştir? (Yahut başka yerde uzun bir saadet hayatı tahsîl etmek için mi verilmiştir?) Yoksa ebedi bir Cennette daimi bir saadeti te’min etmek için mi verilmiştir? Anlayalım. (Görelim. Herkese ve her teçhizata bakamayız.) Zira çok olduğu için bakmak ve ihata etmek mümkün değildir. (Fakat nümune için şu zâbitin cüzdan) on letaifi taşıyan kalbe işarettir (ve defterine) on havas ve hissiyyata sahip olan akla işarettir (bakacağız:) Şimdi bir insanın cüzdan ve defterine bakacağız. Metinde geçen “cüzdan” kelimesinden murad; on letaifi taşıyan insanın kalbidir. Bu latifeler ise; kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, nefis ve anasır-ı erbaa denilen su, toprak, hava, Güneşten meydana gelen birer şuurlu latife olmak üzere toplam ondur. Bu letaifin beşi, âlem-i mülke bakar; beşi de âlem-i melekûta bakar. Su, toprak, hava, Güneşten meydana gelen birer latife ve nefis dünyaya yani âlem-i mülke bakar. Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa denilen latifeler ise, âlem-i manaya yani alem-i melekuta bakar.
Metinde geçen “defter” kelimesinden murad ise; havass-ı hamse-i zahire
ŞERH
üzerinde vardır. Hem tadar, hem tartar, hem de değer verir. Elbette şu küçücük dilde bütün dünyadaki nimetlerin ölçücüğünü koyan bir Rabb-i Rahim vardır. Dil, öyle muazzam bir alettir ki; beşer bunun benzerini taklid etmekten aciz kalır. Öyleyse bunu yapan zatın ne için yaptığını düşünmek lazım gelir. Hiçbir dil bu dünyada tatmin olmamıştır. En ala yemeği yese yine tatmin olmaz. Demek bu dil, şu dünya için yaratılmamıştır. Tamamen tatmin olacağı bir diyarı ister.
Demek hiçbir uzv-u insani bu dünyada hüve hüvesine tatmin olmuyor, her biri ebediyeti istiyor. “ اَگَرْ نَه خَواهِى دَادْ نَه دَادِى خَواهْ denildiği gibi: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”1 Madem insanın maddi ve manevi bütün cihazatı, letaif ve havassı ebediyyeti istiyor. Bu istek ise burada verilmiyor. Elbette bu isteği veren Zat, onları başka bir memlekette ebedi bir surette tatmin edecektir.
Kim bu harika-i san’at olan uzuvları yaratmış ise, bunların ebede ait ve ancak ebedi bir âlemde tatmin edilecek olan arzularını veren de O’dur. O da yalnız Ellah (c.c.)’dür. Madem insanın bu fani dünyada bu arzuları yerine getirilmiyor, elbette başka bir âlemde bu arzuları yerine getirilecektir. Bu uzuvların ve duyguların hepsi, o ebedi âleme göre verilmiş ve ancak orada tatmin olacaktır. Mesela; dil o kadar yüksek bir derece-i san’atta ve kabiliyyette yaratılmıştır ki, o dilin tatmin yeri ancak Cennettir. Keza hayalin, gözün tatmin yeri ancak Cennettir. Hayal nasıl tatmin olur? Şu anda sen, hayalen İstanbul’u düşündün ve bir anda oraya gitmek istedin. Peki hayalin bu isteği yerine gelir mi? Oraya gidebilir misin? Hayır. İşte bu istek, en âlâ şekliyle Cennette ihsan edilecektir. Zira ehl-i Cennet, Cennette ruh hiffetinde, hayal sür’atinde gezip dolaşırlar. Cennette, zaman ve mekân kaydı olmadığı için tam bir saadete nail olurlar. Mesela; hayal, nereyi düşünse, cesed aynı anda o yerde gezer ve dolaşır. Bedenin sür’at-i hareketi, hayalin sür’atı kadardır. Dünyadaki sür’at-i hayal ne kadarsa, Cennette cesed o kadar sür’atlidir. Ehl-i Cennet, aynı anda düşündüğü şeyin yanında olur, istediği nimet onun yanında hazır olur. Bir nimeti düşünmekle o nimete nail olmak beraberdir. Müellif (r.a), Cennetteki bu hali şöyle tarif eder:
“Elbette nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet’te, cisimleri ruh kuvvetinde
[1] Mektûbât, 24. Mektûb, 1. Zeyl, 5. Nükte, s. 302.
ŞERH
üzerinde vardır. Hem tadar, hem tartar, hem de değer verir. Elbette şu küçücük dilde bütün dünyadaki nimetlerin ölçücüğünü koyan bir Rabb-i Rahim vardır. Dil, öyle muazzam bir alettir ki; beşer bunun benzerini taklid etmekten aciz kalır. Öyleyse bunu yapan zatın ne için yaptığını düşünmek lazım gelir. Hiçbir dil bu dünyada tatmin olmamıştır. En ala yemeği yese yine tatmin olmaz. Demek bu dil, şu dünya için yaratılmamıştır. Tamamen tatmin olacağı bir diyarı ister.
Demek hiçbir uzv-u insani bu dünyada hüve hüvesine tatmin olmuyor, her biri ebediyeti istiyor. “ اَگَرْ نَه خَواهِى دَادْ نَه دَادِى خَواهْ denildiği gibi: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”1 Madem insanın maddi ve manevi bütün cihazatı, letaif ve havassı ebediyyeti istiyor. Bu istek ise burada verilmiyor. Elbette bu isteği veren Zat, onları başka bir memlekette ebedi bir surette tatmin edecektir.
Kim bu harika-i san’at olan uzuvları yaratmış ise, bunların ebede ait ve ancak ebedi bir âlemde tatmin edilecek olan arzularını veren de O’dur. O da yalnız Ellah (c.c.)’dür. Madem insanın bu fani dünyada bu arzuları yerine getirilmiyor, elbette başka bir âlemde bu arzuları yerine getirilecektir. Bu uzuvların ve duyguların hepsi, o ebedi âleme göre verilmiş ve ancak orada tatmin olacaktır. Mesela; dil o kadar yüksek bir derece-i san’atta ve kabiliyyette yaratılmıştır ki, o dilin tatmin yeri ancak Cennettir. Keza hayalin, gözün tatmin yeri ancak Cennettir. Hayal nasıl tatmin olur? Şu anda sen, hayalen İstanbul’u düşündün ve bir anda oraya gitmek istedin. Peki hayalin bu isteği yerine gelir mi? Oraya gidebilir misin? Hayır. İşte bu istek, en âlâ şekliyle Cennette ihsan edilecektir. Zira ehl-i Cennet, Cennette ruh hiffetinde, hayal sür’atinde gezip dolaşırlar. Cennette, zaman ve mekân kaydı olmadığı için tam bir saadete nail olurlar. Mesela; hayal, nereyi düşünse, cesed aynı anda o yerde gezer ve dolaşır. Bedenin sür’at-i hareketi, hayalin sür’atı kadardır. Dünyadaki sür’at-i hayal ne kadarsa, Cennette cesed o kadar sür’atlidir. Ehl-i Cennet, aynı anda düşündüğü şeyin yanında olur, istediği nimet onun yanında hazır olur. Bir nimeti düşünmekle o nimete nail olmak beraberdir. Müellif (r.a), Cennetteki bu hali şöyle tarif eder:
“Elbette nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet’te, cisimleri ruh kuvvetinde
[1] Mektûbât, 24. Mektûb, 1. Zeyl, 5. Nükte, s. 302.
ŞERH
ve hıffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet’e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır.”1
Demek havass-ı insaniyye, bu dünyaya göre verilmemiştir. Mesela; havass-ı insaniyyeden biri olan kuvve-i zaika enva-i çeşit nimetten istifade ettiği halde tatmin olmuyor, doymuyor ve daha iyisini istiyor. Bu hal gösterir ki; bu kuvve-i zaika, dünya için değil, ahiret için yaratılmıştır. Bu sırdan dolayı, ehl-i cennet, Cennette açlık elemini çekmez. Sadece lezzet için yer. Yediği yemekte hiçbir kusur görmez ve ondan daha alasını düşünemez. Yemeğe karşı daimi bir iştihası vardır. Yemeğe oturur, istediği kadar yer, bununla beraber ne tok olur, ne usanır, ne de vücudunda bir şişkinlik ve rahatsızlık meydana gelir. Ehl-i cennet, cennet taamlarından ne kadar yerse yesin, lezzet alır. Midesi şişmez, vücud ölçülerinde bir değişme olmaz, lezzet de devam eder. Dünyada ise, iştahı olunca yer, tok olduğu zaman yemeği bırakır, gözü yemekte kaldığı halde daha fazla yiyemez.
Hulasa: İnsan bu dünyada ihtiyaçtan dolayı yer ve içer. Cennette ise sırf lezzet için yer ve içer. Müellif (r.a), ehl-i Cennetin bu halini şöyle tavsif eder:
“Ekl ve şürb ve muamele-i zevciye gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. Fakat o vazifeye bir ücret-i muaccele olarak öyle mütenevvi leziz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sair lezaize tereccuh ediyor. Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acib ve ayrı ayrı lezzetlere medar; ekl ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saadet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştiha suretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münasib, en câmi’ hayatdar bir maden-i lezzet olur.”2
Cennet-i bakide bir meyveye işaret etsen, itaat ederek senin yanına gelir. Kuşa işaret etsen, izn-i İlahi ile kebab olup önüne konur. Sen o memleketin paşası olduğun için, neyi emredersen, izn-i İlahi ile emrin anında yerine getirilir. Senin hayalinle işaretin beraber çalışır, bir anda iş biter. Orada her şey canlıdır, emri anlar ve yapar. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Evet
[1] Sözler, 28. Söz, s. 502.
[2] Sözler, 28. Söz, s. 499.
ŞERH
ve hıffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet’e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır.”1
Demek havass-ı insaniyye, bu dünyaya göre verilmemiştir. Mesela; havass-ı insaniyyeden biri olan kuvve-i zaika enva-i çeşit nimetten istifade ettiği halde tatmin olmuyor, doymuyor ve daha iyisini istiyor. Bu hal gösterir ki; bu kuvve-i zaika, dünya için değil, ahiret için yaratılmıştır. Bu sırdan dolayı, ehl-i cennet, Cennette açlık elemini çekmez. Sadece lezzet için yer. Yediği yemekte hiçbir kusur görmez ve ondan daha alasını düşünemez. Yemeğe karşı daimi bir iştihası vardır. Yemeğe oturur, istediği kadar yer, bununla beraber ne tok olur, ne usanır, ne de vücudunda bir şişkinlik ve rahatsızlık meydana gelir. Ehl-i cennet, cennet taamlarından ne kadar yerse yesin, lezzet alır. Midesi şişmez, vücud ölçülerinde bir değişme olmaz, lezzet de devam eder. Dünyada ise, iştahı olunca yer, tok olduğu zaman yemeği bırakır, gözü yemekte kaldığı halde daha fazla yiyemez.
Hulasa: İnsan bu dünyada ihtiyaçtan dolayı yer ve içer. Cennette ise sırf lezzet için yer ve içer. Müellif (r.a), ehl-i Cennetin bu halini şöyle tavsif eder:
“Ekl ve şürb ve muamele-i zevciye gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. Fakat o vazifeye bir ücret-i muaccele olarak öyle mütenevvi leziz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sair lezaize tereccuh ediyor. Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acib ve ayrı ayrı lezzetlere medar; ekl ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saadet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştiha suretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münasib, en câmi’ hayatdar bir maden-i lezzet olur.”2
Cennet-i bakide bir meyveye işaret etsen, itaat ederek senin yanına gelir. Kuşa işaret etsen, izn-i İlahi ile kebab olup önüne konur. Sen o memleketin paşası olduğun için, neyi emredersen, izn-i İlahi ile emrin anında yerine getirilir. Senin hayalinle işaretin beraber çalışır, bir anda iş biter. Orada her şey canlıdır, emri anlar ve yapar. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Evet
[1] Sözler, 28. Söz, s. 502.
[2] Sözler, 28. Söz, s. 499.
ŞERH
Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimede letaif-i insaniyyeden nefsi, havass-ı insaniyyeden ise gözü misal olarak zikretti. Sair letaif ve havass-ı insaniyye, maddi ve manevi cihazat-ı beşeriyye bunlara kıyas edilsin.
Cennette bir mü’mine yetmiş bin huri veriliyor. Her bir mü’min, bir anda o yetmiş bin hurinin yanında hazır bulunup ayrı ayrı lezaize mazhar olur. Zira insan, orada nuraniyet kesbeder. Bir şahıs iken, bir milyon yerde aynı anda hazır olur, bütün o hurilerle beraber oturup kalkar ve cinsi münasebette bulunur, hiçbir iş bir işe mani olmaz. Bu hakikati anlamak için şöyle bir misal zikredelim: Televizyona çıkan bir insan, bir iken bir milyon, belki bir kaç milyon insan olur. Faraza o suretlere hayat girse, o suretler milyonlarca hakiki insan olmaz mı? Aynen öyle de Cennette bir mü’min nurani olduğundan cismiyle, suretiyle hayattar bir tarzda, bir anda binlerce yerde bulunur. Bu cisimler ve suretler, o insanın aynı cismi ve suretidir, hem de aynı hayatıdır. Zira nurani şeylerin aksi, o şeylerin aynısıdır.
Şimdi de metinde “cüzdan” tabiriyle ifade edilen kalb-i insaninin tarif ve mahiyyetinden bahsedeceğiz. Şöyle ki: İnsanın kalb cüzdanında da on tane letaif vardır. Bunların tümünü tafsilen izah etmek çok uzun olacağından, yalnız misal olarak bunlardan bir tek latifeyi anlatacağız. Mesela; latife-i Rabbaniyye denilen insanda bir sır vardır. Bütün dünya o latifeye verilse, tatmin olmaz. Cennet verilse, yine tatmin olmaz. O latifenin tatmini ancak rü’yet-i Cemalullah iledir. Dünya ve mafiha, Cennet ve mafiha onun yanında beş kuruşa değmez. Peki, böyle bir arzuyu kim tatmin edebilir? Müellif (r.a), rü’yet-i cemalullah, bütün Cennet nimetlerinin fevkinde olduğunu şöyle izah etmektedir:
“Ehl-i keşif ve tahkikin ittifakıyla; dünyanın bin sene hayat-ı mes’udanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemal ve kemal sahibi olan Zât-ı Zü’l-Celal’in müşahedesi, rü’yetidir ki;Haşiye hadîs-i kat’î ile ve Kur’anın nassıyla sabittir. Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemal ile meşhur bir zâtın
Haşiye Hadîsin nassıyla, “O şuhûd, bütün lezâiz-i Cennet’in o derece fevkındedir ki, onları unutturur. Ve şuhûddan sonra ehl-i şuhûdun hüsn-i cemâli o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, sarâylarındaki áileleri çok dikkat ile zor ile onları tanıyabilirler” hadîsde vârid olmuştur.
ŞERH
Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimede letaif-i insaniyyeden nefsi, havass-ı insaniyyeden ise gözü misal olarak zikretti. Sair letaif ve havass-ı insaniyye, maddi ve manevi cihazat-ı beşeriyye bunlara kıyas edilsin.
Cennette bir mü’mine yetmiş bin huri veriliyor. Her bir mü’min, bir anda o yetmiş bin hurinin yanında hazır bulunup ayrı ayrı lezaize mazhar olur. Zira insan, orada nuraniyet kesbeder. Bir şahıs iken, bir milyon yerde aynı anda hazır olur, bütün o hurilerle beraber oturup kalkar ve cinsi münasebette bulunur, hiçbir iş bir işe mani olmaz. Bu hakikati anlamak için şöyle bir misal zikredelim: Televizyona çıkan bir insan, bir iken bir milyon, belki bir kaç milyon insan olur. Faraza o suretlere hayat girse, o suretler milyonlarca hakiki insan olmaz mı? Aynen öyle de Cennette bir mü’min nurani olduğundan cismiyle, suretiyle hayattar bir tarzda, bir anda binlerce yerde bulunur. Bu cisimler ve suretler, o insanın aynı cismi ve suretidir, hem de aynı hayatıdır. Zira nurani şeylerin aksi, o şeylerin aynısıdır.
Şimdi de metinde “cüzdan” tabiriyle ifade edilen kalb-i insaninin tarif ve mahiyyetinden bahsedeceğiz. Şöyle ki: İnsanın kalb cüzdanında da on tane letaif vardır. Bunların tümünü tafsilen izah etmek çok uzun olacağından, yalnız misal olarak bunlardan bir tek latifeyi anlatacağız. Mesela; latife-i Rabbaniyye denilen insanda bir sır vardır. Bütün dünya o latifeye verilse, tatmin olmaz. Cennet verilse, yine tatmin olmaz. O latifenin tatmini ancak rü’yet-i Cemalullah iledir. Dünya ve mafiha, Cennet ve mafiha onun yanında beş kuruşa değmez. Peki, böyle bir arzuyu kim tatmin edebilir? Müellif (r.a), rü’yet-i cemalullah, bütün Cennet nimetlerinin fevkinde olduğunu şöyle izah etmektedir:
“Ehl-i keşif ve tahkikin ittifakıyla; dünyanın bin sene hayat-ı mes’udanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemal ve kemal sahibi olan Zât-ı Zü’l-Celal’in müşahedesi, rü’yetidir ki;Haşiye hadîs-i kat’î ile ve Kur’anın nassıyla sabittir. Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemal ile meşhur bir zâtın
Haşiye Hadîsin nassıyla, “O şuhûd, bütün lezâiz-i Cennet’in o derece fevkındedir ki, onları unutturur. Ve şuhûddan sonra ehl-i şuhûdun hüsn-i cemâli o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, sarâylarındaki áileleri çok dikkat ile zor ile onları tanıyabilirler” hadîsde vârid olmuştur.
ŞERH
Şair de bu konuda şöyle der:
“Cennet, Cennet dedikleri birkaç gılman birkaç huri,
İsteyene ver anları, bana Seni gerek Seni.”
Latife-i rabbaniyye iman ve ubudiyyetle inkişaf etse, Cennetin bütün nimetleri onu tatmin etmez. Demek insan bir mu’cize-i kudrettir. Eğer açılsa, dünya ve mafihanın içinde olduğu görülecektir. Bu durumda kalb, arş-ı Rahmandır. Merkezinde Ellah’tan başka hiçbir şeyi kabul etmez. İşte اَلرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى ayeti1 bu sırra işaret eder.
Evet, uyanmış ve inkişaf etmiş bir kalb, merkezinde Ellah’tan başka her şeyi reddeder ve bununla insan, hakíkí insan ünvanını alır. Böyle bir insanın havas ve letaifi, bu dünyaya sığmaz, onları hiçbirşey tatmin etmez. Müellif (r.a), kalb-i insaninin nasıl bir mahiyyette yaratıldığını şu veciz ifadeleriyle şöyle beyan etmektedir:
“Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sev. Mana-yı ismiyle sevme. “Ne kadar güzel yapılmış” de. “Ne kadar güzeldir” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki bâtın-ı kalb, âyine-i Samed’dir ve ona mahsustur اَللَّهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ de.”2
“Samed âyinesi olan bâtın-ı kalb ile sanem-misal dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar.”3
“Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünki zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.”4
[1] “(Ve) Kur'ân-ı Kerîm'i indiren yüce Elláh (cc), (o Rahmân olan Zâttır ki,) bütün eserleri, bütün hükümleri birer rahmet ve merhamet eseri bulunan yüce Yaratıcıdır ki, (Arş üzerine hâkim olmuştur.) O’nun saltanatı, hâkimiyyeti bütün kâinâtı ihâta etmiştir, O’nun hükmü bütün álemlerde geçerlidir. Binâenaleyh, Kur'ân-ı Kerîm'i indirmiş olması da O’nun rahmetinin eseridir. Artık öyle bir rahmet eseri, insânlık için elbette saádete vesîle olur, zahmet ve meşakkate asla sebebiyyet vermiş olamaz.” Tahâ, 20:5.
[2] Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, Mühim Bir Suâl, s. 640.
[3] Sözler, 24. Söz, 5. Dal, 1. Meyve, s. 358.
[4] Sözler, 17. Söz, 2. Makám, s. 214.
ŞERH
Şair de bu konuda şöyle der:
“Cennet, Cennet dedikleri birkaç gılman birkaç huri,
İsteyene ver anları, bana Seni gerek Seni.”
Latife-i rabbaniyye iman ve ubudiyyetle inkişaf etse, Cennetin bütün nimetleri onu tatmin etmez. Demek insan bir mu’cize-i kudrettir. Eğer açılsa, dünya ve mafihanın içinde olduğu görülecektir. Bu durumda kalb, arş-ı Rahmandır. Merkezinde Ellah’tan başka hiçbir şeyi kabul etmez. İşte اَلرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى ayeti1 bu sırra işaret eder.
Evet, uyanmış ve inkişaf etmiş bir kalb, merkezinde Ellah’tan başka her şeyi reddeder ve bununla insan, hakíkí insan ünvanını alır. Böyle bir insanın havas ve letaifi, bu dünyaya sığmaz, onları hiçbirşey tatmin etmez. Müellif (r.a), kalb-i insaninin nasıl bir mahiyyette yaratıldığını şu veciz ifadeleriyle şöyle beyan etmektedir:
“Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sev. Mana-yı ismiyle sevme. “Ne kadar güzel yapılmış” de. “Ne kadar güzeldir” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki bâtın-ı kalb, âyine-i Samed’dir ve ona mahsustur اَللَّهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ de.”2
“Samed âyinesi olan bâtın-ı kalb ile sanem-misal dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar.”3
“Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünki zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.”4
[1] “(Ve) Kur'ân-ı Kerîm'i indiren yüce Elláh (cc), (o Rahmân olan Zâttır ki,) bütün eserleri, bütün hükümleri birer rahmet ve merhamet eseri bulunan yüce Yaratıcıdır ki, (Arş üzerine hâkim olmuştur.) O’nun saltanatı, hâkimiyyeti bütün kâinâtı ihâta etmiştir, O’nun hükmü bütün álemlerde geçerlidir. Binâenaleyh, Kur'ân-ı Kerîm'i indirmiş olması da O’nun rahmetinin eseridir. Artık öyle bir rahmet eseri, insânlık için elbette saádete vesîle olur, zahmet ve meşakkate asla sebebiyyet vermiş olamaz.” Tahâ, 20:5.
[2] Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, Mühim Bir Suâl, s. 640.
[3] Sözler, 24. Söz, 5. Dal, 1. Meyve, s. 358.
[4] Sözler, 17. Söz, 2. Makám, s. 214.
ŞERH
emri altında hazır olur. Her bir mü’min o memlekette öyle bir sultandır ki, bir emirle istediğine nail olur. Nerede isterse orada oturur, kalkar. Her şey ona emirber nefer gibidir. Orada ne ihtiyarlık, ne ölüm, ne de keder vardır. Onun sahib ve maliki, ona ne kızar, ne de verdiği bu mülk ve saltanatı geri alır. Onu orada ebedi olarak iskan eder. Zira saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder ve azab olur. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.”1
Halık-ı alem, ehl-i Cennetten razıdır. Ehl-i Cennet de O’ndan razıdır. Ellah, orada ebediyyen onlara gadab etmez, onları bela ve musibete uğratmaz, dergâhından tardetmez. İşte böyle bir memleketin ebedi sultanı olmak, elbette en büyük rütbedir. Kur’an-ı Kerim bu mükafatı şöyle müjdelemektedir:
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُولٰئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ
“Muhakkak o kimseler ki: imân ettiler, yani Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a indirilen ahkam-ı İlahiyyenin tümünü birden kalb ile tasdik, dil ile ikrar ettiler ve o ahkamın icra ve tatbikine tarafdar oldular ve sâlih amellerde bulundular. Evamir-i İlahiyyeye itaat, nevahi-i İlahiyyeden içtinab ettiler. İşte yaratılmışların en hayırlısı onlardır.”
جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ
“İşte iman edip salih amel işleyenlerin Rablerinin katında mükâfatları, saraylarının veya ağaçlarının altlarından ırmaklar akan Cennetlerdir. Onlar orada ebediyyen daimî kalıcılardır. O Cennetlerden bir daha ayrılmayacaklardır. Ebedî bir hayata, daimi bir saadete kavuşmuş bulunacaklardır. Cennet nimetlerinden daha büyük bir nimet olarak, Ellah onlardan razı olmuştur. O, kullarının amellerini kabul edip kendilerini öyle ebedî nimetlere, tecellîlere kavuşturmuştur. Onlar da O Kerîm ve Rahîm olan Rablerinden razı olmuşlardır. işte bu mükâfat, bu ebedi rızâ,
[1] İşârâtu’l-İ‘câz, s. 144.
ŞERH
emri altında hazır olur. Her bir mü’min o memlekette öyle bir sultandır ki, bir emirle istediğine nail olur. Nerede isterse orada oturur, kalkar. Her şey ona emirber nefer gibidir. Orada ne ihtiyarlık, ne ölüm, ne de keder vardır. Onun sahib ve maliki, ona ne kızar, ne de verdiği bu mülk ve saltanatı geri alır. Onu orada ebedi olarak iskan eder. Zira saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder ve azab olur. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.”1
Halık-ı alem, ehl-i Cennetten razıdır. Ehl-i Cennet de O’ndan razıdır. Ellah, orada ebediyyen onlara gadab etmez, onları bela ve musibete uğratmaz, dergâhından tardetmez. İşte böyle bir memleketin ebedi sultanı olmak, elbette en büyük rütbedir. Kur’an-ı Kerim bu mükafatı şöyle müjdelemektedir:
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُولٰئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ
“Muhakkak o kimseler ki: imân ettiler, yani Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a indirilen ahkam-ı İlahiyyenin tümünü birden kalb ile tasdik, dil ile ikrar ettiler ve o ahkamın icra ve tatbikine tarafdar oldular ve sâlih amellerde bulundular. Evamir-i İlahiyyeye itaat, nevahi-i İlahiyyeden içtinab ettiler. İşte yaratılmışların en hayırlısı onlardır.”
جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ
“İşte iman edip salih amel işleyenlerin Rablerinin katında mükâfatları, saraylarının veya ağaçlarının altlarından ırmaklar akan Cennetlerdir. Onlar orada ebediyyen daimî kalıcılardır. O Cennetlerden bir daha ayrılmayacaklardır. Ebedî bir hayata, daimi bir saadete kavuşmuş bulunacaklardır. Cennet nimetlerinden daha büyük bir nimet olarak, Ellah onlardan razı olmuştur. O, kullarının amellerini kabul edip kendilerini öyle ebedî nimetlere, tecellîlere kavuşturmuştur. Onlar da O Kerîm ve Rahîm olan Rablerinden razı olmuşlardır. işte bu mükâfat, bu ebedi rızâ,
[1] İşârâtu’l-İ‘câz, s. 144.
METİN
“Şu maaşı hazine-i hassâdan filan tarihte alacaksın” yazılıdır. Halbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise; şu muvakkat meydana göre değil, belki pâdişahın kurbünde daimî bir saadeti kazanmak için verilmiştir.
ŞERH
onu tekalif-i ubudiyyetten muaf tutmuştur. Cennette ibadet ve mükellefiyyet yoktur. Ehl-i iman cennette, bütün arzu ve istekleri yerine getirilmekle aziz bir misafir-i Rabbani olur. İşte böyle bir memleket, sadece zevk u safa için ehl-i imana ihsan ediliyor. Bütün bu nimetleri nimet eden, saadetleri saadet eden, devam ve huluddur. Cennetin bütün lezaiz ve saadeti devamlıdır, bitmez ve tükenmez. Zira bütün bu maddi ve manevi saadet ve lezzetin men’baı olan Zat-ı Hayy-ı Kayyum, bütün esma ve sıfatıyla bakidir, daimidir, sermedidir. Amenna! Böyle bir saltanat, böyle bir riyaset, böyle bir rütbe, böyle bir saadet, böyle bir zevk bu dünyada var mıdır? Elbette yoktur ve mümkün de değildir. Zira burası buna müsait olarak yaratılmamıştır. İşte hakiki saltanat ve riyaset budur ve böyle olur.
(“Şu maaşı) saadet-i ebediyyeye mazhar olmayı (hazine-i hassâdan filan tarihte alacaksın” yazılıdır.) Akıl defterinde ve kalp cüzdanında bunlar yazılıdır. Yani insanın havas ve letaifinin istekleri bu dünyaya sığmaz, arzuları bu dünyada tatmin olmaz. İleri bir tarihte bütün arzularının tatmin edileceği bir mahall-i saadet gelecektir. O saadet amelimizin karşlığı olmayıp, belki fazl-ı İlahidir. İman ve amel-i salih, bir şart-ı adidir. Cenab-ı Hak, ehl-i iman ve taate böyle bir saadeti hazine-i hassasından va’detmiştir. Elbette bu va’dini yerine getirecektir. (Halbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise;) yani emanet-i kübrayı hamletmek vazifesi ise, (şu muvakkat meydana göre değil, belki pâdişahın kurbünde daimî bir saadeti kazanmak için verilmiştir.) İnsanın bu dünyadaki vazifesi, sadece dünya için çabalamak değil, belki ebedi bir saadeti kazanmak için iman, ibadet ve takva dairesinde bulunmaktır. İlmi, ameli ve edebi sahalarda ahkam-ı İlahiyyeyi hakim kılmaktır. Alem ve insan nedir, nereden gelmiş, nereye gidiyor? Tılsım-ı muğlakını açmaktır. Künuz-u mahfiyye olan esma ve sıfat-ı İlahiyyeyi hem kendinde, hem de alemde keşfetmektir. Zira dünya hayatı cihetiyle insan, bir serçe kuşuna yetişemez. Evet bir serçe, yirmi gün içinde bütün şerait-i hayatiyyesini öğrenir. İnsan
METİN
“Şu maaşı hazine-i hassâdan filan tarihte alacaksın” yazılıdır. Halbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise; şu muvakkat meydana göre değil, belki pâdişahın kurbünde daimî bir saadeti kazanmak için verilmiştir.
ŞERH
onu tekalif-i ubudiyyetten muaf tutmuştur. Cennette ibadet ve mükellefiyyet yoktur. Ehl-i iman cennette, bütün arzu ve istekleri yerine getirilmekle aziz bir misafir-i Rabbani olur. İşte böyle bir memleket, sadece zevk u safa için ehl-i imana ihsan ediliyor. Bütün bu nimetleri nimet eden, saadetleri saadet eden, devam ve huluddur. Cennetin bütün lezaiz ve saadeti devamlıdır, bitmez ve tükenmez. Zira bütün bu maddi ve manevi saadet ve lezzetin men’baı olan Zat-ı Hayy-ı Kayyum, bütün esma ve sıfatıyla bakidir, daimidir, sermedidir. Amenna! Böyle bir saltanat, böyle bir riyaset, böyle bir rütbe, böyle bir saadet, böyle bir zevk bu dünyada var mıdır? Elbette yoktur ve mümkün de değildir. Zira burası buna müsait olarak yaratılmamıştır. İşte hakiki saltanat ve riyaset budur ve böyle olur.
(“Şu maaşı) saadet-i ebediyyeye mazhar olmayı (hazine-i hassâdan filan tarihte alacaksın” yazılıdır.) Akıl defterinde ve kalp cüzdanında bunlar yazılıdır. Yani insanın havas ve letaifinin istekleri bu dünyaya sığmaz, arzuları bu dünyada tatmin olmaz. İleri bir tarihte bütün arzularının tatmin edileceği bir mahall-i saadet gelecektir. O saadet amelimizin karşlığı olmayıp, belki fazl-ı İlahidir. İman ve amel-i salih, bir şart-ı adidir. Cenab-ı Hak, ehl-i iman ve taate böyle bir saadeti hazine-i hassasından va’detmiştir. Elbette bu va’dini yerine getirecektir. (Halbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise;) yani emanet-i kübrayı hamletmek vazifesi ise, (şu muvakkat meydana göre değil, belki pâdişahın kurbünde daimî bir saadeti kazanmak için verilmiştir.) İnsanın bu dünyadaki vazifesi, sadece dünya için çabalamak değil, belki ebedi bir saadeti kazanmak için iman, ibadet ve takva dairesinde bulunmaktır. İlmi, ameli ve edebi sahalarda ahkam-ı İlahiyyeyi hakim kılmaktır. Alem ve insan nedir, nereden gelmiş, nereye gidiyor? Tılsım-ı muğlakını açmaktır. Künuz-u mahfiyye olan esma ve sıfat-ı İlahiyyeyi hem kendinde, hem de alemde keşfetmektir. Zira dünya hayatı cihetiyle insan, bir serçe kuşuna yetişemez. Evet bir serçe, yirmi gün içinde bütün şerait-i hayatiyyesini öğrenir. İnsan
METİN
Şu matlûbat ise, birkaç günlük bu misâfirhanede geçinmek için olamaz. Belki uzun ve mes’udâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sahibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.
ŞERH
(Şu matlûbat) ebede kadar uzanan arzular (ise, birkaç günlük bu misâfirhanede geçinmek için olamaz.) Zira o arzular, ebede kadar uzanmıştır. (Belki uzun ve mes’udâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sahibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.) Düstur-u hareket ise; insanın, kendisini esma-i İlahiyyeye ayine bilip ebedi bir saadete mazhar olmak ve ebedi bir Zatın rızasını kazanmak için esma-i hüsnayı ayine-i ruhunda hissedip anlayarak şükür ve ubudiyyet ile o esmanın sahibini sevmekten kinayedir. Zira cüzdan hükmünde olan kalb-i insani, Baki bir zatın ayinesi olduğundan fani şeylere razı olamaz. Madem Ellah Baki’dir. İnsan da o Baki Zatın baki esmasına ayinedir. Öyle ise ala külli hal insan bekaya namzeddir ve o baki alemi kazanmak için bu dünyaya gönderilmiştir. Kısaca insanın düstur-u hareketi; san’ata karşı iman etmek ve nimetlere karşı şükretmektir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünki fıtrat-ı beşeriyyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezayüd eder. Aşkın en münteha derecesine kadar gider.
Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütübhane hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir. Madem fıtrat-ı beşeriyyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır. Ve madem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden âsârıyla, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemal-i mukaddesi; bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san’atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi; ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz enva’-ı ihsan ve in’amatıyla bilyakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır. Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.
METİN
Şu matlûbat ise, birkaç günlük bu misâfirhanede geçinmek için olamaz. Belki uzun ve mes’udâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sahibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.
ŞERH
(Şu matlûbat) ebede kadar uzanan arzular (ise, birkaç günlük bu misâfirhanede geçinmek için olamaz.) Zira o arzular, ebede kadar uzanmıştır. (Belki uzun ve mes’udâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sahibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.) Düstur-u hareket ise; insanın, kendisini esma-i İlahiyyeye ayine bilip ebedi bir saadete mazhar olmak ve ebedi bir Zatın rızasını kazanmak için esma-i hüsnayı ayine-i ruhunda hissedip anlayarak şükür ve ubudiyyet ile o esmanın sahibini sevmekten kinayedir. Zira cüzdan hükmünde olan kalb-i insani, Baki bir zatın ayinesi olduğundan fani şeylere razı olamaz. Madem Ellah Baki’dir. İnsan da o Baki Zatın baki esmasına ayinedir. Öyle ise ala külli hal insan bekaya namzeddir ve o baki alemi kazanmak için bu dünyaya gönderilmiştir. Kısaca insanın düstur-u hareketi; san’ata karşı iman etmek ve nimetlere karşı şükretmektir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünki fıtrat-ı beşeriyyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezayüd eder. Aşkın en münteha derecesine kadar gider.
Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütübhane hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir. Madem fıtrat-ı beşeriyyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır. Ve madem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden âsârıyla, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemal-i mukaddesi; bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san’atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi; ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz enva’-ı ihsan ve in’amatıyla bilyakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır. Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.
ŞERH
eder. Aklı olmayan mes’ul değildir. Her bir insan, aklını kullandığı zaman anlayacaktır ki; bu kadar kıymetdar aza ve cevarih-i insaniyyenin bir suret-i istimali ve bir mes’uliyyeti vardır. Akıl, tek başına bu azaların nasıl kullanılacağını ve o azaların mes’uliyyeti ne olduğunu derkedemediği için, Cenab-ı Hak, kemal-i merhametinden paygamberleri vasıtasıyla şeriat-ı teklifiyyeyi göndermiş, o aza ve cevarihin nasıl kullanılacağını beyan etmiş, her bir azanın mes’uliyyetini bildirmiştir. O halde ey insan! Her bir azana bak, anlayacaksın ki her birinin bir mes’uliyyeti vardır. Arş-ı Azamdan gelen ilahi ferman ile her bir azan için birer vazife tesbit edilmiştir. Hadisin ifadesiyle insanın 360 uzvu vardır. Bu 360 uzvun her birinin onlara terettüb eden ayrı ayrı emir ve yasakları mevcuddur. Hepsini yerinde kullanma mükellefiyyeti vardır. Bu mükellefiyyeti yerine getirmeyen azalar cezaya müstahak olurlar. Kur’an-ı Kerim, aza-i insaniyyenin bu mükellefiyyetlerini şöyle beyan etmektedir:
اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا
“Şüphe yok ki, kulak, göz ve kalb, bütün bunların hepsi mes’uldür.”1
Müellif (r.a) ise bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanın bir ferdinde bir cemaat-ı mükellefîn bulunur. Evet her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ, her bir hasse için bir ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması dalalettir. Meselâ, baş ile yapılan secde Ellah için olursa ibadettir, gayrısı için dalalettir. Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir. Hayal, onun ile fâsık olur.”2
Demek bu aletler, sadece bu âlem için değil; ebedi bir âlem için yaratılmıştır. O cihazlar vazifelerini yapmadıkları taktirde yüksek bir derecede iken, en adi bir derekeye sukut ederler. Bu konuda geniş malumat için “Altıncı Söz”e müracaat edilsin.
[1] İsrâ, 17:36.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Şemme, s. 196.
ŞERH
eder. Aklı olmayan mes’ul değildir. Her bir insan, aklını kullandığı zaman anlayacaktır ki; bu kadar kıymetdar aza ve cevarih-i insaniyyenin bir suret-i istimali ve bir mes’uliyyeti vardır. Akıl, tek başına bu azaların nasıl kullanılacağını ve o azaların mes’uliyyeti ne olduğunu derkedemediği için, Cenab-ı Hak, kemal-i merhametinden paygamberleri vasıtasıyla şeriat-ı teklifiyyeyi göndermiş, o aza ve cevarihin nasıl kullanılacağını beyan etmiş, her bir azanın mes’uliyyetini bildirmiştir. O halde ey insan! Her bir azana bak, anlayacaksın ki her birinin bir mes’uliyyeti vardır. Arş-ı Azamdan gelen ilahi ferman ile her bir azan için birer vazife tesbit edilmiştir. Hadisin ifadesiyle insanın 360 uzvu vardır. Bu 360 uzvun her birinin onlara terettüb eden ayrı ayrı emir ve yasakları mevcuddur. Hepsini yerinde kullanma mükellefiyyeti vardır. Bu mükellefiyyeti yerine getirmeyen azalar cezaya müstahak olurlar. Kur’an-ı Kerim, aza-i insaniyyenin bu mükellefiyyetlerini şöyle beyan etmektedir:
اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا
“Şüphe yok ki, kulak, göz ve kalb, bütün bunların hepsi mes’uldür.”1
Müellif (r.a) ise bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanın bir ferdinde bir cemaat-ı mükellefîn bulunur. Evet her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ, her bir hasse için bir ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması dalalettir. Meselâ, baş ile yapılan secde Ellah için olursa ibadettir, gayrısı için dalalettir. Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir. Hayal, onun ile fâsık olur.”2
Demek bu aletler, sadece bu âlem için değil; ebedi bir âlem için yaratılmıştır. O cihazlar vazifelerini yapmadıkları taktirde yüksek bir derecede iken, en adi bir derekeye sukut ederler. Bu konuda geniş malumat için “Altıncı Söz”e müracaat edilsin.
[1] İsrâ, 17:36.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Şemme, s. 196.
METİN
Eğer bunu inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri techizatları, düsturları belki şu memleketteki bütün intizâmâtı, hattâ hükûmeti inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vâki olan icraatın vücudunu tekzib etmek lâzım gelir. O vakit sana, insan ve zîşuur denilmez. Sofestâîlerden daha akılsız olursun.
ŞERH
edilir. Bir cihette askeri bir talimgahtır, manevra meydanıdır. Bu talimgahın ve manevra meydanın arkasında daimi bir karargah vardır. Bir cihette ise bir meşher, bir pazardır. Bu meşher ve pazarda teşhir edilen san’at eserlerinin ve nimetlerin asılları başka bir diyardadır.
(Eğer bunu) dünya denilen bu tarla, talimgah ve pazarın arkasında bir mahkeme-i kübra ve bir saadet-i uzma bulunduğunu (inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları,) ki kalplere ve içindeki on letaife işarettir. (defterleri) ki akıllara ve içindeki on havassa işarettir. (techizatları, düsturları) iman ve ubudiyyet-i insaniyyeye işarettir. (belki şu memleketteki bütün intizâmâtı, hattâ hükûmeti) Müellif (r.a), “intizâmât” ve “hükûmet” kelimeleriyle Cenab-ı Hakkın ilmini nazara veriyor. Zira tekvini kanunlarla alemi nizam ve intizam içerisinde idare eden Zat, Alim’dir. Eğer mahkeme-i kübrayı ve saadet-i uzmayı inkar edersen bu durumda şu memlekette icra olunan saltanat-ı ilahiyyeyi (inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vâki olan icraatın vücudunu tekzib etmek lâzım gelir.) Müellif (r.a), “bütün vâki olan icraat” ifadeleriyle de Cenab-ı Hakkın kudretini nazara veriyor. Geçmişteki vukuatı, gelecekteki mümkinatı yapacağına delildir. Çünkü geçmişte vuku bulan icraata kadir olan bir Zat, gelecekte ebedi bir saadeti ve bir diyar-ı aheri getirmeye de kadirdir. Eğer o ebedi saadeti ve o diyar-ı aheri inkar etsen, geçmişteki vukuatı da inkar etmen lazım gelir. Halbuki insanda bulunan letaif ve havassı inkar edemediğin gibi; bu memleketteki intizam ve hükumeti ve geçmişte vuku bulan icraatı da inkar edemiyorsun. Kısaca enfusi ve afaki dairelerde bulunan delail-i haşriyyeyi inkar edemiyorsun. O halde böyle çok cihetlerle ilim ve kudretini izhar eden bir Zat’ın bir mahkeme-i kübrayı ve bir saadet-i uzmayı getireceğini de inkar edemezsin. Zira mahkeme-i kübrayı açmak ve saadet-i uzmayı vermek, Onun ilim ve kudreti dahilindedir. Buna rağmen mahkeme-i kübrayı ve saadet-i uzmayı inkar edersen, (O vakit sana, insan ve zîşuur denilmez. Sofestâîlerden daha akılsız olursun.) Sofestailer, başta tevhid ve haşir olmak üzere erkan-ı imaniyyeyi inkar
METİN
Eğer bunu inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri techizatları, düsturları belki şu memleketteki bütün intizâmâtı, hattâ hükûmeti inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vâki olan icraatın vücudunu tekzib etmek lâzım gelir. O vakit sana, insan ve zîşuur denilmez. Sofestâîlerden daha akılsız olursun.
ŞERH
edilir. Bir cihette askeri bir talimgahtır, manevra meydanıdır. Bu talimgahın ve manevra meydanın arkasında daimi bir karargah vardır. Bir cihette ise bir meşher, bir pazardır. Bu meşher ve pazarda teşhir edilen san’at eserlerinin ve nimetlerin asılları başka bir diyardadır.
(Eğer bunu) dünya denilen bu tarla, talimgah ve pazarın arkasında bir mahkeme-i kübra ve bir saadet-i uzma bulunduğunu (inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları,) ki kalplere ve içindeki on letaife işarettir. (defterleri) ki akıllara ve içindeki on havassa işarettir. (techizatları, düsturları) iman ve ubudiyyet-i insaniyyeye işarettir. (belki şu memleketteki bütün intizâmâtı, hattâ hükûmeti) Müellif (r.a), “intizâmât” ve “hükûmet” kelimeleriyle Cenab-ı Hakkın ilmini nazara veriyor. Zira tekvini kanunlarla alemi nizam ve intizam içerisinde idare eden Zat, Alim’dir. Eğer mahkeme-i kübrayı ve saadet-i uzmayı inkar edersen bu durumda şu memlekette icra olunan saltanat-ı ilahiyyeyi (inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vâki olan icraatın vücudunu tekzib etmek lâzım gelir.) Müellif (r.a), “bütün vâki olan icraat” ifadeleriyle de Cenab-ı Hakkın kudretini nazara veriyor. Geçmişteki vukuatı, gelecekteki mümkinatı yapacağına delildir. Çünkü geçmişte vuku bulan icraata kadir olan bir Zat, gelecekte ebedi bir saadeti ve bir diyar-ı aheri getirmeye de kadirdir. Eğer o ebedi saadeti ve o diyar-ı aheri inkar etsen, geçmişteki vukuatı da inkar etmen lazım gelir. Halbuki insanda bulunan letaif ve havassı inkar edemediğin gibi; bu memleketteki intizam ve hükumeti ve geçmişte vuku bulan icraatı da inkar edemiyorsun. Kısaca enfusi ve afaki dairelerde bulunan delail-i haşriyyeyi inkar edemiyorsun. O halde böyle çok cihetlerle ilim ve kudretini izhar eden bir Zat’ın bir mahkeme-i kübrayı ve bir saadet-i uzmayı getireceğini de inkar edemezsin. Zira mahkeme-i kübrayı açmak ve saadet-i uzmayı vermek, Onun ilim ve kudreti dahilindedir. Buna rağmen mahkeme-i kübrayı ve saadet-i uzmayı inkar edersen, (O vakit sana, insan ve zîşuur denilmez. Sofestâîlerden daha akılsız olursun.) Sofestailer, başta tevhid ve haşir olmak üzere erkan-ı imaniyyeyi inkar
METİN
Bâhusus, gel sana “On iki Sûret” kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.
İşte gel bak, şu uzaktaki görünen cemâat-ı azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi Yâver-i Ekrem bir tebliğatta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak o parlak Yâver-i Ekrem, bak o yüksekte ta’lik edilmiş ferman-ı âzamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki: “Hâzırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.”
ŞERH
Bâhusus, gel sana “On iki Sûret” kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.
İşte gel bak, şu uzaktaki görünen cemâat-ı azîme içinde,) Cin, ins, melek, belki bütün mevcudata işarettir. (evvel adada) Ceziretu’l-Arab’a işarettir. (gördüğümüz büyük nişan sahibi) Resul-i Ekrem (a.s.m)’a işarettir. Büyük nişan ise, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın bin mucizatına işarettir (Yâver-i Ekrem bir tebliğatta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak o parlak Yâver-i Ekrem, bak o yüksekte ta’lik edilmiş) asılmış (ferman-ı âzamı) Kur’an-ı Kerim’e işarettir. (ahaliye bildiriyor) Bu zat kendiliğinden konuşmuyor. Belki Arş-ı A’zam’dan O’na indirilen bir fermanı cin ve inse tebliğ ediyor. O ferman yukarıya bağlanmış. Yani O’nun kelamı değil, arştan inen bir ferman-ı İlahidir. (ve diyor ki: “Hâzırlanınız;) Hitap bütün insanlaradır. (başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.”)
اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُوءْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ
“Dünya mü’minin zindanı, kâfirin Cennetidir.” hadis-i şerifi, buna işaret etmektedir.
Müellif (r.a), bu hadis-i şerifi şöyle izah etmektedir:
“Dünyada şu mü’min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve Cehennemdir. Ve kâfirler madem Cehennem’den çıkmayacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları te’hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, Cennetleridir. Yoksa mü’min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes’uddur. Âdeta mü’minin imanı, mü’minin ruhunda bir Cennet-i maneviye hükmüne geçiyor;
METİN
Bâhusus, gel sana “On iki Sûret” kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.
İşte gel bak, şu uzaktaki görünen cemâat-ı azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi Yâver-i Ekrem bir tebliğatta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak o parlak Yâver-i Ekrem, bak o yüksekte ta’lik edilmiş ferman-ı âzamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki: “Hâzırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.”
ŞERH
Bâhusus, gel sana “On iki Sûret” kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.
İşte gel bak, şu uzaktaki görünen cemâat-ı azîme içinde,) Cin, ins, melek, belki bütün mevcudata işarettir. (evvel adada) Ceziretu’l-Arab’a işarettir. (gördüğümüz büyük nişan sahibi) Resul-i Ekrem (a.s.m)’a işarettir. Büyük nişan ise, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın bin mucizatına işarettir (Yâver-i Ekrem bir tebliğatta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak o parlak Yâver-i Ekrem, bak o yüksekte ta’lik edilmiş) asılmış (ferman-ı âzamı) Kur’an-ı Kerim’e işarettir. (ahaliye bildiriyor) Bu zat kendiliğinden konuşmuyor. Belki Arş-ı A’zam’dan O’na indirilen bir fermanı cin ve inse tebliğ ediyor. O ferman yukarıya bağlanmış. Yani O’nun kelamı değil, arştan inen bir ferman-ı İlahidir. (ve diyor ki: “Hâzırlanınız;) Hitap bütün insanlaradır. (başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.”)
اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُوءْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ
“Dünya mü’minin zindanı, kâfirin Cennetidir.” hadis-i şerifi, buna işaret etmektedir.
Müellif (r.a), bu hadis-i şerifi şöyle izah etmektedir:
“Dünyada şu mü’min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve Cehennemdir. Ve kâfirler madem Cehennem’den çıkmayacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları te’hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, Cennetleridir. Yoksa mü’min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes’uddur. Âdeta mü’minin imanı, mü’minin ruhunda bir Cennet-i maneviye hükmüne geçiyor;
METİN
Pâdişahımızın makarr-ı saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız. Eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz...
ŞERH
kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir Cehennemi ateşlendiriyor.”1
(Pâdişahımızın) Cenab-ı Hakkın (makarr-ı saltanatına) Cennete (gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız.) Evet, Cennet O Padişah’ın saltanatının daimi tezahür edeceği bir yerdir. Orası sabit ve daimidir, oradan bir daha çıkmak yoktur. Gelecek ayet-i kerimeler dar-ı ahiretin asıl karargah olduğunu ve oradan bir daha çıkılmayacağını şöyle ifade etmektedir:
وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ
“Onlar, o Cennete giren mü’minler, oradan çıkarılacak da değillerdir. Orada ebediyyen ikamet ederek sonsuz nimetlere ve tecellilere mazhar olacaklardır.”2
اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِىَ دَارُ الْقَرَارِ
“Bu dünya hayatı, aldatıcı bir hayattan ibarettir. Kendisinden geçici bir zaman için istifâde edilir. Daha sonra yok olmaya yüz tutar ve sahibinin vefatiyle elinden çıkar. Ahiret ise şübhe yok ki, ebedî bir karargâhtır.) O’nun yokluğa mahkum olması söz konusu olamaz, ondan başka bir âleme intikâl de düşünülemez.”3
(Eğer güzelce bu fermanı) Kur’an’ı (dinleyip itaat etseniz...) o saadet-i ebediyyeye mazhar olursunuz. Cenab-ı Hak, gelecek ayet-i kerimeleriyle Kur’an’ı dinleyip itaat edenlere saadet-i ebediyye müjdesini şöyle veriyor:
يَااَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا
“(Ey insanlar! Muhakkak size Rabbinizden) Ellah katından (bir delil geldi) hak dinin mahiyetini açıklayan kesin bir delil sizlere ulaştı ki, O da son peygamber Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. O’nun mucizeler ile desteklenmiş olan bütün beyanları, sizin hakkınızda en kudsî, en nuranî birer delildir (ve size apaçık bir nur indirdik) ki, o da hikmet dolu Kur’an-ı Kerim’dir. Bu ilâhî kitap, kutsal beyanları ve
[1] Lem‘alar, 10. Lem‘a, s. 48.
[2] Hicr, 15:48.
[3] Mü’min, 40:39.
METİN
Pâdişahımızın makarr-ı saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız. Eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz...
ŞERH
kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir Cehennemi ateşlendiriyor.”1
(Pâdişahımızın) Cenab-ı Hakkın (makarr-ı saltanatına) Cennete (gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız.) Evet, Cennet O Padişah’ın saltanatının daimi tezahür edeceği bir yerdir. Orası sabit ve daimidir, oradan bir daha çıkmak yoktur. Gelecek ayet-i kerimeler dar-ı ahiretin asıl karargah olduğunu ve oradan bir daha çıkılmayacağını şöyle ifade etmektedir:
وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ
“Onlar, o Cennete giren mü’minler, oradan çıkarılacak da değillerdir. Orada ebediyyen ikamet ederek sonsuz nimetlere ve tecellilere mazhar olacaklardır.”2
اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِىَ دَارُ الْقَرَارِ
“Bu dünya hayatı, aldatıcı bir hayattan ibarettir. Kendisinden geçici bir zaman için istifâde edilir. Daha sonra yok olmaya yüz tutar ve sahibinin vefatiyle elinden çıkar. Ahiret ise şübhe yok ki, ebedî bir karargâhtır.) O’nun yokluğa mahkum olması söz konusu olamaz, ondan başka bir âleme intikâl de düşünülemez.”3
(Eğer güzelce bu fermanı) Kur’an’ı (dinleyip itaat etseniz...) o saadet-i ebediyyeye mazhar olursunuz. Cenab-ı Hak, gelecek ayet-i kerimeleriyle Kur’an’ı dinleyip itaat edenlere saadet-i ebediyye müjdesini şöyle veriyor:
يَااَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا
“(Ey insanlar! Muhakkak size Rabbinizden) Ellah katından (bir delil geldi) hak dinin mahiyetini açıklayan kesin bir delil sizlere ulaştı ki, O da son peygamber Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. O’nun mucizeler ile desteklenmiş olan bütün beyanları, sizin hakkınızda en kudsî, en nuranî birer delildir (ve size apaçık bir nur indirdik) ki, o da hikmet dolu Kur’an-ı Kerim’dir. Bu ilâhî kitap, kutsal beyanları ve
[1] Lem‘alar, 10. Lem‘a, s. 48.
[2] Hicr, 15:48.
[3] Mü’min, 40:39.
METİN
Senin gibi sersemlerden başka herkes; o ferman, pâdişahın fermanı olduğunu kat’î bilir ve o parlak Yâver-i Ekrem’de öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes O Zâtı, pâdişahın pek doğru tercümân-ı evâmiri olduğunu yakînen anlar.
Acaba o Yâver-i Ekrem o ferman-ı a’zamla beraber bütün kuvvetiyle dâva edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket mes’elesi, hiç kabil midir ki îtiraz kabûl etsin. Evet kabil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz her şey’i inkâr edesin...
ŞERH
ve cinler bu Kur’an’ın bir mislini getirmek için toplanacak olsalar, elbette onun) o Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yönüyle (bir mislini) meydana (getiremeyeceklerdir.) Bundan âciz kalacaklardır. (İsterse, bazıları bazılarına yardımcı olsun) yine buna kadir olamayacaklardır.”1
(Senin gibi sersemlerden başka herkes; o ferman, pâdişahın fermanı olduğunu kat’î bilir ve o parlak Yâver-i Ekrem’de öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes) Demek bu kadar mucize sahibi olan bir Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı kabul etmeyen ve O’nun en birinci davası olan tevhid ve haşri tasdik etmeyen kördür. Bu gibi körlerden başka herkes, (O Zâtı, pâdişahın pek doğru tercümân-ı evâmiri) emirlerinin tercümanı (olduğunu yakînen anlar.) Resul-i Ekrem (a.s.m.)’ın ehl-i tahkik yanında kat’iyyetle isbat olunan mu’cizeleri bin tanedir, bin mu’cizesi vardır. Kur’an-ı Azimüşşan ise, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın en büyük mu’cizesi olup kırk vecihle mu’cizedir. Yani ehl-i tahkik yanında Kur’an’ın mucize oluşunun akli delilleri kırk vecihtir, demektir. Yoksa Kur’an’ın her bir ayeti, her bir kelimesi, hatta her bir harfi mu’cizedir. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın dahi her fiili, her kavli, her tavrı mu’cizedir.
(Acaba o Yâver-i Ekrem o ferman-ı a’zamla beraber bütün kuvvetiyle dâva edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket) bu memleketin harab olup başka bir memlekete inkılap etmesi (mes’elesi, hiç kabil midir ki îtiraz kabûl etsin.) Resul-i Ekrem (a.s.m) bin mucizesiyle, Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan da kırk vech-i i’cazıyla bu alemin harab olup başka bir alemde ebedi bir surette tekrar bina edileceğini haber vermiştir. Böyle kuvvetli delillerle te’yid edilen bir dava hakkında şübhe etmek kabil midir? (Evet kabil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz her şey’i inkâr edesin...)
[1] İsrâ, 17:88.
METİN
Senin gibi sersemlerden başka herkes; o ferman, pâdişahın fermanı olduğunu kat’î bilir ve o parlak Yâver-i Ekrem’de öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes O Zâtı, pâdişahın pek doğru tercümân-ı evâmiri olduğunu yakînen anlar.
Acaba o Yâver-i Ekrem o ferman-ı a’zamla beraber bütün kuvvetiyle dâva edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket mes’elesi, hiç kabil midir ki îtiraz kabûl etsin. Evet kabil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz her şey’i inkâr edesin...
ŞERH
ve cinler bu Kur’an’ın bir mislini getirmek için toplanacak olsalar, elbette onun) o Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yönüyle (bir mislini) meydana (getiremeyeceklerdir.) Bundan âciz kalacaklardır. (İsterse, bazıları bazılarına yardımcı olsun) yine buna kadir olamayacaklardır.”1
(Senin gibi sersemlerden başka herkes; o ferman, pâdişahın fermanı olduğunu kat’î bilir ve o parlak Yâver-i Ekrem’de öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes) Demek bu kadar mucize sahibi olan bir Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı kabul etmeyen ve O’nun en birinci davası olan tevhid ve haşri tasdik etmeyen kördür. Bu gibi körlerden başka herkes, (O Zâtı, pâdişahın pek doğru tercümân-ı evâmiri) emirlerinin tercümanı (olduğunu yakînen anlar.) Resul-i Ekrem (a.s.m.)’ın ehl-i tahkik yanında kat’iyyetle isbat olunan mu’cizeleri bin tanedir, bin mu’cizesi vardır. Kur’an-ı Azimüşşan ise, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın en büyük mu’cizesi olup kırk vecihle mu’cizedir. Yani ehl-i tahkik yanında Kur’an’ın mucize oluşunun akli delilleri kırk vecihtir, demektir. Yoksa Kur’an’ın her bir ayeti, her bir kelimesi, hatta her bir harfi mu’cizedir. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın dahi her fiili, her kavli, her tavrı mu’cizedir.
(Acaba o Yâver-i Ekrem o ferman-ı a’zamla beraber bütün kuvvetiyle dâva edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket) bu memleketin harab olup başka bir memlekete inkılap etmesi (mes’elesi, hiç kabil midir ki îtiraz kabûl etsin.) Resul-i Ekrem (a.s.m) bin mucizesiyle, Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan da kırk vech-i i’cazıyla bu alemin harab olup başka bir alemde ebedi bir surette tekrar bina edileceğini haber vermiştir. Böyle kuvvetli delillerle te’yid edilen bir dava hakkında şübhe etmek kabil midir? (Evet kabil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz her şey’i inkâr edesin...)
[1] İsrâ, 17:88.
METİN
İşte, Haşir ve âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliye burada tamam oldu. Şimdi tevfik-ı İlahî ile hakikat-ı ulyâyâ geçeceğiz. Geçmiş “On iki Sûret”e mukabil “On iki mütesanid hakikat” ile bir “mukaddime” beyân edeceğiz.
ŞERH
hâkimiyyeti, tasarrufatı bütün kâinat üzerinde cereyan edip duran bir Yüce Mabudun manevî huzurunda (bulunacaklardır.) İşte mü’minler, yarın O Melik-i Muktedir’in böyle tecelliyyatına, ilâhî lütuflarına mazhar bulunmak şerefine kavuşacaklardır.”
Bizler de öyle bir mazhariyeti, o kerem ve merhamet sahibi Rabbimizden niyaz ederiz. Onun lütuf ve ihsanı nihayetsizdir, nİmetleri sonsuzdur.
Müellif (r.a)’ın mezkur cümleleri, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(İşte, Haşir ve âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliye burada tamam oldu. Şimdi tevfik-ı İlahî ile hakikat-ı ulyâyâ geçeceğiz. Geçmiş “On iki Sûret”e mukabil “On iki mütesanid hakikat” ile bir “mukaddime” beyân edeceğiz.)
METİN
İşte, Haşir ve âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliye burada tamam oldu. Şimdi tevfik-ı İlahî ile hakikat-ı ulyâyâ geçeceğiz. Geçmiş “On iki Sûret”e mukabil “On iki mütesanid hakikat” ile bir “mukaddime” beyân edeceğiz.
ŞERH
hâkimiyyeti, tasarrufatı bütün kâinat üzerinde cereyan edip duran bir Yüce Mabudun manevî huzurunda (bulunacaklardır.) İşte mü’minler, yarın O Melik-i Muktedir’in böyle tecelliyyatına, ilâhî lütuflarına mazhar bulunmak şerefine kavuşacaklardır.”
Bizler de öyle bir mazhariyeti, o kerem ve merhamet sahibi Rabbimizden niyaz ederiz. Onun lütuf ve ihsanı nihayetsizdir, nİmetleri sonsuzdur.
Müellif (r.a)’ın mezkur cümleleri, bunlar gibi hakikatlere işaret etmektedir ve mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(İşte, Haşir ve âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliye burada tamam oldu. Şimdi tevfik-ı İlahî ile hakikat-ı ulyâyâ geçeceğiz. Geçmiş “On iki Sûret”e mukabil “On iki mütesanid hakikat” ile bir “mukaddime” beyân edeceğiz.)
METİN
Hikâyede nasıl emin adam demişti: “Bir harf kâtipsiz olmaz; bir kanun hâkimsiz olmaz.”
ŞERH
Evvela şu hakikati bilmek lazımdır; mesail-i imaniyye içinde en birincisi, “Ellah’a iman” mes’elesidir. Bundan dolayı Müellif (r.a), mevzu haşir iken, haşir mevzuunun isbatına geçmeden önce Ellah’ı tanımanın esas olduğunu, Kur’an namına muhatablarına ders veriyor. O halde Ellah’ı tanımadan haşir mes’elesini kabul etmek mümkün değildir. Çünkü haşir mes’elesi, bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyyenin muktezasıdır. Ellah’ı bin bir isim ve sıfatıyla tanımayan ve bilmeyen bir adama haşir mes’elesi anlatılamaz. İşte Müellif (r.a), nefs-i emmare, felsefe şakirtleri ve millet-i küfriyyeye Kur’an namına diyor ki; “Sizin en dehşetli küfrünüz, Ellah’ı tanımamaktır.”
Demek bir insan, en evvel nefsine Ellah’ın vücub-u vücud ve vahdetini kabul ettirse; o insan haşri kendiliğinden kabul edecek ve böylece kurtuluşa ermiş olacaktır. Bu nedenle Müellif (r.a), ilk sırada nefs-i emmareyi zikretmiştir. Cenab-ı Hakkı tevhidin bütün meratibiyle tanıyan bir insana, haşir mes’elesi başta olmak üzere Ellah’ın hiçbir fiil ve icraatı ağır gelmez ve o insanın aklı mesail-i imaniyyeden hiçbir şeyi istib’ad etmez. Bu ise ancak, Zat-ı Vacibu’l-Vücud’u hakkıyla tanımak ve O’na hakkıyla abd olmakla mümkün olabilir. İşte o zaman her şey o insana musahhar olur. Evet, “Ellah’a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.”1 Mesela; Hazret-i İbrahim (a.s) ve Hazret-i Musa (a.s), Ellah’ı hakkıyla tanıdılar ve O’nu razı ettiler. Ellah da onları sevdi ve tek başlarıyla onları düşmanlarına galip getirdi. Düşmanlarını ise, mahv u perişan etti. Demek en mühim mes’ele, Ellah’ı tanımak ve O’nu razı etmektir. İşte ehl-i küfrün ahireti inkâr etmeleri ve bunu akıldan istib’ad etmelerinin altında, Ellah’ı hakkıyla yani O Zat-ı Alim-i Kadir’i bin bir isim ve sıfatıyla tanımamak yatmaktadır.
(Hikâyede nasıl emin adam demişti: “Bir harf kâtipsiz olmaz; bir kanun hâkimsiz olmaz.”)
Müellif (r.a), Risale-i Nur’un pek çok yerinde olduğu gibi; burada da hakîkatleri temsil suretinde zikrediyor. Sonra hakikatleri o temsil üzerine bina ediyor. Ta ki muhatab, o yüksek hakikatleri rahatlıkla kavrayabilsin. Kur’an-ı
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 129.
METİN
Hikâyede nasıl emin adam demişti: “Bir harf kâtipsiz olmaz; bir kanun hâkimsiz olmaz.”
ŞERH
Evvela şu hakikati bilmek lazımdır; mesail-i imaniyye içinde en birincisi, “Ellah’a iman” mes’elesidir. Bundan dolayı Müellif (r.a), mevzu haşir iken, haşir mevzuunun isbatına geçmeden önce Ellah’ı tanımanın esas olduğunu, Kur’an namına muhatablarına ders veriyor. O halde Ellah’ı tanımadan haşir mes’elesini kabul etmek mümkün değildir. Çünkü haşir mes’elesi, bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyyenin muktezasıdır. Ellah’ı bin bir isim ve sıfatıyla tanımayan ve bilmeyen bir adama haşir mes’elesi anlatılamaz. İşte Müellif (r.a), nefs-i emmare, felsefe şakirtleri ve millet-i küfriyyeye Kur’an namına diyor ki; “Sizin en dehşetli küfrünüz, Ellah’ı tanımamaktır.”
Demek bir insan, en evvel nefsine Ellah’ın vücub-u vücud ve vahdetini kabul ettirse; o insan haşri kendiliğinden kabul edecek ve böylece kurtuluşa ermiş olacaktır. Bu nedenle Müellif (r.a), ilk sırada nefs-i emmareyi zikretmiştir. Cenab-ı Hakkı tevhidin bütün meratibiyle tanıyan bir insana, haşir mes’elesi başta olmak üzere Ellah’ın hiçbir fiil ve icraatı ağır gelmez ve o insanın aklı mesail-i imaniyyeden hiçbir şeyi istib’ad etmez. Bu ise ancak, Zat-ı Vacibu’l-Vücud’u hakkıyla tanımak ve O’na hakkıyla abd olmakla mümkün olabilir. İşte o zaman her şey o insana musahhar olur. Evet, “Ellah’a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.”1 Mesela; Hazret-i İbrahim (a.s) ve Hazret-i Musa (a.s), Ellah’ı hakkıyla tanıdılar ve O’nu razı ettiler. Ellah da onları sevdi ve tek başlarıyla onları düşmanlarına galip getirdi. Düşmanlarını ise, mahv u perişan etti. Demek en mühim mes’ele, Ellah’ı tanımak ve O’nu razı etmektir. İşte ehl-i küfrün ahireti inkâr etmeleri ve bunu akıldan istib’ad etmelerinin altında, Ellah’ı hakkıyla yani O Zat-ı Alim-i Kadir’i bin bir isim ve sıfatıyla tanımamak yatmaktadır.
(Hikâyede nasıl emin adam demişti: “Bir harf kâtipsiz olmaz; bir kanun hâkimsiz olmaz.”)
Müellif (r.a), Risale-i Nur’un pek çok yerinde olduğu gibi; burada da hakîkatleri temsil suretinde zikrediyor. Sonra hakikatleri o temsil üzerine bina ediyor. Ta ki muhatab, o yüksek hakikatleri rahatlıkla kavrayabilsin. Kur’an-ı
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 129.
ŞERH
gündüzün de başka bir hâkimi bulunsa, gecenin hâkimi “geceyi uzatıyorum” diyecek, gündüzün hakimi de “gündüzü uzatıyorum” diyecek. Bu durumda aralarında niza başgösterecektir. Gelecek ayet-i kerime bu hakikati şöyle ifade buyurmaktadır:
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلًا
“Resulüm! (De ki: Faraza müşriklerin iddia ettikleri gibi Ellah’tan başka ilahlar bulunsaydı, o takdirde) o ilahlar (arşın sahibine) mutlak manada herşeyin sahibi ve Rabbi olan kâinatın Yaratıcısına (elbette) galip gelmek, O’nun hakimiyyetini kendisinden almak için (bir yol ararlardı.) Olanca kuvvetleri ile böyle bir yol elde etmeğe çalışırlardı. Nitekim dünya hükümdarları arasında bu ihtiras cereyan etmektedir. Ellah’ın şanı ise bu gibi taarruzlara maruz kalmaktan uzaktır, yücedir.”
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا
“(O) Yüce Ellah (onların) o müşriklerin (dediklerinden münezzehtir.) O’nun şeriki ve misli yoktur. Bütün noksan sıfatlardan tamamen beridir. (Yücedir) ona denk bir şey düşünülmüş değildir (ve) O varlığı vacib olan Ellah (son derece yücedir, büyüktür.) Kıdem, beka, azamet ve kibriya gibi sıfatlariyle vasıflanmıştır. O halde şirkin bütün envaından münezzehtir.”1
Bu ayet-i kerime, tevhidin kuvvetli bir delilini özetleyerek, Kelam ilminin en önemli kaidelerinden birkaçını ortaya koyar. Şöyle ki:
a) Birden fazla müstakil ilah olsaydı, mutlaka aralarında ihtilaf çıkar, kâinatın nizam ve intizamı bozulurdu. Dolayısıyla bu nizamın devamı mümkün olmazdı.
b) Faraza biri en üstün ilah, diğerleri onun yetkili kıldığı ilahlar olsalardı, bunlar arasında rekabet çıkar ve kendilerince hakimiyyeti ele geçirmek isterlerdi. Madem şu âlemde nizam ve intizam bozulmamıştır. Öyle ise, âlemde tek bir İlahın nizamı işlemektedir. Aksi halde bir buğday tanesi bile yetişmezdi.
c) Bu âlemde iki ilahın mevcudiyyeti farzedilse; bunlar bu âlemin yaradılışında birbirine muhalefete ya kadir olurlar veya olamazlar. Kadir oldukları takdirde, ikisinin de yaratıcılığı, hâkimiyyeti sınırlı olmuş olur.
[1] İsrâ, 17:42-43.
ŞERH
gündüzün de başka bir hâkimi bulunsa, gecenin hâkimi “geceyi uzatıyorum” diyecek, gündüzün hakimi de “gündüzü uzatıyorum” diyecek. Bu durumda aralarında niza başgösterecektir. Gelecek ayet-i kerime bu hakikati şöyle ifade buyurmaktadır:
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلًا
“Resulüm! (De ki: Faraza müşriklerin iddia ettikleri gibi Ellah’tan başka ilahlar bulunsaydı, o takdirde) o ilahlar (arşın sahibine) mutlak manada herşeyin sahibi ve Rabbi olan kâinatın Yaratıcısına (elbette) galip gelmek, O’nun hakimiyyetini kendisinden almak için (bir yol ararlardı.) Olanca kuvvetleri ile böyle bir yol elde etmeğe çalışırlardı. Nitekim dünya hükümdarları arasında bu ihtiras cereyan etmektedir. Ellah’ın şanı ise bu gibi taarruzlara maruz kalmaktan uzaktır, yücedir.”
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا
“(O) Yüce Ellah (onların) o müşriklerin (dediklerinden münezzehtir.) O’nun şeriki ve misli yoktur. Bütün noksan sıfatlardan tamamen beridir. (Yücedir) ona denk bir şey düşünülmüş değildir (ve) O varlığı vacib olan Ellah (son derece yücedir, büyüktür.) Kıdem, beka, azamet ve kibriya gibi sıfatlariyle vasıflanmıştır. O halde şirkin bütün envaından münezzehtir.”1
Bu ayet-i kerime, tevhidin kuvvetli bir delilini özetleyerek, Kelam ilminin en önemli kaidelerinden birkaçını ortaya koyar. Şöyle ki:
a) Birden fazla müstakil ilah olsaydı, mutlaka aralarında ihtilaf çıkar, kâinatın nizam ve intizamı bozulurdu. Dolayısıyla bu nizamın devamı mümkün olmazdı.
b) Faraza biri en üstün ilah, diğerleri onun yetkili kıldığı ilahlar olsalardı, bunlar arasında rekabet çıkar ve kendilerince hakimiyyeti ele geçirmek isterlerdi. Madem şu âlemde nizam ve intizam bozulmamıştır. Öyle ise, âlemde tek bir İlahın nizamı işlemektedir. Aksi halde bir buğday tanesi bile yetişmezdi.
c) Bu âlemde iki ilahın mevcudiyyeti farzedilse; bunlar bu âlemin yaradılışında birbirine muhalefete ya kadir olurlar veya olamazlar. Kadir oldukları takdirde, ikisinin de yaratıcılığı, hâkimiyyeti sınırlı olmuş olur.
[1] İsrâ, 17:42-43.
ŞERH
Kadir olmadıkları takdirde ise, ikisi de âciz bulunmuş olurlar. Böyle bir sınırlılık ve acizlik ise Ellah’ın şanına aykırıdır. Aynı şekilde iki ilâhtan biri bir şey yaratmak, diğeri de o şeyi yaratmamak istese, bu durumda her ikisinin dilediği olamaz. Çünkü iki zıddın yani yokluk ile varlığın birleşmesi lâzım gelir. Birinin istediği meydana gelse, diğerinin âciz bulunmuş olması lâzım gelir. Her ikisinin de istediği meydana gelmese ikisi de âciz, yaratıcılık vasfından mahrum bulunmuş olur. Kısacası kâinatın yaratıcısı birdir, her türlü şerikten müberradır. Tam bir kudret ve yüceliğe sahiptir. Amenna.
Mu’minun suresinde ise bu konu ile alakalı olarak şöyle buyruluyor:
مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ
“Ellah asla evlad edinmedi. Onunla beraber hiçbir İlah da yoktur. Eğer Ellah’la beraber başka ilahlar olsaydı; her ilah, kendi yarattıklarını yanına alır, her biri kendi yarattığı üzerine bağımsız olarak, müstebitçe muamelede bulunurdu. Her birinin mülkü, hâkimiyyet alanı, diğerinin mülkünden, hâkimiyyeti dairesinden ayrılmış, sınırları belirlenmiş, aralarında ihtilâflar cereyan etmeye başlamış olurdu ve onlardan biri, diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Hiç birinin elinde bütün kâinatın hâkimiyyeti bulunmamış, bazıları âciz bir durumda kalmış bulunurdu. Aralarında çekişmeler, savaşlar meydana gelirdi. Nitekim birçok hükümdar arasında bu gibi hâdiseler daima görülmektedir. Ellah, o müşriklerin isnad ettiklerinden münezzehtir. O’nun ilâhlık sıfatı, evlat edinmekten, kendisine ortak ve benzer bulunmasından uzaktır. O bütün kâinatın yaratıcısıdır, mutasarrıfıdır.”
عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Görünmeyen ve görünen, gizli ve âşikâr herşeyi bilen Ellah, onların iddia ettikleri şeriklerden münezzehdir.”1
Enbiya suresinin 22. ayet-i kerimesinde ise şöyle buyruluyor:
لَوْ كَانَ فِيهِمَا اِلٰهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
[1] Mü’minûn, 23:91-92.
ŞERH
Kadir olmadıkları takdirde ise, ikisi de âciz bulunmuş olurlar. Böyle bir sınırlılık ve acizlik ise Ellah’ın şanına aykırıdır. Aynı şekilde iki ilâhtan biri bir şey yaratmak, diğeri de o şeyi yaratmamak istese, bu durumda her ikisinin dilediği olamaz. Çünkü iki zıddın yani yokluk ile varlığın birleşmesi lâzım gelir. Birinin istediği meydana gelse, diğerinin âciz bulunmuş olması lâzım gelir. Her ikisinin de istediği meydana gelmese ikisi de âciz, yaratıcılık vasfından mahrum bulunmuş olur. Kısacası kâinatın yaratıcısı birdir, her türlü şerikten müberradır. Tam bir kudret ve yüceliğe sahiptir. Amenna.
Mu’minun suresinde ise bu konu ile alakalı olarak şöyle buyruluyor:
مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ
“Ellah asla evlad edinmedi. Onunla beraber hiçbir İlah da yoktur. Eğer Ellah’la beraber başka ilahlar olsaydı; her ilah, kendi yarattıklarını yanına alır, her biri kendi yarattığı üzerine bağımsız olarak, müstebitçe muamelede bulunurdu. Her birinin mülkü, hâkimiyyet alanı, diğerinin mülkünden, hâkimiyyeti dairesinden ayrılmış, sınırları belirlenmiş, aralarında ihtilâflar cereyan etmeye başlamış olurdu ve onlardan biri, diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Hiç birinin elinde bütün kâinatın hâkimiyyeti bulunmamış, bazıları âciz bir durumda kalmış bulunurdu. Aralarında çekişmeler, savaşlar meydana gelirdi. Nitekim birçok hükümdar arasında bu gibi hâdiseler daima görülmektedir. Ellah, o müşriklerin isnad ettiklerinden münezzehtir. O’nun ilâhlık sıfatı, evlat edinmekten, kendisine ortak ve benzer bulunmasından uzaktır. O bütün kâinatın yaratıcısıdır, mutasarrıfıdır.”
عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Görünmeyen ve görünen, gizli ve âşikâr herşeyi bilen Ellah, onların iddia ettikleri şeriklerden münezzehdir.”1
Enbiya suresinin 22. ayet-i kerimesinde ise şöyle buyruluyor:
لَوْ كَانَ فِيهِمَا اِلٰهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
[1] Mü’minûn, 23:91-92.
METİN
Şayet beşerin idaresi, kendisi gibi aciz bir beşere tevdi edilse kaviler zaifleri ezer, fitneler zuhur eder, hayat-ı içtimaiyye fesada uğrar, nev-i beşerin nizam ve intizamı bozulur. Neticede sahib-i âlem, kıyameti onların başlarına koparmak suretiyle haşri getirir.
Bizi yaratıp vücudumuzu kanun-u Rabbani ile, fıtrî kanunlarla idare eden kim ise, bütün insanları şer’i kanunlarla, hususan ümmet-i Muhammediyyeyi (a.s.m) Şeriat-ı Ğarra-i Muhammediyye ile idare eden de O’dur. Şu gece ve gündüzü birbirinden fasleden hangi kanun ise, mahkemede zalim ile mazlum arasını fasleden de aynı kanundur. O kanun ise Kitab ve sünnettir.
Demek kâinatın halk ve tedbiriyle alakalı tekvinî hükümler kimin ise, cinlerin ve insanların hayatlarını tanzim eden şer’î hükümler de ona aittir. Cenâb-ı Hak, bu hakikati, gelecek ayet-i kerimelerde şöyle ifade etmektedir:
قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ
“Ey Resulüm! De ki: gerek kâinatta cari olan tekvinî emirler, gerekse cinlerin ve insanların ef’al-i ihtiyariyyelerini nizam altına alan teklifi emirlerin tümü Ellah’a mahsustur.”1
اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ
“Yaratma, kanun koyup o kanunlarla alemi ve insanları idare etme yetkisi yalnız ve yalnız Ellah’a aittir.”2
اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُوا اِلَّا اِيَّاهُ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“(Hüküm, başkasına değil, ancak Ellah’a mahsustur.) Tek olan ve kemâl sıfatlarına sahip bulunan, şerikten münezzeh olan Ellahu Teâlâ’ya âitdir. Ey insanlar! O Zat-ı Akdes’den (başkasına değil, ancak ona ibâdet ediniz, diye emir buyurmuştur.) Artık nasıl olur da başkalarının hükmünü kabul edip de onlara ibâdetde bulunursunuz? (Dosdoğru olan din, budur.) Yani O Mabud-u Bilhakkın ahkamına iman edip o ahkamı, hayatın her safhasında icra ve tatbik etmek suretiyle yalnız O’na ibadet etmek, tekvini ve teklifi dairelerde şirkin bütün envaını reddetmektir.
[1] Âl-i Imrân, 3:154.
[2] A‘râf, 7:54.
METİN
Şayet beşerin idaresi, kendisi gibi aciz bir beşere tevdi edilse kaviler zaifleri ezer, fitneler zuhur eder, hayat-ı içtimaiyye fesada uğrar, nev-i beşerin nizam ve intizamı bozulur. Neticede sahib-i âlem, kıyameti onların başlarına koparmak suretiyle haşri getirir.
Bizi yaratıp vücudumuzu kanun-u Rabbani ile, fıtrî kanunlarla idare eden kim ise, bütün insanları şer’i kanunlarla, hususan ümmet-i Muhammediyyeyi (a.s.m) Şeriat-ı Ğarra-i Muhammediyye ile idare eden de O’dur. Şu gece ve gündüzü birbirinden fasleden hangi kanun ise, mahkemede zalim ile mazlum arasını fasleden de aynı kanundur. O kanun ise Kitab ve sünnettir.
Demek kâinatın halk ve tedbiriyle alakalı tekvinî hükümler kimin ise, cinlerin ve insanların hayatlarını tanzim eden şer’î hükümler de ona aittir. Cenâb-ı Hak, bu hakikati, gelecek ayet-i kerimelerde şöyle ifade etmektedir:
قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ
“Ey Resulüm! De ki: gerek kâinatta cari olan tekvinî emirler, gerekse cinlerin ve insanların ef’al-i ihtiyariyyelerini nizam altına alan teklifi emirlerin tümü Ellah’a mahsustur.”1
اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ
“Yaratma, kanun koyup o kanunlarla alemi ve insanları idare etme yetkisi yalnız ve yalnız Ellah’a aittir.”2
اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُوا اِلَّا اِيَّاهُ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“(Hüküm, başkasına değil, ancak Ellah’a mahsustur.) Tek olan ve kemâl sıfatlarına sahip bulunan, şerikten münezzeh olan Ellahu Teâlâ’ya âitdir. Ey insanlar! O Zat-ı Akdes’den (başkasına değil, ancak ona ibâdet ediniz, diye emir buyurmuştur.) Artık nasıl olur da başkalarının hükmünü kabul edip de onlara ibâdetde bulunursunuz? (Dosdoğru olan din, budur.) Yani O Mabud-u Bilhakkın ahkamına iman edip o ahkamı, hayatın her safhasında icra ve tatbik etmek suretiyle yalnız O’na ibadet etmek, tekvini ve teklifi dairelerde şirkin bütün envaını reddetmektir.
[1] Âl-i Imrân, 3:154.
[2] A‘râf, 7:54.
METİN
İşte, böyle bir kitap, evsaf-ı celâl ve cemâle, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin nakş-ı kâlem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şuhuduyla bu iman lâzım gelir-illâ ki dalâletten sarhoş olmuş ola...
ŞERH
İşte, böyle bir kitap, evsaf-ı celâl ve cemâle, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin nakş-ı kâlem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şuhuduyla) müşahede etmek ve şahid olmakla (bu iman lâzım gelir-illâ ki dalâletten sarhoş olmuş ola...)
Nasıl ki; bir kitab katibsiz olmaz. Hususan her bir sahifesinde bir kitab, her bir satırında bir sahife, her bir kelimesinde bir satır, her bir harfinde bir kelime, hatta her bir noktasında o koca kitabın fihristesi yazılmış olsa, böyle bir kitab nasıl katibsiz olabilir? Aynen bu misal gibi; şu kitab-ı kebir-i kainatın katibsiz olması, muhal ender muhaldir. Zira zemin yüzü, o kitab-ı kainatın bir sahifesidir. Her müzeyyen bahçe o sahifenin birer satırı, her bir ağacı birer kelimesi, her bir yaprak, çiçek ve meyvesi de birer harfidir. Her bir çekirdeği birer nokta hükmündedir ki; o küçücük çekirdekte koca ağacın, belki kainat kitabının fihristesi dercedilmiştir. Böyle baştan başa süslenmiş böyle bir kitab nasıl katibsiz olur? Elbette katipsiz olamaz. Kainat kitabını kabul eden, o kitabı yazan katibi de kabul etmek mecburiyetindedir. Demek bu kainat kitabı, celal ve cemal sıfatlarıyla muttasıf, nihayetsiz kudret ve hikmet sahibi bir Zat’ın vücub-u vücuduna delalet eder. O Zat, celaliyle gece ve kış sahifelerini yazdığı gibi; cemaliyle de gündüz ve bahar sahifelerini yazar.
Evet bu kainat bir kitab hükmündedir. Bütün mevcudat o kitapta yazılan birer kelime-i kudrettir. Bu kainat kitabı, evvela ilm-i İlahide mevcud idi. Cenab-ı Hak, evvela nur-u Muhammediyi yarattı. Ondan kalemi halketti. Kaleme “yaz!” diye emretti. Kalem de her şeyi Levh-i Mahfuz’da yazdı. Demek bu kainat evvela Levh-i Mahfuzda yazılı idi. Daha sonra oradan akis düşürülek şu kainat bir kitab şeklinde yazıldı. Böylece daire-i ilimden, vücud-u harici giyerek daire-i kudrete geçti. Bu kitab her an yeniden yeniye yazılıp tekrar Levh-i Mahfuz’a geçiyor. Bu yazı kıyamete kadar devam etmektedir. Kıyamet hengamında ise Cenab-ı Hak, bu kainat kitabının harflerini bozmak suretiyle onu tamamen harab edecek. Ahiret kitabını yazacaktır. Zira bu kainat kitabını yazan bir kudret, elbette ahiret kitabını yazmaya da muktedirdir.
METİN
İşte, böyle bir kitap, evsaf-ı celâl ve cemâle, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin nakş-ı kâlem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şuhuduyla bu iman lâzım gelir-illâ ki dalâletten sarhoş olmuş ola...
ŞERH
İşte, böyle bir kitap, evsaf-ı celâl ve cemâle, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin nakş-ı kâlem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şuhuduyla) müşahede etmek ve şahid olmakla (bu iman lâzım gelir-illâ ki dalâletten sarhoş olmuş ola...)
Nasıl ki; bir kitab katibsiz olmaz. Hususan her bir sahifesinde bir kitab, her bir satırında bir sahife, her bir kelimesinde bir satır, her bir harfinde bir kelime, hatta her bir noktasında o koca kitabın fihristesi yazılmış olsa, böyle bir kitab nasıl katibsiz olabilir? Aynen bu misal gibi; şu kitab-ı kebir-i kainatın katibsiz olması, muhal ender muhaldir. Zira zemin yüzü, o kitab-ı kainatın bir sahifesidir. Her müzeyyen bahçe o sahifenin birer satırı, her bir ağacı birer kelimesi, her bir yaprak, çiçek ve meyvesi de birer harfidir. Her bir çekirdeği birer nokta hükmündedir ki; o küçücük çekirdekte koca ağacın, belki kainat kitabının fihristesi dercedilmiştir. Böyle baştan başa süslenmiş böyle bir kitab nasıl katibsiz olur? Elbette katipsiz olamaz. Kainat kitabını kabul eden, o kitabı yazan katibi de kabul etmek mecburiyetindedir. Demek bu kainat kitabı, celal ve cemal sıfatlarıyla muttasıf, nihayetsiz kudret ve hikmet sahibi bir Zat’ın vücub-u vücuduna delalet eder. O Zat, celaliyle gece ve kış sahifelerini yazdığı gibi; cemaliyle de gündüz ve bahar sahifelerini yazar.
Evet bu kainat bir kitab hükmündedir. Bütün mevcudat o kitapta yazılan birer kelime-i kudrettir. Bu kainat kitabı, evvela ilm-i İlahide mevcud idi. Cenab-ı Hak, evvela nur-u Muhammediyi yarattı. Ondan kalemi halketti. Kaleme “yaz!” diye emretti. Kalem de her şeyi Levh-i Mahfuz’da yazdı. Demek bu kainat evvela Levh-i Mahfuzda yazılı idi. Daha sonra oradan akis düşürülek şu kainat bir kitab şeklinde yazıldı. Böylece daire-i ilimden, vücud-u harici giyerek daire-i kudrete geçti. Bu kitab her an yeniden yeniye yazılıp tekrar Levh-i Mahfuz’a geçiyor. Bu yazı kıyamete kadar devam etmektedir. Kıyamet hengamında ise Cenab-ı Hak, bu kainat kitabının harflerini bozmak suretiyle onu tamamen harab edecek. Ahiret kitabını yazacaktır. Zira bu kainat kitabını yazan bir kudret, elbette ahiret kitabını yazmaya da muktedirdir.
ŞERH
illâ o şeyin kendisine göre bir nevi hayatı vardır.
Kadir isminin tecellisi ile âlem-i gaybtan yani Levh-i Mahfuz’daki yazı ve şekil suretinden âlem-i şehadete geçen her bir mevcud, mahluk ismini alır. Demek mevcudat ilim dairesinden kudret dairesine geçerek, bir kitab gibi yazılıyor. Semavat ve arz, o kitabın iki sahifesi gibidir. Mevcudat-ı âlem ise, o kitabın kelimeleri hükmündedir. Bu kitap, ezelde ilm-i İlahide mevcud idi. Daha sonra emr-i İlahi ile Levh-i Mahfuz’da yazıldı. O kitabın kelimeleri hükmünde olan mevcudat-ı âlem, kudret-i Rabbaniyyenin tecellisi ile zamanı geldiğinde şehadet âlemine intikal eder. Mesela; geçen sene zişuura arz-ı didar eden bahar mevsimindeki mevcudat, kalem-i kudretle yazıldı, maksud manalar zabtedildi, daha sonra vefat ile daire-i ilme geçti. Bu baharda ise, onların yerine yeni manaları ifade etmek maksadıyla kalem-i kudret ile yeni mevcudat yazıldı.
Demek mevcudat-ı âlem, an be an âlem-i ğaybdan âlem-i şehadete, âlem-i şehadetten tekrar âlem-i gayba intikal etmektedir. Böylece Halık-ı âlem, haşr-i cismaninin binlerce delilini cin ve insin enzarına arzetmektedir. Müellif (r.a), bu hakikati şöyle izah etmektedir:
“Nasılki terzi gibi bir san’atçı, birçok külfetler, meharetlerle musanna birşeyi icad eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsalini külfetsiz çabuk yapabilir. Hattâ bazan öyle bir derece sühulet peyda eder ki, güya emreder yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder, (saat gibi) güya bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler. Öyle de: Sâni’-i Hakîm ve Nakkaş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedi’ bir surette yaptıktan sonra cüz’î ve küllî, cüz ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizam-ı kaderî ile bir mikdar-ı muayyen vermiştir.
İşte bak o Nakkaş-ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu’cizat-ı kudreti ile murassa, taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyas ederek, havarik-ı rahmetiyle musanna, taze bir kâinatı o kamete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekaik-i hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcudatı onda yazıyor. Hem o Kadîr-i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rûy-i zemini, herbir dağ ve sahrayı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit-bevakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be-mevsim her bağ ve bostanda taze taze mu’cizat-ı kudretini ve hedaya-yı rahmetini gösterir.
ŞERH
illâ o şeyin kendisine göre bir nevi hayatı vardır.
Kadir isminin tecellisi ile âlem-i gaybtan yani Levh-i Mahfuz’daki yazı ve şekil suretinden âlem-i şehadete geçen her bir mevcud, mahluk ismini alır. Demek mevcudat ilim dairesinden kudret dairesine geçerek, bir kitab gibi yazılıyor. Semavat ve arz, o kitabın iki sahifesi gibidir. Mevcudat-ı âlem ise, o kitabın kelimeleri hükmündedir. Bu kitap, ezelde ilm-i İlahide mevcud idi. Daha sonra emr-i İlahi ile Levh-i Mahfuz’da yazıldı. O kitabın kelimeleri hükmünde olan mevcudat-ı âlem, kudret-i Rabbaniyyenin tecellisi ile zamanı geldiğinde şehadet âlemine intikal eder. Mesela; geçen sene zişuura arz-ı didar eden bahar mevsimindeki mevcudat, kalem-i kudretle yazıldı, maksud manalar zabtedildi, daha sonra vefat ile daire-i ilme geçti. Bu baharda ise, onların yerine yeni manaları ifade etmek maksadıyla kalem-i kudret ile yeni mevcudat yazıldı.
Demek mevcudat-ı âlem, an be an âlem-i ğaybdan âlem-i şehadete, âlem-i şehadetten tekrar âlem-i gayba intikal etmektedir. Böylece Halık-ı âlem, haşr-i cismaninin binlerce delilini cin ve insin enzarına arzetmektedir. Müellif (r.a), bu hakikati şöyle izah etmektedir:
“Nasılki terzi gibi bir san’atçı, birçok külfetler, meharetlerle musanna birşeyi icad eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsalini külfetsiz çabuk yapabilir. Hattâ bazan öyle bir derece sühulet peyda eder ki, güya emreder yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder, (saat gibi) güya bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler. Öyle de: Sâni’-i Hakîm ve Nakkaş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedi’ bir surette yaptıktan sonra cüz’î ve küllî, cüz ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizam-ı kaderî ile bir mikdar-ı muayyen vermiştir.
İşte bak o Nakkaş-ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu’cizat-ı kudreti ile murassa, taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyas ederek, havarik-ı rahmetiyle musanna, taze bir kâinatı o kamete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekaik-i hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcudatı onda yazıyor. Hem o Kadîr-i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rûy-i zemini, herbir dağ ve sahrayı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit-bevakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be-mevsim her bağ ve bostanda taze taze mu’cizat-ı kudretini ve hedaya-yı rahmetini gösterir.
ŞERH
Birinci yüzü: Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mana-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.
İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennet’in mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır.
Üçüncü yüzü: İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesatı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret, bu yüzdedir.”1
Kitap tabiri, Risale-i Nur eserlerinin pek çok yerinde zikredilmektedir. Bu tabiri anlamak öyle basit bir mes’ele değildir. Müellif (r.a), bu misali Kur’an’dan almıştır. Çünkü Kur’an, şu kâinatı Levh-i Mahfuz’da yazılmış bir kitap olarak kabul eder. Kâinatın şu hal-i hazır vaziyyetini de mücessem bir kopyası olarak nazara verir. Ancak Müellif (r.a), Levh-i Mahfuz’daki kitabı “ilim kitabı”, kâinat denilen şu mücessem kitabı da “kudret kitabı” şeklinde tabir ediyor. Demek şu “kitab” tabiri, Kur’anî bir tabirdir. O halde şu kitab-ı kebir-i kâinat, bir cihette Katib-i Zü’l-Celalini bin bir isim ve sıfatıyla tarif eder; bir cihette ise haşr-i cismaninin binlerce nümunelerini izhar eder. Ne mutlu böyle manidar bir kitabı okuyana!
Hulasa: Şu kitab-ı kebir-i kâinatı okumak ve mütalaa etmek hususunda insanlar üç taifeye ayrılır:
Birinci Taife: Kâinata, kâinat hesabına bakanlar, mevcudat-ı alemi esma-i İlahiyyenin ayinesi ve ahiretin mezraası şeklinde kabul etmeyenlerdir. Bu taifeye “ehl-i dünya” denir.
İkinci Taife: Kâinata, Ellah (c.c) namına yani tecelliyat-ı esma-i İlahiyye ve sıfat-ı Rabbaniyye hesabına bakanlardır. Bu taifeye “ehlullah” denir.
Üçüncü Taife: Kâinata, ahiret hesabına bakanlardır. Bu taifeye de “ehl-i ahiret” denir.
İnsanlar, mutlaka bu üç taifeden birinde dahildir. Birinci taifeden olanlar ehl-i şekavet; ikinci ve üçüncü taifelerden olanlar ise ehl-i saadettir. Cenab-ı
[1] Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf, 5. Remiz, s. 625-626.
ŞERH
Birinci yüzü: Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mana-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.
İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennet’in mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır.
Üçüncü yüzü: İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesatı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret, bu yüzdedir.”1
Kitap tabiri, Risale-i Nur eserlerinin pek çok yerinde zikredilmektedir. Bu tabiri anlamak öyle basit bir mes’ele değildir. Müellif (r.a), bu misali Kur’an’dan almıştır. Çünkü Kur’an, şu kâinatı Levh-i Mahfuz’da yazılmış bir kitap olarak kabul eder. Kâinatın şu hal-i hazır vaziyyetini de mücessem bir kopyası olarak nazara verir. Ancak Müellif (r.a), Levh-i Mahfuz’daki kitabı “ilim kitabı”, kâinat denilen şu mücessem kitabı da “kudret kitabı” şeklinde tabir ediyor. Demek şu “kitab” tabiri, Kur’anî bir tabirdir. O halde şu kitab-ı kebir-i kâinat, bir cihette Katib-i Zü’l-Celalini bin bir isim ve sıfatıyla tarif eder; bir cihette ise haşr-i cismaninin binlerce nümunelerini izhar eder. Ne mutlu böyle manidar bir kitabı okuyana!
Hulasa: Şu kitab-ı kebir-i kâinatı okumak ve mütalaa etmek hususunda insanlar üç taifeye ayrılır:
Birinci Taife: Kâinata, kâinat hesabına bakanlar, mevcudat-ı alemi esma-i İlahiyyenin ayinesi ve ahiretin mezraası şeklinde kabul etmeyenlerdir. Bu taifeye “ehl-i dünya” denir.
İkinci Taife: Kâinata, Ellah (c.c) namına yani tecelliyat-ı esma-i İlahiyye ve sıfat-ı Rabbaniyye hesabına bakanlardır. Bu taifeye “ehlullah” denir.
Üçüncü Taife: Kâinata, ahiret hesabına bakanlardır. Bu taifeye de “ehl-i ahiret” denir.
İnsanlar, mutlaka bu üç taifeden birinde dahildir. Birinci taifeden olanlar ehl-i şekavet; ikinci ve üçüncü taifelerden olanlar ise ehl-i saadettir. Cenab-ı
[1] Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf, 5. Remiz, s. 625-626.
ŞERH
Hak, bizleri ehl-i saadet olanlardan eylesin. Amin.
Şu kâinatın sahib ve maliki, bizi kendisine muhatab kabul etmiş ve bizimle iki şekilde konuşmaktadır:
Biri: Şu kitab-ı kebir-i kâinatın tercüme-i ezeliyyesi olan Kur’an-ı Azimu’ş-Şan ile konuşuyor.
Diğeri: Mücessem bir Kur’an-ı Azimu’ş-Şan olan kainatın kelimatı ile konuşuyor.
Evet şu kâinat bir kitabtır. Cenab-ı Hak, bu kitab vasıtasıyla bizlere bir şeyler anlatıyor. Fakat biz kâinatın dilinden anlayamıyoruz. O kâinat kitabının manalarını bildirmek ve tercüme etmek için mahza keremiyle peygamberlerini gönderiyor. O peygamberlerin ellerine de vahy-i İlahiden ibaret olan kitapları veriyor. Demek peygamberler, şu kâinat kitabının tercümanıdırlar. Ellerindeki Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an denilen kitablar ve suhuflar ise, o kitab-ı kebir-i kâinatın tercümeleridir. Bizim vazifemiz ise, o tercümanları ve tercümeleri dinlemek suretiyle şu kitab-ı kebir-i kâinatın manasını anlamak ve mucibince amel etmektir.
İşte başta sahabeler olmak üzere hakiki mü’minler, şu kâinatın bütün zerratı esma-i İlahiyyeyi ve haşr-i cismaniyi ders verdiğini ve tarif ettiğini anladılar ve ona göre amel ettiler. Mesela; şu kâinatın vücudu ile Vacibu’l-Vücûd’un vücûdunu; hayatı ile Hayy-ı Lâyemutun hayat-ı daimesini; hikmeti ile Hakîm-i Zü’l-Celal’in hikmet-i bahiresini derkettiler. Ve hakeza kâinat kitabı vasıtasıyla bütün esma ve sıfat-ı İlahiyyeyi anlamak suretiyle O Zat-ı Akdes-i İlahiyyeyi razı ettiler. Hem dünyanın, ahiretin bir mezraası olduğunu bilip ahiret alemi için ciddi hazırlıkta bulundular.
İnsan cezb u lütf u Rabbaniyyeye mazhar olup bir anda küllileşir ve Alim, Hakim ve Rahim isimlerinin tecellisine mazhar olursa, kâinatı bu isimlerin ayinesi olarak görürse acaba hali nasıl olur? İşte Üstad Bediüzzaman (r.a) Hazretleri, cezb u lutf u Rabbaniye mazhar olup küllileşerek, şu kitab-ı kebir-i kâinatın manasını anlamış, bu koca kâinatı “Rahim ve Hakim” isimlerine ayine olarak görmüş, müşahedatını Risale-i Nur eczalarında beyan buyurmuştur.
Keza hakiki mü’minlerden biri olan Hazret-i Gavs-ı Geylani (k.s), ölüm sekeratına girdiğinde, oğlu bir şeyler sormak için yanına yaklaşır. Hazret-i Gavs,
ŞERH
Hak, bizleri ehl-i saadet olanlardan eylesin. Amin.
Şu kâinatın sahib ve maliki, bizi kendisine muhatab kabul etmiş ve bizimle iki şekilde konuşmaktadır:
Biri: Şu kitab-ı kebir-i kâinatın tercüme-i ezeliyyesi olan Kur’an-ı Azimu’ş-Şan ile konuşuyor.
Diğeri: Mücessem bir Kur’an-ı Azimu’ş-Şan olan kainatın kelimatı ile konuşuyor.
Evet şu kâinat bir kitabtır. Cenab-ı Hak, bu kitab vasıtasıyla bizlere bir şeyler anlatıyor. Fakat biz kâinatın dilinden anlayamıyoruz. O kâinat kitabının manalarını bildirmek ve tercüme etmek için mahza keremiyle peygamberlerini gönderiyor. O peygamberlerin ellerine de vahy-i İlahiden ibaret olan kitapları veriyor. Demek peygamberler, şu kâinat kitabının tercümanıdırlar. Ellerindeki Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an denilen kitablar ve suhuflar ise, o kitab-ı kebir-i kâinatın tercümeleridir. Bizim vazifemiz ise, o tercümanları ve tercümeleri dinlemek suretiyle şu kitab-ı kebir-i kâinatın manasını anlamak ve mucibince amel etmektir.
İşte başta sahabeler olmak üzere hakiki mü’minler, şu kâinatın bütün zerratı esma-i İlahiyyeyi ve haşr-i cismaniyi ders verdiğini ve tarif ettiğini anladılar ve ona göre amel ettiler. Mesela; şu kâinatın vücudu ile Vacibu’l-Vücûd’un vücûdunu; hayatı ile Hayy-ı Lâyemutun hayat-ı daimesini; hikmeti ile Hakîm-i Zü’l-Celal’in hikmet-i bahiresini derkettiler. Ve hakeza kâinat kitabı vasıtasıyla bütün esma ve sıfat-ı İlahiyyeyi anlamak suretiyle O Zat-ı Akdes-i İlahiyyeyi razı ettiler. Hem dünyanın, ahiretin bir mezraası olduğunu bilip ahiret alemi için ciddi hazırlıkta bulundular.
İnsan cezb u lütf u Rabbaniyyeye mazhar olup bir anda küllileşir ve Alim, Hakim ve Rahim isimlerinin tecellisine mazhar olursa, kâinatı bu isimlerin ayinesi olarak görürse acaba hali nasıl olur? İşte Üstad Bediüzzaman (r.a) Hazretleri, cezb u lutf u Rabbaniye mazhar olup küllileşerek, şu kitab-ı kebir-i kâinatın manasını anlamış, bu koca kâinatı “Rahim ve Hakim” isimlerine ayine olarak görmüş, müşahedatını Risale-i Nur eczalarında beyan buyurmuştur.
Keza hakiki mü’minlerden biri olan Hazret-i Gavs-ı Geylani (k.s), ölüm sekeratına girdiğinde, oğlu bir şeyler sormak için yanına yaklaşır. Hazret-i Gavs,
ŞERH
ve manevi cihazatını birer anahtar gibi kullanmak suretiyle aklıyla şu âlem-i imkanı seyrettiği gibi; kalbiyle de daire-i esma ve sıfat olan daire-i vücubu seyreder, her iki âlemi birbirine karıştırmaz. İşte Kur’an, hem akla, hem de kalbe beraber hitab etmekle şakirdlerini evc-i kemalata uruc ettirir. Kemalat-ı insaniyye, ancak akıl ve kalbin mezciyle tahakkuk eder. Müellif (r.a), insanın mezkûr mahiyyetini şöyle beyan buyurmaktadır:
“Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetinin icmali şudur:
Esma-i İlahiyeye ait garaibin fihristesi, hem şuun ve sıfât-ı İlahiyenin bir mikyası, hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı, hem bu âlem-i kebirin bir listesi, hem şu kâinatın bir haritası, hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi, hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi, hem mevcudata serpilen ve evkata takılan kemalâtının bir ahsen-i takvimidir. İşte mahiyet-i hayatın bunlar gibi emirlerdir.”1
Koca bir kitabı bir harfte toplayıp cem eden kâtib, ne kadar mu’cizekar olduğu ve böyle bir katibin vücudunu inkar, ne kadar muhal olduğu bedihidir. Aynen öyle de şu kitab-ı kebir-i kâinatı insan denilen bir harfte cem’ edip yazan Katib-i Zü’l-Celal de o katibten bin derece daha mu’cizekardır ve inkarı muhaldir.
Evet insan olan bir insan, şu harika-i san’at ve acube-i hilkat olan insanı görür görmez, hads-i kat’i ile hemen eserden müessire intikal eder ve imân eder ki; bu mükemmel eser-i san’at; bir dest-i gaybinin mu’ciznuma bir eseridir. Hem anlar ki, bu insan kimin masnuu ise, insanın mahiyyet-i camiasında dercedilen âlem-i imkan ve o ayinede tecelli eden esma ve sıfat da O Zat’ındır.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنى
“Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi..”2 âyetinin ifadesiyle; Resul-i Ekrem (a.s.m) mi’raç gecesinde kab-ı kavseyn makamına çıktığı zaman, ayine-i ruhunda Cenab-ı Hakkın cemâlini gördü, tecelliyyat-ı Zatiyyeye mazhar oldu. Ayet-i kerimede geçen “قَابَ” tabiri; miktar, yayın kabzası ile ucu arasındaki mesafe anlamına gelir. Yakınlıktan kinayedir. قَوْس : Yay demektir. Kab-ı kavseyn tabirinin aslı; kaban-i kavsin’dir. Bir yayın iki tarafı arasındaki mesafe demektir. Arablar bu tabiri “kab-ı
[1] Sözler, 11. Söz, s. 128.
[2] Necm, 53:9.
ŞERH
ve manevi cihazatını birer anahtar gibi kullanmak suretiyle aklıyla şu âlem-i imkanı seyrettiği gibi; kalbiyle de daire-i esma ve sıfat olan daire-i vücubu seyreder, her iki âlemi birbirine karıştırmaz. İşte Kur’an, hem akla, hem de kalbe beraber hitab etmekle şakirdlerini evc-i kemalata uruc ettirir. Kemalat-ı insaniyye, ancak akıl ve kalbin mezciyle tahakkuk eder. Müellif (r.a), insanın mezkûr mahiyyetini şöyle beyan buyurmaktadır:
“Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetinin icmali şudur:
Esma-i İlahiyeye ait garaibin fihristesi, hem şuun ve sıfât-ı İlahiyenin bir mikyası, hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı, hem bu âlem-i kebirin bir listesi, hem şu kâinatın bir haritası, hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi, hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi, hem mevcudata serpilen ve evkata takılan kemalâtının bir ahsen-i takvimidir. İşte mahiyet-i hayatın bunlar gibi emirlerdir.”1
Koca bir kitabı bir harfte toplayıp cem eden kâtib, ne kadar mu’cizekar olduğu ve böyle bir katibin vücudunu inkar, ne kadar muhal olduğu bedihidir. Aynen öyle de şu kitab-ı kebir-i kâinatı insan denilen bir harfte cem’ edip yazan Katib-i Zü’l-Celal de o katibten bin derece daha mu’cizekardır ve inkarı muhaldir.
Evet insan olan bir insan, şu harika-i san’at ve acube-i hilkat olan insanı görür görmez, hads-i kat’i ile hemen eserden müessire intikal eder ve imân eder ki; bu mükemmel eser-i san’at; bir dest-i gaybinin mu’ciznuma bir eseridir. Hem anlar ki, bu insan kimin masnuu ise, insanın mahiyyet-i camiasında dercedilen âlem-i imkan ve o ayinede tecelli eden esma ve sıfat da O Zat’ındır.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنى
“Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi..”2 âyetinin ifadesiyle; Resul-i Ekrem (a.s.m) mi’raç gecesinde kab-ı kavseyn makamına çıktığı zaman, ayine-i ruhunda Cenab-ı Hakkın cemâlini gördü, tecelliyyat-ı Zatiyyeye mazhar oldu. Ayet-i kerimede geçen “قَابَ” tabiri; miktar, yayın kabzası ile ucu arasındaki mesafe anlamına gelir. Yakınlıktan kinayedir. قَوْس : Yay demektir. Kab-ı kavseyn tabirinin aslı; kaban-i kavsin’dir. Bir yayın iki tarafı arasındaki mesafe demektir. Arablar bu tabiri “kab-ı
[1] Sözler, 11. Söz, s. 128.
[2] Necm, 53:9.
ŞERH
kavseyn” şeklinde kullanmışlardır. Ayet-i kerimede geçen kab-ı kavseyn tabiri bir teşbih olup şu hakikate işaret eder:
Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın cesed-i mübareki o kadar Ellah’a yaklaştı ki; Ellah ile O’nun arasında adeta bir yayın iki tarafı arasındaki kadar mesafe kaldı. Yani O Zat’ın beşeriyyeti, Ellah (c.c) ile birleşmedi. Yani ne âlem-i vücub âlem-i imkana dahil oldu, ne de âlem-i imkan, âlem-i vücuba dahil oldu. Âlem-i vucub, âlem-i vucub olarak kaldı, âlem-i imkân olan Resul-i Ekrem (a.s.m) da âlem-i imkân olarak kaldı. Zira itikadi bir kaidedir ki; Ellah hakkında duhul, huruc, ittisal ve infisal muhaldir. O halde mi’raç gecesinde Resul-i Ekrem (a.s.m) tecelliyyat-ı Zatiyyeye mazhar oldu, tecelliyatı da kendi suretinde görmüştür. Ellah’ı başkasının suretinde görmesi mümkün değildir, muhaldir. Zira en cami’ ve en mükemmel ayine O’dur. Mi’rac-ı Muhammed (a.s.m) ise, kitab-ı kebir-i kâinatın delalet ettiği manaları okumak, bilmek ve bildirmektir. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın okuduğu en büyük nüsha-i camia ise yine kendisidir. Müellif (r.a), Ellah’ın, şu kainatı; kemalâtını ve cemalini ve hakaik-i esmasını ifade eden bir kitab şeklinde yazdığını ve bu kitabı miraç gecesinde Resul-i Zişan (a.s.m)’a tafsilatıyla ders verdiğini şöyle ifade etmektedir:
“Nasılki bir zât-ı zîfünun, mu’ciznüma bir kitabı te’lif edip yazsa.. öyle bir kitab ki, her sahifesinde yüz kitab kadar hakaik, her satırında yüz sahife kadar latif manalar, herbir kelimesinde yüz satır kadar hakikatlar, her harfinde yüz kelime kadar manalar bulunsa; bütün o kitabın maânî ve hakaikları, o kâtib-i mu’ciznümanın kemalât-ı maneviyesine baksa, işaret etse, elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez. Her halde o kitabı, bazılara ders verecek. Tâ o kıymetdar kitab, manasız kalıp, beyhude olmasın. Onun gizli kemalâtı zahir olup, kemalini bulsun ve cemal-i manevîsi görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acib kitabı bütün meânisiyle, hakaikıyla ders verecek birisini, en birinci sahifeden, tâ nihayete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de: Nakkaş-ı Ezelî, şu kâinatı, kemalâtını ve cemalini ve hakaik-i esmasını göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki; bütün mevcudat, hadsiz cihetlerle nihayetsiz kemalâtını ve esma ve sıfâtını bildirir, ifade eder. Elbette bir kitabın manası bilinmezse hiçe sukut eder. Bahusus böyle herbir harfi, binler manayı tazammun eden bir kitab, sukut edemez ve ettirilmez. Öyle ise o kitabı yazan, elbette
ŞERH
kavseyn” şeklinde kullanmışlardır. Ayet-i kerimede geçen kab-ı kavseyn tabiri bir teşbih olup şu hakikate işaret eder:
Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın cesed-i mübareki o kadar Ellah’a yaklaştı ki; Ellah ile O’nun arasında adeta bir yayın iki tarafı arasındaki kadar mesafe kaldı. Yani O Zat’ın beşeriyyeti, Ellah (c.c) ile birleşmedi. Yani ne âlem-i vücub âlem-i imkana dahil oldu, ne de âlem-i imkan, âlem-i vücuba dahil oldu. Âlem-i vucub, âlem-i vucub olarak kaldı, âlem-i imkân olan Resul-i Ekrem (a.s.m) da âlem-i imkân olarak kaldı. Zira itikadi bir kaidedir ki; Ellah hakkında duhul, huruc, ittisal ve infisal muhaldir. O halde mi’raç gecesinde Resul-i Ekrem (a.s.m) tecelliyyat-ı Zatiyyeye mazhar oldu, tecelliyatı da kendi suretinde görmüştür. Ellah’ı başkasının suretinde görmesi mümkün değildir, muhaldir. Zira en cami’ ve en mükemmel ayine O’dur. Mi’rac-ı Muhammed (a.s.m) ise, kitab-ı kebir-i kâinatın delalet ettiği manaları okumak, bilmek ve bildirmektir. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın okuduğu en büyük nüsha-i camia ise yine kendisidir. Müellif (r.a), Ellah’ın, şu kainatı; kemalâtını ve cemalini ve hakaik-i esmasını ifade eden bir kitab şeklinde yazdığını ve bu kitabı miraç gecesinde Resul-i Zişan (a.s.m)’a tafsilatıyla ders verdiğini şöyle ifade etmektedir:
“Nasılki bir zât-ı zîfünun, mu’ciznüma bir kitabı te’lif edip yazsa.. öyle bir kitab ki, her sahifesinde yüz kitab kadar hakaik, her satırında yüz sahife kadar latif manalar, herbir kelimesinde yüz satır kadar hakikatlar, her harfinde yüz kelime kadar manalar bulunsa; bütün o kitabın maânî ve hakaikları, o kâtib-i mu’ciznümanın kemalât-ı maneviyesine baksa, işaret etse, elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez. Her halde o kitabı, bazılara ders verecek. Tâ o kıymetdar kitab, manasız kalıp, beyhude olmasın. Onun gizli kemalâtı zahir olup, kemalini bulsun ve cemal-i manevîsi görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acib kitabı bütün meânisiyle, hakaikıyla ders verecek birisini, en birinci sahifeden, tâ nihayete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de: Nakkaş-ı Ezelî, şu kâinatı, kemalâtını ve cemalini ve hakaik-i esmasını göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki; bütün mevcudat, hadsiz cihetlerle nihayetsiz kemalâtını ve esma ve sıfâtını bildirir, ifade eder. Elbette bir kitabın manası bilinmezse hiçe sukut eder. Bahusus böyle herbir harfi, binler manayı tazammun eden bir kitab, sukut edemez ve ettirilmez. Öyle ise o kitabı yazan, elbette
ŞERH
Evet, Müellif (r.a), Kur’an’ın dersiyle ve Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın ta’limiyle şu kitab-ı kebir-i kainatın manasını, bu âlemin hakikatini ve mevcudat-ı âlemin nelere delalet ettiğini bilmiş, tılsım-ı kâinat olan âlem ve insan nedir? Nereden geliyorlar? Niçin gelmişler? Nereye gidiyorlar? gibi müşkil suallere Risale-i Nur eserleri vasıtasıyla mukni cevab vermiştir. Bahusus Haşir Risalesi, bu tılsımı halleden eserlerin başında gelmektedir.
Bu tılsım-ı kainat mes’elesi, hakikaten bütün mevcudattan sorulan ve bütün ukulu hayret içinde meşgul eden ve bütün feylesofların hal ve keşfinden aciz kaldığı gayet mühim bir mes’eledir. Bundan dolayıdır ki; Molla Ciziri demiş: “Bu âlemin muamması okumakla, hocalıkla çözülmez. Bu mes’eleyi ne icazetli ve ne de icazete yakınlaşmış yüz hoca çözer. Ancak bunu mevhibe-i İlâhiyye ile ilm-i hakîkate vasıl olanlar çözer.”
Müellif (r.a), Molla Ciziri’nin bu fıkrasını okurken şöyle demiş: “Said gibi yüz tane molla bu muammayı bilir ve çözer.”
Madem Müellif (r.a), tılsım-ı kainatı çözmüş ve eserlerinde bu konuyu tafsilatlı bir şekilde izah etmiştir. Bizler de Risale-i Nur vasıtasıyla bu muammay-ı âlemi çözmeye ve bu kitab-ı kebir-i kainatın manasını anlamaya çalışalım. Zira muammay-ı kâinat olan âlem ve insan nedir? Nereden geliyor ve nereye gidiyor? Suallerine cevab bulamayan bir insan, bütün ulum ve fünunu bilse de yine cahildir.
Hulasa: Kâinatı ihata eden bir ilmin tezahürünü müşahede etmekteyiz. O ilmin tezahüründen, çok manaları ifade eden şu kitab-ı kebir-i kâinat yazılmıştır. O kitab ise üç manaya delalet etmektedir:
1. Şu kâinat, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan halkedilmiştir. O’nun risaletini tasdik eder.
2. Esma-i İlâhiyyeye ayinedir. Cenab-ı Hakkı bin bir isim ve sıfatıyla tarif eder.
3. Ahiretin tarlası, Cennet ve Cehennemin bir fidanlık bahçesidir. Haşir yoluyla ya saadet-i ebediyyeye veya şekavet-i daimiyyeye gidildiğini ders verir.
Şu kitab-ı kebir-i kainatı okumak hususunda da insanlar üç taifeye ayrılır:
ŞERH
Evet, Müellif (r.a), Kur’an’ın dersiyle ve Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın ta’limiyle şu kitab-ı kebir-i kainatın manasını, bu âlemin hakikatini ve mevcudat-ı âlemin nelere delalet ettiğini bilmiş, tılsım-ı kâinat olan âlem ve insan nedir? Nereden geliyorlar? Niçin gelmişler? Nereye gidiyorlar? gibi müşkil suallere Risale-i Nur eserleri vasıtasıyla mukni cevab vermiştir. Bahusus Haşir Risalesi, bu tılsımı halleden eserlerin başında gelmektedir.
Bu tılsım-ı kainat mes’elesi, hakikaten bütün mevcudattan sorulan ve bütün ukulu hayret içinde meşgul eden ve bütün feylesofların hal ve keşfinden aciz kaldığı gayet mühim bir mes’eledir. Bundan dolayıdır ki; Molla Ciziri demiş: “Bu âlemin muamması okumakla, hocalıkla çözülmez. Bu mes’eleyi ne icazetli ve ne de icazete yakınlaşmış yüz hoca çözer. Ancak bunu mevhibe-i İlâhiyye ile ilm-i hakîkate vasıl olanlar çözer.”
Müellif (r.a), Molla Ciziri’nin bu fıkrasını okurken şöyle demiş: “Said gibi yüz tane molla bu muammayı bilir ve çözer.”
Madem Müellif (r.a), tılsım-ı kainatı çözmüş ve eserlerinde bu konuyu tafsilatlı bir şekilde izah etmiştir. Bizler de Risale-i Nur vasıtasıyla bu muammay-ı âlemi çözmeye ve bu kitab-ı kebir-i kainatın manasını anlamaya çalışalım. Zira muammay-ı kâinat olan âlem ve insan nedir? Nereden geliyor ve nereye gidiyor? Suallerine cevab bulamayan bir insan, bütün ulum ve fünunu bilse de yine cahildir.
Hulasa: Kâinatı ihata eden bir ilmin tezahürünü müşahede etmekteyiz. O ilmin tezahüründen, çok manaları ifade eden şu kitab-ı kebir-i kâinat yazılmıştır. O kitab ise üç manaya delalet etmektedir:
1. Şu kâinat, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan halkedilmiştir. O’nun risaletini tasdik eder.
2. Esma-i İlâhiyyeye ayinedir. Cenab-ı Hakkı bin bir isim ve sıfatıyla tarif eder.
3. Ahiretin tarlası, Cennet ve Cehennemin bir fidanlık bahçesidir. Haşir yoluyla ya saadet-i ebediyyeye veya şekavet-i daimiyyeye gidildiğini ders verir.
Şu kitab-ı kebir-i kainatı okumak hususunda da insanlar üç taifeye ayrılır:
ŞERH
Onunla da gündüzleyin yeryüzünü aydınlatıyor.” 1
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطًا
“(Ve) şunu da düşününüz ki: (Ellah, sizin için yeri bir döşek, bir sergi, bir haliçe gibi kılmıştır. Yeryüzünü ikâmetinize elverişli bir hâle getirmiştir. Üzerinde istediğiniz gibi oturabilir ve dolaşabilirsiniz.”
لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا
“(Tâ ki: Ondan) O yeryüzünden (geniş geniş yollara gidiveresiniz.) dilediğiniz gibi seyahatlerde bulunabilesiniz, ticaretinizi geliştirebilesiniz. Bütün bunlar, ey insanlar! Sizin hakkınızda birer lütuftur. Artık bu nimetlerin kadrini bilip şükrünü ifaya çalışmak icâb etmez mi? Artık nedir şu inkarcı haliniz?”2
İşte Kur’an-ı Mu’cizul Beyan, bu ayet-i kerimelerde kainat sarayını nev-i beşerin nazarına vermekle tevhid ve haşri isbat ediyor, insanları da bu saraydaki san’atlara bakıp Sanii bulmaya, nimetlere bakıp Mün’im’i bulmaya irşad ediyor ve onları iman ve ubudiyyet dairesine davet ediyor.
Cenab-ı Hak, Furkan suresinde ise bu saray-ı âlemde birer me’mur olarak istihdam ettiği ve cin ve insin istifadesine amâde kıldığı şu mevcudatın bazısını, zişuurun enzarına arzetmekle cin ve insi hem tefekkür-i imaniyyeye, hem de şükür ve ubudiyyete davet etmektedir. Şöyle ki:
تَبَارَكَ الَّذى جَعَلَ فِى السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنيرًا
“Her türlü noksanlıklardan, kusurattan, şerikten, zulümden, haşri getirmemekten, ehl-i küfür ve dalaletin efkar-ı batılasından münezzehtir O Zat-ı Zülcelal ki; semavat alemini şeytanlardan muhafaza için her bir yıldızı birer burç (gözetleme kulesi) şeklinde yaratmış, melekleri orada nöbetdar tayin etmiş, o nöbetdar meleklerin ellerine şihablar vererek onları o alemden tardeder. Ve orada o gökte ısı ve ışık verici bir lamba olarak Güneşi ve geceleyin ışık saçan kameri yaratmıştır. Bunlar O Zat’ın san’at ve kudretinin eserleridir ve birer nimettir.”
وَهُوَ الَّذى جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا
[1] Nûh, 71:15-16.
[2] Nûh, 71:19-20.
ŞERH
Onunla da gündüzleyin yeryüzünü aydınlatıyor.” 1
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطًا
“(Ve) şunu da düşününüz ki: (Ellah, sizin için yeri bir döşek, bir sergi, bir haliçe gibi kılmıştır. Yeryüzünü ikâmetinize elverişli bir hâle getirmiştir. Üzerinde istediğiniz gibi oturabilir ve dolaşabilirsiniz.”
لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا
“(Tâ ki: Ondan) O yeryüzünden (geniş geniş yollara gidiveresiniz.) dilediğiniz gibi seyahatlerde bulunabilesiniz, ticaretinizi geliştirebilesiniz. Bütün bunlar, ey insanlar! Sizin hakkınızda birer lütuftur. Artık bu nimetlerin kadrini bilip şükrünü ifaya çalışmak icâb etmez mi? Artık nedir şu inkarcı haliniz?”2
İşte Kur’an-ı Mu’cizul Beyan, bu ayet-i kerimelerde kainat sarayını nev-i beşerin nazarına vermekle tevhid ve haşri isbat ediyor, insanları da bu saraydaki san’atlara bakıp Sanii bulmaya, nimetlere bakıp Mün’im’i bulmaya irşad ediyor ve onları iman ve ubudiyyet dairesine davet ediyor.
Cenab-ı Hak, Furkan suresinde ise bu saray-ı âlemde birer me’mur olarak istihdam ettiği ve cin ve insin istifadesine amâde kıldığı şu mevcudatın bazısını, zişuurun enzarına arzetmekle cin ve insi hem tefekkür-i imaniyyeye, hem de şükür ve ubudiyyete davet etmektedir. Şöyle ki:
تَبَارَكَ الَّذى جَعَلَ فِى السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنيرًا
“Her türlü noksanlıklardan, kusurattan, şerikten, zulümden, haşri getirmemekten, ehl-i küfür ve dalaletin efkar-ı batılasından münezzehtir O Zat-ı Zülcelal ki; semavat alemini şeytanlardan muhafaza için her bir yıldızı birer burç (gözetleme kulesi) şeklinde yaratmış, melekleri orada nöbetdar tayin etmiş, o nöbetdar meleklerin ellerine şihablar vererek onları o alemden tardeder. Ve orada o gökte ısı ve ışık verici bir lamba olarak Güneşi ve geceleyin ışık saçan kameri yaratmıştır. Bunlar O Zat’ın san’at ve kudretinin eserleridir ve birer nimettir.”
وَهُوَ الَّذى جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا
[1] Nûh, 71:15-16.
[2] Nûh, 71:19-20.
ŞERH
“Ve O Sani-i Kerim, san’at-ı İlahiyyeyi düşünüp tefekkür eden veya nimet-i İlahiyyeye karşı şükürde bulunmak isteyen kimse için geceyi ve gündüzü birbirini takib eder bir vaziyette yaratmıştır. Bunlardan her biri diğerine halef oluyor, biri diğerinin yerine geliyor, her biri kendisine ait nurdan, ışıktan yeryüzündekileri faydalandırıyor. Bunlardan her biri, kendi hareketindeki, varlığındaki intizam ve hikmet itibariyle bir kudret hârikası, Ellah’ın birliğinin delili mahiyetinde bulunmaktadır. Eğer bunların her biri, daima aynı vaziyette bulunsaydı nizam-ı âlem devam etmez, insanların menfaatleri zayi olur giderdi.”1
Saray-ı âlem, bu kadar mükemmel tefriş edilmekle Sani-i Zü’l-Celal’in nihayetsiz hikmetini, ilmini, kudretini ve san’atını gösterdiği gibi; o sarayın her bir taşında adeta bir âlem dercedilmekle yine o saray sahibinin nihayetsiz hikmetini, ilmini, kudretini ve san’atını daha azami bir mertebede göstermektedir. Zira eser küçüldükçe ondaki san’atiyyet derecesi o nisbette tezayüd eder. Mesela; o sarayın bir taşı insandır. Bütün âlem o insanda nümune itibariyle dercedilmiştir. Saray-ı kâinat, bu kadar muhteşem ve mükemmel yaratılmakla beraber bir kararda durmuyor, nizam ve intizam dairesinde devamlı olarak bu sarayda tahribat ve inkılabat meydana geliyor, bu acib saray hiç durmadan yıkılıyor, bozuluyor, tebdil ve tağyir ediliyor. Her bir gün bir ip, bir şerittir ki, her bir günde sayısız mahlukat o şeride takılıp gösteriliyor, vazifesi ve ömrü bitince başka bir âleme gönderiliyor.
Evet insan, bu saray-ı âlemde emsalsiz bir san’at eseridir. Hem de, peygamberler vasıtasıyla iman ve ibadete davet edilmiş mühim bir misâfirdir. Ancak bu misafir, bu saraya çağrılmadan önce bu saray-ı âlem, pek çok gaye ve maksadları ifade etmek için inşa edildi, süslendirildi, mükemmelen tefriş edildi. İşte bu sarayın kuruluş gayesini bildirmek ve Benî Âdem denilen mükerrem misâfirlerin2 bu saraya davet ediliş hikmetini anlatmak için, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olarak bütün peygamberler ve onlara ittiba eden bütün ulema, nev-i beşere birer mübelliğ olarak Ellah tarafından tayin edildiler. O nuranî mübelliğler de şöyle bir tebliğatta bulundular: “Ey kafile-i Benî Âdem! Sizler bu saray-ı âlemin Malik’inin davetlisi olarak muvakkat bir süre kalmak üzere bu saraya gönderildiniz.
[1] Furkán, 25:61-62.
[2] İsrâ, 17:70.
ŞERH
“Ve O Sani-i Kerim, san’at-ı İlahiyyeyi düşünüp tefekkür eden veya nimet-i İlahiyyeye karşı şükürde bulunmak isteyen kimse için geceyi ve gündüzü birbirini takib eder bir vaziyette yaratmıştır. Bunlardan her biri diğerine halef oluyor, biri diğerinin yerine geliyor, her biri kendisine ait nurdan, ışıktan yeryüzündekileri faydalandırıyor. Bunlardan her biri, kendi hareketindeki, varlığındaki intizam ve hikmet itibariyle bir kudret hârikası, Ellah’ın birliğinin delili mahiyetinde bulunmaktadır. Eğer bunların her biri, daima aynı vaziyette bulunsaydı nizam-ı âlem devam etmez, insanların menfaatleri zayi olur giderdi.”1
Saray-ı âlem, bu kadar mükemmel tefriş edilmekle Sani-i Zü’l-Celal’in nihayetsiz hikmetini, ilmini, kudretini ve san’atını gösterdiği gibi; o sarayın her bir taşında adeta bir âlem dercedilmekle yine o saray sahibinin nihayetsiz hikmetini, ilmini, kudretini ve san’atını daha azami bir mertebede göstermektedir. Zira eser küçüldükçe ondaki san’atiyyet derecesi o nisbette tezayüd eder. Mesela; o sarayın bir taşı insandır. Bütün âlem o insanda nümune itibariyle dercedilmiştir. Saray-ı kâinat, bu kadar muhteşem ve mükemmel yaratılmakla beraber bir kararda durmuyor, nizam ve intizam dairesinde devamlı olarak bu sarayda tahribat ve inkılabat meydana geliyor, bu acib saray hiç durmadan yıkılıyor, bozuluyor, tebdil ve tağyir ediliyor. Her bir gün bir ip, bir şerittir ki, her bir günde sayısız mahlukat o şeride takılıp gösteriliyor, vazifesi ve ömrü bitince başka bir âleme gönderiliyor.
Evet insan, bu saray-ı âlemde emsalsiz bir san’at eseridir. Hem de, peygamberler vasıtasıyla iman ve ibadete davet edilmiş mühim bir misâfirdir. Ancak bu misafir, bu saraya çağrılmadan önce bu saray-ı âlem, pek çok gaye ve maksadları ifade etmek için inşa edildi, süslendirildi, mükemmelen tefriş edildi. İşte bu sarayın kuruluş gayesini bildirmek ve Benî Âdem denilen mükerrem misâfirlerin2 bu saraya davet ediliş hikmetini anlatmak için, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olarak bütün peygamberler ve onlara ittiba eden bütün ulema, nev-i beşere birer mübelliğ olarak Ellah tarafından tayin edildiler. O nuranî mübelliğler de şöyle bir tebliğatta bulundular: “Ey kafile-i Benî Âdem! Sizler bu saray-ı âlemin Malik’inin davetlisi olarak muvakkat bir süre kalmak üzere bu saraya gönderildiniz.
[1] Furkán, 25:61-62.
[2] İsrâ, 17:70.
ŞERH
“Gerçekten mü’minler dünya ve ahirette felaha ve kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı verirler. Onlar ki, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o mü’minler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. Onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır. (Evet) Firdevs’e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.”1
b) Asilere misal:
ذَرْهُمْ يَاْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler! Dünya ve ahirette başlarına ne gibi felâketlerin geleceğini anlayacaklardır. Küfür ve inkarlarının dehşetli korkunç âkibetine kavuşacaklardır.”2
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَاْكُلُونَ كَمَا تَاْكُلُ الْاَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ
“İnkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”3
فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْه۪يمِ
“Susamış develerin suya saldırışı gibi içerler.”4
[1] Mü’minûn, 23:1-11.
[2] Hicr, 15:3.
[3] Muhammed, 47:12
[4] Vâkıa, 56:55.
ŞERH
“Gerçekten mü’minler dünya ve ahirette felaha ve kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı verirler. Onlar ki, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o mü’minler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. Onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır. (Evet) Firdevs’e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.”1
b) Asilere misal:
ذَرْهُمْ يَاْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler! Dünya ve ahirette başlarına ne gibi felâketlerin geleceğini anlayacaklardır. Küfür ve inkarlarının dehşetli korkunç âkibetine kavuşacaklardır.”2
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَاْكُلُونَ كَمَا تَاْكُلُ الْاَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ
“İnkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”3
فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْه۪يمِ
“Susamış develerin suya saldırışı gibi içerler.”4
[1] Mü’minûn, 23:1-11.
[2] Hicr, 15:3.
[3] Muhammed, 47:12
[4] Vâkıa, 56:55.
METİN
Çünkü; o vakit bir tek Güneşi inkâr ve kabul etmemekle; katarat sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil’asale Güneşçikleri kabul etmek lâzım geliyor. Her zerrecikte (ki ancak bir zerre sıkışabildiği halde) koca bir Güneşin hakîkatını içinde kabul etmek lâzım geldiği gibi, aynen öyle de: Şu sıravari içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinatı görüp, Hâlık-ı Zülcelâl’i evsaf-ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbad bir dalalet divaneliğidir, bir mecnunluk hezeyanıdır.
ŞERH
o esma ve sıfatı gösterir. Mesela; her bir mevcudda, bahusus zihayat olanlarda cemal, hikmet, rahmet, inayet, hayat, kudret, irade, görmek, işitmek gibi fiil ve sıfatlar görünür. Fiil failsiz, sıfat mevsufsuz olmaz kaidesine binaen bu fiiller ve sıfatlar, bir Zat-ı Hayy-ı Kayyum’un vücub-u vücuduna delalet eder. Demek mevcudatta görünen sıfatlar, onların malı değildir. Şems-i Ezeli’ye ait esma ve sıfatın akisleridir.
O halde bu alem Ellah’ın bin bir isminin ayinesidir, vücuda gelip parlıyor, ardından zevale mahkum olup sönüyor. Öyleyse bütün mevcudat, varlığıyla Vacibü’l-Vücud’un varlığına; zeval ve fenasıyla da Hayy-ı Kayyum’un bekasına delalet eder.
İşte böyle hadsiz su katrelerinde, şeffaf cam parçalarında akisleri görünen gökteki Güneşi inkar etmek mümkün değildir. (Çünkü; o vakit bir tek Güneşi inkâr ve kabul etmemekle; katarat) su damlacıkları (sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil’asale) bizzat (Güneşçikleri kabul etmek lâzım geliyor. Her zerrecikte (ki ancak bir zerre sıkışabildiği halde) koca bir Güneşin hakîkatını içinde kabul etmek lâzım geldiği gibi,) Eğer bu kabarcıklarda ve şeffaf şeylerde görünen akisler, gökteki Güneşin aksidir ve cilvesidir diye itikad etmezsen, o zaman her bir katre ve şeffaf şeyde hakiki bir Güneşi kabul etmen lazım gelir. Zira bu durumda bir Güneşin vücudunu kabul etmekten i’raz eden, katarat adedinde, şeffaf cam parçacıkları sayısınca Güneşleri kabul etmek ve gökteki Güneşin bütün hasiyetini o Güneşlere vermek mecburiyetinde kalır. Bu ise, katarat adedince muhaldir. (aynen öyle de: Şu sıravari) sıra gibi (içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinatı görüp, Hâlık-ı Zülcelâl’i evsaf-ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbad bir dalalet divaneliğidir, bir mecnunluk hezeyanıdır.
METİN
Çünkü; o vakit bir tek Güneşi inkâr ve kabul etmemekle; katarat sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil’asale Güneşçikleri kabul etmek lâzım geliyor. Her zerrecikte (ki ancak bir zerre sıkışabildiği halde) koca bir Güneşin hakîkatını içinde kabul etmek lâzım geldiği gibi, aynen öyle de: Şu sıravari içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinatı görüp, Hâlık-ı Zülcelâl’i evsaf-ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbad bir dalalet divaneliğidir, bir mecnunluk hezeyanıdır.
ŞERH
o esma ve sıfatı gösterir. Mesela; her bir mevcudda, bahusus zihayat olanlarda cemal, hikmet, rahmet, inayet, hayat, kudret, irade, görmek, işitmek gibi fiil ve sıfatlar görünür. Fiil failsiz, sıfat mevsufsuz olmaz kaidesine binaen bu fiiller ve sıfatlar, bir Zat-ı Hayy-ı Kayyum’un vücub-u vücuduna delalet eder. Demek mevcudatta görünen sıfatlar, onların malı değildir. Şems-i Ezeli’ye ait esma ve sıfatın akisleridir.
O halde bu alem Ellah’ın bin bir isminin ayinesidir, vücuda gelip parlıyor, ardından zevale mahkum olup sönüyor. Öyleyse bütün mevcudat, varlığıyla Vacibü’l-Vücud’un varlığına; zeval ve fenasıyla da Hayy-ı Kayyum’un bekasına delalet eder.
İşte böyle hadsiz su katrelerinde, şeffaf cam parçalarında akisleri görünen gökteki Güneşi inkar etmek mümkün değildir. (Çünkü; o vakit bir tek Güneşi inkâr ve kabul etmemekle; katarat) su damlacıkları (sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil’asale) bizzat (Güneşçikleri kabul etmek lâzım geliyor. Her zerrecikte (ki ancak bir zerre sıkışabildiği halde) koca bir Güneşin hakîkatını içinde kabul etmek lâzım geldiği gibi,) Eğer bu kabarcıklarda ve şeffaf şeylerde görünen akisler, gökteki Güneşin aksidir ve cilvesidir diye itikad etmezsen, o zaman her bir katre ve şeffaf şeyde hakiki bir Güneşi kabul etmen lazım gelir. Zira bu durumda bir Güneşin vücudunu kabul etmekten i’raz eden, katarat adedinde, şeffaf cam parçacıkları sayısınca Güneşleri kabul etmek ve gökteki Güneşin bütün hasiyetini o Güneşlere vermek mecburiyetinde kalır. Bu ise, katarat adedince muhaldir. (aynen öyle de: Şu sıravari) sıra gibi (içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinatı görüp, Hâlık-ı Zülcelâl’i evsaf-ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbad bir dalalet divaneliğidir, bir mecnunluk hezeyanıdır.
ŞERH
“Vâcib-ül Vücud’un mahiyet-i kudsiyesi, mahiyat-ı mümkinat cinsinden değildir. Belki bütün hakaik-i kâinat, o mahiyetin esma-i hüsnasından olan Hak isminin şualarıdır. Madem mahiyet-i mukaddesesi hem Vâcib-ül Vücud’dur, hem maddeden mücerreddir, hem bütün mahiyata muhaliftir; misli, misali, mesîli yoktur. Elbette o Zât-ı Zülcelal’in o kudret-i ezeliyesine nisbeten bütün kâinatın idaresi ve terbiyesi; bir bahar, belki bir ağaç kadar kolaydır. Haşr-i a’zam ve dâr-ı âhiret, Cennet ve Cehennem’in icadı; bir güz mevsiminde ölmüş ağaçların yeniden bir baharda ihyaları kadar kolaydır.”1
Muhakkik bir alim olan İbrahim Hakkı Hazretleri, Zat-ı İlahi’yi şöyle tavsif etmektedir:
“Yemez, içmez,
Üzerinden zaman geçmez,
Beridir cümleden Ellah.
Tebeddülden, tagayyürden dahi
Bütün elvan u eşkalden
Muhakkak ol müberradır
Budur, selb-i sıfatullah.”2
Ellah’ın Zatı hakkında beşerin zihnine hangi düşünce gelirse gelsin, Ellah o düşünülen şeye benzemez, onun gayrısıdır. Zira insan neyi düşünse, ancak madde, suret, cihet, zaman ve mekan kayıtlarıyla düşünür. Ellahu Teâlâ ise zatıyla maddeden, suretten, cihetten, zamandan ve mekândan münezzehtir. Hem Ellah’ın Zatı hakkında duhul, huruc, ittisal ve infisal muhaldir.
Evet Ellah’ın Zatı hakkında duhul muhaldir. Yani Ellah (c.c), eşyanın içine girip onu orada idare etmez. Mesela; Ellah (c.c) bir insanın içine girip onu orada idare etmez. Ellah hakkında huruc muhaldir. Yani Ellah (c.c), eşyanın dışında durup onu oradan idare etmez. Mesela; Ellah (c.c) arşta durup oradan âlemi idare etmez. Ellah hakkında ittisal muhaldir. Yani Ellah (c.c) eşya ile birleşip onu o şekilde idare etmez. Mesela; bir metal parçasına verilen elektrik, o metalin her yerinde bulunduğu veya bir bardak suyun içinde eriyen şeker suyun her cüz’ünde bulunduğu gibi; haşa Ellah (c.c) bu misaller gibi eşya ile birleşerek veya karışarak onları idare etmiyor. Ellah hakkında infisal da muhaldir. Yani Ellah (c.c) eşyadan ayrı durup onu oradan idare etmez. Bütün bunlar Ellah hakkında muhaldir. Zira bunlar bir mekanı iktiza eder. Ellah ise Zatıyla mekandan münezzehtir, esmasıyla her şeyden her şeye daha yakındır.
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 2. Makám, 10. Kelime, s. 250.
[2] Ma‘rifetnâme.
ŞERH
“Vâcib-ül Vücud’un mahiyet-i kudsiyesi, mahiyat-ı mümkinat cinsinden değildir. Belki bütün hakaik-i kâinat, o mahiyetin esma-i hüsnasından olan Hak isminin şualarıdır. Madem mahiyet-i mukaddesesi hem Vâcib-ül Vücud’dur, hem maddeden mücerreddir, hem bütün mahiyata muhaliftir; misli, misali, mesîli yoktur. Elbette o Zât-ı Zülcelal’in o kudret-i ezeliyesine nisbeten bütün kâinatın idaresi ve terbiyesi; bir bahar, belki bir ağaç kadar kolaydır. Haşr-i a’zam ve dâr-ı âhiret, Cennet ve Cehennem’in icadı; bir güz mevsiminde ölmüş ağaçların yeniden bir baharda ihyaları kadar kolaydır.”1
Muhakkik bir alim olan İbrahim Hakkı Hazretleri, Zat-ı İlahi’yi şöyle tavsif etmektedir:
“Yemez, içmez,
Üzerinden zaman geçmez,
Beridir cümleden Ellah.
Tebeddülden, tagayyürden dahi
Bütün elvan u eşkalden
Muhakkak ol müberradır
Budur, selb-i sıfatullah.”2
Ellah’ın Zatı hakkında beşerin zihnine hangi düşünce gelirse gelsin, Ellah o düşünülen şeye benzemez, onun gayrısıdır. Zira insan neyi düşünse, ancak madde, suret, cihet, zaman ve mekan kayıtlarıyla düşünür. Ellahu Teâlâ ise zatıyla maddeden, suretten, cihetten, zamandan ve mekândan münezzehtir. Hem Ellah’ın Zatı hakkında duhul, huruc, ittisal ve infisal muhaldir.
Evet Ellah’ın Zatı hakkında duhul muhaldir. Yani Ellah (c.c), eşyanın içine girip onu orada idare etmez. Mesela; Ellah (c.c) bir insanın içine girip onu orada idare etmez. Ellah hakkında huruc muhaldir. Yani Ellah (c.c), eşyanın dışında durup onu oradan idare etmez. Mesela; Ellah (c.c) arşta durup oradan âlemi idare etmez. Ellah hakkında ittisal muhaldir. Yani Ellah (c.c) eşya ile birleşip onu o şekilde idare etmez. Mesela; bir metal parçasına verilen elektrik, o metalin her yerinde bulunduğu veya bir bardak suyun içinde eriyen şeker suyun her cüz’ünde bulunduğu gibi; haşa Ellah (c.c) bu misaller gibi eşya ile birleşerek veya karışarak onları idare etmiyor. Ellah hakkında infisal da muhaldir. Yani Ellah (c.c) eşyadan ayrı durup onu oradan idare etmez. Bütün bunlar Ellah hakkında muhaldir. Zira bunlar bir mekanı iktiza eder. Ellah ise Zatıyla mekandan münezzehtir, esmasıyla her şeyden her şeye daha yakındır.
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 2. Makám, 10. Kelime, s. 250.
[2] Ma‘rifetnâme.
ŞERH
Nasıl ki uçak vasıtasıyla geniş bir sahanın fotoğrafı çekilir, haritalar yapılır. Geniş bir alan küçültülerek bir tek sahifede gösterilir. Aynen öyle de havanın her bir zerresi, Arş-ı azam sahibinden emir alınca, adeta bütün âlemin haritasını çiziyor, içine alıyor, zapt ediyor.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Bir tek hava zerresinin içi açılsa bütün âlemde yapılan işlerin orada dercedildiği görülecektir. Bu durumda ya diyeceksin ki; havanın her bir zerresinin dünyadaki her sesi işiten bir kulağı ve herşeyi gören bir gözü, bütün mevcudatı içinde toplayarak sıkıştırıp dışarı aksettiren bir gücü ve hiçbir sesi diğeriyle karıştırmayıp, bütün insanların konuşmalarını bilecek muhit bir ilmi, kısaca hayat, ilim, irade, kudret, işitmek, görmek ve kelam gibi sıfatları haiz olması lazımdır ki; o bir tek zerre, bir anda kâinatta cereyan eden bütün hadisatı, ses ve suretleri içine alıyor. Geçmiş asırları, bugünü ve yarınları da içine alabilecek bir kabiliyette halkedilmiştir. Veya diyeceksin ki, havanın herbir zerresi, bize görünmeyen, zaman ve mekandan münezzeh olan bir Zat’ın hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar, kelam gibi sıfatlarının tecellisine mazhardır.
Ey münkir! Kudret ve ilm-i İlahinin tezahürü olan bu harika ef’al-i İlahiyyeyi hangi sebebe vereceksin? Madem hiçbir sebeb, bu harika fiilleri yapamaz. Zira esbab-ı âlem, gayet aciz, zaif, cahil, kör, sağır ve cansızdır. Bu fiiller ise nihayetsiz hayat, ilim, kudret, sem’, basar, irade, kelam gibi sıfat-ı kudsiyyenin neticesidir. O halde bizzarure kabul edeceksin ki; bütün âlemi, bütün ahvaliyle bir tek hava zerresinde derceden bir Zat-ı Gaybi var. Hava zerresinin bu harika vazifesi, mekândan münezzeh, maddeden mücerred, ilmi her şeyi ihata eden O Zatın, hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret ve kelam denilen subuti sıfatlarının tecellisi ile yerine getiriliyor. O Zat-ı Alim-i Kadir, havanın her bir zerresini bir arş-ı Rahman suretinde halkedip bütün âlemi orada dercediyor ve onu âlem-şümul tasarrufatına bir ayine yapıyor.
Evet اَلرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى “Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir.”1 ayetinin ifadesiyle O Zat-ı Alim ve Kadir, havanın her bir zerresini bir arş, bir
[1] Táhâ, 20:5.
ŞERH
Nasıl ki uçak vasıtasıyla geniş bir sahanın fotoğrafı çekilir, haritalar yapılır. Geniş bir alan küçültülerek bir tek sahifede gösterilir. Aynen öyle de havanın her bir zerresi, Arş-ı azam sahibinden emir alınca, adeta bütün âlemin haritasını çiziyor, içine alıyor, zapt ediyor.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Bir tek hava zerresinin içi açılsa bütün âlemde yapılan işlerin orada dercedildiği görülecektir. Bu durumda ya diyeceksin ki; havanın her bir zerresinin dünyadaki her sesi işiten bir kulağı ve herşeyi gören bir gözü, bütün mevcudatı içinde toplayarak sıkıştırıp dışarı aksettiren bir gücü ve hiçbir sesi diğeriyle karıştırmayıp, bütün insanların konuşmalarını bilecek muhit bir ilmi, kısaca hayat, ilim, irade, kudret, işitmek, görmek ve kelam gibi sıfatları haiz olması lazımdır ki; o bir tek zerre, bir anda kâinatta cereyan eden bütün hadisatı, ses ve suretleri içine alıyor. Geçmiş asırları, bugünü ve yarınları da içine alabilecek bir kabiliyette halkedilmiştir. Veya diyeceksin ki, havanın herbir zerresi, bize görünmeyen, zaman ve mekandan münezzeh olan bir Zat’ın hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar, kelam gibi sıfatlarının tecellisine mazhardır.
Ey münkir! Kudret ve ilm-i İlahinin tezahürü olan bu harika ef’al-i İlahiyyeyi hangi sebebe vereceksin? Madem hiçbir sebeb, bu harika fiilleri yapamaz. Zira esbab-ı âlem, gayet aciz, zaif, cahil, kör, sağır ve cansızdır. Bu fiiller ise nihayetsiz hayat, ilim, kudret, sem’, basar, irade, kelam gibi sıfat-ı kudsiyyenin neticesidir. O halde bizzarure kabul edeceksin ki; bütün âlemi, bütün ahvaliyle bir tek hava zerresinde derceden bir Zat-ı Gaybi var. Hava zerresinin bu harika vazifesi, mekândan münezzeh, maddeden mücerred, ilmi her şeyi ihata eden O Zatın, hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret ve kelam denilen subuti sıfatlarının tecellisi ile yerine getiriliyor. O Zat-ı Alim-i Kadir, havanın her bir zerresini bir arş-ı Rahman suretinde halkedip bütün âlemi orada dercediyor ve onu âlem-şümul tasarrufatına bir ayine yapıyor.
Evet اَلرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى “Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir.”1 ayetinin ifadesiyle O Zat-ı Alim ve Kadir, havanın her bir zerresini bir arş, bir
[1] Táhâ, 20:5.
ŞERH
onların imdadına koşturmak, zihayatın telkihine vasıta olmak gibi sayısız işleri havanın şuursuz, ilimsiz, kör, sağır, cahil zerresinin yapmasına imkân ve ihtimal olabilir mi? Haşa! O halde bizzurure inanmak lazımdır ki; hava unsuru, ancak ve ancak bir Zat-ı Akdes’in ef’al, esma ve sıfatının tecelliyatına ayinedir. Hatta havanın her bir zerresi, bir cihette tecelliyyat-ı Zatiyyeye mazhardır. Yani Cenab-ı Hak, bin bir isim ve sıfatıyla orada tecelli etmiş ki, bu harika işler vücud buluyor.
Evet hava zerresinin yaptığı vazifelerde bir kudret görünüyor. Ama o kudret kendisine ait değildir. Öyle ise, o kudret Ellah’ındır. Zira Kadir, yalnız Ellah’tır. Keza o hava zerresinde bir ilim de görünüyor. Ama o ilim kendisine ait değildir. Öyle ise onda görünen ilim de Ellah’ındır. Zira Alim, yalnız Ellah’tır. Keza o hava zerresinde bir vücûd görünüyor. Fakat o vücud da ona ait değildir. Öyle ise o vücud, Ellah’ın Mevcud isminin tecellisidir. Zira Vacibu’l-Vücûd, yalnız O’dur. O zerre ise, mümkinü’l-vücuddur. Keza o hava zerresinde bir hayat görünüyor. Ama o hayat ona ait değildir. Öyle ise o hayat, Ellah’ın Hayy isminin tecellisidr. Zira Hayy, yalnız O’dur. Keza o hava zerresinde bir fiil ve o fiilin neticesi olan bir san’at görünüyor. O fiil ve san’at da onun eseri değildir. Öyle ise o fiil ve san’at, Sani-i Zülcelâl’indir. Zira, Sani’ yalnız O’dur. İşte mü’min, fiilden faili, san’attan sanii, esmadan müsemmayı, sıfattan mevsufu ve git gide her bir hava zerresinde Zat-ı Akdes-i İlâhiyyenin tecellisini bulan kimsedir.
Bir hava zerresini böyle mütâlâa ettikten sonra, gücün varsa bütün hava zerrelerini birden dinle! Her bir zerre, bir arş gibi, Ellah’ı bin bir ismiyle tarif ediyor. Her bir zerrede yedi sıfat-ı İlâhiyye aşikâre görünüyor. Demek havanın bütün zerreleri:
Lâ Alîme İllellah
Lâ Kadire İllellah
Lâ Hayye İllellah
Lâ Müride İllellah
Lâ Mütekellime İllellah
Lâ Semia İllellah
Lâ Basire İllellah deyip, Cenab-ı Hakkı bütün evsaf-ı cemâliyye, kemaliyye ve celâliyyesiyle tavsif ve ilân eder. Bir zerreye bütün zerrat-ı havayı kıyas eyle ve ne kadar kelime-i tevhid getirmek lâzım geldiğini hesapla, bütün âlemin zerratıyla birlikte ne kadar secdeye kapanmak lâzım geldiğini düşün, derkeyle!
Pekâla, bir hava zerresine bu kadar işi gördürmek hangi maksada binaendir? Hava zerratının yaptığı bu zabt
ŞERH
onların imdadına koşturmak, zihayatın telkihine vasıta olmak gibi sayısız işleri havanın şuursuz, ilimsiz, kör, sağır, cahil zerresinin yapmasına imkân ve ihtimal olabilir mi? Haşa! O halde bizzurure inanmak lazımdır ki; hava unsuru, ancak ve ancak bir Zat-ı Akdes’in ef’al, esma ve sıfatının tecelliyatına ayinedir. Hatta havanın her bir zerresi, bir cihette tecelliyyat-ı Zatiyyeye mazhardır. Yani Cenab-ı Hak, bin bir isim ve sıfatıyla orada tecelli etmiş ki, bu harika işler vücud buluyor.
Evet hava zerresinin yaptığı vazifelerde bir kudret görünüyor. Ama o kudret kendisine ait değildir. Öyle ise, o kudret Ellah’ındır. Zira Kadir, yalnız Ellah’tır. Keza o hava zerresinde bir ilim de görünüyor. Ama o ilim kendisine ait değildir. Öyle ise onda görünen ilim de Ellah’ındır. Zira Alim, yalnız Ellah’tır. Keza o hava zerresinde bir vücûd görünüyor. Fakat o vücud da ona ait değildir. Öyle ise o vücud, Ellah’ın Mevcud isminin tecellisidir. Zira Vacibu’l-Vücûd, yalnız O’dur. O zerre ise, mümkinü’l-vücuddur. Keza o hava zerresinde bir hayat görünüyor. Ama o hayat ona ait değildir. Öyle ise o hayat, Ellah’ın Hayy isminin tecellisidr. Zira Hayy, yalnız O’dur. Keza o hava zerresinde bir fiil ve o fiilin neticesi olan bir san’at görünüyor. O fiil ve san’at da onun eseri değildir. Öyle ise o fiil ve san’at, Sani-i Zülcelâl’indir. Zira, Sani’ yalnız O’dur. İşte mü’min, fiilden faili, san’attan sanii, esmadan müsemmayı, sıfattan mevsufu ve git gide her bir hava zerresinde Zat-ı Akdes-i İlâhiyyenin tecellisini bulan kimsedir.
Bir hava zerresini böyle mütâlâa ettikten sonra, gücün varsa bütün hava zerrelerini birden dinle! Her bir zerre, bir arş gibi, Ellah’ı bin bir ismiyle tarif ediyor. Her bir zerrede yedi sıfat-ı İlâhiyye aşikâre görünüyor. Demek havanın bütün zerreleri:
Lâ Alîme İllellah
Lâ Kadire İllellah
Lâ Hayye İllellah
Lâ Müride İllellah
Lâ Mütekellime İllellah
Lâ Semia İllellah
Lâ Basire İllellah deyip, Cenab-ı Hakkı bütün evsaf-ı cemâliyye, kemaliyye ve celâliyyesiyle tavsif ve ilân eder. Bir zerreye bütün zerrat-ı havayı kıyas eyle ve ne kadar kelime-i tevhid getirmek lâzım geldiğini hesapla, bütün âlemin zerratıyla birlikte ne kadar secdeye kapanmak lâzım geldiğini düşün, derkeyle!
Pekâla, bir hava zerresine bu kadar işi gördürmek hangi maksada binaendir? Hava zerratının yaptığı bu zabt
METİN
Meselâ, toprağın her bir zerresi kabildir ki, muhtelif) ayrı ayrı (bütün tohumlar ve çekirdeklere medar) sebeb (ve menşe) kaynak (olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki: Otlar ve ağaçlar adedince manevî cihazat ve makineleri tazammun etsin. Veyahut onların bütün tarz-ı teşkilatını bilir, yapar, bütün onlara giydirilen suretleri tanır, dikebilir bir san’at ve kudret vermek lâzım gelir.
ŞERH
ve rabt boşu boşuna mıdır? Haşa! Bu kadar zapt ve rabtı yaptırmaktaki gaye, ebedi bir âlemde, ebedi bir muhasebenin varlığını göstermektir. Hava zerratı Hafiz isminin tecellisiyle, alemde cereyan eden her şeyi hıfzediyor, zabtediyor, rabtediyor. Hiçbir şeyi kaybetmiyor.
Demek bir gün gelecek insan ismiyle, resmiyle, cismiyle, ayniyle dirilecek, hesaba çekilecek. Cenab-ı Hak, bütün âlemin zerratını çağırmakla beraber, insanın muhasebe-i a’mali için bir tek hava zerresinin şehadeti kafi gelecektir. İnsanlar, bütün amellerini ve fiillerini o bir tek hava zerresinde seyredecektir.
Unutma! Âlemde ne kadar hava zerresi varsa, her biri senin her amelini kaydetmiştir. Bu neyi gösterir? Haşri! Zira her şeyi zabt ve kayd altına almak bir muhasebe, bir muhakeme içindir. İşte o gün zerreler senin ya lehinde, ya da aleyhinde şehadet edecektir. Bir gün hesaba çekileceksin. Öyle ise, haşir meydanında muhasebe-i amalin için lehinde veya aleyhinde ne kadar şahidler bulunduğunu düşün, ona göre hareket et!
Bütün cin ve inse bu tevhid ve haşir dersini tafsilatlı bir şekilde talim eden ise, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Zerrat-ı âlem, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratıldığı için o nur ile alakadardır ve O Zat’ı tanır ve risaletini tasdik eder. O halde bütün âlem, bütün zerratıyla, bir taraftan لَااِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ diyerek tevhid-i İlahiyi ilan ettiği gibi; diğer taraftan مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ diyerek Risalet-i Muhammediyyeyi ilan etmektedir.
(Meselâ, toprağın her bir zerresi kabildir ki, muhtelif) ayrı ayrı (bütün tohumlar ve çekirdeklere medar) sebeb (ve menşe) kaynak (olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki: Otlar ve ağaçlar adedince manevî cihazat ve makineleri tazammun etsin. Veyahut onların bütün tarz-ı teşkilatını bilir, yapar, bütün onlara giydirilen suretleri tanır, dikebilir bir san’at ve kudret vermek lâzım gelir.)
METİN
Meselâ, toprağın her bir zerresi kabildir ki, muhtelif) ayrı ayrı (bütün tohumlar ve çekirdeklere medar) sebeb (ve menşe) kaynak (olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki: Otlar ve ağaçlar adedince manevî cihazat ve makineleri tazammun etsin. Veyahut onların bütün tarz-ı teşkilatını bilir, yapar, bütün onlara giydirilen suretleri tanır, dikebilir bir san’at ve kudret vermek lâzım gelir.
ŞERH
ve rabt boşu boşuna mıdır? Haşa! Bu kadar zapt ve rabtı yaptırmaktaki gaye, ebedi bir âlemde, ebedi bir muhasebenin varlığını göstermektir. Hava zerratı Hafiz isminin tecellisiyle, alemde cereyan eden her şeyi hıfzediyor, zabtediyor, rabtediyor. Hiçbir şeyi kaybetmiyor.
Demek bir gün gelecek insan ismiyle, resmiyle, cismiyle, ayniyle dirilecek, hesaba çekilecek. Cenab-ı Hak, bütün âlemin zerratını çağırmakla beraber, insanın muhasebe-i a’mali için bir tek hava zerresinin şehadeti kafi gelecektir. İnsanlar, bütün amellerini ve fiillerini o bir tek hava zerresinde seyredecektir.
Unutma! Âlemde ne kadar hava zerresi varsa, her biri senin her amelini kaydetmiştir. Bu neyi gösterir? Haşri! Zira her şeyi zabt ve kayd altına almak bir muhasebe, bir muhakeme içindir. İşte o gün zerreler senin ya lehinde, ya da aleyhinde şehadet edecektir. Bir gün hesaba çekileceksin. Öyle ise, haşir meydanında muhasebe-i amalin için lehinde veya aleyhinde ne kadar şahidler bulunduğunu düşün, ona göre hareket et!
Bütün cin ve inse bu tevhid ve haşir dersini tafsilatlı bir şekilde talim eden ise, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Zerrat-ı âlem, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratıldığı için o nur ile alakadardır ve O Zat’ı tanır ve risaletini tasdik eder. O halde bütün âlem, bütün zerratıyla, bir taraftan لَااِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ diyerek tevhid-i İlahiyi ilan ettiği gibi; diğer taraftan مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ diyerek Risalet-i Muhammediyyeyi ilan etmektedir.
(Meselâ, toprağın her bir zerresi kabildir ki, muhtelif) ayrı ayrı (bütün tohumlar ve çekirdeklere medar) sebeb (ve menşe) kaynak (olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki: Otlar ve ağaçlar adedince manevî cihazat ve makineleri tazammun etsin. Veyahut onların bütün tarz-ı teşkilatını bilir, yapar, bütün onlara giydirilen suretleri tanır, dikebilir bir san’at ve kudret vermek lâzım gelir.)
ŞERH
Toprak unsurunda mühim bir özellik daha var ki; toprak, üzerinde meydana gelen her hadiseyi zabtediyor. Yani hayır ve şer her ameli kaydediyor, üzerinde işlenen her amelin izini alıp muhafaza ediyor. Haşir meydanında toprak getirilir ve üzerinde işlenen amellere şehadette bulunur.
Demek toprak unsuru, bir taraftan zişuura vücub-u vücud ve vahdaniyet-i İlahiyyeyi tarif ederken; diğer taraftan, üzerinde işlenen amelleri kayd ve zabt altına almakla da bir muhasebe ve muhakeme gününü ihtar ve ikaz ediyor. O halde “Dünya ahiretin mezraasıdır.” hadis-i şerifi ifade ediyor ki; bu dünyada toprak altına atılan her tohumu, toprak sümbüllendirip dışarı attığı gibi; hesap günü için hıfzedip zabdettiği şekil, suret ve izleri de yevm-i kıyamette haber verecektir.
Toprak unsuru, boşu boşuna bu insana hizmet etmiyor. Manen şöyle diyor. “Ben Halıkımı tanırım, hizmet ettiğim şahıs Ellah’ı tanımıyorsa onun amellerini zabtetmek suretiyle aleyhinde şahitlik ederim.” Toprak, izn-i İlahi ile küre-i arz üzerinde cereyan eden her hadisenin şekil ve izini alır, mahkeme-i kübraya gelir. Ehl-i iman hakkında “Şu kul beni kendisine hizmetçi yapan Rabbini tanıdı ve benim üstümde sana ibadet etti.” diyerek o kimsenin lehinde şehadet ettiği gibi; ehl-i küfür ve isyan hakkında da “Yeryüzünü kendisine bir beşik yapan ve bütün ihtiyacını bende depo eden Rabbini inkar ve ona isyan etti.” diyerek o kimsenin aleyhinde şehadette bulunur. Zilzal Suresi, küre-i arzın ehl-i iman ve ehl-i küfür hakkındaki bu şehadetini şöyle ifade etmektedir:
اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Küre-i arz, kendisine has sarsıntısıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını (içindeki madenleri, hazineleri, ölüleri) dışarı çıkardığı, Ve insan “Ne oluyor buna!” dediği
ŞERH
Toprak unsurunda mühim bir özellik daha var ki; toprak, üzerinde meydana gelen her hadiseyi zabtediyor. Yani hayır ve şer her ameli kaydediyor, üzerinde işlenen her amelin izini alıp muhafaza ediyor. Haşir meydanında toprak getirilir ve üzerinde işlenen amellere şehadette bulunur.
Demek toprak unsuru, bir taraftan zişuura vücub-u vücud ve vahdaniyet-i İlahiyyeyi tarif ederken; diğer taraftan, üzerinde işlenen amelleri kayd ve zabt altına almakla da bir muhasebe ve muhakeme gününü ihtar ve ikaz ediyor. O halde “Dünya ahiretin mezraasıdır.” hadis-i şerifi ifade ediyor ki; bu dünyada toprak altına atılan her tohumu, toprak sümbüllendirip dışarı attığı gibi; hesap günü için hıfzedip zabdettiği şekil, suret ve izleri de yevm-i kıyamette haber verecektir.
Toprak unsuru, boşu boşuna bu insana hizmet etmiyor. Manen şöyle diyor. “Ben Halıkımı tanırım, hizmet ettiğim şahıs Ellah’ı tanımıyorsa onun amellerini zabtetmek suretiyle aleyhinde şahitlik ederim.” Toprak, izn-i İlahi ile küre-i arz üzerinde cereyan eden her hadisenin şekil ve izini alır, mahkeme-i kübraya gelir. Ehl-i iman hakkında “Şu kul beni kendisine hizmetçi yapan Rabbini tanıdı ve benim üstümde sana ibadet etti.” diyerek o kimsenin lehinde şehadet ettiği gibi; ehl-i küfür ve isyan hakkında da “Yeryüzünü kendisine bir beşik yapan ve bütün ihtiyacını bende depo eden Rabbini inkar ve ona isyan etti.” diyerek o kimsenin aleyhinde şehadette bulunur. Zilzal Suresi, küre-i arzın ehl-i iman ve ehl-i küfür hakkındaki bu şehadetini şöyle ifade etmektedir:
اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Küre-i arz, kendisine has sarsıntısıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını (içindeki madenleri, hazineleri, ölüleri) dışarı çıkardığı, Ve insan “Ne oluyor buna!” dediği
METİN
Daha sair mevcudatı da kıyas et. Tâ anlayacaksın ki: Her şeyde aşikâre, vahdaniyetin çok delilleri var. Evet bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak, her şeyin Hâlık’ına has bir iştir.
ŞERH
koca bir ağacın proğramını ihtiva eder. Bir hava zerresi, bütün âlemi içine alır, tok da olmaz. Bütün insanların hesabı, Ellah için o kadar kolaydır ki; O Zat-ı Zülcelal, kıyamet gününde başka şahide gerek kalmadan bir tek hava zerresi ile bütün insanların hesabını görmeye kadirdir. Kadir-i Zülcelal, o gün bir tek hava zerresini açabilir, her insanın hesabını onunla görebilir.
Bir tek hava zerresi, bu kadar hadisat-ı âlemi ve ef’al ve akval-i insaniyyeyi zabtedip kaydederse, kâinatın bir misal-i musağğarı hükmünde olan insanın o zerreden ne kadar harika olduğu bedaheten anlaşılmaz mı? Bahusus Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın Zatı ve O’nun kalb-i mübareki, bütün âlemin nüsha-i camiası olması hasebiyle ne kadar O Kadir-i Zülcelal’i gösterdiği düşünülsün.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Gerek havanın, gerekse toprağın her bir zerresinin yaptığı harika işler ve gördüğü vazifeler lisaniyle; ef’al, esma, sıfat, şuunat ve Zat-ı Akdes-i İlâhinin tecelliyyatını anlamak birinci derecede vazifemizdir. Hava ve toprağın zerrelerinin gördüğü vazifeler ile de ahiretin varlığını ve bu âlemin ahirete delalet ettiğini ve ahiretin mezraası olması hasebiyle bu âlemin oradan gelip tekrar oraya intikal ettiğini kabul etmek de ikinci derecede vazifemizdir.
Havanın ve toprağın her bir zerresinin her şeyi zabt ve kaydetmesi delalet eder ki; her bir zerre Levh-i Mahfuzun küçük bir nümunesidir ve bin bir ism-i İlâhinin tecelliyyatının küçük bir arşıdır.
İşte Güneş, hava ve toprak unsurları gibi (Daha sair mevcudatı da kıyas et. Tâ anlayacaksın ki: Her şeyde aşikâre, vahdaniyetin çok delilleri var. Evet bir şeyden her şeyi yapmak) Mesela; bir damla sudan hesapsız aza ve cihazat-ı hayvaniyeyi yaratmak (ve her şeyi bir tek şey yapmak, her şeyin Hâlık’ına has bir iştir.) Mesela; su, toprak, hava ve Güneş gibi unsurları bir araya getirip bir tek sineği yapmak, her şeyin Halık’ına has bir iştir. Halbuki o unsurların tabiatları birbirine zıttır. Zira suyun tabiatı rutubet, toprağın tabiatı ise yubusettir. Havanın tabiatı burudet, Güneşin tabiatı ise hararettir. Bu dört unsurun tabiatı
METİN
Daha sair mevcudatı da kıyas et. Tâ anlayacaksın ki: Her şeyde aşikâre, vahdaniyetin çok delilleri var. Evet bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak, her şeyin Hâlık’ına has bir iştir.
ŞERH
koca bir ağacın proğramını ihtiva eder. Bir hava zerresi, bütün âlemi içine alır, tok da olmaz. Bütün insanların hesabı, Ellah için o kadar kolaydır ki; O Zat-ı Zülcelal, kıyamet gününde başka şahide gerek kalmadan bir tek hava zerresi ile bütün insanların hesabını görmeye kadirdir. Kadir-i Zülcelal, o gün bir tek hava zerresini açabilir, her insanın hesabını onunla görebilir.
Bir tek hava zerresi, bu kadar hadisat-ı âlemi ve ef’al ve akval-i insaniyyeyi zabtedip kaydederse, kâinatın bir misal-i musağğarı hükmünde olan insanın o zerreden ne kadar harika olduğu bedaheten anlaşılmaz mı? Bahusus Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın Zatı ve O’nun kalb-i mübareki, bütün âlemin nüsha-i camiası olması hasebiyle ne kadar O Kadir-i Zülcelal’i gösterdiği düşünülsün.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Gerek havanın, gerekse toprağın her bir zerresinin yaptığı harika işler ve gördüğü vazifeler lisaniyle; ef’al, esma, sıfat, şuunat ve Zat-ı Akdes-i İlâhinin tecelliyyatını anlamak birinci derecede vazifemizdir. Hava ve toprağın zerrelerinin gördüğü vazifeler ile de ahiretin varlığını ve bu âlemin ahirete delalet ettiğini ve ahiretin mezraası olması hasebiyle bu âlemin oradan gelip tekrar oraya intikal ettiğini kabul etmek de ikinci derecede vazifemizdir.
Havanın ve toprağın her bir zerresinin her şeyi zabt ve kaydetmesi delalet eder ki; her bir zerre Levh-i Mahfuzun küçük bir nümunesidir ve bin bir ism-i İlâhinin tecelliyyatının küçük bir arşıdır.
İşte Güneş, hava ve toprak unsurları gibi (Daha sair mevcudatı da kıyas et. Tâ anlayacaksın ki: Her şeyde aşikâre, vahdaniyetin çok delilleri var. Evet bir şeyden her şeyi yapmak) Mesela; bir damla sudan hesapsız aza ve cihazat-ı hayvaniyeyi yaratmak (ve her şeyi bir tek şey yapmak, her şeyin Hâlık’ına has bir iştir.) Mesela; su, toprak, hava ve Güneş gibi unsurları bir araya getirip bir tek sineği yapmak, her şeyin Halık’ına has bir iştir. Halbuki o unsurların tabiatları birbirine zıttır. Zira suyun tabiatı rutubet, toprağın tabiatı ise yubusettir. Havanın tabiatı burudet, Güneşin tabiatı ise hararettir. Bu dört unsurun tabiatı
ŞERH
وَهُوَ الَّذ۪ى اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجْنَا بِه۪ نَبَاتَ كُلِّ شَىْءٍ فَاَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِرًا نُخْرِجُ مِنْهُ حَبًّا مُتَرَاكِبًا وَمِنَ النَّخْلِ مِنْ طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِنْ اَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ اُنْظُرُوا اِلٰى ثَمَرِه۪ اِذَا اَثْمَرَ وَيَنْعِه۪ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكُمْ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
“(Ve O) ilim ve kudreti nihayetsiz olan Zat-ı Akdes(dir ki, gökten) sema canibinden veya bulutlardan (su) yağmur (indirmiştir.) Bu vâsıta ile yeryüzüne bir nevi hayat bahşetmektedir. (Sonra o su ile her çeşit nebatı çıkardık.) Yeryüzünü öyle muhtelif nev’lerde yetişip büyüyen bitkilerle süsledik. (Sonra ondan da) nebatattan da (yeşil olanları çıkardık. O yeşil nebatattan da birbiri üzerine binmiş başaklar çıkarıyoruz.) Yani: birbiri üzerine sıralanmış olan muntazam sünbüller ve saireyi yaratıyoruz. (Ve hurma ağacından) yani (onun tomurcuğundan da yakın salkımlar) birbirine bitişik, yiyecek kimseler için olgunlaşmış çok miktarda hurmayı taşıyan salkımlar (çıkardık.) Bunları da bir büyük nİmet olmak üzere insanlığa ihsan ettik. (Ve üzüm bahçeleri) vücuda getirdik (ve birbirine benzeyen ve benzemeyen) yani görünüşleri, miktarları, renkleri, tatları ve diğer özellikleri çeşitli olan, bu sebeble de Ellah’ın kudretinin mükemmelliğini gösterip duran (zeytin ve nar çıkardık.) Böyle pek fâideli nİmetler yarattık. Artık ey insanlar! Her birinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına ibret nazarıyla bakınız!) Bunlar başlangıçta kendileriyle faydalanılmayacak bir halde bulunuyorlar, sonra renkleri, lezzetleri değişiyor, yetişip büyüyorlar, istifadeye elverişli bir mükemmelliğe kavuşuyorlar. (Şüphe yok ki, bunda) bu beyan olunan kudret eserlerinde, bu güzel manzaralarda (imân eden kavim için) hakkı bilip tasdike muvaffak olan bir cemaat için (bir çok âyetler vardır.) Bütün bu yaratılan eserler, her şeye kadir, ilim ve hikmet sahibi olan ezeli bir Zatın varlığına, kudret ve azametine açıkça işaret ve şahitlik etmektedir. Ellah’ın varlığına inanan akıl ve irfan sahibi zatlar, bütün bu eşsiz ve güzel eserleri birer ibret gözüyle seyrederler. Kâfirler ve münkirler ise, böyle bir Zat’ın varlığına ve birliğine şahadet eden eserlerden sarf-ı nazar ederek nefislerine zulmederler.”1
[1] En‘ám, 6:99.
ŞERH
وَهُوَ الَّذ۪ى اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجْنَا بِه۪ نَبَاتَ كُلِّ شَىْءٍ فَاَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِرًا نُخْرِجُ مِنْهُ حَبًّا مُتَرَاكِبًا وَمِنَ النَّخْلِ مِنْ طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِنْ اَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ اُنْظُرُوا اِلٰى ثَمَرِه۪ اِذَا اَثْمَرَ وَيَنْعِه۪ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكُمْ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
“(Ve O) ilim ve kudreti nihayetsiz olan Zat-ı Akdes(dir ki, gökten) sema canibinden veya bulutlardan (su) yağmur (indirmiştir.) Bu vâsıta ile yeryüzüne bir nevi hayat bahşetmektedir. (Sonra o su ile her çeşit nebatı çıkardık.) Yeryüzünü öyle muhtelif nev’lerde yetişip büyüyen bitkilerle süsledik. (Sonra ondan da) nebatattan da (yeşil olanları çıkardık. O yeşil nebatattan da birbiri üzerine binmiş başaklar çıkarıyoruz.) Yani: birbiri üzerine sıralanmış olan muntazam sünbüller ve saireyi yaratıyoruz. (Ve hurma ağacından) yani (onun tomurcuğundan da yakın salkımlar) birbirine bitişik, yiyecek kimseler için olgunlaşmış çok miktarda hurmayı taşıyan salkımlar (çıkardık.) Bunları da bir büyük nİmet olmak üzere insanlığa ihsan ettik. (Ve üzüm bahçeleri) vücuda getirdik (ve birbirine benzeyen ve benzemeyen) yani görünüşleri, miktarları, renkleri, tatları ve diğer özellikleri çeşitli olan, bu sebeble de Ellah’ın kudretinin mükemmelliğini gösterip duran (zeytin ve nar çıkardık.) Böyle pek fâideli nİmetler yarattık. Artık ey insanlar! Her birinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına ibret nazarıyla bakınız!) Bunlar başlangıçta kendileriyle faydalanılmayacak bir halde bulunuyorlar, sonra renkleri, lezzetleri değişiyor, yetişip büyüyorlar, istifadeye elverişli bir mükemmelliğe kavuşuyorlar. (Şüphe yok ki, bunda) bu beyan olunan kudret eserlerinde, bu güzel manzaralarda (imân eden kavim için) hakkı bilip tasdike muvaffak olan bir cemaat için (bir çok âyetler vardır.) Bütün bu yaratılan eserler, her şeye kadir, ilim ve hikmet sahibi olan ezeli bir Zatın varlığına, kudret ve azametine açıkça işaret ve şahitlik etmektedir. Ellah’ın varlığına inanan akıl ve irfan sahibi zatlar, bütün bu eşsiz ve güzel eserleri birer ibret gözüyle seyrederler. Kâfirler ve münkirler ise, böyle bir Zat’ın varlığına ve birliğine şahadet eden eserlerden sarf-ı nazar ederek nefislerine zulmederler.”1
[1] En‘ám, 6:99.
ŞERH
esma ve sıfatıyla tanımamak ve kabul etmemek ne kadar divanelik hezeyanıdır bil, ayıl. İman ve ubudiyet dairesine gir ve kurtul. Zira O Vahid-i Ehad’i kabul etmeyen, mevcudat adedince, hatta zerrat adedince ilahları kabul etmek mecburiyetinde kalır. Bu ise hadsiz muhalatı intac eder. Madem küfür ve dalalet yolu böyle hadsiz muhalatı intac eder. İman ve hidayet yolu ise gayet kolay ve makuldur. Öyleyse ey ehl-i küfür ve dalalet! Ne zorun var ki, böyle hadsiz muhalleri intac eden bir yolu tercih ediyorsun. O halde iman ve hidayet yolunu tercih etmekle Biri bul, kurtul!
ŞERH
esma ve sıfatıyla tanımamak ve kabul etmemek ne kadar divanelik hezeyanıdır bil, ayıl. İman ve ubudiyet dairesine gir ve kurtul. Zira O Vahid-i Ehad’i kabul etmeyen, mevcudat adedince, hatta zerrat adedince ilahları kabul etmek mecburiyetinde kalır. Bu ise hadsiz muhalatı intac eder. Madem küfür ve dalalet yolu böyle hadsiz muhalatı intac eder. İman ve hidayet yolu ise gayet kolay ve makuldur. Öyleyse ey ehl-i küfür ve dalalet! Ne zorun var ki, böyle hadsiz muhalleri intac eden bir yolu tercih ediyorsun. O halde iman ve hidayet yolunu tercih etmekle Biri bul, kurtul!
ŞERH
veya ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. O hâlde, Yahudi ve Hıristiyanların bir kısım peygamberlerin risaletini, bahusus Risalet-i Muhammediye (a.s.m)’ı inkâr etmelerindeki asıl gáyeleri, Ellah’ı inkârdır. Ancak Ellah’ı inkâr ettiklerini doğrudan doğruya izhar etmiyorlar.
وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ “Onlar, Ellah ve resûlleri arasını tefrîk etmek isterler.” Yâni onlar, Hazret-i Muhammed (asm) ve diğer ba’zı peygamberlerin risâletini inkâr etmekle peygamberlerin arasını tefrîk etmek isterler. Îmân cihetinde peygamberlerin arasını tefrîk etmek ise, Ellah ile bütün peygamberlerin arasını tefrîk etmek sayılır. Ellah ile peygamberlerinin arasını tefrîk etmenin ma’nâsı ise; “Peygamberlere îmân etmeksizin Ellah’a îmân etmenin mümkün olacağı” gibi bâtıl bir düşüncedir. Bu ise küfürdür. Zîrâ, ulûhiyyet, risâletsiz olamaz.
وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ “Ve onlar derler ki: Biz ba’zı peygamberlere inanırız, ba’zılarını ise inkâr ederiz.” İşte, Ellah’ın ve bütün peygamberlerin düşmanı olan Yahûdî ve Hıristiyanlar böyle inanıyorlar. Yâni, Yahûdîler, Tevrât ve Mûsâ (as)’a îmân edip, İncîl ve Îsâ (as) ile Kur’ân ve Hazret-i Muhammed (asm)’ı inkâr ediyorlar. Hıristiyanlara gelince, onlar da İncîl ve Hazret-i Îsâ (as)’a îmân edip Kur’ân’ı ve Hazret-i Muhammed (asm)’ı inkâr ediyorlar.
Yahûdî ve Hıristiyanlar, bütün peygamberlerin dîni olan İslam Dînini terk ederler; onun yerine Yahûdîlik ve Hıristiyanlık nâmları altında yeni birer dîn ihdâs ederler. Bütün peygamberler ümmetlerine “Hâtemü’l-Enbiyâ” olan Hazret-i Muhammed (asm)’ın risâletini haber verdikleri hâlde; Yahûdî ve Hıristiyanlar, Risâlet-i Muhammediyye (asm)’ı inkâr etmekle, hakíkat-i hâlde bütün peygamberleri ve Ellah’ı inkâr etmişlerdir.
وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلًا “Onlar îmân ile küfür, hak ile bâtıl arasında bir yol bulmak istiyorlar.” Yâni, onlar, Tevrât ve İncîl’in aslını tahrîf ederek Yahûdîlik ve Hıristiyanlık nâmları altında yeni birer dîn ihdâs edip; bu dînleri, hak dîn olan İslamiyyet’in yerine ikáme etmeleri ve bir kısım peygamberlerin
ŞERH
veya ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. O hâlde, Yahudi ve Hıristiyanların bir kısım peygamberlerin risaletini, bahusus Risalet-i Muhammediye (a.s.m)’ı inkâr etmelerindeki asıl gáyeleri, Ellah’ı inkârdır. Ancak Ellah’ı inkâr ettiklerini doğrudan doğruya izhar etmiyorlar.
وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ “Onlar, Ellah ve resûlleri arasını tefrîk etmek isterler.” Yâni onlar, Hazret-i Muhammed (asm) ve diğer ba’zı peygamberlerin risâletini inkâr etmekle peygamberlerin arasını tefrîk etmek isterler. Îmân cihetinde peygamberlerin arasını tefrîk etmek ise, Ellah ile bütün peygamberlerin arasını tefrîk etmek sayılır. Ellah ile peygamberlerinin arasını tefrîk etmenin ma’nâsı ise; “Peygamberlere îmân etmeksizin Ellah’a îmân etmenin mümkün olacağı” gibi bâtıl bir düşüncedir. Bu ise küfürdür. Zîrâ, ulûhiyyet, risâletsiz olamaz.
وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ “Ve onlar derler ki: Biz ba’zı peygamberlere inanırız, ba’zılarını ise inkâr ederiz.” İşte, Ellah’ın ve bütün peygamberlerin düşmanı olan Yahûdî ve Hıristiyanlar böyle inanıyorlar. Yâni, Yahûdîler, Tevrât ve Mûsâ (as)’a îmân edip, İncîl ve Îsâ (as) ile Kur’ân ve Hazret-i Muhammed (asm)’ı inkâr ediyorlar. Hıristiyanlara gelince, onlar da İncîl ve Hazret-i Îsâ (as)’a îmân edip Kur’ân’ı ve Hazret-i Muhammed (asm)’ı inkâr ediyorlar.
Yahûdî ve Hıristiyanlar, bütün peygamberlerin dîni olan İslam Dînini terk ederler; onun yerine Yahûdîlik ve Hıristiyanlık nâmları altında yeni birer dîn ihdâs ederler. Bütün peygamberler ümmetlerine “Hâtemü’l-Enbiyâ” olan Hazret-i Muhammed (asm)’ın risâletini haber verdikleri hâlde; Yahûdî ve Hıristiyanlar, Risâlet-i Muhammediyye (asm)’ı inkâr etmekle, hakíkat-i hâlde bütün peygamberleri ve Ellah’ı inkâr etmişlerdir.
وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلًا “Onlar îmân ile küfür, hak ile bâtıl arasında bir yol bulmak istiyorlar.” Yâni, onlar, Tevrât ve İncîl’in aslını tahrîf ederek Yahûdîlik ve Hıristiyanlık nâmları altında yeni birer dîn ihdâs edip; bu dînleri, hak dîn olan İslamiyyet’in yerine ikáme etmeleri ve bir kısım peygamberlerin
ŞERH
arasında tefrîka yapmadılar. Belki bütün peygamberlere îmân ettikleri gibi, bütün peygamberlerin Ellah’dan getirmiş oldukları ahkamın hak ve doğru olduğunu da ikrâr ettiler.
اُولٰئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْ “İşte bu vasıflara sâhib olan mü’minlerin mükâfatlarını Ellah (cc), ileride verecektir.” Yâni, Ellah’a ve bütün peygamberlere îmân etmek vasfına, böyle ulvî ve nezih bir i’tikáda sâhib olan mü’minlere, Ellah’ın vahdâniyyetini tasdîk ve bütün peygamberlere îmân etmeleri ve Ellah ile resûllerinin arasını tefrîk etmeksizin resûllerin hepsine birden îmân etmeleri sebebiyle Ellah (cc), bu geçerli îmânlarının mukábilinde onların mükâfatlarını ileride verecek, onları bu kâmil îmânlarının semerelerine mutlaka kavuşturacaktır. Ellahu Teâlâ’nın, böyle bir îmâna sâhib olan mü’minlere mükâfatlarını vermesi, rahmetinin muktezâsıdır.
Âyet-i kerîmenin وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا “Ellahu Teâlâ çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” kısmı, böyle bir rahmeti müjdelemektedir. Yâni, mü’minlere hidâyeti bahşeden Ellahu Teâlâ, tarîk-ı haktan onları uzaklaştıran ve hasbe’l-beşeriyye onlardan sudûr eden günâhlarını mağfiret edici ve onlara enva-ı ni’metîni ihsân etmekle merhamet edicidir.”1
İkincisi: A’raf Suresi’nin 158. ayet-i kerimesidir.
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًاالَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ وَيُم۪يتُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Ey Rasûlüm de ki: Ey insanlar! Muhakkak, ben kesin olarak cümlenize (kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanlara) Ellah tarafından gönderilmiş Peygamberim. Öyle bir Ellah ki, semâvât ve arzın bütün mülkü O’nundur. Ondan başka İlâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Ey insanlar! Öyle ise Ellah’a ve Onun Nebîy-yi Ümmî olan Rasûlüne îmân edin ki, o Rasûl de Ellah’a ve O’nun indirdiği
[1] Nisâ, 4:150-152.
ŞERH
arasında tefrîka yapmadılar. Belki bütün peygamberlere îmân ettikleri gibi, bütün peygamberlerin Ellah’dan getirmiş oldukları ahkamın hak ve doğru olduğunu da ikrâr ettiler.
اُولٰئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْ “İşte bu vasıflara sâhib olan mü’minlerin mükâfatlarını Ellah (cc), ileride verecektir.” Yâni, Ellah’a ve bütün peygamberlere îmân etmek vasfına, böyle ulvî ve nezih bir i’tikáda sâhib olan mü’minlere, Ellah’ın vahdâniyyetini tasdîk ve bütün peygamberlere îmân etmeleri ve Ellah ile resûllerinin arasını tefrîk etmeksizin resûllerin hepsine birden îmân etmeleri sebebiyle Ellah (cc), bu geçerli îmânlarının mukábilinde onların mükâfatlarını ileride verecek, onları bu kâmil îmânlarının semerelerine mutlaka kavuşturacaktır. Ellahu Teâlâ’nın, böyle bir îmâna sâhib olan mü’minlere mükâfatlarını vermesi, rahmetinin muktezâsıdır.
Âyet-i kerîmenin وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا “Ellahu Teâlâ çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” kısmı, böyle bir rahmeti müjdelemektedir. Yâni, mü’minlere hidâyeti bahşeden Ellahu Teâlâ, tarîk-ı haktan onları uzaklaştıran ve hasbe’l-beşeriyye onlardan sudûr eden günâhlarını mağfiret edici ve onlara enva-ı ni’metîni ihsân etmekle merhamet edicidir.”1
İkincisi: A’raf Suresi’nin 158. ayet-i kerimesidir.
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًاالَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ وَيُم۪يتُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Ey Rasûlüm de ki: Ey insanlar! Muhakkak, ben kesin olarak cümlenize (kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanlara) Ellah tarafından gönderilmiş Peygamberim. Öyle bir Ellah ki, semâvât ve arzın bütün mülkü O’nundur. Ondan başka İlâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Ey insanlar! Öyle ise Ellah’a ve Onun Nebîy-yi Ümmî olan Rasûlüne îmân edin ki, o Rasûl de Ellah’a ve O’nun indirdiği
[1] Nisâ, 4:150-152.
ŞERH
bütün semâvî kitâblara ve suhuflara îmân ediyor. Ve siz, o Nebîy-yi Ümmî’ye îmân etmekle berâber ona tâbi’ olun ki; hidâyete eresiniz.”1
Demek, Risalet-i Muhammediyye (a.s.m)’ı inkar etmek küfür olduğu gibi; mezkur ayet-i kerimenin sarahatiyle Risalet-i Muhammediyyenin umumiyyetini ve cihanşümul olduğunu inkar etmek de küfürdür.
Üçüncüsü: Al-i İmran Suresi’nin 81. ayet-i kerimesidir. Şöyle ki:
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪ي قَالُٓوا اَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
“Hatırla o vakti ki, Ellah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyye (asm)’ı ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mîsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mîsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Resûl (Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı O’na yardım edeceksiniz. Sonra Ellah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ Buyurdu. Onlar da ikrâr ettik dediler. Ellah-u Teâlâ şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim buyurdu. (Yâni Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Ellah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”2
Demek, Resul-i Ekrem (s.a.v) bütün peygamberlerin de peygamberidir. Cenâb-ı Hak, her bir asra bir veyâ birkaç peygamber göndermiştir. Onların her biri, kendi asırlarında vazîfedâr oldukları halde, Rasûl-i Ekrem (a.s.m), bütün asırlara hitab eden ve kendinden önceki zamanlara ma’nen, kendisinden sonraki zamanlara ise maddeten gönderilmiş umûmî ve cihânşümûl bir peygamberdir.
[1] A‘râf, 7:158.
[2] Âl-i Imrân, 3:81.
ŞERH
bütün semâvî kitâblara ve suhuflara îmân ediyor. Ve siz, o Nebîy-yi Ümmî’ye îmân etmekle berâber ona tâbi’ olun ki; hidâyete eresiniz.”1
Demek, Risalet-i Muhammediyye (a.s.m)’ı inkar etmek küfür olduğu gibi; mezkur ayet-i kerimenin sarahatiyle Risalet-i Muhammediyyenin umumiyyetini ve cihanşümul olduğunu inkar etmek de küfürdür.
Üçüncüsü: Al-i İmran Suresi’nin 81. ayet-i kerimesidir. Şöyle ki:
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪ي قَالُٓوا اَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
“Hatırla o vakti ki, Ellah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyye (asm)’ı ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mîsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mîsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Resûl (Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı O’na yardım edeceksiniz. Sonra Ellah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ Buyurdu. Onlar da ikrâr ettik dediler. Ellah-u Teâlâ şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim buyurdu. (Yâni Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Ellah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”2
Demek, Resul-i Ekrem (s.a.v) bütün peygamberlerin de peygamberidir. Cenâb-ı Hak, her bir asra bir veyâ birkaç peygamber göndermiştir. Onların her biri, kendi asırlarında vazîfedâr oldukları halde, Rasûl-i Ekrem (a.s.m), bütün asırlara hitab eden ve kendinden önceki zamanlara ma’nen, kendisinden sonraki zamanlara ise maddeten gönderilmiş umûmî ve cihânşümûl bir peygamberdir.
[1] A‘râf, 7:158.
[2] Âl-i Imrân, 3:81.
METİN
Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın,1 öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünki; nasıl Güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.
ŞERH
(Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir.) Şu kâinattaki müzeyyen masnuatın elbette mukaddes bir Sani’i vardır. Böyle mukaddes bir Sani’, ulûhiyyet ve rububiyyet sıfatlarıyla muttasıftır. Elbette böyle ulûhiyyet ve rububiyyet sıfatlarıyla muttasıf bir Zat, bu sıfatlarını izhar etmek isteyecektir. Bu âli maksad için, nev-i beşer içinde bazı insanları kendisine elçi olarak seçecek ve bu vazifeyi onlara yaptıracaktır. O elçiler ise, başta Hazret-i Muhammed (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberan-ı izam hazeratıdır.
Müellif (r.a), bu cümlelerinde Kelam İlmi ıstılahınca kabul edilen ulûhiyyet ve rububiyyet sıfatlarını nazara veriyor. Zira kelam ilmine göre; ulûhiyyet yedi sıfat-ı subutiyye ile altı sıfat-ı selbiyyenin tecelliyyatına denir. Bununla beraber, tecelliyyat-ı esma ve tecelliyyat-ı ef’ale de iltizamen delalet eder. İlm-i Kelam ıstılahında rububiyyet ise; tecelliyyat-ı ef’al ve esmaya denir. Bununla beraber tecelliyyat-ı zat ve tecelliyyat-ı sıfata da iltizamen delalet eder. Demek ulûhiyyet ve rububiyyet sıfatları, bütün esma ve sıfat-ı İlahiyyeyi içine almaktadır. Bütün esma ve sıfat-ı İlahiyye ise, risalet müessesesini istilzam ve iktiza eder. Müellif (r.a), bu “İkinci İşaret”te esma ve sıfat-ı İlahiyyenin risalet müessesesini nasıl istilzam ve iktiza ettiğini bazı isim ve sıfatları misal olarak vermek suretiyle isbat ediyor. Şöyle ki:
(Çünki; nasıl Güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.) Müellif (r.a), bu cümlelerinde geçen “uluhiyyet” tabirini, İlm-i Kelam ıstılahınca kabul edilen mezkur manada kullanmıyor, “ma’budiyyet” manasında kullanıyor.
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatı ile İlah ve Ma’bud isimlerinin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
[1] Sáffât, 37:6, Hicr, 15:16, Nahl, 16:8, Fussılet, 41:12, Mülk,67:5.
METİN
Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın,1 öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünki; nasıl Güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.
ŞERH
(Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir.) Şu kâinattaki müzeyyen masnuatın elbette mukaddes bir Sani’i vardır. Böyle mukaddes bir Sani’, ulûhiyyet ve rububiyyet sıfatlarıyla muttasıftır. Elbette böyle ulûhiyyet ve rububiyyet sıfatlarıyla muttasıf bir Zat, bu sıfatlarını izhar etmek isteyecektir. Bu âli maksad için, nev-i beşer içinde bazı insanları kendisine elçi olarak seçecek ve bu vazifeyi onlara yaptıracaktır. O elçiler ise, başta Hazret-i Muhammed (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberan-ı izam hazeratıdır.
Müellif (r.a), bu cümlelerinde Kelam İlmi ıstılahınca kabul edilen ulûhiyyet ve rububiyyet sıfatlarını nazara veriyor. Zira kelam ilmine göre; ulûhiyyet yedi sıfat-ı subutiyye ile altı sıfat-ı selbiyyenin tecelliyyatına denir. Bununla beraber, tecelliyyat-ı esma ve tecelliyyat-ı ef’ale de iltizamen delalet eder. İlm-i Kelam ıstılahında rububiyyet ise; tecelliyyat-ı ef’al ve esmaya denir. Bununla beraber tecelliyyat-ı zat ve tecelliyyat-ı sıfata da iltizamen delalet eder. Demek ulûhiyyet ve rububiyyet sıfatları, bütün esma ve sıfat-ı İlahiyyeyi içine almaktadır. Bütün esma ve sıfat-ı İlahiyye ise, risalet müessesesini istilzam ve iktiza eder. Müellif (r.a), bu “İkinci İşaret”te esma ve sıfat-ı İlahiyyenin risalet müessesesini nasıl istilzam ve iktiza ettiğini bazı isim ve sıfatları misal olarak vermek suretiyle isbat ediyor. Şöyle ki:
(Çünki; nasıl Güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.) Müellif (r.a), bu cümlelerinde geçen “uluhiyyet” tabirini, İlm-i Kelam ıstılahınca kabul edilen mezkur manada kullanmıyor, “ma’budiyyet” manasında kullanıyor.
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatı ile İlah ve Ma’bud isimlerinin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
[1] Sáffât, 37:6, Hicr, 15:16, Nahl, 16:8, Fussılet, 41:12, Mülk,67:5.
ŞERH
“Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini isbat eder, birbirini tazammun eder, biribirisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtem-ül Enbiya’dır, bütün enbiyanın vârisidir; elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrasından hariç, hakikat ve necat yolu olamaz.”1
“Kelime-i Şehadetin Bürhanı İçindedir
Kelime-i şehadet vardır iki kelâmı. Birbirine şahiddir, hem delil ve bürhandır.
Birincisi, sâniye bir bürhan-ı limmîdir. İkincisi, evvele bir bürhan-ı innîdir.”2
“ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ Bu kelime-i âliye, üssü’l-esas-ı İslamiyet olduğu gibi kâinat üstünde temevvüc eden İslamiyetin en nuranî ve en ulvî bayrağıdır.
Evet, misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman, bu menşur-u mukaddeste yazılmıştır.
Evet, âb-ı hayat olan İslamiyet ise, bu kelimenin ayn-ül hayatından nebean eder.
Evet, ebede namzed olan nev’-i beşer içinde saadet-saray-ı ebediyeye tayin ve tebşir olunanın ellerine verilmiş bir ferman-ı ezelîdir.
Evet, kalb denilen avalim-i gayba karşı olan penceresinde kurulmuş olan latife-i Rabbaniyenin fotoğrafıyla alınan timsal-i nuranîyle Sultan-ı Ezel’i ilân eden harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir.
Evet, vicdanın esrarengiz olan nutk-u beliganesini cem’iyet-i kâinata karşı vekaleten inşad eden hatib-i fasihi ve kâinata Hâkim-i Ezel’i ilân eden imanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u lâyezalîdir.
İşaret: Bu kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahid-i sadıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet, ulûhiyet nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed Aleyhisselâm, Sâni’-i Zülcelal’e zâtıyla ve lisanıyla bürhan-ı innîdir...”3
Bazıları diyorlar ki: لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, ehl-i necat olmak için kafidir.
[1] Mektûbât, 26. Mektûb, 4. Mebhas, 5. Mes’ele, s. 335.
[2] Sözler, Lemeât, s. 702.
[3] Muhâkemât, s. 116.
ŞERH
“Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini isbat eder, birbirini tazammun eder, biribirisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtem-ül Enbiya’dır, bütün enbiyanın vârisidir; elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrasından hariç, hakikat ve necat yolu olamaz.”1
“Kelime-i Şehadetin Bürhanı İçindedir
Kelime-i şehadet vardır iki kelâmı. Birbirine şahiddir, hem delil ve bürhandır.
Birincisi, sâniye bir bürhan-ı limmîdir. İkincisi, evvele bir bürhan-ı innîdir.”2
“ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ Bu kelime-i âliye, üssü’l-esas-ı İslamiyet olduğu gibi kâinat üstünde temevvüc eden İslamiyetin en nuranî ve en ulvî bayrağıdır.
Evet, misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman, bu menşur-u mukaddeste yazılmıştır.
Evet, âb-ı hayat olan İslamiyet ise, bu kelimenin ayn-ül hayatından nebean eder.
Evet, ebede namzed olan nev’-i beşer içinde saadet-saray-ı ebediyeye tayin ve tebşir olunanın ellerine verilmiş bir ferman-ı ezelîdir.
Evet, kalb denilen avalim-i gayba karşı olan penceresinde kurulmuş olan latife-i Rabbaniyenin fotoğrafıyla alınan timsal-i nuranîyle Sultan-ı Ezel’i ilân eden harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir.
Evet, vicdanın esrarengiz olan nutk-u beliganesini cem’iyet-i kâinata karşı vekaleten inşad eden hatib-i fasihi ve kâinata Hâkim-i Ezel’i ilân eden imanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u lâyezalîdir.
İşaret: Bu kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahid-i sadıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet, ulûhiyet nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed Aleyhisselâm, Sâni’-i Zülcelal’e zâtıyla ve lisanıyla bürhan-ı innîdir...”3
Bazıları diyorlar ki: لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, ehl-i necat olmak için kafidir.
[1] Mektûbât, 26. Mektûb, 4. Mebhas, 5. Mes’ele, s. 335.
[2] Sözler, Lemeât, s. 702.
[3] Muhâkemât, s. 116.
ŞERH
Bir kimse مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ demese bile kurtulur. Haşa! Böyle bir inanç, asla medar-ı necat olamaz. Zira لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ cümlesi de لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ sız olamaz. Bu iki cümle arasında telazüm vardır. Yani her iki cümle, birbirini iktiza ve istilzam ederler. Demek ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatları, Risalet-i Muhammediyyeyi (a.s.m) iktiza eder.
Hem uluhiyyet ve mabudiyyet sıfatları gibi; hiçbir sıfat-ı ilahi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ise, hiçbir sıfat-ı İlahisiz olamaz. Yani bütün esma ve sıfat-ı İlahiyye, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ cümlesini iktiza eder. Zira tevhidi bütün meratibiyle en mükemmel bir surette ders veren Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dır.
Demek tevhidin iki kelimesi, asla biri birisiz olamaz. İşte bu “İkinci İşaret” te esma ve sıfat-ı İlahiyyenin, risalet müessesesini, bahusus مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ cümlesini nasıl iktiza ettiği izah edilmektedir.
Şimdi ma’budiyyet manasında olan uluhiyyet sıfatının izahına geçiyoruz:
Ellah, Vacibu’l-Vücud olan Ma’bud demektir. Ellah ismi, bin bir ism-i İlahiyi tazammun eden alem-i Zat-ı İlahi’dir. Alem olmakla beraber, en başta ulûhiyyet sıfatını tazammun eder. Ulûhiyyet ise, mümkinatın cümlesinin, zerreden arşa, arştan zerreye, ezelden ebede, ebedden ezele kadar her şeyin O’nun mabudiyyetine karşı kul ve köle olmasıdır. Evet Güneş, ay, hava, su, toprak kısaca bütün mevcudat O’nun abdi ve kölesidir.
Ulûhiyyet sıfatı risaletsiz olamaz. Zira ulûhiyyet sıfatının tezahürü, ancak peygamberler vasıtasıyla mümkündür. Bunun için Hazret-i Nuh, Hazret-i Hud, Hazret-i Salih, Hazret-i Şuayb gibi bütün peygamberler, nev-i beşeri bir tek ilahın varlığına ve birliğine davet etmişler, yalnız O’na kul olmaya çağırmışlar, ulûhiyyet ve ma’budiyyet sıfatlarında Ellah’ın şeriki olmadığını cin ve inse ilan etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim, pek çok ayet-i kerimesinde peygamberlerin bu ortak davetini şöyle beyan buyurmaktadır:
ŞERH
Bir kimse مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ demese bile kurtulur. Haşa! Böyle bir inanç, asla medar-ı necat olamaz. Zira لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ cümlesi de لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ sız olamaz. Bu iki cümle arasında telazüm vardır. Yani her iki cümle, birbirini iktiza ve istilzam ederler. Demek ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatları, Risalet-i Muhammediyyeyi (a.s.m) iktiza eder.
Hem uluhiyyet ve mabudiyyet sıfatları gibi; hiçbir sıfat-ı ilahi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ise, hiçbir sıfat-ı İlahisiz olamaz. Yani bütün esma ve sıfat-ı İlahiyye, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ cümlesini iktiza eder. Zira tevhidi bütün meratibiyle en mükemmel bir surette ders veren Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dır.
Demek tevhidin iki kelimesi, asla biri birisiz olamaz. İşte bu “İkinci İşaret” te esma ve sıfat-ı İlahiyyenin, risalet müessesesini, bahusus مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ cümlesini nasıl iktiza ettiği izah edilmektedir.
Şimdi ma’budiyyet manasında olan uluhiyyet sıfatının izahına geçiyoruz:
Ellah, Vacibu’l-Vücud olan Ma’bud demektir. Ellah ismi, bin bir ism-i İlahiyi tazammun eden alem-i Zat-ı İlahi’dir. Alem olmakla beraber, en başta ulûhiyyet sıfatını tazammun eder. Ulûhiyyet ise, mümkinatın cümlesinin, zerreden arşa, arştan zerreye, ezelden ebede, ebedden ezele kadar her şeyin O’nun mabudiyyetine karşı kul ve köle olmasıdır. Evet Güneş, ay, hava, su, toprak kısaca bütün mevcudat O’nun abdi ve kölesidir.
Ulûhiyyet sıfatı risaletsiz olamaz. Zira ulûhiyyet sıfatının tezahürü, ancak peygamberler vasıtasıyla mümkündür. Bunun için Hazret-i Nuh, Hazret-i Hud, Hazret-i Salih, Hazret-i Şuayb gibi bütün peygamberler, nev-i beşeri bir tek ilahın varlığına ve birliğine davet etmişler, yalnız O’na kul olmaya çağırmışlar, ulûhiyyet ve ma’budiyyet sıfatlarında Ellah’ın şeriki olmadığını cin ve inse ilan etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim, pek çok ayet-i kerimesinde peygamberlerin bu ortak davetini şöyle beyan buyurmaktadır:
“(Ve) Ey son peygamber! (Senden evvel) eski kavimlere (hiç bir peygamber göndermedik ki, illâ ona) o peygambere, ilâhî katımdan (şöyle vahy etmiştik) bütün peygamberlere vahy ile semavî kitaplar vasıtasiyle şöyle bildirmiştik: (Muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur.) Bütün mahlukatın İlah’ı ve Mabud’u ancak benim. (Artık) Ey kullarım! (Yalnız Bana ibadet ediniz.) Sizi yaratan, yaşatan, bütün ihtiyaçlarınızı yerine getiren, zararlı şeyleri sizden def eden Rabbinize ibadet edin. Ondan başkasına, ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarını isnad etmeyin, başkalarına ibadet etmek suretiyle küfür ve şirke düşmeyin. İşte şanı yüce olan Ellah, bütün insanlığı böylece tevhid dinine davet buyurmaktadır.”1
وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ى كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ
“(Zat-ı Ulûhiyyetime kasem ederim ki;) muhakkak (her ümmete, Ellah’a ibadet ediniz) yalnız O’na kullukta bulununuz (ve tağuta ibadetten kaçınınız diye peygamber göndermişizdir.)”2
Ayet-i kerimede geçen “tağut” kelimesi; Ellah’dan başka kendisine ibadet edilen her varlığın adıdır.
O halde bütün peygamberler, beşeri beşere kul olmaktan kurtarıp, bir tek Mabud’a kul olmaya davet etmek için gönderilmişlerdir. Nemrud ve Firavun gibi rububiyyet ve ulûhiyyet davasında bulunanların batıl davalarını ibtal etmişlerdir. Hem peygamberler, insanların kendi heva-i nefislerini kendilerine ilah edinmelerini de nehyetmişlerdir.
Şimdi ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarının tekvini olarak kâinatta nasıl tezahür ettiğini izah edeceğiz, sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz:
Her bir sıfatın kâinatta fiil suretinde bir tecellisi olduğu gibi; ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarının da fiil suretinde bir tecellisi vardır. Şöyle ki; ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarını haiz bir Zat-ı Gaybi var ki; O Zat, kâinatta her şeye bir kanun koymuş, herkes o kanuna boyun eğip itaat eder. Demek ulûhiyyet, ma’budiyyet manasında olup her şeyi emrine musahhar edip kanunlarına itaat ettirmekle onlara bir nevi ibadet ettirmektir. Gelecek ayet-i kerimeler, bütün
[1] Enbiyâ, 21:25.
[2] Nahl, 16:36.
“(Ve) Ey son peygamber! (Senden evvel) eski kavimlere (hiç bir peygamber göndermedik ki, illâ ona) o peygambere, ilâhî katımdan (şöyle vahy etmiştik) bütün peygamberlere vahy ile semavî kitaplar vasıtasiyle şöyle bildirmiştik: (Muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur.) Bütün mahlukatın İlah’ı ve Mabud’u ancak benim. (Artık) Ey kullarım! (Yalnız Bana ibadet ediniz.) Sizi yaratan, yaşatan, bütün ihtiyaçlarınızı yerine getiren, zararlı şeyleri sizden def eden Rabbinize ibadet edin. Ondan başkasına, ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarını isnad etmeyin, başkalarına ibadet etmek suretiyle küfür ve şirke düşmeyin. İşte şanı yüce olan Ellah, bütün insanlığı böylece tevhid dinine davet buyurmaktadır.”1
وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ى كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ
“(Zat-ı Ulûhiyyetime kasem ederim ki;) muhakkak (her ümmete, Ellah’a ibadet ediniz) yalnız O’na kullukta bulununuz (ve tağuta ibadetten kaçınınız diye peygamber göndermişizdir.)”2
Ayet-i kerimede geçen “tağut” kelimesi; Ellah’dan başka kendisine ibadet edilen her varlığın adıdır.
O halde bütün peygamberler, beşeri beşere kul olmaktan kurtarıp, bir tek Mabud’a kul olmaya davet etmek için gönderilmişlerdir. Nemrud ve Firavun gibi rububiyyet ve ulûhiyyet davasında bulunanların batıl davalarını ibtal etmişlerdir. Hem peygamberler, insanların kendi heva-i nefislerini kendilerine ilah edinmelerini de nehyetmişlerdir.
Şimdi ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarının tekvini olarak kâinatta nasıl tezahür ettiğini izah edeceğiz, sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz:
Her bir sıfatın kâinatta fiil suretinde bir tecellisi olduğu gibi; ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarının da fiil suretinde bir tecellisi vardır. Şöyle ki; ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarını haiz bir Zat-ı Gaybi var ki; O Zat, kâinatta her şeye bir kanun koymuş, herkes o kanuna boyun eğip itaat eder. Demek ulûhiyyet, ma’budiyyet manasında olup her şeyi emrine musahhar edip kanunlarına itaat ettirmekle onlara bir nevi ibadet ettirmektir. Gelecek ayet-i kerimeler, bütün
[1] Enbiyâ, 21:25.
[2] Nahl, 16:36.
ŞERH
Güneşin etrafında dönmekle de mevsimlerin vücuduna ve bunun neticesi olarak pek çok mevcudatın yaratılmasına ve onların ihtiyaçlarının karşılanmasına sebeb olmaktadır. Küre-i arz, izn-i İlahi ile yaptığı bu vazifesini bir an bile aksatmamaktadır. Mevlana Celaleddin-i Rumi, küre-i arzın, camid ve cansız olmakla beraber, Ellah’tan gelen itaat emrini dinleyip cezbeye kapılarak kendi ekseni etrafında ve Güneşin etrafında döndüğünü müşahede etmiş, O da bu sırdan dolayı Kur’an’dan gelen وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ ayet-i kerimesinin cezbesine kapılarak “Ellah Ellah” deyip dönmeye başlamıştır.
Demek şu kâinat perdesi arkasında bir Ma’bud-u Mutlak vardır ki; şu koca kâinatı kendisine bir mescid, bütün mevcudat-ı âlemi de kendisine sacid eylemiştir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Sani-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedi’ bir surette halk edip âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki; kâinatı bir mescid-i kebir şekline döndürmüş ve insanı dahi öyle bir tarzda îcad edip, ona akıl vererek, onunla o mu’cizat-ı san’atına ve o bedi’ kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemerbeste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebirde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki: Şu mescid-i kebirin içindeki sâcidlerin, âbidlerin mabud-u hakikîleri; o Sâni’-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?”1
“Bak kâinattaki bütün mevcudata; zîhayat olsun, camid olsun, kemal-i itaat ve intizam ile vazife suretinde ubudiyetleri var. Bir kısmı şuursuz, hissiz oldukları halde, gayet şuurkârane, intizamperverane ve ubudiyetkârane vazife görüyorlar. Demek bir Mabud-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibadete sevkedip istihdam ediyor.”2
Kainat mescid-i kebirinde, bütün mevcudat O Ma’bud-u Bilhakka ibadet ettiği gibi, nev-i beşer de o mescidde yalnız O’na ibadet etmelidir. Zira gelecek ayet-i kerime nev-i beşere bunu emretmektedir:
وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ اَحَدًا
“(Ve) bana vahyolundu ki:
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 2. Makám, 4. Kelime, s. 232.
[2] Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, 6. Nükte, s. 395.
ŞERH
Güneşin etrafında dönmekle de mevsimlerin vücuduna ve bunun neticesi olarak pek çok mevcudatın yaratılmasına ve onların ihtiyaçlarının karşılanmasına sebeb olmaktadır. Küre-i arz, izn-i İlahi ile yaptığı bu vazifesini bir an bile aksatmamaktadır. Mevlana Celaleddin-i Rumi, küre-i arzın, camid ve cansız olmakla beraber, Ellah’tan gelen itaat emrini dinleyip cezbeye kapılarak kendi ekseni etrafında ve Güneşin etrafında döndüğünü müşahede etmiş, O da bu sırdan dolayı Kur’an’dan gelen وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ ayet-i kerimesinin cezbesine kapılarak “Ellah Ellah” deyip dönmeye başlamıştır.
Demek şu kâinat perdesi arkasında bir Ma’bud-u Mutlak vardır ki; şu koca kâinatı kendisine bir mescid, bütün mevcudat-ı âlemi de kendisine sacid eylemiştir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Sani-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedi’ bir surette halk edip âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki; kâinatı bir mescid-i kebir şekline döndürmüş ve insanı dahi öyle bir tarzda îcad edip, ona akıl vererek, onunla o mu’cizat-ı san’atına ve o bedi’ kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemerbeste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebirde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki: Şu mescid-i kebirin içindeki sâcidlerin, âbidlerin mabud-u hakikîleri; o Sâni’-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?”1
“Bak kâinattaki bütün mevcudata; zîhayat olsun, camid olsun, kemal-i itaat ve intizam ile vazife suretinde ubudiyetleri var. Bir kısmı şuursuz, hissiz oldukları halde, gayet şuurkârane, intizamperverane ve ubudiyetkârane vazife görüyorlar. Demek bir Mabud-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibadete sevkedip istihdam ediyor.”2
Kainat mescid-i kebirinde, bütün mevcudat O Ma’bud-u Bilhakka ibadet ettiği gibi, nev-i beşer de o mescidde yalnız O’na ibadet etmelidir. Zira gelecek ayet-i kerime nev-i beşere bunu emretmektedir:
وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ اَحَدًا
“(Ve) bana vahyolundu ki:
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 2. Makám, 4. Kelime, s. 232.
[2] Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, 6. Nükte, s. 395.
ŞERH
(Şübhe yok ki mescitler) Hak Teâlâ’ya ibâdet ve itaatte bulunulacak, kulluk secdesine kapanılacak herhangi bir mabet, herhangi bir mevki (yalnız Ellah içindir.) Orada Cenab-ı Hak’tan başkasına ibâdette, kulluk secdesinde bulunulamaz. (Artık Ellah ile beraber hiç bir kimseye ibâdette bulunmayın.)”1
Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın; “Yeryüzü, bana mescid kılındı.” Hadis-i şerifinin sarahatiyle yeryüzünün her tarafı, ehl-i iman için bir mesciddir. Bu ayet-i kerime ve hadis-i şerifin sarahatiyle; bu yeryüzü mescidinde yalnız Ellah’a ibadet edilmeli, O’nun ahkamı icra ve tatbik edilmelidir.
Demek bütün mevcudatın, kendilerine mahsus bir zikir, bir tesbih, bir namaz ve bir ubudiyyetle meşgul olmaları, ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarına ve İlah ve Mabud isimlerine şehadet eder. Mevcudat-ı âlemin bu şehadetleri ise, ancak risalet müessesesiyle, bahusus Risalet-i Muhammediyye ile bilinir.
Evet, vahy-i Kur’an’dan evvel, âlemin manası neden ibaret olduğu bilinemediği, her şey camid, meyyit, manasız bir surette tevehhüm edildiği bir zamanda, birden sada-i Kur’an ile bütün mevcudat-ı âlemin zakir, sacid, müsebbih, memur ve musahhar birer abd olduklarının ilan edilmesi, bu davanın en büyük bir delilidir. Müellif (r.a), bu hakikati On Üçüncü Söz’de şöyle ifade buyurmaktadır:
“Kur’anın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşr ile küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevketmek istersen; kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahra-yı bedeviyette farzet ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümud u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’anın lisan-ı ulviyesinden
يُسَبِّحُ ِللّٰهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem يُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlukat,
[1] Cin, 72:18.
ŞERH
(Şübhe yok ki mescitler) Hak Teâlâ’ya ibâdet ve itaatte bulunulacak, kulluk secdesine kapanılacak herhangi bir mabet, herhangi bir mevki (yalnız Ellah içindir.) Orada Cenab-ı Hak’tan başkasına ibâdette, kulluk secdesinde bulunulamaz. (Artık Ellah ile beraber hiç bir kimseye ibâdette bulunmayın.)”1
Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın; “Yeryüzü, bana mescid kılındı.” Hadis-i şerifinin sarahatiyle yeryüzünün her tarafı, ehl-i iman için bir mesciddir. Bu ayet-i kerime ve hadis-i şerifin sarahatiyle; bu yeryüzü mescidinde yalnız Ellah’a ibadet edilmeli, O’nun ahkamı icra ve tatbik edilmelidir.
Demek bütün mevcudatın, kendilerine mahsus bir zikir, bir tesbih, bir namaz ve bir ubudiyyetle meşgul olmaları, ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarına ve İlah ve Mabud isimlerine şehadet eder. Mevcudat-ı âlemin bu şehadetleri ise, ancak risalet müessesesiyle, bahusus Risalet-i Muhammediyye ile bilinir.
Evet, vahy-i Kur’an’dan evvel, âlemin manası neden ibaret olduğu bilinemediği, her şey camid, meyyit, manasız bir surette tevehhüm edildiği bir zamanda, birden sada-i Kur’an ile bütün mevcudat-ı âlemin zakir, sacid, müsebbih, memur ve musahhar birer abd olduklarının ilan edilmesi, bu davanın en büyük bir delilidir. Müellif (r.a), bu hakikati On Üçüncü Söz’de şöyle ifade buyurmaktadır:
“Kur’anın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşr ile küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevketmek istersen; kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahra-yı bedeviyette farzet ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümud u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’anın lisan-ı ulviyesinden
يُسَبِّحُ ِللّٰهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem يُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlukat,
[1] Cin, 72:18.
ŞERH
birliğini tasdik etmek, O Mabud-u Bilhakka kullukta bulunmaktır.”1
Ayet-i kerimeleriyle bütün insanların ubudiyyetle mükellef olduklarını bildirmiş ve bilfiil ubudiyyetiyle bunu talim buyurmuştur.
Demek insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. İnsan bu maksad için bu dünyaya gönderilmiştir.
İnsan, dünyaya geldiğinde sinn-i teklif olan on beş yaşına kadar serbest bırakılmıştır.2 Çünkü âlemde ne olup bittiğini tam anlayamaz. On beş yaşına geldiğinde ise, o insandan bu âlem ve insan nedir, nereden gelmiş, nereye gidiyor suallerine cevab bulması istenmiş, iman ve ubudiyyetle mükellef kılınmıştır. Ta ki tekvini ibadetle meşgul olan mevcudata, hakiki bir kardeş olsun. Zira gece ve gündüz, Ellah’a itaat eder. Küre-i arz, yedi kat gök ve içindekiler, kısaca âlemde her şey secdededir. O Mabud-u Bilhak, kış mevsiminde bir taifeyi gönderir, onlara kendilerine mahsus bir tesbihi, bir namazı, bir ubudiyyeti emreder. Yaz mevsiminde ise ayrı bir taifeyi ubudiyyet vazifesi için gönderir. Elbette mevcudat-ı alemin tekvin suretindeki bu ubudiyyetini, nev-i beşer tek başına anlayamaz. Öyle ise onların bu ubudiyyetlerini nev-i beşere tarif edecek ve onları teklifi kanunlarla mükellef tutup ibadete sevkedecek, böylece kâinattaki mevcudata kardeş, belki zabit ilan edecek peygamberlere ihtiyaç vardır. Bu vazifeyi ise, en mükemmel bir tarzda ifa eden Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır.
Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Evet nev’-i beşerin her taifesi birer nevi ibadet ile fıtrî gibi meşgul olması ve sair zîhayatın, belki cemadatın dahi fıtrî hizmetleri birer nevi ibadet hükmünde bulunması ve kâinatta maddî ve manevî bütün nimetlerin ve ihsanların her biri, bir mabudiyet tarafından, hamd ve ibadeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları ve vahy ve ilhamlar gibi bütün tereşşuhat-ı gaybiye ve tezahürat-ı maneviyenin birtek İlahın mabudiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedahetle bir ulûhiyet-i mutlakanın tahakkukunu ve hükümferma olduğunu isbat ederler.”3
Evet kâinatta bir ulûhiyyet ve mabudiyyet hakikati görünüyor ve bu hakikat,
[1] Zâriyât, 51:56.
[2] Fâtır, 35:37.
[3] Şuá‘lar, 7 Şuá‘, 2. Makam, 2. Bâb, 1. Hakíkat, s. 150.
ŞERH
birliğini tasdik etmek, O Mabud-u Bilhakka kullukta bulunmaktır.”1
Ayet-i kerimeleriyle bütün insanların ubudiyyetle mükellef olduklarını bildirmiş ve bilfiil ubudiyyetiyle bunu talim buyurmuştur.
Demek insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. İnsan bu maksad için bu dünyaya gönderilmiştir.
İnsan, dünyaya geldiğinde sinn-i teklif olan on beş yaşına kadar serbest bırakılmıştır.2 Çünkü âlemde ne olup bittiğini tam anlayamaz. On beş yaşına geldiğinde ise, o insandan bu âlem ve insan nedir, nereden gelmiş, nereye gidiyor suallerine cevab bulması istenmiş, iman ve ubudiyyetle mükellef kılınmıştır. Ta ki tekvini ibadetle meşgul olan mevcudata, hakiki bir kardeş olsun. Zira gece ve gündüz, Ellah’a itaat eder. Küre-i arz, yedi kat gök ve içindekiler, kısaca âlemde her şey secdededir. O Mabud-u Bilhak, kış mevsiminde bir taifeyi gönderir, onlara kendilerine mahsus bir tesbihi, bir namazı, bir ubudiyyeti emreder. Yaz mevsiminde ise ayrı bir taifeyi ubudiyyet vazifesi için gönderir. Elbette mevcudat-ı alemin tekvin suretindeki bu ubudiyyetini, nev-i beşer tek başına anlayamaz. Öyle ise onların bu ubudiyyetlerini nev-i beşere tarif edecek ve onları teklifi kanunlarla mükellef tutup ibadete sevkedecek, böylece kâinattaki mevcudata kardeş, belki zabit ilan edecek peygamberlere ihtiyaç vardır. Bu vazifeyi ise, en mükemmel bir tarzda ifa eden Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır.
Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Evet nev’-i beşerin her taifesi birer nevi ibadet ile fıtrî gibi meşgul olması ve sair zîhayatın, belki cemadatın dahi fıtrî hizmetleri birer nevi ibadet hükmünde bulunması ve kâinatta maddî ve manevî bütün nimetlerin ve ihsanların her biri, bir mabudiyet tarafından, hamd ve ibadeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları ve vahy ve ilhamlar gibi bütün tereşşuhat-ı gaybiye ve tezahürat-ı maneviyenin birtek İlahın mabudiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedahetle bir ulûhiyet-i mutlakanın tahakkukunu ve hükümferma olduğunu isbat ederler.”3
Evet kâinatta bir ulûhiyyet ve mabudiyyet hakikati görünüyor ve bu hakikat,
[1] Zâriyât, 51:56.
[2] Fâtır, 35:37.
[3] Şuá‘lar, 7 Şuá‘, 2. Makam, 2. Bâb, 1. Hakíkat, s. 150.
ŞERH
müsemma bir Zat-ı Akdes’in vücub-u vücud ve vahdetine şehadet eder. İşte insan, O İlah ve Mabud’u bulmak ve sair mevcudat gibi O’na ibadet ve itaat etmek için bu dünyaya gönderilmiştir. İbadet ise, hukukullah ve hukuku’l-ibadı bihakkın ifa etmektir. Yani ahkam-ı İlahiyyeyi hayatın bütün safhalarında hakim kılmaktır. Demek ibadet tabirinden, sadece şahsi ibadetler anlaşılmamalıdır. Belki ibadet; şahsî, ailevî, içtimaî, idarî, iktisadî, hukukî gibi pek çok alanlarda, kısaca hayatın her safhasında, Ellah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmaktır. İlmi, ameli ve edebi sahalarda ahkam-ı İlahiyyeyi icra ve tatbik etmektir. İşte peygamberler bu vazife ile tavzif edilmişlerdir.
Evet Peygamberler, yeryüzünde iki hukuku birden te’sis etmek için irsal olunmuşlardır: Biri hukukullah, diğeri de hukuku’l-ibaddır. Yani peygamberler, sadece köşede bayırda namaz kılmak için gönderilmemiştir. Belki hukukullah ve hukuku’l-ibadı bütün dünyada hâkim kılmak için gönderilmişlerdir. Demek Peygamberlerin en birinci vazifesi, ahkâm-ı İlahiyyeyi icra ve tatbik etmektir. Cenab-ı Hak, peygamberlerin bu vazifesini gelecek ayet-i kerimesiyle şöyle beyan buyurmaktadır:
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّنَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ
“İnsanlar bir tek ümmet idi. Aralarında ihtilaf yoktu. Hak üzere müttefik bulunuyorlardı. Sonra ihtilafa düştüler, haktan ayrıldılar. Ellahu Teala da onları irşad için, iman ve itaat sahiblerini dünyevi ve uhrevi saadetle tebşir edici, küfür ve isyan sahiblerini de dünyevi ve uhrevi azab ile inzar edici peygamberler gönderdi. Ve o peygamberler ile beraber hak ve hakikatı beyan eden kitab indirdi ki; Ellah (c.c) veya gönderilen peygamber veya o kitab, ihtilaf ettikleri hususlarda insanlar arasında hükmetsin.”1
İlk insan olan Hazret-i Adem (a.s)’ın, peygamber olarak seçilmesi, yeryüzünün halifesi kılınması ve yeryüzünde ahkam-ı İlahiyyeyi icra ve tatbik etmekle mükellef tutulması gayet manidardır. Uluhiyyetin, risaletsiz olamayacağının delilidir. Gelecek ayet-i kerime, başta Hazret-i Adem (a.s) olmak üzere nev-i
[1] Bakara, 2:213.
ŞERH
müsemma bir Zat-ı Akdes’in vücub-u vücud ve vahdetine şehadet eder. İşte insan, O İlah ve Mabud’u bulmak ve sair mevcudat gibi O’na ibadet ve itaat etmek için bu dünyaya gönderilmiştir. İbadet ise, hukukullah ve hukuku’l-ibadı bihakkın ifa etmektir. Yani ahkam-ı İlahiyyeyi hayatın bütün safhalarında hakim kılmaktır. Demek ibadet tabirinden, sadece şahsi ibadetler anlaşılmamalıdır. Belki ibadet; şahsî, ailevî, içtimaî, idarî, iktisadî, hukukî gibi pek çok alanlarda, kısaca hayatın her safhasında, Ellah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmaktır. İlmi, ameli ve edebi sahalarda ahkam-ı İlahiyyeyi icra ve tatbik etmektir. İşte peygamberler bu vazife ile tavzif edilmişlerdir.
Evet Peygamberler, yeryüzünde iki hukuku birden te’sis etmek için irsal olunmuşlardır: Biri hukukullah, diğeri de hukuku’l-ibaddır. Yani peygamberler, sadece köşede bayırda namaz kılmak için gönderilmemiştir. Belki hukukullah ve hukuku’l-ibadı bütün dünyada hâkim kılmak için gönderilmişlerdir. Demek Peygamberlerin en birinci vazifesi, ahkâm-ı İlahiyyeyi icra ve tatbik etmektir. Cenab-ı Hak, peygamberlerin bu vazifesini gelecek ayet-i kerimesiyle şöyle beyan buyurmaktadır:
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّنَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ
“İnsanlar bir tek ümmet idi. Aralarında ihtilaf yoktu. Hak üzere müttefik bulunuyorlardı. Sonra ihtilafa düştüler, haktan ayrıldılar. Ellahu Teala da onları irşad için, iman ve itaat sahiblerini dünyevi ve uhrevi saadetle tebşir edici, küfür ve isyan sahiblerini de dünyevi ve uhrevi azab ile inzar edici peygamberler gönderdi. Ve o peygamberler ile beraber hak ve hakikatı beyan eden kitab indirdi ki; Ellah (c.c) veya gönderilen peygamber veya o kitab, ihtilaf ettikleri hususlarda insanlar arasında hükmetsin.”1
İlk insan olan Hazret-i Adem (a.s)’ın, peygamber olarak seçilmesi, yeryüzünün halifesi kılınması ve yeryüzünde ahkam-ı İlahiyyeyi icra ve tatbik etmekle mükellef tutulması gayet manidardır. Uluhiyyetin, risaletsiz olamayacağının delilidir. Gelecek ayet-i kerime, başta Hazret-i Adem (a.s) olmak üzere nev-i
[1] Bakara, 2:213.
ŞERH
اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا اَرِيكَ اللّٰهُ
“Resulüm! (Şüphesiz biz sana kitabı) Kur’an-ı Kerim’i (hak olarak) bütün açıklamaları adalete, hak ve hikmete uygun bulunarak (indirdik ki, insanlar arasında) meydana gelen davalarda, anlaşmazlıklarda (Cenab-ı Hak’kın sana) gösterdiği (bildirdiği) vahyeylediği (şekilde hükmedesin,) hükmü açık olan o kitabın hükümlerine muhalefette bulunmayasın”1
Demek peygamberlerin gönderilişinin en mühim sebebi, yeryüzünde ahkam-ı İlahiyyeyi icra ve tatbik etmektir. Böylece tekvini olarak bütün mevcudat Ellah’a ibadet ettikleri gibi; teklifen dahi cin ve insi ibadete sevketmektir.
Bu kâinatın sahib ve maliki, tekvinen ve teklifen her şeyi emrine musahhar kılmıştır. Nasıl ki; Cenab-ı Hak, kâinatta tekvini olarak her şeyi bir emîre bağlamış ve her şey kendi emîrinin emriyle hareket eder. Mesela; arıların ana emiri ya’subdur. Karıncaların da bir ana emiri vardır. Onlar, emir’siz hareket etmezler. Seyyeratı da bir emire bağlamış ki, o da Güneştir. Keza göçmen kuşlar, başlarındaki emir’lerinin emriyle hareket ederek aynı anda bir emirle geliyorlar ve bir emirle gidiyorlar. Yani uçarken hep başlarındaki emir’i dinliyorlar ve onsuz uçmuyorlar. Kuşların, karıncaların, arıların, seyyaratın nizamını tekvini kanunla bir emire bağlayan Ellah (c.c), elbette insanı başıboş bırakmayacak, insanın ef’al, akval ve ahvalini teklifi olarak tanzim eden ahkâm-ı ilahiyyeyi tebliğ ve tatbik edecek peygamberleri gönderecektir.
Evet, tekvini olarak zerreden arşa kadar her bir mevcudu bir kanuna bağlayan ve o kanuna göre idare eden ve her bir nev’e bir emîr tayin eden bir Zat-ı Zülcelâl, hiç mümkün müdür ki; kâinatın hulasası ve eşref-i mahlûkat olan insanı başıboş bıraksın ve teklifi olarak onu mes’ul tutmasın. Elbette tekvini olarak arıları ya’subsuz, karıncayı emirsiz bırakmayan bir kudret-i ezeliyye, insanı da teklifi olarak peygambersiz ve kitapsız bırakmaz.
Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Karıncayı emirsiz, arıyı ya’subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz.”2
[1] Nisâ, 4:105.
[2] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri, (16.) s. 434.
ŞERH
اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا اَرِيكَ اللّٰهُ
“Resulüm! (Şüphesiz biz sana kitabı) Kur’an-ı Kerim’i (hak olarak) bütün açıklamaları adalete, hak ve hikmete uygun bulunarak (indirdik ki, insanlar arasında) meydana gelen davalarda, anlaşmazlıklarda (Cenab-ı Hak’kın sana) gösterdiği (bildirdiği) vahyeylediği (şekilde hükmedesin,) hükmü açık olan o kitabın hükümlerine muhalefette bulunmayasın”1
Demek peygamberlerin gönderilişinin en mühim sebebi, yeryüzünde ahkam-ı İlahiyyeyi icra ve tatbik etmektir. Böylece tekvini olarak bütün mevcudat Ellah’a ibadet ettikleri gibi; teklifen dahi cin ve insi ibadete sevketmektir.
Bu kâinatın sahib ve maliki, tekvinen ve teklifen her şeyi emrine musahhar kılmıştır. Nasıl ki; Cenab-ı Hak, kâinatta tekvini olarak her şeyi bir emîre bağlamış ve her şey kendi emîrinin emriyle hareket eder. Mesela; arıların ana emiri ya’subdur. Karıncaların da bir ana emiri vardır. Onlar, emir’siz hareket etmezler. Seyyeratı da bir emire bağlamış ki, o da Güneştir. Keza göçmen kuşlar, başlarındaki emir’lerinin emriyle hareket ederek aynı anda bir emirle geliyorlar ve bir emirle gidiyorlar. Yani uçarken hep başlarındaki emir’i dinliyorlar ve onsuz uçmuyorlar. Kuşların, karıncaların, arıların, seyyaratın nizamını tekvini kanunla bir emire bağlayan Ellah (c.c), elbette insanı başıboş bırakmayacak, insanın ef’al, akval ve ahvalini teklifi olarak tanzim eden ahkâm-ı ilahiyyeyi tebliğ ve tatbik edecek peygamberleri gönderecektir.
Evet, tekvini olarak zerreden arşa kadar her bir mevcudu bir kanuna bağlayan ve o kanuna göre idare eden ve her bir nev’e bir emîr tayin eden bir Zat-ı Zülcelâl, hiç mümkün müdür ki; kâinatın hulasası ve eşref-i mahlûkat olan insanı başıboş bıraksın ve teklifi olarak onu mes’ul tutmasın. Elbette tekvini olarak arıları ya’subsuz, karıncayı emirsiz bırakmayan bir kudret-i ezeliyye, insanı da teklifi olarak peygambersiz ve kitapsız bırakmaz.
Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Karıncayı emirsiz, arıyı ya’subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz.”2
[1] Nisâ, 4:105.
[2] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri, (16.) s. 434.
ŞERH
bir Sâni’-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbanînin çabuk yerine getirilmesine sür’atle çalışmaktır.
Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara... Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünki onlara terettüb eden âsâr-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddiharlarının ifadesi ile ve bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakîm’in teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, onun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.
Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamer’e dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.”1
Madem bütün mevcudat, emr-i İlahinin çabuk yerine getirilmesi için sür’atle çalışıyorlar, O’nun emrine heyecanla, kemal-i itaatle imtisal ediyorlar. Öyle ise ey insanlar! Siz de şu mevcudat-ı âlemden geri kalmayın, iman ve ibadet saikasıyla onlara kardeş olun. Bütün mevcudat arasında tekvini kanunlar hakim olduğu gibi; siz de aranızda mahza adalet olan teklifi kanunları hakim kılın.
Evet, şu görünen mevcudat-ı âlemin hepsi raks u deverana kalkmış, vazife suretinde fıtri ubudiyyetlerini ifa ediyorlar. Elbette mevcudat-ı âlemin vazifelerini nizam ve intizam dairesinde ifa etmeleri gösteriyor ki; onlar kendi başlarıyla hareket etmiyorlar. Belki onlara müvekkel olan melaike-i kiram, Ellah’tan gelen emr-i tekviniyi dinler ve o evamiri onlara bildirir. O melekler, bu evamiri doğrudan doğruya Ellah’tan almıyor. Belki bir hakikat vasıtasıyla alıyorlar ki; bütün kâinat, o hakikattan yaratılmıştır. O hakikat olmasaydı, alem de olmazdı. O hakikat ise, Hakikat-ı Muhammediyye (a.s.m)’dır. Yani Risalet-i Muhammediyye’dir. Zira âlem, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratılmış ve o nurla alakadardır. Yani âlem, daha daire-i ilimde iken; ilk olarak o Nur-u Muhammedi (a.s.m) yaratılmakla tecelliyyat-ı İlâhiyye’nin ayinesi olmuş, daha sonra semavat ve arz ve sekeneleri o nurdan yaratılmıştır. O halde şu kâinatın nizam ve intizamının zenbereği olan Güneş, zahiren Ay, yıldız, küre-i arz ve sair seyyaratın imamı gibi görünürse de hakikatte bütün mevcudat-ı âlemin imamı, Zat-ı Muhammediyye (a.s.m)’dır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Cenab-ı Hakkı evsaf-ı
[1] Sözler, 33. Söz, 20. Pencere, s. 671-672.
ŞERH
bir Sâni’-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbanînin çabuk yerine getirilmesine sür’atle çalışmaktır.
Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara... Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünki onlara terettüb eden âsâr-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddiharlarının ifadesi ile ve bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakîm’in teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, onun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.
Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamer’e dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.”1
Madem bütün mevcudat, emr-i İlahinin çabuk yerine getirilmesi için sür’atle çalışıyorlar, O’nun emrine heyecanla, kemal-i itaatle imtisal ediyorlar. Öyle ise ey insanlar! Siz de şu mevcudat-ı âlemden geri kalmayın, iman ve ibadet saikasıyla onlara kardeş olun. Bütün mevcudat arasında tekvini kanunlar hakim olduğu gibi; siz de aranızda mahza adalet olan teklifi kanunları hakim kılın.
Evet, şu görünen mevcudat-ı âlemin hepsi raks u deverana kalkmış, vazife suretinde fıtri ubudiyyetlerini ifa ediyorlar. Elbette mevcudat-ı âlemin vazifelerini nizam ve intizam dairesinde ifa etmeleri gösteriyor ki; onlar kendi başlarıyla hareket etmiyorlar. Belki onlara müvekkel olan melaike-i kiram, Ellah’tan gelen emr-i tekviniyi dinler ve o evamiri onlara bildirir. O melekler, bu evamiri doğrudan doğruya Ellah’tan almıyor. Belki bir hakikat vasıtasıyla alıyorlar ki; bütün kâinat, o hakikattan yaratılmıştır. O hakikat olmasaydı, alem de olmazdı. O hakikat ise, Hakikat-ı Muhammediyye (a.s.m)’dır. Yani Risalet-i Muhammediyye’dir. Zira âlem, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratılmış ve o nurla alakadardır. Yani âlem, daha daire-i ilimde iken; ilk olarak o Nur-u Muhammedi (a.s.m) yaratılmakla tecelliyyat-ı İlâhiyye’nin ayinesi olmuş, daha sonra semavat ve arz ve sekeneleri o nurdan yaratılmıştır. O halde şu kâinatın nizam ve intizamının zenbereği olan Güneş, zahiren Ay, yıldız, küre-i arz ve sair seyyaratın imamı gibi görünürse de hakikatte bütün mevcudat-ı âlemin imamı, Zat-ı Muhammediyye (a.s.m)’dır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Cenab-ı Hakkı evsaf-ı
[1] Sözler, 33. Söz, 20. Pencere, s. 671-672.
ŞERH
şeriki olmadığını kabul etmek demek değildir. Zât-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi, sıfat, esma ve ef’alinin dahi şeriki, naziri, zıddı, niddi yoktur. Müellif (r.a) bu konu ile alakalı olarak şöyle buyuruyor:
“O Zât-ı Zülcelal’in kayyumiyetiyle beraber Kur’an-ı Azîmüşşan’da ferman ettiği gibiلَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ dür. Yani ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz.
Evet bütün kâinatı bütün şuunatıyla ve keyfiyatıyla kabza-i rububiyetinde tutup, bir hane ve bir saray hükmünde kemal-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdes’e misil ve mesîl ve şerik ve şebih olmaz, muhaldir.
Evet bir zât ki, ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele.. ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine müsahhar ola.. ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani olmaya.. ve hadsiz efrad, bir ferd gibi nazarında hazır ola.. ve bütün sesleri birden işite.. ve umumun hadsiz hacatını birden yapabile.. ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir hal, daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya.. ve hiçbir mekânda olmadığı halde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola.. ve herşey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, o ise herşeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyum-u Zülcelal’in elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir.”1
Cenab-ı Hakkın tekvini olarak Zatında, sıfatında, esmasında ve ef’alinde şeriki olmadığı gibi; teklifi olarak da Zatında, sıfatında, esmasında ve ef’alinde şeriki yoktur.
Evet tekvini olarak zerreden arşa kadar bütün mevcudat, O’nun halkı, mülkü ve abididir. Her şeyin tedbir ve idaresi, O’nun elindedir. Hiçbir şeyin müstakil bir vücudu ve hareketi yoktur. Her şey O’nun sıfat, esma ve ef’aline ayinedir.
Teklifi olarak da İrsal-i Rusul ve İnzal-i Kütub fiilleri dahi O’na hastır. İrsal-i Rusul ve İnzal-i Kütub fiilleri ise; sıfat-ı kudsiyye ve bin bir ism-i İlahiye dayanmaktadır. O halde her bir peygamberin gönderilmesi, sıfat-ı kudsiyyeye ve bin bir ism-i İlahiyye dayanmaktadır. Dolayısıyla kâinatta tekvini olarak
[1] Lem‘alar, 30. Lem‘a, 6. Nükte, 1. Şuá‘, s. 341.
ŞERH
şeriki olmadığını kabul etmek demek değildir. Zât-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi, sıfat, esma ve ef’alinin dahi şeriki, naziri, zıddı, niddi yoktur. Müellif (r.a) bu konu ile alakalı olarak şöyle buyuruyor:
“O Zât-ı Zülcelal’in kayyumiyetiyle beraber Kur’an-ı Azîmüşşan’da ferman ettiği gibiلَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ dür. Yani ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz.
Evet bütün kâinatı bütün şuunatıyla ve keyfiyatıyla kabza-i rububiyetinde tutup, bir hane ve bir saray hükmünde kemal-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdes’e misil ve mesîl ve şerik ve şebih olmaz, muhaldir.
Evet bir zât ki, ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele.. ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine müsahhar ola.. ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani olmaya.. ve hadsiz efrad, bir ferd gibi nazarında hazır ola.. ve bütün sesleri birden işite.. ve umumun hadsiz hacatını birden yapabile.. ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir hal, daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya.. ve hiçbir mekânda olmadığı halde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola.. ve herşey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, o ise herşeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyum-u Zülcelal’in elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir.”1
Cenab-ı Hakkın tekvini olarak Zatında, sıfatında, esmasında ve ef’alinde şeriki olmadığı gibi; teklifi olarak da Zatında, sıfatında, esmasında ve ef’alinde şeriki yoktur.
Evet tekvini olarak zerreden arşa kadar bütün mevcudat, O’nun halkı, mülkü ve abididir. Her şeyin tedbir ve idaresi, O’nun elindedir. Hiçbir şeyin müstakil bir vücudu ve hareketi yoktur. Her şey O’nun sıfat, esma ve ef’aline ayinedir.
Teklifi olarak da İrsal-i Rusul ve İnzal-i Kütub fiilleri dahi O’na hastır. İrsal-i Rusul ve İnzal-i Kütub fiilleri ise; sıfat-ı kudsiyye ve bin bir ism-i İlahiye dayanmaktadır. O halde her bir peygamberin gönderilmesi, sıfat-ı kudsiyyeye ve bin bir ism-i İlahiyye dayanmaktadır. Dolayısıyla kâinatta tekvini olarak
[1] Lem‘alar, 30. Lem‘a, 6. Nükte, 1. Şuá‘, s. 341.
ŞERH
şey, hiçbir şey’e müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes ona müracaat edebilir.”1
“Şerik-i ulûhiyet gibi, rububiyet ve icad şerikleri dahi mümteni’dirler, vücudları muhaldir. Çünki semavat ve arzın Sâniindeki kudret hem nihayet kemalde, hem nihayetsiz olduğunu isbat ettik. Eğer şerik bulunsa, mütenahî diğer bir kudret, o nihayetsiz ve gayet kemaldeki kudreti mağlub edip, bir kısım yer zabtetmek ve ona nihayet vermek ve manen âciz bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdid etmek ve hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenahî şey, nihayetsiz bir şeye, nihayetsiz olduğu bir vakitte nihayet vermek ve mütenahî yapmak lâzımgelir ki; bu, muhalatın en gayr-ı makulü ve mümteniatın en katmerlisidir.”2
“Cenab-ı Hakk’ın zâtında şeriki olmadığı gibi -çünki intizam bozulur, âlem fesada gider- fiilinde de şeriki yoktur. Çünki suubetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur.”3
Mezkur kaideye binaen, ulûhiyyet ve ma’budiyyet sıfatları ile, İlah ve Mabud isimleri, Risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarına, İlah ve Mabud isimlerine dayanır. Ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarını, İlah ve Mabud isimlerini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir. Hem ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarını, İlah ve Mabud isimlerini inkâr etmek bütün sıfat ve esma-i İlahiyyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi bu hakikati ifade etmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de bir peygamberi tekzib etmek, bütün peygamberleri tekzib etmek hükmünde olduğu bildirilmiştir. Şöyle ki;
Kavm-i Nuh, sadece Nuh (a.s)’ı tekzib ettikleri halde; Cenab-ı Hak, onların bütün peygamberleri tekzib ettiklerini bildiriyor. Şöyle ki:
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 1. Makám, 3. Kelime, s. 224.
[2] Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf, 1. Maksad, s. 607.
[3] Mesnevî-i Nûriyye, Lem‘alar, 11. Lem‘a, s. 18.
ŞERH
şey, hiçbir şey’e müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes ona müracaat edebilir.”1
“Şerik-i ulûhiyet gibi, rububiyet ve icad şerikleri dahi mümteni’dirler, vücudları muhaldir. Çünki semavat ve arzın Sâniindeki kudret hem nihayet kemalde, hem nihayetsiz olduğunu isbat ettik. Eğer şerik bulunsa, mütenahî diğer bir kudret, o nihayetsiz ve gayet kemaldeki kudreti mağlub edip, bir kısım yer zabtetmek ve ona nihayet vermek ve manen âciz bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdid etmek ve hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenahî şey, nihayetsiz bir şeye, nihayetsiz olduğu bir vakitte nihayet vermek ve mütenahî yapmak lâzımgelir ki; bu, muhalatın en gayr-ı makulü ve mümteniatın en katmerlisidir.”2
“Cenab-ı Hakk’ın zâtında şeriki olmadığı gibi -çünki intizam bozulur, âlem fesada gider- fiilinde de şeriki yoktur. Çünki suubetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur.”3
Mezkur kaideye binaen, ulûhiyyet ve ma’budiyyet sıfatları ile, İlah ve Mabud isimleri, Risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarına, İlah ve Mabud isimlerine dayanır. Ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarını, İlah ve Mabud isimlerini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir. Hem ulûhiyyet ve mabudiyyet sıfatlarını, İlah ve Mabud isimlerini inkâr etmek bütün sıfat ve esma-i İlahiyyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi bu hakikati ifade etmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de bir peygamberi tekzib etmek, bütün peygamberleri tekzib etmek hükmünde olduğu bildirilmiştir. Şöyle ki;
Kavm-i Nuh, sadece Nuh (a.s)’ı tekzib ettikleri halde; Cenab-ı Hak, onların bütün peygamberleri tekzib ettiklerini bildiriyor. Şöyle ki:
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 1. Makám, 3. Kelime, s. 224.
[2] Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf, 1. Maksad, s. 607.
[3] Mesnevî-i Nûriyye, Lem‘alar, 11. Lem‘a, s. 18.
ŞERH
كَذَّبَتْ قَوْمُ نوُحٍ الْمُرْسَلِينَ
“Nuh’un kavmi de Peygamberleri yalanladılar.”1
وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ
“Ve Nuh kavmini de, Peygamberleri tekzib ettikleri vakit helak ettik, onları suda garkettik.”2
Yine Kavm-i Ad, sadece Hud (a.s)’ı tekzib ettikleri halde; Cenab-ı Hak, onların bütün peygamberleri tekzib ettiklerini bildiriyor. Şöyle ki:
كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ
“Ad kavmi de Peygamberleri yalanladılar.”3
Yine Kavm-i Semud, sadece Salih (a.s)’ı tekzib ettikleri halde; Cenab-ı Hak, onların bütün peygamberleri tekzib ettiklerini bildiriyor. Şöyle ki:
كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ
“Semud kavmi de Peygamberleri yalanladılar.”4
Yine Kavm-i Lut, sadece Lut (a.s)’ı tekzib ettikleri halde; Cenab-ı Hak, onların bütün peygamberleri tekzib ettiklerini bildiriyor. Şöyle ki:
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ
“Lut’un kavmi de Peygamberleri yalanladılar.”5
Yine Fir’avn ve ona tabi olanlar, sadece Hazret-i Musa (a.s)’a verilen mucizeleri ve O’na inzal olunan İlahi vahyi inkâr ettikleri halde, Cenab-ı Hak; onların tekvini ve teklifi bütün ayetleri ve bütün peygamberlerin davalarını tasdik etmek için gösterdikleri bütün mucizeleri inkâr ettiklerini bildirmektedir. Şöyle ki:
كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كُلِّهَا
“Fir’avn ve ona tabi olanlar ayetlerimizin hepsini tekzîb ettiler”6
Demek bir peygamberin inkârı, bütün peygamberlerin inkârı demektir. Bu ise; irsal-i rusul fiilini inkâr etmek demektir. Bir fiil-i İlahiyi inkâr ise; bütün
[1] Şuarâ, 26:105.
[2] Furkán, 25:37.
[3] Şuarâ, 26:123.
[4] Şuarâ, 26:141.
[5] Şuarâ, 26:160.
[6] Kamer, 54:41-42.
ŞERH
كَذَّبَتْ قَوْمُ نوُحٍ الْمُرْسَلِينَ
“Nuh’un kavmi de Peygamberleri yalanladılar.”1
وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ
“Ve Nuh kavmini de, Peygamberleri tekzib ettikleri vakit helak ettik, onları suda garkettik.”2
Yine Kavm-i Ad, sadece Hud (a.s)’ı tekzib ettikleri halde; Cenab-ı Hak, onların bütün peygamberleri tekzib ettiklerini bildiriyor. Şöyle ki:
كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ
“Ad kavmi de Peygamberleri yalanladılar.”3
Yine Kavm-i Semud, sadece Salih (a.s)’ı tekzib ettikleri halde; Cenab-ı Hak, onların bütün peygamberleri tekzib ettiklerini bildiriyor. Şöyle ki:
كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ
“Semud kavmi de Peygamberleri yalanladılar.”4
Yine Kavm-i Lut, sadece Lut (a.s)’ı tekzib ettikleri halde; Cenab-ı Hak, onların bütün peygamberleri tekzib ettiklerini bildiriyor. Şöyle ki:
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ
“Lut’un kavmi de Peygamberleri yalanladılar.”5
Yine Fir’avn ve ona tabi olanlar, sadece Hazret-i Musa (a.s)’a verilen mucizeleri ve O’na inzal olunan İlahi vahyi inkâr ettikleri halde, Cenab-ı Hak; onların tekvini ve teklifi bütün ayetleri ve bütün peygamberlerin davalarını tasdik etmek için gösterdikleri bütün mucizeleri inkâr ettiklerini bildirmektedir. Şöyle ki:
كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كُلِّهَا
“Fir’avn ve ona tabi olanlar ayetlerimizin hepsini tekzîb ettiler”6
Demek bir peygamberin inkârı, bütün peygamberlerin inkârı demektir. Bu ise; irsal-i rusul fiilini inkâr etmek demektir. Bir fiil-i İlahiyi inkâr ise; bütün
[1] Şuarâ, 26:105.
[2] Furkán, 25:37.
[3] Şuarâ, 26:123.
[4] Şuarâ, 26:141.
[5] Şuarâ, 26:160.
[6] Kamer, 54:41-42.
ŞERH
geçen “cemâl” tabirinden murad; esma ve sıfat-ı İlahiyyenin cemâlidir. Rızık ve niam-ı İlahiye cemal-i İlahiyi daha ziyade gösterdiği için hususan cud ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatları ile Cevvad, Rahman ve Rezzak isimlerinin cemalidir. Zira cemâl-i ba kemâl-i İlâhiyi gösteren en muazzam sıfatlar, cûd ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatlarıdır.
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde cemal sıfatı ile Cemil isminin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediye (a.s.m)’ı nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakkın nihayet kemalde bulunan cemal sıfatı ve Cemil ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi (a.s.m) istilzam ve iktiza ederler. Madem cemal sıfatı ve Cemil ismi, risaletsiz olamaz. O halde cemal sıfatının ve Cemil isminin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Şimdi kâinatta tekvini olarak tezahür eden cemal sıfatını ve Cemil ismini izah edeceğiz. Daha sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz:
Ellah (c.c), bütün esma ve sıfat-ı kudsiyesi ile Cemil’dir. Rızık ve niam-ı İlahiye, cemal-i İlahiyi daha ziyade gösterdiği için hususan cud ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatları ile Cevvad, Rahman ve Rezzak isimleri ile Cemil’dir. Cemal-i ba kemal-i İlâhiyi gösteren en muazzam sıfatlar, cûd ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatları olduğu için, Müellif (r.a) bu cümlesinde cud ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatlarında görünen cemal-i İlahi’yi ders veriyor.
Şimdi şu kâinatta tezahür eden cud ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatlarında görünen cemal-i İlahiyi bir kaç misalle izah edeceğiz. Şöyle ki:
Şu âleme bakıp görüyoruz ki, kış mevsiminde erzakı tükenen bütün mevcudata, erzaklarının her çeşidi gaibten bol bol gönderiliyor. Güneş mütemadiyen dönüyor. Bu hareket, zihayatın erzakını temin etmek için değil midir? Küre-i arzın raksa kalkması, zihayata, bahusus insana hizmet için değil midir? Evet, insana hizmet içindir. Zira küre-i arz, emr-i İlâhiye imtisalen hareket ediyor, o hareketin neticesinde zihayatın rızkı husule geliyor. Cebrail (a.s), birçok vazifeyi eda etmekle beraber asıl vazifesi, vahyi getirmektir. Bu da cin ve ins için en büyük hizmet ve nimet değil midir? Mikail (a.s), emr-i Rabbani ile erzakımızı dağıtıyor. İsrafil (a.s), izn-i İlahi ile hayata vesile oluyor. Azrail (a.s), sevk-i sübhani
ŞERH
geçen “cemâl” tabirinden murad; esma ve sıfat-ı İlahiyyenin cemâlidir. Rızık ve niam-ı İlahiye cemal-i İlahiyi daha ziyade gösterdiği için hususan cud ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatları ile Cevvad, Rahman ve Rezzak isimlerinin cemalidir. Zira cemâl-i ba kemâl-i İlâhiyi gösteren en muazzam sıfatlar, cûd ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatlarıdır.
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde cemal sıfatı ile Cemil isminin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediye (a.s.m)’ı nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakkın nihayet kemalde bulunan cemal sıfatı ve Cemil ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi (a.s.m) istilzam ve iktiza ederler. Madem cemal sıfatı ve Cemil ismi, risaletsiz olamaz. O halde cemal sıfatının ve Cemil isminin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Şimdi kâinatta tekvini olarak tezahür eden cemal sıfatını ve Cemil ismini izah edeceğiz. Daha sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz:
Ellah (c.c), bütün esma ve sıfat-ı kudsiyesi ile Cemil’dir. Rızık ve niam-ı İlahiye, cemal-i İlahiyi daha ziyade gösterdiği için hususan cud ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatları ile Cevvad, Rahman ve Rezzak isimleri ile Cemil’dir. Cemal-i ba kemal-i İlâhiyi gösteren en muazzam sıfatlar, cûd ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatları olduğu için, Müellif (r.a) bu cümlesinde cud ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatlarında görünen cemal-i İlahi’yi ders veriyor.
Şimdi şu kâinatta tezahür eden cud ve seha, rahmaniyet ve rezzakiyet sıfatlarında görünen cemal-i İlahiyi bir kaç misalle izah edeceğiz. Şöyle ki:
Şu âleme bakıp görüyoruz ki, kış mevsiminde erzakı tükenen bütün mevcudata, erzaklarının her çeşidi gaibten bol bol gönderiliyor. Güneş mütemadiyen dönüyor. Bu hareket, zihayatın erzakını temin etmek için değil midir? Küre-i arzın raksa kalkması, zihayata, bahusus insana hizmet için değil midir? Evet, insana hizmet içindir. Zira küre-i arz, emr-i İlâhiye imtisalen hareket ediyor, o hareketin neticesinde zihayatın rızkı husule geliyor. Cebrail (a.s), birçok vazifeyi eda etmekle beraber asıl vazifesi, vahyi getirmektir. Bu da cin ve ins için en büyük hizmet ve nimet değil midir? Mikail (a.s), emr-i Rabbani ile erzakımızı dağıtıyor. İsrafil (a.s), izn-i İlahi ile hayata vesile oluyor. Azrail (a.s), sevk-i sübhani
ŞERH
âdeta sırf gaybdan infaklarını bilfiil tekeffül ederek bilmüşahede vermekle; esbabperest insanlara dahi, esbab perdesi altında yine o veriyor diye isbat ve ilân ettiği gibi; pek çok âyât-ı Kur’aniye ve hadsiz şevahid-i kevniye, bil’ittifak herbir zîhayatın birtek Rezzak-ı Zülcelal’in rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar.
Evet, bir nevi rızk isteyen ağaçlar iktidarsız ve ihtiyarsız olduklarından, onlar yerlerinde mütevekkilane dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve âciz yavruların nafakaları hayret-nümun tulumbacıklardan ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususan insan yavrularına analarının şefkatleri yardımcı verilmesi, bedahetle isbat eder ki; helâl rızk, iktidar ve ihtiyar ile mütenasiben değildir.. belki, tevekkül veren za’f ve acze nisbeten geliyor.
İsm-i Rahîm ve Rezzak’ın cemallerini ve vahdaniyete şehadetlerini tam görmek için zemin yüzünü birden ihata edip müşahede edecek bir göz bulunsa, kış âhirinde erzakları bitmek üzere olan hayvanat kafilelerine, imdad-ı gaybî ve ihsan-ı Rahmanî olarak nebatatın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve vâlidelerin sinelerine takılan ve sırf hazine-i gaybiye-i rahmetten gayet leziz ve gayet çok ve gayet mütenevvi taamları ve nimetleri gönderen Rezzak-ı Rahîm’in bu cilve-i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemal bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki; birtek elmayı yapıp bir adama hakikî bir rızk olarak mün’imane veren, yalnız öyle bir zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir sefine-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsulâtlarını onunla zemindeki muhtaç misafirlerine getirir. Çünki o elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat ve hâtem-i hikmet ve turra-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sair meyvelerde ve bütün nebatat ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakikî mâliki ve sânii, elbette ve herhalde o elmanın emsali ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i Zülcelal’i ve Hâlık-ı Zülcemal’i olacak, başka olamaz.
Demek herbir meyve öyle bir mühr-ü vahdettir ki; onun ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinat kitabının kâtibini ve sâni’ini bildirir ve vahdetini gösterir ve meyveler adedince vahdaniyet fermanının mühürlendiğine işaret eder.” 1
[1] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, 2. Makám, 2. Bâb, 4. Hakîkat, s. 172, 174-175.
ŞERH
âdeta sırf gaybdan infaklarını bilfiil tekeffül ederek bilmüşahede vermekle; esbabperest insanlara dahi, esbab perdesi altında yine o veriyor diye isbat ve ilân ettiği gibi; pek çok âyât-ı Kur’aniye ve hadsiz şevahid-i kevniye, bil’ittifak herbir zîhayatın birtek Rezzak-ı Zülcelal’in rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar.
Evet, bir nevi rızk isteyen ağaçlar iktidarsız ve ihtiyarsız olduklarından, onlar yerlerinde mütevekkilane dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve âciz yavruların nafakaları hayret-nümun tulumbacıklardan ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususan insan yavrularına analarının şefkatleri yardımcı verilmesi, bedahetle isbat eder ki; helâl rızk, iktidar ve ihtiyar ile mütenasiben değildir.. belki, tevekkül veren za’f ve acze nisbeten geliyor.
İsm-i Rahîm ve Rezzak’ın cemallerini ve vahdaniyete şehadetlerini tam görmek için zemin yüzünü birden ihata edip müşahede edecek bir göz bulunsa, kış âhirinde erzakları bitmek üzere olan hayvanat kafilelerine, imdad-ı gaybî ve ihsan-ı Rahmanî olarak nebatatın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve vâlidelerin sinelerine takılan ve sırf hazine-i gaybiye-i rahmetten gayet leziz ve gayet çok ve gayet mütenevvi taamları ve nimetleri gönderen Rezzak-ı Rahîm’in bu cilve-i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemal bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki; birtek elmayı yapıp bir adama hakikî bir rızk olarak mün’imane veren, yalnız öyle bir zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir sefine-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsulâtlarını onunla zemindeki muhtaç misafirlerine getirir. Çünki o elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat ve hâtem-i hikmet ve turra-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sair meyvelerde ve bütün nebatat ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakikî mâliki ve sânii, elbette ve herhalde o elmanın emsali ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i Zülcelal’i ve Hâlık-ı Zülcemal’i olacak, başka olamaz.
Demek herbir meyve öyle bir mühr-ü vahdettir ki; onun ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinat kitabının kâtibini ve sâni’ini bildirir ve vahdetini gösterir ve meyveler adedince vahdaniyet fermanının mühürlendiğine işaret eder.” 1
[1] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, 2. Makám, 2. Bâb, 4. Hakîkat, s. 172, 174-175.
ŞERH
O halde şu âlem, zerreden arşa kadar insan için bir sofra-i nimettir. Herşey insanın istifadesi için yaratılmıştır. Bu ise Rahman ve Rahîm isimlerinin tecellisinden gelmiştir. O’nun rahmet ve cemalinin âlemdeki asarı, maddi ve manevi bütün rızıklardır. Hem rızıktır, hem de mücessem cûddur.
İşte kâinattaki asar-ı rahmet, rahmet sıfatının cemalini, bu ise Cemil-i Zü’l-Kemali gösteriyor. O da Ellah’ın yedi sıfatını, yedi sıfat da mevsufu olan Zat-ı Akdes’i zişuura bildiriyor.
Bununla beraber insan, dünyaya geldiğinde kâinatta tezahür eden böyle bir cemal sıfatıyla muttasıf bir Zatı, yalnız aklıyla tanıyamaz ve o cemale karşı nasıl mukabelede bulunması gerektiğini bilemez. Bu sebeble Cenab-ı Hak, cemal-i ba kemalini tanıttırmak ve ona nasıl mukabelede bulunulması gerektiğini talim etmek, marziyyatını bildirmek maksadıyla kemal-i merhametinden peygamberleri göndermiş. Hususan o peygamberlerin seyyidi ve efendisi olan Muhammed-i Arabi (a.s.m)’ı irsal buyurmuştur.
O halde başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberan-ı izamın gönderiliş gayeleri şudur ki; insanlar için yer ve gökte ihzar edilen rızıklara ve nimetlere nazarlarını celbedip onları şükür ve ibadete davet etmek ve bu davete icabet edenler için dünyevi ve uhrevi mükafat, o davete icabet etmeyenler için de dünyevi ve uhrevi mücazat hazırlandığını tebliğ etmektir. Bütün peygamberler, ümmetlerine karşı bu vazife-i risaleti hakkıyla ifa etmişlerdir. Mesela; Kur’an’ın ifadesiyle Musa (a.s) kavmine kâinatta tezahür eden o cemal-i İlahiyi şöyle ders vermiştir:
اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجْنَا بِه۪ اَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى
“Ey insanlar! O Sani-i Kadir, sizin için arzı bir beşik kıldı. Ve yeryüzünde sizin için yollar açtı. Ta ki istediğiniz yerlere gidebilesiniz. Ve sema canibinden, bulutlardan yağmur indirdi de artık onunla çeşit çeşit ekinler, bitkiler, sebzeler, meyveler çıkardık. Ey insanlar! Biliniz ki, bütün bu eserler ve nimetler, Ellah’ın halk ve icadıyladır. Sizin istifadeniz için vücuda getirmiştir. Artık O’na iman etmeniz ve ubudiyette bulunmanız gerekmez mi?”
ŞERH
O halde şu âlem, zerreden arşa kadar insan için bir sofra-i nimettir. Herşey insanın istifadesi için yaratılmıştır. Bu ise Rahman ve Rahîm isimlerinin tecellisinden gelmiştir. O’nun rahmet ve cemalinin âlemdeki asarı, maddi ve manevi bütün rızıklardır. Hem rızıktır, hem de mücessem cûddur.
İşte kâinattaki asar-ı rahmet, rahmet sıfatının cemalini, bu ise Cemil-i Zü’l-Kemali gösteriyor. O da Ellah’ın yedi sıfatını, yedi sıfat da mevsufu olan Zat-ı Akdes’i zişuura bildiriyor.
Bununla beraber insan, dünyaya geldiğinde kâinatta tezahür eden böyle bir cemal sıfatıyla muttasıf bir Zatı, yalnız aklıyla tanıyamaz ve o cemale karşı nasıl mukabelede bulunması gerektiğini bilemez. Bu sebeble Cenab-ı Hak, cemal-i ba kemalini tanıttırmak ve ona nasıl mukabelede bulunulması gerektiğini talim etmek, marziyyatını bildirmek maksadıyla kemal-i merhametinden peygamberleri göndermiş. Hususan o peygamberlerin seyyidi ve efendisi olan Muhammed-i Arabi (a.s.m)’ı irsal buyurmuştur.
O halde başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberan-ı izamın gönderiliş gayeleri şudur ki; insanlar için yer ve gökte ihzar edilen rızıklara ve nimetlere nazarlarını celbedip onları şükür ve ibadete davet etmek ve bu davete icabet edenler için dünyevi ve uhrevi mükafat, o davete icabet etmeyenler için de dünyevi ve uhrevi mücazat hazırlandığını tebliğ etmektir. Bütün peygamberler, ümmetlerine karşı bu vazife-i risaleti hakkıyla ifa etmişlerdir. Mesela; Kur’an’ın ifadesiyle Musa (a.s) kavmine kâinatta tezahür eden o cemal-i İlahiyi şöyle ders vermiştir:
اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجْنَا بِه۪ اَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى
“Ey insanlar! O Sani-i Kadir, sizin için arzı bir beşik kıldı. Ve yeryüzünde sizin için yollar açtı. Ta ki istediğiniz yerlere gidebilesiniz. Ve sema canibinden, bulutlardan yağmur indirdi de artık onunla çeşit çeşit ekinler, bitkiler, sebzeler, meyveler çıkardık. Ey insanlar! Biliniz ki, bütün bu eserler ve nimetler, Ellah’ın halk ve icadıyladır. Sizin istifadeniz için vücuda getirmiştir. Artık O’na iman etmeniz ve ubudiyette bulunmanız gerekmez mi?”
ŞERH
“Ey insanlar! Şu alem çarşısında sergilenen nimetlere ibret nazarı ile bakın! Kâinat sofrasında dizilmiş taamlara dikkat edin! Mesela; o nimetlerden biri olan kocaman kavun ve karpuza nazar edin. O kavun ve karpuz, ince bir ipe takılmış, o ince ipler vasıtasıyla sizlere ikram ediliyor. Rengiyle, kokusuyla, tadıyla, suretiyle iştihanızı celbediyor. Hem kupkuru ve kemik gibi bir dalın üzerinde şurup tulumbacıkları hükmünde olan üzüm salkımları sizlere ihsan ediliyor. Kâinat sofrasında dizilen bunlar gibi hadsiz taamlar, hem yerin altındaki sıcaklıkla pişiriliyor, hem de Güneş vasıtasıyla kızartılıyor. Kâinat sofrasında size ikram edilen bu nimetler ise la yuad ve la yuhsadır.” Resul-i Ekrem (a.s.m), Kur’an lisanıyla bu hadsiz niam-ı İlahiyeyi cin ve insin nazarlarına şöyle arzediyor:
اَللّٰهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَ * وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ * وَاٰۤتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا
“İşte şu âyetler, evvelâ Cenab-ı Hakk’ın insana karşı şu koca kâinatı nasıl bir saray hükmünde halkedip semadan zemine âb-ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semayı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sair aktarında bulunan herbir nevi meyvelerinden, herbir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa’ylerini mübadele edip her nevi medar-ı maişetini temin etmek için gemiyi insana müsahhar etmiştir. Yani denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki; rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vasıtasıyla bütün zemine münasebetdar etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî birer vesait-i nakliyesi hükmünde teshir; hem Güneş ile Ay’ı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün’im-i Hakikî’nin renk renk nimetlerini insanlara takdim etmek için iki müsahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halketmiş. Hem gece ve gündüzü insana müsahhar yani hâb-ı rahatına geceyi örtü, gündüzü maişetlerine ticaretgâh hükmünde teshir etmiştir.
İşte bu niam-ı İlahiyeyi ta’dad ettikten sonra, insana verilen nimetlerin ne
ŞERH
“Ey insanlar! Şu alem çarşısında sergilenen nimetlere ibret nazarı ile bakın! Kâinat sofrasında dizilmiş taamlara dikkat edin! Mesela; o nimetlerden biri olan kocaman kavun ve karpuza nazar edin. O kavun ve karpuz, ince bir ipe takılmış, o ince ipler vasıtasıyla sizlere ikram ediliyor. Rengiyle, kokusuyla, tadıyla, suretiyle iştihanızı celbediyor. Hem kupkuru ve kemik gibi bir dalın üzerinde şurup tulumbacıkları hükmünde olan üzüm salkımları sizlere ihsan ediliyor. Kâinat sofrasında dizilen bunlar gibi hadsiz taamlar, hem yerin altındaki sıcaklıkla pişiriliyor, hem de Güneş vasıtasıyla kızartılıyor. Kâinat sofrasında size ikram edilen bu nimetler ise la yuad ve la yuhsadır.” Resul-i Ekrem (a.s.m), Kur’an lisanıyla bu hadsiz niam-ı İlahiyeyi cin ve insin nazarlarına şöyle arzediyor:
اَللّٰهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَ * وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ * وَاٰۤتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا
“İşte şu âyetler, evvelâ Cenab-ı Hakk’ın insana karşı şu koca kâinatı nasıl bir saray hükmünde halkedip semadan zemine âb-ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semayı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sair aktarında bulunan herbir nevi meyvelerinden, herbir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa’ylerini mübadele edip her nevi medar-ı maişetini temin etmek için gemiyi insana müsahhar etmiştir. Yani denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki; rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vasıtasıyla bütün zemine münasebetdar etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî birer vesait-i nakliyesi hükmünde teshir; hem Güneş ile Ay’ı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün’im-i Hakikî’nin renk renk nimetlerini insanlara takdim etmek için iki müsahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halketmiş. Hem gece ve gündüzü insana müsahhar yani hâb-ı rahatına geceyi örtü, gündüzü maişetlerine ticaretgâh hükmünde teshir etmiştir.
İşte bu niam-ı İlahiyeyi ta’dad ettikten sonra, insana verilen nimetlerin ne
ŞERH
sebzeler, meyveler, hububat gibi mahsuller ile de sizi besliyor, hadsiz nimetlere nail buyuruyor. Evet, şübhe yok ki, (Ondan) O Rezzak-ı Kerim’den (başka ilâh yoktur.) Rızık, O’nun elindedir. Bütün nimetler, O’nun hazine-i rahmetinden gelir. (O halde şükür ve ibadetten nasıl döndürülürsünüz?) Hak Teâlâ’nın böyle ihsan ve ikram sahibi olduğu malumunuz iken, ne için siz Ellah’a iman ve ibadetten i’raz edersiniz? Bu kadar hadsiz nimetleri size ihsan eden bir Zat’a, bir takım mahlûkatı nasıl şerik koşarsınız? Öyle fani ve âciz şeylere ibadet edersiniz? Bu ne gaflet, bu ne cehalet!”1
Müellif (r.a), Sözler adlı eserinde bu konuyla alakalı şöyle buyuruyor:
“Sema ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Ellah’tan başka koca sema ve zemini iki muti hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise, şükür ona münhasırdır.”2
Rum Suresi’nin 40. ayet-i kerimesinde, yaratmak ve rızık vermek, öldürmek ve diriltmek gibi fiillerde Cenab-ı Hakkın şeriki olmadığı şöyle ilan edilmektedir:
اَللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَىْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“(O Ellah ki; sizi yarattı.) Sizi ilim dairesinden kudret dairesine çıkardı. (Sonra sizi rızıklandırdı.) Bu dünyada birçok nimetlere kavuşturdu, yaşattı, (Sonra sizi öldürür.) Böylece bu fani hayatı terketmiş olursunuz. (Sonra da) sizi yeniden (diriltir.) Başka bir âleme gönderir. İşte ey insanlar! Sizin Halikınız ve Ma’budunuz böyle nihayetsiz lütuf ve ihsan sahibidir. (Hiç sizin şeriklerinizden) Halık-ı kâinata ortak koştuğunuz putlardan ve diğerlerinden (bunlardan birini yapan var mıdır?) Onlar herhangi bir ferdi yaratmaya, yaşatmaya, rızıklandırmağa, öldürmeye ve diriltmeye güç yetirebilirler mi? Ne mümkün! Elbette ki, güç yetiremeyecekleri gayet açıktır. Artık ne diye onlara ibadet ediyorsunuz? Evet, o müşrikler, akıllarını kötüye kullanmış ve dalalete düşmüş kimselerdir. Elbette ki, Ellahu Teâlâ (onların) o müşriklerin (şerik koştuklarından münezzehtir ve çok alidir.) Halık-ı kâinatın şanı, her türlü şerikten münezzehtir.”3
[1] Fâtır, 35:3.
[2] Sözler, 25. Söz, 2. Şu‘le, 2. Nûr, 1. Meziyyet-i Cezâlet, s. 416.
[3] Rûm, 30:40.
ŞERH
sebzeler, meyveler, hububat gibi mahsuller ile de sizi besliyor, hadsiz nimetlere nail buyuruyor. Evet, şübhe yok ki, (Ondan) O Rezzak-ı Kerim’den (başka ilâh yoktur.) Rızık, O’nun elindedir. Bütün nimetler, O’nun hazine-i rahmetinden gelir. (O halde şükür ve ibadetten nasıl döndürülürsünüz?) Hak Teâlâ’nın böyle ihsan ve ikram sahibi olduğu malumunuz iken, ne için siz Ellah’a iman ve ibadetten i’raz edersiniz? Bu kadar hadsiz nimetleri size ihsan eden bir Zat’a, bir takım mahlûkatı nasıl şerik koşarsınız? Öyle fani ve âciz şeylere ibadet edersiniz? Bu ne gaflet, bu ne cehalet!”1
Müellif (r.a), Sözler adlı eserinde bu konuyla alakalı şöyle buyuruyor:
“Sema ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Ellah’tan başka koca sema ve zemini iki muti hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise, şükür ona münhasırdır.”2
Rum Suresi’nin 40. ayet-i kerimesinde, yaratmak ve rızık vermek, öldürmek ve diriltmek gibi fiillerde Cenab-ı Hakkın şeriki olmadığı şöyle ilan edilmektedir:
اَللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَىْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“(O Ellah ki; sizi yarattı.) Sizi ilim dairesinden kudret dairesine çıkardı. (Sonra sizi rızıklandırdı.) Bu dünyada birçok nimetlere kavuşturdu, yaşattı, (Sonra sizi öldürür.) Böylece bu fani hayatı terketmiş olursunuz. (Sonra da) sizi yeniden (diriltir.) Başka bir âleme gönderir. İşte ey insanlar! Sizin Halikınız ve Ma’budunuz böyle nihayetsiz lütuf ve ihsan sahibidir. (Hiç sizin şeriklerinizden) Halık-ı kâinata ortak koştuğunuz putlardan ve diğerlerinden (bunlardan birini yapan var mıdır?) Onlar herhangi bir ferdi yaratmaya, yaşatmaya, rızıklandırmağa, öldürmeye ve diriltmeye güç yetirebilirler mi? Ne mümkün! Elbette ki, güç yetiremeyecekleri gayet açıktır. Artık ne diye onlara ibadet ediyorsunuz? Evet, o müşrikler, akıllarını kötüye kullanmış ve dalalete düşmüş kimselerdir. Elbette ki, Ellahu Teâlâ (onların) o müşriklerin (şerik koştuklarından münezzehtir ve çok alidir.) Halık-ı kâinatın şanı, her türlü şerikten münezzehtir.”3
[1] Fâtır, 35:3.
[2] Sözler, 25. Söz, 2. Şu‘le, 2. Nûr, 1. Meziyyet-i Cezâlet, s. 416.
[3] Rûm, 30:40.
ŞERH
فَبِاَىِّ اۤلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyet-i celilesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delalet vardır ki: Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedid tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki; nimet içinde in’amı görmüyorlar. İn’amı görmediklerinden Mün’im-i Hakikî’den gaflet ederler. Mün’imden gafletleri saikasıyla o nimetleri esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Ellah’tan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh herbir nimetin bidayetinde, mü’min olan kimse Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Ellah’tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Ellah’ın ismiyle, Ellah’ın hesabına aldığını bilerek, Ellah’a minnet ve şükranla mukabelede bulunsun.”1
“Hâlık-ı Rahman’ın ibadından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkan-ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzib ve inkâr suretinde gösterip فَبِاَىِّ اۤلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermanıyla, Sure-i Rahman’da şiddetli ve dehşetli bir surette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzib ve inkâr olduğunu gösteriyor.”2
Demek bu kadar hadsiz nimetleriyle nev-i beşere kendisini sevdiren bir Zat, elbette o nimetlere karşı nev-i beşerden şükür istemesi cemal sıfatı ve Cemil isminin muktezasıdır. Bu cemal sıfatı ile Cemil isminin muktezası olan şükür vazifesi ise, ancak irsal-i rüsul ve inzal-i kütub sıfatlarıyla tahakkuk ve tezahür eder.
Şimdi hiç mümkün müdür ki; her şeyde görünen bu niam-ı İlahiye, her şeyde tezahür eden bu rahmet-i Rabbaniye gizli kalsın? Elbette Güneş ziyasız olmadığı gibi, o cemal-i İlahi de risaletsiz olamaz. O halde her biri birer Güneş mesabesinde olan bin bir esma-i ilâhiyeyi nev-i beşere ders verecek ve kâinattaki niam-ı İlahiye ile cemal-i ba kemalini bildirecek peygamberlerin vücüdu zarureten lazım gelir. Umum peygamberler içinde esma-i İlahiyeye ayinedarlığını en mükemmel bir surette bilen ve bildiren, hadsiz niam-ı İlahiyeye karşı şükür ve ubudiyetle O Mün’im-i Kerim’i seven ve sevdiren Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır.
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Hubâb, s. 95-96.
[2] Mektûbât, 28. Mektûb, 5. Mes’ele, s. 364.
ŞERH
فَبِاَىِّ اۤلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyet-i celilesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delalet vardır ki: Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedid tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki; nimet içinde in’amı görmüyorlar. İn’amı görmediklerinden Mün’im-i Hakikî’den gaflet ederler. Mün’imden gafletleri saikasıyla o nimetleri esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Ellah’tan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh herbir nimetin bidayetinde, mü’min olan kimse Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Ellah’tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Ellah’ın ismiyle, Ellah’ın hesabına aldığını bilerek, Ellah’a minnet ve şükranla mukabelede bulunsun.”1
“Hâlık-ı Rahman’ın ibadından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkan-ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzib ve inkâr suretinde gösterip فَبِاَىِّ اۤلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermanıyla, Sure-i Rahman’da şiddetli ve dehşetli bir surette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzib ve inkâr olduğunu gösteriyor.”2
Demek bu kadar hadsiz nimetleriyle nev-i beşere kendisini sevdiren bir Zat, elbette o nimetlere karşı nev-i beşerden şükür istemesi cemal sıfatı ve Cemil isminin muktezasıdır. Bu cemal sıfatı ile Cemil isminin muktezası olan şükür vazifesi ise, ancak irsal-i rüsul ve inzal-i kütub sıfatlarıyla tahakkuk ve tezahür eder.
Şimdi hiç mümkün müdür ki; her şeyde görünen bu niam-ı İlahiye, her şeyde tezahür eden bu rahmet-i Rabbaniye gizli kalsın? Elbette Güneş ziyasız olmadığı gibi, o cemal-i İlahi de risaletsiz olamaz. O halde her biri birer Güneş mesabesinde olan bin bir esma-i ilâhiyeyi nev-i beşere ders verecek ve kâinattaki niam-ı İlahiye ile cemal-i ba kemalini bildirecek peygamberlerin vücüdu zarureten lazım gelir. Umum peygamberler içinde esma-i İlahiyeye ayinedarlığını en mükemmel bir surette bilen ve bildiren, hadsiz niam-ı İlahiyeye karşı şükür ve ubudiyetle O Mün’im-i Kerim’i seven ve sevdiren Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır.
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Hubâb, s. 95-96.
[2] Mektûbât, 28. Mektûb, 5. Mes’ele, s. 364.
ŞERH
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), hem kâinatın mayesidir. Esma-i kudsiye-i İlahiye, Nur-u Muhammedi (a.s.m) üzerine tecelli etmiş, böylece kâinat vücuda gelmiştir. Hem de O Zat-ı Ekrem (a.s.m), kâinatın meyvesidir. Zira kâinat ağacının meyveleri enbiya ve mürselindir. Bu meyvelerin en mükemmeli ve sonuncusu ise Hatemu’l-Enbiyai ve’l-Mürselin olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m),
وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ
“(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”1 Ayetinin sarahatiyle rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı ve o rahmetin mücessem bir şeklidir.
Âlemde görünen bütün rahmetler, O’nun ayine-i ruhundan âleme aksetmiş ve sonra da cesed-i mübarekinde toplanmıştır. Bu sebeple bütün mevcudat, Cenab-ı Hakkı tanıdığı gibi, Resul-i Ekrem (s.a.v)’i de tanır ve itaat ederler. Âlemde Ellah’a ibadet etme hakikatı, Resul-i Ekrem (s.a.v) vasıtasıyla tahakkuk etmiştir. Zira Nur-u Muhammedi (a.s.m) itibariyle Ellah’tan gelen tekvini kanunlara en evvel O mazhar olduğu gibi; Risalet-i Muhammediye cihetiyle dahi teklifi kanunlara en evvel münkad olan yine O Zat (a.s.m)’ dır.
Ellah katında Risâlet, esâs i’tibâriyle birdir. Cenâb-ı Hak, bir olduğu için her şeyde bir nev’i birliği irâde etmiştir. Bu sırr-ı tevhîde binâen Cenâb-ı Hak, Nebîyy-i Ekrem (asm)’ı bütün kâinâtın vekîl-i umûmîsi ve her husûsta muhâtab-ı hassı olacak bir kàbiliyette halkederek kendisine resûl ve nebî seçmiştir. Bu risâlet makàmını Resûl-i Ekrem (asm)’a asâleten vermiştir. Diğer peygamberler ise, bu peygamberlik vazîfesine ma’nen vekâlet etmişler ve Zât-ı Risâletin asıl vazîfesine avene ve yardımcı olmuşlardır.
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), risalet vazifesini bilfiil hamlettikten sonra ise; Kur’an vasıtasıyla mevcudat-ı âlemin vazife suretindeki ubudiyetlerini ve evamir-i tekviniyeye inkıyadlarını en mükemmel bir tarzda ders verdiği gibi;
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları, sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.”2 âyetinin sarahatiyle cin
[1] Enbiyâ, 21:107.
[2]
ŞERH
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), hem kâinatın mayesidir. Esma-i kudsiye-i İlahiye, Nur-u Muhammedi (a.s.m) üzerine tecelli etmiş, böylece kâinat vücuda gelmiştir. Hem de O Zat-ı Ekrem (a.s.m), kâinatın meyvesidir. Zira kâinat ağacının meyveleri enbiya ve mürselindir. Bu meyvelerin en mükemmeli ve sonuncusu ise Hatemu’l-Enbiyai ve’l-Mürselin olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m),
وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ
“(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”1 Ayetinin sarahatiyle rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı ve o rahmetin mücessem bir şeklidir.
Âlemde görünen bütün rahmetler, O’nun ayine-i ruhundan âleme aksetmiş ve sonra da cesed-i mübarekinde toplanmıştır. Bu sebeple bütün mevcudat, Cenab-ı Hakkı tanıdığı gibi, Resul-i Ekrem (s.a.v)’i de tanır ve itaat ederler. Âlemde Ellah’a ibadet etme hakikatı, Resul-i Ekrem (s.a.v) vasıtasıyla tahakkuk etmiştir. Zira Nur-u Muhammedi (a.s.m) itibariyle Ellah’tan gelen tekvini kanunlara en evvel O mazhar olduğu gibi; Risalet-i Muhammediye cihetiyle dahi teklifi kanunlara en evvel münkad olan yine O Zat (a.s.m)’ dır.
Ellah katında Risâlet, esâs i’tibâriyle birdir. Cenâb-ı Hak, bir olduğu için her şeyde bir nev’i birliği irâde etmiştir. Bu sırr-ı tevhîde binâen Cenâb-ı Hak, Nebîyy-i Ekrem (asm)’ı bütün kâinâtın vekîl-i umûmîsi ve her husûsta muhâtab-ı hassı olacak bir kàbiliyette halkederek kendisine resûl ve nebî seçmiştir. Bu risâlet makàmını Resûl-i Ekrem (asm)’a asâleten vermiştir. Diğer peygamberler ise, bu peygamberlik vazîfesine ma’nen vekâlet etmişler ve Zât-ı Risâletin asıl vazîfesine avene ve yardımcı olmuşlardır.
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), risalet vazifesini bilfiil hamlettikten sonra ise; Kur’an vasıtasıyla mevcudat-ı âlemin vazife suretindeki ubudiyetlerini ve evamir-i tekviniyeye inkıyadlarını en mükemmel bir tarzda ders verdiği gibi;
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları, sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.”2 âyetinin sarahatiyle cin
[1] Enbiyâ, 21:107.
[2]
METİN
Hem hiç mümkün olur mu ki, Gayet cemalde bir kemal-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?
ŞERH
halde cemal sıfatı ve Cemil ismi dahi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ sız olamaz.
Netice-i Kelam: Cemal sıfatı ile Cemil ismi, Risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, cemal sıfatına ve Cemil ismine dayanır. Cemal sıfatı ve Cemil ismini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği, risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir.
Hem cemal sıfatı ile Cemil ismini inkâr etmek, bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten bildirmektedir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet kemalde olan bir cemal; gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?” cümlesi, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem hiç mümkün olur mu ki, Gayet cemalde bir kemal-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?) Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde kemal sıfatı ile Kamil isminin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakkın nihayet cemalde bulunan kemal sıfatı ve Kamil ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza eder. Madem kemal sıfatı ve Kamil ismi, risaletsiz olamaz. O halde kemal sıfatının ve Kamil isminin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Bir çekirdeğin ağaç olmasında kemal-i İlahi, o ağacın güzelleşerek bize meyve vermesinde ise cemal-i İlahi görünür. Kemal, san’at-ı İlahiyeye, cemal ise nimet-i İlahiyeye bakar. Demek kemal cemalsiz olmaz, cemal de kemalsiz
METİN
Hem hiç mümkün olur mu ki, Gayet cemalde bir kemal-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?
ŞERH
halde cemal sıfatı ve Cemil ismi dahi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ sız olamaz.
Netice-i Kelam: Cemal sıfatı ile Cemil ismi, Risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, cemal sıfatına ve Cemil ismine dayanır. Cemal sıfatı ve Cemil ismini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği, risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir.
Hem cemal sıfatı ile Cemil ismini inkâr etmek, bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten bildirmektedir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet kemalde olan bir cemal; gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?” cümlesi, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem hiç mümkün olur mu ki, Gayet cemalde bir kemal-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?) Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde kemal sıfatı ile Kamil isminin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakkın nihayet cemalde bulunan kemal sıfatı ve Kamil ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza eder. Madem kemal sıfatı ve Kamil ismi, risaletsiz olamaz. O halde kemal sıfatının ve Kamil isminin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Bir çekirdeğin ağaç olmasında kemal-i İlahi, o ağacın güzelleşerek bize meyve vermesinde ise cemal-i İlahi görünür. Kemal, san’at-ı İlahiyeye, cemal ise nimet-i İlahiyeye bakar. Demek kemal cemalsiz olmaz, cemal de kemalsiz
ŞERH
Gündüzün kemâline bak; karanlıktan hiçbir eser yoktur. Peygamberlere bak, lütf-u İlahi ile hem kemale ermişler, hem de nev-i beşer için Cenab-ı Hakkın en büyük lütfu olup onları kemalata erdirmişler, böylece kemalat-ı İlahiyenin mücessem birer timsali olmuşlardır.
Eğer kahr-ı İlahinin kemal mertebede olduğuna delil istersen, şu gecenin kemâline bak! Tam karanlık, içinde ışıktan bir eser yoktur. Kışın fırtınasına, soğuğuna, zemheririne bak! Kahr-ı İlahinin kemâlde olduğunu göreceksin. Şeddad, Nemrud, Firavun, Ebu Cehil, Cengiz ve Hülagu gibi mütekebbirlere bak, zulümde kemâllerini bulmuşlar, kahrın birer mücessem misali olmuşlardır. Vehakeza Cehennem misâl olan bu tasarrufat-ı celaliye, her akıl sahibine kahr-ı İlahinin ne kadar kemal mertebede olduğunu göstermiyor mu? Hem dünyadaki Cehennem misal bu vaziyet ve bu ahval-i muhavvifane, insana Cehennem-i hakikiyi ikaz ve ihtar etmiyor mu? Müellif (r.a), şu kâinatın lütuf ve kahr-ı İlahinin birer tecelligahı, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi ve zıdların mecmaı olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Evet bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalalet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikatı, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur. Cehennem’siz Cennet’in pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sünbül verip çok hakikatlar olur. Madem bu karışık mevcudat dâr-ı fâniden dâr-ı bekaya akıp gidiyor; elbette nasılki hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler Cennet’e akar. Öyle de şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehennem’e yağar. Ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o iki havuza girer, durur.”1
“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemal noksan, ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor.
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, 232-233.
ŞERH
Gündüzün kemâline bak; karanlıktan hiçbir eser yoktur. Peygamberlere bak, lütf-u İlahi ile hem kemale ermişler, hem de nev-i beşer için Cenab-ı Hakkın en büyük lütfu olup onları kemalata erdirmişler, böylece kemalat-ı İlahiyenin mücessem birer timsali olmuşlardır.
Eğer kahr-ı İlahinin kemal mertebede olduğuna delil istersen, şu gecenin kemâline bak! Tam karanlık, içinde ışıktan bir eser yoktur. Kışın fırtınasına, soğuğuna, zemheririne bak! Kahr-ı İlahinin kemâlde olduğunu göreceksin. Şeddad, Nemrud, Firavun, Ebu Cehil, Cengiz ve Hülagu gibi mütekebbirlere bak, zulümde kemâllerini bulmuşlar, kahrın birer mücessem misali olmuşlardır. Vehakeza Cehennem misâl olan bu tasarrufat-ı celaliye, her akıl sahibine kahr-ı İlahinin ne kadar kemal mertebede olduğunu göstermiyor mu? Hem dünyadaki Cehennem misal bu vaziyet ve bu ahval-i muhavvifane, insana Cehennem-i hakikiyi ikaz ve ihtar etmiyor mu? Müellif (r.a), şu kâinatın lütuf ve kahr-ı İlahinin birer tecelligahı, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi ve zıdların mecmaı olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Evet bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalalet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikatı, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur. Cehennem’siz Cennet’in pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sünbül verip çok hakikatlar olur. Madem bu karışık mevcudat dâr-ı fâniden dâr-ı bekaya akıp gidiyor; elbette nasılki hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler Cennet’e akar. Öyle de şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehennem’e yağar. Ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o iki havuza girer, durur.”1
“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemal noksan, ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor.
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, 232-233.
ŞERH
Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet-Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenadan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir.
Evet Cennet-Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz münasib maddelerle dolacaktır.”1
Madem bu alemde lütuf ve kahr-ı İlahi kemal mertebede tezahür ediyor. Öyle ise insanın vazifesi; gündüze, yaza, peygamberlere (a.s) bakıp lütfu; geceye, kışa, zalimlere bakıp kahrı müşahede etmektir. Cenab-ı Hak, Kâmil-i Mutlak olduğundan hem lütfu, hem de kahrı kemâldedir.
Acaba lütuf ve kahr-ı İlahi’nin kemaliyle tezahür ettiği kâinattaki eserler üzerine nev-i beşerin nazar-ı dikkatlerini celbedecek bir dellâl bulunmazsa, beşer tek başına bu lütuf ve kahr-ı İlahi’nin kemalini anlayabilir mi? Elbette anlayamaz. Bunun için O Kamil-i Mutlak, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) ve diğer peygamberleri birer dellal olarak göndermiştir. Evet, O Zat-ı Zülkemal’in sayısız lütuflarından en ehemmiyetli bir lütfu da, nev-i beşere peygamberleri göndermiş olması ve onlar vasıtasıyla nev-i beşeri kemalata sevketmiş olmasıdır. Cenab-ı Hak, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın Ellah’ın bir lütfu olduğunu gelecek ayet-i kerimesiyle şöyle ilan etmektedir:
لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤْمِنينَ اِذْ بَعَثَ فيهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ ايَاتِه وَيُزَكّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفى ضَلَالٍ مُبينٍ
“Kasem olsun ki, Ellahu Teâlâ mü’minlere Iütufda bulundu. Çünkü içlerinde kendilerinden bir Peygamber gönderdi ki: O peygamber, onlara Hak Teâlâ’nın ayetlerini okuyor ve onları batıl inançlardan ve ahlak-ı seyyieden temizliyor ve onlara
[1] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4. Esas, s. 531-532.
ŞERH
Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet-Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenadan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir.
Evet Cennet-Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz münasib maddelerle dolacaktır.”1
Madem bu alemde lütuf ve kahr-ı İlahi kemal mertebede tezahür ediyor. Öyle ise insanın vazifesi; gündüze, yaza, peygamberlere (a.s) bakıp lütfu; geceye, kışa, zalimlere bakıp kahrı müşahede etmektir. Cenab-ı Hak, Kâmil-i Mutlak olduğundan hem lütfu, hem de kahrı kemâldedir.
Acaba lütuf ve kahr-ı İlahi’nin kemaliyle tezahür ettiği kâinattaki eserler üzerine nev-i beşerin nazar-ı dikkatlerini celbedecek bir dellâl bulunmazsa, beşer tek başına bu lütuf ve kahr-ı İlahi’nin kemalini anlayabilir mi? Elbette anlayamaz. Bunun için O Kamil-i Mutlak, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) ve diğer peygamberleri birer dellal olarak göndermiştir. Evet, O Zat-ı Zülkemal’in sayısız lütuflarından en ehemmiyetli bir lütfu da, nev-i beşere peygamberleri göndermiş olması ve onlar vasıtasıyla nev-i beşeri kemalata sevketmiş olmasıdır. Cenab-ı Hak, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın Ellah’ın bir lütfu olduğunu gelecek ayet-i kerimesiyle şöyle ilan etmektedir:
لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤْمِنينَ اِذْ بَعَثَ فيهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ ايَاتِه وَيُزَكّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفى ضَلَالٍ مُبينٍ
“Kasem olsun ki, Ellahu Teâlâ mü’minlere Iütufda bulundu. Çünkü içlerinde kendilerinden bir Peygamber gönderdi ki: O peygamber, onlara Hak Teâlâ’nın ayetlerini okuyor ve onları batıl inançlardan ve ahlak-ı seyyieden temizliyor ve onlara
[1] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4. Esas, s. 531-532.
ŞERH
nebatatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız. Haşiye)”1
Haşiye: Nefha-i ûlâda küre-i Arz vefât edip parçalanır. Nefha-i sâniyede ise; hem küre-i Arz, hem de insân yeniden ihyâ edilir.
Hem O Resul-i Zişan, Gaşiye suresinde geçen gelecek ayet-i kerimelerle san’at-ı İlahiyenin kemaline enzar-ı beşeri şöyle celbetmektedir:
اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ وَاِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
“Onlar develerin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı? Ve göğe de bakmazlar mı ki; nasıl yükseltilmiş ve direksiz durdurulmuş? Ve dağlara da ibret gözüyle bakmazlar mı ki; nasıl dikilmiş? Ne kadar sabit bir vaziyette bulunuyor. Ve yere de hiç bakıp durmuyorlar mı ki; nasıl yayılmış. Üzerinde yaşayanlar için nasıl elverişli bir hâlde bulunmuştur.”2
Nebe’ suresinin 6-16. ayet-i kerimelerinde ise san’at-ı İlahiyenin kemali şöyle ifade edilmiştir:
اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا
“Biz, arzı size bir döşek yapmadık mı?” Mihad: Beşik, ihzar olunmuş döşek demektir. Bu ayet-i kerimede geçen “mihad” lafzı teşbih olup şöyle latif bir manaya işaret etmektedir:
Nasıl ki; bir çocuğun sağlıklı yetişmesi ve rahat etmesi için beşiğe konulup büyütülür ve o çocuk belli bir yaşa geldikten sonra beşiğe ihtiyaç kalmadığından, o beşik kırılıp atılırsa, -temsilde hata olmasın- aynen bu misal gibi; Cenab-ı Hak da bu kâinatı insanın büyüyüp tekâmül etmesi için bir beşik mesabesinde halk etmiş ve insanlar, tekâmül ettikten sonra matlup netice elde edildiği için artık bu dünya beşiğine ihtiyaç kalmadığından, bu dünya beşiğini kırıp atacak ve onlara münasip bir dar-ı ahireti kuracak, ahirete inanıp evamir-i İlahiyeye imtisal ederek bu dünya beşiği nimetinin şükrünü eda edenlere mükâfat, inanmayıp isyan edelere ise ceza verecektir.
[1] Káf, 50:6-11; Sözler, s. 432.
[2] Gáşiye, 88:17-20.
ŞERH
nebatatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız. Haşiye)”1
Haşiye: Nefha-i ûlâda küre-i Arz vefât edip parçalanır. Nefha-i sâniyede ise; hem küre-i Arz, hem de insân yeniden ihyâ edilir.
Hem O Resul-i Zişan, Gaşiye suresinde geçen gelecek ayet-i kerimelerle san’at-ı İlahiyenin kemaline enzar-ı beşeri şöyle celbetmektedir:
اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ وَاِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
“Onlar develerin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı? Ve göğe de bakmazlar mı ki; nasıl yükseltilmiş ve direksiz durdurulmuş? Ve dağlara da ibret gözüyle bakmazlar mı ki; nasıl dikilmiş? Ne kadar sabit bir vaziyette bulunuyor. Ve yere de hiç bakıp durmuyorlar mı ki; nasıl yayılmış. Üzerinde yaşayanlar için nasıl elverişli bir hâlde bulunmuştur.”2
Nebe’ suresinin 6-16. ayet-i kerimelerinde ise san’at-ı İlahiyenin kemali şöyle ifade edilmiştir:
اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا
“Biz, arzı size bir döşek yapmadık mı?” Mihad: Beşik, ihzar olunmuş döşek demektir. Bu ayet-i kerimede geçen “mihad” lafzı teşbih olup şöyle latif bir manaya işaret etmektedir:
Nasıl ki; bir çocuğun sağlıklı yetişmesi ve rahat etmesi için beşiğe konulup büyütülür ve o çocuk belli bir yaşa geldikten sonra beşiğe ihtiyaç kalmadığından, o beşik kırılıp atılırsa, -temsilde hata olmasın- aynen bu misal gibi; Cenab-ı Hak da bu kâinatı insanın büyüyüp tekâmül etmesi için bir beşik mesabesinde halk etmiş ve insanlar, tekâmül ettikten sonra matlup netice elde edildiği için artık bu dünya beşiğine ihtiyaç kalmadığından, bu dünya beşiğini kırıp atacak ve onlara münasip bir dar-ı ahireti kuracak, ahirete inanıp evamir-i İlahiyeye imtisal ederek bu dünya beşiği nimetinin şükrünü eda edenlere mükâfat, inanmayıp isyan edelere ise ceza verecektir.
[1] Káf, 50:6-11; Sözler, s. 432.
[2] Gáşiye, 88:17-20.
ŞERH
İşte ey insanlar! Bu bedia-i hilkata bakıp Halık’ı bulmanız ve büyük bir ni’met-i İlahiye olması cihetiyle de O’na şükür ve ibadet etmeniz lazım gelirken sizlere ne olmuş ki, iman ve ubudiyetten i’raz ediyorsunuz.
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
“Uykunuzu hab-ı rahatınız için bir dinlenme yapmadık mı?” Subat: Hafif uyku, ölüm, rahat ve istirahati tahsil için harekete son vermek gibi manalara gelmektedir. Yani uykunuzu, hareket ve hissinizin kesilmesiyle sükunetinize sebep kılmakla rahatınızı te’min ettik ki, uyku vasıtasıyla vücudunuz dinlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünyevi ve uhrevi maişetinize çalışarak tembellik etmeyesiniz.
İşte bu uyku, hem bir kudret eseri, hem de insanların hab-ı rahatları için büyük bir ni’met-i ilahiyedir. Öyle ise ey insanlar! Size ne olmuş ki, bu mucize-i kudrete karşı iman ve o ni’mete karşı da şükür ile ibadet etmeniz lazım gelirken Halık’ınızı tanımayıp O’na şükretmiyorsunuz.
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًا
“Geceyi de bir örtü kılmadık mı?” Libas: Örtü, giysi, genelde yatarken üste atılan yorgan demektir. Yani nasıl ki, gece üşümemeniz ve rahat yatmanız için yorganı üzerinize alıyorsunuz. Öyle de Cenab-ı Hak, hab-ı rahatınız için geceyi yorgan misüllü sizlere örtü kıldı. Aynı zamanda gece vasıtasıyla hatiat ve kusuratınızı örter, düşmandan kaçmak istediğiniz zaman, düşman sizleri görmeden rahatlıkla gece vasıtasıyla kaçabilirsiniz ve daha bunun gibi insanların muttali olmasını istemediğiniz birçok işleri, yine gece vasıtasıyla Ellah (c.c) örter. Yani, geceyi sizin için biz elbise makamında örtü kıldık ki isteyen saklansın, kaçtığından kurtulsun. Çünkü gece; karanlığıyla bütün mevcudatı setrettiği gibi insanları da setrettiğinden gece, insanlar için büyük bir nimettir.
وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا
“Gündüzü de maişetinizin te’min vakti kılmadık mı?” Yani Ellah (c.c), geceyi sizler için istirahat ve örtü kılınca gündüzü de dünyevi ve uhrevi maişetinize çalışma vakti kılmıştır. Gündüzü, maişetinizi tahsile mahal kılmadık mı? Şu halde gündüz sizin için ayn-ı menfaat değil midir?
وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا
“Ve üzerinizde yedi muhkem göğü halk etmedik mi?”
ŞERH
İşte ey insanlar! Bu bedia-i hilkata bakıp Halık’ı bulmanız ve büyük bir ni’met-i İlahiye olması cihetiyle de O’na şükür ve ibadet etmeniz lazım gelirken sizlere ne olmuş ki, iman ve ubudiyetten i’raz ediyorsunuz.
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
“Uykunuzu hab-ı rahatınız için bir dinlenme yapmadık mı?” Subat: Hafif uyku, ölüm, rahat ve istirahati tahsil için harekete son vermek gibi manalara gelmektedir. Yani uykunuzu, hareket ve hissinizin kesilmesiyle sükunetinize sebep kılmakla rahatınızı te’min ettik ki, uyku vasıtasıyla vücudunuz dinlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünyevi ve uhrevi maişetinize çalışarak tembellik etmeyesiniz.
İşte bu uyku, hem bir kudret eseri, hem de insanların hab-ı rahatları için büyük bir ni’met-i ilahiyedir. Öyle ise ey insanlar! Size ne olmuş ki, bu mucize-i kudrete karşı iman ve o ni’mete karşı da şükür ile ibadet etmeniz lazım gelirken Halık’ınızı tanımayıp O’na şükretmiyorsunuz.
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًا
“Geceyi de bir örtü kılmadık mı?” Libas: Örtü, giysi, genelde yatarken üste atılan yorgan demektir. Yani nasıl ki, gece üşümemeniz ve rahat yatmanız için yorganı üzerinize alıyorsunuz. Öyle de Cenab-ı Hak, hab-ı rahatınız için geceyi yorgan misüllü sizlere örtü kıldı. Aynı zamanda gece vasıtasıyla hatiat ve kusuratınızı örter, düşmandan kaçmak istediğiniz zaman, düşman sizleri görmeden rahatlıkla gece vasıtasıyla kaçabilirsiniz ve daha bunun gibi insanların muttali olmasını istemediğiniz birçok işleri, yine gece vasıtasıyla Ellah (c.c) örter. Yani, geceyi sizin için biz elbise makamında örtü kıldık ki isteyen saklansın, kaçtığından kurtulsun. Çünkü gece; karanlığıyla bütün mevcudatı setrettiği gibi insanları da setrettiğinden gece, insanlar için büyük bir nimettir.
وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا
“Gündüzü de maişetinizin te’min vakti kılmadık mı?” Yani Ellah (c.c), geceyi sizler için istirahat ve örtü kılınca gündüzü de dünyevi ve uhrevi maişetinize çalışma vakti kılmıştır. Gündüzü, maişetinizi tahsile mahal kılmadık mı? Şu halde gündüz sizin için ayn-ı menfaat değil midir?
وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا
“Ve üzerinizde yedi muhkem göğü halk etmedik mi?”
ŞERH
olan bulutlardan çok taneli ve sağanak halinde yağan yağmuru inzal ettik.
İşte bu yağmurun inzali, bir mu’cize-i kudret ve sizler için de büyük bir ni’met-i ilahiye iken sizler de bu mu’cize-i kudrete karşı tazim ve haşyet ile Ellah’ın ulûhiyetini tanıyıp iman etmek ve bu külli ni’metlere karşı da O’na şükür ile ibadet etmeniz lazım gelirken, sizlere ne olmuş ki; Mün’im-i Hakikinize karşı nankörlük edip onun azamet-ı kudretini derk edemiyorsunuz.
لِنُخْرِجَ بِه۪ حَبًّا وَنَبَاتًا
“Ta ki o su ile enva-i hububat ve nebatatı çıkaralım diye.” Burada yağmuru indirmenin hikmetini, gayesini ve sonucunu bildiriyor. Yani, o su vasıtasıyla yerden insanların gıdası olan daneleri ve hayvanların gıdası olan otları ve çimenleri ni’met olarak saha-i istifadeye çıkarıp, insanlara ve hayvanlara gıda olsun diye yağmuru indirdik. İşte bütün bu nimetler, bizim kudretimize delalet eder.
وَجَنَّاتٍ اَلْفَافًا
“Ve sık ağaçlı bahçeleri o su ile yaratalım diye yağmuru inzal ettik.” Elfaf: Leffin çoğulu olup sık ağaçlar demektir. Yani, o yağmur sebebiyle ağaçları ve dalları çok olan bağ ve bahçeleri yeşertelim diye yağmuru inzal ettik.”1
Peygamberler, afaki dairede tezahür eden san’at-i İlahiyenin kemalini nev-i beşere böyle ders verdikleri gibi; enfüsi dairede dahi tezahür eden san’at-i İlahiyenin kemalini nev-i beşere ders vermişlerdir. İşte Resul-i Ekrem (a.s.m), Kur’an vasıtasıyla insanın hilkatinde tezahür eden san’at-ı İlahiyenin kemalini şöyle ders vermiştir:
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طينٍ
“(Zat-ı Ulûhiyetime kasem ederim ki, biz insanı) insanlığın ilk babası olan Hazret-i Adem’i (çamurdan) ibaret olan (bir hülâsadan yarattık.) Yani: Evvelâ Adem (a.s)’ı toprak ile suyun karışımı olan ve “sülâle” denilen bir hülâsadan yarattık. Sonra da O’nun neslini yine su ile topraktan meydana gelen yiyeceklerden oluşan meniden ve saireden vücuda getirdik. İşte bu, insanlığın birinci yaratılış mertebesidir.”
ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ى قَرَارٍ مَك۪ينٍ
“(Sonra onu) o hülasayı veya insan
[1] Nebe’, 78:6-17.
ŞERH
olan bulutlardan çok taneli ve sağanak halinde yağan yağmuru inzal ettik.
İşte bu yağmurun inzali, bir mu’cize-i kudret ve sizler için de büyük bir ni’met-i ilahiye iken sizler de bu mu’cize-i kudrete karşı tazim ve haşyet ile Ellah’ın ulûhiyetini tanıyıp iman etmek ve bu külli ni’metlere karşı da O’na şükür ile ibadet etmeniz lazım gelirken, sizlere ne olmuş ki; Mün’im-i Hakikinize karşı nankörlük edip onun azamet-ı kudretini derk edemiyorsunuz.
لِنُخْرِجَ بِه۪ حَبًّا وَنَبَاتًا
“Ta ki o su ile enva-i hububat ve nebatatı çıkaralım diye.” Burada yağmuru indirmenin hikmetini, gayesini ve sonucunu bildiriyor. Yani, o su vasıtasıyla yerden insanların gıdası olan daneleri ve hayvanların gıdası olan otları ve çimenleri ni’met olarak saha-i istifadeye çıkarıp, insanlara ve hayvanlara gıda olsun diye yağmuru indirdik. İşte bütün bu nimetler, bizim kudretimize delalet eder.
وَجَنَّاتٍ اَلْفَافًا
“Ve sık ağaçlı bahçeleri o su ile yaratalım diye yağmuru inzal ettik.” Elfaf: Leffin çoğulu olup sık ağaçlar demektir. Yani, o yağmur sebebiyle ağaçları ve dalları çok olan bağ ve bahçeleri yeşertelim diye yağmuru inzal ettik.”1
Peygamberler, afaki dairede tezahür eden san’at-i İlahiyenin kemalini nev-i beşere böyle ders verdikleri gibi; enfüsi dairede dahi tezahür eden san’at-i İlahiyenin kemalini nev-i beşere ders vermişlerdir. İşte Resul-i Ekrem (a.s.m), Kur’an vasıtasıyla insanın hilkatinde tezahür eden san’at-ı İlahiyenin kemalini şöyle ders vermiştir:
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طينٍ
“(Zat-ı Ulûhiyetime kasem ederim ki, biz insanı) insanlığın ilk babası olan Hazret-i Adem’i (çamurdan) ibaret olan (bir hülâsadan yarattık.) Yani: Evvelâ Adem (a.s)’ı toprak ile suyun karışımı olan ve “sülâle” denilen bir hülâsadan yarattık. Sonra da O’nun neslini yine su ile topraktan meydana gelen yiyeceklerden oluşan meniden ve saireden vücuda getirdik. İşte bu, insanlığın birinci yaratılış mertebesidir.”
ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ى قَرَارٍ مَك۪ينٍ
“(Sonra onu) o hülasayı veya insan
[1] Nebe’, 78:6-17.
ŞERH
mu’cize-i kudret olan antika san’atlarına nazar-ı dikkati celbedecek ve onları tefekküre sevkedip imana davet edecek bir dellal ister. O dellal ise başta Muhammed-i Arabi (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberan-ı izamdır.
O halde kâinatta tezahür eden kemal sıfatı ve Kamil ismi risaletsiz olamaz. Bütün enbiya içinde Kur’an vasıtasıyla o nihayet cemalde olan kemal-i İlahiye karşı tefekkür ve iman ile tanımak vazifesini en mükemmel bir surette ifa eden, hiç şübhesiz Cenab-ı Hakkın abd-i hassı olan Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimizdir.
Demek kâinatta tezahür eden kemal sıfatı ve Kamil ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam eder. Zira mevcudat içinde O Kamil-i Zülcemal’i en mükemmel bir surette imanla tanıyıp tanıttıran hiç şübhesiz Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Öyle ise لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. Çünkü لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen bir kimse, bütün esma ve sıfat-ı İlahiyeyi kabul ettiğini tasdik ve ikrar etmektedir. Hiçbir isim ve sıfat-i İlahiye, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. O halde kemal sıfatı ve Kamil ismi dahi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz.
Netice-i Kelam: Kemal sıfatı ile Kamil ismi, risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, kemal sıfatına ve Kamil ismine dayanır. Kemal sıfatı ve Kamil ismini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir.
Hem kemal sıfatı ile Kamil ismini inkâr etmek bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten ifade etmektedir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem hiç mümkün olur mu ki? Gayet cemalde bir kemal-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin.” cümlesi, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden
ŞERH
mu’cize-i kudret olan antika san’atlarına nazar-ı dikkati celbedecek ve onları tefekküre sevkedip imana davet edecek bir dellal ister. O dellal ise başta Muhammed-i Arabi (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberan-ı izamdır.
O halde kâinatta tezahür eden kemal sıfatı ve Kamil ismi risaletsiz olamaz. Bütün enbiya içinde Kur’an vasıtasıyla o nihayet cemalde olan kemal-i İlahiye karşı tefekkür ve iman ile tanımak vazifesini en mükemmel bir surette ifa eden, hiç şübhesiz Cenab-ı Hakkın abd-i hassı olan Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimizdir.
Demek kâinatta tezahür eden kemal sıfatı ve Kamil ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam eder. Zira mevcudat içinde O Kamil-i Zülcemal’i en mükemmel bir surette imanla tanıyıp tanıttıran hiç şübhesiz Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Öyle ise لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. Çünkü لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen bir kimse, bütün esma ve sıfat-ı İlahiyeyi kabul ettiğini tasdik ve ikrar etmektedir. Hiçbir isim ve sıfat-i İlahiye, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. O halde kemal sıfatı ve Kamil ismi dahi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz.
Netice-i Kelam: Kemal sıfatı ile Kamil ismi, risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, kemal sıfatına ve Kamil ismine dayanır. Kemal sıfatı ve Kamil ismini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir.
Hem kemal sıfatı ile Kamil ismini inkâr etmek bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten ifade etmektedir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem hiç mümkün olur mu ki? Gayet cemalde bir kemal-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin.” cümlesi, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden
ŞERH
Yani her şeyde vahdaniyetinin eseri görünür. Her şeyin terbiye ve idaresi yalnız O’nun elindedir.
4) Hem bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi, samedaniyet derecesindedir. Yani O hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde herşey O’na muhtaçtır.
İşte rububiyet-i ammesi, böyle saltanat derecesinde, vahdaniyet derecesinde ve samedaniyet derecesinde olan bir Rabbu’l-Alemin, hiç mümkün müdür ki; bu rububiyetini zülcenaheyn bir elçi vasıtasıyla cin ve inse ilan etmesin.
Bütün peygamberler, bahusus Hazret-i Muhammed (a.s.m), zülcenaheyndir. Yani o zevat-ı aliye, hem abddirler. Halktan Hakka gitmişler. Bütün mevcudatın tekvini ve teklifi olan ibadetlerini, zikir ve tesbihlerini, arzu ve isteklerini, dua ve niyazlarını bir vekil-i umumi olarak dergah-ı İlahiye takdim etmişlerdir. Hem de resuldürler. Cenab-ı Hakk’ın teklifi emirlerini Hak’tan halka getirip tebliğ etmişlerdir.
Evet, böyle bir rububiyet-i amme sahibine zülcenaheyn bir elçi lazımdır ki; hem Rabbu’l-Alemin’le irtibatı bulunsun. Hem de kesret ve cüz’iyyatın ibadet ve istianelerini bilsin. Tabir-i diğerle hem raiyyetinin ibadet ve istianelerini, şükür ve tesbihlerini, tazarru ve niyazlarını, arzu ve isteklerini O Rabbu’l-Alemin’e götürsün. Hem de Rabbu’l-Alemin’in isteklerini raiyyetine getirsin.
İşte O Rabbu’l-Âlemin, insanlık âleminden bazı zevat-ı aliyeyi kendisine peygamber olarak seçmiş ve onları bu vazife ile tavzif etmiştir. O peygamberler, hem tekvinen, hem de teklifen mevcudatın ibadetlerini ve niyazlarını Rabbu’l-Alemine takdim ettikleri gibi; Rabbu’l-Aleminin evamir ve nevahisini alıp teklifen nev-i beşere getirmişlerdir.
Bütün peygamberler içinde bu vazifeyi en mükemmel bir surette ifa eden Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Zira O Zat-ı Ekrem (a.s.m), hem tekvinen, hem de teklifen en mükemmel abddir. Tekvinen ve teklifen dergâh-ı İlahiye bütün mevcudatın ibadet ve istianelerini götürmüş, risalet sıfatıyla da tekalif-i İlahiyeyi nev-i beşere getirmiştir.
Evet bu âlemin Rabbi, rububiyetini, hem saltanat derecesinde, hem vahdaniyet derecesinde, hem de samedaniyet derecesinde icra ediyor. Hazret-i Muhammed (a.s.m), kâinatta tezahür eden o rububiyet-i ammeye karşı hem mevcudat-ı alemin tekvini ve teklifi ibadet ve istianelerini götürüp Rabbu’l-Alemin’e
ŞERH
Yani her şeyde vahdaniyetinin eseri görünür. Her şeyin terbiye ve idaresi yalnız O’nun elindedir.
4) Hem bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi, samedaniyet derecesindedir. Yani O hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde herşey O’na muhtaçtır.
İşte rububiyet-i ammesi, böyle saltanat derecesinde, vahdaniyet derecesinde ve samedaniyet derecesinde olan bir Rabbu’l-Alemin, hiç mümkün müdür ki; bu rububiyetini zülcenaheyn bir elçi vasıtasıyla cin ve inse ilan etmesin.
Bütün peygamberler, bahusus Hazret-i Muhammed (a.s.m), zülcenaheyndir. Yani o zevat-ı aliye, hem abddirler. Halktan Hakka gitmişler. Bütün mevcudatın tekvini ve teklifi olan ibadetlerini, zikir ve tesbihlerini, arzu ve isteklerini, dua ve niyazlarını bir vekil-i umumi olarak dergah-ı İlahiye takdim etmişlerdir. Hem de resuldürler. Cenab-ı Hakk’ın teklifi emirlerini Hak’tan halka getirip tebliğ etmişlerdir.
Evet, böyle bir rububiyet-i amme sahibine zülcenaheyn bir elçi lazımdır ki; hem Rabbu’l-Alemin’le irtibatı bulunsun. Hem de kesret ve cüz’iyyatın ibadet ve istianelerini bilsin. Tabir-i diğerle hem raiyyetinin ibadet ve istianelerini, şükür ve tesbihlerini, tazarru ve niyazlarını, arzu ve isteklerini O Rabbu’l-Alemin’e götürsün. Hem de Rabbu’l-Alemin’in isteklerini raiyyetine getirsin.
İşte O Rabbu’l-Âlemin, insanlık âleminden bazı zevat-ı aliyeyi kendisine peygamber olarak seçmiş ve onları bu vazife ile tavzif etmiştir. O peygamberler, hem tekvinen, hem de teklifen mevcudatın ibadetlerini ve niyazlarını Rabbu’l-Alemine takdim ettikleri gibi; Rabbu’l-Aleminin evamir ve nevahisini alıp teklifen nev-i beşere getirmişlerdir.
Bütün peygamberler içinde bu vazifeyi en mükemmel bir surette ifa eden Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Zira O Zat-ı Ekrem (a.s.m), hem tekvinen, hem de teklifen en mükemmel abddir. Tekvinen ve teklifen dergâh-ı İlahiye bütün mevcudatın ibadet ve istianelerini götürmüş, risalet sıfatıyla da tekalif-i İlahiyeyi nev-i beşere getirmiştir.
Evet bu âlemin Rabbi, rububiyetini, hem saltanat derecesinde, hem vahdaniyet derecesinde, hem de samedaniyet derecesinde icra ediyor. Hazret-i Muhammed (a.s.m), kâinatta tezahür eden o rububiyet-i ammeye karşı hem mevcudat-ı alemin tekvini ve teklifi ibadet ve istianelerini götürüp Rabbu’l-Alemin’e
ŞERH
إِبْلاَغُ الشَّيْءِ إِليَ كَماَلِهِ شَيْأً فَشَيْأً
Yani, bir şeyi yavaş yavaş kemaline kavuşturmaktır. Şu kâinatın Halıkı, Rabbu’l-Âlemin’dir. Her şeyi bizzat kendisi halk ve icad ettiği gibi; her şeyi bizzat terbiye ve idare eden de yine O’dur. Âlemde iki Rab olamaz. Rab kelimesi, mecaz olarak Ellah’dan başkası hakkında kullanılsa da hakiki manada kullanılamaz.1
Rububiyet sıfatı ile Rab ismini birkaç misal ile izah edeceğiz:
O Rabbu’l-Âlemin, evvela Nur-u Muhammedi (a.s.m)’ı yarattı. O nura tecelli edince, o nur mayi halini aldı. O mayi olan maddeye Rab ismi ile tecelli etti, o mayiin bir kısmı buharlaştı, yedi kat sema oldu. Halık-ı âlem semadaرَبُّ السَّمٰوَاتِ ismi ile tecelli etti. O suyun bir kısmı ise katılaşarak taş oldu. Taş da zamanla yıpranarak toprak oldu. Böylece küre-i arz yaratıldı. Halık-ı âlem yere de رَبُّ الْاَرْضِ ismi ile tecelli etti. Nur-u Muhammedi (a.s.m) tekâmül ederek evvela semavat, tesviye ve tanzim edildi. Ardından küre-i arz, nev’-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete getirildi. Bütün bunlar, daha halife-i ruy-i zemin olan insan yaratılmadan evvel ihzar edildi. Rabbu’l-Âlemin, en sonunda yeryüzünde ahkam-ı İlahiyeyi icra ve tatbik edecek halife-i arz olan insanı gönderdi. Ta ki kemalatını ona göstersin ve rububiyetine dellallık ettirip saltanat-ı rububiyetini ilan ettirsin ve o rububiyete karşı ubudiyet-i külliye ile mukabelede bulundursun.
Hem mesela; bir çekirdekten ağacı, bir tohumdan çiçeği, bir yumurtadan sineği, bir damla sudan insanı halkedip kemaline kavuşturmak o rububiyet-i amme-i İlahiyenin tezahürüdür. Ve hakeza sair mevcudat-ı âlemin terbiye ve idaresi, bu misallere kıyas edilsin. Demek bu saray-ı âlemde cereyan eden bütün bu işleri bizzat O yapıyor, O idare ediyor ve O kemale kavuşturuyor. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“رَبِّ : Yani herbir cüz’ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerratını kemal-i intizamla
[1] Yûsuf, 12:42, 50.
ŞERH
إِبْلاَغُ الشَّيْءِ إِليَ كَماَلِهِ شَيْأً فَشَيْأً
Yani, bir şeyi yavaş yavaş kemaline kavuşturmaktır. Şu kâinatın Halıkı, Rabbu’l-Âlemin’dir. Her şeyi bizzat kendisi halk ve icad ettiği gibi; her şeyi bizzat terbiye ve idare eden de yine O’dur. Âlemde iki Rab olamaz. Rab kelimesi, mecaz olarak Ellah’dan başkası hakkında kullanılsa da hakiki manada kullanılamaz.1
Rububiyet sıfatı ile Rab ismini birkaç misal ile izah edeceğiz:
O Rabbu’l-Âlemin, evvela Nur-u Muhammedi (a.s.m)’ı yarattı. O nura tecelli edince, o nur mayi halini aldı. O mayi olan maddeye Rab ismi ile tecelli etti, o mayiin bir kısmı buharlaştı, yedi kat sema oldu. Halık-ı âlem semadaرَبُّ السَّمٰوَاتِ ismi ile tecelli etti. O suyun bir kısmı ise katılaşarak taş oldu. Taş da zamanla yıpranarak toprak oldu. Böylece küre-i arz yaratıldı. Halık-ı âlem yere de رَبُّ الْاَرْضِ ismi ile tecelli etti. Nur-u Muhammedi (a.s.m) tekâmül ederek evvela semavat, tesviye ve tanzim edildi. Ardından küre-i arz, nev’-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete getirildi. Bütün bunlar, daha halife-i ruy-i zemin olan insan yaratılmadan evvel ihzar edildi. Rabbu’l-Âlemin, en sonunda yeryüzünde ahkam-ı İlahiyeyi icra ve tatbik edecek halife-i arz olan insanı gönderdi. Ta ki kemalatını ona göstersin ve rububiyetine dellallık ettirip saltanat-ı rububiyetini ilan ettirsin ve o rububiyete karşı ubudiyet-i külliye ile mukabelede bulundursun.
Hem mesela; bir çekirdekten ağacı, bir tohumdan çiçeği, bir yumurtadan sineği, bir damla sudan insanı halkedip kemaline kavuşturmak o rububiyet-i amme-i İlahiyenin tezahürüdür. Ve hakeza sair mevcudat-ı âlemin terbiye ve idaresi, bu misallere kıyas edilsin. Demek bu saray-ı âlemde cereyan eden bütün bu işleri bizzat O yapıyor, O idare ediyor ve O kemale kavuşturuyor. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“رَبِّ : Yani herbir cüz’ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerratını kemal-i intizamla
[1] Yûsuf, 12:42, 50.
ŞERH
“Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin kâlem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor.
Evet Sultan-ı Ezelî’nin memurları vardır amma, icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki, gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz’edilmiş bir takım vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir.
Beşer sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def’ için tayinlerine zaruret hasıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh Ellah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenab-ı Hak’tan şekva ve şikayetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz’edilmiştir. Çünki kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.”1
O halde zerreden arşa kadar bütün mevcudatta görünen hiç bir hareket, hiçbir fiil, hiçbir tasarrufat, hiçbir icraat yoktur ki, O’nun emriyle, izniyle, tedbir ve idaresiyle olmasın. İşte gözümü kapattım. Zahiren gözümü kapatan benim. Ancak bu kapatmak fiilini yaratan ve bu gözü kapatan O’dur. Bu fiilde benim cüz’i irademin hissesi ise, o fiil-i Rabbaniyyeye bir şart-ı adi olmasıdır. İşte bu gözü kapatmak fiili gibi; âlemdeki bütün fiiller, bütün icraatlar, bütün faaliyetler, perde-i gayb arkasında bir Müessir-i Hakiki’yi ve bir Rabbu’l-Âlemin’i akıl gözüne gösterir.
Demek bütün âlem, bütün zerratıyla O’nun emriyle hareket eder. Seyyaratı Güneşin etrafında o çevirdiği gibi; elektronları çekirdeğin etrafında döndüren de
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Lem‘alar, s. 10-11.
ŞERH
“Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin kâlem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor.
Evet Sultan-ı Ezelî’nin memurları vardır amma, icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki, gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz’edilmiş bir takım vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir.
Beşer sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def’ için tayinlerine zaruret hasıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh Ellah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenab-ı Hak’tan şekva ve şikayetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz’edilmiştir. Çünki kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.”1
O halde zerreden arşa kadar bütün mevcudatta görünen hiç bir hareket, hiçbir fiil, hiçbir tasarrufat, hiçbir icraat yoktur ki, O’nun emriyle, izniyle, tedbir ve idaresiyle olmasın. İşte gözümü kapattım. Zahiren gözümü kapatan benim. Ancak bu kapatmak fiilini yaratan ve bu gözü kapatan O’dur. Bu fiilde benim cüz’i irademin hissesi ise, o fiil-i Rabbaniyyeye bir şart-ı adi olmasıdır. İşte bu gözü kapatmak fiili gibi; âlemdeki bütün fiiller, bütün icraatlar, bütün faaliyetler, perde-i gayb arkasında bir Müessir-i Hakiki’yi ve bir Rabbu’l-Âlemin’i akıl gözüne gösterir.
Demek bütün âlem, bütün zerratıyla O’nun emriyle hareket eder. Seyyaratı Güneşin etrafında o çevirdiği gibi; elektronları çekirdeğin etrafında döndüren de
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Lem‘alar, s. 10-11.
ŞERH
e) Ef’alinde şeriki yoktur.
Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Evet bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi,
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz.”1
Müellif (r.a), vahdaniyet fiilinin kâinatta nasıl tezahür ettiğini şöyle ifade etmektedir:
“Evet nasılki sema Güneşler, yıldızlar denilen nur-efşan kelimatıyla, hikmet ve intizamıyla, onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor ve cevv-i hava dahi, bulutların ve berk ve ra’d ve katrelerin kelimatıyla onu tesbih ve takdis ve vahdaniyetine şehadet eder. Öyle de zemin, hayvanat ve nebatat ve mevcudat denilen hayattar kelimatıyla Hâlık-ı Zülcelalini tesbih ve tevhid etmekle beraber, herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimatıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de en küçük mahluk, en cüz’î bir masnu’, küçüklüğü ve cüz’iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pekçok esma-i külliyeyi göstermek ile Müsemma-yı Zülcelali tesbih edip vahdaniyetine şehadet eder.”
“Kâinatta tasarruf eden haşmet-i rububiyet, o koca Güneş’i şu zemin yüzündeki zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lâmba, bir ocak; ve koca Küre-i Zemini onlara bir beşik, bir menzil bir ticaretgâh; ve ateşi, heryerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu, süzgeç ve murdia; ve dağları, mahzen ve anbar; ve havayı, zîhayata enfas ve nüfusa yelpaze; ve suyu, yeniden hayata girenlere süt emziren daye ve hayvanata âb-ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne getiren rububiyet-i İlahiye, gayet vazıh bir surette vahdaniyet-i İlahiyeyi gösterir. Evet Hâlık-ı Vâhid’den başka kim Güneş’i Arzlılara müsahhar bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kim havayı elinde tutar, pek çok vazifelerle tavzif edip, rûy-i zeminde çevik-çalak bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman eşyayı yuttursun ve hakeza...
[1] Sözler, 14. Lem‘anın 2. Makámı, 5. Sır, s. 14.
ŞERH
e) Ef’alinde şeriki yoktur.
Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Evet bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi,
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz.”1
Müellif (r.a), vahdaniyet fiilinin kâinatta nasıl tezahür ettiğini şöyle ifade etmektedir:
“Evet nasılki sema Güneşler, yıldızlar denilen nur-efşan kelimatıyla, hikmet ve intizamıyla, onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor ve cevv-i hava dahi, bulutların ve berk ve ra’d ve katrelerin kelimatıyla onu tesbih ve takdis ve vahdaniyetine şehadet eder. Öyle de zemin, hayvanat ve nebatat ve mevcudat denilen hayattar kelimatıyla Hâlık-ı Zülcelalini tesbih ve tevhid etmekle beraber, herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimatıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de en küçük mahluk, en cüz’î bir masnu’, küçüklüğü ve cüz’iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pekçok esma-i külliyeyi göstermek ile Müsemma-yı Zülcelali tesbih edip vahdaniyetine şehadet eder.”
“Kâinatta tasarruf eden haşmet-i rububiyet, o koca Güneş’i şu zemin yüzündeki zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lâmba, bir ocak; ve koca Küre-i Zemini onlara bir beşik, bir menzil bir ticaretgâh; ve ateşi, heryerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu, süzgeç ve murdia; ve dağları, mahzen ve anbar; ve havayı, zîhayata enfas ve nüfusa yelpaze; ve suyu, yeniden hayata girenlere süt emziren daye ve hayvanata âb-ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne getiren rububiyet-i İlahiye, gayet vazıh bir surette vahdaniyet-i İlahiyeyi gösterir. Evet Hâlık-ı Vâhid’den başka kim Güneş’i Arzlılara müsahhar bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kim havayı elinde tutar, pek çok vazifelerle tavzif edip, rûy-i zeminde çevik-çalak bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman eşyayı yuttursun ve hakeza...
[1] Sözler, 14. Lem‘anın 2. Makámı, 5. Sır, s. 14.
ŞERH
1) Rububiyet-i İlahiye’nin şu kâinatta tezahür etmesine mukabil, peygamberler bütün güçleriyle o rububiyet dairesini tarif ve tavsif etmişler, rububiyet-i İlahiyenin en adi bir mevcudda ve en cüz’i bir fiilde dahi şeriki olmadığını ilan etmişler, rububiyet davasında bulunanların bu batıl davalarını reddetmişler, rububiyet sıfatının yalnız Ellah’a mahsus olduğunu isbat etmişler, ubudiyetleriyle ve hayatın her safhasında ahkâm-ı İlahiyeyi icra ve tatbik etmekle o rububiyet dairesine karşı mukabelede bulunmuşlardır. İşte gelecek ayet-i kerimeler, peygamberlerin hususan Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın ümmetlerine karşı rububiyet-i İlahiyeyi nasıl ders verdiklerini ve onları ubudiyete nasıl davet ettiklerini şöyle bildirmektedir:
Resul-i Ekrem (a.s.m), yerde ve gökte rububiyetin yalnız Ellah’a mahsus olduğunu ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiğini gelecek ayet-i kerimeler ile bütün insanlara şöyle ilan etmektedir:
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِى خَلَقَكُمْ وَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz’ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sâir gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Ellah’a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Ellah’tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur.”1
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذِى خَلَقَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
[1] Bakara, 2:21-22.
ŞERH
1) Rububiyet-i İlahiye’nin şu kâinatta tezahür etmesine mukabil, peygamberler bütün güçleriyle o rububiyet dairesini tarif ve tavsif etmişler, rububiyet-i İlahiyenin en adi bir mevcudda ve en cüz’i bir fiilde dahi şeriki olmadığını ilan etmişler, rububiyet davasında bulunanların bu batıl davalarını reddetmişler, rububiyet sıfatının yalnız Ellah’a mahsus olduğunu isbat etmişler, ubudiyetleriyle ve hayatın her safhasında ahkâm-ı İlahiyeyi icra ve tatbik etmekle o rububiyet dairesine karşı mukabelede bulunmuşlardır. İşte gelecek ayet-i kerimeler, peygamberlerin hususan Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın ümmetlerine karşı rububiyet-i İlahiyeyi nasıl ders verdiklerini ve onları ubudiyete nasıl davet ettiklerini şöyle bildirmektedir:
Resul-i Ekrem (a.s.m), yerde ve gökte rububiyetin yalnız Ellah’a mahsus olduğunu ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiğini gelecek ayet-i kerimeler ile bütün insanlara şöyle ilan etmektedir:
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِى خَلَقَكُمْ وَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz’ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sâir gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Ellah’a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Ellah’tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur.”1
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذِى خَلَقَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
[1] Bakara, 2:21-22.
ŞERH
“Ey insanlar! (Muhakkak Rabbiniz, O Zat-ı Akdes’dir ki, gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı.) Semâvat ve arzda bulunan ve daha önce benzeri yaratılmayan bu kadar hadsiz mevcudatı, altı gün gibi kısa bir müddette yoktan var ederek vücuda getirdi. (Sonra) O Rabbu’l-Alemin (arş üzerine istiva buyurdu.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. Onun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. O Rabbu’l-Alemin’in tasarrufatına bakınız ki; (geceyi gündüze örter.) Her taraf Güneşin ışığından mahrum kalır. Gündüzü de geceye örter. Karanlık kaybolarak her taraf ışık içinde kalır. Gece ile gündüzden her biri diğerini sür’atle arar, takib eder.) Bunlar bir nizam içerisinde birbiri ardınca meydana gelir. O Rabbu’l-Alemin, (Güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır.) Hepsi de O’nun takdir ettiği şekilde doğar ve batarlar. (Dikkat edin! Kesin olarak bilin ki; yaratmak da, emir de O’na) O Rabbu’l-Alemin’e (mahsustur.) Çünki bütün mevcudatın Halık’ı O olduğu gibi; tekvinen ve teklifen idarecisi de O’dur. Tekvini ve teklifi bütün emirler de O’ndan gelir. Demek bu alemin mutasarrıfı yalnız O’dur. Evet bütün mevcudatı tekvini kanunlarla nizam ve intizam altına alan O olduğu gibi; nev-i beşerin ef’al, akval ve ahvalini de teklifi kanunlarla nizam ve intizam altına alan yine O’dur. Şüphe yok ki, (alemlerin Rabbi olan Ellahu Teâlâ, pek yücedir.) Rububiyetinde, icadatında ve icraatında şeriki yoktur, şerik ve muinlere muhtaç değildir.”1
Rabbu’l-Alemin, Necm suresinde geçen 42-55 ayet-i kerimeleriyle O Resul-i Zişan (a.s.m)’a kendisini şöyle tarif etmektedir:
وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى
“(Ve şübhe yok ki, en son gidilecek yer Rabbin huzurudur.) Bütün mahlûkatın, bütün işlerin sonu, Senin Rabbine varır.) O günde herkes hesaba çekilecek, amellerinin karşılığını görecek, ehl-i iman ve taat Cennetlere, ehl-i küfür ve isyan da Cehennemlere sevk edileceklerdir. Bu ilâhî beyân, sâlih kullar için bir müjdeyi, günahkârlar için de bir tehdidi ve Resul-i Ekrem hakkında da bir teselliyi tazammun etmektedir. Şöyle ki: ‘Resulüm! İnkarcıların hâllerine bakıp da üzülme. Onlar nihayet dünya ve âhirette lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.”
[1] A‘râf, 7:54.
ŞERH
“Ey insanlar! (Muhakkak Rabbiniz, O Zat-ı Akdes’dir ki, gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı.) Semâvat ve arzda bulunan ve daha önce benzeri yaratılmayan bu kadar hadsiz mevcudatı, altı gün gibi kısa bir müddette yoktan var ederek vücuda getirdi. (Sonra) O Rabbu’l-Alemin (arş üzerine istiva buyurdu.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. Onun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. O Rabbu’l-Alemin’in tasarrufatına bakınız ki; (geceyi gündüze örter.) Her taraf Güneşin ışığından mahrum kalır. Gündüzü de geceye örter. Karanlık kaybolarak her taraf ışık içinde kalır. Gece ile gündüzden her biri diğerini sür’atle arar, takib eder.) Bunlar bir nizam içerisinde birbiri ardınca meydana gelir. O Rabbu’l-Alemin, (Güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır.) Hepsi de O’nun takdir ettiği şekilde doğar ve batarlar. (Dikkat edin! Kesin olarak bilin ki; yaratmak da, emir de O’na) O Rabbu’l-Alemin’e (mahsustur.) Çünki bütün mevcudatın Halık’ı O olduğu gibi; tekvinen ve teklifen idarecisi de O’dur. Tekvini ve teklifi bütün emirler de O’ndan gelir. Demek bu alemin mutasarrıfı yalnız O’dur. Evet bütün mevcudatı tekvini kanunlarla nizam ve intizam altına alan O olduğu gibi; nev-i beşerin ef’al, akval ve ahvalini de teklifi kanunlarla nizam ve intizam altına alan yine O’dur. Şüphe yok ki, (alemlerin Rabbi olan Ellahu Teâlâ, pek yücedir.) Rububiyetinde, icadatında ve icraatında şeriki yoktur, şerik ve muinlere muhtaç değildir.”1
Rabbu’l-Alemin, Necm suresinde geçen 42-55 ayet-i kerimeleriyle O Resul-i Zişan (a.s.m)’a kendisini şöyle tarif etmektedir:
وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى
“(Ve şübhe yok ki, en son gidilecek yer Rabbin huzurudur.) Bütün mahlûkatın, bütün işlerin sonu, Senin Rabbine varır.) O günde herkes hesaba çekilecek, amellerinin karşılığını görecek, ehl-i iman ve taat Cennetlere, ehl-i küfür ve isyan da Cehennemlere sevk edileceklerdir. Bu ilâhî beyân, sâlih kullar için bir müjdeyi, günahkârlar için de bir tehdidi ve Resul-i Ekrem hakkında da bir teselliyi tazammun etmektedir. Şöyle ki: ‘Resulüm! İnkarcıların hâllerine bakıp da üzülme. Onlar nihayet dünya ve âhirette lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.”
[1] A‘râf, 7:54.
ŞERH
فَبِاَىِّ الَاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى
“Ey insan! (Artık Rabbinin hangi nimetlerinden şübhe edersin?) Bütün o nimetler, Ellah’ın birer ihsanıdır. O nimetler, rububiyet-i İlahiyenin varlığına, kudret ve lütfuna bir delildir. Bunda şek ve şübheye asla yer yoktur.”1
Demek bu mübarek ayetler, âlemlerin Rabbi’nin rububiyetine işaret eden çeşitli nimetlerini serdediyor ve o nimetlerin sahibi hakkında insanların şek ve şübhede bulunmalarına imkân olmadığını bildiriyor.
Hazret-i İbrahim (a.s) ise Nemrud’a ve O’nun rububiyetini kabul edenlere karşı Rabbu’l-Alemin’i şöyle tavsif etmiştir:
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ى اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَ
“(İşte onlar,) O kendilerine cahillerin tapmakta bulundukları bâtıl şeyler, (benim için şübhe yok ki, birer düşmandır. Âlemlerin Rabbi ise müstesna.) O benim Mabûdumdur, O benim dünyada da, ahirette de nimet sahibimdir. İşte ey gafil insanlar! Siz de uyanınız da o hakiki Mabud’a ibadette bulunun, öyle zarar ve menfaata kabil olmayan şeylere tapmak cehaletinde bulunmayın.”
اَلَّذ۪ى خَلَقَن۪ى فَهُوَ يَهْد۪ينِ
“(O) Alemlerin Rabbi (ki, beni yarattı,) kudretiyle vücuda getirdi. (İşte beni hidayete erdirecek olan O’dur) Benim dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadetimi temin edecek Zat, ondan başka değildir. Yoksa kendisine ibadet edenin duasını işitemeyen, onun hakkında bir faide ve zarar vermeğe kadir olmayan bir şey, nasıl Mabûd olabilir?”
وَالَّذ۪ى هُوَ يُطْعِمُن۪ى وَيَسْق۪ينِ
“(Ve O’dur ki) O alemlerin Rabbi’dir (ki bana yiyecek ihsan eder ve beni suya kavuşturur.) Yani, beni çeşitli nimetleriyle rızıklandırır. Eğer O’nun lütfu ve müsaadesi olmazsa, hiçbir kimse bir nimete kavuşamaz.”
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ
“(Ve hasta olduğum zaman bana ancak O) Rabbu’l-Alemin (şifa verir.) Ondan başka şifa verecek yoktur. Hazret-i İbrahim,
[1] Necm, 53:42-55.
ŞERH
فَبِاَىِّ الَاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى
“Ey insan! (Artık Rabbinin hangi nimetlerinden şübhe edersin?) Bütün o nimetler, Ellah’ın birer ihsanıdır. O nimetler, rububiyet-i İlahiyenin varlığına, kudret ve lütfuna bir delildir. Bunda şek ve şübheye asla yer yoktur.”1
Demek bu mübarek ayetler, âlemlerin Rabbi’nin rububiyetine işaret eden çeşitli nimetlerini serdediyor ve o nimetlerin sahibi hakkında insanların şek ve şübhede bulunmalarına imkân olmadığını bildiriyor.
Hazret-i İbrahim (a.s) ise Nemrud’a ve O’nun rububiyetini kabul edenlere karşı Rabbu’l-Alemin’i şöyle tavsif etmiştir:
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ى اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَ
“(İşte onlar,) O kendilerine cahillerin tapmakta bulundukları bâtıl şeyler, (benim için şübhe yok ki, birer düşmandır. Âlemlerin Rabbi ise müstesna.) O benim Mabûdumdur, O benim dünyada da, ahirette de nimet sahibimdir. İşte ey gafil insanlar! Siz de uyanınız da o hakiki Mabud’a ibadette bulunun, öyle zarar ve menfaata kabil olmayan şeylere tapmak cehaletinde bulunmayın.”
اَلَّذ۪ى خَلَقَن۪ى فَهُوَ يَهْد۪ينِ
“(O) Alemlerin Rabbi (ki, beni yarattı,) kudretiyle vücuda getirdi. (İşte beni hidayete erdirecek olan O’dur) Benim dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadetimi temin edecek Zat, ondan başka değildir. Yoksa kendisine ibadet edenin duasını işitemeyen, onun hakkında bir faide ve zarar vermeğe kadir olmayan bir şey, nasıl Mabûd olabilir?”
وَالَّذ۪ى هُوَ يُطْعِمُن۪ى وَيَسْق۪ينِ
“(Ve O’dur ki) O alemlerin Rabbi’dir (ki bana yiyecek ihsan eder ve beni suya kavuşturur.) Yani, beni çeşitli nimetleriyle rızıklandırır. Eğer O’nun lütfu ve müsaadesi olmazsa, hiçbir kimse bir nimete kavuşamaz.”
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ
“(Ve hasta olduğum zaman bana ancak O) Rabbu’l-Alemin (şifa verir.) Ondan başka şifa verecek yoktur. Hazret-i İbrahim,
[1] Necm, 53:42-55.
ŞERH
hastalığı nefsine, şifa vermeği Ellahu Teâlâ’ya izafe etmek suretiyle edebe riayette bulunmuştur. Yoksa haddizatında hastalığı veren de yine Rabbu’l-Alemin’dir.”
وَالَّذ۪ى يُم۪يتُن۪ى ثُمَّ يُحْي۪ينِ
“(Ve O’dur ki,) O âlemlerin Rabbi’dir ki, (beni öldürür.) Dünyada ruhumu alır, ölüm vasıtasıyla beni dünyanın musibetlerinden kurtarmış olur. (Sonra da beni diriltir.) Ahiret nimetlerine kavuşturur.”
Bir yüce Peygamber hakkındaki ölüm, onun ebedî bir hayata kavuşmasına, pek yüce nimetlere ve tecellilere ulaşmasına sebep olacağı için İbrahim (a.s), öldürmeyi de, diriltmeyi de Cenab-ı Hak’ka isnad etmiş ve bunların birer büyük nimet olduğuna işaret buyurmuştur.
وَالَّذ۪ى اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ى خَطيَت۪ى يَوْمَ الدّ۪ينِ
“(Ve O’dur ki,) O Rabbu’l-Alemin’dir ki, (ceza gününde benim için kusurumu) insanlık icabı meydana gelmiş olan hatalarımı (affetmesini ve bağışlamasını) O’nun lütuf ve kereminden (umarım,) niyaz ederim. Çünkü o kerem sahibi Mabud, Gafurdur, Rahîmdir.”1
Hazret-i Musa (a.s) ise rububiyet davasında bulunan Firavun’a ve O’nun rububiyetini kabul eden etbaına Rabbu’l-Alemin’inin vücub-u vücud ve vahdetini şöyle isbat etmiştir:
Hazret-i Musa ile Hazret-i Harun (a.s), emr-i İlahiye imtisalen Firavuna giderek; “Biz Rabu’l-Alemin tarafından gönderilmiş peygamberleriz.”2 Dediler. Bunun üzerine;
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمينَ
“(Firavun, sual ederek dedi ki:) Ya Musa! (Âlemlerin Rabbi nedir?) Kendisinin elçisi olduğunu iddia ettiğin Rabbin nasıl şeydir, öyle bir Rab mevcut mudur?”
قَالَ رَبُّ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنينَ
“Bütün kâinat, O Yüce Rabbin varlığına şahitlik ettiği, Firavun’un vicdanı da öyle kerem sahibi bir yaratıcının varlığını inkâra güç yetiremediği halde, yalnızca bilmemezlikten gelir gibi görünerek ve bununla kavmini aldatarak âlemlerin Rabbinin neden ibaret olduğunu sual eden öyle inkârcı birisine cevaben Musa (a.s) (dedi ki:) O (göklerin
[1] Şuarâ, 26:77-82.
[2] Şuarâ, 26:16.
ŞERH
hastalığı nefsine, şifa vermeği Ellahu Teâlâ’ya izafe etmek suretiyle edebe riayette bulunmuştur. Yoksa haddizatında hastalığı veren de yine Rabbu’l-Alemin’dir.”
وَالَّذ۪ى يُم۪يتُن۪ى ثُمَّ يُحْي۪ينِ
“(Ve O’dur ki,) O âlemlerin Rabbi’dir ki, (beni öldürür.) Dünyada ruhumu alır, ölüm vasıtasıyla beni dünyanın musibetlerinden kurtarmış olur. (Sonra da beni diriltir.) Ahiret nimetlerine kavuşturur.”
Bir yüce Peygamber hakkındaki ölüm, onun ebedî bir hayata kavuşmasına, pek yüce nimetlere ve tecellilere ulaşmasına sebep olacağı için İbrahim (a.s), öldürmeyi de, diriltmeyi de Cenab-ı Hak’ka isnad etmiş ve bunların birer büyük nimet olduğuna işaret buyurmuştur.
وَالَّذ۪ى اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ى خَطيَت۪ى يَوْمَ الدّ۪ينِ
“(Ve O’dur ki,) O Rabbu’l-Alemin’dir ki, (ceza gününde benim için kusurumu) insanlık icabı meydana gelmiş olan hatalarımı (affetmesini ve bağışlamasını) O’nun lütuf ve kereminden (umarım,) niyaz ederim. Çünkü o kerem sahibi Mabud, Gafurdur, Rahîmdir.”1
Hazret-i Musa (a.s) ise rububiyet davasında bulunan Firavun’a ve O’nun rububiyetini kabul eden etbaına Rabbu’l-Alemin’inin vücub-u vücud ve vahdetini şöyle isbat etmiştir:
Hazret-i Musa ile Hazret-i Harun (a.s), emr-i İlahiye imtisalen Firavuna giderek; “Biz Rabu’l-Alemin tarafından gönderilmiş peygamberleriz.”2 Dediler. Bunun üzerine;
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمينَ
“(Firavun, sual ederek dedi ki:) Ya Musa! (Âlemlerin Rabbi nedir?) Kendisinin elçisi olduğunu iddia ettiğin Rabbin nasıl şeydir, öyle bir Rab mevcut mudur?”
قَالَ رَبُّ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنينَ
“Bütün kâinat, O Yüce Rabbin varlığına şahitlik ettiği, Firavun’un vicdanı da öyle kerem sahibi bir yaratıcının varlığını inkâra güç yetiremediği halde, yalnızca bilmemezlikten gelir gibi görünerek ve bununla kavmini aldatarak âlemlerin Rabbinin neden ibaret olduğunu sual eden öyle inkârcı birisine cevaben Musa (a.s) (dedi ki:) O (göklerin
[1] Şuarâ, 26:77-82.
[2] Şuarâ, 26:16.
ŞERH
“(Hiç bir insan için doğru) caiz ve lâyık (değildir ki; Ellahu Teâlâ) ona Tevrat, İncil, Kur’ân gibi semavî bir (kitap) ve o kitabın hükümlerini, şer’î meselelerini anlamak için (hüküm), anlama ve delil getirme (ve peygamberlik) gibi bir yüksek mertebe (versin de sonra) o insan, (diğer insanlara) hitaben: (‘Ellah’tan başka) veya onunla beraber (bana kul olunuz.’ deyiversin.) Böyle bir iddia, öyle bir zatın şanına lâyık olur mu? Böyle bir iddiada bulunacak kimse, öyle ilâhî nimetlere ve makamlara nail bulunmuş olabilir mi? (Fakat) öyle bir zat, insanlara hitaben: ‘Siz, (öğrettiğiniz ve ders alıp verdiğiniz kitap sebebiyle) yani: Ey insanlardan, eğitim ve öğretim yapan ve öğrenimde bulunan zümre! Sizler bu mesainiz sayesinde (Rabbe halis kullar olunuz.’ Derler.) Yoksa bana kul olunuz, demezler.”1
İşte peygamberler, bu yüksek hakikati ders vermek için rahmet-i İlahiyenin eseri olarak nev-i beşere gönderilmişlerdir.
Demek ubudiyet dairesi, rububiyet dairesi namına çalışır. Müellif (r.a) bu konu ile alakalı olarak şöyle buyuruyor:
“Şimdi iki levha, iki daire görünüyor. Biri: Gayet muhteşem, muntazam bir daire-i rububiyet ve gayet musanna, murassa bir levha-i san’at... Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir daire-i ubudiyet ve gayet vâsi’, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır ki, ikinci daire bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.”2
O halde Rububiyet sıfatı ve Rab ismi risaletsiz olamaz.
2) Cenab-ı Hakkın saltanat sıfatı ve Sultan ismi risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Çünkü kâinatta tezahür eden saltanat sıfatı ile Sultan isminin tecellisini cin ve inse ders verecek ve bu sıfat ve isimde Ellah’ın şeriki olmadığını onlara bildirecek ve o saltanata karşı külli bir ubudiyetle mukabelede bulunulması lazım geldiğini nev-i beşere talim edecek ve ubudiyetiyle bilfiil insanlara rehber olacak peygamberlerin gönderilmesi, saltanat sıfatı ile Sultan isminin muktezasıdır. İşte bütün peygamberler, bu
[1] Âl-i Imrân, 3:79.
[2] Sözler, 18. Söz, 3. Nokta, s. 233.
ŞERH
“(Hiç bir insan için doğru) caiz ve lâyık (değildir ki; Ellahu Teâlâ) ona Tevrat, İncil, Kur’ân gibi semavî bir (kitap) ve o kitabın hükümlerini, şer’î meselelerini anlamak için (hüküm), anlama ve delil getirme (ve peygamberlik) gibi bir yüksek mertebe (versin de sonra) o insan, (diğer insanlara) hitaben: (‘Ellah’tan başka) veya onunla beraber (bana kul olunuz.’ deyiversin.) Böyle bir iddia, öyle bir zatın şanına lâyık olur mu? Böyle bir iddiada bulunacak kimse, öyle ilâhî nimetlere ve makamlara nail bulunmuş olabilir mi? (Fakat) öyle bir zat, insanlara hitaben: ‘Siz, (öğrettiğiniz ve ders alıp verdiğiniz kitap sebebiyle) yani: Ey insanlardan, eğitim ve öğretim yapan ve öğrenimde bulunan zümre! Sizler bu mesainiz sayesinde (Rabbe halis kullar olunuz.’ Derler.) Yoksa bana kul olunuz, demezler.”1
İşte peygamberler, bu yüksek hakikati ders vermek için rahmet-i İlahiyenin eseri olarak nev-i beşere gönderilmişlerdir.
Demek ubudiyet dairesi, rububiyet dairesi namına çalışır. Müellif (r.a) bu konu ile alakalı olarak şöyle buyuruyor:
“Şimdi iki levha, iki daire görünüyor. Biri: Gayet muhteşem, muntazam bir daire-i rububiyet ve gayet musanna, murassa bir levha-i san’at... Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir daire-i ubudiyet ve gayet vâsi’, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır ki, ikinci daire bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.”2
O halde Rububiyet sıfatı ve Rab ismi risaletsiz olamaz.
2) Cenab-ı Hakkın saltanat sıfatı ve Sultan ismi risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Çünkü kâinatta tezahür eden saltanat sıfatı ile Sultan isminin tecellisini cin ve inse ders verecek ve bu sıfat ve isimde Ellah’ın şeriki olmadığını onlara bildirecek ve o saltanata karşı külli bir ubudiyetle mukabelede bulunulması lazım geldiğini nev-i beşere talim edecek ve ubudiyetiyle bilfiil insanlara rehber olacak peygamberlerin gönderilmesi, saltanat sıfatı ile Sultan isminin muktezasıdır. İşte bütün peygamberler, bu
[1] Âl-i Imrân, 3:79.
[2] Sözler, 18. Söz, 3. Nokta, s. 233.
ŞERH
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“(Muhakkak Rabbiniz,) Sizi yaratan, yaşatan, terbiye eden (O Ellahu Teâlâ’dır ki,) nihayetsiz kudretiyle (gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istiva buyurdu.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. O Rabu’l-Alemin, (her işi) her dilediği şeyi (idare ediyor.) Bunların hakkında hikmetinin gereğine göre kudreti ve irâdesi hükümran oluyor. Gökleri ve yeri tanzim ediyor. Bir kısım mahlukatı hayata mazhar ederken, bir kısmını da ölümle hayattan terhis ediyor. Bütün kâinatın işlerinin idaresi O Rabb-i Zülcelal’e aittir, O’nun emri ve izni olmadan (hiçbir şefaat edici yoktur.) Hiçbir kimse, başkası hakkında şefaate, onu kurtarmaya bizzat selâhiyetli değildir. (Ancak O’nun) O Halık-ı Kâinatın (izninden) müsaadesinden (sonra) şefaat edebilir. Çünki bütün mahlûkat üzerinde müstakil olarak hâkimiyet, o kâinatın Halık’ına aittir. O’nun müsaadesi olmadıkça hiçbir kimse bir şeye kadir ve selâhiyetli olamaz. (İşte sizin Rabbiniz O’dur. Artık) ey insanlar! Hepiniz (O’na) Sultan-ı kainata (ibâdet ediniz.) O’na hiçbir şeyi şerik koşmayınız. (Siz hiç düşünmez misiniz?)”1
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَم۪يعًا مِنْهُ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Ey insanlar! O Zat-ı Akdes, (göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından size boyun eğdirmiştir.) Meselâ: Göklerdeki Güneş, ay, yıldızlar ve havadaki bulutlar, rüzgârlar, yağmurlar ve yeryüzündeki dağlar, denizler, dereler, ağaçlar, hayvanlar Ellah’ın birer lütfu olarak insanların faydalanmaları için teshir edilmiştir. (Şüphe yok ki, bunda) mahlukatın size teshir edilmesinde, (düşünen bir kavim için) hak ve hakikati, Ellah Teâlâ’nın yarattığı san’at eserlerini güzelce düşünmeye muvaffak olan bir insan topluluğu için (elbette alâmetler vardır.) Bunların hepsi saltanat-ı
[1] Yûnus, 10:3.
ŞERH
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“(Muhakkak Rabbiniz,) Sizi yaratan, yaşatan, terbiye eden (O Ellahu Teâlâ’dır ki,) nihayetsiz kudretiyle (gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istiva buyurdu.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. O Rabu’l-Alemin, (her işi) her dilediği şeyi (idare ediyor.) Bunların hakkında hikmetinin gereğine göre kudreti ve irâdesi hükümran oluyor. Gökleri ve yeri tanzim ediyor. Bir kısım mahlukatı hayata mazhar ederken, bir kısmını da ölümle hayattan terhis ediyor. Bütün kâinatın işlerinin idaresi O Rabb-i Zülcelal’e aittir, O’nun emri ve izni olmadan (hiçbir şefaat edici yoktur.) Hiçbir kimse, başkası hakkında şefaate, onu kurtarmaya bizzat selâhiyetli değildir. (Ancak O’nun) O Halık-ı Kâinatın (izninden) müsaadesinden (sonra) şefaat edebilir. Çünki bütün mahlûkat üzerinde müstakil olarak hâkimiyet, o kâinatın Halık’ına aittir. O’nun müsaadesi olmadıkça hiçbir kimse bir şeye kadir ve selâhiyetli olamaz. (İşte sizin Rabbiniz O’dur. Artık) ey insanlar! Hepiniz (O’na) Sultan-ı kainata (ibâdet ediniz.) O’na hiçbir şeyi şerik koşmayınız. (Siz hiç düşünmez misiniz?)”1
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَم۪يعًا مِنْهُ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Ey insanlar! O Zat-ı Akdes, (göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından size boyun eğdirmiştir.) Meselâ: Göklerdeki Güneş, ay, yıldızlar ve havadaki bulutlar, rüzgârlar, yağmurlar ve yeryüzündeki dağlar, denizler, dereler, ağaçlar, hayvanlar Ellah’ın birer lütfu olarak insanların faydalanmaları için teshir edilmiştir. (Şüphe yok ki, bunda) mahlukatın size teshir edilmesinde, (düşünen bir kavim için) hak ve hakikati, Ellah Teâlâ’nın yarattığı san’at eserlerini güzelce düşünmeye muvaffak olan bir insan topluluğu için (elbette alâmetler vardır.) Bunların hepsi saltanat-ı
[1] Yûnus, 10:3.
ŞERH
İlahiyenin varlığına birer parlak delil hükmündedirler.”1
وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِاَمْرِه۪ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
“(Ve) Ey insanlar! Şunu da düşününüz ki, O Sultan-ı Kâinat (sizin için) hayatınızı ve geçiminizi temin ve fiillerinizi tanzim için (geceyi ve gündüzü) halketmiştir ki, geceleri rahat edersiniz, gündüzleri de geçiminizi kazanmaya çalışırsınız. Yine sizin için (Güneşi ve ayı emrinize verdi.) Size musahhar etti. Bunlardan da dilediğiniz şekilde istifade eder, ısı, ışık ve nurlarından yararlanırsınız. (Yıldızlar da O’nun) O Sultan-ı kâinatın (emriyle) O’nun irade ve takdiriyle (hareket ederler.) Onlar, izn-i İlahi ile çeşitli vaziyetler alırlar, irade-i İlahiye tahtında doğar ve batarlar. (Muhakkak ki, bunda) böyle bütün mevcudatın Ellah’ın emriyle hareket etmesinde (akıllı düşünen bir kavim için elbette büyük alâmetler vardır.) Bunlar saltanat-ı İlahiyenin varlığına ve birliğine şahitlik eden birer delildirler.”2
اَللّٰهُ الَّذ۪ى سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِىَ الْفُلْكُ فِيهِ بِاَمْرِه۪ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“(Ellah, O) Zat-ı Akdes’dir ki: Denizi emrinize verdi.) Ondan istifâde etmenizi size kolay kıldı. (O’nun emriyle) Sultan-ı Kâinatın emir ve iradesiyle (o denizler içinde gemiler cereyan etsin diye) böyle emrinize verilmiştir (ve O’nun) Sultan-ı Kâinatın (lütfundan talebte bulunasınız diye) ticaret gibi, bir takım fâideli şeyleri denizden çıkarmak, balıkları avlamak gibi ilâhî nimetlerden faydalanasınız diye denizleri ve gemileri emrinize musahhar kılmıştır (ve gerektir ki, şükredersiniz.) Sizlere ihsan buyurduğu o kadar nimetlerden dolayı o Kerem sahibi Mâbud’a şükrederek ibâdet ve itaatta bulunasınız.”3
[1] Câsiye, 45:13.
[2] Nahl, 16:12.
[3] Câsiye, 45:12.
ŞERH
İlahiyenin varlığına birer parlak delil hükmündedirler.”1
وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِاَمْرِه۪ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
“(Ve) Ey insanlar! Şunu da düşününüz ki, O Sultan-ı Kâinat (sizin için) hayatınızı ve geçiminizi temin ve fiillerinizi tanzim için (geceyi ve gündüzü) halketmiştir ki, geceleri rahat edersiniz, gündüzleri de geçiminizi kazanmaya çalışırsınız. Yine sizin için (Güneşi ve ayı emrinize verdi.) Size musahhar etti. Bunlardan da dilediğiniz şekilde istifade eder, ısı, ışık ve nurlarından yararlanırsınız. (Yıldızlar da O’nun) O Sultan-ı kâinatın (emriyle) O’nun irade ve takdiriyle (hareket ederler.) Onlar, izn-i İlahi ile çeşitli vaziyetler alırlar, irade-i İlahiye tahtında doğar ve batarlar. (Muhakkak ki, bunda) böyle bütün mevcudatın Ellah’ın emriyle hareket etmesinde (akıllı düşünen bir kavim için elbette büyük alâmetler vardır.) Bunlar saltanat-ı İlahiyenin varlığına ve birliğine şahitlik eden birer delildirler.”2
اَللّٰهُ الَّذ۪ى سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِىَ الْفُلْكُ فِيهِ بِاَمْرِه۪ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“(Ellah, O) Zat-ı Akdes’dir ki: Denizi emrinize verdi.) Ondan istifâde etmenizi size kolay kıldı. (O’nun emriyle) Sultan-ı Kâinatın emir ve iradesiyle (o denizler içinde gemiler cereyan etsin diye) böyle emrinize verilmiştir (ve O’nun) Sultan-ı Kâinatın (lütfundan talebte bulunasınız diye) ticaret gibi, bir takım fâideli şeyleri denizden çıkarmak, balıkları avlamak gibi ilâhî nimetlerden faydalanasınız diye denizleri ve gemileri emrinize musahhar kılmıştır (ve gerektir ki, şükredersiniz.) Sizlere ihsan buyurduğu o kadar nimetlerden dolayı o Kerem sahibi Mâbud’a şükrederek ibâdet ve itaatta bulunasınız.”3
[1] Câsiye, 45:13.
[2] Nahl, 16:12.
[3] Câsiye, 45:12.
ŞERH
kimdir? Ey Resulüm! Sen onlara cevap ver, (de ki:) Bütün onların Rab’bi yalnız (Ellah’tır.) O’ndan başka Alemlerin Rabbi yoktur. Siz de bunu itiraf edersiniz. O halde ey Resulüm! Onlara (de ki: O’ndan) o âlemlerin Rab’binden (başka dostlar mı edindiniz ki) bir takım putları ilah sanarak kendilerine tapındınız ki, onlar (kendi nefisleri için bile ne bir faydaya ve ne de bir zarara sahip olamazlar.) Onlar kendileri için ne bir menfaat sağlayabilirler ve ne de kendilerine yönelen bir zararı def etmeye güç yetirebilirler. Artık ey putperest insanlar! Sizlere ne fâideleri olabilir ki veya size ne zarar verebilirler ki onlara tapınıyorsunuz? Zarar ve menfaat yalnız Ellah’ın elindedir. Ey Resulüm! Onlara (de ki: Hiç kör ile gören aynı olur mu?) Yani: Hiç bilen ve gören bir Rab ile bilmekten ve görmekten mahrum, âdi bir mahlûk eşit midir? Ta ki öyle bir mahlûka ibadet edilebilsin. Veya hakikatları görmeyen, hakiki mabudunu tanımayan bir kâfir ile Hakkı tanıyan, Mabud-u Hakikiye kullukta bulunan bir mü’min eşit midir? Elbette eşit değildir. Kâfir, hidâyet yolunu görüp tâkib etmekten âciz bulunmaktadır. Bir mü’min ise hidâyet yolunu takib ederek ebedî saadet yurduna erişecektir. (Veya karanlıklar ile aydınlık eşit olur mu?) Elbette eşit olamaz. Evet, küfür ve dalaletten ibaret olan şeyler ile sırf hidâyet olan Ellah’ın varlığına ve birliğine imanda eşitlik düşünülemez. Küfr ve dalalet, insanı manevi zulumat içinde bırakır, mahveder. Tevhid ve hakikî imân ise, insanı selâmet ve saadet sahasına kavuşturur, onu ebedî bir hayata ulaştırır. Artık nasıl olur da böyle bir nur-u hidayet varken öyle zulmet-i şirk ve küfür tercih edilebilir? Ey Yüce Peygamber! (Yoksa) o kâfirler (Ellah’a öyle şerikler mi kıldılar ki; onlar da) o şerikler de (Ellah’ın yarattığı gibî yarattılar da) meselâ: Onlar da gökler gibi, yerler gibi, Güneş ve ay gibi mevcudatı yoktan var ettiler de, (artık onlara,) o müşriklere, (bu yaratma birbirine benzer mi göründü.) Yani Ellahu Teâlâ’nın yaratması ile O’na şerik koştukları şeylerin bu yaratmaları arasında bir benzerlik mi meydana geldi de artık Ellah’ın neleri yaratmış olduğu ile bunların neleri yarattıklarını birbirinden ayırt edemez oldular! Ve onları da bu yaratmalarından dolayı ibâdete lâyık gördünüz! Hâlbuki yaratma hususunda böyle bir benzerlik meydana gelmiş değildir. O putların böyle birşeyi yaratamıyacağını siz de bilirsiniz. Artık o putlar, ibâdete nasıl lâyık olabilirler? Ey Resulüm! Hakkı ortaya çıkarmak ve kendilerini ikaz ve irşâd için o müşriklere (de ki: Herşeyin Halık’ı, Ellahu Teâlâ’dır.) O’ndan başka Halık ve Rab yoktur ki, ibâdete lâyık olabilsin (ve O) kâinatın Halık’ı (birdir.) Ef’al, esma, sıfat ve zatında şeriki yoktur. Ve O kainatın Halık’ı
ŞERH
kimdir? Ey Resulüm! Sen onlara cevap ver, (de ki:) Bütün onların Rab’bi yalnız (Ellah’tır.) O’ndan başka Alemlerin Rabbi yoktur. Siz de bunu itiraf edersiniz. O halde ey Resulüm! Onlara (de ki: O’ndan) o âlemlerin Rab’binden (başka dostlar mı edindiniz ki) bir takım putları ilah sanarak kendilerine tapındınız ki, onlar (kendi nefisleri için bile ne bir faydaya ve ne de bir zarara sahip olamazlar.) Onlar kendileri için ne bir menfaat sağlayabilirler ve ne de kendilerine yönelen bir zararı def etmeye güç yetirebilirler. Artık ey putperest insanlar! Sizlere ne fâideleri olabilir ki veya size ne zarar verebilirler ki onlara tapınıyorsunuz? Zarar ve menfaat yalnız Ellah’ın elindedir. Ey Resulüm! Onlara (de ki: Hiç kör ile gören aynı olur mu?) Yani: Hiç bilen ve gören bir Rab ile bilmekten ve görmekten mahrum, âdi bir mahlûk eşit midir? Ta ki öyle bir mahlûka ibadet edilebilsin. Veya hakikatları görmeyen, hakiki mabudunu tanımayan bir kâfir ile Hakkı tanıyan, Mabud-u Hakikiye kullukta bulunan bir mü’min eşit midir? Elbette eşit değildir. Kâfir, hidâyet yolunu görüp tâkib etmekten âciz bulunmaktadır. Bir mü’min ise hidâyet yolunu takib ederek ebedî saadet yurduna erişecektir. (Veya karanlıklar ile aydınlık eşit olur mu?) Elbette eşit olamaz. Evet, küfür ve dalaletten ibaret olan şeyler ile sırf hidâyet olan Ellah’ın varlığına ve birliğine imanda eşitlik düşünülemez. Küfr ve dalalet, insanı manevi zulumat içinde bırakır, mahveder. Tevhid ve hakikî imân ise, insanı selâmet ve saadet sahasına kavuşturur, onu ebedî bir hayata ulaştırır. Artık nasıl olur da böyle bir nur-u hidayet varken öyle zulmet-i şirk ve küfür tercih edilebilir? Ey Yüce Peygamber! (Yoksa) o kâfirler (Ellah’a öyle şerikler mi kıldılar ki; onlar da) o şerikler de (Ellah’ın yarattığı gibî yarattılar da) meselâ: Onlar da gökler gibi, yerler gibi, Güneş ve ay gibi mevcudatı yoktan var ettiler de, (artık onlara,) o müşriklere, (bu yaratma birbirine benzer mi göründü.) Yani Ellahu Teâlâ’nın yaratması ile O’na şerik koştukları şeylerin bu yaratmaları arasında bir benzerlik mi meydana geldi de artık Ellah’ın neleri yaratmış olduğu ile bunların neleri yarattıklarını birbirinden ayırt edemez oldular! Ve onları da bu yaratmalarından dolayı ibâdete lâyık gördünüz! Hâlbuki yaratma hususunda böyle bir benzerlik meydana gelmiş değildir. O putların böyle birşeyi yaratamıyacağını siz de bilirsiniz. Artık o putlar, ibâdete nasıl lâyık olabilirler? Ey Resulüm! Hakkı ortaya çıkarmak ve kendilerini ikaz ve irşâd için o müşriklere (de ki: Herşeyin Halık’ı, Ellahu Teâlâ’dır.) O’ndan başka Halık ve Rab yoktur ki, ibâdete lâyık olabilsin (ve O) kâinatın Halık’ı (birdir.) Ef’al, esma, sıfat ve zatında şeriki yoktur. Ve O kainatın Halık’ı
ŞERH
(Kahhar’dır.) İsterse bir anda bütün kâinatı mahv ve perişan edebilir. Öyle ise O Vahid-i Kahhar, müşrikleri elbette kahredecek ve cezalandıracaktır. Artık öyle Ellah’ın kahrından kendilerini kurtaramıyacak olan bir takım putlara ve mahlûkata nasıl ilahlık ve mâbudluk sıfatı verilebilir? Onlara nasıl ibâdet edilebilir.”1
قُلْ اِنَّمَا اَنَا مُنْذِرٌ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
“Ey şanı yüce Peygamber! Müşriklere (De ki: Şüphe yok ki Ben; ancak bir uyarıcıyım.) Ta ki, siz şirk ve küfür içinde yaşamıyasınız, Ellah’ın emrlerine muhalefet ederek azaba uğramış olmayasınız. Yoksa ben sizden dünyevî bir menfaat beklemiyorum. O halde hepimizin şöyle söylemesi gerekmektedir: (Tek olan) yani zatında, sıfatında, esmasında ve ef’alinde şeriki olmayan ve (kahhâr olan ) yani bütün mahlûkat üzerinde galip ve hâkim bulunan (Ellah) Teâlâ’dan (başka ilâh yoktur) ilahlık, mabudluk ve hâkimiyet yalnız O’na mahsustur. O’nun şeriki, naziri, zıddı, niddi, misli, misali, mesili yoktur.”
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ
“(Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rabbi) O’dur. Bütün bunların Halık’ı, Rabbi, Hâkim’i Ondan başkası değildir. (O) Zat-ı Akdes (her şeye galip) dir. O’nun kuvvet ve azameti herşeyin üstündedir, kendisinde hâşâ mağlubiyet, acizlik asla düşünülemez ve O Zat-ı Akdes (çok bağışlayıcıdır.) Artık böyle yüce vasıflara sahip olan bir Zat’a iman ve ibadette bulunmak, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, şeriklerden münezzeh olduğunu itiraf etmek, tevhid-i hakikiyi elde etmek, bütün insanlar için en mühim ve en birinci bir vazife değil midir? Bunun hilâfına hareket edenler, kendilerini Ellah’ın kahrından nasıl kurtarabilirler?”2
İşte başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberler, cin ve inse vahdaniyet-i İlahiyeyi ilan etmişler ve onları şirk bataklığından çıkarıp sahil-i selamete kavuşturmak için çalışmışlar, risalet vazifesini bitemamiha ifa etmişlerdir. Eğer peygamberler olmasaydı, nev-i beşer tek başına ef’al, esma, sıfat ve Zat-ı İlahide tevhide giremezdi, tevhidi bütün meratibiyle anlayamazdı. Demek vahdaniyet sıfatı ve Vahid ismi risalet müessesesini iktiza eder.
[1] Ra‘d, 13:16.
[2] Sâd, 38:65-66.
ŞERH
(Kahhar’dır.) İsterse bir anda bütün kâinatı mahv ve perişan edebilir. Öyle ise O Vahid-i Kahhar, müşrikleri elbette kahredecek ve cezalandıracaktır. Artık öyle Ellah’ın kahrından kendilerini kurtaramıyacak olan bir takım putlara ve mahlûkata nasıl ilahlık ve mâbudluk sıfatı verilebilir? Onlara nasıl ibâdet edilebilir.”1
قُلْ اِنَّمَا اَنَا مُنْذِرٌ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
“Ey şanı yüce Peygamber! Müşriklere (De ki: Şüphe yok ki Ben; ancak bir uyarıcıyım.) Ta ki, siz şirk ve küfür içinde yaşamıyasınız, Ellah’ın emrlerine muhalefet ederek azaba uğramış olmayasınız. Yoksa ben sizden dünyevî bir menfaat beklemiyorum. O halde hepimizin şöyle söylemesi gerekmektedir: (Tek olan) yani zatında, sıfatında, esmasında ve ef’alinde şeriki olmayan ve (kahhâr olan ) yani bütün mahlûkat üzerinde galip ve hâkim bulunan (Ellah) Teâlâ’dan (başka ilâh yoktur) ilahlık, mabudluk ve hâkimiyet yalnız O’na mahsustur. O’nun şeriki, naziri, zıddı, niddi, misli, misali, mesili yoktur.”
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ
“(Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rabbi) O’dur. Bütün bunların Halık’ı, Rabbi, Hâkim’i Ondan başkası değildir. (O) Zat-ı Akdes (her şeye galip) dir. O’nun kuvvet ve azameti herşeyin üstündedir, kendisinde hâşâ mağlubiyet, acizlik asla düşünülemez ve O Zat-ı Akdes (çok bağışlayıcıdır.) Artık böyle yüce vasıflara sahip olan bir Zat’a iman ve ibadette bulunmak, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, şeriklerden münezzeh olduğunu itiraf etmek, tevhid-i hakikiyi elde etmek, bütün insanlar için en mühim ve en birinci bir vazife değil midir? Bunun hilâfına hareket edenler, kendilerini Ellah’ın kahrından nasıl kurtarabilirler?”2
İşte başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberler, cin ve inse vahdaniyet-i İlahiyeyi ilan etmişler ve onları şirk bataklığından çıkarıp sahil-i selamete kavuşturmak için çalışmışlar, risalet vazifesini bitemamiha ifa etmişlerdir. Eğer peygamberler olmasaydı, nev-i beşer tek başına ef’al, esma, sıfat ve Zat-ı İlahide tevhide giremezdi, tevhidi bütün meratibiyle anlayamazdı. Demek vahdaniyet sıfatı ve Vahid ismi risalet müessesesini iktiza eder.
[1] Ra‘d, 13:16.
[2] Sâd, 38:65-66.
ŞERH
üstünde bir büyüklük ve yüceliğe sahiptir. O, bütün kâinatın üstünde bir kuvvet ve hâkimiyete maliktir.”1
Demek başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberler, cin ve inse samedaniyet-i İlahiyeyi ders vermişlerdir. Eğer peygamberler olmasaydı, nev-i beşer tek başıyla samedaniyet sıfatı ile Samed ismini anlayamazdı. Demek samedaniyet sıfatı ve Samed ismi, risalet müessesesini iktiza eder.
Hulasa: Böyle rububiyet-i ammesi hem saltanat derecesinde, hem vahdaniyet derecesinde, hem de samedaniyet derecesinde olan bir Zat-ı Zülcelal’i tanıyıp tanıttıracak, bu dört sıfat ile dört ismi nev-i beşere ders verecek peygamberlere ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaca cevab vermek için Cenab-ı Hak, kemal-i merhametinden paygamberleri göndermişitir.
Evet nev-i beşer, bu mezkur manaları tek başına anlayamadığı için zülcenaheyn bir peygamber lâzımdır ki, hem abdiyet sıfatıyla Ellah ile görüşsün, kulların Ellah’tan isteği nedir? O Zat-ı Akdes’e arzetsin. Hem de Ellah’ın kullarından istediği nedir? Bunu da risalet sıfatıyla Ellah’dan alıp kullara tebliğ etsin. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“O üstad hem abddir; ubudiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.”2
Hulasa: Mezkur izahattan anlaşıldı ki;
1) Bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi vardır.
2) Hem bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi, saltanat derecesindedir. Yani rububiyeti, her şeyi muhittir. Her şeyi emrine musahhar etmiştir.
3) Hem bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi, vahdaniyet derecesindedir. Yani her şeyde tecelliyatı vardır. Her şeyin terbiye ve idaresi bizzat O’nun elindedir.
4) Hem bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi, samedaniyet derecesindedir. Yani O hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde, her şey O’na muhtaçtır.
[1] İhlâs, 112:1-4.
[2] Sözler, 11. Söz, s. 123.
ŞERH
üstünde bir büyüklük ve yüceliğe sahiptir. O, bütün kâinatın üstünde bir kuvvet ve hâkimiyete maliktir.”1
Demek başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberler, cin ve inse samedaniyet-i İlahiyeyi ders vermişlerdir. Eğer peygamberler olmasaydı, nev-i beşer tek başıyla samedaniyet sıfatı ile Samed ismini anlayamazdı. Demek samedaniyet sıfatı ve Samed ismi, risalet müessesesini iktiza eder.
Hulasa: Böyle rububiyet-i ammesi hem saltanat derecesinde, hem vahdaniyet derecesinde, hem de samedaniyet derecesinde olan bir Zat-ı Zülcelal’i tanıyıp tanıttıracak, bu dört sıfat ile dört ismi nev-i beşere ders verecek peygamberlere ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaca cevab vermek için Cenab-ı Hak, kemal-i merhametinden paygamberleri göndermişitir.
Evet nev-i beşer, bu mezkur manaları tek başına anlayamadığı için zülcenaheyn bir peygamber lâzımdır ki, hem abdiyet sıfatıyla Ellah ile görüşsün, kulların Ellah’tan isteği nedir? O Zat-ı Akdes’e arzetsin. Hem de Ellah’ın kullarından istediği nedir? Bunu da risalet sıfatıyla Ellah’dan alıp kullara tebliğ etsin. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“O üstad hem abddir; ubudiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.”2
Hulasa: Mezkur izahattan anlaşıldı ki;
1) Bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi vardır.
2) Hem bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi, saltanat derecesindedir. Yani rububiyeti, her şeyi muhittir. Her şeyi emrine musahhar etmiştir.
3) Hem bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi, vahdaniyet derecesindedir. Yani her şeyde tecelliyatı vardır. Her şeyin terbiye ve idaresi bizzat O’nun elindedir.
4) Hem bu kâinat sahibinin rububiyet-i ammesi, samedaniyet derecesindedir. Yani O hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde, her şey O’na muhtaçtır.
[1] İhlâs, 112:1-4.
[2] Sözler, 11. Söz, s. 123.
ŞERH
saadetiyle saadetmend, derdiyle de derdmenddir. Öyleyse; O’na çok salâvat getirmek lâzımdır.
Demek Resulullah (a.s.m), bizimle Rabbimiz arasında bir tercümandır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), ihtiyaclarımızın yerine getirilmesini Cenab-ı Haktan istediği gibi; başımıza gelecek belaların def’ini de ister. Öyleyse, bizler O Zat’a her an salat ü selâm getirmeye muhtacız. O ise, hadsiz salavata layıktır. Bu konu ile alakalı Müellif (r.a)’e sorulan bir suali ve vermiş olduğu cevabı naklediyoruz:
“Sual: Salavatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?
Elcevab: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavat getirmek, tek başıyla bir tarîk-ı hakikattır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Çünki Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle nasibedardır. Nihayetsiz istikbalde ebed-ül âbâdda nihayetsiz ahvale maruz ümmetin bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Hem Resul-i Ekrem hem abd, hem resul olduğundan ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki; ubudiyet halktan Hakk’a gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلاَة ifade eder. Risalet Hak’tan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki, سَلاَم lafzı onu ifade ediyor. Hem biz سَيِّدِنَا lafzıyla tabir ettiğimizden diyoruz ki: Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ وَ عَلٰى آلِه۪ وَ صَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ 1
“O Zât-ı Ahmediye (a.s.m) ubudiyeti cihetiyle -halktan Hakk’a teveccühü hasebiyle- rahmet manasındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle -Hak’tan halka elçiliği haysiyetiyle- selâm ister. Nasılki cinn ve ins adedince selâma lâyık ve cinn ve ins adedince umumî tecdid-i biatı takdim ediyoruz. Öyle de, semavat ehli adedince,
[1] Barla Lâhikası, s. 270.
ŞERH
saadetiyle saadetmend, derdiyle de derdmenddir. Öyleyse; O’na çok salâvat getirmek lâzımdır.
Demek Resulullah (a.s.m), bizimle Rabbimiz arasında bir tercümandır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), ihtiyaclarımızın yerine getirilmesini Cenab-ı Haktan istediği gibi; başımıza gelecek belaların def’ini de ister. Öyleyse, bizler O Zat’a her an salat ü selâm getirmeye muhtacız. O ise, hadsiz salavata layıktır. Bu konu ile alakalı Müellif (r.a)’e sorulan bir suali ve vermiş olduğu cevabı naklediyoruz:
“Sual: Salavatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?
Elcevab: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavat getirmek, tek başıyla bir tarîk-ı hakikattır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Çünki Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle nasibedardır. Nihayetsiz istikbalde ebed-ül âbâdda nihayetsiz ahvale maruz ümmetin bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Hem Resul-i Ekrem hem abd, hem resul olduğundan ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki; ubudiyet halktan Hakk’a gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلاَة ifade eder. Risalet Hak’tan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki, سَلاَم lafzı onu ifade ediyor. Hem biz سَيِّدِنَا lafzıyla tabir ettiğimizden diyoruz ki: Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ وَ عَلٰى آلِه۪ وَ صَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ 1
“O Zât-ı Ahmediye (a.s.m) ubudiyeti cihetiyle -halktan Hakk’a teveccühü hasebiyle- rahmet manasındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle -Hak’tan halka elçiliği haysiyetiyle- selâm ister. Nasılki cinn ve ins adedince selâma lâyık ve cinn ve ins adedince umumî tecdid-i biatı takdim ediyoruz. Öyle de, semavat ehli adedince,
[1] Barla Lâhikası, s. 270.
ŞERH
hazine-i rahmetten her birinin namına bir salâta lâyıktır. Çünki getirdiği nur ile herbir şeyin kemali görünür ve herbir mevcudun kıymeti tezahür eder ve herbir mahlukun vazife-i Rabbaniyesi müşahede olunur ve herbir masnu’daki makasıd-ı İlahiye tecelli eder. Onun için herbir şey, lisan-ı hal ile olduğu gibi, lisan-ı kali de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulellah” diyecekler.”1
Sual: Peygamberimiz (a.s.m) vefat ettiğine göre ümmetinin şerri O’nu nasıl rahatsız edebilir?
Cevap: Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ “Ellah’a (Kur’an-ı Kerim’e) ve Resulüne (Sünnet-i Nebeviyeye) itaat edin!”2 Buyuruyor. Resul-i Ekrem (a.s.m), ahirete irtihal ettikten sonra O’na itaat, O’nun sünnet-i seniyyesine ittiba etmekle tahakkuk eder. Peygamber Efendimizin ef’al, akval ve ahvalinden ibaret olan sünnet-i seniyyesini ise, ancak ehadis-i Nebeviyeden öğrenebiliriz. Demek ehadis-i Nebeviyeye muvafık hareket etmek, O Resul-i Zişana itaat hükmündedir. Ellah’a itaat, Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’a itaat demektir. Sünnet-i Nebeviyeye itaat ise, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a itaat demektir. Kur’an’a muhalefet, Ellah’a muhalefet olduğu gibi; sünnet-i seniyyeye muhalefet dahi Resulullah (s.a.v)’e muhalefet demektir. Ümmet-i Muhammedden her kim, Kur’an ve sünnete muhalefet ederse, onun o halinden Peygamber Efendimizin ruhaniyeti, müteessir ve müteellim olur. O halde O’nun ruh-u âlilerini rencide etmemek için O’nun dinine ve sünnetine muhalif hareket etmemekle beraber, O Zat’a bol bol salavat getirmeliyiz.
Salat kelimesinin manası, rahmettir. Cenab-ı Hak, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a rahmet etti. O rahmet sebebiyle âlemi O’nun nurundan yarattı. O Zat-ı Zü’l-Kemal, Rahim isminin tecellisiyle ve o rahmet sebebiyle âlemi yokluktan kurtardığı gibi, Rahman isminin tecellisiyle dahi ehl-i imana Cennette hadsiz nimetleri bahşeder. Hem o rahmetin hususi tecellisiyle başta peygamberler olmak üzere bütün mü’minleri Cennetle müjdeler. Hem o rahmet sebebiyle bin dört yüz senedir, O Habib-i Edib’in dinini, bütün dinlere galip eylemiştir.
Resulullah (s.a.v), miraç gecesinde ümmetinin maddi ve manevi ihtiyaçlarının
[1] Lem‘alar, 28. Lem‘a, s. 271-272.
[2] Nisâ, 4:59.
ŞERH
hazine-i rahmetten her birinin namına bir salâta lâyıktır. Çünki getirdiği nur ile herbir şeyin kemali görünür ve herbir mevcudun kıymeti tezahür eder ve herbir mahlukun vazife-i Rabbaniyesi müşahede olunur ve herbir masnu’daki makasıd-ı İlahiye tecelli eder. Onun için herbir şey, lisan-ı hal ile olduğu gibi, lisan-ı kali de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulellah” diyecekler.”1
Sual: Peygamberimiz (a.s.m) vefat ettiğine göre ümmetinin şerri O’nu nasıl rahatsız edebilir?
Cevap: Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ “Ellah’a (Kur’an-ı Kerim’e) ve Resulüne (Sünnet-i Nebeviyeye) itaat edin!”2 Buyuruyor. Resul-i Ekrem (a.s.m), ahirete irtihal ettikten sonra O’na itaat, O’nun sünnet-i seniyyesine ittiba etmekle tahakkuk eder. Peygamber Efendimizin ef’al, akval ve ahvalinden ibaret olan sünnet-i seniyyesini ise, ancak ehadis-i Nebeviyeden öğrenebiliriz. Demek ehadis-i Nebeviyeye muvafık hareket etmek, O Resul-i Zişana itaat hükmündedir. Ellah’a itaat, Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’a itaat demektir. Sünnet-i Nebeviyeye itaat ise, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a itaat demektir. Kur’an’a muhalefet, Ellah’a muhalefet olduğu gibi; sünnet-i seniyyeye muhalefet dahi Resulullah (s.a.v)’e muhalefet demektir. Ümmet-i Muhammedden her kim, Kur’an ve sünnete muhalefet ederse, onun o halinden Peygamber Efendimizin ruhaniyeti, müteessir ve müteellim olur. O halde O’nun ruh-u âlilerini rencide etmemek için O’nun dinine ve sünnetine muhalif hareket etmemekle beraber, O Zat’a bol bol salavat getirmeliyiz.
Salat kelimesinin manası, rahmettir. Cenab-ı Hak, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a rahmet etti. O rahmet sebebiyle âlemi O’nun nurundan yarattı. O Zat-ı Zü’l-Kemal, Rahim isminin tecellisiyle ve o rahmet sebebiyle âlemi yokluktan kurtardığı gibi, Rahman isminin tecellisiyle dahi ehl-i imana Cennette hadsiz nimetleri bahşeder. Hem o rahmetin hususi tecellisiyle başta peygamberler olmak üzere bütün mü’minleri Cennetle müjdeler. Hem o rahmet sebebiyle bin dört yüz senedir, O Habib-i Edib’in dinini, bütün dinlere galip eylemiştir.
Resulullah (s.a.v), miraç gecesinde ümmetinin maddi ve manevi ihtiyaçlarının
[1] Lem‘alar, 28. Lem‘a, s. 271-272.
[2] Nisâ, 4:59.
ŞERH
O Rabb-ı Vahidi, O Sultan-ı Samed’i en mükemmel bir surette imanla tanıyıp tanıttıran hiç şübhesiz Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Öyle ise لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. Çünkü لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen bir kimse, bütün esma ve sıfat-ı İlahiyeyi kabul ettiğini tasdik ve ikrar etmektedir. Hiçbir isim ve sıfat-i İlahiye, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. O halde rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimleri dahi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz.
Netice-i Kelam: Rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimleri, risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimlerine dayanır. Rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimlerini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir.
Hem rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimlerini inkâr etmek bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten beyan buyurmaktadır.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem hiç mümkün olur mu ki; bir rububiyet-i ammenin saltanat-ı külliyesi kesret ve cüz’iyet tabakatında vahdaniyet ve samedaniyetini, zülcenaheyn bir meb’us vasıtasıyla ilânını istemesin? Yani o zat ubudiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergah-ı İlâhiye elçisi olduğu gibi; kurbiyet ve risalet cihetiyle dergah-ı İlâhinin kesret tabakatına me’murdur.” cümleleri, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
ŞERH
O Rabb-ı Vahidi, O Sultan-ı Samed’i en mükemmel bir surette imanla tanıyıp tanıttıran hiç şübhesiz Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Öyle ise لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. Çünkü لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen bir kimse, bütün esma ve sıfat-ı İlahiyeyi kabul ettiğini tasdik ve ikrar etmektedir. Hiçbir isim ve sıfat-i İlahiye, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. O halde rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimleri dahi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz.
Netice-i Kelam: Rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimleri, risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimlerine dayanır. Rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimlerini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir.
Hem rububiyet, saltanat, vahdaniyet ve samedaniyet sıfatları ile Rab, Sultan, Vahid ve Samed isimlerini inkâr etmek bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten beyan buyurmaktadır.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem hiç mümkün olur mu ki; bir rububiyet-i ammenin saltanat-ı külliyesi kesret ve cüz’iyet tabakatında vahdaniyet ve samedaniyetini, zülcenaheyn bir meb’us vasıtasıyla ilânını istemesin? Yani o zat ubudiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergah-ı İlâhiye elçisi olduğu gibi; kurbiyet ve risalet cihetiyle dergah-ı İlâhinin kesret tabakatına me’murdur.” cümleleri, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
METİN
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet derecede bir hüsn-ü zatı sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin. Yani bir habib Resul vasıtasıyla ki; hem habibdir ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, ayinedarlık eder, hem Resuldur, onu mahlûkatına sevdirir cemâl-i esmasını gösterir.
ŞERH
(Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet derecede bir hüsn-ü zatı sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin. Yani bir habib Resul vasıtasıyla ki; hem habibdir ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, ayinedarlık eder, hem Resuldur, onu mahlûkatına sevdirir cemâl-i esmasını gösterir.)
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde “ehadiyet” sıfatı ve “Ehad” isminin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakkın “ehadiyet” sıfatı ve “Ehad” ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza eder. Madem ehadiyet sıfatı ve Ehad ismi, risaletsiz olamaz. O halde ehadiyet sıfatının ve Ehad isminin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Madem Ellah Ehad’dir. Yani Zatı birdir, bin bir isim sahibidir. Öyle ise O Zat-ı Akdes, bin bir ismini bir ayinede görmek isteyecektir. Her ne kadar her bir mevcud, tecelliyat-ı Zatiyeye, yani bin bir ism-i İlahiye ayine ise de; o mevcudat içinde insan, en mükemmel ayinedir. İnsanlık âlemi içinde ise, Enbiyalar (a.s) en mükemmel ayinedirler. O enbiya içinde ise, asarının şehadetiyle Resul-i Zişan (a.s.m) en mükemmel ayinedir. Zira O Zat (a.s.m), hem bin bir ism-i İlahiyi ayine-i ruhunda görmüş, hem de Kur’an ve sünnet vasıtasıyla o bin bir ism-i İlahiyi en mükemmel bir tarzda göstermiştir.
Demek başta Ehad ismi olarak bin bir ism-i İlahi, peygamberlerin vücudunu, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Risalet-i Muhammediyeyi inkâr ise, bin bir ism-i İlahiyi, bahusus Ehad ismini inkâr etmek hükmündedir.
Şimdi kâinatta tekvini olarak tezahür eden ehadiyet sıfatını ve Ehad ismini izah edeceğiz. Daha sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz:
METİN
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet derecede bir hüsn-ü zatı sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin. Yani bir habib Resul vasıtasıyla ki; hem habibdir ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, ayinedarlık eder, hem Resuldur, onu mahlûkatına sevdirir cemâl-i esmasını gösterir.
ŞERH
(Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet derecede bir hüsn-ü zatı sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin. Yani bir habib Resul vasıtasıyla ki; hem habibdir ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, ayinedarlık eder, hem Resuldur, onu mahlûkatına sevdirir cemâl-i esmasını gösterir.)
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde “ehadiyet” sıfatı ve “Ehad” isminin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakkın “ehadiyet” sıfatı ve “Ehad” ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza eder. Madem ehadiyet sıfatı ve Ehad ismi, risaletsiz olamaz. O halde ehadiyet sıfatının ve Ehad isminin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Madem Ellah Ehad’dir. Yani Zatı birdir, bin bir isim sahibidir. Öyle ise O Zat-ı Akdes, bin bir ismini bir ayinede görmek isteyecektir. Her ne kadar her bir mevcud, tecelliyat-ı Zatiyeye, yani bin bir ism-i İlahiye ayine ise de; o mevcudat içinde insan, en mükemmel ayinedir. İnsanlık âlemi içinde ise, Enbiyalar (a.s) en mükemmel ayinedirler. O enbiya içinde ise, asarının şehadetiyle Resul-i Zişan (a.s.m) en mükemmel ayinedir. Zira O Zat (a.s.m), hem bin bir ism-i İlahiyi ayine-i ruhunda görmüş, hem de Kur’an ve sünnet vasıtasıyla o bin bir ism-i İlahiyi en mükemmel bir tarzda göstermiştir.
Demek başta Ehad ismi olarak bin bir ism-i İlahi, peygamberlerin vücudunu, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Risalet-i Muhammediyeyi inkâr ise, bin bir ism-i İlahiyi, bahusus Ehad ismini inkâr etmek hükmündedir.
Şimdi kâinatta tekvini olarak tezahür eden ehadiyet sıfatını ve Ehad ismini izah edeceğiz. Daha sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz:
ŞERH
mübarekinde tecemmu’ etti. Bu sırdandır ki; Resul-i Ekrem (a.s.m) peygamberlerin sonuncusu olarak gönderilmiştir. İşte bu sırr-ı gamızı Müellif (r.a), şöyle ifade etmiştir:
“Nasılki Nur-u Muhammedî ve hakikat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fâtihası hem hâtimesidir. Bütün Enbiya, onun asıl nurundan istifaza ve hakikat-ı diniyenin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve nur-u Ahmedî (A.S.M.) cebhe-i Âdem’den tâ Zât-ı Mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi’rac’da kat’î bir surette isbat edildiği gibi, şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi, hem âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat-ı Kur’aniye, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile beraber müteselsilen Enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur’an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur.
Bütün Enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları ve hülâsa-i kitabları Kur’anda bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler.”1
Demek O Zat (a.s.m), öyle memzuc bir nurdur ki; hem bütün âlem-i imkânda ne kadar mahlukat varsa küçük birer nümunesi onda vardır. Hem de bin bir ism-i İlahiye en mükemmel ayinedir.
Sual: Arş-ı A’zam da Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nurundan mı yaratılmıştır?
Cevap: Evet, her şey O’nun nurundan yaratıldığı gibi, Arş-ı A’zam da O’nun nurundan yaratılmıştır.
Sual: Arş-ı A’zam, Resul-i Ekrem (a.s.m)’in hangi latifesinden yaratılmıştır?
Cevap: Kalb latifesinden yaratılmıştır. Zira insandaki kalb, kâinattaki Arş’ın bir nümunesidir. Arş-ı A’zam ise; Evvel, Ahir, Zahir ve Batın isimlerinin memzucudur. اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى ayetinin sarahatiyle, Ellah (c.c), Arş-ı A’zam üzerinde Rahman ismi ile tecelli etmektedir.
[1] Barla Lâhikası, s. 324.
ŞERH
mübarekinde tecemmu’ etti. Bu sırdandır ki; Resul-i Ekrem (a.s.m) peygamberlerin sonuncusu olarak gönderilmiştir. İşte bu sırr-ı gamızı Müellif (r.a), şöyle ifade etmiştir:
“Nasılki Nur-u Muhammedî ve hakikat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fâtihası hem hâtimesidir. Bütün Enbiya, onun asıl nurundan istifaza ve hakikat-ı diniyenin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve nur-u Ahmedî (A.S.M.) cebhe-i Âdem’den tâ Zât-ı Mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi’rac’da kat’î bir surette isbat edildiği gibi, şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi, hem âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat-ı Kur’aniye, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile beraber müteselsilen Enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur’an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur.
Bütün Enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları ve hülâsa-i kitabları Kur’anda bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler.”1
Demek O Zat (a.s.m), öyle memzuc bir nurdur ki; hem bütün âlem-i imkânda ne kadar mahlukat varsa küçük birer nümunesi onda vardır. Hem de bin bir ism-i İlahiye en mükemmel ayinedir.
Sual: Arş-ı A’zam da Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nurundan mı yaratılmıştır?
Cevap: Evet, her şey O’nun nurundan yaratıldığı gibi, Arş-ı A’zam da O’nun nurundan yaratılmıştır.
Sual: Arş-ı A’zam, Resul-i Ekrem (a.s.m)’in hangi latifesinden yaratılmıştır?
Cevap: Kalb latifesinden yaratılmıştır. Zira insandaki kalb, kâinattaki Arş’ın bir nümunesidir. Arş-ı A’zam ise; Evvel, Ahir, Zahir ve Batın isimlerinin memzucudur. اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى ayetinin sarahatiyle, Ellah (c.c), Arş-ı A’zam üzerinde Rahman ismi ile tecelli etmektedir.
[1] Barla Lâhikası, s. 324.
ŞERH
Hazret-i Azrail’de, Kahhar ve Mümit isimleri hâkimdir.
Bu isimler, a’zamlık mertebesinde onlarda tecelli etmiştir. Diğer esma ise, o isimlerin zımnında bulunurlar.
Âlemin çekirdeği olan Nur-u Muhammedi (a.s.m)’da ve âlemin meyvesi olan Resul-i Ekrem (s.a.v)’in cesed-i mübarekinde ise, bütün esma a’zamlık mertebesinde tecelli etmiştir. İşte bütün esmanın birden bir noktada tecelli etmesine “Tecelliyat-ı Zatiye” veya “Tecelliyat-ı Ehadiyet” denir.
Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Hayatının sırr-ı hakikatı şudur ki: Tecelli-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani bütün âleme tecelli eden esmanın nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât-ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.”1
“Evet herbir zîhayatta; biri Ehadiyet sikkesi, diğeri Samediyet turrası bulunuyor. Zira bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri görünen esmayı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, Hayy-ı Kayyum’un tecelli-i ism-i a’zamını gösteriyor.”2
“Zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece san’at-ı câmia içinde; hadsiz enva’-ı nimeti anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihazat ve âletler vardır ki; bütün kâinatta tecelli eden bütün esmasının cilvesine mazhardır. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, bütün esma-i hüsnayı birden mahiyetinin âyinesiyle gösterir ve onunla ehadiyet-i İlahiyeyi ilân eder.”3
İşte böyle tecelliyat-ı zatiyeye mazhar olan bir Zat-ı Nurani; elbette mebde ile müntehayı birleştirerek, Ellah’ın cemalini hem kendi ayine-i ruhunda görmek, hem de başkasına göstermek vazifesi ile tavzif edilmiştir. Mi’racın hikmeti de budur. Cenab-ı Hak, Mirac Gecesinde alem-i imkanı ve alemde tecelli eden esma-i İlahiyeyi O’na gösterdikten sonra: “Ey kulum! Mevcudat-ı alemin her biri, bir veya birkaç ismime ayinedir. Sen ise benim bin bir ismime en mükemmel ve en cami’ ayinesin. Cemalimi hakkıyla sende seyrediyorum. Sen, Ben’im habibimsin. Binbir ismime en mükemmel ve en cami ayine sen olduğun için, en fazla sevdiğim
[1] Sözler, 11. Söz, s. 129.
[2] Sözler, 22. Söz, 2. Makám, 4. Lem‘a, s. 298.
[3] Mektûbât, 20 Mektûb, 2. Makám, 4. Kelime, 6. Fıkra, s. 235.
ŞERH
Hazret-i Azrail’de, Kahhar ve Mümit isimleri hâkimdir.
Bu isimler, a’zamlık mertebesinde onlarda tecelli etmiştir. Diğer esma ise, o isimlerin zımnında bulunurlar.
Âlemin çekirdeği olan Nur-u Muhammedi (a.s.m)’da ve âlemin meyvesi olan Resul-i Ekrem (s.a.v)’in cesed-i mübarekinde ise, bütün esma a’zamlık mertebesinde tecelli etmiştir. İşte bütün esmanın birden bir noktada tecelli etmesine “Tecelliyat-ı Zatiye” veya “Tecelliyat-ı Ehadiyet” denir.
Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Hayatının sırr-ı hakikatı şudur ki: Tecelli-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani bütün âleme tecelli eden esmanın nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât-ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.”1
“Evet herbir zîhayatta; biri Ehadiyet sikkesi, diğeri Samediyet turrası bulunuyor. Zira bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri görünen esmayı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, Hayy-ı Kayyum’un tecelli-i ism-i a’zamını gösteriyor.”2
“Zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece san’at-ı câmia içinde; hadsiz enva’-ı nimeti anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihazat ve âletler vardır ki; bütün kâinatta tecelli eden bütün esmasının cilvesine mazhardır. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, bütün esma-i hüsnayı birden mahiyetinin âyinesiyle gösterir ve onunla ehadiyet-i İlahiyeyi ilân eder.”3
İşte böyle tecelliyat-ı zatiyeye mazhar olan bir Zat-ı Nurani; elbette mebde ile müntehayı birleştirerek, Ellah’ın cemalini hem kendi ayine-i ruhunda görmek, hem de başkasına göstermek vazifesi ile tavzif edilmiştir. Mi’racın hikmeti de budur. Cenab-ı Hak, Mirac Gecesinde alem-i imkanı ve alemde tecelli eden esma-i İlahiyeyi O’na gösterdikten sonra: “Ey kulum! Mevcudat-ı alemin her biri, bir veya birkaç ismime ayinedir. Sen ise benim bin bir ismime en mükemmel ve en cami’ ayinesin. Cemalimi hakkıyla sende seyrediyorum. Sen, Ben’im habibimsin. Binbir ismime en mükemmel ve en cami ayine sen olduğun için, en fazla sevdiğim
[1] Sözler, 11. Söz, s. 129.
[2] Sözler, 22. Söz, 2. Makám, 4. Lem‘a, s. 298.
[3] Mektûbât, 20 Mektûb, 2. Makám, 4. Kelime, 6. Fıkra, s. 235.
ŞERH
kulum da sensin.”demiştir. İşte böyle bir Zat (a.s.m), mebde ile müntehayı birleştirerek, Ellah’ın cemalini hem kendi ayine-i ruhunda görmek, hem de başkasına da göstermekle mükellef kılınmıştır. Demek ehadiyet sıfatı ve Ehad ismi, Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder.
Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“İnsanın câmiiyeti ve şecere-i kâinatın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinatta cilveleri tezahür eden esma-i hüsnayı, birden âyine-i ruhunda gösterebilmesi cihetiyle Cenab-ı Hak, tecelli-i zâtıyla ve esma-i hüsnanın a’zamî mertebede, nev’-i insanın manen en a’zam bir ferdine, tecelli-i a’zam tezahür eder ki; bu tezahür ve tecelli, Mi’rac-ı Ahmedî (A.S.M.) sırrıdır ki; onun velayeti, risaletine mebde’ olur. Velayet ki; zıllden geçer, ikinci temsilin birinci adamına benzer. Risalette zıll yoktur, doğrudan doğruya Zât-ı Zülcelal’in ehadiyetine bakar, ikinci temsilin ikinci adamına benzer. Mi’rac ise, velayet-i Ahmediyenin (A.S.M.) keramet-i kübrası, hem mertebe-i ulyâsı olduğundan, risalet mertebesine inkılab etmiş. Mi’racın bâtını velayettir, halktan Hakk’a gitmiş. Zahir-i Mi’rac risalettir, Hak’tan halka geliyor. Velayet, kurbiyet meratibinde sülûktur. Çok meratibin tayyına ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u a’zam olan risalet ise, akrebiyet-i İlahiyenin inkişafı sırrına bakar ki, bir ân-ı seyyale kâfidir. Onun için hadîste denilmiş: “Bir anda dönmüş gelmiş.”1
“Şu kâinatın hâlıkı, şu kesret tabakatında nur-u vahdetini ve tecelli-i ehadiyetini göstermek için, kesret tabakatının müntehasından tâ mebde’-i vahdete bir hayt-ı ittisal suretinde bir Mi’rac ile bir ferd-i mümtazı, bütün mahlukat hesabına, kendine muhatab ittihaz ederek, bütün zîşuur namına, makasıd-ı İlahiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile, âyine-i mahlukatında cemal-i san’atını, kemal-i rububiyetini müşahede etmek ve ettirmektir.
Hem Sâni’-i Âlem’in, âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemal ve kemali vardır. Cemal hem kemal, ikisi de mahbub-u lizâtihîdirler. Yani bizzât sevilirler. Öyle ise, o cemal ve kemal sahibinin cemal ve kemaline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki masnuatının içinde cemalini, kemalini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âlî, zîşuurdur. Ve zîşuurun
[1] Sözler, 31. Söz, 1. Esas, s. 562.
ŞERH
kulum da sensin.”demiştir. İşte böyle bir Zat (a.s.m), mebde ile müntehayı birleştirerek, Ellah’ın cemalini hem kendi ayine-i ruhunda görmek, hem de başkasına da göstermekle mükellef kılınmıştır. Demek ehadiyet sıfatı ve Ehad ismi, Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder.
Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“İnsanın câmiiyeti ve şecere-i kâinatın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinatta cilveleri tezahür eden esma-i hüsnayı, birden âyine-i ruhunda gösterebilmesi cihetiyle Cenab-ı Hak, tecelli-i zâtıyla ve esma-i hüsnanın a’zamî mertebede, nev’-i insanın manen en a’zam bir ferdine, tecelli-i a’zam tezahür eder ki; bu tezahür ve tecelli, Mi’rac-ı Ahmedî (A.S.M.) sırrıdır ki; onun velayeti, risaletine mebde’ olur. Velayet ki; zıllden geçer, ikinci temsilin birinci adamına benzer. Risalette zıll yoktur, doğrudan doğruya Zât-ı Zülcelal’in ehadiyetine bakar, ikinci temsilin ikinci adamına benzer. Mi’rac ise, velayet-i Ahmediyenin (A.S.M.) keramet-i kübrası, hem mertebe-i ulyâsı olduğundan, risalet mertebesine inkılab etmiş. Mi’racın bâtını velayettir, halktan Hakk’a gitmiş. Zahir-i Mi’rac risalettir, Hak’tan halka geliyor. Velayet, kurbiyet meratibinde sülûktur. Çok meratibin tayyına ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u a’zam olan risalet ise, akrebiyet-i İlahiyenin inkişafı sırrına bakar ki, bir ân-ı seyyale kâfidir. Onun için hadîste denilmiş: “Bir anda dönmüş gelmiş.”1
“Şu kâinatın hâlıkı, şu kesret tabakatında nur-u vahdetini ve tecelli-i ehadiyetini göstermek için, kesret tabakatının müntehasından tâ mebde’-i vahdete bir hayt-ı ittisal suretinde bir Mi’rac ile bir ferd-i mümtazı, bütün mahlukat hesabına, kendine muhatab ittihaz ederek, bütün zîşuur namına, makasıd-ı İlahiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile, âyine-i mahlukatında cemal-i san’atını, kemal-i rububiyetini müşahede etmek ve ettirmektir.
Hem Sâni’-i Âlem’in, âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemal ve kemali vardır. Cemal hem kemal, ikisi de mahbub-u lizâtihîdirler. Yani bizzât sevilirler. Öyle ise, o cemal ve kemal sahibinin cemal ve kemaline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki masnuatının içinde cemalini, kemalini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âlî, zîşuurdur. Ve zîşuurun
[1] Sözler, 31. Söz, 1. Esas, s. 562.
ŞERH
Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelî’nin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, hârikaları ve mu’cizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine iman etmek üzere cazibedar, hayret-efza davet ediyor.”1
“Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün eczanın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için bütün eczanın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvidir. Ve keza hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır. Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslamiyete çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslamiyetin hem bânisidir, hem esasıdır, hem Güneşidir.”2
Sual: Nur-u Muhammedi emr-i itibari midir?
Cevap: Hayır. O nur, bir mevcud-u hakikidir. Hakikat-ı Muhammediye’dir. Hakikat-i Muhammediye (a.s.m) ise, aklen ihata edilecek ve anlaşılacak bir mes’ele değildir. Nur-u Muhammedi (a.s.m), -tabiri caiz ise- bin bir ism-i İlahinin memzucudur. Yani Cenab-ı Hak, ilm-i ezelisindeki acz, fakr, naks ve kusurdan ibaret olan ademiyat-ı Muhammediye (a.s.m) üzerine bin bir ismi ile tecelli etmiş. Tabir caiz ise, o ademiyat ile o esma mezcolunca “Nur-u Muhammedi” suretinde vücud-u harici giymiş, bir mahlûk olarak tezahür etmiştir. Mahiyet-i Muhammediye, esma-i İlâhiye’nin ayinesi ve gölgesidir. Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m) ise; esma-ı İlâhiyenin memzucudur ve bin bir ism-i İlahiye istinad eder. Ancak bu kadar ifade edebiliyoruz. Müellif (r.a), bu mes’eleyi şöyle izah etmektedir:
“Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmaya istinad eder. Eşyadaki sıfatlar, san’atlar dahi, her biri birer isme dayanıyor. Hattâ hakikî fenn-i hikmet, “Hakîm” ismine ve hakikatlı fenn-i tıp “Şâfî” ismine ve fenn-i hendese “Mukaddir” ismine ve hâkeza herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 116.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 117.
ŞERH
Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelî’nin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, hârikaları ve mu’cizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine iman etmek üzere cazibedar, hayret-efza davet ediyor.”1
“Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün eczanın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için bütün eczanın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvidir. Ve keza hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır. Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslamiyete çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslamiyetin hem bânisidir, hem esasıdır, hem Güneşidir.”2
Sual: Nur-u Muhammedi emr-i itibari midir?
Cevap: Hayır. O nur, bir mevcud-u hakikidir. Hakikat-ı Muhammediye’dir. Hakikat-i Muhammediye (a.s.m) ise, aklen ihata edilecek ve anlaşılacak bir mes’ele değildir. Nur-u Muhammedi (a.s.m), -tabiri caiz ise- bin bir ism-i İlahinin memzucudur. Yani Cenab-ı Hak, ilm-i ezelisindeki acz, fakr, naks ve kusurdan ibaret olan ademiyat-ı Muhammediye (a.s.m) üzerine bin bir ismi ile tecelli etmiş. Tabir caiz ise, o ademiyat ile o esma mezcolunca “Nur-u Muhammedi” suretinde vücud-u harici giymiş, bir mahlûk olarak tezahür etmiştir. Mahiyet-i Muhammediye, esma-i İlâhiye’nin ayinesi ve gölgesidir. Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m) ise; esma-ı İlâhiyenin memzucudur ve bin bir ism-i İlahiye istinad eder. Ancak bu kadar ifade edebiliyoruz. Müellif (r.a), bu mes’eleyi şöyle izah etmektedir:
“Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmaya istinad eder. Eşyadaki sıfatlar, san’atlar dahi, her biri birer isme dayanıyor. Hattâ hakikî fenn-i hikmet, “Hakîm” ismine ve hakikatlı fenn-i tıp “Şâfî” ismine ve fenn-i hendese “Mukaddir” ismine ve hâkeza herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 116.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 117.
ŞERH
اِنّ۪ى اَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
“Muhakkak ki ben, evet ben, senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen mukaddes bir vadide, Tuva denilen mübarek bir mevkidesin.”1
Cenab-ı Hak Hazret-i Musa (a.s)’a mealen şöyle buyurmuş: “Ben vadideki ağaç üzerine tecelli ettiğim için, vadi mukaddes oldu. Bu nedenle ayakkabılarını çıkar.” O Zat-ı Akdes, Hazret-i Musa (a.s)’a ayakkabılarını çıkarmasını emrederken, Hazret-i Muhammed (a.s.m), Mi’rac’a çıkmak üzere Burak’a bindiği sırada ayakkabılarını çıkarmak istemiş, Cebrail (a.s) O’na “Ayakkabılarını çıkarma. Zira Arş-ı A’la, yaratıldığı günden beri bu ayakkabıların, üzerine basılmasını bekliyor. Ta ki, bununla bütün âlem üzerine iftihar etsin.”
Ellah (c.c) Hazret-i Musa (a.s)’a diyor ki;
اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ “Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes bir vadide, Tuva denilen mübarek bir mevkidesin.” Burası vahiy yeridir. Vahy-i İlâhi, burada nazil olduğu için burası mukaddes olmuştur. Bundan dolayı ayakkabıların ile burada gezme.
Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ı ise Arş’a çıkarıyor, O’nu bizzat hitab-ı hassına mazhar ediyor, Zat’ı ile konuşuyor. “Ayakkabılarını çıkarmadan huzuruma gel. Bütün âlem, senin ayakkabılarının altında kalacak ki, onunla iftihar etsin.” FesubhanEllah. Resul-i Ekrem (a.s.m), miraç gecesinde dünya gözüyle rü’yet-i cemal-i İlahiye mazhar olmuştur. Şimdi Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın, Hazret-i Musa (a.s)’a karşı derece-i tefevvukuna bak ki; birisi, ancak ağaçtaki tecelliye tahammül edebiliyor. Diğeri, Zat-ı Akdes-i İlâhiyi dünya gözü ile müşahede ediyor. İşte her iki peygamberin ayrı ayrı derecede tecelliyata mazhariyetleri!
Sual: Hazret-i Musa (a.s)’ın Tur Dağı’nda Cenab-ı Hak ile olan mükâlemesi nasıldı?
Cevap: A’raf suresinin 143. ayet-i kerimesinde bu mes’ele şöyle izah edilmektedir:
[1] Táhâ, 20:12.
ŞERH
اِنّ۪ى اَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
“Muhakkak ki ben, evet ben, senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen mukaddes bir vadide, Tuva denilen mübarek bir mevkidesin.”1
Cenab-ı Hak Hazret-i Musa (a.s)’a mealen şöyle buyurmuş: “Ben vadideki ağaç üzerine tecelli ettiğim için, vadi mukaddes oldu. Bu nedenle ayakkabılarını çıkar.” O Zat-ı Akdes, Hazret-i Musa (a.s)’a ayakkabılarını çıkarmasını emrederken, Hazret-i Muhammed (a.s.m), Mi’rac’a çıkmak üzere Burak’a bindiği sırada ayakkabılarını çıkarmak istemiş, Cebrail (a.s) O’na “Ayakkabılarını çıkarma. Zira Arş-ı A’la, yaratıldığı günden beri bu ayakkabıların, üzerine basılmasını bekliyor. Ta ki, bununla bütün âlem üzerine iftihar etsin.”
Ellah (c.c) Hazret-i Musa (a.s)’a diyor ki;
اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ “Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes bir vadide, Tuva denilen mübarek bir mevkidesin.” Burası vahiy yeridir. Vahy-i İlâhi, burada nazil olduğu için burası mukaddes olmuştur. Bundan dolayı ayakkabıların ile burada gezme.
Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ı ise Arş’a çıkarıyor, O’nu bizzat hitab-ı hassına mazhar ediyor, Zat’ı ile konuşuyor. “Ayakkabılarını çıkarmadan huzuruma gel. Bütün âlem, senin ayakkabılarının altında kalacak ki, onunla iftihar etsin.” FesubhanEllah. Resul-i Ekrem (a.s.m), miraç gecesinde dünya gözüyle rü’yet-i cemal-i İlahiye mazhar olmuştur. Şimdi Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın, Hazret-i Musa (a.s)’a karşı derece-i tefevvukuna bak ki; birisi, ancak ağaçtaki tecelliye tahammül edebiliyor. Diğeri, Zat-ı Akdes-i İlâhiyi dünya gözü ile müşahede ediyor. İşte her iki peygamberin ayrı ayrı derecede tecelliyata mazhariyetleri!
Sual: Hazret-i Musa (a.s)’ın Tur Dağı’nda Cenab-ı Hak ile olan mükâlemesi nasıldı?
Cevap: A’raf suresinin 143. ayet-i kerimesinde bu mes’ele şöyle izah edilmektedir:
[1] Táhâ, 20:12.
ŞERH
Cenab-ı Hak O’na şöyle emretti: اُنْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ “Dağa bak! Dağ benim tecellime dayanırsa, sen de beni görmeye dayanabilirsin.” Cenab-ı Hak, dağa tecelli eder. Dağ, paramparça olur. Hazret-i Musa (a.s) bayılır. Ayılıp kendine gelince سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا اَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ “Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin dünyada göz ile görülemeyeceğine, ancak senin muradın olan Zat’a ( Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a) görüneceğine ilk iman eden benim. Senden böyle bir talepte bulunduğum için de tevbe ediyorum.”
Demek Hazret-i Musa (a.s), Cenab-ı Hak ile olan tekellümünde Zat-ı İlahiyi görmemiş, ancak kelamına mazhar olmuştur.
Sual: Cenab-ı Hak, dağa nasıl tecelli etti?
Cevap: Tecelliyat-ı kahriye ile, gazapla. Çünki; Benî İsrail müstakim değildi, isyankar idi. Cenab-ı Hak, bu kavme isyanlarından dolayı gadaba gelmişti. Bu yüzden Hazret-i Musa (a.s) da celâlli bir peygamberdi.
Cenab-ı Hak bir kavme merhametli ise, o kavmin peygamberi de kavmine karşı merhametli olur. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın rahmet ve merhamet peygamberi olması da bu sırdandır.
Sual: Kur’an-ı Azimüşşan, bin bir ism-i İlahinin tecellisinden mi geliyor?
Cevap: Evet, her ne kadar Kur’an-ı Azimüşşan, binbir isim ve sıfat-ı İlahiyenin tecellisinden gelmişse de, esas itibariyle kelâm sıfatı ve Mütekellim isminden gelmektedir. Diğer isim ve sıfatlar ise tebeidir. Mesela; Kur’an’ın beyanıyla Kur’an’ın inzal ve tenzili, Rabbu’l-Âlemin,1 Rahman-ı Rahim,2 Aziz-i Rahim,3 Aziz-i Alim,4 Aziz-i Hakim5 , Hakim-i Hamid,6 Hakim-i Habir7 gibi esma-i İlahiyeden geliyor. Kur’an’ın ta’limi ise
[1] Secde, 32:2; Şuarâ, 26:192.
[2] Fussilet, 41:2.
[3] Yâsîn, 36:5.
[4] Mü’min, 40:2.
[5] Câsiye, 45:2; Ahkáf, 46:2; Zümer, 39:1.
[6] Fussilet, 41:42.
[7] Hûd, 11:1.
ŞERH
Cenab-ı Hak O’na şöyle emretti: اُنْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ “Dağa bak! Dağ benim tecellime dayanırsa, sen de beni görmeye dayanabilirsin.” Cenab-ı Hak, dağa tecelli eder. Dağ, paramparça olur. Hazret-i Musa (a.s) bayılır. Ayılıp kendine gelince سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا اَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ “Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin dünyada göz ile görülemeyeceğine, ancak senin muradın olan Zat’a ( Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a) görüneceğine ilk iman eden benim. Senden böyle bir talepte bulunduğum için de tevbe ediyorum.”
Demek Hazret-i Musa (a.s), Cenab-ı Hak ile olan tekellümünde Zat-ı İlahiyi görmemiş, ancak kelamına mazhar olmuştur.
Sual: Cenab-ı Hak, dağa nasıl tecelli etti?
Cevap: Tecelliyat-ı kahriye ile, gazapla. Çünki; Benî İsrail müstakim değildi, isyankar idi. Cenab-ı Hak, bu kavme isyanlarından dolayı gadaba gelmişti. Bu yüzden Hazret-i Musa (a.s) da celâlli bir peygamberdi.
Cenab-ı Hak bir kavme merhametli ise, o kavmin peygamberi de kavmine karşı merhametli olur. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın rahmet ve merhamet peygamberi olması da bu sırdandır.
Sual: Kur’an-ı Azimüşşan, bin bir ism-i İlahinin tecellisinden mi geliyor?
Cevap: Evet, her ne kadar Kur’an-ı Azimüşşan, binbir isim ve sıfat-ı İlahiyenin tecellisinden gelmişse de, esas itibariyle kelâm sıfatı ve Mütekellim isminden gelmektedir. Diğer isim ve sıfatlar ise tebeidir. Mesela; Kur’an’ın beyanıyla Kur’an’ın inzal ve tenzili, Rabbu’l-Âlemin,1 Rahman-ı Rahim,2 Aziz-i Rahim,3 Aziz-i Alim,4 Aziz-i Hakim5 , Hakim-i Hamid,6 Hakim-i Habir7 gibi esma-i İlahiyeden geliyor. Kur’an’ın ta’limi ise
[1] Secde, 32:2; Şuarâ, 26:192.
[2] Fussilet, 41:2.
[3] Yâsîn, 36:5.
[4] Mü’min, 40:2.
[5] Câsiye, 45:2; Ahkáf, 46:2; Zümer, 39:1.
[6] Fussilet, 41:42.
[7] Hûd, 11:1.
ŞERH
اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
“Rahmân (çok merhametli olan Ellah), Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”1 âyetlerinin sırrınca ta’lim-i Kur’an, Rahman isminin tecellisinden geliyor.
Bazı rivayetlerde vardır ki; Cenab-ı Hak Cennette, ehl-i imana Sure-i Rahmanı bizzat okuyacak ve ehl-i Cennet, rü’yet-i cemalullah nimetinden sonra en çok bundan haz ve lezzet alacaklardır.
Sual: Rahman suresinde neden önce insanın hilkatından bahs edilmiyor da; Kur’an’ın taliminden bahsediliyor? Zira hilkat-i insan, ta’lim-i Kur’an’dan öncedir.
Cevap: İnsanın yaratılış gayesi ve sair mevcudat üzerine rüchaniyeti ve medar-ı iftiharı o ta’limdir. Hazret-i Adem (a.s)’ın bütün meleklere iftihar sebebi o ta’lim olmuştur. Bu sebeple ta’lim-i Kur’an, hilkat-i insandan evvel zikredilmiştir. Hilkat-i insanın ille-i gayesi talim-i Kur’an’dır. Bir şeyin ille-i gayesi, o şeyin vücudundan evvel düşünüldüğü için; mezkur ayet-i kerimede talim-i Kur’an, hilkat-i insandan evvel zikredilmiştir.
Sual: Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın mi’raçta Ellah’ı görmesi ile ehl-i imanın Cennette Ellah’ı görmesi aynı keyfiyette midir?
Cevap: Resul-i Ekrem (s.a.v) miraç gecesinde tecelliyat-ı Zatiye ile Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref olmuştur. Ancak mahiyet-i İlahiyeyi derk edemediği gibi, tarif de edememiştir. Aynen öyle de; Cennete girenlerin hepsi Ellah’ın cemalini görür ve Cenab-ı Hakk’ı gören her mü’min inanır ki, o gördüğü Ellah’tır. Fakat künh ü mahiyet-i İlahiyeyi ehl-i Cennetten hiçbirisi derkedemez. Zira Ellah, madde değildir ki, tarif edilsin. Tarifi gayr-ı kabildir. Meselâ, insan tarif edilebilir. Zira et ve kemik gibi maddelerden müteşekkildir. Ellah ise, maddeden, suretten, cihetten, zaman ve mekândan münezzeh olduğu için tarif edilemez. O halde künh ü mahiyet-i İlahiyeyi ne peygamberler, ne veliler, ne de ehl-i Cennet keşf edebilir. Demek dünyada da, ahirette de künh ü mahiyet-i İlahiye bilinemez ve derkedilemez. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor
[1] Rahmân, 55:1-4.
ŞERH
اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
“Rahmân (çok merhametli olan Ellah), Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”1 âyetlerinin sırrınca ta’lim-i Kur’an, Rahman isminin tecellisinden geliyor.
Bazı rivayetlerde vardır ki; Cenab-ı Hak Cennette, ehl-i imana Sure-i Rahmanı bizzat okuyacak ve ehl-i Cennet, rü’yet-i cemalullah nimetinden sonra en çok bundan haz ve lezzet alacaklardır.
Sual: Rahman suresinde neden önce insanın hilkatından bahs edilmiyor da; Kur’an’ın taliminden bahsediliyor? Zira hilkat-i insan, ta’lim-i Kur’an’dan öncedir.
Cevap: İnsanın yaratılış gayesi ve sair mevcudat üzerine rüchaniyeti ve medar-ı iftiharı o ta’limdir. Hazret-i Adem (a.s)’ın bütün meleklere iftihar sebebi o ta’lim olmuştur. Bu sebeple ta’lim-i Kur’an, hilkat-i insandan evvel zikredilmiştir. Hilkat-i insanın ille-i gayesi talim-i Kur’an’dır. Bir şeyin ille-i gayesi, o şeyin vücudundan evvel düşünüldüğü için; mezkur ayet-i kerimede talim-i Kur’an, hilkat-i insandan evvel zikredilmiştir.
Sual: Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın mi’raçta Ellah’ı görmesi ile ehl-i imanın Cennette Ellah’ı görmesi aynı keyfiyette midir?
Cevap: Resul-i Ekrem (s.a.v) miraç gecesinde tecelliyat-ı Zatiye ile Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref olmuştur. Ancak mahiyet-i İlahiyeyi derk edemediği gibi, tarif de edememiştir. Aynen öyle de; Cennete girenlerin hepsi Ellah’ın cemalini görür ve Cenab-ı Hakk’ı gören her mü’min inanır ki, o gördüğü Ellah’tır. Fakat künh ü mahiyet-i İlahiyeyi ehl-i Cennetten hiçbirisi derkedemez. Zira Ellah, madde değildir ki, tarif edilsin. Tarifi gayr-ı kabildir. Meselâ, insan tarif edilebilir. Zira et ve kemik gibi maddelerden müteşekkildir. Ellah ise, maddeden, suretten, cihetten, zaman ve mekândan münezzeh olduğu için tarif edilemez. O halde künh ü mahiyet-i İlahiyeyi ne peygamberler, ne veliler, ne de ehl-i Cennet keşf edebilir. Demek dünyada da, ahirette de künh ü mahiyet-i İlahiye bilinemez ve derkedilemez. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor
[1] Rahmân, 55:1-4.
ŞERH
fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.”1
Sual: Cennet’te Cenab-ı Hakk’ın cemalini, herkes kendi ayine-i ruhunda mı seyredecek?
Cevap: Evet, ehl-i iman, dünyada ayine-i ruhunun inkişafı nisbetinde Cennette cemal-i İlahiyi seyredecektir. Çünki; en mükemmel ayine, insanın ruhudur.
Hulasa: Cenab-ı Hakkın her bir fiilinin, her bir isminin, her bir sıfatının hüsnü mevcud olduğu gibi; O’nun hüsn-ü Zatisi de vardır. O Zat-ı Akdes, her bir fiilinin, her bir isminin, her bir sıfatının güzelliğini görüp göstermek istediği gibi; Zatının güzelliğini de görüp ve göstermek isteyecektir. Her bir mevcud, O’nun hüsn-ü Zatisini gösteriyorsa da tam tamına ayinedarlık edemiyor. O’nun hüsn-ü Zatisini hakkıyla, ancak bin bir ism-i İlahiye en mükemmel ayine olan insan, görüp gösterebilir. İnsanlık alemi içinde bin bir ism-i İlahiye en mükemmel ayine ise peygamberlerdir. Bütün peygamberler, her ne kadar bin bir ism-i İlahiye ayine olmak, yani tecelliyat-ı Zatiyeye mazhar olmak suretiyle Cenab-ı Hakkın hüsn-ü Zatisini ayine-i ruhlarında görüp göstermişlerse de en mükemmel ayine Muhammed-i Arabi (a.s.m) olmuştur. Zira Cenab-ı Hakkın hüsn-ü Zatisini ayine-i ruhunda a’zami mertebede görüp gösteren O Zat’tır (a.s.m). Tecelliyat-ı Zatiyeye ayine olmak tabirinden murad; tecelliyat-ı Zatiye’ye la zamani, la mekani, la keyfi bir surette ayine olmak demektir.
Madem Cenab-ı Hakkın hüsn-ü Zatisi vardır. Elbette bir nebi lazımdır ki; O’nun o hüsn-ü Zatisini ayine-i ruhunda hem görsün, hem de göstersin. Her peygamber, her ne kadar o hüsn-ü Zatiyi ayine-i ruhunda görüp göstermişse de Resul-i Ekrem (a.s.m), o hüsn-ü Zatiyi ayine-i ruhunda en mükemmel ve en a’zami bir surette görüp göstermiştir.
O halde denilebilir ki; risalet müessesesi, bahusus Risalet-i Muhammediye (a.s.m) netice-i hilkat-i alemdir. Zira Cenab-ı Hak, bu alemi kendi hüsn-ü Zatisini görüp göstermek için yaratmıştır. Bu vazifeyi en mükemmel bir tarzda peygamberler, bahusus Hazret-i Muhammed (a.s.m) ifa etmiştir.
Madem Ellah var ve O’nun hüsn-ü Zatisi mevcuddur. Elbette O’nun hüsn-ü Zatisini görüp gösterecek mükemmel bir ayine lazımdır. O ayinedarlık ise
[1] Sözler, 31. Söz, 2. Esâs, s. 571.
ŞERH
fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.”1
Sual: Cennet’te Cenab-ı Hakk’ın cemalini, herkes kendi ayine-i ruhunda mı seyredecek?
Cevap: Evet, ehl-i iman, dünyada ayine-i ruhunun inkişafı nisbetinde Cennette cemal-i İlahiyi seyredecektir. Çünki; en mükemmel ayine, insanın ruhudur.
Hulasa: Cenab-ı Hakkın her bir fiilinin, her bir isminin, her bir sıfatının hüsnü mevcud olduğu gibi; O’nun hüsn-ü Zatisi de vardır. O Zat-ı Akdes, her bir fiilinin, her bir isminin, her bir sıfatının güzelliğini görüp göstermek istediği gibi; Zatının güzelliğini de görüp ve göstermek isteyecektir. Her bir mevcud, O’nun hüsn-ü Zatisini gösteriyorsa da tam tamına ayinedarlık edemiyor. O’nun hüsn-ü Zatisini hakkıyla, ancak bin bir ism-i İlahiye en mükemmel ayine olan insan, görüp gösterebilir. İnsanlık alemi içinde bin bir ism-i İlahiye en mükemmel ayine ise peygamberlerdir. Bütün peygamberler, her ne kadar bin bir ism-i İlahiye ayine olmak, yani tecelliyat-ı Zatiyeye mazhar olmak suretiyle Cenab-ı Hakkın hüsn-ü Zatisini ayine-i ruhlarında görüp göstermişlerse de en mükemmel ayine Muhammed-i Arabi (a.s.m) olmuştur. Zira Cenab-ı Hakkın hüsn-ü Zatisini ayine-i ruhunda a’zami mertebede görüp gösteren O Zat’tır (a.s.m). Tecelliyat-ı Zatiyeye ayine olmak tabirinden murad; tecelliyat-ı Zatiye’ye la zamani, la mekani, la keyfi bir surette ayine olmak demektir.
Madem Cenab-ı Hakkın hüsn-ü Zatisi vardır. Elbette bir nebi lazımdır ki; O’nun o hüsn-ü Zatisini ayine-i ruhunda hem görsün, hem de göstersin. Her peygamber, her ne kadar o hüsn-ü Zatiyi ayine-i ruhunda görüp göstermişse de Resul-i Ekrem (a.s.m), o hüsn-ü Zatiyi ayine-i ruhunda en mükemmel ve en a’zami bir surette görüp göstermiştir.
O halde denilebilir ki; risalet müessesesi, bahusus Risalet-i Muhammediye (a.s.m) netice-i hilkat-i alemdir. Zira Cenab-ı Hak, bu alemi kendi hüsn-ü Zatisini görüp göstermek için yaratmıştır. Bu vazifeyi en mükemmel bir tarzda peygamberler, bahusus Hazret-i Muhammed (a.s.m) ifa etmiştir.
Madem Ellah var ve O’nun hüsn-ü Zatisi mevcuddur. Elbette O’nun hüsn-ü Zatisini görüp gösterecek mükemmel bir ayine lazımdır. O ayinedarlık ise
[1] Sözler, 31. Söz, 2. Esâs, s. 571.
METİN
Hem mümkün olur mu ki; acib mu’cizelerle, garip ve kıymetdar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlatını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?
ŞERH
Netice-i Kelam: Ehadiyet sıfatı ile Ehad ismi, risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, ehadiyet sıfatı ile Ehad ismine dayanır. Ehadiyet sıfatı ile Ehad ismini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir. Hem ehadiyet sıfatı ile Ehad ismini inkâr etmek, bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten ifade etmektedir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet derecede bir hüsn-ü zatı sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin. Yani bir habib Resul vasıtasıyla ki; hem habibdir ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, ayinedarlık eder, hem Resuldur, onu mahlûkatına sevdirir cemâl-i esmasını gösterir.” cümleleri, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem mümkün olur mu ki; acib mu’cizelerle, garip ve kıymetdar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlatını) yani ğına ve servetini, gizli hazinelerini (beyan etmek irade etmesin ve istemesin?)
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde, Gani ve Meşhur isimlerinin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakk’ın Ğani ve Meşhur isimleri, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza ederler. Madem Ğani ve Meşhur isimleri, risaletsiz olamaz. O halde Ğani ve Meşhur isimlerinin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
METİN
Hem mümkün olur mu ki; acib mu’cizelerle, garip ve kıymetdar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlatını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?
ŞERH
Netice-i Kelam: Ehadiyet sıfatı ile Ehad ismi, risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, ehadiyet sıfatı ile Ehad ismine dayanır. Ehadiyet sıfatı ile Ehad ismini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir. Hem ehadiyet sıfatı ile Ehad ismini inkâr etmek, bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu sıfat ve ismin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün sıfat ve esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten ifade etmektedir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet derecede bir hüsn-ü zatı sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin. Yani bir habib Resul vasıtasıyla ki; hem habibdir ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, ayinedarlık eder, hem Resuldur, onu mahlûkatına sevdirir cemâl-i esmasını gösterir.” cümleleri, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem mümkün olur mu ki; acib mu’cizelerle, garip ve kıymetdar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlatını) yani ğına ve servetini, gizli hazinelerini (beyan etmek irade etmesin ve istemesin?)
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde, Gani ve Meşhur isimlerinin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakk’ın Ğani ve Meşhur isimleri, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza ederler. Madem Ğani ve Meşhur isimleri, risaletsiz olamaz. O halde Ğani ve Meşhur isimlerinin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
ŞERH
rast gelen damlalar ise, yağmur olarak yere iner. Mebde-i hilkatten bugüne kadar bu hal, kanun şeklinde böyle devam edip gidiyor. Bu ne mu’cizevi bir fabrikadır! Bu ne bitmez, tükenmez bir hazinedir! Yağmurun taneleri adeta birer mücevherattır. Bütün dünya toplansa bu hazinenin menbaını çözemez.
Ey münkir-i gafil! Bu mu’cize-i kudreti neye isnad edeceksin? Kör, sağır, camid, cahil tabiat ve esbaba mı? Yoksa şu kâinatta görünen asar-ı san’at ve nimetiyle nihayetsiz ilim, irade, kudret gibi binler evsaf-ı kemaliye ile muttasıf olan perde-i gayb arkasındaki bir Sani-i Kadir ve Rahman-ı Rahim’e mi isnad edeceksin? Elbette her akıl sahibi, birinci yolun muhal ve mümteni’; ikinci yolun ise, makul ve zaruri olduğunu tasdik edecektir. Dolu, kar ve yağmur katreleri sema canibinden o kadar muntazam indiriliyor ki; büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar ve fırtınalar, onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarparak birleştirip, zararlı kütleler haline getirmiyor. Demek bizi ve sair zihayatı bilen ve onlara acıyan ve ihtiyaçlarını gören bir Zat-ı Gaybi vardır. Kâinattaki bu faaliyet-i rahimane bu Zat-ı Gaybî’nin eseridir. Bu hakikati beyan eden Nur suresinin 43. ayet-i kerimesini Müellif (r.a), şöyle tefsir etmiştir:
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْجِى سَحَابًا ثُمَّ يُوءَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ وَ يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِه۪ مَنْ يَشَاءُ وَ يَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَاءُ
“İşte şu âyet, mu’cizat-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acib perdesi olan bulutların teşkilâtında yağmur yağdırmaktaki tasarrufat-ı acibeyi beyan ederken güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahata giden neferat misillü bir boru sesiyle toplandığı gibi emr-i İlahî ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları te’lif edip, -kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan- o sehab parçalarından âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kasd görünüyor. Hacata göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, safi, hiçbir şey yokken bir mahşer-i acaib gibi dağvari parçalar kendi kendine toplanmıyor, belki zihayatı tanıyan birisidir ki,
ŞERH
rast gelen damlalar ise, yağmur olarak yere iner. Mebde-i hilkatten bugüne kadar bu hal, kanun şeklinde böyle devam edip gidiyor. Bu ne mu’cizevi bir fabrikadır! Bu ne bitmez, tükenmez bir hazinedir! Yağmurun taneleri adeta birer mücevherattır. Bütün dünya toplansa bu hazinenin menbaını çözemez.
Ey münkir-i gafil! Bu mu’cize-i kudreti neye isnad edeceksin? Kör, sağır, camid, cahil tabiat ve esbaba mı? Yoksa şu kâinatta görünen asar-ı san’at ve nimetiyle nihayetsiz ilim, irade, kudret gibi binler evsaf-ı kemaliye ile muttasıf olan perde-i gayb arkasındaki bir Sani-i Kadir ve Rahman-ı Rahim’e mi isnad edeceksin? Elbette her akıl sahibi, birinci yolun muhal ve mümteni’; ikinci yolun ise, makul ve zaruri olduğunu tasdik edecektir. Dolu, kar ve yağmur katreleri sema canibinden o kadar muntazam indiriliyor ki; büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar ve fırtınalar, onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarparak birleştirip, zararlı kütleler haline getirmiyor. Demek bizi ve sair zihayatı bilen ve onlara acıyan ve ihtiyaçlarını gören bir Zat-ı Gaybi vardır. Kâinattaki bu faaliyet-i rahimane bu Zat-ı Gaybî’nin eseridir. Bu hakikati beyan eden Nur suresinin 43. ayet-i kerimesini Müellif (r.a), şöyle tefsir etmiştir:
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْجِى سَحَابًا ثُمَّ يُوءَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ وَ يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِه۪ مَنْ يَشَاءُ وَ يَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَاءُ
“İşte şu âyet, mu’cizat-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acib perdesi olan bulutların teşkilâtında yağmur yağdırmaktaki tasarrufat-ı acibeyi beyan ederken güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahata giden neferat misillü bir boru sesiyle toplandığı gibi emr-i İlahî ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları te’lif edip, -kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan- o sehab parçalarından âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kasd görünüyor. Hacata göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, safi, hiçbir şey yokken bir mahşer-i acaib gibi dağvari parçalar kendi kendine toplanmıyor, belki zihayatı tanıyan birisidir ki,
ŞERH
ve Cehennem’in bir anbarı ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve şer olan ademden gelen ve hayır olan vücud âlemlerini telvis eden pis maddeler, taifeler; ve yıldızların hararet mahzeni Cehennem ve nurlar hazinesi bir Cennet’tir ki; بِيَدِهِ الْخَيْرُ kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işaretle pek parlak bir hücceti gösteriyor.
Evet bu kelime ile ve بِيَدِهِ مَقَالِيدُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesiyle, -yani “Her şeyin anahtarı onun elindedir”- nihayetsiz geniş ve hadsiz hârikalı bir hüccet-i rububiyet ve vahdet, bütün bütün kör olmayana gösterir. Meselâ hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnız buna bak ki: Her biri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihazatını ve mukadderatının proğramını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf-ı Hakîm bir çekirdeğin kapıcığını “Uyan!” emriyle ve irade anahtarıyla tam mizan-ı nizamla açtığı gibi, zemin hazinesini dahi yağmur anahtarıyla açarak, mahzencikleri ve nebatatın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatın menşe’leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkişaf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatasız açtığı vakitte, kâinatta küllî ve cüz’î, maddî ve manevî bütün hazine ve depoları hikmet ve irade ve rahmet ve meşiet eliyle her birine mahsus bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nevi mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene ve zeminin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemal-i nizam ve mizan ve rahmet ve hikmetle bir dest-i gaybî tarafından “emr-i kün feyekûn” tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor. Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazan yüz batman taamları kemal-i intizam ile çıkarıyor, zîhayatlara ziyafet veriyor.
Acaba böyle muntazam, alîmane, basîrane nihayetsiz bir fiile ve tesadüfsüz tam hikmetli bir san’ata ve yanlışsız tam mizanlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adaletli bir rububiyete hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesadüf, camid cahil âciz esbab müdahale edebilsin? Ve bütün eşyayı birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerratla seyyarat yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcud, bu her cihetle hikmetli, mu’cizeli, mizanlı tasarrufa ve idareye karışabilsin?
İşte her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf-ı Rahîm’i, bir Rabb-ı Hakîm’i tanımayan ve inkâra sapana, elbette
ŞERH
ve Cehennem’in bir anbarı ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve şer olan ademden gelen ve hayır olan vücud âlemlerini telvis eden pis maddeler, taifeler; ve yıldızların hararet mahzeni Cehennem ve nurlar hazinesi bir Cennet’tir ki; بِيَدِهِ الْخَيْرُ kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işaretle pek parlak bir hücceti gösteriyor.
Evet bu kelime ile ve بِيَدِهِ مَقَالِيدُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesiyle, -yani “Her şeyin anahtarı onun elindedir”- nihayetsiz geniş ve hadsiz hârikalı bir hüccet-i rububiyet ve vahdet, bütün bütün kör olmayana gösterir. Meselâ hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnız buna bak ki: Her biri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihazatını ve mukadderatının proğramını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf-ı Hakîm bir çekirdeğin kapıcığını “Uyan!” emriyle ve irade anahtarıyla tam mizan-ı nizamla açtığı gibi, zemin hazinesini dahi yağmur anahtarıyla açarak, mahzencikleri ve nebatatın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatın menşe’leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkişaf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatasız açtığı vakitte, kâinatta küllî ve cüz’î, maddî ve manevî bütün hazine ve depoları hikmet ve irade ve rahmet ve meşiet eliyle her birine mahsus bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nevi mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene ve zeminin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemal-i nizam ve mizan ve rahmet ve hikmetle bir dest-i gaybî tarafından “emr-i kün feyekûn” tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor. Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazan yüz batman taamları kemal-i intizam ile çıkarıyor, zîhayatlara ziyafet veriyor.
Acaba böyle muntazam, alîmane, basîrane nihayetsiz bir fiile ve tesadüfsüz tam hikmetli bir san’ata ve yanlışsız tam mizanlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adaletli bir rububiyete hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesadüf, camid cahil âciz esbab müdahale edebilsin? Ve bütün eşyayı birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerratla seyyarat yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcud, bu her cihetle hikmetli, mu’cizeli, mizanlı tasarrufa ve idareye karışabilsin?
İşte her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf-ı Rahîm’i, bir Rabb-ı Hakîm’i tanımayan ve inkâra sapana, elbette
ŞERH
ancak O Ganiyy-i Alel Itlak’ın lütf ve ihsanıdır ve O’nun hazine-i gaybiyesinden akıp gelmektedir. Siz her bakımdan O’nun gına ve servetine, şefkat ve merhametine muhtaçsınız. (Ellah ise, Ganidir.) Nihayetsiz servet ve gına sahibidir. O hiçbir kimseye, hiçbir şeye muhtaç değildir. Mustağni-i alel ıtlaktır. Kullarının ibâdetlerine, itaatlarına da ihtiyacı yoktur ve O Ganiyy-i Mutlak, (Hamid’dir.)Bütün kâinattaki tasarrufatından dolayı hamd ve senaya müstahaktır. Medih ve minnet O’na mahsustur. Bütün mevcudatın hamd u senaları, medih ve minnetleri O’na yükselir. Zira kainatta görünen ve medar-ı hamd ve şükür olan bütün cemal, kemal ve ihsanlar O’nundur ve O’nun hazine-i gaybiyesinden akıp gelmektedir..”1
وَاللّٰهُ الْغَنِىُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ
“(Ellah Gani’dir.) O’nun bitmez serveti, tükenmez hazineleri vardır. (Sizler ise;) ey insanlar! Şüphe yok ki, (fakirlersiniz.) Hepiniz O Ganiyy-i Mutlak’a muhtaçsınız.”2
مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّهِ بَاقٍ
“Ey insanlar! Şüphe yok ki, (sizin yanınızda bulunanlar) dünyevî zenginlikler ve servetler (tükenir.) Birgün ellerinizden çıkar. Ne kadar çok görülse de nihayet yok olur. Fakat (Ellah’ın katındaki nimetler ise bakidir.) O’nun bitmez ve tükenmez rahmet hazineleri vardır.”3
لِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ اِنَّ اللّهَ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَميدُ
“Ey insanlar! Bilin ki; (göklerde ve yerde ne varsa hepsi Ellah’ındır. Şüphe yok ki, Ellah Gani’dir, Hamid’dir.) Bütün varlıklar O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve her hamd ve senaya lâyık olan da yalnız O’dur.”4
وَلِلّهِ خَزَائِنُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ
“Göklerin ve yerin hazineleri yalnız Ellah’ındır.”5
لَهُ مَقَاليدُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ
“(Göklerin ve yerin anahtarları
[1] Fâtır, 35:15.
[2] Muhammed, 47:38.
[3] Nahl,16: 96.
[4] Lokmân, 31:26.
[5] Münâfikún, 63:7.
ŞERH
ancak O Ganiyy-i Alel Itlak’ın lütf ve ihsanıdır ve O’nun hazine-i gaybiyesinden akıp gelmektedir. Siz her bakımdan O’nun gına ve servetine, şefkat ve merhametine muhtaçsınız. (Ellah ise, Ganidir.) Nihayetsiz servet ve gına sahibidir. O hiçbir kimseye, hiçbir şeye muhtaç değildir. Mustağni-i alel ıtlaktır. Kullarının ibâdetlerine, itaatlarına da ihtiyacı yoktur ve O Ganiyy-i Mutlak, (Hamid’dir.)Bütün kâinattaki tasarrufatından dolayı hamd ve senaya müstahaktır. Medih ve minnet O’na mahsustur. Bütün mevcudatın hamd u senaları, medih ve minnetleri O’na yükselir. Zira kainatta görünen ve medar-ı hamd ve şükür olan bütün cemal, kemal ve ihsanlar O’nundur ve O’nun hazine-i gaybiyesinden akıp gelmektedir..”1
وَاللّٰهُ الْغَنِىُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ
“(Ellah Gani’dir.) O’nun bitmez serveti, tükenmez hazineleri vardır. (Sizler ise;) ey insanlar! Şüphe yok ki, (fakirlersiniz.) Hepiniz O Ganiyy-i Mutlak’a muhtaçsınız.”2
مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّهِ بَاقٍ
“Ey insanlar! Şüphe yok ki, (sizin yanınızda bulunanlar) dünyevî zenginlikler ve servetler (tükenir.) Birgün ellerinizden çıkar. Ne kadar çok görülse de nihayet yok olur. Fakat (Ellah’ın katındaki nimetler ise bakidir.) O’nun bitmez ve tükenmez rahmet hazineleri vardır.”3
لِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ اِنَّ اللّهَ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَميدُ
“Ey insanlar! Bilin ki; (göklerde ve yerde ne varsa hepsi Ellah’ındır. Şüphe yok ki, Ellah Gani’dir, Hamid’dir.) Bütün varlıklar O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve her hamd ve senaya lâyık olan da yalnız O’dur.”4
وَلِلّهِ خَزَائِنُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ
“Göklerin ve yerin hazineleri yalnız Ellah’ındır.”5
لَهُ مَقَاليدُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ
“(Göklerin ve yerin anahtarları
[1] Fâtır, 35:15.
[2] Muhammed, 47:38.
[3] Nahl,16: 96.
[4] Lokmân, 31:26.
[5] Münâfikún, 63:7.
METİN
Hem mümkün olur mu ki; bu kâinatı bütün esmasının kemâlatını ifade eden masnuatla tezyin ederek, seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de rehber bir muallim tayin etmesin.
ŞERH
peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten ifade etmektedir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem mümkün olur mu ki; acib mu’cizelerle, garip ve kıymetli şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlatını beyan etmek irade etmesin ve istemesin.” cümlesi, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem mümkün olur mu ki; bu kâinatı bütün esmasının kemâlatını ifade eden masnuatla tezyin ederek, seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de rehber bir muallim tayin etmesin.)
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimlerinin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi (a.s.m) nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hak’kın Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza ederler. Madem Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri, risaletsiz olamaz. O halde Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimlerinin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Evet, bu kâinatın sahib ve maliki, Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleriyle müsemma bir Zat-ı Zülkemal’dir. Kâinatta görünen bütün san’atlar, nimetler ve tezyinatlar, O’nun vücub-u vücud ve vahdetine delalet eder. Madem her bir san’at, nimet ve tezyinat sahibi, kendi san’at, nimet ve tezyinatını enzar-ı nasa teşhir etmek ister. Elbette O Sani-i Zülkemal dahi kendi san’at, nimet ve tezyinatını teşhir etmek isteyecektir ve bu maksad için, bu kâinat sarayını bina etmiştir. Hiç şübhesiz, bu kâinat sarayını tarif edecek, o saraya gelen misafirlere rehberlik edecek, o saraydaki san’at eserleriyle saray sahibini tanıttıracak, hadsiz ihsan ve ikramlarıyla O’nu sevdirecek, saraya girmenin adabını, saray sahibinin marziyyatını talim edecek rehber ve muallimlere ihtiyaç vardır. O rehber ve muallimler ise peygamberlerdir. Peygamberler içinde bu talim vazifesini
METİN
Hem mümkün olur mu ki; bu kâinatı bütün esmasının kemâlatını ifade eden masnuatla tezyin ederek, seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de rehber bir muallim tayin etmesin.
ŞERH
peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten ifade etmektedir.
İşte Müellif (r.a)’ın “Hem mümkün olur mu ki; acib mu’cizelerle, garip ve kıymetli şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlatını beyan etmek irade etmesin ve istemesin.” cümlesi, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Hem mümkün olur mu ki; bu kâinatı bütün esmasının kemâlatını ifade eden masnuatla tezyin ederek, seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de rehber bir muallim tayin etmesin.)
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimlerinin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi (a.s.m) nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hak’kın Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza ederler. Madem Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri, risaletsiz olamaz. O halde Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimlerinin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Evet, bu kâinatın sahib ve maliki, Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleriyle müsemma bir Zat-ı Zülkemal’dir. Kâinatta görünen bütün san’atlar, nimetler ve tezyinatlar, O’nun vücub-u vücud ve vahdetine delalet eder. Madem her bir san’at, nimet ve tezyinat sahibi, kendi san’at, nimet ve tezyinatını enzar-ı nasa teşhir etmek ister. Elbette O Sani-i Zülkemal dahi kendi san’at, nimet ve tezyinatını teşhir etmek isteyecektir ve bu maksad için, bu kâinat sarayını bina etmiştir. Hiç şübhesiz, bu kâinat sarayını tarif edecek, o saraya gelen misafirlere rehberlik edecek, o saraydaki san’at eserleriyle saray sahibini tanıttıracak, hadsiz ihsan ve ikramlarıyla O’nu sevdirecek, saraya girmenin adabını, saray sahibinin marziyyatını talim edecek rehber ve muallimlere ihtiyaç vardır. O rehber ve muallimler ise peygamberlerdir. Peygamberler içinde bu talim vazifesini
ŞERH
en mükemmel bir surette ifa eden hiç şübhesiz Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır.
Demek başta Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri olmak üzere bin bir ism-i İlahi, peygamberlerin vücudunu, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Risalet-i Muhammediyeyi inkâr ise, bin bir ism-i İlahiyi, bahusus Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimlerini inkâr etmek ve bu isimlere şerik koşmak hükmündedir.
Şimdi kâinatta tekvini olarak tezahür eden Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimlerini izah edeceğiz. Daha sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz. Şöyle ki:
Şu kâinat, öyle harika bir saray suretinde bina edilmiş ki; her bir taşında binlerce eser-i san’at mevcuddur. Mesela; Güneşe, aya, yıldızlara, gece ve gündüze, ağaçlara, ağaçlardan çıkan yaprak, çiçek ve meyvelere, hayvanata, insanlara, insanın maddi ve manevi cihazlarına bak. Hele kuşlardaki eser-i san’at-ı İlahiyeyi tarif etmek mümkün değildir. O kuşların her birisinin ayrı bir özelliği ve güzelliği vardır. Bir sabah otururken kapıya bir kuş geldi. Evradımla meşgul iken, o kuşu seyretmeye başladım. FesübhanEllah! Dedim. O ne mükemmel nakışlar! Adeta kendisinde nakşedilen san’atı teşhir etmek maksadıyla evvela, bana yüzünü çevirdi, sonra arkasını çevirdi. Tarifi gayr-ı kabil bir hüsn-ü san’atta yaratılmıştı. Bütün dünya san’atkarları toplansa o nakşı yapamazlar.
İşte her bir mahlûk, bu kuş gibi böyle bir harika-i san’at eseridir. Bu kâinat sarayında bulunan her bir mahlûk, bir taş mesabesindedir. Her bir taşın nakşı ise, ayrı ayrıdır. Şimdi akıl ve mantık kabul eder mi ki, bu kainat sarayının sahib ve maliki, bu kâinatı böyle san’atlı bir surette bina ettikten ve yeryüzünü de bütün o gelen misafirlere bir sofra halinde serdikten sonra ins, cin ve meleği bu sarayın san’atından ve nimetinden istifade etmek için davet etsin de bu saraya bir rehber, bir muallim tayin etmesin. Elbette bu, mümkün değildir. Demek böyle bir sarayın nakışlarını tarif edecek bir muallimin vücudu, aklen zaruridir. Yoksa o sarayın nakışları ne manaya geldiği ve neye delalet ettiği bilinmezdi. İşte o muallim, saraya gelen ahaliye şöyle bir tebliğatta bulunuyor:
“Ey insanlar! Bu sarayın bir sahibi ve bir nakkaşı vardır. Siz de bu saray sahibinin misafirlerisiniz. Bu saray sahibi, bu kadar antika san’atlarıyla kendisini size tanıttırıyor, bu kadar hadsiz ni’metleriyle de kendisini size sevdiriyor. Şayet bu saraya davet edilen misafirlere, bu sarayın bina edilmesindeki maksatları tarif edecek bir rehber, bir muallim olmazsa, saray boşu boşuna bina edilmiş olur. Bu ise, o saray
ŞERH
en mükemmel bir surette ifa eden hiç şübhesiz Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır.
Demek başta Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri olmak üzere bin bir ism-i İlahi, peygamberlerin vücudunu, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Risalet-i Muhammediyeyi inkâr ise, bin bir ism-i İlahiyi, bahusus Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimlerini inkâr etmek ve bu isimlere şerik koşmak hükmündedir.
Şimdi kâinatta tekvini olarak tezahür eden Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimlerini izah edeceğiz. Daha sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz. Şöyle ki:
Şu kâinat, öyle harika bir saray suretinde bina edilmiş ki; her bir taşında binlerce eser-i san’at mevcuddur. Mesela; Güneşe, aya, yıldızlara, gece ve gündüze, ağaçlara, ağaçlardan çıkan yaprak, çiçek ve meyvelere, hayvanata, insanlara, insanın maddi ve manevi cihazlarına bak. Hele kuşlardaki eser-i san’at-ı İlahiyeyi tarif etmek mümkün değildir. O kuşların her birisinin ayrı bir özelliği ve güzelliği vardır. Bir sabah otururken kapıya bir kuş geldi. Evradımla meşgul iken, o kuşu seyretmeye başladım. FesübhanEllah! Dedim. O ne mükemmel nakışlar! Adeta kendisinde nakşedilen san’atı teşhir etmek maksadıyla evvela, bana yüzünü çevirdi, sonra arkasını çevirdi. Tarifi gayr-ı kabil bir hüsn-ü san’atta yaratılmıştı. Bütün dünya san’atkarları toplansa o nakşı yapamazlar.
İşte her bir mahlûk, bu kuş gibi böyle bir harika-i san’at eseridir. Bu kâinat sarayında bulunan her bir mahlûk, bir taş mesabesindedir. Her bir taşın nakşı ise, ayrı ayrıdır. Şimdi akıl ve mantık kabul eder mi ki, bu kainat sarayının sahib ve maliki, bu kâinatı böyle san’atlı bir surette bina ettikten ve yeryüzünü de bütün o gelen misafirlere bir sofra halinde serdikten sonra ins, cin ve meleği bu sarayın san’atından ve nimetinden istifade etmek için davet etsin de bu saraya bir rehber, bir muallim tayin etmesin. Elbette bu, mümkün değildir. Demek böyle bir sarayın nakışlarını tarif edecek bir muallimin vücudu, aklen zaruridir. Yoksa o sarayın nakışları ne manaya geldiği ve neye delalet ettiği bilinmezdi. İşte o muallim, saraya gelen ahaliye şöyle bir tebliğatta bulunuyor:
“Ey insanlar! Bu sarayın bir sahibi ve bir nakkaşı vardır. Siz de bu saray sahibinin misafirlerisiniz. Bu saray sahibi, bu kadar antika san’atlarıyla kendisini size tanıttırıyor, bu kadar hadsiz ni’metleriyle de kendisini size sevdiriyor. Şayet bu saraya davet edilen misafirlere, bu sarayın bina edilmesindeki maksatları tarif edecek bir rehber, bir muallim olmazsa, saray boşu boşuna bina edilmiş olur. Bu ise, o saray
ŞERH
kadar san’at ve nimetleriyle kendini tanıttırmak ve sevdirmek isteyen bir Zat, eğer peygamberleri göndermezse ve o peygamberler vasıtasıyla kullarını iman ve ubudiyete davet etmezse, o zaman bu san’atlar ve bu ni’metler abes olur. Kâinattaki san’at imanı ister, ni’met ise ibadeti ister. Peygamberler içinde bu görevi en mükemmel bir surette yapan ve Kur’an vasıtasıyla bu vazifeyi nev-i beşere bilfiil talim eden Rehber-i Amm ve Nebiyy-i Zişan ise Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Demek Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. İşte O Zat-ı Ekrem (a.s.m) şu kâinat sarayına gelen misafirlere şöyle bir tebliğatta bulunuyor:
“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in’am ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”1
Müellif (r.a), Şems suresinden iktibas ederek şu kâinatın bir saray suretinde yaratıldığını On Birinci Söz adlı eserinde izah buyurmuştur. O harika esere ve bu eserin şerhine müracaat edilsin.
Hulasa: Şu saray-ı kâinatta görünen san’at, nimet ve tezyinat bir rehber ve bir muallimi ister. O rehber ve muallim ise peygamberlerdir. O rehber ve muallimlerin en ekmeli ise Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dır.
O halde kâinatta tecelli eden Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri risaletsiz olamaz. Bütün enbiya içinde Kur’an vasıtasıyla o nihayet cemalde olan kemal-i
[1] Sözler, 11. Söz, s. 121.
ŞERH
kadar san’at ve nimetleriyle kendini tanıttırmak ve sevdirmek isteyen bir Zat, eğer peygamberleri göndermezse ve o peygamberler vasıtasıyla kullarını iman ve ubudiyete davet etmezse, o zaman bu san’atlar ve bu ni’metler abes olur. Kâinattaki san’at imanı ister, ni’met ise ibadeti ister. Peygamberler içinde bu görevi en mükemmel bir surette yapan ve Kur’an vasıtasıyla bu vazifeyi nev-i beşere bilfiil talim eden Rehber-i Amm ve Nebiyy-i Zişan ise Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Demek Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. İşte O Zat-ı Ekrem (a.s.m) şu kâinat sarayına gelen misafirlere şöyle bir tebliğatta bulunuyor:
“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in’am ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”1
Müellif (r.a), Şems suresinden iktibas ederek şu kâinatın bir saray suretinde yaratıldığını On Birinci Söz adlı eserinde izah buyurmuştur. O harika esere ve bu eserin şerhine müracaat edilsin.
Hulasa: Şu saray-ı kâinatta görünen san’at, nimet ve tezyinat bir rehber ve bir muallimi ister. O rehber ve muallim ise peygamberlerdir. O rehber ve muallimlerin en ekmeli ise Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dır.
O halde kâinatta tecelli eden Sani’, Mün’im ve Müzeyyin isimleri risaletsiz olamaz. Bütün enbiya içinde Kur’an vasıtasıyla o nihayet cemalde olan kemal-i
[1] Sözler, 11. Söz, s. 121.
METİN
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olacağını, hem tılsım-ı muğlakını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkilin muammasını müş’ir) haber veren, bildiren (bir elçi vasıtasıyla açtırmasın!
ŞERH
(Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olacağını, hem tılsım-ı muğlakını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkilin muammasını müş’ir) haber veren, bildiren (bir elçi vasıtasıyla açtırmasın!)
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde hikmet sıfatı ile Hakîm isminin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakkın hikmet sıfatı ve Hakîm ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza ederler. Madem hikmet sıfatı ve Hakîm ismi, risaletsiz olamaz. O halde hikmet sıfatının ve Hakîm isminin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Madem Ellah Hakîm’dir. Elbette bütün ukulü meşgul eden ve hayrette bırakan şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olduğunu, kâinatın tılsım-ı muğlakını ve kâinat ve insan nereden geliyor, nereye gidiyor ve vazifesi nedir? Suallerinin cevaplarını, nev-i beşere bildirecektir. İşte böyle bir maksad için peygamberleri göndermek, hikmet sıfatının ve Hakîm isminin muktezasıdır.
Demek başta Hakîm ismi olarak bin bir ism-i İlahi, peygamberlerin vücudunu, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Risalet-i Muhammediyeyi inkâr ise, bin bir ism-i İlahiyi, bahusus Hakîm ismini inkâr etmek hükmündedir.
Risale-i Nur Külliyatı’nda çok tekrar edilen “tılsım”, “muamma”, “hikmet” kelimelerinin manaları, “30. Söz Ene Risalesi ve Şerhi” adlı eserimizde şöyle izah edilmiştir:
Risâle-i Nûr Külliyâtında mühim yer tutan “tılsım” kelimesinin lügat ma’nâsı: “Sırr-ı mektûm, yâni gizli sır” demektir.1
“Avâm dilinde “tılsım” kelimesine hurâfevârî bir ma’nâ yüklenmiştir. Yer altına gizlenen defînelerin, o defînelere yaklaşmak isteyenlerin gözünde başka bir şekilde görünebîlmesi
[1] Tâcu’l- Urus, 17/443.
METİN
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olacağını, hem tılsım-ı muğlakını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkilin muammasını müş’ir) haber veren, bildiren (bir elçi vasıtasıyla açtırmasın!
ŞERH
(Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olacağını, hem tılsım-ı muğlakını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkilin muammasını müş’ir) haber veren, bildiren (bir elçi vasıtasıyla açtırmasın!)
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde hikmet sıfatı ile Hakîm isminin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakkın hikmet sıfatı ve Hakîm ismi, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza ederler. Madem hikmet sıfatı ve Hakîm ismi, risaletsiz olamaz. O halde hikmet sıfatının ve Hakîm isminin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Madem Ellah Hakîm’dir. Elbette bütün ukulü meşgul eden ve hayrette bırakan şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olduğunu, kâinatın tılsım-ı muğlakını ve kâinat ve insan nereden geliyor, nereye gidiyor ve vazifesi nedir? Suallerinin cevaplarını, nev-i beşere bildirecektir. İşte böyle bir maksad için peygamberleri göndermek, hikmet sıfatının ve Hakîm isminin muktezasıdır.
Demek başta Hakîm ismi olarak bin bir ism-i İlahi, peygamberlerin vücudunu, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Risalet-i Muhammediyeyi inkâr ise, bin bir ism-i İlahiyi, bahusus Hakîm ismini inkâr etmek hükmündedir.
Risale-i Nur Külliyatı’nda çok tekrar edilen “tılsım”, “muamma”, “hikmet” kelimelerinin manaları, “30. Söz Ene Risalesi ve Şerhi” adlı eserimizde şöyle izah edilmiştir:
Risâle-i Nûr Külliyâtında mühim yer tutan “tılsım” kelimesinin lügat ma’nâsı: “Sırr-ı mektûm, yâni gizli sır” demektir.1
“Avâm dilinde “tılsım” kelimesine hurâfevârî bir ma’nâ yüklenmiştir. Yer altına gizlenen defînelerin, o defînelere yaklaşmak isteyenlerin gözünde başka bir şekilde görünebîlmesi
[1] Tâcu’l- Urus, 17/443.
ŞERH
maksadıyla, gizlenen altın ve hazîneler üzerine yapılan işleme ve bunun nushavârî (muska, okuma, üfleme gibi) ba’zı şeylerle çözülmesine denir. Ancak gerçekte böyle bir şey yoktur.
Kelâm ilmindeki ıstılâhî ma’nâsı i’tibâriyle ise “tılsım” şudur:
“Gökteki kuvve-i faaliyenin yerdeki kuvve-i münfâile ile birleşmesinden meydana gelen garîb eserler, acîb fiillerdir.” Haşiye
Haşiye Arabça Ekler
ان الطلسم: عبارة بتمزج القوى الفعالة السماوية بالقوى المنفعلة الا رضية ليظهر من ذلك اثار غريبة و افعال عجيبة
(Mevsûât-i Mustalehat-i Câmiu’l-Ulûm, s. 558)
الطلسم: هو الخارق الذى مبداه القوى السماوية الفعالة الممز وجة بالقو ابل الارضية المنفعلة لنتحدث به الامور الغريبةفان لحدوث الكائنات العنصرية التى اسبابها القوى السماوية شرائط مخصوصة بها يتم استعداد القابل
(Mevsûât-i Keşşâfa’stilâhâti’l- Fünûn ve’1- Ulûm, s. 1139)
الطلسم: عبارة عن تمزج القوى السماوية الفعالة بالقوى الارضية المنفعلة وذلك ان القوى السماوية اسباب لحدث الكائنات العنصرية و لحدوثها شرائط مخصوصة بها يتم استعداد القابل فمن عرف احوال الفاعل والقابل و قدر عل الجمع بينهما عرف ظهور اثار مخضوضة غريبة
(Şerhu’l Mevâkıf, s. 554)
Gökteki faal kuvvelerin, yerdeki münfâil kuvveler üzerine izn-i İlâhî ile te’sîrleri vardır. Müstakil bir te’sirleri yoktur. Âdetâ gökyüzü erkek, yeryüzü dişi hükmünde yaratılmıştır. Gökteki “faal kuvve” kabûl edilen su, hava, ziyâ, harâret gibi unsurların, ay ve yıldızların, yerdeki “münfâil kuvve” kabûl edilen “toprak” unsuruyla birleşmesinden mâdenler, nebâtlar, hayvanlar, insanlar vücûda gelir. Gökteki faal kuvvelerle, yerdeki münfâil kuvvelerin mezcinden vücûda gelen mevcûdâtın hârika halleri için “tılsım” ta’bîri kullanılmıştır.
Evet, faal kuvvelerle münfâil kuvvelerin birleşmesinden mevcûdât-ı âlem vücûd bulur. Ancak vücuda mazhar olan o mevcudat, bir müddet sonra zahiren ölümle yokluğa gider; onların yerine başkaları vücûda gelir. Bu acîb ve garîb mevcûdâtın vücûda gelip, kısa bir müddet içinde kaybolmaları netîcesinde karşımıza üç mes’ele çıkıyor:
1. Âlemin varlığı,
2. Âlemin ne için vâr edildiği,
3. Âlemin zâhiren yokluğa gitmesi.
ŞERH
maksadıyla, gizlenen altın ve hazîneler üzerine yapılan işleme ve bunun nushavârî (muska, okuma, üfleme gibi) ba’zı şeylerle çözülmesine denir. Ancak gerçekte böyle bir şey yoktur.
Kelâm ilmindeki ıstılâhî ma’nâsı i’tibâriyle ise “tılsım” şudur:
“Gökteki kuvve-i faaliyenin yerdeki kuvve-i münfâile ile birleşmesinden meydana gelen garîb eserler, acîb fiillerdir.” Haşiye
Haşiye Arabça Ekler
ان الطلسم: عبارة بتمزج القوى الفعالة السماوية بالقوى المنفعلة الا رضية ليظهر من ذلك اثار غريبة و افعال عجيبة
(Mevsûât-i Mustalehat-i Câmiu’l-Ulûm, s. 558)
الطلسم: هو الخارق الذى مبداه القوى السماوية الفعالة الممز وجة بالقو ابل الارضية المنفعلة لنتحدث به الامور الغريبةفان لحدوث الكائنات العنصرية التى اسبابها القوى السماوية شرائط مخصوصة بها يتم استعداد القابل
(Mevsûât-i Keşşâfa’stilâhâti’l- Fünûn ve’1- Ulûm, s. 1139)
الطلسم: عبارة عن تمزج القوى السماوية الفعالة بالقوى الارضية المنفعلة وذلك ان القوى السماوية اسباب لحدث الكائنات العنصرية و لحدوثها شرائط مخصوصة بها يتم استعداد القابل فمن عرف احوال الفاعل والقابل و قدر عل الجمع بينهما عرف ظهور اثار مخضوضة غريبة
(Şerhu’l Mevâkıf, s. 554)
Gökteki faal kuvvelerin, yerdeki münfâil kuvveler üzerine izn-i İlâhî ile te’sîrleri vardır. Müstakil bir te’sirleri yoktur. Âdetâ gökyüzü erkek, yeryüzü dişi hükmünde yaratılmıştır. Gökteki “faal kuvve” kabûl edilen su, hava, ziyâ, harâret gibi unsurların, ay ve yıldızların, yerdeki “münfâil kuvve” kabûl edilen “toprak” unsuruyla birleşmesinden mâdenler, nebâtlar, hayvanlar, insanlar vücûda gelir. Gökteki faal kuvvelerle, yerdeki münfâil kuvvelerin mezcinden vücûda gelen mevcûdâtın hârika halleri için “tılsım” ta’bîri kullanılmıştır.
Evet, faal kuvvelerle münfâil kuvvelerin birleşmesinden mevcûdât-ı âlem vücûd bulur. Ancak vücuda mazhar olan o mevcudat, bir müddet sonra zahiren ölümle yokluğa gider; onların yerine başkaları vücûda gelir. Bu acîb ve garîb mevcûdâtın vücûda gelip, kısa bir müddet içinde kaybolmaları netîcesinde karşımıza üç mes’ele çıkıyor:
1. Âlemin varlığı,
2. Âlemin ne için vâr edildiği,
3. Âlemin zâhiren yokluğa gitmesi.
ŞERH
defa okutmuş, suya atmış, o tılsım açılmış, yağmursuzluk belası ortadan kalkmış. Bu mes’ele Barla Lahikası’nda şöyle izah edilmektedir:
“Risale-i Nur’un vasıta-i neşri olan üstadımızın câmii, Barla’da seddedildi. Risale-i Nur’u yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men’ edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac-ı şedid oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan itibaren, bir daire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak dua ediyordu. Sonra dedi ki: “Kur’an’ın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itab var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, madem Kur’an’ın itabı var. Yâsin Suresini şefaatçı yapıp Kur’an’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.” Üstadımız, Muhacir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: “Sen kırkbir Yâsin-i Şerif oku.” Muhacir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde, üstadımız daima itimad ettiği bir hatırasına binaen Muhacir Hâfız Ahmed Efendi’ye söyledi ki: “Yâsinler tılsımı açtı, yağmur gelecek.”
Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dairesi içine öyle yağdı ki, üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Halbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul Şem’î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.
İşte bu hâdise, kat’iyyen delalet ediyor ki; o yağmur, Hizmet-i Kur’an’la münasebetdardır. O rahmet-i âmme içinde bir hususiyet var ki; Sure-i Yâsin anahtar ve şefaatçı oldu ve yağmur kâfi mikdarda yağdı.”1
Keza kâinat da büyük bir tılsımdır. O tılsımı anlamak ve çözmek ise, ancak hikmet-i Kur’aniye ile mümkün olur. Risale-i Nur eserlerinde bazen tılsım kelimesi, hikmet kelimesi yerinde kullanılmaktadır. Meselâ; Müellif (r.a), Yedinci Söz’de buyuruyor ki:
“Sual: Hâ hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun?
Cevab: Bir tılsım.
-Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.”
[1] Barla Lâhikası, s. 168-169.
ŞERH
defa okutmuş, suya atmış, o tılsım açılmış, yağmursuzluk belası ortadan kalkmış. Bu mes’ele Barla Lahikası’nda şöyle izah edilmektedir:
“Risale-i Nur’un vasıta-i neşri olan üstadımızın câmii, Barla’da seddedildi. Risale-i Nur’u yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men’ edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac-ı şedid oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan itibaren, bir daire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak dua ediyordu. Sonra dedi ki: “Kur’an’ın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itab var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, madem Kur’an’ın itabı var. Yâsin Suresini şefaatçı yapıp Kur’an’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.” Üstadımız, Muhacir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: “Sen kırkbir Yâsin-i Şerif oku.” Muhacir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde, üstadımız daima itimad ettiği bir hatırasına binaen Muhacir Hâfız Ahmed Efendi’ye söyledi ki: “Yâsinler tılsımı açtı, yağmur gelecek.”
Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dairesi içine öyle yağdı ki, üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Halbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul Şem’î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.
İşte bu hâdise, kat’iyyen delalet ediyor ki; o yağmur, Hizmet-i Kur’an’la münasebetdardır. O rahmet-i âmme içinde bir hususiyet var ki; Sure-i Yâsin anahtar ve şefaatçı oldu ve yağmur kâfi mikdarda yağdı.”1
Keza kâinat da büyük bir tılsımdır. O tılsımı anlamak ve çözmek ise, ancak hikmet-i Kur’aniye ile mümkün olur. Risale-i Nur eserlerinde bazen tılsım kelimesi, hikmet kelimesi yerinde kullanılmaktadır. Meselâ; Müellif (r.a), Yedinci Söz’de buyuruyor ki:
“Sual: Hâ hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun?
Cevab: Bir tılsım.
-Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.”
[1] Barla Lâhikası, s. 168-169.
ŞERH
Mevcudat-ı âlem, âlem-i gayb olan daire-i ilimden Sultan-ı Ezelinin kudretiyle âlem-i şehadet olan daire-i kudrete, ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Bu kâinat, ilm-i ezeliden gelmiş, Mevcud isminin tecellisiyle vücud bulmuştur. Nur-u Muhammediden infilak ve inşikak etmiş, Cennet ve Cehennem suretini almış, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi ve mahall-i imtihan olarak yaratılmıştır. Mesela; dünyadaki nur Cennetten, ateş ise Cehennemden akıp gelmektedir. Küre-i arzın içindeki Cehennem-i suğra dahi Cehennemden gelmiştir.
Bu mevcudat-ı âlemin vazifesi nedir? Halık-ı kâinatı tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. İnsan ve âlem nedir? Bin bir ism-i İlahi’nin ayinesi, ahiretin nümunesi ve Resul-i Ekrem’in nurundan yapılmış bir mahluktur.
Bu mevcudat âlem-i ahirete intikal edip gitmektedir.
Müellif (r.a), bu âlemin nereden gelip, nereye gittiği ve vazifesi ne olduğu suallerine kafile-i beşer namına Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın ne şekilde cevab verdiğini şöyle izah etmektedir:
“Evet benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:
Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?
Bu suale, benî-âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev’-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:
Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’s-ül malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den
ŞERH
Mevcudat-ı âlem, âlem-i gayb olan daire-i ilimden Sultan-ı Ezelinin kudretiyle âlem-i şehadet olan daire-i kudrete, ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Bu kâinat, ilm-i ezeliden gelmiş, Mevcud isminin tecellisiyle vücud bulmuştur. Nur-u Muhammediden infilak ve inşikak etmiş, Cennet ve Cehennem suretini almış, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi ve mahall-i imtihan olarak yaratılmıştır. Mesela; dünyadaki nur Cennetten, ateş ise Cehennemden akıp gelmektedir. Küre-i arzın içindeki Cehennem-i suğra dahi Cehennemden gelmiştir.
Bu mevcudat-ı âlemin vazifesi nedir? Halık-ı kâinatı tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. İnsan ve âlem nedir? Bin bir ism-i İlahi’nin ayinesi, ahiretin nümunesi ve Resul-i Ekrem’in nurundan yapılmış bir mahluktur.
Bu mevcudat âlem-i ahirete intikal edip gitmektedir.
Müellif (r.a), bu âlemin nereden gelip, nereye gittiği ve vazifesi ne olduğu suallerine kafile-i beşer namına Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın ne şekilde cevab verdiğini şöyle izah etmektedir:
“Evet benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:
Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?
Bu suale, benî-âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev’-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:
Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’s-ül malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den
ŞERH
Hulasa: Âlemdeki bu harekât, bu tebeddülat, bu tahavvülat, bu teceddüdat, bu ihtifalat; ibret içindir, teşhir içindir, iman ve tevhid içindir, şükür ve ibadet içindir, usul-i daimisine teşvik içindir. Daha bilmediğimiz pek çok ulvî gayeler içindir.
Salisen: Başta nev-i beşer olmak üzere mevcudat-ı âlem nereye gidiyor? Sualinin cevabına gelince;
Âlem nereden gelmişse, tekrar oraya doğru akıp gitmektedir. Evet, mevcudat-ı âlem, Cennet ve Cehennemden akıp gelmiş, dönüş de yine gelinen yeredir. Bütün salih kullar, güzel ameller, güzel kokular, güzel sözler, güzel manzaralar ve hakeza teklifi ve tekvini bütün güzellikler Cennete; bütün asiler, kötü ameller, kötü kokular, nahoş sözler, çirkin manzaralar ve hakeza teklifi ve tekvini bütün şer ve kötülükler ise, Cehenneme akıp gitmektedir.
Evet, her bir insanda, yaratılış itibariyle Cennet ve Cehennemin birer nümunesi bulunduğu gibi; amel cihetiyle dahi Cennet ve Cehennemin birer nümunesi bulunmaktadır. Şöyle ki; kalb-i insanide mevcud olan şefkat ve merhamet Cennetin; o kalbte bulunan gadab ve hiddet de Cehennemin bir nümunesidir. Keza kalb-i insanide temekkün eden iman Cennetin nümunesidir. Daha Cennete gitmeden Cennetvari bir halet-i mes’udaneyi o kalb sahibine yaşatır. Kalb-i insanide temerküz eden küfür ise, Cehennemin bir nümunesidir. Daha Cehenneme gitmeden Cehennemi bir halet-i elimaneyi o kalb sahibine hissettirir. Müellif (r.a), bu hakikati şu veciz ifadesiyle beyan etmektedir:
“İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”1
“Ehl-i dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir Cehennem kalbinde yaşar ve yakar.”2
Kâfirler, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı dinlemeyip Risalet-i Muhammediyeyi inkâr etmeleri sebebiyle, bu hal O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın kuvve-i gadabiyesini harekete geçiriyor. Bu ise gadab-ı İlahinin celbine sebeb oluyor. Buna binaen Cenab-ı Hak, o kâfirlerin cezalandırılması için Resul-i Ekrem (a.s.m) ve O’na tabi olanları cihadla memur kılmış, İslam kılıcıyla onları cezalandırmış, böylece Resul-i Ekrem
[1] Sözler, 2. Söz, s. 17.
[2] Sözler, 13. Söz, 2. Makám, s. 143.
ŞERH
Hulasa: Âlemdeki bu harekât, bu tebeddülat, bu tahavvülat, bu teceddüdat, bu ihtifalat; ibret içindir, teşhir içindir, iman ve tevhid içindir, şükür ve ibadet içindir, usul-i daimisine teşvik içindir. Daha bilmediğimiz pek çok ulvî gayeler içindir.
Salisen: Başta nev-i beşer olmak üzere mevcudat-ı âlem nereye gidiyor? Sualinin cevabına gelince;
Âlem nereden gelmişse, tekrar oraya doğru akıp gitmektedir. Evet, mevcudat-ı âlem, Cennet ve Cehennemden akıp gelmiş, dönüş de yine gelinen yeredir. Bütün salih kullar, güzel ameller, güzel kokular, güzel sözler, güzel manzaralar ve hakeza teklifi ve tekvini bütün güzellikler Cennete; bütün asiler, kötü ameller, kötü kokular, nahoş sözler, çirkin manzaralar ve hakeza teklifi ve tekvini bütün şer ve kötülükler ise, Cehenneme akıp gitmektedir.
Evet, her bir insanda, yaratılış itibariyle Cennet ve Cehennemin birer nümunesi bulunduğu gibi; amel cihetiyle dahi Cennet ve Cehennemin birer nümunesi bulunmaktadır. Şöyle ki; kalb-i insanide mevcud olan şefkat ve merhamet Cennetin; o kalbte bulunan gadab ve hiddet de Cehennemin bir nümunesidir. Keza kalb-i insanide temekkün eden iman Cennetin nümunesidir. Daha Cennete gitmeden Cennetvari bir halet-i mes’udaneyi o kalb sahibine yaşatır. Kalb-i insanide temerküz eden küfür ise, Cehennemin bir nümunesidir. Daha Cehenneme gitmeden Cehennemi bir halet-i elimaneyi o kalb sahibine hissettirir. Müellif (r.a), bu hakikati şu veciz ifadesiyle beyan etmektedir:
“İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”1
“Ehl-i dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir Cehennem kalbinde yaşar ve yakar.”2
Kâfirler, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı dinlemeyip Risalet-i Muhammediyeyi inkâr etmeleri sebebiyle, bu hal O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın kuvve-i gadabiyesini harekete geçiriyor. Bu ise gadab-ı İlahinin celbine sebeb oluyor. Buna binaen Cenab-ı Hak, o kâfirlerin cezalandırılması için Resul-i Ekrem (a.s.m) ve O’na tabi olanları cihadla memur kılmış, İslam kılıcıyla onları cezalandırmış, böylece Resul-i Ekrem
[1] Sözler, 2. Söz, s. 17.
[2] Sözler, 13. Söz, 2. Makám, s. 143.
ŞERH
(a.s.m)’ın kuvve-i gadabiyesini teskin etmiştir. Ahirette ise, daha şiddetli bir şekilde onları Cehennem azabına düçar etmekle o kalb-i Nebeviyi memnun edecektir.
يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
“Ey Yüce Peygamber! Kâfirlerle kılıçla ve münafıklarla hüccetle cihad et. Ve onların üzerine şiddetli davran, onlara karşı mülâyemet gösterme, haklarında şefkatli olma. Onların, yani o kâfir ve münafıkların varacakları yer Cehennemdir. Artık öyle bir kötü sona namzet olan kâfir ve münafıklar, şefkat ve merhamete layık değildirler. Onların varacakları yer ne kötü bir yerdir.”1
Ayet-i kerimesinin işaretiyle; Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın kâfirlere karşı ruhundaki gayz ve gadabı, dünya ve ahirette kâfirlerin yakalanmasına ve cezalandırılmasına sebebtir. Zaten Cehennem, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın kuvve-i gadabiyesinden yaratılmış olduğu cihetle, Resul-i Ekrem (a.s.m) gadaba geldiği zaman Cehennem de 2 تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ ayetinin ifadesiyle gayzından parçalanmak derecesine geliyor.
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Ellah’ın öyle bir kuludur ki, O’nun kuvve-i gadabiyesinin galeyana gelmesi sebebiyle izzet ve celali, kahr ve gadabı iktiza eden bütün esma-i İlahiye kâfirler aleyhinde tecelli etmeye başlar. Kur’an’da “Rauf ve Rahim” isimleriyle tesmiye edilen3 O Zat-ı Ekrem (a.s.m), mü’minlere karşı rahmet ve şefkatle muamele ettiği zaman ise; Ellah’ın cemalli esmasının mü’minler lehinde tecelli etmesine sebeb olur.
Keza Resul-i Ekrem (a.s.m) Efendimiz de bir tılsım, bir muammadır. O Peygamber-i Zişan’ı kâsır fehmimizle anlamak ve nakıs ifadelerimizle O’nu anlatmak mümkün değildir, buna hiçbir beşerin gücü yetmez. Bir Zat ki; O’nun nuru, hakikat-ı Muhammediyye (a.s.m) itibariyle sana senden yakındır. Zira sen, O’nun nurundan yaratılmışsın. Eğer kitab ve sünnete muhalefet edersen, elbette
[1] Tevbe, 9:73; Tahrîm, 66:9.
[2] Mülk, 67:8.
[3] Tevbe, 9:128.
ŞERH
(a.s.m)’ın kuvve-i gadabiyesini teskin etmiştir. Ahirette ise, daha şiddetli bir şekilde onları Cehennem azabına düçar etmekle o kalb-i Nebeviyi memnun edecektir.
يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
“Ey Yüce Peygamber! Kâfirlerle kılıçla ve münafıklarla hüccetle cihad et. Ve onların üzerine şiddetli davran, onlara karşı mülâyemet gösterme, haklarında şefkatli olma. Onların, yani o kâfir ve münafıkların varacakları yer Cehennemdir. Artık öyle bir kötü sona namzet olan kâfir ve münafıklar, şefkat ve merhamete layık değildirler. Onların varacakları yer ne kötü bir yerdir.”1
Ayet-i kerimesinin işaretiyle; Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın kâfirlere karşı ruhundaki gayz ve gadabı, dünya ve ahirette kâfirlerin yakalanmasına ve cezalandırılmasına sebebtir. Zaten Cehennem, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın kuvve-i gadabiyesinden yaratılmış olduğu cihetle, Resul-i Ekrem (a.s.m) gadaba geldiği zaman Cehennem de 2 تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ ayetinin ifadesiyle gayzından parçalanmak derecesine geliyor.
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Ellah’ın öyle bir kuludur ki, O’nun kuvve-i gadabiyesinin galeyana gelmesi sebebiyle izzet ve celali, kahr ve gadabı iktiza eden bütün esma-i İlahiye kâfirler aleyhinde tecelli etmeye başlar. Kur’an’da “Rauf ve Rahim” isimleriyle tesmiye edilen3 O Zat-ı Ekrem (a.s.m), mü’minlere karşı rahmet ve şefkatle muamele ettiği zaman ise; Ellah’ın cemalli esmasının mü’minler lehinde tecelli etmesine sebeb olur.
Keza Resul-i Ekrem (a.s.m) Efendimiz de bir tılsım, bir muammadır. O Peygamber-i Zişan’ı kâsır fehmimizle anlamak ve nakıs ifadelerimizle O’nu anlatmak mümkün değildir, buna hiçbir beşerin gücü yetmez. Bir Zat ki; O’nun nuru, hakikat-ı Muhammediyye (a.s.m) itibariyle sana senden yakındır. Zira sen, O’nun nurundan yaratılmışsın. Eğer kitab ve sünnete muhalefet edersen, elbette
[1] Tevbe, 9:73; Tahrîm, 66:9.
[2] Mülk, 67:8.
[3] Tevbe, 9:128.
ŞERH
“Ehl-i hakikatın bir kısmı nasılki İsm-i Vedud’a mazhardırlar ve a’zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcib-ül Vücud’a bakıyorlar. Öyle de: Şu hiç-ender hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur’ana istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm-i Rahîm ve İsm-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir.
İnşâellah o Sözler, وَمَنْ يُوءْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا sırrına mazhardırlar.”1
“Risale-i Nur, Hakîm ismine mazhardır.” demek; insan ve âlem nedir, ne için yaratılmışlar, nereden gelmiş ve nereye gidiyorlar? Tılsımını Kur’an’ın himmetiyle çözmüştür, demektir. Zira tılsım-ı kâinatı, Hakîm ismine mazhar olan zatlar çözmüştür. Bunların başında Resul-i Ekrem (a.s.m) ve Hazret-i İbrahim (a.s) gelir. Hazret-i İbrahim (a.s) ve Resul-i Ekrem (a.s.m), bin bir ismin mazharı olmakla beraber, bu zevat-ı âliye, Hakîm ve Rahim isimlerine a’zami mertebede mazhardırlar. Sırr-ı verasetle bu isimlere mazhariyet hakikatı, bu asırda Üstad Bediüzzaman Hazretlerinde tezahür etmiştir.
Şu âlemin kapıları zahiren açık görünürken hakikaten kapalıdır. Kâinat, Nur-u Muhammedi’den yaratılmış, bin bir ism-i İlâhinin ayinesi, ahiretin ise tarlasıdır. Âlemin kapılarını açacak anahtarlar külçesi insandadır. O anahtarlar ene vasıtasıyla açılırsa, gelecek üç nokta birden tezahür eder.
1) İnsan, Nur-u Muhammedî (a.s.m)’dan yaratılmıştır.
2) İnsan, esma-i ilahiyeye ayinedir.
3) İnsan, ahiretin nümunesidir.
Şu üç noktayı kendinde tahakkuk ettiren bir insan, kendisini çözmekle kâinatı da çözer, kendinde açılan o pencereyle âlemdeki esmayı da seyreder. Çünkü bütün kâinat ve bin bir ism-i İlahi insanda dercedilmiştir.
İnsanın kendisi dahi bir tılsımdır. O tılsım ise, enenin mahiyetinin bilinmesiyle çözülür. O halde ene tılsımı çözülse, kâinâtın tılsımı da çözülür ve buna bağlı olarak enfüste ve âfâkta tecellî eden gizli esmâ-i İlâhiyye de keşfedilip anlaşılır.
[1] Mektûbât, 4. Mektûb, s. 19.
ŞERH
“Ehl-i hakikatın bir kısmı nasılki İsm-i Vedud’a mazhardırlar ve a’zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcib-ül Vücud’a bakıyorlar. Öyle de: Şu hiç-ender hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur’ana istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm-i Rahîm ve İsm-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir.
İnşâellah o Sözler, وَمَنْ يُوءْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا sırrına mazhardırlar.”1
“Risale-i Nur, Hakîm ismine mazhardır.” demek; insan ve âlem nedir, ne için yaratılmışlar, nereden gelmiş ve nereye gidiyorlar? Tılsımını Kur’an’ın himmetiyle çözmüştür, demektir. Zira tılsım-ı kâinatı, Hakîm ismine mazhar olan zatlar çözmüştür. Bunların başında Resul-i Ekrem (a.s.m) ve Hazret-i İbrahim (a.s) gelir. Hazret-i İbrahim (a.s) ve Resul-i Ekrem (a.s.m), bin bir ismin mazharı olmakla beraber, bu zevat-ı âliye, Hakîm ve Rahim isimlerine a’zami mertebede mazhardırlar. Sırr-ı verasetle bu isimlere mazhariyet hakikatı, bu asırda Üstad Bediüzzaman Hazretlerinde tezahür etmiştir.
Şu âlemin kapıları zahiren açık görünürken hakikaten kapalıdır. Kâinat, Nur-u Muhammedi’den yaratılmış, bin bir ism-i İlâhinin ayinesi, ahiretin ise tarlasıdır. Âlemin kapılarını açacak anahtarlar külçesi insandadır. O anahtarlar ene vasıtasıyla açılırsa, gelecek üç nokta birden tezahür eder.
1) İnsan, Nur-u Muhammedî (a.s.m)’dan yaratılmıştır.
2) İnsan, esma-i ilahiyeye ayinedir.
3) İnsan, ahiretin nümunesidir.
Şu üç noktayı kendinde tahakkuk ettiren bir insan, kendisini çözmekle kâinatı da çözer, kendinde açılan o pencereyle âlemdeki esmayı da seyreder. Çünkü bütün kâinat ve bin bir ism-i İlahi insanda dercedilmiştir.
İnsanın kendisi dahi bir tılsımdır. O tılsım ise, enenin mahiyetinin bilinmesiyle çözülür. O halde ene tılsımı çözülse, kâinâtın tılsımı da çözülür ve buna bağlı olarak enfüste ve âfâkta tecellî eden gizli esmâ-i İlâhiyye de keşfedilip anlaşılır.
[1] Mektûbât, 4. Mektûb, s. 19.
ŞERH
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Biz belli olan o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik.Yer, gök ve dağlar onu yüklenmekten i’râz ettiler. O emânetin hamlinden korktular. (Çünkü hem hayırda, hem de şerde kullanma ihtimâli olduğu için, onun şer tarafından korktular. “Belki riâyet edemeyiz.” diye almadılar.) İnsan ise, o emâneti üzerine aldı. İnsan çok zâlim, çok câhildir.”1
Yukarıda zikredilen âyet-i kerîmede geçen emânetin göklere, yere ve dağlara arz edilmesi ile alâkalı iki rivâyet mevcuddur:
Birinci Rivayet: Cenâb-ı Hak, âlemi yaratmadan önce kendi ilmindeki mevcûdât-ı ilmiyye olan göklere, yere ve dağlara rûh, şuûr ve idrâk vermiş. Sonra da emâneti bizzât onlara arz etmiş. Onlar ise korkup, onu yüklenmekten i’râz etmişlerdir.
İkinci Rivayet: Allâhu Teâlâ, onlara emâneti ma’nen arz etmiş. Bunların emâneti kabûl etmemeleri ise, lisân-ı kàl ile değil, lisân-ı hâlleriyle olmuştur.
Âyet-i kerîmede zikredilen emânet hakkında da çok değişik görüşler, çok vücûh-u müteaddide vardır. Meselâ; Kur’ân, tekâlif-i Rabbâniyye, evâmir-i İlâhiyyeye hakkıyla inkıyâd, nevâhî-i İlahiyeden kemâl üzere ictinâb, gusül, namaz, oruç, hac vb. ibâdetler, devlet idâresi, a’zâ-yi insâniyye, halk arasında bilinen emânet gibi. Müellif (r.a) ise; Ene Risâlesi’nde “O emânetin bir vechi enedir.” şeklinde tefsîr etmektedir.
Hulasa: Madem Ellah Hakim’dir. Elbette bütün ukulü meşgul eden ve hayrette bırakan şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olduğunu, kâinatın tılsımı muğlakını ve kâinat ve insan nereden geliyor, nereye gidiyor ve vazifesi nedir suallerinin cevaplarını nev-i beşere bildirecektir. İşte böyle bir maksad için peygamberleri göndermek, hikmet sıfatının ve Hakîm isminin muktezasıdır. Peygamberler içinde Kur’an-ı Hakîm vasıtasıyla tılsım-ı kâinatı en mükemmel bir şekilde halleden, hiç şübhesiz Hakîm ismine a’zamlık mertebede mazhar olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır.
[1] Ahzâb, 33:72.
ŞERH
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Biz belli olan o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik.Yer, gök ve dağlar onu yüklenmekten i’râz ettiler. O emânetin hamlinden korktular. (Çünkü hem hayırda, hem de şerde kullanma ihtimâli olduğu için, onun şer tarafından korktular. “Belki riâyet edemeyiz.” diye almadılar.) İnsan ise, o emâneti üzerine aldı. İnsan çok zâlim, çok câhildir.”1
Yukarıda zikredilen âyet-i kerîmede geçen emânetin göklere, yere ve dağlara arz edilmesi ile alâkalı iki rivâyet mevcuddur:
Birinci Rivayet: Cenâb-ı Hak, âlemi yaratmadan önce kendi ilmindeki mevcûdât-ı ilmiyye olan göklere, yere ve dağlara rûh, şuûr ve idrâk vermiş. Sonra da emâneti bizzât onlara arz etmiş. Onlar ise korkup, onu yüklenmekten i’râz etmişlerdir.
İkinci Rivayet: Allâhu Teâlâ, onlara emâneti ma’nen arz etmiş. Bunların emâneti kabûl etmemeleri ise, lisân-ı kàl ile değil, lisân-ı hâlleriyle olmuştur.
Âyet-i kerîmede zikredilen emânet hakkında da çok değişik görüşler, çok vücûh-u müteaddide vardır. Meselâ; Kur’ân, tekâlif-i Rabbâniyye, evâmir-i İlâhiyyeye hakkıyla inkıyâd, nevâhî-i İlahiyeden kemâl üzere ictinâb, gusül, namaz, oruç, hac vb. ibâdetler, devlet idâresi, a’zâ-yi insâniyye, halk arasında bilinen emânet gibi. Müellif (r.a) ise; Ene Risâlesi’nde “O emânetin bir vechi enedir.” şeklinde tefsîr etmektedir.
Hulasa: Madem Ellah Hakim’dir. Elbette bütün ukulü meşgul eden ve hayrette bırakan şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olduğunu, kâinatın tılsımı muğlakını ve kâinat ve insan nereden geliyor, nereye gidiyor ve vazifesi nedir suallerinin cevaplarını nev-i beşere bildirecektir. İşte böyle bir maksad için peygamberleri göndermek, hikmet sıfatının ve Hakîm isminin muktezasıdır. Peygamberler içinde Kur’an-ı Hakîm vasıtasıyla tılsım-ı kâinatı en mükemmel bir şekilde halleden, hiç şübhesiz Hakîm ismine a’zamlık mertebede mazhar olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır.
[1] Ahzâb, 33:72.
ŞERH
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde Ma’ruf ve Vedud isimlerinin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Ma’ruf, tanınan, bilinen; Vedud ise, seven ve sevilen demektir.
Cenab-ı Hakkın Ma’ruf ve Vedud isimleri, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza ederler. Madem Ma’ruf ve Vedud isimleri risaletsiz olamaz. O halde Ma’ruf ve Vedud isimlerinin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Madem Ellah Ma’ruf’tur. Elbette her bir güzel masnuuyla kendisini tanıttırmak isteyecektir. Madem Vedud’dur. Elbette her bir kıymetdar nimetiyle kendisini sevdirmek isteyecektir. İşte bu maksad için, O Maruf ve Vedud isimleriyle müsemma olan Zat-ı Akdes bu kâinatı yaratmış, harika san’at eserleriyle ve kıymetdar nimetleriyle tezyin etmiştir. Daha sonra cin ve insi bu kâinata imtihan için göndermiş. Onlara O’nu tanımaları ve sevmeleri için akıl ve şuur bahşetmiştir. İnsan, sadece aklıyla O Maruf ve Vedud olan Zat’ı tanıyamadığı için, O Zat-ı Akdes, onlara bu konuda rehberlik ve muallimlik yapacak peygamberleri göndermiştir. O peygamberler vasıtasıyla harika san’at eserleriyle kendisini insanlara tanıttırmış, mukabilinde iman etmelerini emretmiş, yine kıymetdar nimetleriyle kendisini sevdirmiş, mukabilinde şükür ve ibadet etmelerini emretmiştir. Demek Ma’ruf ve Vedud isimleri, peygamberlerin vücudunu bizzarure iktiza eder.
O peygamberler içinde bu tanıttırma ve sevdirme vazifesini en mükemmel bir tarzda ifa eden hiç şübhesiz Muhammed-i Arabi (a.s.m) olmuştur. Demek başta Ma’ruf ve Vedud isimleri olmak üzere bin bir ism-i İlahi, peygamberlerin vücudunu, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Risalet-i Muhammediyeyi inkâr ise, bin bir ism-i İlahiyi, bahusus Maruf ve Vedud isimlerini inkâr etmek hükmündedir.
Şimdi Ma’ruf ve Vedud isimlerinin tekvini olarak kainatta nasıl tezahür ettiğini izah edeceğiz, sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz:
Bu kâinatın sahib ve mutasarrıfı, kendini her bir güzel masnuuyla tanıttırıyor. Yarattığı her bir masnu’, bir harika-i san’at ve bir mu’cize-i kudrettir. Bütün mevcudat, harika bir san’at eseri olduğu cihette, “Ya Ma’rufu Ya Ellah” diyor.
ŞERH
Müellif (r.a)’ın bu cümlelerinde Ma’ruf ve Vedud isimlerinin risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi nasıl istilzam ve iktiza ettiği izah edilmektedir. Ma’ruf, tanınan, bilinen; Vedud ise, seven ve sevilen demektir.
Cenab-ı Hakkın Ma’ruf ve Vedud isimleri, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam ve iktiza ederler. Madem Ma’ruf ve Vedud isimleri risaletsiz olamaz. O halde Ma’ruf ve Vedud isimlerinin bütün delilleri, aynı anda risalet müessesesinin, bahusus Risalet-i Muhammediye’nin de delilidir.
Madem Ellah Ma’ruf’tur. Elbette her bir güzel masnuuyla kendisini tanıttırmak isteyecektir. Madem Vedud’dur. Elbette her bir kıymetdar nimetiyle kendisini sevdirmek isteyecektir. İşte bu maksad için, O Maruf ve Vedud isimleriyle müsemma olan Zat-ı Akdes bu kâinatı yaratmış, harika san’at eserleriyle ve kıymetdar nimetleriyle tezyin etmiştir. Daha sonra cin ve insi bu kâinata imtihan için göndermiş. Onlara O’nu tanımaları ve sevmeleri için akıl ve şuur bahşetmiştir. İnsan, sadece aklıyla O Maruf ve Vedud olan Zat’ı tanıyamadığı için, O Zat-ı Akdes, onlara bu konuda rehberlik ve muallimlik yapacak peygamberleri göndermiştir. O peygamberler vasıtasıyla harika san’at eserleriyle kendisini insanlara tanıttırmış, mukabilinde iman etmelerini emretmiş, yine kıymetdar nimetleriyle kendisini sevdirmiş, mukabilinde şükür ve ibadet etmelerini emretmiştir. Demek Ma’ruf ve Vedud isimleri, peygamberlerin vücudunu bizzarure iktiza eder.
O peygamberler içinde bu tanıttırma ve sevdirme vazifesini en mükemmel bir tarzda ifa eden hiç şübhesiz Muhammed-i Arabi (a.s.m) olmuştur. Demek başta Ma’ruf ve Vedud isimleri olmak üzere bin bir ism-i İlahi, peygamberlerin vücudunu, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi iktiza eder. Risalet-i Muhammediyeyi inkâr ise, bin bir ism-i İlahiyi, bahusus Maruf ve Vedud isimlerini inkâr etmek hükmündedir.
Şimdi Ma’ruf ve Vedud isimlerinin tekvini olarak kainatta nasıl tezahür ettiğini izah edeceğiz, sonra teklifi onun üzerine bina edeceğiz:
Bu kâinatın sahib ve mutasarrıfı, kendini her bir güzel masnuuyla tanıttırıyor. Yarattığı her bir masnu’, bir harika-i san’at ve bir mu’cize-i kudrettir. Bütün mevcudat, harika bir san’at eseri olduğu cihette, “Ya Ma’rufu Ya Ellah” diyor.
ŞERH
insan nev’ine (hidâyet yolunu gösterdik.) Peygamberler vasıtasıyla hayır ve şerri bildirdik, saadet ve şekavet yollarını beyan ettik. Bundan sonra insan (ister şükredici, ister nankör olsun.) Her hâlde insanlara hidâyet yolu bildirilmiştir. Artık onların bir mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamıştır. İsteyen o nimetlerin kadrini bilir, şükrünü yerine getirir, îman sahibi olarak ebedî saadete kavuşur. İsteyen de nankörlükte bulunur, küfür ve isyan içinde yaşar, sonra da lâyık olduğu cezaya çarpılır.”1
Müellif (r.a), Nahl suresinin 66-69 ayet-i kerimelerinde geçen Cenab-ı Hakkın, kendisini onlarla tanıttırdığı antika san’atlarını ve kendisini onlarla sevdirdiği kıymetdar nimetlerini şöyle izah ediyor:
“Birinci Ayet:
وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذِى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا
Evet balarısı fıtratça ve vazifece öyle bir mu’cize-i kudrettir ki; koca Sure-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünki o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel proğramını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a’zaları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek; nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve müvazene ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar. İşte bu üç cihetle mu’cizeli bu san’at-ı İlahiyenin ve bu fiil-i Rabbaniyenin, bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda zuhuru ve ihatası, bedahetle vahdeti isbat eder.
İkinci Ayet:
وَاِنَّ لَكُمْ فِى اْلاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ
âyeti, ibret-feşan bir fermandır. Evet başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddi,
[1] İnsân, 76:2-3.
ŞERH
insan nev’ine (hidâyet yolunu gösterdik.) Peygamberler vasıtasıyla hayır ve şerri bildirdik, saadet ve şekavet yollarını beyan ettik. Bundan sonra insan (ister şükredici, ister nankör olsun.) Her hâlde insanlara hidâyet yolu bildirilmiştir. Artık onların bir mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamıştır. İsteyen o nimetlerin kadrini bilir, şükrünü yerine getirir, îman sahibi olarak ebedî saadete kavuşur. İsteyen de nankörlükte bulunur, küfür ve isyan içinde yaşar, sonra da lâyık olduğu cezaya çarpılır.”1
Müellif (r.a), Nahl suresinin 66-69 ayet-i kerimelerinde geçen Cenab-ı Hakkın, kendisini onlarla tanıttırdığı antika san’atlarını ve kendisini onlarla sevdirdiği kıymetdar nimetlerini şöyle izah ediyor:
“Birinci Ayet:
وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذِى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا
Evet balarısı fıtratça ve vazifece öyle bir mu’cize-i kudrettir ki; koca Sure-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünki o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel proğramını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a’zaları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek; nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve müvazene ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar. İşte bu üç cihetle mu’cizeli bu san’at-ı İlahiyenin ve bu fiil-i Rabbaniyenin, bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda zuhuru ve ihatası, bedahetle vahdeti isbat eder.
İkinci Ayet:
وَاِنَّ لَكُمْ فِى اْلاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ
âyeti, ibret-feşan bir fermandır. Evet başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddi,
[1] İnsân, 76:2-3.
ŞERH
وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفى خُسْرٍ اِلَّا الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
“Asra kasem ederim ki; bütün insanlar hüsrandadır.” Çünki dünya ve ahiret saadetini temin etmek için her gün yirmi dört saat denilen bir sermaye-i ömür, her bir insana verilmişken, insan nev’i bu sermaye-i ömrü, su-i istimal etmekle yani onu iman ve ibadet yolunda sarfetmemekle hüsrana düşer, zamanı ve ömrü boşu boşuna gider. “Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”1
Eğer bu sure-i celileyi, bu sada-i Kur’an’ı, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın fem-i mübarekinden dinleyebilsek veya biraz daha ilerleyip Hazret-i Cebrail, melaike ordusuyla Resulullah (s.a.v)’e vahiy indirirken bütün âleme kanatlarını açtığı, Hakim ve Rahim isimlerinin azamlık mertebesine ayine olduğu şekliyle dinleyebilsek, Cebrail (a.s), Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ ve tebellüğü işitebilsek, biraz daha terakki edip Mütekellim-i Ezelinin Peygamber Efendimize olan tekellümünü dinleyebilsek; işte o zaman Kur’an’ın akıl ve kalbler üzerine ne kadar te’sir ettiğini anlar, iman ve ubudiyet vazifesini hakkıyla eda ederiz. Müellif (r.a), Kur’an’ın bu üç nevi istimaını, Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde şöyle izah etmektedir:
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Kur’an-ı Kerim okunurken istimaında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:
1- Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev’-i beşere hitaben Kur’anın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatini kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübarekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
2- Veya Cebrail (A.S.) Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir.”2
Demek Cenab-ı Hak, Kur’an’da san’atını nazara verip Sani’ olduğunu tarif
[1] Asr, 103. Sûre.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Zeylü’l-Habbe, s. 140.
ŞERH
وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفى خُسْرٍ اِلَّا الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
“Asra kasem ederim ki; bütün insanlar hüsrandadır.” Çünki dünya ve ahiret saadetini temin etmek için her gün yirmi dört saat denilen bir sermaye-i ömür, her bir insana verilmişken, insan nev’i bu sermaye-i ömrü, su-i istimal etmekle yani onu iman ve ibadet yolunda sarfetmemekle hüsrana düşer, zamanı ve ömrü boşu boşuna gider. “Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”1
Eğer bu sure-i celileyi, bu sada-i Kur’an’ı, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın fem-i mübarekinden dinleyebilsek veya biraz daha ilerleyip Hazret-i Cebrail, melaike ordusuyla Resulullah (s.a.v)’e vahiy indirirken bütün âleme kanatlarını açtığı, Hakim ve Rahim isimlerinin azamlık mertebesine ayine olduğu şekliyle dinleyebilsek, Cebrail (a.s), Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ ve tebellüğü işitebilsek, biraz daha terakki edip Mütekellim-i Ezelinin Peygamber Efendimize olan tekellümünü dinleyebilsek; işte o zaman Kur’an’ın akıl ve kalbler üzerine ne kadar te’sir ettiğini anlar, iman ve ubudiyet vazifesini hakkıyla eda ederiz. Müellif (r.a), Kur’an’ın bu üç nevi istimaını, Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde şöyle izah etmektedir:
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Kur’an-ı Kerim okunurken istimaında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:
1- Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev’-i beşere hitaben Kur’anın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatini kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübarekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
2- Veya Cebrail (A.S.) Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir.”2
Demek Cenab-ı Hak, Kur’an’da san’atını nazara verip Sani’ olduğunu tarif
[1] Asr, 103. Sûre.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Zeylü’l-Habbe, s. 140.
ŞERH
eder. Nimetlerine nazarları celbedip Mün’im olduğunu isbat eder. San’atına bakıp imanla O’nu tanımamızı, nimetinden istifade edip şükür ve ibadetle O’nu sevmemizi emreder. Öyle ise insanın bu dünyadaki vazife-i asliyesi, iman ve ibadettir. Bu vazifeyi, nev-i beşere tebliğ eden ise başta Hazret-i Muhammed (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberlerdir.
O halde Ma’ruf ve Vedud isimleri bütün esmanın hulasasıdır, denilebilir. Çünkü bin bir ism-i İlahiye ayine olan mevcudat, bir cihette san’at eseridir, Ma’ruf olan bir Zat’ı tarif eder. Diğer bir cihette ise nimet eseridir, Vedud olan bir Zatı bildirir. Mevcudat içinde O Ma’ruf ve Vedud olan Zat’ı en mükemmel bir surette tanıyıp tanıttıran, sevip sevdiren hiç şübhesiz Habibullah (a.s.m)’dır.
Hulasa: Madem Ellah (c.c), Ma’ruf ve Vedud’dur. Elbette nev-i beşere kendisini tanıttıracak ve sevdirecektir ve bu isteğini nev-i beşere bildirmek için peygamberleri tavzif edecektir. Demek kâinatta tezahür eden Ma’ruf ve Vedud isimleri, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam eder. Öyle ise لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. Çünkü لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen bir kimse, bütün esma-i İlahiyeyi kabul ettiğini tasdik ve ikrar etmektedir. Hiçbir isim, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. O halde Ma’ruf ve Vedud isimleri dahi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz.
Netice-i Kelam: Ma’ruf ve Vedud isimleri, risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, Ma’ruf ve Vedud isimlerine dayanır. Ma’ruf ve Vedud isimlerini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir. Hem Ma’ruf ve Vedud isimlerini inkâr etmek, bütün esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten ifade etmektedir.
İşte bu hakikatı bilmeyen birçok kimse, dininde tereddüde düşüyor. Mesela; bazı hadis-i şeriflerde; “ لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen Cennete gider.” deniliyor.
ŞERH
eder. Nimetlerine nazarları celbedip Mün’im olduğunu isbat eder. San’atına bakıp imanla O’nu tanımamızı, nimetinden istifade edip şükür ve ibadetle O’nu sevmemizi emreder. Öyle ise insanın bu dünyadaki vazife-i asliyesi, iman ve ibadettir. Bu vazifeyi, nev-i beşere tebliğ eden ise başta Hazret-i Muhammed (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberlerdir.
O halde Ma’ruf ve Vedud isimleri bütün esmanın hulasasıdır, denilebilir. Çünkü bin bir ism-i İlahiye ayine olan mevcudat, bir cihette san’at eseridir, Ma’ruf olan bir Zat’ı tarif eder. Diğer bir cihette ise nimet eseridir, Vedud olan bir Zatı bildirir. Mevcudat içinde O Ma’ruf ve Vedud olan Zat’ı en mükemmel bir surette tanıyıp tanıttıran, sevip sevdiren hiç şübhesiz Habibullah (a.s.m)’dır.
Hulasa: Madem Ellah (c.c), Ma’ruf ve Vedud’dur. Elbette nev-i beşere kendisini tanıttıracak ve sevdirecektir ve bu isteğini nev-i beşere bildirmek için peygamberleri tavzif edecektir. Demek kâinatta tezahür eden Ma’ruf ve Vedud isimleri, risalet müessesesini, bahusus Risalet-i Muhammediyeyi istilzam eder. Öyle ise لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. Çünkü لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen bir kimse, bütün esma-i İlahiyeyi kabul ettiğini tasdik ve ikrar etmektedir. Hiçbir isim, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz. O halde Ma’ruf ve Vedud isimleri dahi, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sız olamaz.
Netice-i Kelam: Ma’ruf ve Vedud isimleri, risalet müessesesini iktiza eder. Tabir-i diğerle risalet müessesesi, Ma’ruf ve Vedud isimlerine dayanır. Ma’ruf ve Vedud isimlerini inkâr etmek, şirk olduğu gibi; bu isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de şirktir. Hem Ma’ruf ve Vedud isimlerini inkâr etmek, bütün esma-i İlahiyeyi inkâr etmek olduğu gibi; bu isimlerin iktiza ettiği risalet müessesesini veya bir peygamberin risaletini inkâr etmek de bütün esma-i İlahiyeyi ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Nisa suresinin 151. ayet-i kerimesi, bu hakikati sarahaten ifade etmektedir.
İşte bu hakikatı bilmeyen birçok kimse, dininde tereddüde düşüyor. Mesela; bazı hadis-i şeriflerde; “ لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen Cennete gider.” deniliyor.
ŞERH
pek çoktur. Zaiftir, hayat yükü gayet ağırdır. Eğer insan, bu kâinatta nihayetsiz bir rahmet, kudret ve kuvvet sahibi bir Zat-ı Kadir ve Rahim’i bulup iman ile O’na intisab etmezse, ibadetle hizmetine girmezse, daima elem ve keder çeker, hem zelil, hem rezil olur.
İnsan, tek başına o istimdad ve istinad noktası olan rahmet, kudret ve kuvvet sahibini bulamıyor. Bu âlemdeki bütün mevcudatın bir tek Zat’a ibadet ettiğini göremiyor. Nazarı kesretten vahdete dönmüyor, esbaba yapışıyor. Elbette böyle ağır bir imtihana tabi tutulan insana tevhidi bulması için bir muallim lazımdır. O muallim ise; başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün enbiyadır. Bu zevat-ı aliye, insanları iman ve ubudiyete davet etmekle onları gafletten kurtarıp nazarlarını kesretten vahdete çeviriyorlar. “Aldanma! Esbaba dalma! Sen esma-i ilâhiyenin ayinesi, Nur-u Muhammediden yapılmış bir masnu-u İlahi, Cennet ve Cehennemin bir nümunesisin. Bu üç hakikatten gafil olma! Ayinedarlığını, mahlukiyetini ve nümuneliğini bil, ayıl!” deyip ikaz ederler. İnsanların nazarını kesretten vahdete çevirirler. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m) gelecek ayet-i kübra lisanıyla der ki:
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ
“Ey insan! Yedi kat gök, yer ve bunların içindeki bütün mevcudat, Ellah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, kendi iradenizle onların tesbihini anlayamazsınız. Zira Risalet müessesesi olmadan hiçbir insan, tek başıyla mevcudat-ı âlemin zikir ve tesbihatını kavrayıp derkedemez.”1
Demek bu ayet-i kerime, nev-i beşeri ikaz ediyor. Bütün âlem, Darr ve Nafi’ olan Halık’ını tanıyor, biliyor ve O’na tesbih ediyor. O halde ey insan! Sen de bu mevcudat-ı âlemden geri kalma. Halıkını ve Rabbini tanı, O’nun kudretine istinad ve O’nun rahmetinden istimdad et. Zira ey insan! Sinekten ta Cehenneme kadar korktuğun her şey, O’nun emri altında hareket eder, O’nun emrine musahhardır. Her şeyin dizgini O’nun elindedir! Korkmaya layık olan yalnız O’dur. Eğer yalnız O’ndan korksan, yani O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınsan,
[1] İsrâ, 17:44.
ŞERH
pek çoktur. Zaiftir, hayat yükü gayet ağırdır. Eğer insan, bu kâinatta nihayetsiz bir rahmet, kudret ve kuvvet sahibi bir Zat-ı Kadir ve Rahim’i bulup iman ile O’na intisab etmezse, ibadetle hizmetine girmezse, daima elem ve keder çeker, hem zelil, hem rezil olur.
İnsan, tek başına o istimdad ve istinad noktası olan rahmet, kudret ve kuvvet sahibini bulamıyor. Bu âlemdeki bütün mevcudatın bir tek Zat’a ibadet ettiğini göremiyor. Nazarı kesretten vahdete dönmüyor, esbaba yapışıyor. Elbette böyle ağır bir imtihana tabi tutulan insana tevhidi bulması için bir muallim lazımdır. O muallim ise; başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün enbiyadır. Bu zevat-ı aliye, insanları iman ve ubudiyete davet etmekle onları gafletten kurtarıp nazarlarını kesretten vahdete çeviriyorlar. “Aldanma! Esbaba dalma! Sen esma-i ilâhiyenin ayinesi, Nur-u Muhammediden yapılmış bir masnu-u İlahi, Cennet ve Cehennemin bir nümunesisin. Bu üç hakikatten gafil olma! Ayinedarlığını, mahlukiyetini ve nümuneliğini bil, ayıl!” deyip ikaz ederler. İnsanların nazarını kesretten vahdete çevirirler. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m) gelecek ayet-i kübra lisanıyla der ki:
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ
“Ey insan! Yedi kat gök, yer ve bunların içindeki bütün mevcudat, Ellah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, kendi iradenizle onların tesbihini anlayamazsınız. Zira Risalet müessesesi olmadan hiçbir insan, tek başıyla mevcudat-ı âlemin zikir ve tesbihatını kavrayıp derkedemez.”1
Demek bu ayet-i kerime, nev-i beşeri ikaz ediyor. Bütün âlem, Darr ve Nafi’ olan Halık’ını tanıyor, biliyor ve O’na tesbih ediyor. O halde ey insan! Sen de bu mevcudat-ı âlemden geri kalma. Halıkını ve Rabbini tanı, O’nun kudretine istinad ve O’nun rahmetinden istimdad et. Zira ey insan! Sinekten ta Cehenneme kadar korktuğun her şey, O’nun emri altında hareket eder, O’nun emrine musahhardır. Her şeyin dizgini O’nun elindedir! Korkmaya layık olan yalnız O’dur. Eğer yalnız O’ndan korksan, yani O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınsan,
[1] İsrâ, 17:44.
ŞERH
her şey senden korkar ve sana musahhar olur. Eğer O’ndan korkmazsan, o zaman sen her şeyden korkar ve titrer bir vaziyete düşersin. Evet, Ellah’a abd ve asker olana her şey musahhardır, olmayana her şey düşmandır.
Hem bir çiçekten ta Cennete kadar sevdiğin, istediğin ve muhtaç olduğun her şeyin hazinesi, O’nun yanındadır, her şeyin anahtarı O’nun elindedir, O’na yalvar, O’ndan iste. Eğer ihtiyacını yalnız O’na arzetsen, O gayet suhuletle bütün ihtiyaçlarını kaza eder. Eğer ihtiyaçlarını O’na arzetmezsen, her şeye karşı bir dilenci vaziyetine düşersin. Bu nedenle O Zat-ı Zü’l-Celal, korktuklarından emin, umduklarına nail olman için peygamberleri ve semavi kitablarıyla seni tevhide davet ediyor. İşte Hazret-i Muhammed (a.s.m), o semavi kitabların en birincisi olan Kur’an-ı Kerim ile tevhidin bu mertebesini nev-i beşere şöyle ders veriyor:
وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَ فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذًا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
“(Ellah’ı bırakıp da sana fayda ve zarar veremeyecek şeylere) putlara, insanlara vesâir mahlûklara (ibâdet etme. Şayet) onlara ibâdet (edecek olursan, şübhe yok ki, o takdir de) öyle mâbudluk sıfatına sahip olmayan fâni şeylere ibadet ettiğin için (zalimlerden olmuş olursun.) Çünki o takdirde ibâdet, yerine konulmuş olmaz, zarar ve menfaate kadir olmayan bir şeye boş yere ibâdette bulunulmuş olur ki, bu en büyük bir zulümdur ve Ellah’ın hukukuna bir tecavüzdür.”
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ اِلَّا هُوَ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِه۪ يُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
“(Eğer Ellahu Teâlâ sana bir zarar,) fakirlik veya hastalık gibi bir musibet (dokundurursa artık Ondan başka) O nihayetsiz kudret sahibinden başka (onu) o zararı (açacak) giderecek (hiçbir güç yoktur.) Hiçbir kimse buna güç yetiremez (ve eğer sana bir hayr) bol rızk ve sıhhat gibi bir hayr (dilerse) o da senin hakkında ilâhî bir lütuf demektir, (artık Onun o) (fazlını) lütf ve keremini (reddedecek yoktur) hiçbir kimse ona mâni olamaz. Demek Darr ve Nafî’ yalnız Ellah’tır. Zararı veren yalnız O’dur. Menfaati veren de yalnız O’dur. O Rahman-ı Zülcemal (bunu) bu
ŞERH
her şey senden korkar ve sana musahhar olur. Eğer O’ndan korkmazsan, o zaman sen her şeyden korkar ve titrer bir vaziyete düşersin. Evet, Ellah’a abd ve asker olana her şey musahhardır, olmayana her şey düşmandır.
Hem bir çiçekten ta Cennete kadar sevdiğin, istediğin ve muhtaç olduğun her şeyin hazinesi, O’nun yanındadır, her şeyin anahtarı O’nun elindedir, O’na yalvar, O’ndan iste. Eğer ihtiyacını yalnız O’na arzetsen, O gayet suhuletle bütün ihtiyaçlarını kaza eder. Eğer ihtiyaçlarını O’na arzetmezsen, her şeye karşı bir dilenci vaziyetine düşersin. Bu nedenle O Zat-ı Zü’l-Celal, korktuklarından emin, umduklarına nail olman için peygamberleri ve semavi kitablarıyla seni tevhide davet ediyor. İşte Hazret-i Muhammed (a.s.m), o semavi kitabların en birincisi olan Kur’an-ı Kerim ile tevhidin bu mertebesini nev-i beşere şöyle ders veriyor:
وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَ فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذًا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
“(Ellah’ı bırakıp da sana fayda ve zarar veremeyecek şeylere) putlara, insanlara vesâir mahlûklara (ibâdet etme. Şayet) onlara ibâdet (edecek olursan, şübhe yok ki, o takdir de) öyle mâbudluk sıfatına sahip olmayan fâni şeylere ibadet ettiğin için (zalimlerden olmuş olursun.) Çünki o takdirde ibâdet, yerine konulmuş olmaz, zarar ve menfaate kadir olmayan bir şeye boş yere ibâdette bulunulmuş olur ki, bu en büyük bir zulümdur ve Ellah’ın hukukuna bir tecavüzdür.”
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ اِلَّا هُوَ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِه۪ يُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
“(Eğer Ellahu Teâlâ sana bir zarar,) fakirlik veya hastalık gibi bir musibet (dokundurursa artık Ondan başka) O nihayetsiz kudret sahibinden başka (onu) o zararı (açacak) giderecek (hiçbir güç yoktur.) Hiçbir kimse buna güç yetiremez (ve eğer sana bir hayr) bol rızk ve sıhhat gibi bir hayr (dilerse) o da senin hakkında ilâhî bir lütuf demektir, (artık Onun o) (fazlını) lütf ve keremini (reddedecek yoktur) hiçbir kimse ona mâni olamaz. Demek Darr ve Nafî’ yalnız Ellah’tır. Zararı veren yalnız O’dur. Menfaati veren de yalnız O’dur. O Rahman-ı Zülcemal (bunu) bu
ŞERH
nihayetsiz kudret sahibinden (başka açacak) kaldıracak ve giderecek başka bir zât (yoktur.) Bu zarar, ancak onun kudret ve iradesiyle def’ edilir. (Ve eğer sana bir hayr dokundurursa,) lezzet, ferah ve sevinç gibi, sıhhat ve zenginlik gibi fâideli bir şey ihsan ederse o da onun bir lütfudur. Ona da kimse mâni olamaz. (İşte O) Zat-ı Akdes, (her şeye) hayr ve şer, zarar ve menfaat kabilinden her hadiseyi meydana getirmeğe (hakkıyla kadirdir.) Onun kudreti herşeye kâfidir.”1
لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَااهْتَدَيْتُمْ
“(Siz) kitab ve sünnete sarılmakla (hidayette bulunduktan sonra) Dini hükümlere riayetkar olup takva sahibi olarak yaşadığınız takdirde (dalalete düşmüş olanlar size bir zarar veremez)”2
Demek Darr u Nafi yalnız Ellah’tır. Zarar ve menfaat yalnız O’nun elindedir. Öyle ise zarar ve menfaat elinde olan ve perde-i gayb arkasında tasarruf eden O Zat’ı bulmak lâzım ve elzemdir. Ondan gafil olmak, vebal-i azimdir. İnsan, şuurlu ve yüksek bir kabiliyette yaratıldığı için kesrete mübteladır. Bu sebeple her şeyden elem çeker, her şeyi de ister. Peygamberler ise, böyle aciz ve fakir yaratılan insanların yüzlerini kesretten ve sebeplerden vahdet ve müsebbibu’l-esbaba çevirmek vazifesiyle tavzif edilmişlerdir. O zevat-ı aliye, insanlara, zarar ve menfaatin Ellah’ın elinde olduğunu, O’nun emir ve izni, havl ve kuvveti olmadan hiçbir şeyin zarar ve menfaat veremeyeceğini, her şeyin dizgini O’nun elinde, her şeyin anahtarı O’nun yanında olduğunu ders verip bir tek Zat’a tevekkül ve iltica etmelerini emretmişler ve böylece insanların hadsiz korkulardan ve elemlerden emin olmalarına, mevcudata karşı zillet ve dilencilik vaziyetine düşmekten kurtulmalarına vesile olmuşlardır. Müellif (r.a) ise sırr-ı veraset-i nübuvvetle bu asır insanlarına bu dersi şöyle izah etmektedir:
“İnsan, kâinatın ekser enva’ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zü’l-Celal’i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı
[1] En‘ám, 6:17.
[2] Mâide, 5:105.
ŞERH
nihayetsiz kudret sahibinden (başka açacak) kaldıracak ve giderecek başka bir zât (yoktur.) Bu zarar, ancak onun kudret ve iradesiyle def’ edilir. (Ve eğer sana bir hayr dokundurursa,) lezzet, ferah ve sevinç gibi, sıhhat ve zenginlik gibi fâideli bir şey ihsan ederse o da onun bir lütfudur. Ona da kimse mâni olamaz. (İşte O) Zat-ı Akdes, (her şeye) hayr ve şer, zarar ve menfaat kabilinden her hadiseyi meydana getirmeğe (hakkıyla kadirdir.) Onun kudreti herşeye kâfidir.”1
لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَااهْتَدَيْتُمْ
“(Siz) kitab ve sünnete sarılmakla (hidayette bulunduktan sonra) Dini hükümlere riayetkar olup takva sahibi olarak yaşadığınız takdirde (dalalete düşmüş olanlar size bir zarar veremez)”2
Demek Darr u Nafi yalnız Ellah’tır. Zarar ve menfaat yalnız O’nun elindedir. Öyle ise zarar ve menfaat elinde olan ve perde-i gayb arkasında tasarruf eden O Zat’ı bulmak lâzım ve elzemdir. Ondan gafil olmak, vebal-i azimdir. İnsan, şuurlu ve yüksek bir kabiliyette yaratıldığı için kesrete mübteladır. Bu sebeple her şeyden elem çeker, her şeyi de ister. Peygamberler ise, böyle aciz ve fakir yaratılan insanların yüzlerini kesretten ve sebeplerden vahdet ve müsebbibu’l-esbaba çevirmek vazifesiyle tavzif edilmişlerdir. O zevat-ı aliye, insanlara, zarar ve menfaatin Ellah’ın elinde olduğunu, O’nun emir ve izni, havl ve kuvveti olmadan hiçbir şeyin zarar ve menfaat veremeyeceğini, her şeyin dizgini O’nun elinde, her şeyin anahtarı O’nun yanında olduğunu ders verip bir tek Zat’a tevekkül ve iltica etmelerini emretmişler ve böylece insanların hadsiz korkulardan ve elemlerden emin olmalarına, mevcudata karşı zillet ve dilencilik vaziyetine düşmekten kurtulmalarına vesile olmuşlardır. Müellif (r.a) ise sırr-ı veraset-i nübuvvetle bu asır insanlarına bu dersi şöyle izah etmektedir:
“İnsan, kâinatın ekser enva’ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zü’l-Celal’i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı
[1] En‘ám, 6:17.
[2] Mâide, 5:105.
ŞERH
“Kâinatın ekser enva’ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan وَحْدَهُ kelimesinde bir melce’, bir halaskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani, وَحْدَهُ manen der: “Ellah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey’in anahtarı onun yanında, her şey’in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.”1
“Şu mahlukatın dizginleri kimin elinde ise, ona râm olmanız lâzımdır. Tâ onun mülkündeki mahluklar da size râm olabilsin.”2
“Senin Hâlıkın olan şu memleketin Mâlik-i Hakikîsinin emrine herşey müsahhardır, herşeyin dizgini onun elindedir, ona intisabın yeter.”3
“Ey kendini insan zanneden insan! Seni yapan ancak o zât olabilir ki: Dünya ve âhiret birer menzil, arz ve sema birer sahife, ezel ve ebed dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir zât olabilir. Öyle ise insanın mabudu ve melcei ve halaskârı o olabilir ki; arz ve semaya hükmeder, dünya ve ukba dizginlerine mâliktir.”4
“Ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.”5
İnsan, şuurca kesrete mübteladır, tek başına vahdeti bulamaz. Ancak peygamberler vasıtasıyla vahdeti bulabilir. İnsan kesretten kurtulup Darr ve Nafi olan bir Zatı bulunca اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعينُ der. Bütün kâinatın ibadetini kendi ibadeti içine alarak, kâinatın da acz ve za’fını ve fakr ve ihtiyacını,
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 1. Makám, s. 224.
[2] Sözler, 20. Söz, 2. Makám, s. 260.
[3] Lem‘alar, 26. Lem‘a, 13. Rica, s. 250.
[4] Mesnevî-i Nûriyye, Zühre, s. 176.
[5] Sözler, 1. Söz, s. 6.
ŞERH
“Kâinatın ekser enva’ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan وَحْدَهُ kelimesinde bir melce’, bir halaskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani, وَحْدَهُ manen der: “Ellah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey’in anahtarı onun yanında, her şey’in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.”1
“Şu mahlukatın dizginleri kimin elinde ise, ona râm olmanız lâzımdır. Tâ onun mülkündeki mahluklar da size râm olabilsin.”2
“Senin Hâlıkın olan şu memleketin Mâlik-i Hakikîsinin emrine herşey müsahhardır, herşeyin dizgini onun elindedir, ona intisabın yeter.”3
“Ey kendini insan zanneden insan! Seni yapan ancak o zât olabilir ki: Dünya ve âhiret birer menzil, arz ve sema birer sahife, ezel ve ebed dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir zât olabilir. Öyle ise insanın mabudu ve melcei ve halaskârı o olabilir ki; arz ve semaya hükmeder, dünya ve ukba dizginlerine mâliktir.”4
“Ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.”5
İnsan, şuurca kesrete mübteladır, tek başına vahdeti bulamaz. Ancak peygamberler vasıtasıyla vahdeti bulabilir. İnsan kesretten kurtulup Darr ve Nafi olan bir Zatı bulunca اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعينُ der. Bütün kâinatın ibadetini kendi ibadeti içine alarak, kâinatın da acz ve za’fını ve fakr ve ihtiyacını,
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 1. Makám, s. 224.
[2] Sözler, 20. Söz, 2. Makám, s. 260.
[3] Lem‘alar, 26. Lem‘a, 13. Rica, s. 250.
[4] Mesnevî-i Nûriyye, Zühre, s. 176.
[5] Sözler, 1. Söz, s. 6.
ŞERH
dedim. Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı; Kâ’be-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim,
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
olan imanın tercümanını mübarek Hacer-ül Esved’e tevdi’ edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki: Dâhil olduğum cemaat üç daireye ayrıldı:
Birinci Daire: Rûy-i zeminde mü’minler ve muvahhidîndeki cemaat-ı uzma.
İkinci Daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrada, bir tesbihat-ı uzmada, her taife kendine mahsus salavat ve tesbihat ile meşgul bir cemaat içindeyim. “Vezaif-i Eşya” tabir edilen hidemat-ı meşhude, onların ubudiyetlerinin ünvanlarıdır. O halde “Ellahü Ekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:
Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz zahiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemmiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki zerrat-ı vücudiyemden tâ havass-ı zahiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubudiyetle ve şükraniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki latife-i Rabbaniyem, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım, o iki cemaat-ı uzmayı niyet ederek demişti.
Elhasıl: “Na’büdü” nun’u, şu üç cemaate işaret ediyor. İşte bu halette iken birden Kur’an-ı Hakîm’in tercümanı ve mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Medine-i Münevvere denilen manevî minberinde, şahsiyet-i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek, يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitabını, manen herkes gibi ben de işitip; o üç cemaatte herkes benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ ile mukabele ediyor tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
Madem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhatab ittihaz edip, umum mevcudatla konuşur ve şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitab-ı izzeti, nev’-i beşere belki umum zîruha ve zîşuura tebliğ ediyor. İşte bütün mazi ve müstakbel,
ŞERH
dedim. Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı; Kâ’be-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim,
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
olan imanın tercümanını mübarek Hacer-ül Esved’e tevdi’ edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki: Dâhil olduğum cemaat üç daireye ayrıldı:
Birinci Daire: Rûy-i zeminde mü’minler ve muvahhidîndeki cemaat-ı uzma.
İkinci Daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrada, bir tesbihat-ı uzmada, her taife kendine mahsus salavat ve tesbihat ile meşgul bir cemaat içindeyim. “Vezaif-i Eşya” tabir edilen hidemat-ı meşhude, onların ubudiyetlerinin ünvanlarıdır. O halde “Ellahü Ekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:
Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz zahiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemmiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki zerrat-ı vücudiyemden tâ havass-ı zahiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubudiyetle ve şükraniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki latife-i Rabbaniyem, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım, o iki cemaat-ı uzmayı niyet ederek demişti.
Elhasıl: “Na’büdü” nun’u, şu üç cemaate işaret ediyor. İşte bu halette iken birden Kur’an-ı Hakîm’in tercümanı ve mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Medine-i Münevvere denilen manevî minberinde, şahsiyet-i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek, يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitabını, manen herkes gibi ben de işitip; o üç cemaatte herkes benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ ile mukabele ediyor tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
Madem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhatab ittihaz edip, umum mevcudatla konuşur ve şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitab-ı izzeti, nev’-i beşere belki umum zîruha ve zîşuura tebliğ ediyor. İşte bütün mazi ve müstakbel,
ŞERH
İşte Peygamberler, nev-i beşeri kesretten kurtarıp kesretin vekili olarak ubudiyet-i külliye ile onları vahdete, yani Ellah’ın huzuruna çıkarır.
İnsan, kesrete mübtela olduğundan çoğu defa gaflete düşer ve çoğu zaman kendisini gafletten kurtaramaz.
Hoca-i Ahrar’a: Gaflet nedir? Diye sormuşlar. Buyurmuş ki: “Onu hayatımda hiç tatmadım. Ben küçüklüğümden beri şu âleme bakar bakmaz, Ellah’ı ve ahireti hatırladım. Hiç gaflet gibi bir hadise ile karşılaşmadım.”
Gaflet kelimesinin lugat manası; etrafında olup bitenlerden haberi olmamak demektir. Istılahi manası ise; kendisine ve âleme bakarken Cenab-ı Hakk’ı ve ahireti hatırlamama haline denir. Yani kâinatı esma-i İlahiyeye ayine ve ahirete mezraa şeklinde görmemek, dünyaya heva-i nefis hesabına bakmaktır. Mevcudat-ı âlem bin bir isim ve sıfat-ı İlahiye ile Sani-i Âlemi tarif ettiği ve ahiretin nümunesi olduğunu gösterdiği ve bu maksad için daimi bir tebeddül ve teğayyüre maruz kaldığı ve zeval ve fenay-ı âlemi ilan ettiği halde; ehl-i küfür ve isyan, zeval ve fenay-ı âlemi anlamadığı, dünyanın zahiri kısmını bilip iç yüzü olan esma ve ahirete bakan yüzünü görmediği ve okuyamadığı için gaflete düşüyor, bunun neticesi olarak önce ahireti, sonra vücud ve vahdete şehadet eden ayat-ı tekviniye ve teklifiyeyi inkâr ediyor. Gelecek ayet-i kerime ehl-i dalaletin, dünyanın fani yüzüne hasr-ı nazar etmeleri sebebiyle ahiret ve ayat-ı İlahiyeden gaflet ettiklerini şöyle izah etmektedir:
يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ
“Evet, insanların birçoğu yalnız bu (dünya hayatından aşikâre olanı bilirler.) Onlar yalnız maddî menfaatlerini sağlayan, nefsi arzularına hizmet eden şeyleri bilir, ebedî menfaatlerini, selâmet ve saadetlerini temin edecek şeyleri düşünüp kazanmak istemezler. (Ahiretten ise, habersiz olanlar) O ebedî hayatı düşünmeyenler, onu te’mine çalışmayı hatırlarına getirmeyenler, işte (onlardır.) O yalnız dünyanın geçici varlığıyla iktifa edenlerdir. Evet, tam gaflet ehli işte (onlar) dır. İnsan, yaradılışındaki hikmet ve gayeyi düşünmelidir, ona göre çalışmalıdır, üzerine düşen vazifelerden habersiz bulunmamalıdır. Ellah ve ahiretten gafil olmamalıdır.”1
[1] Rûm, 30:7.
ŞERH
İşte Peygamberler, nev-i beşeri kesretten kurtarıp kesretin vekili olarak ubudiyet-i külliye ile onları vahdete, yani Ellah’ın huzuruna çıkarır.
İnsan, kesrete mübtela olduğundan çoğu defa gaflete düşer ve çoğu zaman kendisini gafletten kurtaramaz.
Hoca-i Ahrar’a: Gaflet nedir? Diye sormuşlar. Buyurmuş ki: “Onu hayatımda hiç tatmadım. Ben küçüklüğümden beri şu âleme bakar bakmaz, Ellah’ı ve ahireti hatırladım. Hiç gaflet gibi bir hadise ile karşılaşmadım.”
Gaflet kelimesinin lugat manası; etrafında olup bitenlerden haberi olmamak demektir. Istılahi manası ise; kendisine ve âleme bakarken Cenab-ı Hakk’ı ve ahireti hatırlamama haline denir. Yani kâinatı esma-i İlahiyeye ayine ve ahirete mezraa şeklinde görmemek, dünyaya heva-i nefis hesabına bakmaktır. Mevcudat-ı âlem bin bir isim ve sıfat-ı İlahiye ile Sani-i Âlemi tarif ettiği ve ahiretin nümunesi olduğunu gösterdiği ve bu maksad için daimi bir tebeddül ve teğayyüre maruz kaldığı ve zeval ve fenay-ı âlemi ilan ettiği halde; ehl-i küfür ve isyan, zeval ve fenay-ı âlemi anlamadığı, dünyanın zahiri kısmını bilip iç yüzü olan esma ve ahirete bakan yüzünü görmediği ve okuyamadığı için gaflete düşüyor, bunun neticesi olarak önce ahireti, sonra vücud ve vahdete şehadet eden ayat-ı tekviniye ve teklifiyeyi inkâr ediyor. Gelecek ayet-i kerime ehl-i dalaletin, dünyanın fani yüzüne hasr-ı nazar etmeleri sebebiyle ahiret ve ayat-ı İlahiyeden gaflet ettiklerini şöyle izah etmektedir:
يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ
“Evet, insanların birçoğu yalnız bu (dünya hayatından aşikâre olanı bilirler.) Onlar yalnız maddî menfaatlerini sağlayan, nefsi arzularına hizmet eden şeyleri bilir, ebedî menfaatlerini, selâmet ve saadetlerini temin edecek şeyleri düşünüp kazanmak istemezler. (Ahiretten ise, habersiz olanlar) O ebedî hayatı düşünmeyenler, onu te’mine çalışmayı hatırlarına getirmeyenler, işte (onlardır.) O yalnız dünyanın geçici varlığıyla iktifa edenlerdir. Evet, tam gaflet ehli işte (onlar) dır. İnsan, yaradılışındaki hikmet ve gayeyi düşünmelidir, ona göre çalışmalıdır, üzerine düşen vazifelerden habersiz bulunmamalıdır. Ellah ve ahiretten gafil olmamalıdır.”1
[1] Rûm, 30:7.
METİN
Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki; her biri bir bürhan-ı kat’idir ki; ulûhiyet risaletsiz olamaz.
ŞERH
bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin.” cümlesi, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki; her biri bir bürhan-ı kat’idir ki; ulûhiyet) ve rububiyet sıfatları, (risaletsiz olamaz.)
Müellif (r.a), bu cümlelerinde rububiyet sıfatını hazfetmiştir. Çünkü geçen izahatta rububiyet ve ulûhiyet sıfatları beraber izah edildiği ve sibak-ı kelamdan da bu anlaşıldığı için, bu cümlede rububiyet sıfatı hazfedilmiştir. Müellif (r.a), bu cümlede geçen “ulûhiyet” kelimesini, Kelam İlmi ıstılahında geçen manada kullanmaktadır. Ma’budiyet manasında olan ulûhiyet sıfatını kasdetmiyor. Kelam İlmi ıstılahında ulûhiyet; yedi sıfat-ı subutiye ile altı sıfat-ı selbiyenin tecelliyatına denir. Bununla beraber, tecelliyat-ı esma ve tecelliyat-ı ef’ale de iltizamen delalet eder. İlm-i Kelam ıstılahında rububiyet ise; tecelliyat-ı ef’al ve esmaya denir. Bununla beraber tecelliyat-ı zat ve tecelliyat-ı sıfata da iltizamen delalet eder. Demek ulûhiyet ve rububiyet sıfatları, bütün esma ve sıfat-ı İlahiyeyi içine almaktadır. Bütün esma ve sıfat-ı İlahiye ise, risalet müessesesini istilzam ve iktiza eder.
Bu eserin baş kısmında geçen “Nasıl Güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de “ulûhiyet” de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.” Cümlesindeki “uluhiyet” kelimesi ise, mabudiyet manasında kullanılmıştır.
Müellif (r.a), mezkûr vezaif-i nübuvveti şöylece hulâsa etti: Cenab-ı Hakkın başta altı sıfat-ı selbiyesi ve yedi sıfat-ı subutiyesi olmak üzere bütün sıfat-ı kudsiyesi ve bu sıfatlardan müştak olan bin bir ism-i İlahisi vardır. Bu sıfat ve isimlerin her birisi, nübuvveti iktiza etmektedir. O halde sıfat-ı kudsiye sayısınca ve esma-i İlahiye adedince risaletin delillleri vardır. Evet Ellah’a iman, peygamberlere imanı iktiza eder. Ellah’ın her bir sıfatı ve her bir ismi, peygamberlik müessesesini isbat eder.
Evet bir ism-i İlâhi, Risalet-i Muhammediyeyi bir def’a iktiza ederse, bin bir
METİN
Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki; her biri bir bürhan-ı kat’idir ki; ulûhiyet risaletsiz olamaz.
ŞERH
bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin.” cümlesi, mezkur ayet-i kerimelerden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki; her biri bir bürhan-ı kat’idir ki; ulûhiyet) ve rububiyet sıfatları, (risaletsiz olamaz.)
Müellif (r.a), bu cümlelerinde rububiyet sıfatını hazfetmiştir. Çünkü geçen izahatta rububiyet ve ulûhiyet sıfatları beraber izah edildiği ve sibak-ı kelamdan da bu anlaşıldığı için, bu cümlede rububiyet sıfatı hazfedilmiştir. Müellif (r.a), bu cümlede geçen “ulûhiyet” kelimesini, Kelam İlmi ıstılahında geçen manada kullanmaktadır. Ma’budiyet manasında olan ulûhiyet sıfatını kasdetmiyor. Kelam İlmi ıstılahında ulûhiyet; yedi sıfat-ı subutiye ile altı sıfat-ı selbiyenin tecelliyatına denir. Bununla beraber, tecelliyat-ı esma ve tecelliyat-ı ef’ale de iltizamen delalet eder. İlm-i Kelam ıstılahında rububiyet ise; tecelliyat-ı ef’al ve esmaya denir. Bununla beraber tecelliyat-ı zat ve tecelliyat-ı sıfata da iltizamen delalet eder. Demek ulûhiyet ve rububiyet sıfatları, bütün esma ve sıfat-ı İlahiyeyi içine almaktadır. Bütün esma ve sıfat-ı İlahiye ise, risalet müessesesini istilzam ve iktiza eder.
Bu eserin baş kısmında geçen “Nasıl Güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de “ulûhiyet” de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.” Cümlesindeki “uluhiyet” kelimesi ise, mabudiyet manasında kullanılmıştır.
Müellif (r.a), mezkûr vezaif-i nübuvveti şöylece hulâsa etti: Cenab-ı Hakkın başta altı sıfat-ı selbiyesi ve yedi sıfat-ı subutiyesi olmak üzere bütün sıfat-ı kudsiyesi ve bu sıfatlardan müştak olan bin bir ism-i İlahisi vardır. Bu sıfat ve isimlerin her birisi, nübuvveti iktiza etmektedir. O halde sıfat-ı kudsiye sayısınca ve esma-i İlahiye adedince risaletin delillleri vardır. Evet Ellah’a iman, peygamberlere imanı iktiza eder. Ellah’ın her bir sıfatı ve her bir ismi, peygamberlik müessesesini isbat eder.
Evet bir ism-i İlâhi, Risalet-i Muhammediyeyi bir def’a iktiza ederse, bin bir
ŞERH
ism-i İlâhi, Risalet-i Muhammediyeyi bin bir def’a iktiza eder. Demek bin bir ism-i İlahi, bin bir def’a hem tevhidin, hem ahiretin, hem de risaletin delilidir. Çünki; hiç bir isim yoktur ki; tevhid, haşir ve risaleti bildirmesin.
İşte bu mes’ele-i azimeyi anlamaya, çözmeye ve derketmeye “hakikat ilmi” denir. Bu hakikat ilmini talim eden Zata “peygamber”, o hakikatı kabul edenlere de “ümmet-i icabet” denir. Öyle ise; Risalet-i Ahmediyeyi kabul etmeyen, bin bir isimle müsemma olan Zat-ı Zü’l-Celal’i ve ahireti de kabul etmemiş olur. Nisa suresinin 150 ve 151. ayet-i kerimelerinin sarahatince müşrik ve kâfir sınıfına dahil olur. Bu ehemmiyetli hakikattan dolayı; Risalet-i Muhammediyeyi kabul etmeyen Yahudi ve Hıristiyanlar, Kur’an nazarında müşrik ve kâfir sayılmışlardır.
Evet, nev-i beşer için bir rehbere, bir muarrife ve bir muallime ihtiyaç vardır. Zira insanın bu dünyaya gönderiliş gayesi bunu iktiza eder. Şöyle ki:
İnsan bu dünyaya üç maksad için gönderilmiştir:
Birincisi: Cenab-ı Hakk’ın binbir ismi vardır. O bin bir ismin her biri, gizli birer hazine hükmünde âlemde tecelli etmektedir. İnsan, bu dünyaya o gizli hazineler hükmünde olan esma-i İlahiye ile o hazineler sahibini bulmak için gönderilmiştir.
İkincisi: Şu kâinat, ahiretin tarlası ve bir fidanlık bahçesi, Cennet ve Cehennemin birer nümunesidir. İnsan, bu dünyaya şu âlemin Cennet ve Cehennemin birer nümunesi olduğunu ve yine Cennet ve Cehenneme doğru akıp gittiğini keşfetmek ve dar-ı ahiretteki saadet-i ebediyeyi kazanmak için gönderilmiştir.
Üçüncüsü: Mevcudat-ı âlem, Nur-u Muhammedî’den halkedilmiştir. Âlemin mayesi ve çekirdeği o nurdur. İnsan, bu dünyaya o Nur-u Muhammedi, bu âlemin çekirdeği ve Zat-ı Ahmediye ise, bu âlemin meyvesi olduğunu anlamak ve her şeyle alakadar olan Risalet-i Muhammediyeyi tasdik etmek için gönderilmiştir.
İnsan, tek başıyla her biri gizli birer hazine olan esma-i İlahiyeyi anlayamadığı ve o esmanın tecelliyatının muktezası olan tededdül ve tahavvül neticesinde ortaya çıkan muammayı, kâinat ve insan nedir, nereden geliyorlar, nereye gidiyorlar? Suallerinin cevabını çözemediği, kâinatın Cennet ve Cehennemin nümunesi olduğunu bilemediği ve mevcudat-ı âlemin Nur-u Muhammediden
ŞERH
ism-i İlâhi, Risalet-i Muhammediyeyi bin bir def’a iktiza eder. Demek bin bir ism-i İlahi, bin bir def’a hem tevhidin, hem ahiretin, hem de risaletin delilidir. Çünki; hiç bir isim yoktur ki; tevhid, haşir ve risaleti bildirmesin.
İşte bu mes’ele-i azimeyi anlamaya, çözmeye ve derketmeye “hakikat ilmi” denir. Bu hakikat ilmini talim eden Zata “peygamber”, o hakikatı kabul edenlere de “ümmet-i icabet” denir. Öyle ise; Risalet-i Ahmediyeyi kabul etmeyen, bin bir isimle müsemma olan Zat-ı Zü’l-Celal’i ve ahireti de kabul etmemiş olur. Nisa suresinin 150 ve 151. ayet-i kerimelerinin sarahatince müşrik ve kâfir sınıfına dahil olur. Bu ehemmiyetli hakikattan dolayı; Risalet-i Muhammediyeyi kabul etmeyen Yahudi ve Hıristiyanlar, Kur’an nazarında müşrik ve kâfir sayılmışlardır.
Evet, nev-i beşer için bir rehbere, bir muarrife ve bir muallime ihtiyaç vardır. Zira insanın bu dünyaya gönderiliş gayesi bunu iktiza eder. Şöyle ki:
İnsan bu dünyaya üç maksad için gönderilmiştir:
Birincisi: Cenab-ı Hakk’ın binbir ismi vardır. O bin bir ismin her biri, gizli birer hazine hükmünde âlemde tecelli etmektedir. İnsan, bu dünyaya o gizli hazineler hükmünde olan esma-i İlahiye ile o hazineler sahibini bulmak için gönderilmiştir.
İkincisi: Şu kâinat, ahiretin tarlası ve bir fidanlık bahçesi, Cennet ve Cehennemin birer nümunesidir. İnsan, bu dünyaya şu âlemin Cennet ve Cehennemin birer nümunesi olduğunu ve yine Cennet ve Cehenneme doğru akıp gittiğini keşfetmek ve dar-ı ahiretteki saadet-i ebediyeyi kazanmak için gönderilmiştir.
Üçüncüsü: Mevcudat-ı âlem, Nur-u Muhammedî’den halkedilmiştir. Âlemin mayesi ve çekirdeği o nurdur. İnsan, bu dünyaya o Nur-u Muhammedi, bu âlemin çekirdeği ve Zat-ı Ahmediye ise, bu âlemin meyvesi olduğunu anlamak ve her şeyle alakadar olan Risalet-i Muhammediyeyi tasdik etmek için gönderilmiştir.
İnsan, tek başıyla her biri gizli birer hazine olan esma-i İlahiyeyi anlayamadığı ve o esmanın tecelliyatının muktezası olan tededdül ve tahavvül neticesinde ortaya çıkan muammayı, kâinat ve insan nedir, nereden geliyorlar, nereye gidiyorlar? Suallerinin cevabını çözemediği, kâinatın Cennet ve Cehennemin nümunesi olduğunu bilemediği ve mevcudat-ı âlemin Nur-u Muhammediden
METİN
Şimdi acaba âlemde Muhammedi Arabi (a.s.m)’dan beyan olunan evsaf ve vezaife daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş. Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, asla ve kat’a!
ŞERH
itibariyle her şeye yakındır. Hangi zerreye baksak O’nun nurunu görebiliriz. Ayine-i ruhuna bakabilen her insan, O’nunla görüşebilir. O’na selâm getirdiğimiz zaman, hakikati yanımızda hazırdır. Zira O’nun nuru her şeyde mevcuttur. Çünkü o nur, âlemin mayesi ve çekirdeğidir. Çekirdekteki ukde-i hayatiye, ağacın ruhu olması hasebiyle, o ruh ağacın her yerinde bulunduğu gibi; Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nuru dahi âlemin ruhu hükmünde olduğundan âlemin her yerindedir. Dolayısıyla her şey o nur ile alakadardır, O’nu tanır ve bilir.
İHTAR: Bu cümlelerimizde O Zat’ın cesed-i mübarekini ve beşeriyetini kasdetmiyoruz. Risalet-i Muhammediyeyi kasdediyoruz. Zira her şey, O’nu Risalet sıfatıyla ve bin bir ism-i İlahiye en mükemmel ayine olması cihetiyle tanır.
Bütün âlem, لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ diyerek Ellah’ı ve Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ı tanıyıp tevhide ve Risalet-i Muhammediyeye şehadet ettikleri halde, bazı asi cin ve insin Ellah ve Resulünü tanımamasının ne ehemmiyeti olabilir?
(Şimdi acaba âlemde Muhammedi Arabi (a.s.m)’dan beyan olunan evsaf) vasıflara (ve vezaife) vazifelere (daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş. Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, asla ve kat’a!)
Kur’an’dan daha büyük kelam yoktur. Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dan da daha büyük bir insan ve peygamber yoktur. Zira O Zat-ı Ekrem (a.s.m), âlemde tecelli eden bin bir ism-i İlahiyi Kur’an vasıtasıyla keşfetmiş ve o esma ile Sani-i Zü’l-Celal’i cin ve inse tanıttırmış ve mukabilinde imanla O’nu tanımalarını, şükür ve ubudiyetle O’nu sevmelerini emretmiştir.
Hem O Zat-ı Ekrem (a.s.m), bu âlemdeki mevcudatın, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi olduğunu, mahlukatın bir sel gibi Cennet ve Cehennemden gelip yine oraya doğru akıp gittiğini müşahede etmiş, fani insanların nazarlarını fani dünyadan baki olan ahiret âlemine çevirmiş ve insanlara o ahiret yurdu için çalışmalarını emretmiştir.
METİN
Şimdi acaba âlemde Muhammedi Arabi (a.s.m)’dan beyan olunan evsaf ve vezaife daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş. Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, asla ve kat’a!
ŞERH
itibariyle her şeye yakındır. Hangi zerreye baksak O’nun nurunu görebiliriz. Ayine-i ruhuna bakabilen her insan, O’nunla görüşebilir. O’na selâm getirdiğimiz zaman, hakikati yanımızda hazırdır. Zira O’nun nuru her şeyde mevcuttur. Çünkü o nur, âlemin mayesi ve çekirdeğidir. Çekirdekteki ukde-i hayatiye, ağacın ruhu olması hasebiyle, o ruh ağacın her yerinde bulunduğu gibi; Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nuru dahi âlemin ruhu hükmünde olduğundan âlemin her yerindedir. Dolayısıyla her şey o nur ile alakadardır, O’nu tanır ve bilir.
İHTAR: Bu cümlelerimizde O Zat’ın cesed-i mübarekini ve beşeriyetini kasdetmiyoruz. Risalet-i Muhammediyeyi kasdediyoruz. Zira her şey, O’nu Risalet sıfatıyla ve bin bir ism-i İlahiye en mükemmel ayine olması cihetiyle tanır.
Bütün âlem, لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ diyerek Ellah’ı ve Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ı tanıyıp tevhide ve Risalet-i Muhammediyeye şehadet ettikleri halde, bazı asi cin ve insin Ellah ve Resulünü tanımamasının ne ehemmiyeti olabilir?
(Şimdi acaba âlemde Muhammedi Arabi (a.s.m)’dan beyan olunan evsaf) vasıflara (ve vezaife) vazifelere (daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş. Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, asla ve kat’a!)
Kur’an’dan daha büyük kelam yoktur. Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dan da daha büyük bir insan ve peygamber yoktur. Zira O Zat-ı Ekrem (a.s.m), âlemde tecelli eden bin bir ism-i İlahiyi Kur’an vasıtasıyla keşfetmiş ve o esma ile Sani-i Zü’l-Celal’i cin ve inse tanıttırmış ve mukabilinde imanla O’nu tanımalarını, şükür ve ubudiyetle O’nu sevmelerini emretmiştir.
Hem O Zat-ı Ekrem (a.s.m), bu âlemdeki mevcudatın, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi olduğunu, mahlukatın bir sel gibi Cennet ve Cehennemden gelip yine oraya doğru akıp gittiğini müşahede etmiş, fani insanların nazarlarını fani dünyadan baki olan ahiret âlemine çevirmiş ve insanlara o ahiret yurdu için çalışmalarını emretmiştir.
ŞERH
Hem Risalet-i Muhammediye (a.s.m) dahi bir şecere-i nuraniyedir. Bu şecere-i nuraniyenin damar ve kökleri enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Bütün peygamberler, O’nun avanesi hükmünde olup O’na vekâleten risalet vazifesini ifa etmişler, Risalet-i Muhammediyeyi tasdik etmişler ve ümmetlerine O’nu müjdeleyip iman etmelerini, şayet O’nun zamanına yetişirlerse, O’na ve O’nun dinine yardım etmeleri hususunda ahd almışlardır.
Cenâb-ı Hak, her bir asra bir veyâ birkaç peygamber göndermiştir. Onların her biri, kendi asırlarında vazîfedâr oldukları halde, Resûl-i Ekrem (a.s.m), bütün asırlara hitab eden ve kendinden önceki bütün zamanlara ma’nen, kendisinden sonraki zamanlara ise maddeten gönderilmiş umûmî ve cihânşümûl bir peygamberdir. O, ma’nen bütün peygamberlerin de peygamberidir. Onun için Resûl-i Ekrem (a.s.m) “Seyyidü’l-Mürselîn”dir. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), daha bu dünya sarayına cesed-i mübarekiyle teşrîf etmeden evvel, Ellahu Teâlâ, bütün peygamberlerden “Ben bir peygamber göndereceğim. Siz de ona îmân edeceksiniz” diye söz almış, Onlar da bu ahdi kabûl etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, peygamberlerden aldığı bu ahdi şöyle beyân buyurmaktadır:
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰه ُمِيثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَا اٰتَيْـتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪ى قَالُوا اَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدينَ
“Hatırla o vakti ki, Ellah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyeyi (asm) ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mîsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mîsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Rasûl (Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı O’na yardım edeceksiniz. Sonra Ellah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ Buyurdu. Onlar da ikrâr ettik dediler. Ellah-u Teâlâ şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim buyurdu. (Yâni Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Ellah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî
ŞERH
Hem Risalet-i Muhammediye (a.s.m) dahi bir şecere-i nuraniyedir. Bu şecere-i nuraniyenin damar ve kökleri enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Bütün peygamberler, O’nun avanesi hükmünde olup O’na vekâleten risalet vazifesini ifa etmişler, Risalet-i Muhammediyeyi tasdik etmişler ve ümmetlerine O’nu müjdeleyip iman etmelerini, şayet O’nun zamanına yetişirlerse, O’na ve O’nun dinine yardım etmeleri hususunda ahd almışlardır.
Cenâb-ı Hak, her bir asra bir veyâ birkaç peygamber göndermiştir. Onların her biri, kendi asırlarında vazîfedâr oldukları halde, Resûl-i Ekrem (a.s.m), bütün asırlara hitab eden ve kendinden önceki bütün zamanlara ma’nen, kendisinden sonraki zamanlara ise maddeten gönderilmiş umûmî ve cihânşümûl bir peygamberdir. O, ma’nen bütün peygamberlerin de peygamberidir. Onun için Resûl-i Ekrem (a.s.m) “Seyyidü’l-Mürselîn”dir. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), daha bu dünya sarayına cesed-i mübarekiyle teşrîf etmeden evvel, Ellahu Teâlâ, bütün peygamberlerden “Ben bir peygamber göndereceğim. Siz de ona îmân edeceksiniz” diye söz almış, Onlar da bu ahdi kabûl etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, peygamberlerden aldığı bu ahdi şöyle beyân buyurmaktadır:
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰه ُمِيثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَا اٰتَيْـتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪ى قَالُوا اَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدينَ
“Hatırla o vakti ki, Ellah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyeyi (asm) ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mîsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mîsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Rasûl (Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı O’na yardım edeceksiniz. Sonra Ellah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ Buyurdu. Onlar da ikrâr ettik dediler. Ellah-u Teâlâ şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim buyurdu. (Yâni Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Ellah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî
ŞERH
ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”1
Resûl-i Ekrem (a.s.m)’ın aveneleri olan sâir peygamberler, her biri kendi asırlarında, belli bir zamâna ve belli bir kavme has olarak peygamberlik vazîfesini edâ etmişler, hattâ bir zamanda pek çok peygamber bulunmuştur. O Peygamberler, kâinât ve insan tılsımını fethederek ahkâm-ı İlâhiyeyi insanlara tebliğ etmişlerdir. Sonra bu irşâdâtla ahâlî tamâmen gelişip en son ve en mükemmel dersi berâberce dinleyecek bir seviyeye gelince, son mübelliğ olan Resûl-i Ekrem (a.s.m) gönderilmiştir. Resûl-i Ekrem (a.s.m) ise, daha mükemmel ve yüksek bir tarzda, Kur’ân ve hadîsleri vâsıtasıyla tılsım-ı kâinâtı çözmüş ve ahkâm-ı İlâhiyeyi bütün cin ve inse tebliğ etmiştir. O’nun risâleti, kıyâmete kadar devâm edecektir. Böyle cihânpesendâne bir risâleti tasdîk etmeyen ve tâbi’ olmayan kim olursa olsun ve hangi dinden olursa olsun kesin olarak ehl-i necât değildir ve o kimse ebedî Cehennemden kurtulamaz.
Risalet-i Muhammediye (a.s.m) denilen şecere-i nuraniyenin dal ve budakları ise; evliyanın mearif-i ilhamiyesidir. Bütün evliya ve asfiya O’nun hakikatından meded almışlar, terakkiyat-ı maneviyeye, kemalata, keşfiyata ve hakikata vasıl olmuşlardır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“O zât (A.S.M.) öyle bir şecere-i nuraniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir.
Bu itibarla, herhangi bir davayı iddia etmiş ise, bütün enbiya mu’cizelerine istinaden ve bütün evliya kerametlerine müsteniden ona şehadet etmişlerdir. Evet bütün davalarının tasdiklerini iş’ar eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır.”2
“O bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki; herbir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira o, لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek,
[1] Âl-i Imrân, 3:81; Tefsîr-i İbn-i Abbâs.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Reşhalar, s. 22.
ŞERH
ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”1
Resûl-i Ekrem (a.s.m)’ın aveneleri olan sâir peygamberler, her biri kendi asırlarında, belli bir zamâna ve belli bir kavme has olarak peygamberlik vazîfesini edâ etmişler, hattâ bir zamanda pek çok peygamber bulunmuştur. O Peygamberler, kâinât ve insan tılsımını fethederek ahkâm-ı İlâhiyeyi insanlara tebliğ etmişlerdir. Sonra bu irşâdâtla ahâlî tamâmen gelişip en son ve en mükemmel dersi berâberce dinleyecek bir seviyeye gelince, son mübelliğ olan Resûl-i Ekrem (a.s.m) gönderilmiştir. Resûl-i Ekrem (a.s.m) ise, daha mükemmel ve yüksek bir tarzda, Kur’ân ve hadîsleri vâsıtasıyla tılsım-ı kâinâtı çözmüş ve ahkâm-ı İlâhiyeyi bütün cin ve inse tebliğ etmiştir. O’nun risâleti, kıyâmete kadar devâm edecektir. Böyle cihânpesendâne bir risâleti tasdîk etmeyen ve tâbi’ olmayan kim olursa olsun ve hangi dinden olursa olsun kesin olarak ehl-i necât değildir ve o kimse ebedî Cehennemden kurtulamaz.
Risalet-i Muhammediye (a.s.m) denilen şecere-i nuraniyenin dal ve budakları ise; evliyanın mearif-i ilhamiyesidir. Bütün evliya ve asfiya O’nun hakikatından meded almışlar, terakkiyat-ı maneviyeye, kemalata, keşfiyata ve hakikata vasıl olmuşlardır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“O zât (A.S.M.) öyle bir şecere-i nuraniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir.
Bu itibarla, herhangi bir davayı iddia etmiş ise, bütün enbiya mu’cizelerine istinaden ve bütün evliya kerametlerine müsteniden ona şehadet etmişlerdir. Evet bütün davalarının tasdiklerini iş’ar eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır.”2
“O bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki; herbir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira o, لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek,
[1] Âl-i Imrân, 3:81; Tefsîr-i İbn-i Abbâs.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Reşhalar, s. 22.
ŞERH
nev-i beşerin fehim ve kabiliyetlerine riayet ederek, kelam sıfatıyla evvelâ suhuflar suretinde tecelli etti. Sonra Tevrat, Zebur ve İncil’i netice verdi. En son olarak da bütün suhuf ve kütubun hulasası olan Kur’an suretinde kemâlini buldu.
Nasıl ki; ulum-u evvelin ve ahirini cami olan Kur’an-ı Azimüşşan en son, en mükemmel ve cihanşumul bir kitabtır. Aynen öyle de bu Kitab-ı Zişan’ın muhatabı olan Resul-i Ekrem (a.s.m) da en son, en mükemmel ve cihamşümul bir peygamberdir. Cenab-ı Hak, tekvini olarak bütün kâinatla, semavat ve arzla ve mevcudat-ı âleme müvekkel olan melaikeyle bahusus o meleklerin reisleri hükmünde olan Cebrail, İsrafil, Mikail ve Azrail (a.s)’la konuştuğu gibi; teklifi olarak da bütün peygamberan-ı izamla konuşmuştur. Lâkin kelâm sıfatının en mükemmel şekli, Kur’an-ı Azimüşşan’la tezahür etmiştir. Resulullah (a.s.m) da masnuatın en mükemmeli, en güzelidir. Yusuf (a.s) güzeldir. Ama O’nun güzelliğinin menbaı yine Resulullah (a.s.m)’dır. Hiçbir peygamber yoktur ki; daha peygamberimizin cesed-i mübareki yaratılmadan, O’nu peygamber olarak kabul etmiş olmasın. O’nun peygamberleriğini kabul etmeden, peygamber olan hiçbir nebi yoktur. O, bütün resullerin seyyididir. Bütün enbiyanın imamıdır. Bütün evliya ve asfiyanın serveridir. Hiçbir kimse, ne sireten, ne de sureten O’na kavuşur. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Nasılki Nur-u Muhammedî ve hakikat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fâtihası hem hâtimesidir. Bütün Enbiya, onun asıl nurundan istifaza ve hakikat-ı diniyenin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve nur-u Ahmedî (A.S.M.) cebhe-i Âdem’den tâ Zât-ı Mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur. Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi’rac’da kat’î bir surette isbat edildiği gibi, şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi, hem âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş.
Öyle de hakikat-ı Kur’aniye, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile beraber müteselsilen Enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur’an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur.”1
[1] Barla Lâhikası, s. 324.
ŞERH
nev-i beşerin fehim ve kabiliyetlerine riayet ederek, kelam sıfatıyla evvelâ suhuflar suretinde tecelli etti. Sonra Tevrat, Zebur ve İncil’i netice verdi. En son olarak da bütün suhuf ve kütubun hulasası olan Kur’an suretinde kemâlini buldu.
Nasıl ki; ulum-u evvelin ve ahirini cami olan Kur’an-ı Azimüşşan en son, en mükemmel ve cihanşumul bir kitabtır. Aynen öyle de bu Kitab-ı Zişan’ın muhatabı olan Resul-i Ekrem (a.s.m) da en son, en mükemmel ve cihamşümul bir peygamberdir. Cenab-ı Hak, tekvini olarak bütün kâinatla, semavat ve arzla ve mevcudat-ı âleme müvekkel olan melaikeyle bahusus o meleklerin reisleri hükmünde olan Cebrail, İsrafil, Mikail ve Azrail (a.s)’la konuştuğu gibi; teklifi olarak da bütün peygamberan-ı izamla konuşmuştur. Lâkin kelâm sıfatının en mükemmel şekli, Kur’an-ı Azimüşşan’la tezahür etmiştir. Resulullah (a.s.m) da masnuatın en mükemmeli, en güzelidir. Yusuf (a.s) güzeldir. Ama O’nun güzelliğinin menbaı yine Resulullah (a.s.m)’dır. Hiçbir peygamber yoktur ki; daha peygamberimizin cesed-i mübareki yaratılmadan, O’nu peygamber olarak kabul etmiş olmasın. O’nun peygamberleriğini kabul etmeden, peygamber olan hiçbir nebi yoktur. O, bütün resullerin seyyididir. Bütün enbiyanın imamıdır. Bütün evliya ve asfiyanın serveridir. Hiçbir kimse, ne sireten, ne de sureten O’na kavuşur. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Nasılki Nur-u Muhammedî ve hakikat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fâtihası hem hâtimesidir. Bütün Enbiya, onun asıl nurundan istifaza ve hakikat-ı diniyenin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve nur-u Ahmedî (A.S.M.) cebhe-i Âdem’den tâ Zât-ı Mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur. Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi’rac’da kat’î bir surette isbat edildiği gibi, şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi, hem âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş.
Öyle de hakikat-ı Kur’aniye, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile beraber müteselsilen Enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur’an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur.”1
[1] Barla Lâhikası, s. 324.
METİN
bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir
ŞERH
Buradaki bir insanın aldığı lezzet kadar lezzet alıyor. Çünki; burada yerin üzerinde namaz kılınmış, Resul-i Ekrem (a.s.m) onun üstüne ayak basmış. Taşlar da Cennete gider. Güneşin nuru Cennete gider, ateşi ise Cehenneme gider. Hulasa; güzel olan her şey Cennete gider. Kötü olan her şey de Cehenneme gider.
Hem O Zat-ı Ekrem (a.s.m), (bütün mukarrebînin akrebidir.) Resul-i Ekrem (s.a.v), Hazret-i Cebrail (a.s) ile mi’raca çıkarken, bir yere geldiklerinde Cebrail (a.s), O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a dedi ki: “Benim çıkacağım yer buraya kadar, daha ileri gidemem.” O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Refref’e bindi, yalnız başına yola devam etti. O zaman Cenab-ı Hak, o mukarreblerin akrebi olan Zat’a, manevi bir elbise giydirdi. Bütün âlemden üstün ve onların efendisi olduğunu gösterdi. Manevi tacını başına koydurdu, cübbesini giydirdi. -Ulemanın kıyafeti olan cübbe, sarık o manevi muamelenin alametidir.- La mekanî, la zamanî ve la keyfî bir surette Ellah ile görüşüp konuştu. Cennet ve Cehennemi gördü. Ellah’ın bütün evamir ve nevahisini alarak bütün insanlara döndü.
Hem O Zat-ı Ekrem (a.s.m), (bütün mahlûkatın ekmelidir.) Bütün âlemlerin efendisidir. Cebrail (a.s) dahi O’nun hizmetçisidir. Arş, onun pabucu ile iftihar eder. Cennetteki huriler, ağaçlar, otlar hep ona âşıktır. O şefkatli Resul, O re’fetli Nebi ümmetinin, bilhassa cuma gecelerinde salâvat getirenlerin dertleriyle dertmend, saadetleriyle saadetmenddir. Bir Zat ki, bütün peygamberlerin dili tutulduğu bir günde, O şefkatli Resul, bütün mevcudat için şefaat ediyor, O’nun hürmetine haşir meydanındaki hesab görülmeye başlanıyor. İşte böyle bir Zat’ın Halık-ı kainat yanında, ne kadar yüksek bir makam sahibi olduğunu düşün. O’nun şefaatine liyakat kesbetmek için sünnet-i seniyyesine ittiba’ et ve O’na çokca salavat-ı şerife getir.
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), bir kuldur, fakat bütün kulların en büyüğüdür. O Nebiyy-i Muhterem, bir insana kahr ile baksa, Ellah da o insana kahr ile bakar. Bir kimseye lütufla baksa, Ellah da o kimseye lütufla bakar. Bazı evliyanın nazarı ve teveccühü, yine Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın sayesinde zuhur eder. Mu’cize eseri olarak sinek O’nu taciz etmezdi ve O’nun cesed-i mübarekine ve libasına konmazdı. Sırr-ı verasetle, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin tenine de sinek
METİN
bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir
ŞERH
Buradaki bir insanın aldığı lezzet kadar lezzet alıyor. Çünki; burada yerin üzerinde namaz kılınmış, Resul-i Ekrem (a.s.m) onun üstüne ayak basmış. Taşlar da Cennete gider. Güneşin nuru Cennete gider, ateşi ise Cehenneme gider. Hulasa; güzel olan her şey Cennete gider. Kötü olan her şey de Cehenneme gider.
Hem O Zat-ı Ekrem (a.s.m), (bütün mukarrebînin akrebidir.) Resul-i Ekrem (s.a.v), Hazret-i Cebrail (a.s) ile mi’raca çıkarken, bir yere geldiklerinde Cebrail (a.s), O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a dedi ki: “Benim çıkacağım yer buraya kadar, daha ileri gidemem.” O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Refref’e bindi, yalnız başına yola devam etti. O zaman Cenab-ı Hak, o mukarreblerin akrebi olan Zat’a, manevi bir elbise giydirdi. Bütün âlemden üstün ve onların efendisi olduğunu gösterdi. Manevi tacını başına koydurdu, cübbesini giydirdi. -Ulemanın kıyafeti olan cübbe, sarık o manevi muamelenin alametidir.- La mekanî, la zamanî ve la keyfî bir surette Ellah ile görüşüp konuştu. Cennet ve Cehennemi gördü. Ellah’ın bütün evamir ve nevahisini alarak bütün insanlara döndü.
Hem O Zat-ı Ekrem (a.s.m), (bütün mahlûkatın ekmelidir.) Bütün âlemlerin efendisidir. Cebrail (a.s) dahi O’nun hizmetçisidir. Arş, onun pabucu ile iftihar eder. Cennetteki huriler, ağaçlar, otlar hep ona âşıktır. O şefkatli Resul, O re’fetli Nebi ümmetinin, bilhassa cuma gecelerinde salâvat getirenlerin dertleriyle dertmend, saadetleriyle saadetmenddir. Bir Zat ki, bütün peygamberlerin dili tutulduğu bir günde, O şefkatli Resul, bütün mevcudat için şefaat ediyor, O’nun hürmetine haşir meydanındaki hesab görülmeye başlanıyor. İşte böyle bir Zat’ın Halık-ı kainat yanında, ne kadar yüksek bir makam sahibi olduğunu düşün. O’nun şefaatine liyakat kesbetmek için sünnet-i seniyyesine ittiba’ et ve O’na çokca salavat-ı şerife getir.
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), bir kuldur, fakat bütün kulların en büyüğüdür. O Nebiyy-i Muhterem, bir insana kahr ile baksa, Ellah da o insana kahr ile bakar. Bir kimseye lütufla baksa, Ellah da o kimseye lütufla bakar. Bazı evliyanın nazarı ve teveccühü, yine Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın sayesinde zuhur eder. Mu’cize eseri olarak sinek O’nu taciz etmezdi ve O’nun cesed-i mübarekine ve libasına konmazdı. Sırr-ı verasetle, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin tenine de sinek
ŞERH
konmazdı.1 Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin de yüzüne konmazdı. Gavs-ı Geylani’ye soruyorlar: Sinekler neden sizin üstünüze konmuyor? Cevaben buyurmuş ki: Sinekler tatlı yere konarlar. Bende ne Cennet balı var, ne de dünya pekmezi... Yani masivaullahtan tecerrüd ettiğim için, sineğin bende bulacak bir yiyeceği yoktur.
Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın evliya-ı ümmeti, bazen eski peygamberler gibi tasarruf edip keramet gösterebilirler. Bu akıldan uzak görülmesin. Çünki; O’nun nurundan halkedilen birisi, O’nun sünnetine tam ittiba ederse, Ellahu Azimüşşan da o peygambere ihsan ettiği mu’cizelerden, o kula ihsan eder. Ama bu hal, velinin elinden sudur ettiği için buna “keramet” denir.
Müellif (r.a), Resul-i Ekrem (s.a.v)’in derece-i azametini şöyle beyan etmektedir:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, masnuat içinde en mükemmel ferddir ve mahlukat içinde en mümtaz şahsiyettir.
Hem san’at-ı İlahiyeyi, bir velvele-i zikr ü tesbih ile teşhir ediyor ve istihsan ediyor.
Hem esma-i İlahiyedeki cemal ve kemal hazinelerini, lisan-ı Kur’an ile açmıştır.
Hem kâinatın âyât-ı tekviniyesinin, Sâni’inin kemaline delaletlerini, parlak ve kat’î bir surette lisan-ı Kur’anla beyan ediyor.
Hem küllî ubudiyetiyle, rububiyet-i İlahiyeye âyinedarlık ediyor.
Hem mahiyetinin câmiiyetiyle bütün esma-i İlahiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur.”2
Madem O Zat (a.s.m), Ellah katında en makbul ve en sadık kuldur. Öyle ise haşa! Ellah’a iftira etmez. O halde söylediklerinin hepsi hak ve hakikattir. Bilhassa tevhid ve haşir gibi en a’zam mes’elelere dair söyledikleri sözler, nev’-i beşer için son derece ehemmiyetlidir. O halde O’nun sünnetine ittiba edelim ki; kurtuluşa nail olalım.
[1] Mektûbât, 19. Mektûb, 16. İşâret, 2. Kısım, s. 178.
[2] Mektûbât, 24. Mektûb, 2. Zeyl, 2. Nükte, s. 304-305.
ŞERH
konmazdı.1 Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin de yüzüne konmazdı. Gavs-ı Geylani’ye soruyorlar: Sinekler neden sizin üstünüze konmuyor? Cevaben buyurmuş ki: Sinekler tatlı yere konarlar. Bende ne Cennet balı var, ne de dünya pekmezi... Yani masivaullahtan tecerrüd ettiğim için, sineğin bende bulacak bir yiyeceği yoktur.
Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın evliya-ı ümmeti, bazen eski peygamberler gibi tasarruf edip keramet gösterebilirler. Bu akıldan uzak görülmesin. Çünki; O’nun nurundan halkedilen birisi, O’nun sünnetine tam ittiba ederse, Ellahu Azimüşşan da o peygambere ihsan ettiği mu’cizelerden, o kula ihsan eder. Ama bu hal, velinin elinden sudur ettiği için buna “keramet” denir.
Müellif (r.a), Resul-i Ekrem (s.a.v)’in derece-i azametini şöyle beyan etmektedir:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, masnuat içinde en mükemmel ferddir ve mahlukat içinde en mümtaz şahsiyettir.
Hem san’at-ı İlahiyeyi, bir velvele-i zikr ü tesbih ile teşhir ediyor ve istihsan ediyor.
Hem esma-i İlahiyedeki cemal ve kemal hazinelerini, lisan-ı Kur’an ile açmıştır.
Hem kâinatın âyât-ı tekviniyesinin, Sâni’inin kemaline delaletlerini, parlak ve kat’î bir surette lisan-ı Kur’anla beyan ediyor.
Hem küllî ubudiyetiyle, rububiyet-i İlahiyeye âyinedarlık ediyor.
Hem mahiyetinin câmiiyetiyle bütün esma-i İlahiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur.”2
Madem O Zat (a.s.m), Ellah katında en makbul ve en sadık kuldur. Öyle ise haşa! Ellah’a iftira etmez. O halde söylediklerinin hepsi hak ve hakikattir. Bilhassa tevhid ve haşir gibi en a’zam mes’elelere dair söyledikleri sözler, nev’-i beşer için son derece ehemmiyetlidir. O halde O’nun sünnetine ittiba edelim ki; kurtuluşa nail olalım.
[1] Mektûbât, 19. Mektûb, 16. İşâret, 2. Kısım, s. 178.
[2] Mektûbât, 24. Mektûb, 2. Zeyl, 2. Nükte, s. 304-305.
ŞERH
derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur’an, umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ şeytan dahi bunu diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur’an, umum kitabların fevkindedir. Öyle ise mu’cizedir ve Ellah’ın kelamıdır.1 Kırk vecihle mu’cize olan bu Kur’an, ümmi bir Zat’a nazil olmakla O Zat’ın risaletine bahir bir delildir. Demek Kur’an, kırk vech-i i’cazıyla Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın risaletini tasdik eder.
Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın sıdkına şehadet eden binden ziyade mu’cizesi olmasa dahi, Kur’an-ı Mucizu’l-Beyan, tek başıyla kırk vech-i i’cazıyla O’nun risaletinin en bahir delilidir. Kur’an, kıyamete kadar bütün asırlarda yaşayan insanlara hitab eden ve onların ihtiyaçlarına cevab veren bir kitab-ı mu’ciznumadır.
[1] Mektûbât, 26. Mektûb, 1. Mebhas, s. 315.
ŞERH
derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur’an, umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ şeytan dahi bunu diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur’an, umum kitabların fevkindedir. Öyle ise mu’cizedir ve Ellah’ın kelamıdır.1 Kırk vecihle mu’cize olan bu Kur’an, ümmi bir Zat’a nazil olmakla O Zat’ın risaletine bahir bir delildir. Demek Kur’an, kırk vech-i i’cazıyla Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın risaletini tasdik eder.
Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın sıdkına şehadet eden binden ziyade mu’cizesi olmasa dahi, Kur’an-ı Mucizu’l-Beyan, tek başıyla kırk vech-i i’cazıyla O’nun risaletinin en bahir delilidir. Kur’an, kıyamete kadar bütün asırlarda yaşayan insanlara hitab eden ve onların ihtiyaçlarına cevab veren bir kitab-ı mu’ciznumadır.
[1] Mektûbât, 26. Mektûb, 1. Mebhas, s. 315.
ŞERH
Birinci Nevi Ayinedarlık: İnsan, zıddiyet itibariyle esma-i İlahiyeye ayinedir. Mesela insan acizdir, Ellah Kadir’dir. İnsan fakirdir, Ellah Gani’dir. İnsan mümkinü’l-vücud’dur, Ellah Vacibu’l-vücuddur. İnsan fanidir, Ellah Baki’dir. İnsan hâdistir, Ellah Kadim’dir. İnsanın benzeri vardır, Ellah’ın benzeri yoktur. İnsan, Ellah’ın esma ve sıfatıyla kaimdir, Ellah ise kendi zatıyla kaimdir, hiçbirşeye muhtaç değildir. İnsanın zıddiyet itibariyle esma-i İlahiyeye ayine olması, selbi sıfatlarda daha rahat görünmektedir.
İkinci Nevi Ayinedarlık: İnsan, nümune itibariyle esma-i İlahiyeye ayinedir. Görmek, işitmek, konuşmak, ilim, hayat, kudret ve irade denilen yedi sıfat-ı subutiyenin birer nümunesi insanda vardır. İnsanın nümune itibariyle esma-i İlahiyeye ayine olması, subuti sıfatlarda daha rahat görünmektedir.
Üçüncü Nevi Ayinedarlık: İnsan, san’at itibariyle esma-i İlahiyeye ayinedir. Ellah Sani’dir. Bak! Yüzüne ne kadar san’atlı bir göz takmış. Ellah Halık’tır. Bak! Ne kadar mükemmel bir kulak yaratmış. Ellah Hakim’dir. Bak! Vücudunda ne kadar acip bir mideyi tanzim etmiş… Ve hakeza insan, üstünde nakışları görünen pek çok esma-i İlahiyeye bu surette ayinedarlık eder.
Üçüncü Nokta: Âlem-i imkan denilen kâinatı ve âlem-i vücub denilen esma ve sıfat-ı İlahiyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enaniyetine takılmıştır.
Bu üç noktadan dolayı, yani insan hem kainatın hulasası, hem bin bir ism-i İlahiyeye ayine olması, hem de alem-i imkan ile alem-i vücubu keşfedecek maddi ve manevi cihazata sahib olması sebebiyle, insanın kainat kadar, belki esma-i İlahiyenin tecelliyatı kadar ihtiyaçları ve düşmanları vardır. Bu kadar hadsiz ihtiyaç ve düşmanlara mukabil, insan ise gayet fakir ve acizdir. İnsan, bir çiçeği istediği gibi bir baharı da ister, bir cenneti de ister. Bir sinekten müteellim olduğu gibi, bir yılandan da müteellim olur, bir zalimin şerrinden de müteellim olur, cehennemden de müteellim olur. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasılki hurdebînî bir mikrobdan korkar; ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasılki hanesini
ŞERH
Birinci Nevi Ayinedarlık: İnsan, zıddiyet itibariyle esma-i İlahiyeye ayinedir. Mesela insan acizdir, Ellah Kadir’dir. İnsan fakirdir, Ellah Gani’dir. İnsan mümkinü’l-vücud’dur, Ellah Vacibu’l-vücuddur. İnsan fanidir, Ellah Baki’dir. İnsan hâdistir, Ellah Kadim’dir. İnsanın benzeri vardır, Ellah’ın benzeri yoktur. İnsan, Ellah’ın esma ve sıfatıyla kaimdir, Ellah ise kendi zatıyla kaimdir, hiçbirşeye muhtaç değildir. İnsanın zıddiyet itibariyle esma-i İlahiyeye ayine olması, selbi sıfatlarda daha rahat görünmektedir.
İkinci Nevi Ayinedarlık: İnsan, nümune itibariyle esma-i İlahiyeye ayinedir. Görmek, işitmek, konuşmak, ilim, hayat, kudret ve irade denilen yedi sıfat-ı subutiyenin birer nümunesi insanda vardır. İnsanın nümune itibariyle esma-i İlahiyeye ayine olması, subuti sıfatlarda daha rahat görünmektedir.
Üçüncü Nevi Ayinedarlık: İnsan, san’at itibariyle esma-i İlahiyeye ayinedir. Ellah Sani’dir. Bak! Yüzüne ne kadar san’atlı bir göz takmış. Ellah Halık’tır. Bak! Ne kadar mükemmel bir kulak yaratmış. Ellah Hakim’dir. Bak! Vücudunda ne kadar acip bir mideyi tanzim etmiş… Ve hakeza insan, üstünde nakışları görünen pek çok esma-i İlahiyeye bu surette ayinedarlık eder.
Üçüncü Nokta: Âlem-i imkan denilen kâinatı ve âlem-i vücub denilen esma ve sıfat-ı İlahiyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enaniyetine takılmıştır.
Bu üç noktadan dolayı, yani insan hem kainatın hulasası, hem bin bir ism-i İlahiyeye ayine olması, hem de alem-i imkan ile alem-i vücubu keşfedecek maddi ve manevi cihazata sahib olması sebebiyle, insanın kainat kadar, belki esma-i İlahiyenin tecelliyatı kadar ihtiyaçları ve düşmanları vardır. Bu kadar hadsiz ihtiyaç ve düşmanlara mukabil, insan ise gayet fakir ve acizdir. İnsan, bir çiçeği istediği gibi bir baharı da ister, bir cenneti de ister. Bir sinekten müteellim olduğu gibi, bir yılandan da müteellim olur, bir zalimin şerrinden de müteellim olur, cehennemden de müteellim olur. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasılki hurdebînî bir mikrobdan korkar; ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasılki hanesini
ŞERH
hakiki değildir, mevcudatı yoktan var edemez. O küçük cirmi ve cismi ile beraber kendinden çok büyük işleri yapabilecek bir kabiliyette halkedilmiştir. Bu teshirat ise, onun acz ve zafına binaen ona ihsan edilmiştir. İşte bu ehemmiyetli vazifesinden dolayı insana ustabaşılık nam ve ünvanı verilmiştir. Müellif (r.a) bu mevzuyu 23. Söz’de şöyle izah etmektedir:
“İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Za’fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünki o za’fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona müsahhar olmuş. Eğer insan za’fını anlayıp, kalen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese; o teshirin şükrünü eda ile beraber matlubuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle müsahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun öşr-i mi’şarına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisan-ı hal duasıyla hasıl olan bir matlubunu yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Meselâ: Tavuğun yavrusunun za’fındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine müsahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây-ı dikkat, za’ftaki bir kuvvet ve şâyan-ı temaşa bir cilve-i rahmet...
Nasılki nazdar bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn haliyle matlublarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona müsahhar olurlar ki; o matlublardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek za’f ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için küçücük parmağıyla kahramanları kendine müsahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham etmek suretiyle ahmakane bir gurur ile “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
İşte insan dahi Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran-ı nimet suretinde Karun gibi اِنَّمَا اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ yani: “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azaba kendini müstehak eder. Demek şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun za’fı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbaniye ve rahmet ve hikmet-i İlahiyedir ki; eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep
ŞERH
hakiki değildir, mevcudatı yoktan var edemez. O küçük cirmi ve cismi ile beraber kendinden çok büyük işleri yapabilecek bir kabiliyette halkedilmiştir. Bu teshirat ise, onun acz ve zafına binaen ona ihsan edilmiştir. İşte bu ehemmiyetli vazifesinden dolayı insana ustabaşılık nam ve ünvanı verilmiştir. Müellif (r.a) bu mevzuyu 23. Söz’de şöyle izah etmektedir:
“İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Za’fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünki o za’fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona müsahhar olmuş. Eğer insan za’fını anlayıp, kalen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese; o teshirin şükrünü eda ile beraber matlubuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle müsahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun öşr-i mi’şarına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisan-ı hal duasıyla hasıl olan bir matlubunu yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Meselâ: Tavuğun yavrusunun za’fındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine müsahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây-ı dikkat, za’ftaki bir kuvvet ve şâyan-ı temaşa bir cilve-i rahmet...
Nasılki nazdar bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn haliyle matlublarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona müsahhar olurlar ki; o matlublardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek za’f ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için küçücük parmağıyla kahramanları kendine müsahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham etmek suretiyle ahmakane bir gurur ile “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
İşte insan dahi Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran-ı nimet suretinde Karun gibi اِنَّمَا اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ yani: “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azaba kendini müstehak eder. Demek şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun za’fı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbaniye ve rahmet ve hikmet-i İlahiyedir ki; eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep
ŞERH
derecede küçük bir çocuk gördüm. Evlerinin ön kısmında develerin durduğu bir yer vardı. O çocuk yavaş yavaş yürüyerek gitti, develerin bir tanesinin yularına yapıştı. Yeni yürümeye başlamış bir çocuk ne yapacak diye ben de ibretle bakıyordum. Deve, o kocaman cüssesiyle o yavrunun iradesine tâbi’ oldu. Yavaşça yerden kalktı. O çocuk yavaş yavaş yürüyor, deve de onu ta’kîb ediyor. Onu geçmeye de hiç mi hiç niyeti yok. “Fesübhânallâh!” dedim, “Bu iş tabîî mi? Koca deveyi, bu kadarcık çocuk, yularından tuttu çekti.”
Şimdi bu çocuk “Ben yatan bir deveyi kendi gücümle yerinden kaldırdım, çeke çeke evden dışarıya çıkardım.” Dese, ne derece inandırıcı olur? Kim yaptırıyor bunu? Elbette Ellâh. Deveye bu boyun eğme melekesini öğreten kim? O deveyi, ona mutî’ kılan kim?
Bu, devenin işi değil herhalde. Şu mülkün de, devenin de, o yavrunun da sâhibidir ki, gözü olana, aklı olana diyor ki, “Bakın benim kudretimden, benim musahhariyyetimden, benim tasrifimden size hikmetler gösteriyorum.”1
Gelecek ayet-i kerimeler, bu teshirat-ı Rabbaniyeyi şöyle beyan etmektedir:
هُوَالَّذ۪ى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَمِيعًا
“Ey insanlar! Rabbiniz, yer yüzünde her ne var ise hepsini sizin istifade edebilmeniz için yarattı. Onlardan istifade için size kabiliyet verdi.”2
هُوَ الَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ
“Ey insanlar! (O Ellah ki; sizin için yere boyun eğdirdi.) O koca yer küresini ve içindekileri sizin emrinize verdi. Siz ondan istediğiniz gibi istifâde edebiliyorsunuz, üzerinde rahatça yürüyorsunuz, seyahatlerde bulunuyorsunuz, onun sularından, madenlerinden ürünlerinden faydalanıyorsunuz, ticaretinizi geliştirebiliyorsunuz. O koskoca yeryüzü, size adetâ zelil bir hayvan gibi musahhar kılındı. (Artık onun omuzlarında yürüyün.) Yâni O’nun her canibinde veya sahralarında, dağlarında, derelerinde, denizlerinde seyahate devam edin, ticaretinizi güzelce geliştirin, o size
[1] Îzâhât-ı Hulûsiyye, s. 102.
[2] Bakara, 2:29.
ŞERH
derecede küçük bir çocuk gördüm. Evlerinin ön kısmında develerin durduğu bir yer vardı. O çocuk yavaş yavaş yürüyerek gitti, develerin bir tanesinin yularına yapıştı. Yeni yürümeye başlamış bir çocuk ne yapacak diye ben de ibretle bakıyordum. Deve, o kocaman cüssesiyle o yavrunun iradesine tâbi’ oldu. Yavaşça yerden kalktı. O çocuk yavaş yavaş yürüyor, deve de onu ta’kîb ediyor. Onu geçmeye de hiç mi hiç niyeti yok. “Fesübhânallâh!” dedim, “Bu iş tabîî mi? Koca deveyi, bu kadarcık çocuk, yularından tuttu çekti.”
Şimdi bu çocuk “Ben yatan bir deveyi kendi gücümle yerinden kaldırdım, çeke çeke evden dışarıya çıkardım.” Dese, ne derece inandırıcı olur? Kim yaptırıyor bunu? Elbette Ellâh. Deveye bu boyun eğme melekesini öğreten kim? O deveyi, ona mutî’ kılan kim?
Bu, devenin işi değil herhalde. Şu mülkün de, devenin de, o yavrunun da sâhibidir ki, gözü olana, aklı olana diyor ki, “Bakın benim kudretimden, benim musahhariyyetimden, benim tasrifimden size hikmetler gösteriyorum.”1
Gelecek ayet-i kerimeler, bu teshirat-ı Rabbaniyeyi şöyle beyan etmektedir:
هُوَالَّذ۪ى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَمِيعًا
“Ey insanlar! Rabbiniz, yer yüzünde her ne var ise hepsini sizin istifade edebilmeniz için yarattı. Onlardan istifade için size kabiliyet verdi.”2
هُوَ الَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ
“Ey insanlar! (O Ellah ki; sizin için yere boyun eğdirdi.) O koca yer küresini ve içindekileri sizin emrinize verdi. Siz ondan istediğiniz gibi istifâde edebiliyorsunuz, üzerinde rahatça yürüyorsunuz, seyahatlerde bulunuyorsunuz, onun sularından, madenlerinden ürünlerinden faydalanıyorsunuz, ticaretinizi geliştirebiliyorsunuz. O koskoca yeryüzü, size adetâ zelil bir hayvan gibi musahhar kılındı. (Artık onun omuzlarında yürüyün.) Yâni O’nun her canibinde veya sahralarında, dağlarında, derelerinde, denizlerinde seyahate devam edin, ticaretinizi güzelce geliştirin, o size
[1] Îzâhât-ı Hulûsiyye, s. 102.
[2] Bakara, 2:29.
ŞERH
tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizam-ı hakîmanesini müşahede edip
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
demekle Sâni’-i Zü’l-Celal’in vahdaniyetine şehadet eder; hem saltanat-ı rububiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyatı ve kitab-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine şehadet eder. Demek namaz, saltanat-ı uluhiyet-i İlahiyeyi bütün âleme ilan etmeye vasıta olan cami’ bir ibadettir. Abid, namazında Rabbü’l-âleminin saltanatını hem kabul, hem de ilan eder.
Ezan da bir dellallıktır. Müezzin, ezan-ı Muhammedi’yi okurken حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ * حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ “Namaza gelin, felaha erin!” der. Herkesi bu ilan ve dellallığına şahid tutar. Hem sabah ezanında اَلصَّلَاةُ خَيْرٌ مِنَ النَّوْمِ “Namaz uykudan daha hayırlıdır.” demekle insanları uykudan ve gafletten uyandırıp ikaz etmekle bir nevi’ dellallık eder.
Müezzin, hem ezan okumakla, hem de cami ve cemaate gelmeyenleri her gün rapor edip mahkemeye bildirmekle mükelleftir. Müezzin bu vazifeyi eda etmesiyle, dellallık vazifesini yaptığı gibi; hâkim-i şer’i de namaz kılmayanları cezalandırarak dellallık görevini ifa etmiş olur. Hele beş farz namazlarda imam cemaatin önündاَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ der. “Hamd, sadece O’na mahsustur. Kimseye tezellül edip boyun eğmeyiz.” İfade eder. Âlem-i İslam’ı birden düşün, namazda herkes secdeye kapanır. İşte dellallığın bir nümunesi budur.
Demek ezel ve ebed sultanı olan bu kâinatın sahib ve mutasarrıfı, saltanat-ı uluhiyetinin haşmetini böylece kullarının diliyle ilan ettiriyor. Bu konu hakkında tafsilatlı bilgi için Risale-i Nur Külliyatından “Dokuzuncu Söz”, “On Birinci Söz” ve “Yirmi Üçüncü Söz” gibi eserlere müracaat edilsin.
Üçüncü Vazife: İnsan, camiiyyet-i fıtratı itibariyle; yani bu kâinatın hulasası, esma-i İlahiyenin ayinesi olması ve alem-i imkan ile alem-i vücubu keşfedecek maddi ve manevi cihazata sahib olması hasebiyle ubudiyet-i külliyeye mazhardır. Yani maddi ve manevi cihazatını inkişaf ettirmekle, külli bir ibadeti
ŞERH
tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizam-ı hakîmanesini müşahede edip
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
demekle Sâni’-i Zü’l-Celal’in vahdaniyetine şehadet eder; hem saltanat-ı rububiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyatı ve kitab-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine şehadet eder. Demek namaz, saltanat-ı uluhiyet-i İlahiyeyi bütün âleme ilan etmeye vasıta olan cami’ bir ibadettir. Abid, namazında Rabbü’l-âleminin saltanatını hem kabul, hem de ilan eder.
Ezan da bir dellallıktır. Müezzin, ezan-ı Muhammedi’yi okurken حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ * حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ “Namaza gelin, felaha erin!” der. Herkesi bu ilan ve dellallığına şahid tutar. Hem sabah ezanında اَلصَّلَاةُ خَيْرٌ مِنَ النَّوْمِ “Namaz uykudan daha hayırlıdır.” demekle insanları uykudan ve gafletten uyandırıp ikaz etmekle bir nevi’ dellallık eder.
Müezzin, hem ezan okumakla, hem de cami ve cemaate gelmeyenleri her gün rapor edip mahkemeye bildirmekle mükelleftir. Müezzin bu vazifeyi eda etmesiyle, dellallık vazifesini yaptığı gibi; hâkim-i şer’i de namaz kılmayanları cezalandırarak dellallık görevini ifa etmiş olur. Hele beş farz namazlarda imam cemaatin önündاَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ der. “Hamd, sadece O’na mahsustur. Kimseye tezellül edip boyun eğmeyiz.” İfade eder. Âlem-i İslam’ı birden düşün, namazda herkes secdeye kapanır. İşte dellallığın bir nümunesi budur.
Demek ezel ve ebed sultanı olan bu kâinatın sahib ve mutasarrıfı, saltanat-ı uluhiyetinin haşmetini böylece kullarının diliyle ilan ettiriyor. Bu konu hakkında tafsilatlı bilgi için Risale-i Nur Külliyatından “Dokuzuncu Söz”, “On Birinci Söz” ve “Yirmi Üçüncü Söz” gibi eserlere müracaat edilsin.
Üçüncü Vazife: İnsan, camiiyyet-i fıtratı itibariyle; yani bu kâinatın hulasası, esma-i İlahiyenin ayinesi olması ve alem-i imkan ile alem-i vücubu keşfedecek maddi ve manevi cihazata sahib olması hasebiyle ubudiyet-i külliyeye mazhardır. Yani maddi ve manevi cihazatını inkişaf ettirmekle, külli bir ibadeti
ŞERH
kendi namına Mabud-u Zü’l-Celal’e takdim eder.”1
Müellif (r.a), insanın ubudiyet-i külliyeye mazhar olduğunu “On Altıncı Söz Dördüncü Şua” adlı eserinde ise şöyle izah etmektedir:
“İşte ey tenbel nefsim! Bir nevi Mi’rac hükmünde olan namazın hakikatı; sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şâhaneye kabulü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zü’l-Celal’in huzuruna kabulündür. “Ellahü Ekber” deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitabına (herkesin kabiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet-i azîmedir. Âdeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla “Ellahü Ekber” “Ellahü Ekber” demekle kat-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz’iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır. Güya herbir “Ellahü Ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir.
İşte şu hakikat-ı salâttan manen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuaına mazhariyet dahi, büyük bir saadettir. İşte Hacda pek kesretli “Ellahü Ekber” denilmesi, şu sırdandır. Çünki hacc-ı şerif bil’asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir. Nasılki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de: Bir hacı, ne kadar ami de olsa, kat’-ı meratib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-ı Azîmi ünvanıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubudiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette hac miftahıyla açılan meratib-i külliye-i rububiyet ve dûrbîniyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i uluhiyet ve şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devair-i ubudiyet ve meratib-i kibriya ve ufk-u tecelliyatın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i rububiyet “Ellahü Ekber” “Ellahü Ekber” ile teskin edilebilir ve onunla o meratib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvire ilân edilebilir. Hacdan sonra şu manayı, ulvî ve küllî muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte şeair-i İslamiyenin velev sünnet kabilinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.”2
[1] Sözler, 24. Söz, 5. Dal, 2. Meyve, s. 361-362.
[2] Sözler, 16. Söz, 4. Şuá‘, s. 199-200.
ŞERH
kendi namına Mabud-u Zü’l-Celal’e takdim eder.”1
Müellif (r.a), insanın ubudiyet-i külliyeye mazhar olduğunu “On Altıncı Söz Dördüncü Şua” adlı eserinde ise şöyle izah etmektedir:
“İşte ey tenbel nefsim! Bir nevi Mi’rac hükmünde olan namazın hakikatı; sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şâhaneye kabulü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zü’l-Celal’in huzuruna kabulündür. “Ellahü Ekber” deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitabına (herkesin kabiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet-i azîmedir. Âdeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla “Ellahü Ekber” “Ellahü Ekber” demekle kat-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz’iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır. Güya herbir “Ellahü Ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir.
İşte şu hakikat-ı salâttan manen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuaına mazhariyet dahi, büyük bir saadettir. İşte Hacda pek kesretli “Ellahü Ekber” denilmesi, şu sırdandır. Çünki hacc-ı şerif bil’asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir. Nasılki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de: Bir hacı, ne kadar ami de olsa, kat’-ı meratib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-ı Azîmi ünvanıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubudiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette hac miftahıyla açılan meratib-i külliye-i rububiyet ve dûrbîniyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i uluhiyet ve şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devair-i ubudiyet ve meratib-i kibriya ve ufk-u tecelliyatın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i rububiyet “Ellahü Ekber” “Ellahü Ekber” ile teskin edilebilir ve onunla o meratib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvire ilân edilebilir. Hacdan sonra şu manayı, ulvî ve küllî muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte şeair-i İslamiyenin velev sünnet kabilinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.”2
[1] Sözler, 24. Söz, 5. Dal, 2. Meyve, s. 361-362.
[2] Sözler, 16. Söz, 4. Şuá‘, s. 199-200.
ŞERH
Görünen ve görünmeyen bütün âlemlerin nizam ve intizamı insana bağlıdır. Külli ibadeti de o yapıyor. Peygamberimizin (a.s.m) ibadetini düşünelim. Gavs-ı Azam (k.s), 40 dakikada bütün kâinatın ibadatını kendi ibadeti içine alıp huzur-u İlahiye takdim ediyor. Müellif (r.a), mealen “Sabah namazından sonra 100 defa لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dediğim zaman her bir defa bir ism-i ilahinin tecellisine mazhar olan bir âlemi bitiriyordum. 99 tesbihim bitti mi, 99 âlemi bitiriyordum” diyor ve huzur-u Rabbaniyeye çıkıyordu. Müellif (r.a), Kur’an şakirdlerinin bu külli ibadetlerini şöyle beyan etmektedir:
“Kur’an, kendi şakirdlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz Esma-i İlahiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerratını, birer tesbih taneleri olarak şakirdlerinin ellerine verir. “Evradlarınızı bununla okuyunuz.” der. İşte Kur’anın tilmizlerinden Şah-ı Geylanî, Rufaî, Şazelî (R.A.) gibi şakirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerratı, katarat adedlerini, mahlukatın aded-i enfasını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar. Cenab-ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.”1
İşte insan, böyle külli bir ibadete müstaid olduğu için hesabı da bu nisbette ağırdır. Mesela; bir devlet reisi, askeriye ile alakalı bir mes’elede genelkurmay başkanına bir vazife tevdi’ ettiğinde, vazifenin hitamında o genelkurmay başkanı, bütün ordular namına devlet reisine tekmil verir, o konu ile alakalı bilgileri ona takdim eder. Yine başbakan, kendi emri altında çalışan bütün memurları hesabına cumhurbaşkanına şu hizmetleri yaptık diye rapor arzeder. Aynen bu misaller gibi; âlemdeki orduların ve kâinattaki memurların teklifi ve tekvini vazife suretindeki ibadetlerini hem anlayacak, hem de namaz vasıtasıyla dergah-ı İlahîye takdim edecek zabit ve reis insandır.
Hem nasıl ki; memleketin asayişinde bir sıkıntı vücuda geldiğinde devlet başkanı, hesabı önce başbakandan ve genelkurmay başkanından sorar. Çünkü evvel emirde sorumlu olan onlardır. Hem mesela; inşa edilen bir binada meydana gelen bir hatadan, elbette en evvel ustabaşı sorumlu tutulur. Zira binanın yapımından o sorumludur. Ceza da gelse, mükafaat da gelse ustabaşı muhatabdır. Aynen bu misaller gibi; insan, şu mevcudat içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı
[1] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 5. Nota, s. 119.
ŞERH
Görünen ve görünmeyen bütün âlemlerin nizam ve intizamı insana bağlıdır. Külli ibadeti de o yapıyor. Peygamberimizin (a.s.m) ibadetini düşünelim. Gavs-ı Azam (k.s), 40 dakikada bütün kâinatın ibadatını kendi ibadeti içine alıp huzur-u İlahiye takdim ediyor. Müellif (r.a), mealen “Sabah namazından sonra 100 defa لَااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dediğim zaman her bir defa bir ism-i ilahinin tecellisine mazhar olan bir âlemi bitiriyordum. 99 tesbihim bitti mi, 99 âlemi bitiriyordum” diyor ve huzur-u Rabbaniyeye çıkıyordu. Müellif (r.a), Kur’an şakirdlerinin bu külli ibadetlerini şöyle beyan etmektedir:
“Kur’an, kendi şakirdlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz Esma-i İlahiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerratını, birer tesbih taneleri olarak şakirdlerinin ellerine verir. “Evradlarınızı bununla okuyunuz.” der. İşte Kur’anın tilmizlerinden Şah-ı Geylanî, Rufaî, Şazelî (R.A.) gibi şakirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerratı, katarat adedlerini, mahlukatın aded-i enfasını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar. Cenab-ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.”1
İşte insan, böyle külli bir ibadete müstaid olduğu için hesabı da bu nisbette ağırdır. Mesela; bir devlet reisi, askeriye ile alakalı bir mes’elede genelkurmay başkanına bir vazife tevdi’ ettiğinde, vazifenin hitamında o genelkurmay başkanı, bütün ordular namına devlet reisine tekmil verir, o konu ile alakalı bilgileri ona takdim eder. Yine başbakan, kendi emri altında çalışan bütün memurları hesabına cumhurbaşkanına şu hizmetleri yaptık diye rapor arzeder. Aynen bu misaller gibi; âlemdeki orduların ve kâinattaki memurların teklifi ve tekvini vazife suretindeki ibadetlerini hem anlayacak, hem de namaz vasıtasıyla dergah-ı İlahîye takdim edecek zabit ve reis insandır.
Hem nasıl ki; memleketin asayişinde bir sıkıntı vücuda geldiğinde devlet başkanı, hesabı önce başbakandan ve genelkurmay başkanından sorar. Çünkü evvel emirde sorumlu olan onlardır. Hem mesela; inşa edilen bir binada meydana gelen bir hatadan, elbette en evvel ustabaşı sorumlu tutulur. Zira binanın yapımından o sorumludur. Ceza da gelse, mükafaat da gelse ustabaşı muhatabdır. Aynen bu misaller gibi; insan, şu mevcudat içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı
[1] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 5. Nota, s. 119.
ŞERH
İşte âlemin harab olması ve ahiretin icadı, insanın hayr ve şer bütün amellerinin karşılığını görmesi içindir. Her insan kıyamet gününde küçük büyük, az çok her amelini görecektir. Buna “amellerin arzı” denilir. Her insan, mutlaka amelini görür. Hesaba gelince; herkesin hesabı ayrı ayrıdır. Ehl-i imanın kimisi hesabsız Cennete gider. Kimisi hesab-ı yesire, kimisi hesab-ı asire düçar olup neticede Cennete gider. Ehl-i imanın bir kısmı da şerleri hayrlarına galebe çaldığından ve afv-ı İlahiye mazhar olmadığından Cehenneme gider, cezasını çektikten sonra Cennete gider. Ehl-i küfür ve ehl-i nifaka gelince; onlar elli bin senelik bir günde hesaba maruz kalırlar, rezil ve rüsvay olurlar, neticede ebedi kalmak üzere Cehenneme atılırlar.
Ehl-i iman, hadd-i büluğdan itibaren günahlarının cezasını görmeye başlar. Dünyada bela, musibet, hastalık gibi sıkıntılara düçar olur, ayrıca sekeratta, kabirde, haşirde göreceği azablar da günahlarının cezasıdır. Ekseriyetle ümmet-i Muhammedin cezası, haşir meydanında biter. Azı Cehenneme kalır. Ayrıca işlemiş olduğu günahlar, Cennet nimetlerinden istifade etmek hususunda derecesini düşürür. Kâfir ise, hadd-i buluğdan itibaren işlediği iyiliklerin karşılığını ekseriyetle dünyada görür. Ahirette ise Cehennemde ebedi kalmakla beraber iyilikleri nisbetinde diğer ehl-i Cehenneme göre azabı hafif olur. Demek her kim, hayr ve şer namına ne yapmışsa, hem yaptığı hayr ve şerri, hem de o hayr ve şerrin karşılığını görecektir. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir:
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
“(Artık her kim,) dünyada iken (bir zerre ağırlığında) olsun (bir hayır işlemiş ise, hem işlediği o hayrı, hem de onun sevab ve mükafatını görecektir.)”
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“(Ve her kim de zerre miktarı bir şer işlemiş ise, hem işlediği o şerri, hem de onun cezasını âhirette veya daha dünyada iken görecektir.) Dünyada çektiği o bela ve musibet vasıtasıyla o günün geleceğinden haberdar edilmiş bulunacaktır.”1
Hesabın görülmesi de iki kısımdır:
[1] Zilzâl, 99:7-8.
ŞERH
İşte âlemin harab olması ve ahiretin icadı, insanın hayr ve şer bütün amellerinin karşılığını görmesi içindir. Her insan kıyamet gününde küçük büyük, az çok her amelini görecektir. Buna “amellerin arzı” denilir. Her insan, mutlaka amelini görür. Hesaba gelince; herkesin hesabı ayrı ayrıdır. Ehl-i imanın kimisi hesabsız Cennete gider. Kimisi hesab-ı yesire, kimisi hesab-ı asire düçar olup neticede Cennete gider. Ehl-i imanın bir kısmı da şerleri hayrlarına galebe çaldığından ve afv-ı İlahiye mazhar olmadığından Cehenneme gider, cezasını çektikten sonra Cennete gider. Ehl-i küfür ve ehl-i nifaka gelince; onlar elli bin senelik bir günde hesaba maruz kalırlar, rezil ve rüsvay olurlar, neticede ebedi kalmak üzere Cehenneme atılırlar.
Ehl-i iman, hadd-i büluğdan itibaren günahlarının cezasını görmeye başlar. Dünyada bela, musibet, hastalık gibi sıkıntılara düçar olur, ayrıca sekeratta, kabirde, haşirde göreceği azablar da günahlarının cezasıdır. Ekseriyetle ümmet-i Muhammedin cezası, haşir meydanında biter. Azı Cehenneme kalır. Ayrıca işlemiş olduğu günahlar, Cennet nimetlerinden istifade etmek hususunda derecesini düşürür. Kâfir ise, hadd-i buluğdan itibaren işlediği iyiliklerin karşılığını ekseriyetle dünyada görür. Ahirette ise Cehennemde ebedi kalmakla beraber iyilikleri nisbetinde diğer ehl-i Cehenneme göre azabı hafif olur. Demek her kim, hayr ve şer namına ne yapmışsa, hem yaptığı hayr ve şerri, hem de o hayr ve şerrin karşılığını görecektir. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir:
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
“(Artık her kim,) dünyada iken (bir zerre ağırlığında) olsun (bir hayır işlemiş ise, hem işlediği o hayrı, hem de onun sevab ve mükafatını görecektir.)”
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“(Ve her kim de zerre miktarı bir şer işlemiş ise, hem işlediği o şerri, hem de onun cezasını âhirette veya daha dünyada iken görecektir.) Dünyada çektiği o bela ve musibet vasıtasıyla o günün geleceğinden haberdar edilmiş bulunacaktır.”1
Hesabın görülmesi de iki kısımdır:
[1] Zilzâl, 99:7-8.
METİN
Hem hatıra gelmesin ki: Kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur?
ŞERH
Diğeri: Cezalandırmak için hesab sormaktır.
İnsan, böyle bir hesabı inkar etmekle bu hesaptan kurtulacağına mı inanır? Bu inanç, gündüz ortasında Güneşi inkar etmek gibi bir hamakattır. Çünkü Cenab-ı Hak bin bir ismi ile, nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan bütün enbiya mu’cizeleriyle, bütün evliya keşif ve kerametleriyle, bütün asfiya tahkikat ve hüccetleriyle, bütün mevcudat hayat ve mematlarıyla ve insan ebediyeti isteyen şedit hissiyatıyla ahiretin vücudunu isbat edip zarureten iktiza ettiği halde, böyle hadsiz delillerle isbat edilen bir dava hakkında şübheye düşmek, insaniyetten istifa etmek demektir. Madem hakikat budur ve hesap kesindir. Öyleyse işlediğimiz günahlar ve terk ettiğimiz ibadetler için çokça “Estağfirullah!” diyelim. Ellah’tan afv ve mağfiret talebinde bulunalım.
Şehitlerin hesabı yoktur. Öyle ise talebe-i ulum-i diniye olarak ölmek için dua edelim. Zira talebe-i ulum-i diniye vefat ettiğinde manevi şehidlik rütbesini elde ettiği için, ona da hesab yoktur. Yani, hesab-ı şedidi yoktur, ancak arz suretinde hesab-ı yesiri vardır.
Ahval-i kıyameti beyan eden ayat-ı Kur’aniye ve ehadis-i Nebeviyeyi can kulağıyla dinleyen bir kimse; elbette o günün ne kadar dehşetli olduğunu anlar ve ona göre hazırlıkta bulunur.
Hulasa: İnsan, her ne kadar cismen küçük olsa da işlediği amel, böyle bir hesabı netice verdiği ve ona göre küçük büyük her amelinden hesaba çekileceği için, şu tecrübe ve imtihan meydanında ameline çok dikkat etmeli, bahusus riyadan sakınıp halisen rıza-i İlahi dairesinde amel etmeli ki; hesabtan kolay kurtulsun. İşte insan, ehemmiyetli olan amelinin neticesini görmek üzere şedit bir hesaba tabi tutulacağını Müellif (r.a), şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmaktadır:
“Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.” 1
(Hem hatıra gelmesin ki: Kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur?) Altmış yaşında vefat etmiş olan bir insanı düşünelim. Bu insan on
[1] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 15. Nota, s. 138.
METİN
Hem hatıra gelmesin ki: Kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur?
ŞERH
Diğeri: Cezalandırmak için hesab sormaktır.
İnsan, böyle bir hesabı inkar etmekle bu hesaptan kurtulacağına mı inanır? Bu inanç, gündüz ortasında Güneşi inkar etmek gibi bir hamakattır. Çünkü Cenab-ı Hak bin bir ismi ile, nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan bütün enbiya mu’cizeleriyle, bütün evliya keşif ve kerametleriyle, bütün asfiya tahkikat ve hüccetleriyle, bütün mevcudat hayat ve mematlarıyla ve insan ebediyeti isteyen şedit hissiyatıyla ahiretin vücudunu isbat edip zarureten iktiza ettiği halde, böyle hadsiz delillerle isbat edilen bir dava hakkında şübheye düşmek, insaniyetten istifa etmek demektir. Madem hakikat budur ve hesap kesindir. Öyleyse işlediğimiz günahlar ve terk ettiğimiz ibadetler için çokça “Estağfirullah!” diyelim. Ellah’tan afv ve mağfiret talebinde bulunalım.
Şehitlerin hesabı yoktur. Öyle ise talebe-i ulum-i diniye olarak ölmek için dua edelim. Zira talebe-i ulum-i diniye vefat ettiğinde manevi şehidlik rütbesini elde ettiği için, ona da hesab yoktur. Yani, hesab-ı şedidi yoktur, ancak arz suretinde hesab-ı yesiri vardır.
Ahval-i kıyameti beyan eden ayat-ı Kur’aniye ve ehadis-i Nebeviyeyi can kulağıyla dinleyen bir kimse; elbette o günün ne kadar dehşetli olduğunu anlar ve ona göre hazırlıkta bulunur.
Hulasa: İnsan, her ne kadar cismen küçük olsa da işlediği amel, böyle bir hesabı netice verdiği ve ona göre küçük büyük her amelinden hesaba çekileceği için, şu tecrübe ve imtihan meydanında ameline çok dikkat etmeli, bahusus riyadan sakınıp halisen rıza-i İlahi dairesinde amel etmeli ki; hesabtan kolay kurtulsun. İşte insan, ehemmiyetli olan amelinin neticesini görmek üzere şedit bir hesaba tabi tutulacağını Müellif (r.a), şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmaktadır:
“Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.” 1
(Hem hatıra gelmesin ki: Kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur?) Altmış yaşında vefat etmiş olan bir insanı düşünelim. Bu insan on
[1] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 15. Nota, s. 138.
ŞERH
gönderdiği mektuplar, madde itibariyle çok cüz’i bir kıymeti olduğu halde, o mektuplar Halık-ı kainatın birinci muhatabı olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’a nisbet edildiği için gayet kıymetdardır.
Acaba Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın yazdığı bir mektub, O Zat’a (a.s.m) nisbet edildiği için böyle değer kazanırsa, Cenab-ı Hakk’ın bin bir isim ve sıfatını ifade etmek maksadıyla yazılan ve her biri birer mektub hükmünde olan mevcudat-ı alem ne kadar kıymetdar olduğu kıyas edilsin. Müellif (r.a) her bir mevcudun, üstünde tefekkür edilmesi lazım gelen gayet kıymetdar birer mektub olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Kitab-ı âlemin yaprakları, enva’-ı nâma’dud
Huruf ile kelimatı dahi, efrad-ı nâmahdud
Yazılmış destgâh-ı Levh-i Mahfuz-i hakikatta
Mücessem lafz-ı manidardır, âlemde her mevcud.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَا ئِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ اْلَمَلَاِ اْلاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَا ئِلُ 1“
İşte kafir, bu kadar yüksek manaları ifade etmekle hadsiz bir kıymet kazanan mevcudat-ı alemi küfrüyle manasız, kıymetsiz, sahipsiz, gayesiz adi bir kağıt parçası derekesine düşürmekle onların hukukuna hadsiz derecede tecavüz eder.
Şimdi kainatın yaradılışından kıyamete kadar zaman süresi içerisinde yaratılan zerreden arşa kadar ne kadar mahlukat var, düşün. Hem her bir mahlukun vücuduna giren ve çıkan zerrelerin adedini düşün. Acaba bu zerratın adedini Ellah’dan başka kim bilebilir? İşte kafir, küfrüyle her bir mahluku ve her bir zerreyi Ellah’a nisbet etmeyip manasız ve sahibsiz tasavvur etmekle manen katleder. Dolayısıyla her bir anda zerrat adedince katl suçunu işlemiş gibi olur. Bir katlin cezası ise dünya kanununa göre en az on beş senedir. Kırk beş senelik ömrünün her anını küfürle geçiren bir insan, ne kadar katl suçu işlemiş olduğu düşünülsün. Her bir katl, on beş sene ile çarpılsa, sonsuz bir rakam ortaya çıkar. Bu ise sonsuz bir cinayeti ifade eder. Sonsuz bir cinayet ise, sonsuz bir cezayı iktiza eder. O halde kafirin cehennemde ebedi kalması cezay-ı ameldir, ayn-ı adldır ve Kur’an’ın bu vaidi, mutabık-ı muktezay-ı haldir.
[1] Mektûbât, 24. Mektûb, 1. Makám, 4. Remiz, s. 288.
ŞERH
gönderdiği mektuplar, madde itibariyle çok cüz’i bir kıymeti olduğu halde, o mektuplar Halık-ı kainatın birinci muhatabı olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’a nisbet edildiği için gayet kıymetdardır.
Acaba Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın yazdığı bir mektub, O Zat’a (a.s.m) nisbet edildiği için böyle değer kazanırsa, Cenab-ı Hakk’ın bin bir isim ve sıfatını ifade etmek maksadıyla yazılan ve her biri birer mektub hükmünde olan mevcudat-ı alem ne kadar kıymetdar olduğu kıyas edilsin. Müellif (r.a) her bir mevcudun, üstünde tefekkür edilmesi lazım gelen gayet kıymetdar birer mektub olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Kitab-ı âlemin yaprakları, enva’-ı nâma’dud
Huruf ile kelimatı dahi, efrad-ı nâmahdud
Yazılmış destgâh-ı Levh-i Mahfuz-i hakikatta
Mücessem lafz-ı manidardır, âlemde her mevcud.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَا ئِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ اْلَمَلَاِ اْلاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَا ئِلُ 1“
İşte kafir, bu kadar yüksek manaları ifade etmekle hadsiz bir kıymet kazanan mevcudat-ı alemi küfrüyle manasız, kıymetsiz, sahipsiz, gayesiz adi bir kağıt parçası derekesine düşürmekle onların hukukuna hadsiz derecede tecavüz eder.
Şimdi kainatın yaradılışından kıyamete kadar zaman süresi içerisinde yaratılan zerreden arşa kadar ne kadar mahlukat var, düşün. Hem her bir mahlukun vücuduna giren ve çıkan zerrelerin adedini düşün. Acaba bu zerratın adedini Ellah’dan başka kim bilebilir? İşte kafir, küfrüyle her bir mahluku ve her bir zerreyi Ellah’a nisbet etmeyip manasız ve sahibsiz tasavvur etmekle manen katleder. Dolayısıyla her bir anda zerrat adedince katl suçunu işlemiş gibi olur. Bir katlin cezası ise dünya kanununa göre en az on beş senedir. Kırk beş senelik ömrünün her anını küfürle geçiren bir insan, ne kadar katl suçu işlemiş olduğu düşünülsün. Her bir katl, on beş sene ile çarpılsa, sonsuz bir rakam ortaya çıkar. Bu ise sonsuz bir cinayeti ifade eder. Sonsuz bir cinayet ise, sonsuz bir cezayı iktiza eder. O halde kafirin cehennemde ebedi kalması cezay-ı ameldir, ayn-ı adldır ve Kur’an’ın bu vaidi, mutabık-ı muktezay-ı haldir.
[1] Mektûbât, 24. Mektûb, 1. Makám, 4. Remiz, s. 288.
ŞERH
Hadsiz zerratın açtığı bu üç davadan dolayı kafirin ne kadar büyük bir cezaya müstahak olacağını düşün! Böyle bir durumda acaba kafir nasıl kurtulur?
Görüldüğü gibi; Müellif (r.a), kâfirin kısa bir ömürde ebedi bir azaba müstahak olmasının sebebini üç noktada izah ediyor:
Birincisi: Her bir mevcudun ali bir makamı vardır. Zira onlar mektubat-ı Rabbaniye, merayay-ı subhaniye ve me’murin-i İlahiyedirler. Küfür ise onları ayinedarlık, vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet, kıymetsizlik, hiçlik ve mevadd-ı faniye mertebesine ve manasız ve gayesiz bir derekeye düşürdüğünden bütün mevcudatın hukukuna tecavüzdür. Bu ise, cinayet-i azimedir. Elbette böyle hadsiz mahlukatın hukukuna tecavüz eden bir zalimin cezası da nihayetsiz olacaktır.
İkincisi: Bütün kâinatta ve mevcudat ayinelerinde esma-i İlahiyenin cilveleri ve nakışları tezahür eder. Küfür ise, hem o esma-i İlahiyeyi, hem de o esmanın tecelliyatını inkar ile red ve tezyif etmektir. Esma-i İlahiye, ebedi, bitmez ve tükenmez olduğundan kâfir o esmayı inkar ile red ve tezyif etmekle, ebedi bir cinayet irtikab etmektedir. Ebedi bir cinayetin cezası ise; bitmez, tükenmez, sonsuz bir azabtır.
Üçüncüsü: Bu kâinattaki her bir mevcud, Cenab-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine birer şahid-i sadık iken, kâfir küfrüyle bu kadar hadsiz delilleri tekzib ettiğinden, elbette nihayetsiz cinayet işler. Nihayetsiz cinayetin cezası ise, nihayetsiz azabı icab eder.
Öyle ise kâfir, kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur? Şeklinde bir sual hatıra gelmemeli.
Şimdi bu üç maddenin izahına geçeceğiz:
Evet, küfür cüz’i bir hata değil, külli bir cinayettir. Nasıl ki iman, bir intisabtır. Bütün mevcudatı, Sani-i Zü’l-Celal’ine nisbet eder. Bütün kâinatı bir tek elde görür ve o ele teslim eder ve külli bir ibadeti netice verir. Küfür ise, o nisbeti kat’ eder. Bütün mevcudatı sahibsiz, başıboş, abes, manasız, gayesiz bir derekeye sukut ettirir. Mevcudat-ı âlemin her biri, birer elmas iken, birer sönük şişe mesabesine indirir. Evet, mü’minin nazarında şu kâinat ve içindeki mevcudatın âli bir makamı ve ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Bu vazifelerin en mühimmi üç kısımdır:
ŞERH
Hadsiz zerratın açtığı bu üç davadan dolayı kafirin ne kadar büyük bir cezaya müstahak olacağını düşün! Böyle bir durumda acaba kafir nasıl kurtulur?
Görüldüğü gibi; Müellif (r.a), kâfirin kısa bir ömürde ebedi bir azaba müstahak olmasının sebebini üç noktada izah ediyor:
Birincisi: Her bir mevcudun ali bir makamı vardır. Zira onlar mektubat-ı Rabbaniye, merayay-ı subhaniye ve me’murin-i İlahiyedirler. Küfür ise onları ayinedarlık, vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet, kıymetsizlik, hiçlik ve mevadd-ı faniye mertebesine ve manasız ve gayesiz bir derekeye düşürdüğünden bütün mevcudatın hukukuna tecavüzdür. Bu ise, cinayet-i azimedir. Elbette böyle hadsiz mahlukatın hukukuna tecavüz eden bir zalimin cezası da nihayetsiz olacaktır.
İkincisi: Bütün kâinatta ve mevcudat ayinelerinde esma-i İlahiyenin cilveleri ve nakışları tezahür eder. Küfür ise, hem o esma-i İlahiyeyi, hem de o esmanın tecelliyatını inkar ile red ve tezyif etmektir. Esma-i İlahiye, ebedi, bitmez ve tükenmez olduğundan kâfir o esmayı inkar ile red ve tezyif etmekle, ebedi bir cinayet irtikab etmektedir. Ebedi bir cinayetin cezası ise; bitmez, tükenmez, sonsuz bir azabtır.
Üçüncüsü: Bu kâinattaki her bir mevcud, Cenab-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine birer şahid-i sadık iken, kâfir küfrüyle bu kadar hadsiz delilleri tekzib ettiğinden, elbette nihayetsiz cinayet işler. Nihayetsiz cinayetin cezası ise, nihayetsiz azabı icab eder.
Öyle ise kâfir, kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur? Şeklinde bir sual hatıra gelmemeli.
Şimdi bu üç maddenin izahına geçeceğiz:
Evet, küfür cüz’i bir hata değil, külli bir cinayettir. Nasıl ki iman, bir intisabtır. Bütün mevcudatı, Sani-i Zü’l-Celal’ine nisbet eder. Bütün kâinatı bir tek elde görür ve o ele teslim eder ve külli bir ibadeti netice verir. Küfür ise, o nisbeti kat’ eder. Bütün mevcudatı sahibsiz, başıboş, abes, manasız, gayesiz bir derekeye sukut ettirir. Mevcudat-ı âlemin her biri, birer elmas iken, birer sönük şişe mesabesine indirir. Evet, mü’minin nazarında şu kâinat ve içindeki mevcudatın âli bir makamı ve ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Bu vazifelerin en mühimmi üç kısımdır:
ŞERH
Birincisi: Mevcudat-ı âlemin her biri birer mektubat-ı Rabbaniyedir. Yani Ellah’dan gelen ve bin bir ism-i İlahiyi, Resul-i Ekrem (s.a.v)’in nurunu ve haşri tarif eden bir mektuptur.
İkincisi: Merayay-ı Sübhaniyedirler. Yani kâinatın müstakil bir vücudu yoktur, her bir mevcud, bin bir ism-i İlahiyi gösteren bir ayine hükmündedir ve onunla kaimdir.
Üçüncüsü: Me’murin-i İlahiyedirler. Yani âlemdeki her bir mevcud birer memurdur, birer neferdir. Vazifesi var, talimi var, ibadeti var, cihadı vardır. Kâinat baştan başa ibadet içindedir. Zira kâinat ya bir kışladır, bütün mevcudat birer askerdir. Veya kâinat bir mülkiye dairesidir, bütün mevcudat birer memurdur. Veyahut kâinat bir mesciddir, bütün mevcudat birer sacid ve abiddir. Veya kâinat bir mektebtir, bütün mevcudat burada talim ve terbiye görmektedir. Mü’min, mevcudat-ı âlemi böyle görür, böyle iz’an eder ve ona göre hareket eder.
Kâfir ise, mevcudat-ı âlemi, pek çok manaları ifade eden bir mektup olarak değil, manasız tevehhüm eder. Memur değil, müstakil görür. Esma-i İlahiyeye ayine değil, nursuz ve müstakil birer mevcud olarak görür. Böylece hadsiz mevcudatın hukukuna tecavüz etmekle hadsiz bir cinayet işler. Hadsiz cinayet ise, hadsiz azabı icab eder.
Hem Cenab-ı Hak, bin bir isim ve sıfat sahibidir. Kâfir, küfrüyle bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyeyi inkar ile red ettiğinden nihayetsiz bir cinayet irtikab eder. Nihayetsiz cinayet ise, nihayetsiz azabı intac eder.
Hem Cenab-ı Hak, tekvini olarak enfusi ve afakî delillerle vücub-u vücud ve vahdetini isbat ettiği gibi; teklifi olarak da semavi suhuf ve kitablar ve peygamberler vasıtasıyla vücub-u vücud ve vahdetini isbat etmektedir. Mevcudat-ı âlemin her biri tekvini olarak ve bütün kitaplar ve suhuflar ve peygamberler de teklifi olarak vücud ve vahdet-i İlahiyeye şahidlik ederken kâfir, bütün bu hak ve sadık delilleri inkâr ile reddediyor. Bu inkâr ve red ile hadsiz bir cinayet işliyor. Bu ise ebedi bir Cehennemin vücudunu iktiza ediyor. O halde Kur’an-ı Azimu’ş-Şanın, müteaddid ayatıyla ehl-i küfrü ebedi Cehennem ile tehdid etmesi, ayn-ı hak ve mahz-ı adalettir ve mutabık-ı mukteza-i haldir.
Müellif (r.a), kâfirin, kısa bir zamandaki küfrüne mukabil hadsiz bir Cehenneme girmesinin
ŞERH
Birincisi: Mevcudat-ı âlemin her biri birer mektubat-ı Rabbaniyedir. Yani Ellah’dan gelen ve bin bir ism-i İlahiyi, Resul-i Ekrem (s.a.v)’in nurunu ve haşri tarif eden bir mektuptur.
İkincisi: Merayay-ı Sübhaniyedirler. Yani kâinatın müstakil bir vücudu yoktur, her bir mevcud, bin bir ism-i İlahiyi gösteren bir ayine hükmündedir ve onunla kaimdir.
Üçüncüsü: Me’murin-i İlahiyedirler. Yani âlemdeki her bir mevcud birer memurdur, birer neferdir. Vazifesi var, talimi var, ibadeti var, cihadı vardır. Kâinat baştan başa ibadet içindedir. Zira kâinat ya bir kışladır, bütün mevcudat birer askerdir. Veya kâinat bir mülkiye dairesidir, bütün mevcudat birer memurdur. Veyahut kâinat bir mesciddir, bütün mevcudat birer sacid ve abiddir. Veya kâinat bir mektebtir, bütün mevcudat burada talim ve terbiye görmektedir. Mü’min, mevcudat-ı âlemi böyle görür, böyle iz’an eder ve ona göre hareket eder.
Kâfir ise, mevcudat-ı âlemi, pek çok manaları ifade eden bir mektup olarak değil, manasız tevehhüm eder. Memur değil, müstakil görür. Esma-i İlahiyeye ayine değil, nursuz ve müstakil birer mevcud olarak görür. Böylece hadsiz mevcudatın hukukuna tecavüz etmekle hadsiz bir cinayet işler. Hadsiz cinayet ise, hadsiz azabı icab eder.
Hem Cenab-ı Hak, bin bir isim ve sıfat sahibidir. Kâfir, küfrüyle bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyeyi inkar ile red ettiğinden nihayetsiz bir cinayet irtikab eder. Nihayetsiz cinayet ise, nihayetsiz azabı intac eder.
Hem Cenab-ı Hak, tekvini olarak enfusi ve afakî delillerle vücub-u vücud ve vahdetini isbat ettiği gibi; teklifi olarak da semavi suhuf ve kitablar ve peygamberler vasıtasıyla vücub-u vücud ve vahdetini isbat etmektedir. Mevcudat-ı âlemin her biri tekvini olarak ve bütün kitaplar ve suhuflar ve peygamberler de teklifi olarak vücud ve vahdet-i İlahiyeye şahidlik ederken kâfir, bütün bu hak ve sadık delilleri inkâr ile reddediyor. Bu inkâr ve red ile hadsiz bir cinayet işliyor. Bu ise ebedi bir Cehennemin vücudunu iktiza ediyor. O halde Kur’an-ı Azimu’ş-Şanın, müteaddid ayatıyla ehl-i küfrü ebedi Cehennem ile tehdid etmesi, ayn-ı hak ve mahz-ı adalettir ve mutabık-ı mukteza-i haldir.
Müellif (r.a), kâfirin, kısa bir zamandaki küfrüne mukabil hadsiz bir Cehenneme girmesinin
ŞERH
hikmet-i Rabbaniyeye ve dünyanın bekasındaki makasıd-ı Sübhaniyeye zarar verdiği için, ehl-i isyana ve ehl-i dalalete karşı kâinat hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlukat öfkeleniyor.”1
Mü’min, imanı sayesinde mezkûr hakikatları layıkıyla takdir ettiği ve anladığı için -ameli olsun olmasın- ebediyyen Cehennemde kalmaz ve dehşetli cezaya çarptırılmaz. Çünkü mü’min, kâinatın hukukuna tecavüz, esma-i İlahiyeyi inkâr ve delail-i vücud ve vahdeti red etmemiştir. Bu imanı sebebiyle ebedi Cehennemden kurtulur. Eğer şerleri hayırlarına galebe etmişse, afv-ı İlahiye mazhar olmamışsa, Cehennemde günahı kadar ceza çeker, sonra Ellah’ın izniyle Cehennemden çıkar, Cennete girer. Demek iman, sahibini Cehennem-i ebediden muhafaza eder. Asıl temel ve esas imandır. Mü’minin dağ kadar günahı olsa da, Cehennemde ebedi kalmaz. Şayet imanlı gidebilsek, ne mutlu bize. O halde en zor mes’ele, imanı kurtarmaktır. Bu dersleri bir defa kabul ederek ihlas ile dinleyen, bid’alara taraftar olmamak şartıyla İnşaellah imanını kurtarır. Kâinatta esma-i İlahiyeyi okuyabilecek bir imandan yani tahkik-i imandan bahsediyoruz. Böyle bir iman, bid’alara taraftar olmamak ve bu Kur’anî derslere devam etmekle kazanılır. Demek iman, hüsn-ü mücerreddir. Kâinat kadar bir mükâfat ister. Küfür ise, öyle bir cinayettir ki, kâinat kadar bir ceza ister. İman ve küfrün mahiyetlerini, Kur’an ve Hadisten sonra en yüksek bir hüccet-i imaniyye olan Risale-i Nur Külliyatı kadar, muknî ve güzel bir surette -sahabe hariç- hiç kimse tarif etmemiştir.
Küfür bir cinayettir. İman ise, bir nimettir, bir iyiliktir. Öyle bir iyiliktir ki, bütün kâinatı idam-ı ebediden kurtarır. Mü’min, bütün suhuf, kütub, rüsul ve kâinatın delail-i vahdaniyet olduğunu kabul eder. Mevcudat-ı alemin her birini de memur, ayine ve mektup şeklinde görür. Kâfir ise, küfrü sebebiyle bu hakikatların tam zıddına inanır. Öyle ise bütün esma-i İlahiyenin ve mevcudatın hukukuna bu şekilde tecavüz edenin cezası nedir? Kâinattaki mevcudat sayısı kadar, belki zerrat-ı alem sayısı kadar Cehennemde kalması lazım değil mi? Madem kâinatın mahlûkatı saymakla bitmez. O zaman kâfirin Cehennemdeki azabı da bitmez. O halde kâfir, ebediyyen Cehennemdedir ve oradan çıkması imkânsızdır.
[1] Lem‘alar, 13. Lem‘a, 11. İşâret, s. 83-84.
ŞERH
hikmet-i Rabbaniyeye ve dünyanın bekasındaki makasıd-ı Sübhaniyeye zarar verdiği için, ehl-i isyana ve ehl-i dalalete karşı kâinat hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlukat öfkeleniyor.”1
Mü’min, imanı sayesinde mezkûr hakikatları layıkıyla takdir ettiği ve anladığı için -ameli olsun olmasın- ebediyyen Cehennemde kalmaz ve dehşetli cezaya çarptırılmaz. Çünkü mü’min, kâinatın hukukuna tecavüz, esma-i İlahiyeyi inkâr ve delail-i vücud ve vahdeti red etmemiştir. Bu imanı sebebiyle ebedi Cehennemden kurtulur. Eğer şerleri hayırlarına galebe etmişse, afv-ı İlahiye mazhar olmamışsa, Cehennemde günahı kadar ceza çeker, sonra Ellah’ın izniyle Cehennemden çıkar, Cennete girer. Demek iman, sahibini Cehennem-i ebediden muhafaza eder. Asıl temel ve esas imandır. Mü’minin dağ kadar günahı olsa da, Cehennemde ebedi kalmaz. Şayet imanlı gidebilsek, ne mutlu bize. O halde en zor mes’ele, imanı kurtarmaktır. Bu dersleri bir defa kabul ederek ihlas ile dinleyen, bid’alara taraftar olmamak şartıyla İnşaellah imanını kurtarır. Kâinatta esma-i İlahiyeyi okuyabilecek bir imandan yani tahkik-i imandan bahsediyoruz. Böyle bir iman, bid’alara taraftar olmamak ve bu Kur’anî derslere devam etmekle kazanılır. Demek iman, hüsn-ü mücerreddir. Kâinat kadar bir mükâfat ister. Küfür ise, öyle bir cinayettir ki, kâinat kadar bir ceza ister. İman ve küfrün mahiyetlerini, Kur’an ve Hadisten sonra en yüksek bir hüccet-i imaniyye olan Risale-i Nur Külliyatı kadar, muknî ve güzel bir surette -sahabe hariç- hiç kimse tarif etmemiştir.
Küfür bir cinayettir. İman ise, bir nimettir, bir iyiliktir. Öyle bir iyiliktir ki, bütün kâinatı idam-ı ebediden kurtarır. Mü’min, bütün suhuf, kütub, rüsul ve kâinatın delail-i vahdaniyet olduğunu kabul eder. Mevcudat-ı alemin her birini de memur, ayine ve mektup şeklinde görür. Kâfir ise, küfrü sebebiyle bu hakikatların tam zıddına inanır. Öyle ise bütün esma-i İlahiyenin ve mevcudatın hukukuna bu şekilde tecavüz edenin cezası nedir? Kâinattaki mevcudat sayısı kadar, belki zerrat-ı alem sayısı kadar Cehennemde kalması lazım değil mi? Madem kâinatın mahlûkatı saymakla bitmez. O zaman kâfirin Cehennemdeki azabı da bitmez. O halde kâfir, ebediyyen Cehennemdedir ve oradan çıkması imkânsızdır.
[1] Lem‘alar, 13. Lem‘a, 11. İşâret, s. 83-84.
METİN
DÖRDÜNCÜ İŞARET: Nasıl ki hikâyede on iki suretle gördük ki: Hiçbir cihetle mümkün değil; öyle bir padişahın, öyle muvakkat misafirhane gibi bir memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı uzmasına medar diğer daimî bir memleketi bulunmasın...
ŞERH
(DÖRDÜNCÜ İŞARET) Müellif (r.a), Haşir Risalesi’nde şu dünyayı üç cihette mütalaa etmektedir:
Bir cihette bu dünya, bir misafirhanedir.
Bir cihette bir meşher ve ticaretgâhtır.
Diğer bir cihette ise, bir manevra veya imtihan meydanıdır.
Müellif (r.a), bu “Dördüncü İşaret” te dahi dünyanın bu üç cihetini nazara vermektedir. Ayrıca bu işarette dünya için “tarla” tabirini kullanmaktadır. Bu kelime ise, meydan veya meşher tabirinin açıklamasıdır. Evet, dünya bir mezraadır. Hem insanın amelleri burada ekilir. Hem de cennet ve cehenneme mahsulât yetiştiren bir tarladır. Her şey cennet ve cehennemin birer numunesidir.
Müellif (r.a), bu Dördüncü İşaret’te haşir mes’elesinin ana temelini anlatıyor. Gelecek hakikatlere mukaddime yapıyor. Haşir Risalesi’nin ana temeli, Altıncı Hakikat’tir ve bu hakikatte izah edilen Celil ve Baki isimleridir. Diğer hakikatler ve isimler ise, bu hakikat ile bu isimlerin üzerine bina ediliyor. İşte bu Dördüncü İşaret, Altıncı Hakikat’in, dolayısıyla Haşir Risalesi’nin bir hulasası hükmündedir. Müellif (r.a), evvela burada dünyanın bir misafirhane olduğunu izah etmektedir. Şöyle ki:
(Nasıl ki hikâyede on iki suretle gördük ki: Hiçbir cihetle mümkün değil; öyle bir padişahın, öyle muvakkat misafirhane gibi bir memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı uzmasına medar diğer daimî bir memleketi bulunmasın...) Müellif (r.a), hikaye-i temsiliyede büyük bir saltanata sahib bir padişahtan bahsetti. O padişah, büyükçe bir ziyafet verir. O ziyafette her bir misafiri için ayrı ayrı sofralar serer. Ancak o ziyafetgahta bulunan misafirler sabit olmadığı gibi; serilen sofralar da sabit değildir. O misafirhaneye gelen her bir misafir doymadan gidiyor. Ya o misafirin ömrü kısadır. Ya da serilen sofraların ömrü kısadır. Bunu gören her akıl sahibi anlar ki; o padişah-ı zihaşmetin bu misafirhaneye bedel daimi, müstakar bir memleketi vardır. Orada
METİN
DÖRDÜNCÜ İŞARET: Nasıl ki hikâyede on iki suretle gördük ki: Hiçbir cihetle mümkün değil; öyle bir padişahın, öyle muvakkat misafirhane gibi bir memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı uzmasına medar diğer daimî bir memleketi bulunmasın...
ŞERH
(DÖRDÜNCÜ İŞARET) Müellif (r.a), Haşir Risalesi’nde şu dünyayı üç cihette mütalaa etmektedir:
Bir cihette bu dünya, bir misafirhanedir.
Bir cihette bir meşher ve ticaretgâhtır.
Diğer bir cihette ise, bir manevra veya imtihan meydanıdır.
Müellif (r.a), bu “Dördüncü İşaret” te dahi dünyanın bu üç cihetini nazara vermektedir. Ayrıca bu işarette dünya için “tarla” tabirini kullanmaktadır. Bu kelime ise, meydan veya meşher tabirinin açıklamasıdır. Evet, dünya bir mezraadır. Hem insanın amelleri burada ekilir. Hem de cennet ve cehenneme mahsulât yetiştiren bir tarladır. Her şey cennet ve cehennemin birer numunesidir.
Müellif (r.a), bu Dördüncü İşaret’te haşir mes’elesinin ana temelini anlatıyor. Gelecek hakikatlere mukaddime yapıyor. Haşir Risalesi’nin ana temeli, Altıncı Hakikat’tir ve bu hakikatte izah edilen Celil ve Baki isimleridir. Diğer hakikatler ve isimler ise, bu hakikat ile bu isimlerin üzerine bina ediliyor. İşte bu Dördüncü İşaret, Altıncı Hakikat’in, dolayısıyla Haşir Risalesi’nin bir hulasası hükmündedir. Müellif (r.a), evvela burada dünyanın bir misafirhane olduğunu izah etmektedir. Şöyle ki:
(Nasıl ki hikâyede on iki suretle gördük ki: Hiçbir cihetle mümkün değil; öyle bir padişahın, öyle muvakkat misafirhane gibi bir memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı uzmasına medar diğer daimî bir memleketi bulunmasın...) Müellif (r.a), hikaye-i temsiliyede büyük bir saltanata sahib bir padişahtan bahsetti. O padişah, büyükçe bir ziyafet verir. O ziyafette her bir misafiri için ayrı ayrı sofralar serer. Ancak o ziyafetgahta bulunan misafirler sabit olmadığı gibi; serilen sofralar da sabit değildir. O misafirhaneye gelen her bir misafir doymadan gidiyor. Ya o misafirin ömrü kısadır. Ya da serilen sofraların ömrü kısadır. Bunu gören her akıl sahibi anlar ki; o padişah-ı zihaşmetin bu misafirhaneye bedel daimi, müstakar bir memleketi vardır. Orada
ŞERH
“Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakili aşağı tarafında; nuranîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsulât-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nev’ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu’ ettiği yerdedir. Yani habîsatı ve müzahrefatı esfelde, tayyibatı ve safiyatı a’lâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahman-ı Zülcemal ve Kahhar-ı Zülcelal nerede isterse tecelligâhını açar.”1
Demek âlemde hiçbir şey yok olmuyor. Mevcudat-ı âlem, ezel tarafından aldığı bir emirle harekete başlamış, ebed canibine doğru gitmektedir. Bu dünya ise, bir han, bir misafirhanedir. Mevcudat-ı âlemin biri gelir, biri gider. Seyr u seyahat böylece devam eder. Cennet veya cehennemde nihayet bulur. Cennette her bir insan, kendi âleminde bir sultan olur. Ehl-i cennetten birisine en az küre-i arzın on misli kadar bir memlekette hükümdarlık verilecek. Hurisi ve gılmanı ile yiyecek ve içecekleri ile taşı ve toprağı ile havası ve suyu ile kısaca her şeyi ile onun emrindedir. Ehl-i cennet ne isterse anında yerine getirilir. Arzu ettiği her şey aynı anda hazır olup önüne gelir. Orada ölüm, dert, keder, hastalık, bela, musibet, yorgunluk, usanç, kısaca insanı mahzun edecek ve korkutacak hiçbir sebeb yoktur. Orası Daru’s-Selam’dır.
O ebedi saltanatın sened ve beratı ise; iman, amel-i salih ve takvadır. O halde hakiki imanı elde edelim. O imanın gereği olan evamir-i İlahiyeye imtisal, nevahi-i İlahiyeden ictinab edelim. Ahkam-ı İlahiyenin icra ve tatbikine tarafdar olalım. Sünnet-i seniyyenin, bahusus şeair-i İslamiyenin ihyasına çalışalım. Bid’alara tarafdar olmayalım.
Ey cennete talib olan kardeş! Beş farz namazını vaktinde, cemaatle, tadil-i erkana riayet ederek, devamlı kıl. Hususan gece kalk, namaz kıl. Gündüz de günah işlememeye gayret göster. Kitab, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahaya tabi ol. Bu esasata muhalif cereyanlara kapılma. Zira o cereyanlar, imanın selbine sebeptir.
[1] Mektûbât, 1. Mektûb, 3. Suâl, s. 10.
ŞERH
“Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakili aşağı tarafında; nuranîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsulât-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nev’ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu’ ettiği yerdedir. Yani habîsatı ve müzahrefatı esfelde, tayyibatı ve safiyatı a’lâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahman-ı Zülcemal ve Kahhar-ı Zülcelal nerede isterse tecelligâhını açar.”1
Demek âlemde hiçbir şey yok olmuyor. Mevcudat-ı âlem, ezel tarafından aldığı bir emirle harekete başlamış, ebed canibine doğru gitmektedir. Bu dünya ise, bir han, bir misafirhanedir. Mevcudat-ı âlemin biri gelir, biri gider. Seyr u seyahat böylece devam eder. Cennet veya cehennemde nihayet bulur. Cennette her bir insan, kendi âleminde bir sultan olur. Ehl-i cennetten birisine en az küre-i arzın on misli kadar bir memlekette hükümdarlık verilecek. Hurisi ve gılmanı ile yiyecek ve içecekleri ile taşı ve toprağı ile havası ve suyu ile kısaca her şeyi ile onun emrindedir. Ehl-i cennet ne isterse anında yerine getirilir. Arzu ettiği her şey aynı anda hazır olup önüne gelir. Orada ölüm, dert, keder, hastalık, bela, musibet, yorgunluk, usanç, kısaca insanı mahzun edecek ve korkutacak hiçbir sebeb yoktur. Orası Daru’s-Selam’dır.
O ebedi saltanatın sened ve beratı ise; iman, amel-i salih ve takvadır. O halde hakiki imanı elde edelim. O imanın gereği olan evamir-i İlahiyeye imtisal, nevahi-i İlahiyeden ictinab edelim. Ahkam-ı İlahiyenin icra ve tatbikine tarafdar olalım. Sünnet-i seniyyenin, bahusus şeair-i İslamiyenin ihyasına çalışalım. Bid’alara tarafdar olmayalım.
Ey cennete talib olan kardeş! Beş farz namazını vaktinde, cemaatle, tadil-i erkana riayet ederek, devamlı kıl. Hususan gece kalk, namaz kıl. Gündüz de günah işlememeye gayret göster. Kitab, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahaya tabi ol. Bu esasata muhalif cereyanlara kapılma. Zira o cereyanlar, imanın selbine sebeptir.
[1] Mektûbât, 1. Mektûb, 3. Suâl, s. 10.
METİN
Hem mümkün değil: Bu meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır’ı onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dâr-ı âhireti halk etmesin?
ŞERH
mevcudat, halife-i arz olan insanla beraber başka bir âleme davetlidir.
Kâinat bu kadar bedi’, garib ve acib bir surette yaratılmasına rağmen fanidir. Her şeyin üzerinde fena damgası var. Bu dünyada satılan her şey çürüktür. Güzel mallar arkada istif edilmiş. Onlara talip ol.
Evet, ev yaparsın çürüktür. Evladın olur, çürüktür. Saltanat elde edersin, çürüktür, fanidir. O halde çürük ve fani olmayan bir mülke, bir saltanata talib ol. O saltanat ise cennettir. O cennet ve içindekiler ebedidir. Sani-i Sermedi, şu alemdeki her mevcudun üzerine fena damgasını vurmuştur. Hangi malı alırsan al, fena damgası üstünde. “Bu fanidir.” diye mühürlenmiş. En güçlü madde, demir değil mi? Demir, şayet korunmazsa o da paslanır, çürür, gider. Demek bu mevcudat-ı alemin bedi’ olmasına rağmen zeval ve fenaya mahkum olması isbat eder ki, bu alemin arkasında baki bir alem var. Bu bedi’ kainatın Sanii, ibadını o baki, daimi ve müstekar olan aleme sevk etmektedir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Ticaret istiyorsan eğer, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talib isen, çürüktür hem temelsiz de.
Eğer âfâkı ister isen, fena damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında...”1
Müellif (r.a) gelecek cümlelerinde ise dünyanın meşher ve meydan-ı imtihan olduğunu izah etmektedir. Şöyle ki:
(Hem mümkün değil: Bu meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır’ı onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dâr-ı âhireti halk etmesin?) Bu dünya, bir cihette ise, bir meşher ve ticaretgah mesabesindedir. Bütün masnuat, bu meşherde teşhir edilmekte, bütün nimetler bu ticaretgahta (dükkanda) sergilenmektedir. Ancak hem bu meşherde teşhir edilen san’at eserleri, hem de bu ticaretgahta satılan nimetler zeval ve fenaya mahkumdur. Hiç mümkün müdür ki; bu meşherin, bu ticaretgahın sahib ve maliki, bu san’at eserlerini ve nimetlerini yok etsin.
[1] Sözler, 17. Söz, 2. Makám, s. 205.
METİN
Hem mümkün değil: Bu meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır’ı onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dâr-ı âhireti halk etmesin?
ŞERH
mevcudat, halife-i arz olan insanla beraber başka bir âleme davetlidir.
Kâinat bu kadar bedi’, garib ve acib bir surette yaratılmasına rağmen fanidir. Her şeyin üzerinde fena damgası var. Bu dünyada satılan her şey çürüktür. Güzel mallar arkada istif edilmiş. Onlara talip ol.
Evet, ev yaparsın çürüktür. Evladın olur, çürüktür. Saltanat elde edersin, çürüktür, fanidir. O halde çürük ve fani olmayan bir mülke, bir saltanata talib ol. O saltanat ise cennettir. O cennet ve içindekiler ebedidir. Sani-i Sermedi, şu alemdeki her mevcudun üzerine fena damgasını vurmuştur. Hangi malı alırsan al, fena damgası üstünde. “Bu fanidir.” diye mühürlenmiş. En güçlü madde, demir değil mi? Demir, şayet korunmazsa o da paslanır, çürür, gider. Demek bu mevcudat-ı alemin bedi’ olmasına rağmen zeval ve fenaya mahkum olması isbat eder ki, bu alemin arkasında baki bir alem var. Bu bedi’ kainatın Sanii, ibadını o baki, daimi ve müstekar olan aleme sevk etmektedir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Ticaret istiyorsan eğer, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talib isen, çürüktür hem temelsiz de.
Eğer âfâkı ister isen, fena damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında...”1
Müellif (r.a) gelecek cümlelerinde ise dünyanın meşher ve meydan-ı imtihan olduğunu izah etmektedir. Şöyle ki:
(Hem mümkün değil: Bu meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır’ı onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dâr-ı âhireti halk etmesin?) Bu dünya, bir cihette ise, bir meşher ve ticaretgah mesabesindedir. Bütün masnuat, bu meşherde teşhir edilmekte, bütün nimetler bu ticaretgahta (dükkanda) sergilenmektedir. Ancak hem bu meşherde teşhir edilen san’at eserleri, hem de bu ticaretgahta satılan nimetler zeval ve fenaya mahkumdur. Hiç mümkün müdür ki; bu meşherin, bu ticaretgahın sahib ve maliki, bu san’at eserlerini ve nimetlerini yok etsin.
[1] Sözler, 17. Söz, 2. Makám, s. 205.
METİN
Bu hakikata on iki kapı ile girilir. On iki hakikat ile o kapılar açılır. En kısa ve basitten başlarız:
ŞERH
Haşa! Belki bu meşherde teşhir edilen eserler ve bu ticaretgahta satışa arzedilen nimetler, birer nümunedir. O meşher ve ticaretgahın sahib ve maliki, bu nümunelerle müşterilerinin nazarlarını asıllarına çevirmektedir. Masnuat-ı İlahiye ve niam-ı Rabbaniye gün be gün, mevsim be mevsim, asır be asır dünya denilen bu meşherde teşhir edildikten ve bu ticaretgahta sergilendikten sonra kaldırılıp baki bir aleme gönderilmekte, esma-i İlahiyenin nakışlarını göstermek için yerlerine yenileri getirilmektedir.
Bu dünya bir cihette ise devamsız bir imtihan ve manevra meydanıdır. Bütün mevcudat, hususan insanlar ve cinler, bu dünyada imtihana tabi tutulmuşlar, imtihanın neticesini almak için başka bir aleme sevkediliyorlar. Hem bütün mevcudat, tekvini olarak birer asker olduğu gibi; ins ve cin hem tekvinen, hem de teklifen birer asker hükmündedirler. Bu dünyada talimat ve tatbikatlarını tamamladıktan sonra terhis ile vatan-ı aslilerine dönüyorlar.
Bir cihette ise bu dünya, bir mezraadır. Hem insanın amelleri burada ekiliyor. Hem de dünyadaki mevcudat, cennet ve cehennemin birer nümunesi hükmünde olup oraya mahsulât yetiştiriyor. Mesela; gündüzler cennetin nümunesi, geceler cehennemin numunesidir. Baharlar cennetin nümunesi, kışlar cehennemin nümunesidir. Salih insanlar cennetin nümunesi, facir insanlar cehennemin nümunesidir. Güneşin ışığı cennetin nümunesi, harareti ise cehennemin nümunesidir. Bu mevcudat, cennet ve cehennemden gelmiş, dünya denilen bu mezraada ekiliyor, haşir meydanına mahsulâtını döküyor. Kıyamet gününde mahşer denilen beyderde tasfiye edilip yararlı maddeler cennete, zararlı maddeler ise cehenneme dökülür. Böylece zıtların cevelengahı olan bu dünya, ahiret denilen âlemde tasfiye edilerek cennet veya cehennemde karar kılmak suretiyle vazifesini ifa etmiş olacaktır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.”1
(Bu hakikata on iki kapı ile girilir. On iki hakikat ile o kapılar açılır. En kısa ve basitten başlarız:
[1] Sözler, 10. Söz, 9. Hakíkat, s. 83.
METİN
Bu hakikata on iki kapı ile girilir. On iki hakikat ile o kapılar açılır. En kısa ve basitten başlarız:
ŞERH
Haşa! Belki bu meşherde teşhir edilen eserler ve bu ticaretgahta satışa arzedilen nimetler, birer nümunedir. O meşher ve ticaretgahın sahib ve maliki, bu nümunelerle müşterilerinin nazarlarını asıllarına çevirmektedir. Masnuat-ı İlahiye ve niam-ı Rabbaniye gün be gün, mevsim be mevsim, asır be asır dünya denilen bu meşherde teşhir edildikten ve bu ticaretgahta sergilendikten sonra kaldırılıp baki bir aleme gönderilmekte, esma-i İlahiyenin nakışlarını göstermek için yerlerine yenileri getirilmektedir.
Bu dünya bir cihette ise devamsız bir imtihan ve manevra meydanıdır. Bütün mevcudat, hususan insanlar ve cinler, bu dünyada imtihana tabi tutulmuşlar, imtihanın neticesini almak için başka bir aleme sevkediliyorlar. Hem bütün mevcudat, tekvini olarak birer asker olduğu gibi; ins ve cin hem tekvinen, hem de teklifen birer asker hükmündedirler. Bu dünyada talimat ve tatbikatlarını tamamladıktan sonra terhis ile vatan-ı aslilerine dönüyorlar.
Bir cihette ise bu dünya, bir mezraadır. Hem insanın amelleri burada ekiliyor. Hem de dünyadaki mevcudat, cennet ve cehennemin birer nümunesi hükmünde olup oraya mahsulât yetiştiriyor. Mesela; gündüzler cennetin nümunesi, geceler cehennemin numunesidir. Baharlar cennetin nümunesi, kışlar cehennemin nümunesidir. Salih insanlar cennetin nümunesi, facir insanlar cehennemin nümunesidir. Güneşin ışığı cennetin nümunesi, harareti ise cehennemin nümunesidir. Bu mevcudat, cennet ve cehennemden gelmiş, dünya denilen bu mezraada ekiliyor, haşir meydanına mahsulâtını döküyor. Kıyamet gününde mahşer denilen beyderde tasfiye edilip yararlı maddeler cennete, zararlı maddeler ise cehenneme dökülür. Böylece zıtların cevelengahı olan bu dünya, ahiret denilen âlemde tasfiye edilerek cennet veya cehennemde karar kılmak suretiyle vazifesini ifa etmiş olacaktır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.”1
(Bu hakikata on iki kapı ile girilir. On iki hakikat ile o kapılar açılır. En kısa ve basitten başlarız:
[1] Sözler, 10. Söz, 9. Hakíkat, s. 83.
ŞERH
Gece ve gündüzün münavebeten gelip gitmesiyle mevsimler meydana geliyor. Kış mevsiminde yavaş yavaş soğuk olur, kış kemaline kavuşur. Kışın sonuna doğru yavaş yavaş hava ısınır, kış gider, ardından bahar gelir. Bahar mevsimi, nebatat ve hayvanat taifeleriyle insanın yüzüne güler. Zamanı bitince o da gider. Bu defa tam tekemmül zamanı olan yaz mevsimi gelir, o da devam etmiyor. Cenab-ı Hak, gece ve gündüzü ve mevsimleri böyle çevirirken bunların içerisinde hadsiz mahlukatını yaratıyor. Mahlukatını yaratırken her şeyi yavaş yavaş kemaline kavuşturuyor. Mesela; meyveyi ağaçta kemaline kavuşturuyor. Evvela ağaç sulanıyor, suyu çektikten sonra yukarıya doğru bu sefer canlanıyor. Canlandıktan sonra yaprak açıyor. Yapraktan sonra çiçek açıyor, sonra meyve veriyor. İşte böylece her şey, tekamül kanununa tabi tutularak yavaş yavaş kemaline kavuşuyor. Bahar mevsimi, çiçekleriyle, nebatatıyla, hayvanlarıyla kemaline kavuşuyor. Birden bire güz mevsimi gelince, hepsini terhis edip götürüyor.
Sual: Acaba şu alemin Mutasarrıf-ı Hakimi ne için bu alemi böyle tebeddül ve teğayyüre tabi tutup hiçbir şeyi kararında bırakmıyor?
Cevap: Alemdeki bu tebeddül ve teğayyürün pek çok hikmetleri vardır. En önemlisi iki nokta içindir:
1) Cenab-ı Hak, kendi kemal-i ba cemalini insanlara göstermek istiyor.
2) Bu mevcudatın durmayıp değişmesiyle, tebeddülat-ı ahvaliyle başta insan olmak üzere bütün mevcudat bu alem için yaratılmadığını, başka ebedi bir aleme namzed olduklarını ders veriyor. Mevcudat-ı alemin ebedi bir aleme namzetliğinin tespiti için, ebedi bir alemin ebedi bir tezgahı burada kuruluyor.
Bu manaları ifade etmek içindir ki; Cenab-ı Hak, devamlı olarak sultan sıfatıyla tecelli ediyor. Gece ve gündüzü, mevsimleri çeviriyor. Bu çevirme neticesinde mevcudat-ı alem vücuda geliyor. Mevcudat vücuda gelince, rububiyyet sıfatı tecelli eder. Her şeyi kemaline kavuşturur. Gece, gündüz, mevsimler ve bu tezgahta dokunan mevcudat kemaline kavuşur. Her kemalden sonra zeval geliyor. Her zevalden sonra yeni yeni masnuat vücud buluyor. Böylece saltanat-ı İlahiyye devam ediyor. Vücuda gelen bu mevcudat, kemalini bulduktan sonra durmadan gidiyor. Giden mevcudat, bir daha geri gelmiyor. O Zat-ı Alim-i Kadir, her şeyi dünyaya bir defa getiriyor. İkinci defa getirmek, O’nun kanununda yoktur. O Rabbu’l-Alemin olan Sultan-ı kainat, bu mevcudatı ne için böyle
ŞERH
Gece ve gündüzün münavebeten gelip gitmesiyle mevsimler meydana geliyor. Kış mevsiminde yavaş yavaş soğuk olur, kış kemaline kavuşur. Kışın sonuna doğru yavaş yavaş hava ısınır, kış gider, ardından bahar gelir. Bahar mevsimi, nebatat ve hayvanat taifeleriyle insanın yüzüne güler. Zamanı bitince o da gider. Bu defa tam tekemmül zamanı olan yaz mevsimi gelir, o da devam etmiyor. Cenab-ı Hak, gece ve gündüzü ve mevsimleri böyle çevirirken bunların içerisinde hadsiz mahlukatını yaratıyor. Mahlukatını yaratırken her şeyi yavaş yavaş kemaline kavuşturuyor. Mesela; meyveyi ağaçta kemaline kavuşturuyor. Evvela ağaç sulanıyor, suyu çektikten sonra yukarıya doğru bu sefer canlanıyor. Canlandıktan sonra yaprak açıyor. Yapraktan sonra çiçek açıyor, sonra meyve veriyor. İşte böylece her şey, tekamül kanununa tabi tutularak yavaş yavaş kemaline kavuşuyor. Bahar mevsimi, çiçekleriyle, nebatatıyla, hayvanlarıyla kemaline kavuşuyor. Birden bire güz mevsimi gelince, hepsini terhis edip götürüyor.
Sual: Acaba şu alemin Mutasarrıf-ı Hakimi ne için bu alemi böyle tebeddül ve teğayyüre tabi tutup hiçbir şeyi kararında bırakmıyor?
Cevap: Alemdeki bu tebeddül ve teğayyürün pek çok hikmetleri vardır. En önemlisi iki nokta içindir:
1) Cenab-ı Hak, kendi kemal-i ba cemalini insanlara göstermek istiyor.
2) Bu mevcudatın durmayıp değişmesiyle, tebeddülat-ı ahvaliyle başta insan olmak üzere bütün mevcudat bu alem için yaratılmadığını, başka ebedi bir aleme namzed olduklarını ders veriyor. Mevcudat-ı alemin ebedi bir aleme namzetliğinin tespiti için, ebedi bir alemin ebedi bir tezgahı burada kuruluyor.
Bu manaları ifade etmek içindir ki; Cenab-ı Hak, devamlı olarak sultan sıfatıyla tecelli ediyor. Gece ve gündüzü, mevsimleri çeviriyor. Bu çevirme neticesinde mevcudat-ı alem vücuda geliyor. Mevcudat vücuda gelince, rububiyyet sıfatı tecelli eder. Her şeyi kemaline kavuşturur. Gece, gündüz, mevsimler ve bu tezgahta dokunan mevcudat kemaline kavuşur. Her kemalden sonra zeval geliyor. Her zevalden sonra yeni yeni masnuat vücud buluyor. Böylece saltanat-ı İlahiyye devam ediyor. Vücuda gelen bu mevcudat, kemalini bulduktan sonra durmadan gidiyor. Giden mevcudat, bir daha geri gelmiyor. O Zat-ı Alim-i Kadir, her şeyi dünyaya bir defa getiriyor. İkinci defa getirmek, O’nun kanununda yoktur. O Rabbu’l-Alemin olan Sultan-ı kainat, bu mevcudatı ne için böyle
METİN
onun gayat ve makasıdına karşı imân ve ubudiyetle mukabele eden mü’minlere mükâfatı bulunmasın. Ve o makasıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalalete mücazat etmesin?
ŞERH
Öyle ise, bu kainatı hiçten yaratıp o kadar güzel ve san’atlı eserleriyle süslendirmesinin, bu kadar sofralar serip insanın önüne koymasının, bu kemal ve terbiyenin gayesi nedir? Ne için bu alemi yaratmış? Suallerinin cevabı şudur ki; bu kainatı, kendi kemal ve cemalini göstermek için yaratmıştır. Yani insan nev’inin iman ve ubudiyeti için yaratmıştır. Zira bu kainatın Rabbi, bu kainatı gayet san’atlı yaratmakla kendisini tanıttırıyor. Bunun mukabilinde insanlardan iman etmelerini ve kendisini tanımalarını emrediyor. Hem bu kadar hadsiz nimetleriyle kendisini sevdiriyor. Bunun mukabilinde ise, insanlardan şükür ve ibadet ile O’nu sevmelerini emrediyor. İnsanı tekvini olarak, yani insanı bir damla meniden ahsen-i takvim suretinde yaratıp ona, hayatının devam etmesi için bütün ihtiyaçlarını ihzar etmek ve ona hadsiz nimetleri bahşetmekle terbiye ettiği gibi; teklifi olarak da peygamberler ve semavi kitablar göndermek suretiyle onu iman ve ubudiyete davet etmekle terbiye ediyor.
Demek Cenab-ı Hak, saltanat-ı rububiyetine karşı iman ve ubudiyet ister.
Madem rububiyet ve uluhiyet sıfatları, alemin her tarafında nizam ve intizamla tecelli ediyor. Bu ise, bir kanunu iktiza eder. O kanun ise, şeriat-ı fıtriye dediğimiz tekvini kanunlardır. Kainatı nizam ve intizam altına alacak bir kanuna ihtiyaç olduğu gibi; insanın ef’al-i ihtiyariyesini nizam ve intizam altına alacak bir kanuna da ihtiyaç vardır. O kanun ise, başta Kur’an olmak üzere bütün semavi kitaplar ve peygamberlerin şeriatlarıdır. Bu kainatın sahib ve mutasarrıfı, bu alemde saltanat-ı uluhiyetini ve rububiyetini kanun suretinde icra ediyor. İnsanı da o saltanat-ı uluhiyet ve rububiyeti iman ile tanımaya, ibadet ile o saltanata itaat etmeye davet ediyor. Kısaca insanı iman ve ibadetle mükellef kılıyor. İnsanlardan bir kısmı kendi iradeleriyle bu davete icabet edip iman ve ubudiyet yolunu tercih ederken, diğer bir kısmı da küfür ve isyan yolunu tercih ediyor. Hiç mümkün müdür ki; o saltanat-ı uluhiyet ve rububiyet sahibi (onun gayat ve makasıdına karşı imân ve ubudiyetle mukabele eden mü’minlere mükâfatı bulunmasın. Ve o makasıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalalete mücazat etmesin?)
METİN
onun gayat ve makasıdına karşı imân ve ubudiyetle mukabele eden mü’minlere mükâfatı bulunmasın. Ve o makasıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalalete mücazat etmesin?
ŞERH
Öyle ise, bu kainatı hiçten yaratıp o kadar güzel ve san’atlı eserleriyle süslendirmesinin, bu kadar sofralar serip insanın önüne koymasının, bu kemal ve terbiyenin gayesi nedir? Ne için bu alemi yaratmış? Suallerinin cevabı şudur ki; bu kainatı, kendi kemal ve cemalini göstermek için yaratmıştır. Yani insan nev’inin iman ve ubudiyeti için yaratmıştır. Zira bu kainatın Rabbi, bu kainatı gayet san’atlı yaratmakla kendisini tanıttırıyor. Bunun mukabilinde insanlardan iman etmelerini ve kendisini tanımalarını emrediyor. Hem bu kadar hadsiz nimetleriyle kendisini sevdiriyor. Bunun mukabilinde ise, insanlardan şükür ve ibadet ile O’nu sevmelerini emrediyor. İnsanı tekvini olarak, yani insanı bir damla meniden ahsen-i takvim suretinde yaratıp ona, hayatının devam etmesi için bütün ihtiyaçlarını ihzar etmek ve ona hadsiz nimetleri bahşetmekle terbiye ettiği gibi; teklifi olarak da peygamberler ve semavi kitablar göndermek suretiyle onu iman ve ubudiyete davet etmekle terbiye ediyor.
Demek Cenab-ı Hak, saltanat-ı rububiyetine karşı iman ve ubudiyet ister.
Madem rububiyet ve uluhiyet sıfatları, alemin her tarafında nizam ve intizamla tecelli ediyor. Bu ise, bir kanunu iktiza eder. O kanun ise, şeriat-ı fıtriye dediğimiz tekvini kanunlardır. Kainatı nizam ve intizam altına alacak bir kanuna ihtiyaç olduğu gibi; insanın ef’al-i ihtiyariyesini nizam ve intizam altına alacak bir kanuna da ihtiyaç vardır. O kanun ise, başta Kur’an olmak üzere bütün semavi kitaplar ve peygamberlerin şeriatlarıdır. Bu kainatın sahib ve mutasarrıfı, bu alemde saltanat-ı uluhiyetini ve rububiyetini kanun suretinde icra ediyor. İnsanı da o saltanat-ı uluhiyet ve rububiyeti iman ile tanımaya, ibadet ile o saltanata itaat etmeye davet ediyor. Kısaca insanı iman ve ibadetle mükellef kılıyor. İnsanlardan bir kısmı kendi iradeleriyle bu davete icabet edip iman ve ubudiyet yolunu tercih ederken, diğer bir kısmı da küfür ve isyan yolunu tercih ediyor. Hiç mümkün müdür ki; o saltanat-ı uluhiyet ve rububiyet sahibi (onun gayat ve makasıdına karşı imân ve ubudiyetle mukabele eden mü’minlere mükâfatı bulunmasın. Ve o makasıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalalete mücazat etmesin?)
ŞERH
tekvini olarak ispat ettikten sonra teklife dönüyor. Teklifi olarak da diyor ki; siz bu Kur’an-ı Azimuşşan ile mükellefsiniz. Mükellef olduğunuza göre, o rububiyet-i İlahiyeye karşı kimisi ibadet eder, kimisi etmez. Keza o uluhiyet-i Rabbaniyeye karşı kimisi itaat eder, kimisi etmez. Bu ikisi bir seviyede kalabilir mi? Madem bir seviyede kalması mümkün değildir. Öyle ise haşir ve neşir olacaktır diye, hemen haşir mes’elesinin isbatına geçiyor. Demek Müellif (r.a), birinci derecede tevhidin, ikinci derecede ise, haşrin isbatını yapıyor. Birinci derecede tekvini olarak esma-i İlahiyeyi isbat ediyor; ikinci derecede ise, teklifi olarak o esmanın üzerine haşri bina ediyor.
Demek Müellif (r.a)’ın, Haşir Risalesi’nde takib ettiği isbat metodu şudur: Evvela asarı nazara veriyor. O asardan fiili, o fiilden esmayı, o esmadan müsemma-i hakikiyi ve neticede esma yoluyla haşri isbat ediyor. Zaten bütün asfiya-i muhakkikinin mesleği de budur. Bu Onuncu Söz Haşir Risalesi’nde, en büyük mes’ele olan tevhid ve haşir isbat ediliyor. Evvela kâinattaki asarı nazara verir, asardan fiile, fiilden esmaya intikal ettirir. Daha sonra o esma üzerine haşri bina eder. Mesela; bu birinci hakikatte zikredilen “rububiyet” bir fiildir. Rububiyet, hakikatte bir sıfattır. Ancak esmau’l-ef’alden gelen bir sıfat olduğu için, fiil kabul edilmiştir. Bu rububiyet fiili, kâinattaki asar ile bilinmektedir. Çünkü bu kâinatta her şey yavaş yavaş kemaline kavuşturulmaktadır. Bu eser, rububiyet fiiline şehadet eder, fiil failsiz olamayacağı için rububiyet fiili, Rab ismine delalet eder. Rab ismi de o saltanat-ı rububiyeti iman ile tasdik edip itaat edenlere mükâfat, küfür ve isyan ile o saltanatı tanımayanları cezalandırmak iktiza eder. Madem bu mükafat ve mücazat, tam manasıyla bu âlemde görünmüyor. Öyle ise başka bir mahall-i mükâfat ve dar-ı mücazat olacaktır. Vehakeza bütün hakikatlerde bu üslub ve metod takib edilmektedir.
Metinde geçen “rububiyet” tabirinin izahını daha önce yapmıştık. Kısa bir hulasası şudur ki; rububiyet, her bir şeye bir kemâl noktası tayin edip, o şeyi o kemâl noktasına doğru sevketmek ve esna-i hareketinde mazarratını def’ edip ihtiyaçlarını temin etmektir. “Saltanat” tabiri ise, her şeyi emrine musahhar eylemek ve itaat ettirmektir. Cenab-ı Hak, Sultan olduğu gibi, aynı zamanda Rab’dır. O’nun saltanatı, rububiyet mertebesindedir. Her şeyin tedbir ve idaresi bizzat O’nun elindedir. O, dünyevi sultanlar gibi değildir. Zira dünyevi
ŞERH
tekvini olarak ispat ettikten sonra teklife dönüyor. Teklifi olarak da diyor ki; siz bu Kur’an-ı Azimuşşan ile mükellefsiniz. Mükellef olduğunuza göre, o rububiyet-i İlahiyeye karşı kimisi ibadet eder, kimisi etmez. Keza o uluhiyet-i Rabbaniyeye karşı kimisi itaat eder, kimisi etmez. Bu ikisi bir seviyede kalabilir mi? Madem bir seviyede kalması mümkün değildir. Öyle ise haşir ve neşir olacaktır diye, hemen haşir mes’elesinin isbatına geçiyor. Demek Müellif (r.a), birinci derecede tevhidin, ikinci derecede ise, haşrin isbatını yapıyor. Birinci derecede tekvini olarak esma-i İlahiyeyi isbat ediyor; ikinci derecede ise, teklifi olarak o esmanın üzerine haşri bina ediyor.
Demek Müellif (r.a)’ın, Haşir Risalesi’nde takib ettiği isbat metodu şudur: Evvela asarı nazara veriyor. O asardan fiili, o fiilden esmayı, o esmadan müsemma-i hakikiyi ve neticede esma yoluyla haşri isbat ediyor. Zaten bütün asfiya-i muhakkikinin mesleği de budur. Bu Onuncu Söz Haşir Risalesi’nde, en büyük mes’ele olan tevhid ve haşir isbat ediliyor. Evvela kâinattaki asarı nazara verir, asardan fiile, fiilden esmaya intikal ettirir. Daha sonra o esma üzerine haşri bina eder. Mesela; bu birinci hakikatte zikredilen “rububiyet” bir fiildir. Rububiyet, hakikatte bir sıfattır. Ancak esmau’l-ef’alden gelen bir sıfat olduğu için, fiil kabul edilmiştir. Bu rububiyet fiili, kâinattaki asar ile bilinmektedir. Çünkü bu kâinatta her şey yavaş yavaş kemaline kavuşturulmaktadır. Bu eser, rububiyet fiiline şehadet eder, fiil failsiz olamayacağı için rububiyet fiili, Rab ismine delalet eder. Rab ismi de o saltanat-ı rububiyeti iman ile tasdik edip itaat edenlere mükâfat, küfür ve isyan ile o saltanatı tanımayanları cezalandırmak iktiza eder. Madem bu mükafat ve mücazat, tam manasıyla bu âlemde görünmüyor. Öyle ise başka bir mahall-i mükâfat ve dar-ı mücazat olacaktır. Vehakeza bütün hakikatlerde bu üslub ve metod takib edilmektedir.
Metinde geçen “rububiyet” tabirinin izahını daha önce yapmıştık. Kısa bir hulasası şudur ki; rububiyet, her bir şeye bir kemâl noktası tayin edip, o şeyi o kemâl noktasına doğru sevketmek ve esna-i hareketinde mazarratını def’ edip ihtiyaçlarını temin etmektir. “Saltanat” tabiri ise, her şeyi emrine musahhar eylemek ve itaat ettirmektir. Cenab-ı Hak, Sultan olduğu gibi, aynı zamanda Rab’dır. O’nun saltanatı, rububiyet mertebesindedir. Her şeyin tedbir ve idaresi bizzat O’nun elindedir. O, dünyevi sultanlar gibi değildir. Zira dünyevi
ŞERH
Cenab-ı Hak, saltanat-ı rububiyetinin haşmetini göstermek için, şu kâinatı hayret-feza acib bir tertib ile tanzim etmiş. Saltanat-ı rububiyetinde teşkil ettiği devair-i tedbir ve icadda ve o dairelerde birer arş-ı rububiyet ve birer merkez-i tasarrufa medar olan bir sema tabakasında âsâr-ı rububiyetini göstermektedir. Aynen bir devletin mekanizması gibi, her bir semavatı bir nevi bakanlık hükmüne getirip âlem-i ulviden âlem-i süfliyi idare etmektedir. Teşbihte hata olmasın, diyanet işleri için bir semayı merkez ve arş hükmüne getirmiş. Alim ve Hakim isimlerine mazhar ettiği Hazret-i Cebrail (a.s)’ı ise, bu işlerin bakanı olarak tavzif etmiştir. Başta peygamberler olmak üzere evliya ve asfiya tabakası, dini ve ilmi noktadan o semaya bağlıdır.
Erzak işleri için bir semayı merkez ve arş hükmüne getirmiş. Rahman ve Rezzak isimlerine ayine olan Hazret-i Mikail (a.s)’ı ise, bu işlerin bakanı olarak tavzif etmiştir. Bütün zihayatın rızkı o semadan idare edilmektedir.
Ölüm işleri için bir semayı merkez ve arş hükmüne getirmiş. Mümit ve Kabid isimlerine ayine olan Hazret-i Azrail (a.s)’ı ise, bu işlerin bakanı olarak tavzif etmiştir. Her canlının eceli geldiği zaman, zihayatın ruhunu kabzetmekle memur olan melekü’l-mevt, o semadan emri alıp o canlının ruhunu kabzediyor.
Hayata mazhar olacaklar için bir semayı merkez ve arş hükmüne getirmiş. Hayy ve Muhyi isimlerine ayine olan Hazret-i İsrafil (a.s)’ı ise, bu işlerin bakanı olarak tavzif etmiştir. Bütün zihayatın hayata mazhar olması ve hayatın devamı o semadan idare edilmektedir.
Ve hakeza Cenab-ı Hak, her bir semayı bir bakanlık hükmüne getirip, esma ve sıfatıyla o semada tecelli buyurup, âlem-i arzı idare etmek noktasında her bir semayı bir arş ve tasarruf merkezi hükmüne getirmiştir. Bin bir ismin âlemde iktizası ne ise, âlemdeki saltanatını öylece te’sis ediyor. Yani her şeyi emrine musahhar ediyor, her şeyi kemaline kavuşturuyor. Cenab-ı Hak, bununla insana devlet teşekkülünü de öğretmiş, insanın devletsiz olamayacağını da bildirmiş oluyor. Müellif (r.a), “Miraç Risalesi”nde bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
“Nasılki bir padişahın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ: Adliye dairesinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a’zam ve ilmiyede halife ve hâkeza..
ŞERH
Cenab-ı Hak, saltanat-ı rububiyetinin haşmetini göstermek için, şu kâinatı hayret-feza acib bir tertib ile tanzim etmiş. Saltanat-ı rububiyetinde teşkil ettiği devair-i tedbir ve icadda ve o dairelerde birer arş-ı rububiyet ve birer merkez-i tasarrufa medar olan bir sema tabakasında âsâr-ı rububiyetini göstermektedir. Aynen bir devletin mekanizması gibi, her bir semavatı bir nevi bakanlık hükmüne getirip âlem-i ulviden âlem-i süfliyi idare etmektedir. Teşbihte hata olmasın, diyanet işleri için bir semayı merkez ve arş hükmüne getirmiş. Alim ve Hakim isimlerine mazhar ettiği Hazret-i Cebrail (a.s)’ı ise, bu işlerin bakanı olarak tavzif etmiştir. Başta peygamberler olmak üzere evliya ve asfiya tabakası, dini ve ilmi noktadan o semaya bağlıdır.
Erzak işleri için bir semayı merkez ve arş hükmüne getirmiş. Rahman ve Rezzak isimlerine ayine olan Hazret-i Mikail (a.s)’ı ise, bu işlerin bakanı olarak tavzif etmiştir. Bütün zihayatın rızkı o semadan idare edilmektedir.
Ölüm işleri için bir semayı merkez ve arş hükmüne getirmiş. Mümit ve Kabid isimlerine ayine olan Hazret-i Azrail (a.s)’ı ise, bu işlerin bakanı olarak tavzif etmiştir. Her canlının eceli geldiği zaman, zihayatın ruhunu kabzetmekle memur olan melekü’l-mevt, o semadan emri alıp o canlının ruhunu kabzediyor.
Hayata mazhar olacaklar için bir semayı merkez ve arş hükmüne getirmiş. Hayy ve Muhyi isimlerine ayine olan Hazret-i İsrafil (a.s)’ı ise, bu işlerin bakanı olarak tavzif etmiştir. Bütün zihayatın hayata mazhar olması ve hayatın devamı o semadan idare edilmektedir.
Ve hakeza Cenab-ı Hak, her bir semayı bir bakanlık hükmüne getirip, esma ve sıfatıyla o semada tecelli buyurup, âlem-i arzı idare etmek noktasında her bir semayı bir arş ve tasarruf merkezi hükmüne getirmiştir. Bin bir ismin âlemde iktizası ne ise, âlemdeki saltanatını öylece te’sis ediyor. Yani her şeyi emrine musahhar ediyor, her şeyi kemaline kavuşturuyor. Cenab-ı Hak, bununla insana devlet teşekkülünü de öğretmiş, insanın devletsiz olamayacağını da bildirmiş oluyor. Müellif (r.a), “Miraç Risalesi”nde bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
“Nasılki bir padişahın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ: Adliye dairesinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a’zam ve ilmiyede halife ve hâkeza..
ŞERH
sair isim ve ünvanları bulunur. Herbir dairede birer manevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah, o saltanatın dairelerinde ve tabakat-ı hükûmetin mertebelerinde, bin isim ve ünvana sahib olabilir. Birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güya o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i maneviye haysiyetiyle ve telefonu ile mevcud ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve her bir dairenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır. Tabakatları birbirinden başkadır.
İşte bu misal gibi; Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabb-ül Âlemîn için, rububiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı fakat birbirine bakar şe’n ve namları vardır. Ve uluhiyetinin dairelerinde başka başka fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icraatında ayrı ayrı fakat birbirine benzer tecelli ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufatında başka başka, fakat birbirini ihsas eder ünvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhuratı vardır. Ve ef’alinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder tasarrufatı vardır. Ve rengârenk san’atında ve masnuatında çeşit çeşit, fakat birbirini temaşa eder haşmetli rububiyeti vardır.
İşte şu sırr-ı azîme binaen kâinatı hayret-feza acib bir tertib ile tanzim etmiş. En küçük tabakat-ı mahlukattan olan zerrattan tâ semavata ve semavatın birinci tabakasından tâ arş-ı a’zama kadar birbiri üstünde teşkilât var. Her bir sema, bir ayrı âlemin damı ve rububiyet için bir arş ve tasarrufat-ı İlahiye için bir merkez hükmündedir. O dairelerde ve o tabakatta çendan ehadiyet itibariyle bütün esma bulunabilir. Bütün ünvanlarla tecelli eder. Fakat nasılki adliyede hâkim-i âdil ünvanı asıldır, hâkimdir. Sair ünvanlar orada onun emrine bakar, ona tabidir. Öyle de, herbir tabakat-ı mahlukatta, herbir semada bir isim, bir ünvan-ı İlahî hâkimdir. Sair ünvanlar da onun zımnındadır.”1
Cenab-ı Hak, saltanat-ı rububiyetinin icraatını bitirince, halife-i zemin olan insanı, Nur-u Muhammedi’den yaratılan ve onunla kemâlâtını bulan semavat ve arzda tecelli eden esma-i İlahiyeyi seyr ve temaşa etmek maksadıyla yeryüzüne gönderdi. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:
[1] Sözler, 31. Söz, 2. Esâs, s. 564.
ŞERH
sair isim ve ünvanları bulunur. Herbir dairede birer manevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah, o saltanatın dairelerinde ve tabakat-ı hükûmetin mertebelerinde, bin isim ve ünvana sahib olabilir. Birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güya o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i maneviye haysiyetiyle ve telefonu ile mevcud ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve her bir dairenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır. Tabakatları birbirinden başkadır.
İşte bu misal gibi; Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabb-ül Âlemîn için, rububiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı fakat birbirine bakar şe’n ve namları vardır. Ve uluhiyetinin dairelerinde başka başka fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icraatında ayrı ayrı fakat birbirine benzer tecelli ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufatında başka başka, fakat birbirini ihsas eder ünvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhuratı vardır. Ve ef’alinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder tasarrufatı vardır. Ve rengârenk san’atında ve masnuatında çeşit çeşit, fakat birbirini temaşa eder haşmetli rububiyeti vardır.
İşte şu sırr-ı azîme binaen kâinatı hayret-feza acib bir tertib ile tanzim etmiş. En küçük tabakat-ı mahlukattan olan zerrattan tâ semavata ve semavatın birinci tabakasından tâ arş-ı a’zama kadar birbiri üstünde teşkilât var. Her bir sema, bir ayrı âlemin damı ve rububiyet için bir arş ve tasarrufat-ı İlahiye için bir merkez hükmündedir. O dairelerde ve o tabakatta çendan ehadiyet itibariyle bütün esma bulunabilir. Bütün ünvanlarla tecelli eder. Fakat nasılki adliyede hâkim-i âdil ünvanı asıldır, hâkimdir. Sair ünvanlar orada onun emrine bakar, ona tabidir. Öyle de, herbir tabakat-ı mahlukatta, herbir semada bir isim, bir ünvan-ı İlahî hâkimdir. Sair ünvanlar da onun zımnındadır.”1
Cenab-ı Hak, saltanat-ı rububiyetinin icraatını bitirince, halife-i zemin olan insanı, Nur-u Muhammedi’den yaratılan ve onunla kemâlâtını bulan semavat ve arzda tecelli eden esma-i İlahiyeyi seyr ve temaşa etmek maksadıyla yeryüzüne gönderdi. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:
[1] Sözler, 31. Söz, 2. Esâs, s. 564.
ŞERH
davet edildi. Cenab-ı Hak, insan nev’inden saltanatına karşı iman, rububiyetine karşı ise ibadet ister.
Yeryüzüne temaşa ve ibret için gelen insanlardan bir kısmı, bu memleketin bir Rabbi, bir Sultanı vardır. Bu kadar nizam ve intizam içerisinde kurulmuş bir kâinat bir elden çıkmış. Bu saltanatın sahibine bütün âlem musahhar olduğu gibi, bizim de O’na musahhar olmamız, O’nu iyice tanımamız, O’na itaat etmemiz lâzımdır diye iman ederken; diğer bir kısmı ise, bu memleketin ne bir Rabbi, ne de bir Sultanı vardır deyip, inkâr ederek iman ve itaat dairesinden çıktı.
Mevzuyu hulâsa edelim. Bu kâinattaki azametli saltanat, yani semavat ve arzın hılkati, küre-i arzın kendi etrafında dönmesiyle gece ve gündüzün meydana gelmesi, küre-i arzın Güneşin etrafında dönmesiyle de mevsimlerin teşekkülü ve bunun neticesinde nebatat ve hayvanatın vücuda gelmesi, bahusus insanların doğup, büyüyüp tekâmül etmesi vs. bütün bunlar, bir taraftan Ellah’ın (c.c) saltanatını, diğer taraftan ise rububiyetini gösteren ve bizlere tarif eden eserlerdir ve icraatlardır. Böyle haşmetli bir saltanatın arkasında Sultan ismi, böyle ihatalı bir rububiyetin arkasında da Rab ismi akla görünür. Elbette ve elbette bu saltanat ve rububiyetin sahibinin, bu saltanatını iman ile tanıyıp kabul edenler ve rububiyetine karşı ibadet ve itaat edenlere mükâfatı, isyan edenlere de mücazatı olacaktır. Madem böyle bir mükâfat ve mücazat tam manasıyla bu dünyada görünmüyor. Öyle ise şeksiz ve şübhesiz ebedi bir âlemde bu mükâfat ve mücazat kemâliyle tahakkuk edecektir. Demek “Sultan ve Rab” isimleri, ahiretin vücudunu kat’i olarak iktiza ederler.
Müellif (r.a)’ın bu Birinci Hakikatte beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeyi beyan eden sair ayetlerden1 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Yûnus, 10:3-6; İbrâhîm, 14:32-33; Fussilet, 41:9-12; A‘râf, 7:54; Bakara, 2:21-22; Mü’min (Gáfir), 40:64; Fâtır, 35:13; Ra‘d, 2-5; Secde, 32:4-6; Hadîd, 57:4-6; İsrâ, 17: 66; En‘ám, 6:1-3; Nahl, 16:48-50 gibi.
ŞERH
davet edildi. Cenab-ı Hak, insan nev’inden saltanatına karşı iman, rububiyetine karşı ise ibadet ister.
Yeryüzüne temaşa ve ibret için gelen insanlardan bir kısmı, bu memleketin bir Rabbi, bir Sultanı vardır. Bu kadar nizam ve intizam içerisinde kurulmuş bir kâinat bir elden çıkmış. Bu saltanatın sahibine bütün âlem musahhar olduğu gibi, bizim de O’na musahhar olmamız, O’nu iyice tanımamız, O’na itaat etmemiz lâzımdır diye iman ederken; diğer bir kısmı ise, bu memleketin ne bir Rabbi, ne de bir Sultanı vardır deyip, inkâr ederek iman ve itaat dairesinden çıktı.
Mevzuyu hulâsa edelim. Bu kâinattaki azametli saltanat, yani semavat ve arzın hılkati, küre-i arzın kendi etrafında dönmesiyle gece ve gündüzün meydana gelmesi, küre-i arzın Güneşin etrafında dönmesiyle de mevsimlerin teşekkülü ve bunun neticesinde nebatat ve hayvanatın vücuda gelmesi, bahusus insanların doğup, büyüyüp tekâmül etmesi vs. bütün bunlar, bir taraftan Ellah’ın (c.c) saltanatını, diğer taraftan ise rububiyetini gösteren ve bizlere tarif eden eserlerdir ve icraatlardır. Böyle haşmetli bir saltanatın arkasında Sultan ismi, böyle ihatalı bir rububiyetin arkasında da Rab ismi akla görünür. Elbette ve elbette bu saltanat ve rububiyetin sahibinin, bu saltanatını iman ile tanıyıp kabul edenler ve rububiyetine karşı ibadet ve itaat edenlere mükâfatı, isyan edenlere de mücazatı olacaktır. Madem böyle bir mükâfat ve mücazat tam manasıyla bu dünyada görünmüyor. Öyle ise şeksiz ve şübhesiz ebedi bir âlemde bu mükâfat ve mücazat kemâliyle tahakkuk edecektir. Demek “Sultan ve Rab” isimleri, ahiretin vücudunu kat’i olarak iktiza ederler.
Müellif (r.a)’ın bu Birinci Hakikatte beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeyi beyan eden sair ayetlerden1 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Yûnus, 10:3-6; İbrâhîm, 14:32-33; Fussilet, 41:9-12; A‘râf, 7:54; Bakara, 2:21-22; Mü’min (Gáfir), 40:64; Fâtır, 35:13; Ra‘d, 2-5; Secde, 32:4-6; Hadîd, 57:4-6; İsrâ, 17: 66; En‘ám, 6:1-3; Nahl, 16:48-50 gibi.
METİN
İKİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı kerem ve rahmettir ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir.
ŞERH
(İKİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı kerem) Kerem ve rahmet, sarf ve nahv ıstılahınca masdardır. Kelam ıstılahınca fiildir. Kerem’in lügat manası; istemeden vermektir. Mesela; bir kişi zengindir. Zengin adam, ihtiyacı olan birini görüyor, o muhtaç adam daha istemeden ona veriyor. İşte bu misal gibi; Halik-ı Kerim, bütün mevcudat, hususan nev-i insan, daha istemeden bütün ihtiyaçlarını peşinen vermiştir. Dünyayı dolduran bu kadar hadsiz ni’metler, bu “kerem fiilini” gösterir. (ve rahmettir) Rahmetin lügat manası ise; şefkat ve merhamet demektir. Asıl manası kalp şefkatidir. Bu mana Ellah hakkında muhal olduğu için, lazımı muraddır. Yani şefkat ve merhametle muamele etmek muraddır. (ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir.) Kerem ve rahmet fiilleri ise; Kerim ve Rahim isimlerini gösterir.
Şu kainatta zerreden Arş’a kadar her bir mevcud birer eserdir. Her bir eserde birer kapı hükmünde olan ef’al-i İlahiye tezahür etmektedir. Kerem ve rahmet fiilleri de birer kapı hükmündedir. Bu kapılardan ise iki şey görünür:
Biri: Kerim ve Rahim isimleri ile müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti,
Diğeri: Haşir hakikati.
Evet, kainatta görünen kerem ve rahmet fiilleri birer kapı gibidir. Arkalarında Kerim ve Rahim isimleri görünür. Mesela; karşımızda bir ağaç var, üstünde de meyveleri var. O ağaç ve üstündeki meyveler birer eserdir. Bu meyveleri biz mi Ellah’tan istedik. Hayır. İstemeden o meyveler bize verildi. Demek o meyve denilen eserde, biz istemeden vermek haleti, yani kerem fiili görünüyor. Kerem fiili ise, Kerim ismiyle müsemma bir Zat’a delalet eder. Hem mesela; bir yavru dünyaya geliyor. Arkasından annesinin memesinden saf, temiz, gıdalı, içimi rahat, süt gibi bir rızık gönderiliyor. Bu bir eserdir. O eserin arkasında rahmet fiili görünüyor. Rahmet fiili ise, hiç şübhesiz Rahim bir Zat’ı gösterir.
Demek o ağacın meyvesi bir eser, o ananın sütü de diğer bir eserdir. Birinde istemeden vermek demek olan kerem fiili, diğerinde ise şefkat manasında olan rahmet fiili görünüyor. Bu fiiller ise birer kapı gibi olup arkasında Kerim ve Rahim bir Zat görünüyor. Zira bu fiillerin kendi kendine olması muhaldir.
METİN
İKİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı kerem ve rahmettir ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir.
ŞERH
(İKİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı kerem) Kerem ve rahmet, sarf ve nahv ıstılahınca masdardır. Kelam ıstılahınca fiildir. Kerem’in lügat manası; istemeden vermektir. Mesela; bir kişi zengindir. Zengin adam, ihtiyacı olan birini görüyor, o muhtaç adam daha istemeden ona veriyor. İşte bu misal gibi; Halik-ı Kerim, bütün mevcudat, hususan nev-i insan, daha istemeden bütün ihtiyaçlarını peşinen vermiştir. Dünyayı dolduran bu kadar hadsiz ni’metler, bu “kerem fiilini” gösterir. (ve rahmettir) Rahmetin lügat manası ise; şefkat ve merhamet demektir. Asıl manası kalp şefkatidir. Bu mana Ellah hakkında muhal olduğu için, lazımı muraddır. Yani şefkat ve merhametle muamele etmek muraddır. (ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir.) Kerem ve rahmet fiilleri ise; Kerim ve Rahim isimlerini gösterir.
Şu kainatta zerreden Arş’a kadar her bir mevcud birer eserdir. Her bir eserde birer kapı hükmünde olan ef’al-i İlahiye tezahür etmektedir. Kerem ve rahmet fiilleri de birer kapı hükmündedir. Bu kapılardan ise iki şey görünür:
Biri: Kerim ve Rahim isimleri ile müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti,
Diğeri: Haşir hakikati.
Evet, kainatta görünen kerem ve rahmet fiilleri birer kapı gibidir. Arkalarında Kerim ve Rahim isimleri görünür. Mesela; karşımızda bir ağaç var, üstünde de meyveleri var. O ağaç ve üstündeki meyveler birer eserdir. Bu meyveleri biz mi Ellah’tan istedik. Hayır. İstemeden o meyveler bize verildi. Demek o meyve denilen eserde, biz istemeden vermek haleti, yani kerem fiili görünüyor. Kerem fiili ise, Kerim ismiyle müsemma bir Zat’a delalet eder. Hem mesela; bir yavru dünyaya geliyor. Arkasından annesinin memesinden saf, temiz, gıdalı, içimi rahat, süt gibi bir rızık gönderiliyor. Bu bir eserdir. O eserin arkasında rahmet fiili görünüyor. Rahmet fiili ise, hiç şübhesiz Rahim bir Zat’ı gösterir.
Demek o ağacın meyvesi bir eser, o ananın sütü de diğer bir eserdir. Birinde istemeden vermek demek olan kerem fiili, diğerinde ise şefkat manasında olan rahmet fiili görünüyor. Bu fiiller ise birer kapı gibi olup arkasında Kerim ve Rahim bir Zat görünüyor. Zira bu fiillerin kendi kendine olması muhaldir.
METİN
Evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tutHaşiye tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor.)
Haşiye Rızk-ı helâl, iktidâr ile alınmadığına, belki iftikára binâen verildiğine delîl-i kat’í: İktidârsız yavruların hüsn-i maíşeti ve muktedir cânavarların dík-ı maíşeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hîleli tilki ve maymunun derd-i maíşetle vücûdca zaífliğidir. Demek, rızık, iktidâr ve ihtiyâr ile ma’kûsen mütenâsibdir. Ne derece iktidâr ve ihtiyârına güvense, o derece derd-i maíşete mübtelâ olur.
ŞERH
Müellif (r.a), bu ikinci hakikatte evvela rahmet ve kerem fiilinin eserlerini nazara veriyor. Ardından kerem fiilini dört misal ile izah ediyor. Sonra izzet ve celal fiillerinin eserlerini nazara veriyor. Daha sonra rahmet fiilini üç misal ile izah ediyor. Bu fiiller arkasında esmayı isbat ediyor. Haşri bu esma üzerine bina ediyor. Şöyle ki;
Müellif (r.a), aşağıdaki cümleleriyle evvela rahmet-i İlahiyenin asarını nazara veriyor.
(Evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tutHaşiye tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor.)
Eğer alemde rahmet-i İlahiyi görmek istersen, bak! İnsanî, hayvanî ve nebati ne kadar yavru varsa, hepsi gayet mükemmel besleniyorlar. Ağaçlar yerlerinde duruyor, rızıkları ayaklarına geliyor. Ne kadar yavru yetiştiriyorlar. Zayıf ve aptal olan hayvanlar, güçlü ve zeki olan hayvanlara nisbeten daha mükemmel ve rahat besleniyorlar. Canavarlarla yavruları, tilkiler ile balıkları kıyas et. Arslan ve kurt rızkını arar, buluncaya kadar canı çıkar. Meyve içindeki kurt ise, en güzel rızkı o yer. Ne arar, ne dolaşır. İnsanlarda da durum böyledir. Aciz ve zaifken insan rızkını daha rahat bulur. Güçlendikçe rızkı ondan uzaklaşır. Mesela; insan ana rahmindeyken göbek kordonu vasıtasıyla rızkını yer. Dünyaya
Haşiye Rızk-ı helâl, iktidâr ile alınmadığına, belki iftikára binâen verildiğine delîl-i kat’í: İktidârsız yavruların hüsn-i maíşeti ve muktedir cânavarların dík-ı maíşeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hîleli tilki ve maymunun derd-i maíşetle vücûdca zaífliğidir. Demek, rızık, iktidâr ve ihtiyâr ile ma’kûsen mütenâsibdir. Ne derece iktidâr ve ihtiyârına güvense, o derece derd-i maíşete mübtelâ olur.
METİN
Evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tutHaşiye tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor.)
Haşiye Rızk-ı helâl, iktidâr ile alınmadığına, belki iftikára binâen verildiğine delîl-i kat’í: İktidârsız yavruların hüsn-i maíşeti ve muktedir cânavarların dík-ı maíşeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hîleli tilki ve maymunun derd-i maíşetle vücûdca zaífliğidir. Demek, rızık, iktidâr ve ihtiyâr ile ma’kûsen mütenâsibdir. Ne derece iktidâr ve ihtiyârına güvense, o derece derd-i maíşete mübtelâ olur.
ŞERH
Müellif (r.a), bu ikinci hakikatte evvela rahmet ve kerem fiilinin eserlerini nazara veriyor. Ardından kerem fiilini dört misal ile izah ediyor. Sonra izzet ve celal fiillerinin eserlerini nazara veriyor. Daha sonra rahmet fiilini üç misal ile izah ediyor. Bu fiiller arkasında esmayı isbat ediyor. Haşri bu esma üzerine bina ediyor. Şöyle ki;
Müellif (r.a), aşağıdaki cümleleriyle evvela rahmet-i İlahiyenin asarını nazara veriyor.
(Evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tutHaşiye tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor.)
Eğer alemde rahmet-i İlahiyi görmek istersen, bak! İnsanî, hayvanî ve nebati ne kadar yavru varsa, hepsi gayet mükemmel besleniyorlar. Ağaçlar yerlerinde duruyor, rızıkları ayaklarına geliyor. Ne kadar yavru yetiştiriyorlar. Zayıf ve aptal olan hayvanlar, güçlü ve zeki olan hayvanlara nisbeten daha mükemmel ve rahat besleniyorlar. Canavarlarla yavruları, tilkiler ile balıkları kıyas et. Arslan ve kurt rızkını arar, buluncaya kadar canı çıkar. Meyve içindeki kurt ise, en güzel rızkı o yer. Ne arar, ne dolaşır. İnsanlarda da durum böyledir. Aciz ve zaifken insan rızkını daha rahat bulur. Güçlendikçe rızkı ondan uzaklaşır. Mesela; insan ana rahmindeyken göbek kordonu vasıtasıyla rızkını yer. Dünyaya
Haşiye Rızk-ı helâl, iktidâr ile alınmadığına, belki iftikára binâen verildiğine delîl-i kat’í: İktidârsız yavruların hüsn-i maíşeti ve muktedir cânavarların dík-ı maíşeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hîleli tilki ve maymunun derd-i maíşetle vücûdca zaífliğidir. Demek, rızık, iktidâr ve ihtiyâr ile ma’kûsen mütenâsibdir. Ne derece iktidâr ve ihtiyârına güvense, o derece derd-i maíşete mübtelâ olur.
METİN
Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikrâmlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.
ŞERH
geldikten sonra o yavru ister istemez dudağını kıpırdatmaya mecbur kalır. Dudağını kımıldatmazsa rızık gelmez. Dünyaya geldiğinde rızkı olan anne sütü hemen ardından gönderilir. Biraz daha güçleşirse başkası onu yedirmeye başlar. Yaşı biraz daha ilerlerse “elinle ye” derler. Biraz daha güçleşince üstünü başını kendi temizlemeye başlar. On üç, on beş yaşından sonra “Haydi kendi rızkını kendin kazan.” derler. Cenab-ı Hak anne ve babasının kalbine şefkat hissini atmış, o şefkat sebebiyle onları çocuğa hizmetçi ediyor. Ama onlar, bunun farkında değil. Aynen saat gibi, saat vakti bildiriyor, ama ne yaptığını bilmiyor. Balığa bakıyorsun, kumdan başka bir şey bulamıyor ki yesin. Ama en semiz ve etli hayvan da balıktır. O Rahim Zat, en zaife rızkını verdiği gibi; en kaviye de rızkını veriyor, kimseyi mahrum bırakmıyor. Ama kavi zorlukla rızkını elde ediyor. Aciz ise, daha rahat rızkına ulaşabiliyor. En aciz ve en zaiften tut ta en kaviye kadar her canlıya layık bir rızkın verildiğini Hud 6 ; Ankebut 60 ; Rum 40 ; Gafir 64 ; İsra 70 gibi ayet-i kerimeler ifade etmektedir.
(Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor.) Kimin ne derdi varsa, derman yetiştiriyor. Mesela; bir kedi kör oluyor. O körlüğüyle gidiyor ilacını bulup, gözüne sürüyor.
Saniyen: Müellif (r.a), mezkur cümleleriyle rahmet-i İlahiyenin asarını nazara verdikten sonra gelecek cümleleriyle de kerem-i İlahinin asarını nazara veriyor. Şöyle ki:
(Öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikrâmlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.) Öyle ikramlarda bulunuyor ki, akıllar hayrette kalıyor. Mesela; her bir damla yağmur bir ikramdır. Yeri yavaş yavaş canlandırıyor. Demek bütün bu işler içinde bir kerem eli işliyor.
Böyle bir rahmet ve kerem sahibi, elbette insanı burada serbest bırakmaz. Bir peygamber gönderip onlara rahmetini ders verir, bir ferman ile onlara keremini tarif eder. Tarifden sonra insanlardan bir kısmı o rahmet ve kerem sahibini kabul eder, bir kısmı da reddeder. Elbette o rahmet ve kerem sahibi
METİN
Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikrâmlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.
ŞERH
geldikten sonra o yavru ister istemez dudağını kıpırdatmaya mecbur kalır. Dudağını kımıldatmazsa rızık gelmez. Dünyaya geldiğinde rızkı olan anne sütü hemen ardından gönderilir. Biraz daha güçleşirse başkası onu yedirmeye başlar. Yaşı biraz daha ilerlerse “elinle ye” derler. Biraz daha güçleşince üstünü başını kendi temizlemeye başlar. On üç, on beş yaşından sonra “Haydi kendi rızkını kendin kazan.” derler. Cenab-ı Hak anne ve babasının kalbine şefkat hissini atmış, o şefkat sebebiyle onları çocuğa hizmetçi ediyor. Ama onlar, bunun farkında değil. Aynen saat gibi, saat vakti bildiriyor, ama ne yaptığını bilmiyor. Balığa bakıyorsun, kumdan başka bir şey bulamıyor ki yesin. Ama en semiz ve etli hayvan da balıktır. O Rahim Zat, en zaife rızkını verdiği gibi; en kaviye de rızkını veriyor, kimseyi mahrum bırakmıyor. Ama kavi zorlukla rızkını elde ediyor. Aciz ise, daha rahat rızkına ulaşabiliyor. En aciz ve en zaiften tut ta en kaviye kadar her canlıya layık bir rızkın verildiğini Hud 6 ; Ankebut 60 ; Rum 40 ; Gafir 64 ; İsra 70 gibi ayet-i kerimeler ifade etmektedir.
(Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor.) Kimin ne derdi varsa, derman yetiştiriyor. Mesela; bir kedi kör oluyor. O körlüğüyle gidiyor ilacını bulup, gözüne sürüyor.
Saniyen: Müellif (r.a), mezkur cümleleriyle rahmet-i İlahiyenin asarını nazara verdikten sonra gelecek cümleleriyle de kerem-i İlahinin asarını nazara veriyor. Şöyle ki:
(Öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikrâmlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.) Öyle ikramlarda bulunuyor ki, akıllar hayrette kalıyor. Mesela; her bir damla yağmur bir ikramdır. Yeri yavaş yavaş canlandırıyor. Demek bütün bu işler içinde bir kerem eli işliyor.
Böyle bir rahmet ve kerem sahibi, elbette insanı burada serbest bırakmaz. Bir peygamber gönderip onlara rahmetini ders verir, bir ferman ile onlara keremini tarif eder. Tarifden sonra insanlardan bir kısmı o rahmet ve kerem sahibini kabul eder, bir kısmı da reddeder. Elbette o rahmet ve kerem sahibi
METİN
Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahluka kadar herşey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
ŞERH
peygamberler vasıtasıyla inzal buyurduğu teklifi emirlerdir. O teklifi emirlere itaat edenler bulunduğu gibi inkar ve isyan ile mukabele edenler de vardır. Her iki taife ölümle müsavi kalır. Eğer haşir ve neşir olmazsa, bu kadar ikramlar abes olup çocuk oyuncağına döner. Bu hal ise; Kerim olan Zatın şe’ni olamaz. Keza bu hal, başta insan olmak üzere bütün mahlukata haşa bir gadr olur. İşte bu dört misalde zikredilen eserler, (ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.)
Rabian: Müellif (r.a), aşağıdaki cümleleriyle de izzet ve celal-i İlahinin asarını nazara veriyor. Şöyle ki:
(Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahluka kadar herşey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.) Müellif (r.a)’ın bu cümlesi, Hac Suresinin 18. ayet-i kerimesinden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
Evet, bir kısım insanlar, zerrat-ı vücudları Ellah’ı tanıyıp itaat ettikleri halde; onlar, kendi iradeleriyle Ellah’ı red ve O’na isyan ederler. Yine aslan, kaplan, kurt gibi bir kısım canavarlar, fare, akrep, yılan gibi bazı hayvanlar da hadlerini tecavüz ederler. Bunların dışındaki bütün mevcudat, kemal-i dikkat ile Ellah’a itaat eder. Güneş, ay ve yıldızların vazifelerine dikkat etmeleri, zerre kadar hadlerini tecavüz etmemeleri, bir izzet ve celal sahibinin emri altında çalıştıklarını gösterir. İzzet ve celal fiilleri ise, birer kapı gibi olup hem Aziz ve Celil isimleriyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini, hem de haşri gösterir. Zira tevhid, haşirsiz olamaz. Evet o izzet ve celal sahibi, evamir-i tekviniyeye itaat etmeyen canavarlara ceza vereceği gibi; evamir-i teklifiyeye itaat etmeyen cin ve inse de ceza verecektir.
METİN
Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahluka kadar herşey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
ŞERH
peygamberler vasıtasıyla inzal buyurduğu teklifi emirlerdir. O teklifi emirlere itaat edenler bulunduğu gibi inkar ve isyan ile mukabele edenler de vardır. Her iki taife ölümle müsavi kalır. Eğer haşir ve neşir olmazsa, bu kadar ikramlar abes olup çocuk oyuncağına döner. Bu hal ise; Kerim olan Zatın şe’ni olamaz. Keza bu hal, başta insan olmak üzere bütün mahlukata haşa bir gadr olur. İşte bu dört misalde zikredilen eserler, (ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.)
Rabian: Müellif (r.a), aşağıdaki cümleleriyle de izzet ve celal-i İlahinin asarını nazara veriyor. Şöyle ki:
(Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahluka kadar herşey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.) Müellif (r.a)’ın bu cümlesi, Hac Suresinin 18. ayet-i kerimesinden ve bu manaya gelen sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
Evet, bir kısım insanlar, zerrat-ı vücudları Ellah’ı tanıyıp itaat ettikleri halde; onlar, kendi iradeleriyle Ellah’ı red ve O’na isyan ederler. Yine aslan, kaplan, kurt gibi bir kısım canavarlar, fare, akrep, yılan gibi bazı hayvanlar da hadlerini tecavüz ederler. Bunların dışındaki bütün mevcudat, kemal-i dikkat ile Ellah’a itaat eder. Güneş, ay ve yıldızların vazifelerine dikkat etmeleri, zerre kadar hadlerini tecavüz etmemeleri, bir izzet ve celal sahibinin emri altında çalıştıklarını gösterir. İzzet ve celal fiilleri ise, birer kapı gibi olup hem Aziz ve Celil isimleriyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini, hem de haşri gösterir. Zira tevhid, haşirsiz olamaz. Evet o izzet ve celal sahibi, evamir-i tekviniyeye itaat etmeyen canavarlara ceza vereceği gibi; evamir-i teklifiyeye itaat etmeyen cin ve inse de ceza verecektir.
ŞERH
Mesela; incir ağacı başını yere koyarak çamurlu suyu çeker, yavruları olan meyvelerine halis sütü verir.
Bu üç misali haşiyede zikrediyor.
Evet, nebatat ve hayvanat, şuursuz oldukları halde şuurkarane hareket etmeleri gösteriyor ki, o arslan, o tavuk ve o incir ağacı birer ayinedir. Rahim olan bir Zat’ın rahmeti, o ayinelerde tezahür ediyor. Demek rahmet ve şefkat sahibi bir Zat var ki; arslana, tavuğa ve incire Rahim ve Şefik isimleriyle tecelli etmiş, onları böyle şefkat ve merhamete mazhar eylemiştir.
Salisen: Nebati ve hayvani validelerin şefkatinden çok yüksek olan insani validelerin şefkati, daha zahir bir surette rahmet-i İlahiyeyi gösterir.
Mesela; Kışın ortasında, gece vaktinde ve soğuk bir zamanda uykusuz kalmış bir anne, kalkıp yavrusunu emziriyor. Bir gün değil, bir ay değil, bazen bir iki sene bu hal, böyle devam ediyor. İşte rahmet-i İlahiyeyi en bariz bir surette gösteren bu eser üzerinde tefekkür etmek suretiyle rahmet-i İlahiyeyi bul.
Nebatî, hayvanî ve insani olmak üzere üç çeşit valide vardır. En fazla evlat yetiştiren eşcar ve nebatattır. Bir ağacın evladları hükmünde ne kadar meyveleri vardır, düşün. Hayvanlar ve insanlar ise evladlarını nefislerine tercih ederler. Süt vermek, anneleri zayıf ve perişan ettiği halde, yavrusunu emzirmekten vazgeçmiyor, kendisini yavrusuna feda ediyor.
Bütün bu eserler, rahmet ve şefkat fiillerini gösterir. Bir kapı gibi olan bu rahmet ve şefkat fiilleri ise hem Rahim ve Şefik isimleriyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini, hem de haşri gösterir.
Demek şu kâinattaki her bir mevcud birer eserdir. Bu eserlerin arkasında kerem, rahmet, izzet ve celâl fiilleri görünür. Fiil, failsiz olmaz kaidesine binaen, elbette kerem fiili Kerim’i, rahmet fiili Rahim’i, izzet fiili Aziz’i, celâl fiili de Celil’i gösterir. Bu hakikatte kerem ile rahmet filleri beraber, izzet ile celal fiilleri de beraber işlenmiştir. Bu ikinci hakikatte kerem ve rahmet fiilleri asıl olarak işlenmiş, izzet ve celal fiilleri ise tebei olarak işlenmiştir. Demek bu ef’al-i İlahiye birer kapı hükmünde olup arkasında esma-i İlahiye görünür. O esma dahi haşri iktiza eder.
Şimdi bu âlemde görünen kerem ve rahmet, izzet ve celal fiillerini ve bu fiillerin esma-i İlahiyeyi nasıl gösterdiğini ve bu esmanın haşre nasıl delalet
ŞERH
Mesela; incir ağacı başını yere koyarak çamurlu suyu çeker, yavruları olan meyvelerine halis sütü verir.
Bu üç misali haşiyede zikrediyor.
Evet, nebatat ve hayvanat, şuursuz oldukları halde şuurkarane hareket etmeleri gösteriyor ki, o arslan, o tavuk ve o incir ağacı birer ayinedir. Rahim olan bir Zat’ın rahmeti, o ayinelerde tezahür ediyor. Demek rahmet ve şefkat sahibi bir Zat var ki; arslana, tavuğa ve incire Rahim ve Şefik isimleriyle tecelli etmiş, onları böyle şefkat ve merhamete mazhar eylemiştir.
Salisen: Nebati ve hayvani validelerin şefkatinden çok yüksek olan insani validelerin şefkati, daha zahir bir surette rahmet-i İlahiyeyi gösterir.
Mesela; Kışın ortasında, gece vaktinde ve soğuk bir zamanda uykusuz kalmış bir anne, kalkıp yavrusunu emziriyor. Bir gün değil, bir ay değil, bazen bir iki sene bu hal, böyle devam ediyor. İşte rahmet-i İlahiyeyi en bariz bir surette gösteren bu eser üzerinde tefekkür etmek suretiyle rahmet-i İlahiyeyi bul.
Nebatî, hayvanî ve insani olmak üzere üç çeşit valide vardır. En fazla evlat yetiştiren eşcar ve nebatattır. Bir ağacın evladları hükmünde ne kadar meyveleri vardır, düşün. Hayvanlar ve insanlar ise evladlarını nefislerine tercih ederler. Süt vermek, anneleri zayıf ve perişan ettiği halde, yavrusunu emzirmekten vazgeçmiyor, kendisini yavrusuna feda ediyor.
Bütün bu eserler, rahmet ve şefkat fiillerini gösterir. Bir kapı gibi olan bu rahmet ve şefkat fiilleri ise hem Rahim ve Şefik isimleriyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini, hem de haşri gösterir.
Demek şu kâinattaki her bir mevcud birer eserdir. Bu eserlerin arkasında kerem, rahmet, izzet ve celâl fiilleri görünür. Fiil, failsiz olmaz kaidesine binaen, elbette kerem fiili Kerim’i, rahmet fiili Rahim’i, izzet fiili Aziz’i, celâl fiili de Celil’i gösterir. Bu hakikatte kerem ile rahmet filleri beraber, izzet ile celal fiilleri de beraber işlenmiştir. Bu ikinci hakikatte kerem ve rahmet fiilleri asıl olarak işlenmiş, izzet ve celal fiilleri ise tebei olarak işlenmiştir. Demek bu ef’al-i İlahiye birer kapı hükmünde olup arkasında esma-i İlahiye görünür. O esma dahi haşri iktiza eder.
Şimdi bu âlemde görünen kerem ve rahmet, izzet ve celal fiillerini ve bu fiillerin esma-i İlahiyeyi nasıl gösterdiğini ve bu esmanın haşre nasıl delalet
ŞERH
üzer, aralarında bir birlik, bir yardımlaşma ve dayanışma cereyan eder durur.” 1
Müellif (r.a) Kur’an’ın tefsiri olan bu Onuncu Söz Haşir Risalesi’nde Kur’an’ın üslubunu takib ediyor. Evvela asarı nazara veriyor. Şayet asar inkâr edilirse, o zaman bu fiiller de inkar edilebilir. Asar inkar edilmediğine göre, bu dört fiil ister istemez kabul edilir. Şimdi bu fiillerin âlemdeki tecelliyatına nazar edeceğiz. Evvela asar-ı kâinatta kerem fiilini müşahede edeceğiz:
Ellah Kerim’dir, istemeden verendir, dedik. Şimdi asar perdesi arkasında kerem fiilini görebilmek için aklımızla seyahate çıkalım. Şu âleme nazar-ı dikkat ile bakıldığı zaman, kerem yani istemeden vermek fiili bilbedahe görülecektir. Bu fiil isbat edilirse, Kerim olan Zat zarureten ispat edilmiş olur. Zira fiil, failsiz olmaz. Kerim bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti isbat edilirse, elbette böyle Kerim bir Zat, haşri getirecektir. Onuncu Söz denilen Haşir Risalesi, esma yoluyla haşri isbat eder. Demek haşir mes’elesi, esma-i İlahiyeye bina edilmiştir.
Evvela şu küre-i arz üzerindeki kerem-i İlahinin tecelliyatını nazara alalım. Sonra küllileşerek bütün âlem üzerindeki kerem fiilini görelim. Şu kainata nazar-ı ibretle baktığımız zaman görüyoruz ki; küre-i arz, bir gemi gibi şu feza denizinde izn-i Rabbani ile dönüyor. Bir Zat-ı Gaybi, o geminin mümessili olarak da Sevr, Hut, Esed ve İnsan namlarında dört meleği vazifelendirmiş. Bu gemiye dört yüz bin çeşit mahlûkat doldurulmuş, her birisinin isteği ayrı, rızkı ayrı, silahı ayrı, iaşesi ayrı, elbisesi ayrı, ömrü ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı olduğu halde hiç birini şaşırmayarak, karıştırmayarak, unutmayarak vakt-i münasibte her bir mevcudun istek ve ihtiyacını imdadına koşturmak, hiç şübhesiz perde-i gayb arkasında Kerim bir Zat’ın vücub-u vucudunu akıl sahibine gösterip isbat eder. Müellif (r.a) bu konu ile alakalı şöyle buyuruyor:
“Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinat denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatla Güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzak isteyenlere getirir ve “Sevr” ve “Hut” namlarında iki meleği o sefineye kaptan yapmış, gayet güzel ve muhteşem memleket-i Rabbaniyede Hâlık-ı Zü’l-Celal’in mahlukat ve misafirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor.”2
[1] Feth, 48:29.
[2] Şuá‘lar, 15. Şuá‘, 2. Makám, s. 637.
ŞERH
üzer, aralarında bir birlik, bir yardımlaşma ve dayanışma cereyan eder durur.” 1
Müellif (r.a) Kur’an’ın tefsiri olan bu Onuncu Söz Haşir Risalesi’nde Kur’an’ın üslubunu takib ediyor. Evvela asarı nazara veriyor. Şayet asar inkâr edilirse, o zaman bu fiiller de inkar edilebilir. Asar inkar edilmediğine göre, bu dört fiil ister istemez kabul edilir. Şimdi bu fiillerin âlemdeki tecelliyatına nazar edeceğiz. Evvela asar-ı kâinatta kerem fiilini müşahede edeceğiz:
Ellah Kerim’dir, istemeden verendir, dedik. Şimdi asar perdesi arkasında kerem fiilini görebilmek için aklımızla seyahate çıkalım. Şu âleme nazar-ı dikkat ile bakıldığı zaman, kerem yani istemeden vermek fiili bilbedahe görülecektir. Bu fiil isbat edilirse, Kerim olan Zat zarureten ispat edilmiş olur. Zira fiil, failsiz olmaz. Kerim bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti isbat edilirse, elbette böyle Kerim bir Zat, haşri getirecektir. Onuncu Söz denilen Haşir Risalesi, esma yoluyla haşri isbat eder. Demek haşir mes’elesi, esma-i İlahiyeye bina edilmiştir.
Evvela şu küre-i arz üzerindeki kerem-i İlahinin tecelliyatını nazara alalım. Sonra küllileşerek bütün âlem üzerindeki kerem fiilini görelim. Şu kainata nazar-ı ibretle baktığımız zaman görüyoruz ki; küre-i arz, bir gemi gibi şu feza denizinde izn-i Rabbani ile dönüyor. Bir Zat-ı Gaybi, o geminin mümessili olarak da Sevr, Hut, Esed ve İnsan namlarında dört meleği vazifelendirmiş. Bu gemiye dört yüz bin çeşit mahlûkat doldurulmuş, her birisinin isteği ayrı, rızkı ayrı, silahı ayrı, iaşesi ayrı, elbisesi ayrı, ömrü ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı olduğu halde hiç birini şaşırmayarak, karıştırmayarak, unutmayarak vakt-i münasibte her bir mevcudun istek ve ihtiyacını imdadına koşturmak, hiç şübhesiz perde-i gayb arkasında Kerim bir Zat’ın vücub-u vucudunu akıl sahibine gösterip isbat eder. Müellif (r.a) bu konu ile alakalı şöyle buyuruyor:
“Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinat denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatla Güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzak isteyenlere getirir ve “Sevr” ve “Hut” namlarında iki meleği o sefineye kaptan yapmış, gayet güzel ve muhteşem memleket-i Rabbaniyede Hâlık-ı Zü’l-Celal’in mahlukat ve misafirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor.”2
[1] Feth, 48:29.
[2] Şuá‘lar, 15. Şuá‘, 2. Makám, s. 637.
ŞERH
Elbette böyle ikram etmek, Kerim ismiyle müsemma olan Zat’ın muktezasıdır. Ancak bu kereme mazhar olanların ömrü kısa olduğundan, bu fiil-i İlahi burada tam manasıyla icra edilmiyor. O halde bizzarure bir diyar-ı aher olacak ki, o kerem tam manasıyla tahakkuk etsin.
Hem mesela; kışta erzakı tükenmiş üç yüz bin çeşit mahluka, bahar faslında adeta her bir baharı bir vagon hükmüne getirip rızıkları mükemmelen yetiştiriliyor. Her bir ağacı birer huri gibi süsleyip onların elleri hükmünde olan dalları vasıtasıyla çeşit çeşit meyveler ikram ediliyor. Her bir ağaç, muhtelif erzakı yüklenmiş bir tablacı hükmüne getirilip muhtaçların rızıkları önlerine konuluyor. Bütün hayvani ve insani yavrular, analarından doğarken hazır buldukları mugaddi bir süt ile besleniyor.
Demek küre-i arzın neresine bakılırsa bakılsın, her tarafta bir kerem elinin işlediği bedaheten müşahede ediliyor. Bütün nebatat hayvanatın, hayvanat da insanların imdadına koşturuluyor. Bu ihatalı ve azametli olan fiil, kendi kendine olması muhal olduğuna göre, bizzarure Kerim bir Zat’ın fiili olduğu her akıl sahibine görünür. Demek kerem fiili, Kerim bir Zatı gösterip isbat eder. Demek dünyada rızka muhtaç bütün mahlukat, lisan-ı halleriyle يَا كَرِيمُ يَا اَللّٰهُ diyorlar. Bütün bu ikrâmlar, kendi kendisine olmadığı gibi; kendileri de ihtiyaçlarını temin etmekten acizdirler. O halde bu kerem fiili, ne mevcudata, ne de bize ait bir fiildir. Mevcudat ve bizler sadece ve sadece Kerim bir Zat’ın ikrâmlarının tablacısıyız. Kerim, yalnız Ellah’tır. Bütün bu ikrâmlar ve ihsanlar, Cennetteki asıllarının nümuneleridir. Vazifemiz ise bunları tadıp, asıllarına ibadetle talip olmaktır. Tatmaya izin var, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. O halde besmele ile o taamlara başlamak, ortada o Kerim Zat’ı hatırlamak, sonunda ise şükretmek suretiyle ibadet dairesine girmek, her mü’min için aslî bir vazifedir.
O kerem fiilini gösteren asardan biri zehirli bir sineğin eliyle şifalı bir balı yedirmektir. Bal arısı, garip bir san’at-ı İlâhiyedir. Rabb-i Kerimimiz, onun eliyle en şifalı balı bizlere ihsan ediyor. Çünki “o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel proğramını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a’zaları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet
ŞERH
Elbette böyle ikram etmek, Kerim ismiyle müsemma olan Zat’ın muktezasıdır. Ancak bu kereme mazhar olanların ömrü kısa olduğundan, bu fiil-i İlahi burada tam manasıyla icra edilmiyor. O halde bizzarure bir diyar-ı aher olacak ki, o kerem tam manasıyla tahakkuk etsin.
Hem mesela; kışta erzakı tükenmiş üç yüz bin çeşit mahluka, bahar faslında adeta her bir baharı bir vagon hükmüne getirip rızıkları mükemmelen yetiştiriliyor. Her bir ağacı birer huri gibi süsleyip onların elleri hükmünde olan dalları vasıtasıyla çeşit çeşit meyveler ikram ediliyor. Her bir ağaç, muhtelif erzakı yüklenmiş bir tablacı hükmüne getirilip muhtaçların rızıkları önlerine konuluyor. Bütün hayvani ve insani yavrular, analarından doğarken hazır buldukları mugaddi bir süt ile besleniyor.
Demek küre-i arzın neresine bakılırsa bakılsın, her tarafta bir kerem elinin işlediği bedaheten müşahede ediliyor. Bütün nebatat hayvanatın, hayvanat da insanların imdadına koşturuluyor. Bu ihatalı ve azametli olan fiil, kendi kendine olması muhal olduğuna göre, bizzarure Kerim bir Zat’ın fiili olduğu her akıl sahibine görünür. Demek kerem fiili, Kerim bir Zatı gösterip isbat eder. Demek dünyada rızka muhtaç bütün mahlukat, lisan-ı halleriyle يَا كَرِيمُ يَا اَللّٰهُ diyorlar. Bütün bu ikrâmlar, kendi kendisine olmadığı gibi; kendileri de ihtiyaçlarını temin etmekten acizdirler. O halde bu kerem fiili, ne mevcudata, ne de bize ait bir fiildir. Mevcudat ve bizler sadece ve sadece Kerim bir Zat’ın ikrâmlarının tablacısıyız. Kerim, yalnız Ellah’tır. Bütün bu ikrâmlar ve ihsanlar, Cennetteki asıllarının nümuneleridir. Vazifemiz ise bunları tadıp, asıllarına ibadetle talip olmaktır. Tatmaya izin var, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. O halde besmele ile o taamlara başlamak, ortada o Kerim Zat’ı hatırlamak, sonunda ise şükretmek suretiyle ibadet dairesine girmek, her mü’min için aslî bir vazifedir.
O kerem fiilini gösteren asardan biri zehirli bir sineğin eliyle şifalı bir balı yedirmektir. Bal arısı, garip bir san’at-ı İlâhiyedir. Rabb-i Kerimimiz, onun eliyle en şifalı balı bizlere ihsan ediyor. Çünki “o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel proğramını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a’zaları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet
ŞERH
ve irade ile ve tam bir intizam ve müvazene ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar.”1
Yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu; yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider, bal yapımında kullanacağı çiçek özünü bulup alır ve havada izini kaybetmeyerek, sevk-i kaderî ile yuvasına girer. Kovanında insanlara şifalı olan bal yapma san’atını icra eder. Arıların bir beyi vardır. Arapça’da ismi ya’subdur. Şimdi arı beyi diyorlar. Arılar bu beylerini son derece dikkatle dinlerler. Her ne emrederse acele ile ifâya çalışırlar. Bal arısının yaptığı altıgeni, bütün mühendisler toplansa onu yapamazlar. Şimdi bir düşünelim. Bu zavallı hayvana bal gibi harika bir san’atı ve bal gibi bir gıdayı yapmayı kim öğretmiş? Elbette bal arısı, Cenab-ı Hakkın ilhamına mazhar olup bu san’at eserini vücuda getirmekte ve bal gibi şifalı bir nimeti izn-i İlahi ile bizlere takdim etmektedir. İşte Cenab-ı Hak, bal arısının ilhama mazhariyetini şöyle ifade buyurmaktadır:
وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا
“Senin Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin.”2
Arının bu san’at eserini yapması ve bal gibi bir nimeti bize takdim etmesi, elbette Kerim ismiyle müsemma bir Zat’ın varlığının ve birliğinin bariz delilidir. Bu Kerim Zatın varlığına imân edip, arının eliyle gönderdiği balı onun namına tadıp O’na şükredenlerin, elbette ahirette, arıyı araya koymadan evinin önünden bal ırmağını akıtacak ve orada ebediyyen ikrâm edecektır. İşte iman ve ubudiyetine karşılık olarak ehl-i Cennete verilecek olan bu bal nehrini gelecek ayet-i kerime, şöyle tavsif eder:
وَاَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى
“Muttakiler için va’d olunan Cennetlerde süzülmüş, saf, lezîz, başka şeylerden arınmış baldan ırmaklar vardır. Cennette bulunanlar, onlardan bol bol istifâde ederler”3
[1] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, 2. Bâb, 2. Hakîkat, s. 155-156.
[2] Nahl, 16:68.
[3] Muhammed, 47:15.
ŞERH
ve irade ile ve tam bir intizam ve müvazene ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar.”1
Yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu; yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider, bal yapımında kullanacağı çiçek özünü bulup alır ve havada izini kaybetmeyerek, sevk-i kaderî ile yuvasına girer. Kovanında insanlara şifalı olan bal yapma san’atını icra eder. Arıların bir beyi vardır. Arapça’da ismi ya’subdur. Şimdi arı beyi diyorlar. Arılar bu beylerini son derece dikkatle dinlerler. Her ne emrederse acele ile ifâya çalışırlar. Bal arısının yaptığı altıgeni, bütün mühendisler toplansa onu yapamazlar. Şimdi bir düşünelim. Bu zavallı hayvana bal gibi harika bir san’atı ve bal gibi bir gıdayı yapmayı kim öğretmiş? Elbette bal arısı, Cenab-ı Hakkın ilhamına mazhar olup bu san’at eserini vücuda getirmekte ve bal gibi şifalı bir nimeti izn-i İlahi ile bizlere takdim etmektedir. İşte Cenab-ı Hak, bal arısının ilhama mazhariyetini şöyle ifade buyurmaktadır:
وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا
“Senin Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin.”2
Arının bu san’at eserini yapması ve bal gibi bir nimeti bize takdim etmesi, elbette Kerim ismiyle müsemma bir Zat’ın varlığının ve birliğinin bariz delilidir. Bu Kerim Zatın varlığına imân edip, arının eliyle gönderdiği balı onun namına tadıp O’na şükredenlerin, elbette ahirette, arıyı araya koymadan evinin önünden bal ırmağını akıtacak ve orada ebediyyen ikrâm edecektır. İşte iman ve ubudiyetine karşılık olarak ehl-i Cennete verilecek olan bu bal nehrini gelecek ayet-i kerime, şöyle tavsif eder:
وَاَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى
“Muttakiler için va’d olunan Cennetlerde süzülmüş, saf, lezîz, başka şeylerden arınmış baldan ırmaklar vardır. Cennette bulunanlar, onlardan bol bol istifâde ederler”3
[1] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, 2. Bâb, 2. Hakîkat, s. 155-156.
[2] Nahl, 16:68.
[3] Muhammed, 47:15.
ŞERH
Dünyada hazine-i rahmetten akıp gelen ve kullarına bir kahvaltı nev’inden ikram edilen bu sütler, iman ve ubudiyetle Cennetteki asıllarına talib olmak içindir. Zira O Kerim olan Zat, ehl-i iman ve taat için ebedi süt nehirlerini ikram edeceğini kelamında şöyle müjde vermektedir:
وَاَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ
“Cennetlerde tadı değişmemiş, ekşimemiş, bozulmamış sütten ırmaklar vardır, daimi akar dururlar.”1
Elbette bütün bu harika ef’al-i İlahiyede akıl sahibleri için ibret alınacak dersler vardır. Hiç bilen ile bilmeyen, düşünen ile düşünmeyen bir olur mu? O halde iyi ve güzel düşünmek lazımdır. Yapılan bütün ikrâmları, ikrâm edenin ismiyle, yani besmele ile almak, besmele ile yemek, besmele ile giymek ve neticede şükretmek gerekir.
Evet en’am denilen bu hayvanların etleri, sütleri, tüyleri, derileri, elbette Kerim bir Zatın kereminin eseridir. Bütün bu asar-ı İlahiye, lisan-ı halleriyle لَا كَرِيمَ اِلَّا اللّٰهُ Yani “Senden başka Kerim yoktur. Kerim yalnız sensin.” diye ilân ediyorlar.
Dünyada müşahede ettiğimiz kerem-i İlahinin eserlerinden birisi de şudur ki; bahar ve yaz mevsiminde zihayata ikram edilen erzak, güz mevsiminde tohum ve çekirdeklerinde depo ediliyor, ikinci bir baharda o mahdud tohum ve çekirdeklerden hadsiz erzak, ikram-ı İlahi olarak zihayata gönderiliyor. Demek her bir çekirdek, her bir tohum bir anbar, bir depodur.
Birer depo ve anbar hükmünde olan dünyadaki bütün çekirdekler ve tohumlar toplansa, yekûnu bir şehir kadar yer tutmazken; Cenab-ı Hak, bahar mevsiminde melek-i ra’da emreder, izn-i İlahi ile yağmurun gelmesiyle ve onlara temas etmesiyle adeta bütün dünyayı erzak ile dolduracak o hazinelerin kapıları açılır, dünya kadar erzak o tohum ve çekirdeklerden çıkar. Zihayatın rızıkları bol bol, hatta sayısız sofralar şeklinde serilir. Bu ikram-ı İlahi, dünyanın yaratıldığı günden bugüne, belki kıyamete kadar devam eder. Şimdi bütün zaman ve mekanları ihata eden bu ikram fiilini, külli bir nazarla düşün. Mesela; bir çekirdekten bir ağacın, bir ağaçtan hadsiz meyvelerin ve o meyvelerden hadsiz
[1] Muhammed, 47:15.
ŞERH
Dünyada hazine-i rahmetten akıp gelen ve kullarına bir kahvaltı nev’inden ikram edilen bu sütler, iman ve ubudiyetle Cennetteki asıllarına talib olmak içindir. Zira O Kerim olan Zat, ehl-i iman ve taat için ebedi süt nehirlerini ikram edeceğini kelamında şöyle müjde vermektedir:
وَاَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ
“Cennetlerde tadı değişmemiş, ekşimemiş, bozulmamış sütten ırmaklar vardır, daimi akar dururlar.”1
Elbette bütün bu harika ef’al-i İlahiyede akıl sahibleri için ibret alınacak dersler vardır. Hiç bilen ile bilmeyen, düşünen ile düşünmeyen bir olur mu? O halde iyi ve güzel düşünmek lazımdır. Yapılan bütün ikrâmları, ikrâm edenin ismiyle, yani besmele ile almak, besmele ile yemek, besmele ile giymek ve neticede şükretmek gerekir.
Evet en’am denilen bu hayvanların etleri, sütleri, tüyleri, derileri, elbette Kerim bir Zatın kereminin eseridir. Bütün bu asar-ı İlahiye, lisan-ı halleriyle لَا كَرِيمَ اِلَّا اللّٰهُ Yani “Senden başka Kerim yoktur. Kerim yalnız sensin.” diye ilân ediyorlar.
Dünyada müşahede ettiğimiz kerem-i İlahinin eserlerinden birisi de şudur ki; bahar ve yaz mevsiminde zihayata ikram edilen erzak, güz mevsiminde tohum ve çekirdeklerinde depo ediliyor, ikinci bir baharda o mahdud tohum ve çekirdeklerden hadsiz erzak, ikram-ı İlahi olarak zihayata gönderiliyor. Demek her bir çekirdek, her bir tohum bir anbar, bir depodur.
Birer depo ve anbar hükmünde olan dünyadaki bütün çekirdekler ve tohumlar toplansa, yekûnu bir şehir kadar yer tutmazken; Cenab-ı Hak, bahar mevsiminde melek-i ra’da emreder, izn-i İlahi ile yağmurun gelmesiyle ve onlara temas etmesiyle adeta bütün dünyayı erzak ile dolduracak o hazinelerin kapıları açılır, dünya kadar erzak o tohum ve çekirdeklerden çıkar. Zihayatın rızıkları bol bol, hatta sayısız sofralar şeklinde serilir. Bu ikram-ı İlahi, dünyanın yaratıldığı günden bugüne, belki kıyamete kadar devam eder. Şimdi bütün zaman ve mekanları ihata eden bu ikram fiilini, külli bir nazarla düşün. Mesela; bir çekirdekten bir ağacın, bir ağaçtan hadsiz meyvelerin ve o meyvelerden hadsiz
[1] Muhammed, 47:15.
ŞERH
yediğimiz meyvelerdir.” Çünki Cennet’in meyveleri birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zahiren benzerler.
وَ اُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا : Yani rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir. Hadîste de vârid olduğuna göre, Cennet’in meyveleri renkçe birdir; amma tatları, taamları bir değildir. Bu cümlede meçhul sîgasıyla zikredilen اُتُوا kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve keramete delalet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor.
رُزِقُوا Bina-i meçhul sîgasıyla zikri, o rızıkta meşakkatın bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delalet eder.”1
“Bina-i meçhul sîgasıyla اُتُوا nün zikredilmesi, ehl-i Cennet’in işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işarettir.”2
Müellif (r.a), kerem fiilini isbat sadedinde dört misal zikretti:
1. Huri misâl süslenmiş ağaçları,
2. Bal makinesi olan arıları,
3. İpek böceği ve diğer hayvanları,
4. Tohumları ve çekirdekleri ele alıp inceledi.
Bu asar üzerinde kerem fiilinin varlığını isbat etti. Bu kerem fiili, kendi kendine olamayacağından, daha sonra Kerim bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini isbat etti. Madem böyle Kerim bir Zat var. Hem madem bu ikram burada devam etmiyor. Zira hem ikram edilen nimetler, hem de o ikrama mazhar olanlar fani olup daimi telezzüz etmiyorlar. Halbuki ikram devam etmek ister. Elbette ve elbette ebedi bir ziyafet mahalli olan ahiret olacak ki; hem ikram olunan nimetler, hem de o nimetlerden istifade edenler devam etsin. Demek Kerim ismi, haşri ve ebedi ikram yeri olan Cenneti iktiza eder. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Hem bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve nimetler ve
[1] İşârâtu’l-İ‘câz, s. 152.
[2] İşârâtu’l-İ‘câz, s. 153.
ŞERH
yediğimiz meyvelerdir.” Çünki Cennet’in meyveleri birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zahiren benzerler.
وَ اُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا : Yani rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir. Hadîste de vârid olduğuna göre, Cennet’in meyveleri renkçe birdir; amma tatları, taamları bir değildir. Bu cümlede meçhul sîgasıyla zikredilen اُتُوا kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve keramete delalet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor.
رُزِقُوا Bina-i meçhul sîgasıyla zikri, o rızıkta meşakkatın bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delalet eder.”1
“Bina-i meçhul sîgasıyla اُتُوا nün zikredilmesi, ehl-i Cennet’in işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işarettir.”2
Müellif (r.a), kerem fiilini isbat sadedinde dört misal zikretti:
1. Huri misâl süslenmiş ağaçları,
2. Bal makinesi olan arıları,
3. İpek böceği ve diğer hayvanları,
4. Tohumları ve çekirdekleri ele alıp inceledi.
Bu asar üzerinde kerem fiilinin varlığını isbat etti. Bu kerem fiili, kendi kendine olamayacağından, daha sonra Kerim bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini isbat etti. Madem böyle Kerim bir Zat var. Hem madem bu ikram burada devam etmiyor. Zira hem ikram edilen nimetler, hem de o ikrama mazhar olanlar fani olup daimi telezzüz etmiyorlar. Halbuki ikram devam etmek ister. Elbette ve elbette ebedi bir ziyafet mahalli olan ahiret olacak ki; hem ikram olunan nimetler, hem de o nimetlerden istifade edenler devam etsin. Demek Kerim ismi, haşri ve ebedi ikram yeri olan Cenneti iktiza eder. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Hem bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve nimetler ve
[1] İşârâtu’l-İ‘câz, s. 152.
[2] İşârâtu’l-İ‘câz, s. 153.
ŞERH
muhalefet eden akvama gelen semavi ve arzi bela ve musibetler, o izzet ve celali gösterir. Cenab-ı Hak, Sure-i Şûara’da peygamberlerin kıssalarını anlatırken, her kıssanın sonunda peygamberlerin necatlarını; muarızlarının da düçar oldukları azablarını anlatır. Sonunda اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Muhakkak Senin Rabbin Aziz’dir, Rahim’dir.” der. Bu iki isimle fezleke yapar, neticelendirir. Zaten surenin baş kısmında da Aziz ve Rahim isimleri zikredilmektedir. Müellif (r.a), peygamberler ile kavimleri arasında geçen macerada Cenab-ı Hakkın, Aziz ismiyle ehl-i küfrü mağlub ettiğini, Rahim ismiyle de ehl-i imanın imdadına yetiştiğini şöyle beyan etmektedir:
“Hem meselâ: Sure-i طَسۤمۤ de sekiz defa tekrar edilen şu اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ âyeti, o surede hikâye edilen peygamberlerin necatlarını ve kavimlerinin azablarını, kâinatın netice-i hilkati hesabına ve rububiyet-i âmmenin namına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek; izzet-i Rabbaniye, o zalim kavimlerin azabını ve rahîmiyet-i İlahiye dahi enbiyanın necatlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve îcazlı ve i’cazlı bir ulvî belâgattır.”1
Evet, Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, peygamberleri ve onlara muhalefet edenlerin maceralarını anlatır. Neticede “Senin Rabbin Aziz ve Rahimdir.” Der. Meselâ; Hazret-i Musa (a.s) ile Fir’avn’un macerasını anlatırken, Fir’avn’un gark olup Hazret-i Musa (a.s)’ın kurtuluşunu bildirir. Sonunda Resul-i Ekrem (a.s.m)’a hitaben: اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Senin Rabbin Aziz ve Rahim’dir.” Yani Aziz ismiyle, emrine muhalefet edip isyan edenleri helak eder. Rahim ismiyle de iman ve itaat edenleri ise kurtarır.” Musa (a.s)’ın kavmi gibi; Kavm-i İbrahim, Kavm-i Nuh, Kavm-i Ad, Kavm-i Semud, Kavm-i Lut, Kavm-i Eyke’nin maceralarını anlatır ve her maceranın sonunda “Senin Rabbin Aziz’dir, Rahim’dir.” Diyerek mü’minlerin necatını, kâfirlerin ise azabını haber vermek suretiyle Resul-i Ekrem (a.s.m)’a ve ümmetine teselli verip muarızlarını tehdid ediyor.
[1] Sözler, 25. Söz, Emirdağ, Çiçeği, s. 454.
ŞERH
muhalefet eden akvama gelen semavi ve arzi bela ve musibetler, o izzet ve celali gösterir. Cenab-ı Hak, Sure-i Şûara’da peygamberlerin kıssalarını anlatırken, her kıssanın sonunda peygamberlerin necatlarını; muarızlarının da düçar oldukları azablarını anlatır. Sonunda اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Muhakkak Senin Rabbin Aziz’dir, Rahim’dir.” der. Bu iki isimle fezleke yapar, neticelendirir. Zaten surenin baş kısmında da Aziz ve Rahim isimleri zikredilmektedir. Müellif (r.a), peygamberler ile kavimleri arasında geçen macerada Cenab-ı Hakkın, Aziz ismiyle ehl-i küfrü mağlub ettiğini, Rahim ismiyle de ehl-i imanın imdadına yetiştiğini şöyle beyan etmektedir:
“Hem meselâ: Sure-i طَسۤمۤ de sekiz defa tekrar edilen şu اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ âyeti, o surede hikâye edilen peygamberlerin necatlarını ve kavimlerinin azablarını, kâinatın netice-i hilkati hesabına ve rububiyet-i âmmenin namına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek; izzet-i Rabbaniye, o zalim kavimlerin azabını ve rahîmiyet-i İlahiye dahi enbiyanın necatlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve îcazlı ve i’cazlı bir ulvî belâgattır.”1
Evet, Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, peygamberleri ve onlara muhalefet edenlerin maceralarını anlatır. Neticede “Senin Rabbin Aziz ve Rahimdir.” Der. Meselâ; Hazret-i Musa (a.s) ile Fir’avn’un macerasını anlatırken, Fir’avn’un gark olup Hazret-i Musa (a.s)’ın kurtuluşunu bildirir. Sonunda Resul-i Ekrem (a.s.m)’a hitaben: اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Senin Rabbin Aziz ve Rahim’dir.” Yani Aziz ismiyle, emrine muhalefet edip isyan edenleri helak eder. Rahim ismiyle de iman ve itaat edenleri ise kurtarır.” Musa (a.s)’ın kavmi gibi; Kavm-i İbrahim, Kavm-i Nuh, Kavm-i Ad, Kavm-i Semud, Kavm-i Lut, Kavm-i Eyke’nin maceralarını anlatır ve her maceranın sonunda “Senin Rabbin Aziz’dir, Rahim’dir.” Diyerek mü’minlerin necatını, kâfirlerin ise azabını haber vermek suretiyle Resul-i Ekrem (a.s.m)’a ve ümmetine teselli verip muarızlarını tehdid ediyor.
[1] Sözler, 25. Söz, Emirdağ, Çiçeği, s. 454.
ŞERH
Sual: رَبَّكَ kelimesinin zikredilmesindeki hikmet nedir? Yani hem رَبَّ isminin, hem de Resul-i Ekrem (a.s.m)’a raci olan كَ muhatab zamirinin zikri, ne hikmete binaendir?
Cevap: رَبَّكَ kelimesinde geçen, hem رَبَّ ismi, hem de rahmeten li’l-âlemin olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’a raci olan كَ muhatab zamiri, şefkat ve merhamet-i İlahiyeyi ifade ediyor. Yani bu surede zikredilen peygamberler ve muarızları olan ehl-i küfre karşı yapılan İlahi muamele bir şefkat ve merhamet eseridir. Zira eğer kahrı ifade eden bir isimle tecelli etseydi, bütün âlem harab olurdu.
Nasıl ki; bir zalim, bir insanın malına, canına, namusuna musallat olunca, o insanın gayretine dokunur. Zira mezkûr haklar, o adamın hakkıdır ve hudududur. Aynen öyle de Cenab-ı Hakk’ın Zatı taarruz ve tecavüzden münezzehtir. Bununla beraber O’nun tayin ettiği ve şer’i hükümlerle bildirdiği hudutlar mevcuddur. Beşer, o ahkama muhalefet etmekle haddini tecavüz eder. Bu da Cenab-ı Hakkın gayretine dokunur. Bu durumda O Aziz ve Gayyur olan Zat-ı Zü’l-Celal, bu mütecavizlerden gayret ve izzetiyle intikamını alır. O Zat-ı Zülcelal’in eski akvamı helak etmesi isbat eder ki, bazen bu dünyada dahi intikam alır. Bununla beraber asıl ve tam intikam alma yeri ahirettir, cezaları oraya te’hir edilir. Resul-i Ekrem (a.s.m), Ellah’ın Gayyur olduğunu, kulun haramları işlemesi sebebiyle gayrete geldiğini gelecek hadisleriyle şöyle ifade buyurmaktadır:
Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Nebî (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Ellahu Teâlâ gayrete gelir. Ellah’ın gayrete gelmesi, haram kıldığı şeyi kulun işlemesindendir.”1
Nu’man bin Beşîr (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Haramla kendi aranıza helâlden bir engel koyunuz. Kim böyle davranırsa, ırzını ve dinini korumuş olur. Kim o engele yaklaşırsa, koruluğun kenarında otlayan hayvan gibi olur. Ki o hayvanın koruluğa girmesi an mes’elesidir. Şüphesiz her hükümdarın bir korusu vardır. Yeryüzünde Ellah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir.”2
[1] Buhárî, Nikâh: 107; Müslim, Tevbe: 36. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ: 4.
[2] El-Câmiu’s-Sagír, 188 No’lu Hadîs.
ŞERH
Sual: رَبَّكَ kelimesinin zikredilmesindeki hikmet nedir? Yani hem رَبَّ isminin, hem de Resul-i Ekrem (a.s.m)’a raci olan كَ muhatab zamirinin zikri, ne hikmete binaendir?
Cevap: رَبَّكَ kelimesinde geçen, hem رَبَّ ismi, hem de rahmeten li’l-âlemin olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’a raci olan كَ muhatab zamiri, şefkat ve merhamet-i İlahiyeyi ifade ediyor. Yani bu surede zikredilen peygamberler ve muarızları olan ehl-i küfre karşı yapılan İlahi muamele bir şefkat ve merhamet eseridir. Zira eğer kahrı ifade eden bir isimle tecelli etseydi, bütün âlem harab olurdu.
Nasıl ki; bir zalim, bir insanın malına, canına, namusuna musallat olunca, o insanın gayretine dokunur. Zira mezkûr haklar, o adamın hakkıdır ve hudududur. Aynen öyle de Cenab-ı Hakk’ın Zatı taarruz ve tecavüzden münezzehtir. Bununla beraber O’nun tayin ettiği ve şer’i hükümlerle bildirdiği hudutlar mevcuddur. Beşer, o ahkama muhalefet etmekle haddini tecavüz eder. Bu da Cenab-ı Hakkın gayretine dokunur. Bu durumda O Aziz ve Gayyur olan Zat-ı Zü’l-Celal, bu mütecavizlerden gayret ve izzetiyle intikamını alır. O Zat-ı Zülcelal’in eski akvamı helak etmesi isbat eder ki, bazen bu dünyada dahi intikam alır. Bununla beraber asıl ve tam intikam alma yeri ahirettir, cezaları oraya te’hir edilir. Resul-i Ekrem (a.s.m), Ellah’ın Gayyur olduğunu, kulun haramları işlemesi sebebiyle gayrete geldiğini gelecek hadisleriyle şöyle ifade buyurmaktadır:
Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Nebî (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Ellahu Teâlâ gayrete gelir. Ellah’ın gayrete gelmesi, haram kıldığı şeyi kulun işlemesindendir.”1
Nu’man bin Beşîr (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Haramla kendi aranıza helâlden bir engel koyunuz. Kim böyle davranırsa, ırzını ve dinini korumuş olur. Kim o engele yaklaşırsa, koruluğun kenarında otlayan hayvan gibi olur. Ki o hayvanın koruluğa girmesi an mes’elesidir. Şüphesiz her hükümdarın bir korusu vardır. Yeryüzünde Ellah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir.”2
[1] Buhárî, Nikâh: 107; Müslim, Tevbe: 36. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ: 4.
[2] El-Câmiu’s-Sagír, 188 No’lu Hadîs.
ŞERH
Güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare; cirmleri küçüklük-büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefavit ve sür’at-i hareketleri çok mütenevvi’ olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve Güneş ile, cazibe kanunu tabir edilen bir kanun-u İlahî ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidaları; büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlahiyeyi ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi gösterir. Çünki o camid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i Arzdan bin defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.
Manzume-i Şemsiyenin yani şemsin me’mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acaibini ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyaremiz, bir azamet-i şevket-i rububiyeti ve haşmet-i saltanat-ı uluhiyeti ve kemal-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbanî ile (Üçüncü Mektub’da beyan edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbaniye olarak acaib-i masnuat-ı İlahiye ile doldurulmuş ve zîşuur ibadullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer dahi dakik hesablarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o Kamer’e başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Madem şu seyyaremiz böyledir, manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin.
Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan Güneşi, bir Kadîr-i Zülcelal’in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve Güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür’atle, bir tahmine
ŞERH
Güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare; cirmleri küçüklük-büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefavit ve sür’at-i hareketleri çok mütenevvi’ olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve Güneş ile, cazibe kanunu tabir edilen bir kanun-u İlahî ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidaları; büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlahiyeyi ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi gösterir. Çünki o camid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i Arzdan bin defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.
Manzume-i Şemsiyenin yani şemsin me’mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acaibini ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyaremiz, bir azamet-i şevket-i rububiyeti ve haşmet-i saltanat-ı uluhiyeti ve kemal-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbanî ile (Üçüncü Mektub’da beyan edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbaniye olarak acaib-i masnuat-ı İlahiye ile doldurulmuş ve zîşuur ibadullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer dahi dakik hesablarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o Kamer’e başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Madem şu seyyaremiz böyledir, manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin.
Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan Güneşi, bir Kadîr-i Zülcelal’in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve Güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür’atle, bir tahmine
ŞERH
Cehennemden almaktadır. Şayet Güneş, bir saniye Cennetten nur almazsa, dünya zifiri karanlığa düşer. Bir saniye Cehennemden hararet almazsa, dünya buz yığını olur. İşte bu nizam ve intizamı, bu muvazeneyi temin eden kimdir? Aziz ve Alim olan Ellahu Zülcelâl’den başka kim bu muvazeneyi temin edebilir? O Aziz ve Alim olan Zat-ı Zü’l-Celal, dünyayı kendi etrafında döndürmekle gece ve gündüzü, dünyayı Güneşin etrafında döndürmekle de mevsimleri icad ediyor. Bunun neticesinde hadsiz mahlukatı vücuda getirip geliştiriyor. Gece, gündüz, kış ve yaz olmazsa bir tek mahluk vücuda gelip büyüyemez.
Demek Cenab-ı Hakkın Güneşe “Dön!” emrini vermesi, Güneşin dönmesiyle meydana gelen mahlukatın vûcud bulması içindir. Güneşin dönmesi sebebiyledir ki, küre-i arzda dört yüz bin çeşit mahluk meydana geliyor, büyüyor ve gelişiyor. O Aziz-i Alim, küre-i arzı Güneşe, ayı da küre-i arza bağlamış. Ay olmazsa, yani ayda bir çekim kuvveti olmazsa, yeryüzünde hiçbir kadın ve hiçbir dişi hayvan hamile kalmaz, hepsi akîm kalır. Öyle ise Hakim-i Mutlakın bu azim hikmetini seyredip ibret alalım! Ayın ikinci mühim bir vazifesi daha var ki; ay, İlâhi bir hapishanedir. Yeryüzünde ölüp giden kafirlerin pis ruhları orada hapsediliyor. Mesela; Fir’avun, Nemrud, Şeddad gibi kâfirlerin ruhları oradadır. Cehennem-i kübraya girinceye kadar orada hapiste kalıp azab çekeceklerdir. Güneş gibi böyle en büyük mahlûk izzet-i İlahiyeye karşı başını eğerse, böyle zalimler baş kaldırıp teklifi emirlere itaat etmezse cezasız mı bırakılır? Haşa ve kella!
Güneş sisteminde mevcud olan bu nizam, bir zerrede dahi mevcuddur. O zerrenin ortasında bir çekirdek, çekirdeğin etrafında çok hızlı hareket eden elektronlar var. O elektronlar hem kendi etrafında, hem de çekirdek etrafında dönüyorlar. Ellah’dan gelen “Dön!” emr-i İlâhisine karşı itaattedirler. Bütün bu icraatlar, Aziz-i Alim’in takdiri ile değil midir?
Bir de nazar-ı ibretle enfüsî daireye bakalım. Bir doktora, “Nabzımı ölçer misin?” diyelim. Kanın hareketini, kalbin atışlarını bir dinleyelim. Beden-i insani, bütün eczasıyla emr-i Rabbaniyi dinliyor. Kalbe “Çalış” emrini vermiş, o da bu emr-i İlahiye imtisalen durmadan çalışıyor. Temiz kanı vücuda pompalıyor. Kandaki fuzuliyatın bir kısmı, kıl olarak dışarı atılıyor. Cenab-ı Hak, o kıllara “Çık” emrini vermiş. Sen o kıllara “Dur” de bakalım, durdurabilecek misin?
ŞERH
Cehennemden almaktadır. Şayet Güneş, bir saniye Cennetten nur almazsa, dünya zifiri karanlığa düşer. Bir saniye Cehennemden hararet almazsa, dünya buz yığını olur. İşte bu nizam ve intizamı, bu muvazeneyi temin eden kimdir? Aziz ve Alim olan Ellahu Zülcelâl’den başka kim bu muvazeneyi temin edebilir? O Aziz ve Alim olan Zat-ı Zü’l-Celal, dünyayı kendi etrafında döndürmekle gece ve gündüzü, dünyayı Güneşin etrafında döndürmekle de mevsimleri icad ediyor. Bunun neticesinde hadsiz mahlukatı vücuda getirip geliştiriyor. Gece, gündüz, kış ve yaz olmazsa bir tek mahluk vücuda gelip büyüyemez.
Demek Cenab-ı Hakkın Güneşe “Dön!” emrini vermesi, Güneşin dönmesiyle meydana gelen mahlukatın vûcud bulması içindir. Güneşin dönmesi sebebiyledir ki, küre-i arzda dört yüz bin çeşit mahluk meydana geliyor, büyüyor ve gelişiyor. O Aziz-i Alim, küre-i arzı Güneşe, ayı da küre-i arza bağlamış. Ay olmazsa, yani ayda bir çekim kuvveti olmazsa, yeryüzünde hiçbir kadın ve hiçbir dişi hayvan hamile kalmaz, hepsi akîm kalır. Öyle ise Hakim-i Mutlakın bu azim hikmetini seyredip ibret alalım! Ayın ikinci mühim bir vazifesi daha var ki; ay, İlâhi bir hapishanedir. Yeryüzünde ölüp giden kafirlerin pis ruhları orada hapsediliyor. Mesela; Fir’avun, Nemrud, Şeddad gibi kâfirlerin ruhları oradadır. Cehennem-i kübraya girinceye kadar orada hapiste kalıp azab çekeceklerdir. Güneş gibi böyle en büyük mahlûk izzet-i İlahiyeye karşı başını eğerse, böyle zalimler baş kaldırıp teklifi emirlere itaat etmezse cezasız mı bırakılır? Haşa ve kella!
Güneş sisteminde mevcud olan bu nizam, bir zerrede dahi mevcuddur. O zerrenin ortasında bir çekirdek, çekirdeğin etrafında çok hızlı hareket eden elektronlar var. O elektronlar hem kendi etrafında, hem de çekirdek etrafında dönüyorlar. Ellah’dan gelen “Dön!” emr-i İlâhisine karşı itaattedirler. Bütün bu icraatlar, Aziz-i Alim’in takdiri ile değil midir?
Bir de nazar-ı ibretle enfüsî daireye bakalım. Bir doktora, “Nabzımı ölçer misin?” diyelim. Kanın hareketini, kalbin atışlarını bir dinleyelim. Beden-i insani, bütün eczasıyla emr-i Rabbaniyi dinliyor. Kalbe “Çalış” emrini vermiş, o da bu emr-i İlahiye imtisalen durmadan çalışıyor. Temiz kanı vücuda pompalıyor. Kandaki fuzuliyatın bir kısmı, kıl olarak dışarı atılıyor. Cenab-ı Hak, o kıllara “Çık” emrini vermiş. Sen o kıllara “Dur” de bakalım, durdurabilecek misin?
ŞERH
halkedilip ona o dehşetli Cehenneme dayanabilecek bir vücud verilerek ebedi azabı çekmek için Cehenneme atılacaktır. Böylece Ellah, hem kendi intikamını, hem mü’min kullarının intikamını, hem de bütün mevcudatın intikamını o nefs-i kâfirden alacaktır.
Dikkat edelim! Her günâhta küfre gidecek bir yol vardır. İşlenen günâhtan dolayı derhal tevbe edilmelidir. Aksi halde, O Aziz-i Zü’l-Celal, bir gün yakalar, şedit ceza verir.
Şimdi اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Senin Rabbin, Aziz ve Rahim’dir.” ayetinde geçen الرَّحِيمُ isminin tecelliyatının isbatına çalışacağız. Ellah Rahim’dir. Dünyada rahmetinin eseri daha çok peygamberlerde (a.s) görülmüştür. Meselâ; Ebu Cehil-i Lain, Kisra-i Faris, Kayser-i Rum bu dünyanın idarecileri idiler. O rahmet-i İlahi, bir Zat’ı gönderiyor. Kavmi ve kabilesi de aleyhinde olduğu halde, kırk sahabi ile dünyanın kırk devletini mağlup ediyor. Sadece mağlup etmekle kalmıyor, belki hâk ile yeksan ediyor. O meşhur idarecilerin ne ismi, ne resmi, ne de cismi kaldı. Hazret-i Musa (a.s)’ın karşısına çıkan Fir’avunu gark eyledi. Hazret-i Musa (a.s)’ı ve O’na tabi olanları rahmetiyle kurtardı. Hazret-i Nuh (a.s)’ın karşısına dikilenleri tufan ile gark eyledi. Hazret-i Nuh (a.s) ve O’na tabi olanları gemiye bindirip, o gemiyi Cudi Dağı’na oturtmak suretiyle kurtardı. (Cudi Dağı, Cizre’dedir.)
Bu kadar peygamberlere ve o peygamberlere tabi olanlara necat veren kimdir? Rahim olan Ellah’dır. İşte bu necat eserinde rahmet fiili, bedaheten müşahede edilir. Fiil failsiz olmaz kaidesine binaen, elbette bu rahmet fiili, Rahim bir faili iktiza eder. Rahmet-i İlahiye teklifi olarak peygamberlerle kavimleri arasındaki mücadelede ehl-i iman hakkında müşahede edildiği gibi; tekvini olarak da bu rahmet, bütün mevcudat-ı âlemde dahi müşahede edilmektedir. Şimdi bu Rahmet-i İlâhiyeyi, kâinattaki asar ile isbat edeceğiz:
Evvelâ analara bak. Analar, dokuz ay ağır bir yük olan çocuğunu karnında taşıyor. Bu yükü taşırken bu ne beladır ki; taşıyorum, demiyor, zevkle taşıyor. Başına bir şey gelmesin diye de azami dikkat ediyor. Çocuğu pek çok zahmetle dünyaya getiriyor. Uzun yıllar büyümesi için fedakârâne hizmet ediyor. Gelecek ayet-i kerimeler, annelerdeki bu şefkat ve merhameti şöyle ifade etmektedir:
ŞERH
halkedilip ona o dehşetli Cehenneme dayanabilecek bir vücud verilerek ebedi azabı çekmek için Cehenneme atılacaktır. Böylece Ellah, hem kendi intikamını, hem mü’min kullarının intikamını, hem de bütün mevcudatın intikamını o nefs-i kâfirden alacaktır.
Dikkat edelim! Her günâhta küfre gidecek bir yol vardır. İşlenen günâhtan dolayı derhal tevbe edilmelidir. Aksi halde, O Aziz-i Zü’l-Celal, bir gün yakalar, şedit ceza verir.
Şimdi اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Senin Rabbin, Aziz ve Rahim’dir.” ayetinde geçen الرَّحِيمُ isminin tecelliyatının isbatına çalışacağız. Ellah Rahim’dir. Dünyada rahmetinin eseri daha çok peygamberlerde (a.s) görülmüştür. Meselâ; Ebu Cehil-i Lain, Kisra-i Faris, Kayser-i Rum bu dünyanın idarecileri idiler. O rahmet-i İlahi, bir Zat’ı gönderiyor. Kavmi ve kabilesi de aleyhinde olduğu halde, kırk sahabi ile dünyanın kırk devletini mağlup ediyor. Sadece mağlup etmekle kalmıyor, belki hâk ile yeksan ediyor. O meşhur idarecilerin ne ismi, ne resmi, ne de cismi kaldı. Hazret-i Musa (a.s)’ın karşısına çıkan Fir’avunu gark eyledi. Hazret-i Musa (a.s)’ı ve O’na tabi olanları rahmetiyle kurtardı. Hazret-i Nuh (a.s)’ın karşısına dikilenleri tufan ile gark eyledi. Hazret-i Nuh (a.s) ve O’na tabi olanları gemiye bindirip, o gemiyi Cudi Dağı’na oturtmak suretiyle kurtardı. (Cudi Dağı, Cizre’dedir.)
Bu kadar peygamberlere ve o peygamberlere tabi olanlara necat veren kimdir? Rahim olan Ellah’dır. İşte bu necat eserinde rahmet fiili, bedaheten müşahede edilir. Fiil failsiz olmaz kaidesine binaen, elbette bu rahmet fiili, Rahim bir faili iktiza eder. Rahmet-i İlahiye teklifi olarak peygamberlerle kavimleri arasındaki mücadelede ehl-i iman hakkında müşahede edildiği gibi; tekvini olarak da bu rahmet, bütün mevcudat-ı âlemde dahi müşahede edilmektedir. Şimdi bu Rahmet-i İlâhiyeyi, kâinattaki asar ile isbat edeceğiz:
Evvelâ analara bak. Analar, dokuz ay ağır bir yük olan çocuğunu karnında taşıyor. Bu yükü taşırken bu ne beladır ki; taşıyorum, demiyor, zevkle taşıyor. Başına bir şey gelmesin diye de azami dikkat ediyor. Çocuğu pek çok zahmetle dünyaya getiriyor. Uzun yıllar büyümesi için fedakârâne hizmet ediyor. Gelecek ayet-i kerimeler, annelerdeki bu şefkat ve merhameti şöyle ifade etmektedir:
ŞERH
Meselâ; bir kurt, ölmüş bir hayvanın etinden karnı tok oluncaya kadar yiyebilir. Zira onun helal rızkı, o laşedir. Bununla beraber kurt, haddini aşarak bir sürüye dalar, önüne geleni yaralar, parçalar, belki yüz hayvana zarar verir. İşte bu kurt, bu kötü amelinin cezasını haşir meydanında çekecektir. Farenin yiyeceği birkaç lokma iken, evde çok şeylere zarar verir. O fare de cezasını çekecektir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Arkadaş! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız meşiet-i İlahiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünki bu musibet, o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himayeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete maruz kalır.
İhtar: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.”1
Sual: Karıncanın hırs göstererek ihtiyacından fazla erzak toplaması da hesab ve cezayı mucib midir?
Cevap: Evet karınca da cezaya çarpılır. Hangi hayvan olursa olsun, Ellah’ın koyduğu hududu aşarsa cezaya çarpılır. Dünyada hırs sebebiyle karıncanın ayaklar altında ezilmesi, uhrevi cezasını ihsas ettiriyor. Bu konuda Müellif şöyle buyuruyor:
“Hayat-ı içtimaiyeye sahib olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış ezilir. Çünki kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar.”2
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Katre, s. 74.
[2] Mektûbât, 5. Risale, s. 366.
ŞERH
Meselâ; bir kurt, ölmüş bir hayvanın etinden karnı tok oluncaya kadar yiyebilir. Zira onun helal rızkı, o laşedir. Bununla beraber kurt, haddini aşarak bir sürüye dalar, önüne geleni yaralar, parçalar, belki yüz hayvana zarar verir. İşte bu kurt, bu kötü amelinin cezasını haşir meydanında çekecektir. Farenin yiyeceği birkaç lokma iken, evde çok şeylere zarar verir. O fare de cezasını çekecektir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Arkadaş! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız meşiet-i İlahiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünki bu musibet, o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himayeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete maruz kalır.
İhtar: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.”1
Sual: Karıncanın hırs göstererek ihtiyacından fazla erzak toplaması da hesab ve cezayı mucib midir?
Cevap: Evet karınca da cezaya çarpılır. Hangi hayvan olursa olsun, Ellah’ın koyduğu hududu aşarsa cezaya çarpılır. Dünyada hırs sebebiyle karıncanın ayaklar altında ezilmesi, uhrevi cezasını ihsas ettiriyor. Bu konuda Müellif şöyle buyuruyor:
“Hayat-ı içtimaiyeye sahib olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış ezilir. Çünki kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar.”2
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Katre, s. 74.
[2] Mektûbât, 5. Risale, s. 366.
ŞERH
Cenab-ı Hakkın afvı vardır. Ehl-i imandan dilediği kimseleri afveder. Kâfirin ise afva liyakatı yoktur. O, haşirde ellibin sene bekleme cezasını çeker, sonra Cehenneme gider. Edison gibi insanlığa hizmet etmiş bir kâfir de Cehennemden kurtulamaz. Ancak Nemrut gibi zalimlerin cezasına nisbeten cezası hafif olur ve Ellah’ın kendisine bildirmesiyle, azabının daha hafif olduğunu bilir. Bu da onun için bir rahmettir.
Haşir meydanının etrafı, on dokuz melek tarafından sarılır. Bu meleklerin alınlarının genişliği kırk senelik mesafedir. Artık siz bunların cesetlerini düşünün. El ele tutuşarak haşir meydanını ihata ederler. Haşir meydanında bulunanlar için bir tek çıkış yeri mevcuddur. O da sırat köprüsüdür. Kimsenin herhangi bir tarafa kaçıp kurtulacak yeri yoktur. Cenab-ı Hak, meleklerine kimi Cehenneme atın diye emrederse, derhal o emir yerine getirilir.
مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌ
“O zalimlerin azabı (öyle) müthiş bir güne te’hir edilir (ki) o günde zalimler (başlarını yukarıya dikerek) gözlerini sema tarafına çevirip birbirine bakamıyarak (koşarlar.) Çağırıldıkları tarafa bir korku ve dehşet içinde, bir zillet ve meskenet içinde çabucak varmaya çalışırlar. (Gözleri kendilerine dönüp bakamaz.) Gözleri bir dehşetle yukarıya yönelik olarak apaçık bir halde kalır, göz kapakları kendilerine bakabilmek için harekette bulunamaz (ve kalblerinin içi ise hayr namına her şeyden bomboş olur) yani: Kalpleri pek ziyade hayret ve dehşetten dolayı akıldan, anlayıştan uzak, âdeta bomboş bir hava kesilmiş gibi bir halde kalmış olur.”1
Ayet-i kerimenin ifadesiyle, haşir meydanında hesab başlamadan önce herkes, kafaları yukarıda dikili olduğu halde Güneşin altında bekleyecek.
Hesaptan sonra bazı insanlar, yüzüstü haşr olacaklardır. Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor:
وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا
[1] İbrâhîm, 14:43.
ŞERH
Cenab-ı Hakkın afvı vardır. Ehl-i imandan dilediği kimseleri afveder. Kâfirin ise afva liyakatı yoktur. O, haşirde ellibin sene bekleme cezasını çeker, sonra Cehenneme gider. Edison gibi insanlığa hizmet etmiş bir kâfir de Cehennemden kurtulamaz. Ancak Nemrut gibi zalimlerin cezasına nisbeten cezası hafif olur ve Ellah’ın kendisine bildirmesiyle, azabının daha hafif olduğunu bilir. Bu da onun için bir rahmettir.
Haşir meydanının etrafı, on dokuz melek tarafından sarılır. Bu meleklerin alınlarının genişliği kırk senelik mesafedir. Artık siz bunların cesetlerini düşünün. El ele tutuşarak haşir meydanını ihata ederler. Haşir meydanında bulunanlar için bir tek çıkış yeri mevcuddur. O da sırat köprüsüdür. Kimsenin herhangi bir tarafa kaçıp kurtulacak yeri yoktur. Cenab-ı Hak, meleklerine kimi Cehenneme atın diye emrederse, derhal o emir yerine getirilir.
مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌ
“O zalimlerin azabı (öyle) müthiş bir güne te’hir edilir (ki) o günde zalimler (başlarını yukarıya dikerek) gözlerini sema tarafına çevirip birbirine bakamıyarak (koşarlar.) Çağırıldıkları tarafa bir korku ve dehşet içinde, bir zillet ve meskenet içinde çabucak varmaya çalışırlar. (Gözleri kendilerine dönüp bakamaz.) Gözleri bir dehşetle yukarıya yönelik olarak apaçık bir halde kalır, göz kapakları kendilerine bakabilmek için harekette bulunamaz (ve kalblerinin içi ise hayr namına her şeyden bomboş olur) yani: Kalpleri pek ziyade hayret ve dehşetten dolayı akıldan, anlayıştan uzak, âdeta bomboş bir hava kesilmiş gibi bir halde kalmış olur.”1
Ayet-i kerimenin ifadesiyle, haşir meydanında hesab başlamadan önce herkes, kafaları yukarıda dikili olduğu halde Güneşin altında bekleyecek.
Hesaptan sonra bazı insanlar, yüzüstü haşr olacaklardır. Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor:
وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا
[1] İbrâhîm, 14:43.
ŞERH
Cenab-ı Hak, kıyamet gününde başta peygamberler olmak üzere ehl-i imanı arşın gölgesi altında gölgelendirecek; kâfirler ise, bir rivayete göre kırk sene ter içinde bekleyeceklerdir. Bu kırk sene, mahlukatın hesabı başlamadığından durumlarının ne olacağını bilmedikleri için herkes çok sıkıntılıdır.
Cennet ucuz değil, Cehennem de lüzumsuz değil. İnsan bir tarlayı, bir daireyi, bir koltuğu kazanmak için hayatı boyunca çalışıyor. Ya ebedi bir Cennet, ebedi bir gençlik ve ebedi bir saadeti kazanmak için, ne kadar çalışması lazım olduğu düşünülsün! İman ve ibadet karşılığında bir köşk değil, belki yetmiş bin kasır, o kasırlarda yetmiş bin huri ve hizmet için de yetmiş bin melek bir tek insana ihsan-ı Rabbani olarak veriliyor. Sağlam ve doğru bir itikad ve amel olmazsa bu iş, çok zor! Elbette bunları kazanmak kolay değildir. Böyle bir saadet ucuz olur mu? Demek ebedi saadetin karşılığı ancak kâmil imândır. O halde kat’i olarak inanacaksın ki, bu kâinat bir Aziz-i Rahim’in me’murudur. Her şey O’nun emrine imtisal edip O’na secde ve ibadet eder. Ben de onlar gibi bir mahlûkum ve onlar gibi ibadet etmeliyim. İbadet hususunda da camiiyet-i fıtrat itibariyle bir zabit hükmündeyim, hepsinin vekili olarak; اِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ya Rabbi! Ben ve bütün mahlûkat yalnız sana ibadet ederiz.” demeliyim.
Buraya kadar üç mes’eleyi isbat etmeye çalıştık:
Birincisi: Kerem-i İlahinin bütün kainatı ihata ettiği, herkese layık sofralar serdiği ve ziyafetler verdiği,
İkincisi: İzzet-i Rabbaniyenin şu âlemde hâkim olduğu ve bütün âlemin o izzetin karşısında zelilane secde ettiği,
Üçüncüsü: Rahmet-i İlâhiyenin her şeyi ihata ettiği ve bütün şefkatlerin o Rahim isminin tecellisinden geldiği mes’elesidir.
Yer, gök, bütün valideler ve yavruları, bütün kökler, bütün otlar, Güneşten gelen ışık, kısaca rahmet-i İlahiyeye mazhar bütün mevcudat “Ya Rahim, Ya Ellah” deyip vücud-u İlahiyi isbat ve لَا رَحِيمَ اِلَّا اللَّهُ cümlesiyle de tevhidi ilan ediyorlar. Bütün mevcudat, evamir-i İlahiyeye imtisal etmekle lisan-ı halleriyle “Ya Aziz, Ya Ellah” deyip vücud-u İlahiyi isbat ve لَا عَزِيزَ اِلَّا اللَّهُ cümlesiyle de
ŞERH
Cenab-ı Hak, kıyamet gününde başta peygamberler olmak üzere ehl-i imanı arşın gölgesi altında gölgelendirecek; kâfirler ise, bir rivayete göre kırk sene ter içinde bekleyeceklerdir. Bu kırk sene, mahlukatın hesabı başlamadığından durumlarının ne olacağını bilmedikleri için herkes çok sıkıntılıdır.
Cennet ucuz değil, Cehennem de lüzumsuz değil. İnsan bir tarlayı, bir daireyi, bir koltuğu kazanmak için hayatı boyunca çalışıyor. Ya ebedi bir Cennet, ebedi bir gençlik ve ebedi bir saadeti kazanmak için, ne kadar çalışması lazım olduğu düşünülsün! İman ve ibadet karşılığında bir köşk değil, belki yetmiş bin kasır, o kasırlarda yetmiş bin huri ve hizmet için de yetmiş bin melek bir tek insana ihsan-ı Rabbani olarak veriliyor. Sağlam ve doğru bir itikad ve amel olmazsa bu iş, çok zor! Elbette bunları kazanmak kolay değildir. Böyle bir saadet ucuz olur mu? Demek ebedi saadetin karşılığı ancak kâmil imândır. O halde kat’i olarak inanacaksın ki, bu kâinat bir Aziz-i Rahim’in me’murudur. Her şey O’nun emrine imtisal edip O’na secde ve ibadet eder. Ben de onlar gibi bir mahlûkum ve onlar gibi ibadet etmeliyim. İbadet hususunda da camiiyet-i fıtrat itibariyle bir zabit hükmündeyim, hepsinin vekili olarak; اِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ya Rabbi! Ben ve bütün mahlûkat yalnız sana ibadet ederiz.” demeliyim.
Buraya kadar üç mes’eleyi isbat etmeye çalıştık:
Birincisi: Kerem-i İlahinin bütün kainatı ihata ettiği, herkese layık sofralar serdiği ve ziyafetler verdiği,
İkincisi: İzzet-i Rabbaniyenin şu âlemde hâkim olduğu ve bütün âlemin o izzetin karşısında zelilane secde ettiği,
Üçüncüsü: Rahmet-i İlâhiyenin her şeyi ihata ettiği ve bütün şefkatlerin o Rahim isminin tecellisinden geldiği mes’elesidir.
Yer, gök, bütün valideler ve yavruları, bütün kökler, bütün otlar, Güneşten gelen ışık, kısaca rahmet-i İlahiyeye mazhar bütün mevcudat “Ya Rahim, Ya Ellah” deyip vücud-u İlahiyi isbat ve لَا رَحِيمَ اِلَّا اللَّهُ cümlesiyle de tevhidi ilan ediyorlar. Bütün mevcudat, evamir-i İlahiyeye imtisal etmekle lisan-ı halleriyle “Ya Aziz, Ya Ellah” deyip vücud-u İlahiyi isbat ve لَا عَزِيزَ اِلَّا اللَّهُ cümlesiyle de
ŞERH
Rahim bir Zat’ın rahmetinin eseri ve apaçık delilidir.
Ellah’ın izzetini dört nevi mahlukatta müşahede ediyoruz. Şöyle ki: Ellah’ın bu kâinatta istihdam ettiği dört çeşit amelesi vardır:
Birincisi: Meleklerdir ki; bunlar abid ve saciddirler, hiçbir ücret istemeden çalışırlar.
İkincisi: Cemadat ve nebatattır. Bunlar da ücretsiz çalışırlar. Zahire göre bunların bir ücreti yoktur. Ama yine kendilerine göre bir tekamülü ve nefs-i amel içinde bir ücretleri vardır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden, hizmetin mükâfatını, hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs-i amel içinde koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcudat hattâ bir nokta-i nazarda camidat dahi, evamir-i tekviniye tabir edilen hususî vazifelerinde, kemal-i şevk ile ve bir çeşit lezzet ile evamir-i Rabbaniyeyi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut; tâ Şems ve Kamer’e kadar her şey kemal-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından akibeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfa ediyorlar.”1
Üçüncüsü: Hayvanlardır. Bunların kendilerine göre ğayr-i şuurî bir mükafatı vardır. Hayvanların haberi olmadan Ellah onları çalıştırıyor.
Dördüncüsü: İnsandır ki, Ellah onu fıtrî ve şuurlu olarak çalıştırır. Ancak diğer amelelere nisbeten insanın iki tane ücreti vardır. Biri; tekvînîdir ki; dünyevi mükafattır. Diğeri; teklifîdir ki; uhrevi mükafat olan Cennettir.
O izzet ve celal sahibi, tekvînen bütün ameleleri çalıştırıyor. Fakat bu amelelerden insan, irade sahibidir. Eğer iradesini hakka tabi kılmak suretiyle itaat ederse, mükafat alır. İsyan ettiği takdirde cezaya müstahak olur. Yani insanın iradesi olduğundan mükafatı ikidir. Biri; dünyevi ve umumidir ki, bu mükafattan hem kâfir, hem mü’min istifade eder. Kâfirin bu dünyadaki istifadesi yine mü’minin iman ve ubudiyeti sebebiyledir. Gelecek ayet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir:
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Zühre, 161.
ŞERH
Rahim bir Zat’ın rahmetinin eseri ve apaçık delilidir.
Ellah’ın izzetini dört nevi mahlukatta müşahede ediyoruz. Şöyle ki: Ellah’ın bu kâinatta istihdam ettiği dört çeşit amelesi vardır:
Birincisi: Meleklerdir ki; bunlar abid ve saciddirler, hiçbir ücret istemeden çalışırlar.
İkincisi: Cemadat ve nebatattır. Bunlar da ücretsiz çalışırlar. Zahire göre bunların bir ücreti yoktur. Ama yine kendilerine göre bir tekamülü ve nefs-i amel içinde bir ücretleri vardır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden, hizmetin mükâfatını, hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs-i amel içinde koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcudat hattâ bir nokta-i nazarda camidat dahi, evamir-i tekviniye tabir edilen hususî vazifelerinde, kemal-i şevk ile ve bir çeşit lezzet ile evamir-i Rabbaniyeyi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut; tâ Şems ve Kamer’e kadar her şey kemal-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından akibeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfa ediyorlar.”1
Üçüncüsü: Hayvanlardır. Bunların kendilerine göre ğayr-i şuurî bir mükafatı vardır. Hayvanların haberi olmadan Ellah onları çalıştırıyor.
Dördüncüsü: İnsandır ki, Ellah onu fıtrî ve şuurlu olarak çalıştırır. Ancak diğer amelelere nisbeten insanın iki tane ücreti vardır. Biri; tekvînîdir ki; dünyevi mükafattır. Diğeri; teklifîdir ki; uhrevi mükafat olan Cennettir.
O izzet ve celal sahibi, tekvînen bütün ameleleri çalıştırıyor. Fakat bu amelelerden insan, irade sahibidir. Eğer iradesini hakka tabi kılmak suretiyle itaat ederse, mükafat alır. İsyan ettiği takdirde cezaya müstahak olur. Yani insanın iradesi olduğundan mükafatı ikidir. Biri; dünyevi ve umumidir ki, bu mükafattan hem kâfir, hem mü’min istifade eder. Kâfirin bu dünyadaki istifadesi yine mü’minin iman ve ubudiyeti sebebiyledir. Gelecek ayet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir:
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Zühre, 161.
ŞERH
Anlaşılıyor ki, burası bir pazardır, pazara mallar dökülür. Saati bitince kaldırılır. Gelenler de hep misâfirdir. Serilen sofralar ve o sofralardaki nimetler ücret değil, birer ikrâm-ı İlahidir. Mevlây-ı Kerim’in mahza kereminden bir ihsandır. Kerim ismi tecelli etmiş. Burada böyle olursa Cennette nasıl olur? Meselâ: Cennette bir nehir vardır. Ellahu Zülcelâl, o nehre öyle bir kabiliyet vermiş ki, bir insan ne şekilde bir güzellik arzu ederse, o nehre girip çıkınca istediği güzelliğe sahib olur. Ne kadar güzel şekil ve suretler varsa hepsine girip çıkabilir. Kerem-i İlahiye bak. Ey kendini çirkin gören insan, endişelenme. Senin ebedi bir güzelliğin var, gelecek. Cennette en düşük mertebedeki bir insanın, misâfirleri için serilen sofraların uzunluğu, beş yüz senelik mesafedir. Rivayette vardır ki; her ferd-i mü’mine yetmiş veya yetmiş bin huri veriliyor. Fakat yetmiş bin rivayeti daha sahihtir. Hurilerin yeri ayrıdır. Her bir hurinin kapısında meleklerden yüz hizmetçisi vardır. Sarayların güzelliğini tarif etmek imkân dahilinde değildir. Misâfir kabul yerleri var ki, bunlar hiçbir yere benzemez. En muhteşem yer burasıdır. Meyveler yukarıdan başları üzerine sarkıyor, kolayca o meyveleri koparabiliyorlar, ağaçlar ehl-i Cenneti gölgelendiriyor. Fakat bu gölge, Güneşin hararetinden korunmak için değil, belki lezzet içindir. Dünyada okunan her harf-i Kur’an orada meyvedar bir ağaç olur. Her bir ağaç, en az on meyve-i Cennet verir. Okunan derslerden hasıl olan tefekkür ise, Cennetin binalarını oluşturur. Bu dersleri dinlemek için oturuşumuz, bakışımız, duyuşumuz, her birisi bir ağaç olur ve on türlü meyve verir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Hem madem Fâtır-ı Kerim, düstur-u kerem iktizasıyla bir şeye verdiği makamı ve kemali, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle, o kemali geriye almıyor. Belki o zîkemalin meyvelerini, neticelerini, manevî hüviyetini ve manasını, ruhlu ise ruhunu ibka ediyor. Meselâ: Dünyada insanı mazhar ettiği kemalâtın manalarını, meyvelerini ibka ediyor. Hattâ müteşekkir bir mü’minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini; mücessem bir meyve-i Cennet suretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakikatta muazzam bir “Kanun-u Rahmet”in ucu görünüyor.”1
Demek Cennette ehl-i iman için öyle sofralar serilmiş ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ve ne de beşerin kalbine hutur etmiş bir tarzda taamlarla doludur.
[1] Sözler, 30. Söz, 2. Maksad, 3. Nokta, s. 556.
ŞERH
Anlaşılıyor ki, burası bir pazardır, pazara mallar dökülür. Saati bitince kaldırılır. Gelenler de hep misâfirdir. Serilen sofralar ve o sofralardaki nimetler ücret değil, birer ikrâm-ı İlahidir. Mevlây-ı Kerim’in mahza kereminden bir ihsandır. Kerim ismi tecelli etmiş. Burada böyle olursa Cennette nasıl olur? Meselâ: Cennette bir nehir vardır. Ellahu Zülcelâl, o nehre öyle bir kabiliyet vermiş ki, bir insan ne şekilde bir güzellik arzu ederse, o nehre girip çıkınca istediği güzelliğe sahib olur. Ne kadar güzel şekil ve suretler varsa hepsine girip çıkabilir. Kerem-i İlahiye bak. Ey kendini çirkin gören insan, endişelenme. Senin ebedi bir güzelliğin var, gelecek. Cennette en düşük mertebedeki bir insanın, misâfirleri için serilen sofraların uzunluğu, beş yüz senelik mesafedir. Rivayette vardır ki; her ferd-i mü’mine yetmiş veya yetmiş bin huri veriliyor. Fakat yetmiş bin rivayeti daha sahihtir. Hurilerin yeri ayrıdır. Her bir hurinin kapısında meleklerden yüz hizmetçisi vardır. Sarayların güzelliğini tarif etmek imkân dahilinde değildir. Misâfir kabul yerleri var ki, bunlar hiçbir yere benzemez. En muhteşem yer burasıdır. Meyveler yukarıdan başları üzerine sarkıyor, kolayca o meyveleri koparabiliyorlar, ağaçlar ehl-i Cenneti gölgelendiriyor. Fakat bu gölge, Güneşin hararetinden korunmak için değil, belki lezzet içindir. Dünyada okunan her harf-i Kur’an orada meyvedar bir ağaç olur. Her bir ağaç, en az on meyve-i Cennet verir. Okunan derslerden hasıl olan tefekkür ise, Cennetin binalarını oluşturur. Bu dersleri dinlemek için oturuşumuz, bakışımız, duyuşumuz, her birisi bir ağaç olur ve on türlü meyve verir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Hem madem Fâtır-ı Kerim, düstur-u kerem iktizasıyla bir şeye verdiği makamı ve kemali, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle, o kemali geriye almıyor. Belki o zîkemalin meyvelerini, neticelerini, manevî hüviyetini ve manasını, ruhlu ise ruhunu ibka ediyor. Meselâ: Dünyada insanı mazhar ettiği kemalâtın manalarını, meyvelerini ibka ediyor. Hattâ müteşekkir bir mü’minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini; mücessem bir meyve-i Cennet suretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakikatta muazzam bir “Kanun-u Rahmet”in ucu görünüyor.”1
Demek Cennette ehl-i iman için öyle sofralar serilmiş ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ve ne de beşerin kalbine hutur etmiş bir tarzda taamlarla doludur.
[1] Sözler, 30. Söz, 2. Maksad, 3. Nokta, s. 556.
ŞERH
Bir taraftan Cennet rızıklarından yiyilip içilirken, diğer taraftan kayda alınmış dünya maceraları seyredilir ve derhatır edilir. Bir taraftan burada okumuş olduğumuz Kur’an ayetleri, Cennet meyveleri suretinde tecessüm edilir, ehl-i Cennete ikram edilir. Ne kadar yenilirse yenilsin rahatsızlık eseri görünmez, şişkinlik ve iştahsızlık olmaz. Yemeğe ara verdiği zaman, şayet tekrar sofraya otursa daha büyük bir iştahla ve en az on misli daha fazla lezzet alarak o nimetlerden telezzüz eder. Bu lezzet artışı, ilâ nihaye devam eder. Cennette tuvalet ihtiyacı yoktur. Zira yenilen ve içilen rızıklar ter olarak dışarı atılır, ancak bu ter misk u anber gibi kokar. İşte Cenab-ı Hak, bizim için böyle bir ikram yeri ihzar etmiş;
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
“(Ellahu Teâlâ) Bizleri (selâmet yurduna) Cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları bir yüce mekana, ebedî bir ikametgâha (davet ediyor) öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri bize emir ve tavsiye buyuruyor.”1
Ayet-i kerimesinin sarahatiyle Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak olan Rabb-i Kerim’imiz, emn u eman ve saadet diyarı olan Darü’s-selâm’ı ehl-i iman için hazırlamış ve böyle bir Cenneti onlara vadetmiştir. Orada ne korku, ne mahzuniyet, ne hastalık, ne ihtiyarlık, ne ölüm, ne derd-i maişetle meşgul olmak, ne yorgunluk, ne ikram edilen rızkın bozulup çürümesi vardır. Kısaca Cennet, selamet diyarıdır, ne rahatsız edici, ne de mahzun edici bir hal ve sebeb kendilerine arız olur. Cennettekiler, Cehenneme nazar ederler. Orada kendilerine zulmedenlerden intikamlarının alındığını görürler. İntikamlarının alındığının zevkini de tadarlar. Cennette akrabalar dünyada olduğu gibi birbirleriyle görüşeceklerdir. Bu görüşme misâfirhanelerde olacaktır. Zira Cennette misafir kabul etme yerleri vardır. Gelen misafirler bu yerlerde ağırlanırlar. Hiç kimse, başkasına ait hanımların ve hurilerin yanına giremez. Orası yasak bölgedir. Hanımlar ise, kocasından başkasını göremez ve görmek de istemezler. Zira Cennetteki hanımlar, kocalarına âşıktırlar. Ellerinde sazları, sazlarını çalar, en güzel bir seda ile kocalarını metheden sözleri sarf ederler. O hurilerden birisinin sesi şayet dünyada duyulsa herkes mest olur,
[1] Yûnus, 10:25.
ŞERH
Bir taraftan Cennet rızıklarından yiyilip içilirken, diğer taraftan kayda alınmış dünya maceraları seyredilir ve derhatır edilir. Bir taraftan burada okumuş olduğumuz Kur’an ayetleri, Cennet meyveleri suretinde tecessüm edilir, ehl-i Cennete ikram edilir. Ne kadar yenilirse yenilsin rahatsızlık eseri görünmez, şişkinlik ve iştahsızlık olmaz. Yemeğe ara verdiği zaman, şayet tekrar sofraya otursa daha büyük bir iştahla ve en az on misli daha fazla lezzet alarak o nimetlerden telezzüz eder. Bu lezzet artışı, ilâ nihaye devam eder. Cennette tuvalet ihtiyacı yoktur. Zira yenilen ve içilen rızıklar ter olarak dışarı atılır, ancak bu ter misk u anber gibi kokar. İşte Cenab-ı Hak, bizim için böyle bir ikram yeri ihzar etmiş;
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
“(Ellahu Teâlâ) Bizleri (selâmet yurduna) Cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları bir yüce mekana, ebedî bir ikametgâha (davet ediyor) öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri bize emir ve tavsiye buyuruyor.”1
Ayet-i kerimesinin sarahatiyle Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak olan Rabb-i Kerim’imiz, emn u eman ve saadet diyarı olan Darü’s-selâm’ı ehl-i iman için hazırlamış ve böyle bir Cenneti onlara vadetmiştir. Orada ne korku, ne mahzuniyet, ne hastalık, ne ihtiyarlık, ne ölüm, ne derd-i maişetle meşgul olmak, ne yorgunluk, ne ikram edilen rızkın bozulup çürümesi vardır. Kısaca Cennet, selamet diyarıdır, ne rahatsız edici, ne de mahzun edici bir hal ve sebeb kendilerine arız olur. Cennettekiler, Cehenneme nazar ederler. Orada kendilerine zulmedenlerden intikamlarının alındığını görürler. İntikamlarının alındığının zevkini de tadarlar. Cennette akrabalar dünyada olduğu gibi birbirleriyle görüşeceklerdir. Bu görüşme misâfirhanelerde olacaktır. Zira Cennette misafir kabul etme yerleri vardır. Gelen misafirler bu yerlerde ağırlanırlar. Hiç kimse, başkasına ait hanımların ve hurilerin yanına giremez. Orası yasak bölgedir. Hanımlar ise, kocasından başkasını göremez ve görmek de istemezler. Zira Cennetteki hanımlar, kocalarına âşıktırlar. Ellerinde sazları, sazlarını çalar, en güzel bir seda ile kocalarını metheden sözleri sarf ederler. O hurilerden birisinin sesi şayet dünyada duyulsa herkes mest olur,
[1] Yûnus, 10:25.
ŞERH
“Saadet-i ebediye iki kısımdır:
Birinci ve en birinci kısmı: Ellah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.” 1
Sual: Ehl-i Cennetin nisa taifesi de cemal-i İlahi ile müşerref olacaklar mı?
Cevap: Muhakkak onlar da görecekler ve aynı şekilde erkekler gibi nuraniyet kesbedip güzelleşecekler. Bu büyük ikram, erkeklere has değil, Cennet ehlinin hepsine şamildir.
Ehl-i Cennet Ellah’ı görürler. Lakin künh-ü mahiyetini derkedemezler. Cennetteki bütün güzellikler ve nimetler, O’nun Cemâlinin bir cilvesidir. Tecelliyat-ı esma, Cennetin bütün nimetlerinde dahi seyredilir. Âşık olan kullar, her zaman Cemâlullah’ı seyrederler ve en büyük zevklerini bu seyirden alırlar. Müellif (r.a), “rü’yetullah” nimetinin, bütün Cennet lezaizinin fevkınde olduğunu gelecek cümlelerinde şöyle ifade etmektedir:
“Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuzikinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mes’udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zü’l-Celal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel’in, bir Mahbub-u Lâyezal’in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet’e çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”2
Sual: Cenab-ı Hakkın cemâlini melekler de görecekler mi?
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 144.
[2] Mektûbât, 20. Mektûb, 1. Makám, 11. Kelime, s. 228.
ŞERH
“Saadet-i ebediye iki kısımdır:
Birinci ve en birinci kısmı: Ellah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.” 1
Sual: Ehl-i Cennetin nisa taifesi de cemal-i İlahi ile müşerref olacaklar mı?
Cevap: Muhakkak onlar da görecekler ve aynı şekilde erkekler gibi nuraniyet kesbedip güzelleşecekler. Bu büyük ikram, erkeklere has değil, Cennet ehlinin hepsine şamildir.
Ehl-i Cennet Ellah’ı görürler. Lakin künh-ü mahiyetini derkedemezler. Cennetteki bütün güzellikler ve nimetler, O’nun Cemâlinin bir cilvesidir. Tecelliyat-ı esma, Cennetin bütün nimetlerinde dahi seyredilir. Âşık olan kullar, her zaman Cemâlullah’ı seyrederler ve en büyük zevklerini bu seyirden alırlar. Müellif (r.a), “rü’yetullah” nimetinin, bütün Cennet lezaizinin fevkınde olduğunu gelecek cümlelerinde şöyle ifade etmektedir:
“Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuzikinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mes’udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zü’l-Celal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel’in, bir Mahbub-u Lâyezal’in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet’e çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”2
Sual: Cenab-ı Hakkın cemâlini melekler de görecekler mi?
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 144.
[2] Mektûbât, 20. Mektûb, 1. Makám, 11. Kelime, s. 228.
ŞERH
ehl-i Cennete değil, ehl-i Cehenneme mahsustur. (İşte onlar) O seçkin vasıflara sahip olan muhterem kullar (Cennet ehlidirler.) Onlar Ellah’ın yardımı sayesinde Cennetlere nail olacaklardır. (Onlar orada) O Cennet âleminde (ebediyen kalıcılardır.) Oradan asla çıkarılmayacaklardır. Onların haklarındaki nimetler daimîdir, öyle dünya nimetleri gibi yok olacak değildir.”1
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ
“(O günde) kıyamet gününde (bir takım yüzler parıldayacaktır) parlak, ışık dolu bir hâlde bulunacaktır. Bunlar samimi mü’mînlerden ibarettir. Kavuştukları nimetlerden, tecellîlerden dolayı büyük bir güzelliğe, bir parlaklığa erişmiştirler.”
اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
“O mes’ut kullar (Rab’lerine nazar ederler.) O kerem sahibi Mabudlarını la zamani, la mekani ve la keyfi bir surette görmek şerefine nail olacaklardır. Böyle bir tecelliye kavuşmak ise bütün manevî zevklerin üstünde bulunacaktır.”2
Sual: Cennette gerek Resul-i Ekrem (a.s.m) ve gerekse diğer peygamberlerle görüşülecek mi?
Cevap: Bütün peygamberler ile görüşülecektir. Bu konuda hiçbir engel yoktur. Ehl-i Cennet istediği zaman, istediği yerde, istediği kişi ile görüşebilir. Cennette tiksindirici hiçbir şey yoktur. Sadece ve sadece lezzet vardır. Cennette ehl-i Cennet arasında hiçbir kin, hased, düşmanlık gibi rahatsız edici ve aralarındaki muhabbeti zedeleyeci hiçbir ahlak-ı rezile bulunmaz. Adeta cesedleri ayrı, ruhları bir hükmündedirler. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:
وَنَزَعْنَا مَا فى صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلى سُرُرٍ مُتَقَابِلينَ
“(Ve onların) o Cennete girecek zatların (gönüllerindeki kini) dünyada iken kalplere bulaşmış olan haset, cimrilik, düşmanlık gibi kötü ve ahlâkî olmayan hasletleri çıkarıp attık.) Artık ehl-i Cennet arasında bu gibi lâyık olmayan şeylerden bir eser bulunmayacaktır. (Onlar) o Cennet ahalisi (tahtlar üzerinde) koltuklarda, sandalyelerde, yüksek mevkilerde, oturacaklar (kardeşler olarak) birbirlerine karşı bir din kardeşliği ile bağlanmış, bir sevgi ve insaniyetle bağlı bir halde (karşı karşıya
[1] Yûnus, 10:26.
[2] Kıyâme, 75:22-23.
ŞERH
ehl-i Cennete değil, ehl-i Cehenneme mahsustur. (İşte onlar) O seçkin vasıflara sahip olan muhterem kullar (Cennet ehlidirler.) Onlar Ellah’ın yardımı sayesinde Cennetlere nail olacaklardır. (Onlar orada) O Cennet âleminde (ebediyen kalıcılardır.) Oradan asla çıkarılmayacaklardır. Onların haklarındaki nimetler daimîdir, öyle dünya nimetleri gibi yok olacak değildir.”1
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ
“(O günde) kıyamet gününde (bir takım yüzler parıldayacaktır) parlak, ışık dolu bir hâlde bulunacaktır. Bunlar samimi mü’mînlerden ibarettir. Kavuştukları nimetlerden, tecellîlerden dolayı büyük bir güzelliğe, bir parlaklığa erişmiştirler.”
اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
“O mes’ut kullar (Rab’lerine nazar ederler.) O kerem sahibi Mabudlarını la zamani, la mekani ve la keyfi bir surette görmek şerefine nail olacaklardır. Böyle bir tecelliye kavuşmak ise bütün manevî zevklerin üstünde bulunacaktır.”2
Sual: Cennette gerek Resul-i Ekrem (a.s.m) ve gerekse diğer peygamberlerle görüşülecek mi?
Cevap: Bütün peygamberler ile görüşülecektir. Bu konuda hiçbir engel yoktur. Ehl-i Cennet istediği zaman, istediği yerde, istediği kişi ile görüşebilir. Cennette tiksindirici hiçbir şey yoktur. Sadece ve sadece lezzet vardır. Cennette ehl-i Cennet arasında hiçbir kin, hased, düşmanlık gibi rahatsız edici ve aralarındaki muhabbeti zedeleyeci hiçbir ahlak-ı rezile bulunmaz. Adeta cesedleri ayrı, ruhları bir hükmündedirler. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:
وَنَزَعْنَا مَا فى صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلى سُرُرٍ مُتَقَابِلينَ
“(Ve onların) o Cennete girecek zatların (gönüllerindeki kini) dünyada iken kalplere bulaşmış olan haset, cimrilik, düşmanlık gibi kötü ve ahlâkî olmayan hasletleri çıkarıp attık.) Artık ehl-i Cennet arasında bu gibi lâyık olmayan şeylerden bir eser bulunmayacaktır. (Onlar) o Cennet ahalisi (tahtlar üzerinde) koltuklarda, sandalyelerde, yüksek mevkilerde, oturacaklar (kardeşler olarak) birbirlerine karşı bir din kardeşliği ile bağlanmış, bir sevgi ve insaniyetle bağlı bir halde (karşı karşıya
[1] Yûnus, 10:26.
[2] Kıyâme, 75:22-23.
ŞERH
yemesi, açlığı gidermek için olmadığı, belki sadece fevakih kabilinden telezzüz için olduğunu isbat eder. Cehennem ehlinin daima aç ve susuz olduklarını ifade için taam1 ifadesi kullanılmıştır.
İşte ehl-i iman için ihzar edilmiş böyle ebedi bir saadet, daimi bir mülk ve baki bir saltanat vardır. Öyle ise ehl-i iman olarak bizler ne kadar şükretsek azdır. Ehl-i küfür ve dalalet, böyle bir Cenneti duydukları ve bildikleri halde Cennetin anahtarı olan imanı elde etmezlerse, elbette ebedi bir Cehenneme girmeleri ayn-ı adldır ve cezay-ı ameldir.
Sual: Cemâlullahı müşahede etmekte meratib var mıdır?
Cevap: Evet vardır. Beşerin kabiliyetine göre en son kemal mertebede rüyetullah ile müşerref olan ve Habibullah ünvanını alan Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dır. Bununla beraber Cennette en düşük mertebe sahibi olan bir mü’min de rüyetullah ile müşerref olur. Ancak bu kişi, cemalullahla müşahede konusunda kendisinin en yüksek mertebede olduğunu zanneder. Kendi makamının fevkinde makam bilmez. İşte her ehl-i Cennet, böyle bilir ve zanneder. Fakat Cennetteki meratib, iman, amel-i salih ve takva derecesine göre mütefavittir.
Ellahu Zülcelâl, Cennette “İste kulum vereyim.” buyurur. Kul; “Ya Rabbi! Daha ne istiyeyim. Her şeyi verdin.” Cenab-ı Hak tekrar be tekrar sorar. Kul: “Ya Rabbi senin rü’yetin ve Habibinin komşuluğu yeter.” Der. Zira bütün arzu ve istekleri yerine getirilmiştir ve her an zevk ve saadet teceddüd edip artmaktadır. Kul, daha ne isteyebilir! Ancak ehl-i Cennet, Cenab-ı Hakkın ısrarla “Benden isteyin, isteğinizi vereyim.” Talebine karşı ne isteyeceklerini bilemeyince “Ulemadan sorun!” Hitabına mazhar olurlar ve bu konuda âlimlere müracaat ederler. Ulema da şunu da, şunu da isteyin diye onlara rehberlik ederler. Demek ehl-i iman dünyada ulemaya muhtaç olduğu gibi; Cennette dahi ulemaya muhtaçtır.
Dünya ve ahretin keremkar ve merhametkar olan Padişah-ı Zülcemali, iman ve itaatları sebebiyle dareynde ehl-i iman ve taate böyle hadsiz ikram ve ihsanda bulunduğu gibi; küfür ve isyanları sebebiyle böyle bir padişah-ı Zü’l-Celali iman ile tanımayan ve ibadet ve şükür ile mukabelede bulunmayan ehl-i küfür ve isyanı elbette başıboş ve cezasız bırakmaz, o izzet ve celal sahibi olan
[1] Duhan, 44:44.
ŞERH
yemesi, açlığı gidermek için olmadığı, belki sadece fevakih kabilinden telezzüz için olduğunu isbat eder. Cehennem ehlinin daima aç ve susuz olduklarını ifade için taam1 ifadesi kullanılmıştır.
İşte ehl-i iman için ihzar edilmiş böyle ebedi bir saadet, daimi bir mülk ve baki bir saltanat vardır. Öyle ise ehl-i iman olarak bizler ne kadar şükretsek azdır. Ehl-i küfür ve dalalet, böyle bir Cenneti duydukları ve bildikleri halde Cennetin anahtarı olan imanı elde etmezlerse, elbette ebedi bir Cehenneme girmeleri ayn-ı adldır ve cezay-ı ameldir.
Sual: Cemâlullahı müşahede etmekte meratib var mıdır?
Cevap: Evet vardır. Beşerin kabiliyetine göre en son kemal mertebede rüyetullah ile müşerref olan ve Habibullah ünvanını alan Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dır. Bununla beraber Cennette en düşük mertebe sahibi olan bir mü’min de rüyetullah ile müşerref olur. Ancak bu kişi, cemalullahla müşahede konusunda kendisinin en yüksek mertebede olduğunu zanneder. Kendi makamının fevkinde makam bilmez. İşte her ehl-i Cennet, böyle bilir ve zanneder. Fakat Cennetteki meratib, iman, amel-i salih ve takva derecesine göre mütefavittir.
Ellahu Zülcelâl, Cennette “İste kulum vereyim.” buyurur. Kul; “Ya Rabbi! Daha ne istiyeyim. Her şeyi verdin.” Cenab-ı Hak tekrar be tekrar sorar. Kul: “Ya Rabbi senin rü’yetin ve Habibinin komşuluğu yeter.” Der. Zira bütün arzu ve istekleri yerine getirilmiştir ve her an zevk ve saadet teceddüd edip artmaktadır. Kul, daha ne isteyebilir! Ancak ehl-i Cennet, Cenab-ı Hakkın ısrarla “Benden isteyin, isteğinizi vereyim.” Talebine karşı ne isteyeceklerini bilemeyince “Ulemadan sorun!” Hitabına mazhar olurlar ve bu konuda âlimlere müracaat ederler. Ulema da şunu da, şunu da isteyin diye onlara rehberlik ederler. Demek ehl-i iman dünyada ulemaya muhtaç olduğu gibi; Cennette dahi ulemaya muhtaçtır.
Dünya ve ahretin keremkar ve merhametkar olan Padişah-ı Zülcemali, iman ve itaatları sebebiyle dareynde ehl-i iman ve taate böyle hadsiz ikram ve ihsanda bulunduğu gibi; küfür ve isyanları sebebiyle böyle bir padişah-ı Zü’l-Celali iman ile tanımayan ve ibadet ve şükür ile mukabelede bulunmayan ehl-i küfür ve isyanı elbette başıboş ve cezasız bırakmaz, o izzet ve celal sahibi olan
[1] Duhan, 44:44.
ŞERH
ثُمَّ ف۪ى سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ
“(Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan) Bütün vücudunu kaplayacak bulunan (bir zincir içinde olarak onu) o inkarcıyı Cehenneme (sevk edin.) Onu tam bir zilletle o ateşin içine atıverin.”1
Ayet-i kerimesinin ifadesiyle Cehenneme müstehak olanları yakalarlar ve Cehennem içerisinde zincirlerle bağlarlar, öylece içeri koyarlar. Ayet-i kerimede geçen سَبْعُونَ tabiri kinâyedir. Kalın zincirlerle bağlarlar demektir.
Sual: Kâfirin vücudunun zerreleri, Cehennem azabından müteessir olacak mı?
Cevap: Kâfirin vücudunun zerreleri dünyada olduğu gibi, Cehennemde de Halık-ı Zü’l-Celal’i zikrederler ve kâfirlerden haklarının alınması sebebiyle memnun olurlar ve celalli esma-i İlahiyenin tecelliyatından kendilerine mahsus bir lezzet alırlar. Kâfirin nefsi ve ruhu ise, mükellef olduğu vezaifi yerine getirmediğinden, iman ve ubudiyeti terk ettiğinden ve zerrat-ı vücudunun zikir ve ibadetini reddettiğinden Cehennemde azab çeker.
Bu dünya, hayr ve şerrin, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin kısaca zıdların cem’ olduğu bir yerdir. Kâfir ile mü’min, gece ile gündüz, kış ile yaz kısaca teklifi ve tekvini olarak bütün zıdlar, bu dünyada birbiriyle çarpışıp mücadele halindedirler. Bu ise; lütuf ve kahr-ı İlahinin, celalli ve cemalli esmasının tecelliyatındandır. Bu zıdların mecmaına ise, dünya ismi verilmiş. Haşir meydanında bu zıtlar birbirinden ayrılacaklar. Kahrın yeri Cehennem, lütfun yeri ise Cennet olarak tebarüz edecektir. Kâfir Cehenneme, mü’min ise Cennete idhal edilecektir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَ الضَّلَالِ
[1] Hâkka, 69:32.
ŞERH
ثُمَّ ف۪ى سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ
“(Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan) Bütün vücudunu kaplayacak bulunan (bir zincir içinde olarak onu) o inkarcıyı Cehenneme (sevk edin.) Onu tam bir zilletle o ateşin içine atıverin.”1
Ayet-i kerimesinin ifadesiyle Cehenneme müstehak olanları yakalarlar ve Cehennem içerisinde zincirlerle bağlarlar, öylece içeri koyarlar. Ayet-i kerimede geçen سَبْعُونَ tabiri kinâyedir. Kalın zincirlerle bağlarlar demektir.
Sual: Kâfirin vücudunun zerreleri, Cehennem azabından müteessir olacak mı?
Cevap: Kâfirin vücudunun zerreleri dünyada olduğu gibi, Cehennemde de Halık-ı Zü’l-Celal’i zikrederler ve kâfirlerden haklarının alınması sebebiyle memnun olurlar ve celalli esma-i İlahiyenin tecelliyatından kendilerine mahsus bir lezzet alırlar. Kâfirin nefsi ve ruhu ise, mükellef olduğu vezaifi yerine getirmediğinden, iman ve ubudiyeti terk ettiğinden ve zerrat-ı vücudunun zikir ve ibadetini reddettiğinden Cehennemde azab çeker.
Bu dünya, hayr ve şerrin, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin kısaca zıdların cem’ olduğu bir yerdir. Kâfir ile mü’min, gece ile gündüz, kış ile yaz kısaca teklifi ve tekvini olarak bütün zıdlar, bu dünyada birbiriyle çarpışıp mücadele halindedirler. Bu ise; lütuf ve kahr-ı İlahinin, celalli ve cemalli esmasının tecelliyatındandır. Bu zıdların mecmaına ise, dünya ismi verilmiş. Haşir meydanında bu zıtlar birbirinden ayrılacaklar. Kahrın yeri Cehennem, lütfun yeri ise Cennet olarak tebarüz edecektir. Kâfir Cehenneme, mü’min ise Cennete idhal edilecektir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَ الضَّلَالِ
[1] Hâkka, 69:32.
METİN
Halbuki bu fani dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüzden ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecelli eder. Demek o kereme layık ve o rahmete şayeste bir dar-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneşin vücûdunu inkâr etmek gibi bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünki bir daha dönmemek üzere zeval ise; şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı, meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-ı rahmetin intifası lâzım gelir.
ŞERH
(Halbuki bu fani dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüzden ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecelli eder. Demek o kereme layık ve o rahmete şayeste bir dar-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneşin vücûdunu inkâr etmek gibi bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünki bir daha dönmemek üzere zeval ise; şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı, meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-ı rahmetin intifası lâzım gelir.)
İnsanın mahiyetinde şefkat ve muhabbet gibi hisler dercedilmiştir. Bununla beraber insana, akıl denilen en yüksek bir cihaz verilmiş. Ona, hadsiz nimetler ve bu nimetlerden lezzet alabilecek maddi ve manevi cihazlar bahşedilmiştir. İnsan, bu âlemde akıl alakadarlığı sebebiyle hadsiz elemler ve lezzetler alabilir bir kabiliyette yaratılmıştır. Eğer sevdiği, muhabbet ettiği mevcudatın fenaya ve yokluğa mahkûm olduğuna inansa; o zaman o muhabbet o kimseyi manen yakar. O sevmek, haddizatında bir nimet iken o kimse için bir elem olur. Bu ise, o muhabbeti veren Zat’ın şefkat ve merhametine zıddır. Hem sevdiği şeyin yokluğunu düşünen akıl da nimetler sırasından çıkıp musibetleri iras eden bir bela olur. Madem Ellah, Rahim ve Kerim’dir. Rahmet ve kereminin eseri olarak bu hisleri insana ihsan etmiştir. Bu nimetlerin nimet olabilmesi, zıddına inkılab etmemesi ancak bu nimetlerin devamıyla mümkündür. Madem bu dünyada devam ve beka yoktur. Öyle ise daimi ve baki bir âlemde bu hislerin tatmin edilmesi, O Rahim ve Kerim isimlerinin muktezasıdır. Öyle ise ehl-i imanın bütün sevdikleri ile beraber saadete mazhar olacağı bir diyar-ı sermedî vardır ki; o da Cennettir.
Hem mesela; bir zalim, bir mazluma hakaret edip hukukuna tecavüz ettiği zaman, insan şefkat hissiyle o mazluma acır. O mazluma yardım edemeyince ve hakkını alamayınca o şefkat onu yakar. Böyle bir adamın imdadına ahiret inancı
METİN
Halbuki bu fani dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüzden ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecelli eder. Demek o kereme layık ve o rahmete şayeste bir dar-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneşin vücûdunu inkâr etmek gibi bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünki bir daha dönmemek üzere zeval ise; şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı, meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-ı rahmetin intifası lâzım gelir.
ŞERH
(Halbuki bu fani dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüzden ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecelli eder. Demek o kereme layık ve o rahmete şayeste bir dar-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneşin vücûdunu inkâr etmek gibi bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünki bir daha dönmemek üzere zeval ise; şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı, meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-ı rahmetin intifası lâzım gelir.)
İnsanın mahiyetinde şefkat ve muhabbet gibi hisler dercedilmiştir. Bununla beraber insana, akıl denilen en yüksek bir cihaz verilmiş. Ona, hadsiz nimetler ve bu nimetlerden lezzet alabilecek maddi ve manevi cihazlar bahşedilmiştir. İnsan, bu âlemde akıl alakadarlığı sebebiyle hadsiz elemler ve lezzetler alabilir bir kabiliyette yaratılmıştır. Eğer sevdiği, muhabbet ettiği mevcudatın fenaya ve yokluğa mahkûm olduğuna inansa; o zaman o muhabbet o kimseyi manen yakar. O sevmek, haddizatında bir nimet iken o kimse için bir elem olur. Bu ise, o muhabbeti veren Zat’ın şefkat ve merhametine zıddır. Hem sevdiği şeyin yokluğunu düşünen akıl da nimetler sırasından çıkıp musibetleri iras eden bir bela olur. Madem Ellah, Rahim ve Kerim’dir. Rahmet ve kereminin eseri olarak bu hisleri insana ihsan etmiştir. Bu nimetlerin nimet olabilmesi, zıddına inkılab etmemesi ancak bu nimetlerin devamıyla mümkündür. Madem bu dünyada devam ve beka yoktur. Öyle ise daimi ve baki bir âlemde bu hislerin tatmin edilmesi, O Rahim ve Kerim isimlerinin muktezasıdır. Öyle ise ehl-i imanın bütün sevdikleri ile beraber saadete mazhar olacağı bir diyar-ı sermedî vardır ki; o da Cennettir.
Hem mesela; bir zalim, bir mazluma hakaret edip hukukuna tecavüz ettiği zaman, insan şefkat hissiyle o mazluma acır. O mazluma yardım edemeyince ve hakkını alamayınca o şefkat onu yakar. Böyle bir adamın imdadına ahiret inancı
METİN
Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurun-u salifede cereyan eden asi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.
ŞERH
İşte bu dünya, Cenab-ı Hakkın bin bir isminin tecellisine mazhar san’at ve nimet eserlerinin sergilenip istifadeye sunulduğu büyük bir mağaza hükmündedir. Levh-i Mahfuz ilâhi bir kameradır ki, her an, herkesin her hareketini tesbit edip zabtediyor. Melekler de ayrıca her ameli kaydediyor. Ayrıca yer ve gök, hava, toprak, su gibi unsurlar, hafızalar da dünya denilen bu mağazaya giren herkesin fotoğraf ve suretlerini alıyor. Bu kadar hıfz ve kayd, zabt ve rabt varken, asi ins ve cin nereye kaçıp kurtulacak. Madem kurtulamayacak, o halde onun bütün ef’al ve akvalini görüp hesabını vereceği bir mahkeme-i kübra, bir madele-i uzma olacaktır.
Demek, bu memlekette işlenen suçlara bakılmıyor değil. Belki her şey dikkatle kayda geçiriliyor, imhal ediliyor, ama asla ihmal edilmiyor. Öyle ise zalimin bu dünyadan ceza görmeden izzet içinde gitmesinden müteessir olma. Bir gün gelecek hem sekeratta, hem kabirde, hem haşirde yakalanacak. Mazlum ise, haşir meydanında zalimin yakasına yapışacak, muzaaf bir şekilde intikamını alacaktır. Demek ihmal edilmiyor, mühlet veriliyor. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:
فَمَهِّلِ الْكَافِرينَ اَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًا
“(Artık) Ey peygamber! Sen üzülme, o (kâfirlere muvakkat bir mühlet ver.) Onlardan hemen intikam almaya kalkışma, onların derhal helak olmalarına dua etme, onların mahv ve perişan olmalarını acele isteme. Evet, (onları biraz bırak.) Onların akıbetlerine bak. Onların başlarına gelecek cezayı yakında göreceksindir.”1
O halde bakılmıyor denilebilir mi? Bu dünyada cereyan eden hiç bir hadise yoktur ki, yazılmasın, kayd altına alınmasın, muhasebe için ciddi bir hazırlık yapılmasın. Mesela; sen yolda arabayla gidiyorsun. Hız ihlâli yapmadığını zannediyorsun. Biraz ileride polis “Dur!” diyor. Ne oldu? Radara yakalandın. Ne demek? Sen konulan hız ölçüsünü aştın! Dikkat et! İlâhi radarlar her yere konulmuş. Radar olmayan yer yok. Ölçüler belli. Haddi aşmayanlara Cennete girinceye kadar yol açıktır. Haddi aşanlar ise, Cehenneme girinceye kadar yolunda çok engeller, çok sıkıntılar var, bu yolun sonu ise Cehennemdir.
(Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurun-u salifede) geçmiş asırlarda (cereyan eden asi ve mütemerrid) hakkı kabul etmemekte ısrar ve inad eden (kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.)
[1] Târık, 86:17.
METİN
Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurun-u salifede cereyan eden asi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.
ŞERH
İşte bu dünya, Cenab-ı Hakkın bin bir isminin tecellisine mazhar san’at ve nimet eserlerinin sergilenip istifadeye sunulduğu büyük bir mağaza hükmündedir. Levh-i Mahfuz ilâhi bir kameradır ki, her an, herkesin her hareketini tesbit edip zabtediyor. Melekler de ayrıca her ameli kaydediyor. Ayrıca yer ve gök, hava, toprak, su gibi unsurlar, hafızalar da dünya denilen bu mağazaya giren herkesin fotoğraf ve suretlerini alıyor. Bu kadar hıfz ve kayd, zabt ve rabt varken, asi ins ve cin nereye kaçıp kurtulacak. Madem kurtulamayacak, o halde onun bütün ef’al ve akvalini görüp hesabını vereceği bir mahkeme-i kübra, bir madele-i uzma olacaktır.
Demek, bu memlekette işlenen suçlara bakılmıyor değil. Belki her şey dikkatle kayda geçiriliyor, imhal ediliyor, ama asla ihmal edilmiyor. Öyle ise zalimin bu dünyadan ceza görmeden izzet içinde gitmesinden müteessir olma. Bir gün gelecek hem sekeratta, hem kabirde, hem haşirde yakalanacak. Mazlum ise, haşir meydanında zalimin yakasına yapışacak, muzaaf bir şekilde intikamını alacaktır. Demek ihmal edilmiyor, mühlet veriliyor. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:
فَمَهِّلِ الْكَافِرينَ اَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًا
“(Artık) Ey peygamber! Sen üzülme, o (kâfirlere muvakkat bir mühlet ver.) Onlardan hemen intikam almaya kalkışma, onların derhal helak olmalarına dua etme, onların mahv ve perişan olmalarını acele isteme. Evet, (onları biraz bırak.) Onların akıbetlerine bak. Onların başlarına gelecek cezayı yakında göreceksindir.”1
O halde bakılmıyor denilebilir mi? Bu dünyada cereyan eden hiç bir hadise yoktur ki, yazılmasın, kayd altına alınmasın, muhasebe için ciddi bir hazırlık yapılmasın. Mesela; sen yolda arabayla gidiyorsun. Hız ihlâli yapmadığını zannediyorsun. Biraz ileride polis “Dur!” diyor. Ne oldu? Radara yakalandın. Ne demek? Sen konulan hız ölçüsünü aştın! Dikkat et! İlâhi radarlar her yere konulmuş. Radar olmayan yer yok. Ölçüler belli. Haddi aşmayanlara Cennete girinceye kadar yol açıktır. Haddi aşanlar ise, Cehenneme girinceye kadar yolunda çok engeller, çok sıkıntılar var, bu yolun sonu ise Cehennemdir.
(Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurun-u salifede) geçmiş asırlarda (cereyan eden asi ve mütemerrid) hakkı kabul etmemekte ısrar ve inad eden (kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.)
[1] Târık, 86:17.
ŞERH
Cenab-ı Hakkın bin bir ismi arasında Maruf ve Vedud isimleri de vardır. Bu kâinatın Sani-i Zülcemali, kâinattaki her bir mevcudu, bir mu’cize-i san’at olarak yaratmış, bununla insana kendisini tanıttırmak istiyor. İnsanın vazifesi ise iman ile O’nu tanımaktır. Hem kâinattaki her bir mevcudu, bir nimet eseri yapmakla kendisini insana sevdirmek istiyor. İnsanın vazifesi ise, şükür ve ibadet ile kendisini O’na sevdirmektir. Öyle ise bu iki noktayı esas alacağız. Yani Maruf isminin muktezası olarak kendisini tanıttırmak istemesine karşı, imanla mukabelede bulunacağız. Vedud isminin muktezası olarak kendisini sevdirmek istemesine karşı da amel-i salihle, ibadetle mukabele edeceğiz. Maruf isminin tecellisiyle kendisini tanıttırmasına mukabil O’nu tanımış; Vedud isminin tecellisiyle kendisini sevdirmesine mukabil de ibadetle O’nu sevmiş olan kimseler, elbette ihsan-ı İlahi olarak Cennette mesudane yaşayacaklardır. Dünyada bu san’at eserlerine karşı inkâr ile niam-ı İlahiyeye karşı da isyan ile mukabele eden kör, sağır, dilsiz ve dallin güruhu ise; elbette yaptıklarının cezası olarak Cehennemde ebedi kalacak ve yanacaklardır.
Cenab-ı Hakkın bu kainatı yaratmasında iki mühim gayesi vardır:
Biri: İnsanlar, san’ata bakıp Sanii bulsunlar ve iman ile O’nu tanısınlar.
Diğeri: Nimete bakıp Mün’imi bulsunlar ve şükür ve ubudiyetle O’nu sevsinler.
Şimdi hiç mümkün müdür ki; O Aziz-i Rahim, san’at ve nimetine karşı iman ve şükür ile mukabele eden muti’ kullarını mükâfatlandırmasın; küfür ve inkar ile mukabele eden asi kullarını da cezalandırmasın. Hâşâ ve kella. Zira Aziz ve Rahim isimleri bunu iktiza eder. Evet O Zat-ı Aziz-i Rahim, bir çekirdekten bir ağacı halketmesiyle, kocaman Güneşi seyyaratıyla beraber döndürüp gece, gündüz ve mevsimleri vücuda getirmesiyle ve bunun neticesinde pek çok masnuat ve niam-ı İlahiyeyi halketmesiyle kendini tanıttırıp sevdirmek istiyor. Bütün bu san’at ve nimetler ise insana bakar. O Aziz-i Rahim, bu kadar hadsiz san’at ve nimetlere mazhar olan bir insandan elbette hakiki bir iman ve külli bir ubudiyet ister. Yani insandan sadece ağızla şükretmek değil, belki namaz, oruç, hac va sair furuzat-ı İslamiye olmak üzere en ufak bir adab-ı Nebeviye kadar itaati ister. Bu iman ve ubudiyeti ders verecek ise, elbette peygamberlerdir. Zira insanlar, tek başlarına ne Halık-ı alemi tam manasıyla tanıyabilirler, ne de O’na layık ibadette bulunabilirler. Demek tevhid, risaletsiz olamaz. Madem O Aziz-i Rahim,
ŞERH
Cenab-ı Hakkın bin bir ismi arasında Maruf ve Vedud isimleri de vardır. Bu kâinatın Sani-i Zülcemali, kâinattaki her bir mevcudu, bir mu’cize-i san’at olarak yaratmış, bununla insana kendisini tanıttırmak istiyor. İnsanın vazifesi ise iman ile O’nu tanımaktır. Hem kâinattaki her bir mevcudu, bir nimet eseri yapmakla kendisini insana sevdirmek istiyor. İnsanın vazifesi ise, şükür ve ibadet ile kendisini O’na sevdirmektir. Öyle ise bu iki noktayı esas alacağız. Yani Maruf isminin muktezası olarak kendisini tanıttırmak istemesine karşı, imanla mukabelede bulunacağız. Vedud isminin muktezası olarak kendisini sevdirmek istemesine karşı da amel-i salihle, ibadetle mukabele edeceğiz. Maruf isminin tecellisiyle kendisini tanıttırmasına mukabil O’nu tanımış; Vedud isminin tecellisiyle kendisini sevdirmesine mukabil de ibadetle O’nu sevmiş olan kimseler, elbette ihsan-ı İlahi olarak Cennette mesudane yaşayacaklardır. Dünyada bu san’at eserlerine karşı inkâr ile niam-ı İlahiyeye karşı da isyan ile mukabele eden kör, sağır, dilsiz ve dallin güruhu ise; elbette yaptıklarının cezası olarak Cehennemde ebedi kalacak ve yanacaklardır.
Cenab-ı Hakkın bu kainatı yaratmasında iki mühim gayesi vardır:
Biri: İnsanlar, san’ata bakıp Sanii bulsunlar ve iman ile O’nu tanısınlar.
Diğeri: Nimete bakıp Mün’imi bulsunlar ve şükür ve ubudiyetle O’nu sevsinler.
Şimdi hiç mümkün müdür ki; O Aziz-i Rahim, san’at ve nimetine karşı iman ve şükür ile mukabele eden muti’ kullarını mükâfatlandırmasın; küfür ve inkar ile mukabele eden asi kullarını da cezalandırmasın. Hâşâ ve kella. Zira Aziz ve Rahim isimleri bunu iktiza eder. Evet O Zat-ı Aziz-i Rahim, bir çekirdekten bir ağacı halketmesiyle, kocaman Güneşi seyyaratıyla beraber döndürüp gece, gündüz ve mevsimleri vücuda getirmesiyle ve bunun neticesinde pek çok masnuat ve niam-ı İlahiyeyi halketmesiyle kendini tanıttırıp sevdirmek istiyor. Bütün bu san’at ve nimetler ise insana bakar. O Aziz-i Rahim, bu kadar hadsiz san’at ve nimetlere mazhar olan bir insandan elbette hakiki bir iman ve külli bir ubudiyet ister. Yani insandan sadece ağızla şükretmek değil, belki namaz, oruç, hac va sair furuzat-ı İslamiye olmak üzere en ufak bir adab-ı Nebeviye kadar itaati ister. Bu iman ve ubudiyeti ders verecek ise, elbette peygamberlerdir. Zira insanlar, tek başlarına ne Halık-ı alemi tam manasıyla tanıyabilirler, ne de O’na layık ibadette bulunabilirler. Demek tevhid, risaletsiz olamaz. Madem O Aziz-i Rahim,
ŞERH
Rabbaniyi gösterir. Madem kainattaki fıtri kanunlar, rahmet ve kerem-i İlahiyi, izzet ve celal-i Rabbaniyi gösterir ve dar-ı ahireti ister. Elbette nev-i insan dahi peygamberler ve semavi kitablar vasıtasıyla o rahmet ve kerem-i İlahiye, o izzet ve celal-i Rabbaniyeye karşı bir teklif altına alınacaktır. O rahmet ve kerem, izzet ve celal sahibi olan Zat-ı Akdes, teklifî olarak emrine itaat edenlere ikram, itaat etmeyenlere de ceza verecektir. Bu ise, bu dünyada tam manasıyla görünmüyor. Ölüm ile zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Her ikisi müsavi kalıyor. Bu ise, rahmet ve kereme, izzet ve celale zıddır. Öyle ise bizzarure bir diyar-ı aher bulunacak, mutilere mükafat, asilere ceza verilecektir. O Aziz-i Rahim, bazen bu dünyada dahi o mükafat ve cezayı ihsas ettiriyor. Peygamberlere gelen necat, muhaliflerine vurulan tokat bunun şahididir.
İHTAR: Haşir Risalesi’nde şu hakikatler ders verilmektedir: Evvela kainattaki asar ile ef’al-i İlahiyeyi ders verir. Daha sonra ef’alden esmayı ve esma yoluyla Müsemma-i Zülcelali isbat eder. Bu hakikatleri ders verecek bir peygamberin ve o nebiye indirilen İlahi vahyin lüzümunu akla gösterir. Böylece irsal-i rüsul ve inzal-i kütub sıfatlarını ve nübüvet müessesesini isbattan sonra haşrin geleceğini isbat eder. Zira haşir olmazsa ne tevhidin manası, ne de nübuvvetin hakikati anlaşılır. Haşirde insanların muhasebesi için bir adaletname lazımdır. O adaletname ise başta Kur’an olmak üzere bütün kütub-u semaviye ve suhuf-u İlahiyedir. Demek Haşir Risalesi, Kur’an’ın dört temel unsuru olan tevhid, haşir, nübuvvet ve adaleti beraber ders vermektedir.
Müellif (r.a)’ın bu İkinci Hakikatte beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve kerem ve rahmet-i İlahiyeyi, izzet ve celal-i Rabbaniyeyi beyan eden sair ayetlerden1 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] A‘râf, 7:156; Hûd, 11:102, 117; Kehf, 18:59; Şûrâ, 28; Lokmân, 31:14; Ahkáf, 46:15 gibi.
ŞERH
Rabbaniyi gösterir. Madem kainattaki fıtri kanunlar, rahmet ve kerem-i İlahiyi, izzet ve celal-i Rabbaniyi gösterir ve dar-ı ahireti ister. Elbette nev-i insan dahi peygamberler ve semavi kitablar vasıtasıyla o rahmet ve kerem-i İlahiye, o izzet ve celal-i Rabbaniyeye karşı bir teklif altına alınacaktır. O rahmet ve kerem, izzet ve celal sahibi olan Zat-ı Akdes, teklifî olarak emrine itaat edenlere ikram, itaat etmeyenlere de ceza verecektir. Bu ise, bu dünyada tam manasıyla görünmüyor. Ölüm ile zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Her ikisi müsavi kalıyor. Bu ise, rahmet ve kereme, izzet ve celale zıddır. Öyle ise bizzarure bir diyar-ı aher bulunacak, mutilere mükafat, asilere ceza verilecektir. O Aziz-i Rahim, bazen bu dünyada dahi o mükafat ve cezayı ihsas ettiriyor. Peygamberlere gelen necat, muhaliflerine vurulan tokat bunun şahididir.
İHTAR: Haşir Risalesi’nde şu hakikatler ders verilmektedir: Evvela kainattaki asar ile ef’al-i İlahiyeyi ders verir. Daha sonra ef’alden esmayı ve esma yoluyla Müsemma-i Zülcelali isbat eder. Bu hakikatleri ders verecek bir peygamberin ve o nebiye indirilen İlahi vahyin lüzümunu akla gösterir. Böylece irsal-i rüsul ve inzal-i kütub sıfatlarını ve nübüvet müessesesini isbattan sonra haşrin geleceğini isbat eder. Zira haşir olmazsa ne tevhidin manası, ne de nübuvvetin hakikati anlaşılır. Haşirde insanların muhasebesi için bir adaletname lazımdır. O adaletname ise başta Kur’an olmak üzere bütün kütub-u semaviye ve suhuf-u İlahiyedir. Demek Haşir Risalesi, Kur’an’ın dört temel unsuru olan tevhid, haşir, nübuvvet ve adaleti beraber ders vermektedir.
Müellif (r.a)’ın bu İkinci Hakikatte beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve kerem ve rahmet-i İlahiyeyi, izzet ve celal-i Rabbaniyeyi beyan eden sair ayetlerden1 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] A‘râf, 7:156; Hûd, 11:102, 117; Kehf, 18:59; Şûrâ, 28; Lokmân, 31:14; Ahkáf, 46:15 gibi.
METİN
ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: Bab-ı Hikmet ve Adalet olup, İsmi Hakîm ve Adil’in cilvesidir.
ŞERH
(ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: Bab-ı Hikmet ve Adalet olup, İsmi Hakîm ve Adil’in cilvesidir.) Şu kainatta zerreden Arş’a kadar her bir mevcud birer eserdir. Her bir eserde birer kapı hükmünde olan ef’al-i İlahiye tezahür etmektedir. Hikmet ve adalet fiilleri de birer kapı hükmündedir. Bu kapılardan iki şey görünür:
Biri: Hakîm ve Âdil isimleri ile müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti,
Diğeri: Haşir hakikati.
Daha önce de zikrettiğimiz gibi Müellif (r.a), Haşir Risalesinde evvela eseri eline alıyor, eserden fiili isbat ediyor, fiil failsiz olmaz kaidesine binaen, fiil ile esmanın isbatına geçiyor, neticede esma yoluyla haşrin isbatını yapıyor. Yani, haşir mes’elesini esma üzerine bina ediyor. Bu Risale’de Müellif (r.a), sıfat-ı İlahiyyeyi tayyediyor. Yani, eserden fiile, fiilden isme, isimden sıfatın isbatına geçmesi lazım gelirken, sıfatı atlıyor. Eserden fiili, fiilden faili, failden Müsemma-i Zü’l-Celal’in vücub-u vücud ve vahdetini isbat ettikten sonra, haşir mes’elesini esma üzerine bina ediyor. Kısaca her bir hakikatte evvela tevhidin meratibini isbat ediyor. Tevhidin isbatından sonra haşri onun üzerine bina ediyor. Nübuvvet hakikati ise tayyediliyor. Zira nübuvvet hakikati, tevhidden sonra zarureten kabul edilmesi gereken bir rükn-ü imanidir. Dolayısıyla nübuvvet hakikati, sıfat-ı İlahiye gibi tayyediliyor. Zira tevhid ve haşri ders verebilecek ancak peygamberlerdir. O zevat-ı âliyenin bütün hayatlarında davaları, tevhidden sonra haşir üzerinde temerküz ediyor. Onlar, Halık-ı âlemden aldıkları vahiy ile şu kâinattaki asar üzerinde bütün ef’al-i İlahiyyeyi, hususan mevzumuz olan hikmet ve adalet-i Rabbaniyyeyi isbat etmişler. O hikmet ve adaletin tevhid ve haşri nasıl iktiza ettiğini ders vermişlerdir. O halde her ne kadar bu risalede “nübuvvet hakikati”nin isbatı açıktan görünmese de, zımnen isbat edilmiş oluyor. Zira tevhid ve haşrin isbatı, ancak nübuvvet müessesesiyle mümkün olabilir. Ayrıca nübuvvet mes’elesi, “ikinci işaret” de müstakil olarak izah edildiğinden, hakikatlerde bir daha işlenmiyor.
Madem bu âlemde hikmet ve adalet-i İlahiyenin asarı bilmüşahede görünüyor. Elbette o asar üzerinde görünen hikmet ve adalet fiillerini nazara veren, bu fiillerde tezahür eden Hakîm ve Âdil isimlerinin tecellilerini ders veren ve bu isimler ile tevhid ve haşri isbat eden zevat-ı aliye lazımdır. O zevat-ı âliye ise, peygamberlerdir. Her ne kadar kainatın fıtratı tekvinen tevhid ve haşre delalet
METİN
ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: Bab-ı Hikmet ve Adalet olup, İsmi Hakîm ve Adil’in cilvesidir.
ŞERH
(ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: Bab-ı Hikmet ve Adalet olup, İsmi Hakîm ve Adil’in cilvesidir.) Şu kainatta zerreden Arş’a kadar her bir mevcud birer eserdir. Her bir eserde birer kapı hükmünde olan ef’al-i İlahiye tezahür etmektedir. Hikmet ve adalet fiilleri de birer kapı hükmündedir. Bu kapılardan iki şey görünür:
Biri: Hakîm ve Âdil isimleri ile müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti,
Diğeri: Haşir hakikati.
Daha önce de zikrettiğimiz gibi Müellif (r.a), Haşir Risalesinde evvela eseri eline alıyor, eserden fiili isbat ediyor, fiil failsiz olmaz kaidesine binaen, fiil ile esmanın isbatına geçiyor, neticede esma yoluyla haşrin isbatını yapıyor. Yani, haşir mes’elesini esma üzerine bina ediyor. Bu Risale’de Müellif (r.a), sıfat-ı İlahiyyeyi tayyediyor. Yani, eserden fiile, fiilden isme, isimden sıfatın isbatına geçmesi lazım gelirken, sıfatı atlıyor. Eserden fiili, fiilden faili, failden Müsemma-i Zü’l-Celal’in vücub-u vücud ve vahdetini isbat ettikten sonra, haşir mes’elesini esma üzerine bina ediyor. Kısaca her bir hakikatte evvela tevhidin meratibini isbat ediyor. Tevhidin isbatından sonra haşri onun üzerine bina ediyor. Nübuvvet hakikati ise tayyediliyor. Zira nübuvvet hakikati, tevhidden sonra zarureten kabul edilmesi gereken bir rükn-ü imanidir. Dolayısıyla nübuvvet hakikati, sıfat-ı İlahiye gibi tayyediliyor. Zira tevhid ve haşri ders verebilecek ancak peygamberlerdir. O zevat-ı âliyenin bütün hayatlarında davaları, tevhidden sonra haşir üzerinde temerküz ediyor. Onlar, Halık-ı âlemden aldıkları vahiy ile şu kâinattaki asar üzerinde bütün ef’al-i İlahiyyeyi, hususan mevzumuz olan hikmet ve adalet-i Rabbaniyyeyi isbat etmişler. O hikmet ve adaletin tevhid ve haşri nasıl iktiza ettiğini ders vermişlerdir. O halde her ne kadar bu risalede “nübuvvet hakikati”nin isbatı açıktan görünmese de, zımnen isbat edilmiş oluyor. Zira tevhid ve haşrin isbatı, ancak nübuvvet müessesesiyle mümkün olabilir. Ayrıca nübuvvet mes’elesi, “ikinci işaret” de müstakil olarak izah edildiğinden, hakikatlerde bir daha işlenmiyor.
Madem bu âlemde hikmet ve adalet-i İlahiyenin asarı bilmüşahede görünüyor. Elbette o asar üzerinde görünen hikmet ve adalet fiillerini nazara veren, bu fiillerde tezahür eden Hakîm ve Âdil isimlerinin tecellilerini ders veren ve bu isimler ile tevhid ve haşri isbat eden zevat-ı aliye lazımdır. O zevat-ı âliye ise, peygamberlerdir. Her ne kadar kainatın fıtratı tekvinen tevhid ve haşre delalet
HAŞİYE__________
bir kısım fikirlerinin bâtıl olduğu ortaya çıktı. Ehl-i felsefe, vahy-i semâvîyi dinlemeyip her mes’eleyi akılla hall etmeye çalıştığı için hatá eder. Aklına uymadıysa redd eder. Hâlbuki, akıl, tek başına her mes’eleyi hall edemez. Zamân aradan geçince, fenlerin şehâdetiyle, onların yalanı ortaya çıkar. Bu mes’eleye bir misâl teşkîl etmesi maksadıyla, Müellif (ra)’ın gelecek ifâdelerini nakl ediyoruz:
Eski Kozmoğrafya nazarında Güneş gezer. Güneş’in her otuz derecesini, bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse, birtek vaziyet hasıl olduğu vakit, bazı esed (yani arslan) suretini, bazı terazi manasına olarak mizan suretini, bazı öküz manasına sevr suretini, bazı balık manasına hut suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş. Şu asrın Kozmoğrafyası nazarında ise, Güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneş’in bedeline Küre-i Arz geziyor. Öyle ise o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal daireler yerine, yerde Arz’ın medar-ı senevîsinde küçük mikyasta o daireleri teşkil etmek gerektir. Şu halde buruc-u semaviye, Arz’ın medar-ı senevîsinde temessül edecek. Ve o halde Küre-i Arz her ayda buruc-u semaviyenin birinin gölgesinde ve misalindedir. Güya Arz’ın medar-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semavî burçlar onda temessül ediyor.
İşte bu vechile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi bir defa عَلَى الثَّوْرِ, bir defa عَلَى الْحُوتِ demiş. Evet mu’ciz-ül beyan olan lisan-ı nübüvvete yakışır bir tarzda gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikata işareten bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş. Çünki Küre-i Arz, o sualin zamanında Sevr Burcu’nun misalinde idi. Bir ay sonra yine sorulmuş, عَلَى الْحُوتِ demiş. Çünki o vakit Küre-i Arz, Hut Burcu’nun gölgesinde imiş.
İşte istikbalde anlaşılacak bu ulvî hakikata işareten ve Küre-i Arz’ın vazifesindeki hareketine ve seyahatına imaen ve semavî burçlar, Güneş itibariyle muattal ve misafirsiz olduklarına ve hakikî işleyen burçlar ise, Küre-i Arz’ın medar-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden Küre-i Arz olduğuna remzen عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
Lem’alar ( 93, 94 )
HAŞİYE__________
bir kısım fikirlerinin bâtıl olduğu ortaya çıktı. Ehl-i felsefe, vahy-i semâvîyi dinlemeyip her mes’eleyi akılla hall etmeye çalıştığı için hatá eder. Aklına uymadıysa redd eder. Hâlbuki, akıl, tek başına her mes’eleyi hall edemez. Zamân aradan geçince, fenlerin şehâdetiyle, onların yalanı ortaya çıkar. Bu mes’eleye bir misâl teşkîl etmesi maksadıyla, Müellif (ra)’ın gelecek ifâdelerini nakl ediyoruz:
Eski Kozmoğrafya nazarında Güneş gezer. Güneş’in her otuz derecesini, bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse, birtek vaziyet hasıl olduğu vakit, bazı esed (yani arslan) suretini, bazı terazi manasına olarak mizan suretini, bazı öküz manasına sevr suretini, bazı balık manasına hut suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş. Şu asrın Kozmoğrafyası nazarında ise, Güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneş’in bedeline Küre-i Arz geziyor. Öyle ise o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal daireler yerine, yerde Arz’ın medar-ı senevîsinde küçük mikyasta o daireleri teşkil etmek gerektir. Şu halde buruc-u semaviye, Arz’ın medar-ı senevîsinde temessül edecek. Ve o halde Küre-i Arz her ayda buruc-u semaviyenin birinin gölgesinde ve misalindedir. Güya Arz’ın medar-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semavî burçlar onda temessül ediyor.
İşte bu vechile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi bir defa عَلَى الثَّوْرِ, bir defa عَلَى الْحُوتِ demiş. Evet mu’ciz-ül beyan olan lisan-ı nübüvvete yakışır bir tarzda gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikata işareten bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş. Çünki Küre-i Arz, o sualin zamanında Sevr Burcu’nun misalinde idi. Bir ay sonra yine sorulmuş, عَلَى الْحُوتِ demiş. Çünki o vakit Küre-i Arz, Hut Burcu’nun gölgesinde imiş.
İşte istikbalde anlaşılacak bu ulvî hakikata işareten ve Küre-i Arz’ın vazifesindeki hareketine ve seyahatına imaen ve semavî burçlar, Güneş itibariyle muattal ve misafirsiz olduklarına ve hakikî işleyen burçlar ise, Küre-i Arz’ın medar-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden Küre-i Arz olduğuna remzen عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
Lem’alar ( 93, 94 )
ŞERH
(sonra O’nun) Adem (a.s)’ın (zürriyetini) çocukları ve torunlarını, insanlık nev’ini öyle hakîr, adi ve zayıf bir sudan yaptı. İnsanları bir damla meniden yaratıp, dünyaya getirdi. Öyle hor, âdi birer su damlalarından o kadar mükemmel insanlar teşekkül etmiş oldu.”
ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْئِدَةَ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ
“Daha sonra O hikmet sahibi, bir damla meniden teşekküle başlayan insan neslinden her birini düzeltti. Onun organlarını ana rahminde iken tamamladı, layıkı veçhile şekillendirdi ve içerisine ruhundan üfürdü. Yani: Ona hayat verdi, onu ruh adındaki hayatî güce kavuşturdu. Ve) Ey insanlar! 0 hikmet sahibi (sizin için işitmeyi) öyle faideli bir kuvveti ihsan etti, o sayede söylenilen sözleri, birçok sesleri işitir, dinlersiniz (ve) sizin için (gözleri ve kalpleri yarattı) gözlerinizle, etrafınızdaki şeyleri görürsünüz, kalplerinizle fâideli ve zararlı olan şeyleri anlar, takdir edebilirsiniz. Bunların her biri ne büyük birer ilâhi lütuftur. Ama ne yazık ki; birçok kimseler, bunların kadrini bilip şükrünü eda etmezler. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, o gibi nankörlere uyanmaları için hitab ederek buyuruyor ki: Siz (pek az şükredersiniz.) O kadar nimetleri size ihsan buyuran Kerim-i Zülcemal’e karşı, daima vazife-i şükrana devam ederek uhdenize düşen ibadetleri ifaya çalışmanız icabetmez mi? Neden bunu düşünmüyorsunuz.”1
Müellif (r.a), mezkur ayet-i kerimenin tefsiri sadedinde şöyle buyuruyor:
“ اَلَّذِى اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ sırrınca: Herşeye, o şeyin kabiliyet-i mahiyetine göre kemal-i mizan ve intizam ile biçilip hüsn-ü san’at ile tertib edilip, en kısa yolda, en güzel bir surette, en hafif bir tarzda, istimalce en kolay bir şekilde, (meselâ kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimal etmelerine bak) hem israfsız hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak’a işaret ederler.”2
[1] Secde, 32:7-9.
[2] Sözler, 33. Söz, s. 664.
ŞERH
(sonra O’nun) Adem (a.s)’ın (zürriyetini) çocukları ve torunlarını, insanlık nev’ini öyle hakîr, adi ve zayıf bir sudan yaptı. İnsanları bir damla meniden yaratıp, dünyaya getirdi. Öyle hor, âdi birer su damlalarından o kadar mükemmel insanlar teşekkül etmiş oldu.”
ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْئِدَةَ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ
“Daha sonra O hikmet sahibi, bir damla meniden teşekküle başlayan insan neslinden her birini düzeltti. Onun organlarını ana rahminde iken tamamladı, layıkı veçhile şekillendirdi ve içerisine ruhundan üfürdü. Yani: Ona hayat verdi, onu ruh adındaki hayatî güce kavuşturdu. Ve) Ey insanlar! 0 hikmet sahibi (sizin için işitmeyi) öyle faideli bir kuvveti ihsan etti, o sayede söylenilen sözleri, birçok sesleri işitir, dinlersiniz (ve) sizin için (gözleri ve kalpleri yarattı) gözlerinizle, etrafınızdaki şeyleri görürsünüz, kalplerinizle fâideli ve zararlı olan şeyleri anlar, takdir edebilirsiniz. Bunların her biri ne büyük birer ilâhi lütuftur. Ama ne yazık ki; birçok kimseler, bunların kadrini bilip şükrünü eda etmezler. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, o gibi nankörlere uyanmaları için hitab ederek buyuruyor ki: Siz (pek az şükredersiniz.) O kadar nimetleri size ihsan buyuran Kerim-i Zülcemal’e karşı, daima vazife-i şükrana devam ederek uhdenize düşen ibadetleri ifaya çalışmanız icabetmez mi? Neden bunu düşünmüyorsunuz.”1
Müellif (r.a), mezkur ayet-i kerimenin tefsiri sadedinde şöyle buyuruyor:
“ اَلَّذِى اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ sırrınca: Herşeye, o şeyin kabiliyet-i mahiyetine göre kemal-i mizan ve intizam ile biçilip hüsn-ü san’at ile tertib edilip, en kısa yolda, en güzel bir surette, en hafif bir tarzda, istimalce en kolay bir şekilde, (meselâ kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimal etmelerine bak) hem israfsız hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak’a işaret ederler.”2
[1] Secde, 32:7-9.
[2] Sözler, 33. Söz, s. 664.
ŞERH
اِنَّا كُلَّ شَىْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
“(Muhakkak ki, biz her şeyi bir kader ile yarattık.) Yâni büyük ve küçük her bir mahlûku, Levh-i Mahfuz’da tayin ve tesbit edilen ilmi bir proğram ve geometrik bir şekle göre nizamlı ve mizanlı bir surette vücuda getirdik.”1
وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فيهَا مِنْ كُلِّ شَىْءٍ مَوْزُونٍ
“Biz (yeryüzünü de yaydık) yeryüzüne büyük bir genişlik verdik, onu bir halı gibi serip bastettik, pek büyük bir saha haline getirdik, onun küresel olması, böyle geniş halde görülmesine bir engel teşkil etmemektedir. (Ve onda) o yeryüzünde (sabit dağlar bıraktık.) Bu dağlar, bir takım mâdenleri, kaynakları, faideleri havidir. Bunlar yeryüzünü süslemekte ve onu sarsıntıdan vikaye etmektedir. (Ve onda) o yeryüzünde (herbir ölçülü şeyden bitirdik.) Miktarı belli, ihtiyaca, hikmet, ve menfaata uygun eşyayı vücuda getirdik. Özellikle hububat gibi ölçülen, hayatın kaynağı bulunan ürünleri ve altın ve gümüş gibi tartılan servet maddelerini yaratıp dağıttık. Bütün bunlar Ellah’ın birer kudret alametidir, birer ilâhî lütuftan ibarettir.” 2
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
“Hiçbir şey yoktur ki; onun hazinesi yanımızda bulunmasın. Biz, onu o hazineden ancak belirli bir ölçü ile indiririz.”3
İşte bu ve benzeri ayet-i kerimeler, bu kainatta adalet ve mizan ile iş gören bir Zatın zerreden Güneşlere kadar hükümferma olan saltanat-ı rububiyetini ifade etmektedir. Rububiyet ise, mevcudatı yavaş yavaş terbiye ederek kemale kavuşturmaktır. Elbette kainatı tekamül kanununa tabi tutarak kemaline kavuşturmak, hikmet ve adalet fiillerini göstermektedir. Hikmet ve adalet fiilleri ise, Hakim ve Adil bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini gösterir. Demek asar-ı kainatın fıtrî ve tekvinî şehadetiyle bu kainatta tasarruf eden bir Hakim-i Adil vardır. Kainatta tekvini olarak hikmet ve adaletini gösteren bir Zat, elbette nev-i beşere teklifi olarak da hikmet ve adaletini bildirecektir. Bu ise ancak
[1] Kamer, 54:49.
[2] Hicr, 15:19.
[3] Hicr, 15:21.
ŞERH
اِنَّا كُلَّ شَىْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
“(Muhakkak ki, biz her şeyi bir kader ile yarattık.) Yâni büyük ve küçük her bir mahlûku, Levh-i Mahfuz’da tayin ve tesbit edilen ilmi bir proğram ve geometrik bir şekle göre nizamlı ve mizanlı bir surette vücuda getirdik.”1
وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فيهَا مِنْ كُلِّ شَىْءٍ مَوْزُونٍ
“Biz (yeryüzünü de yaydık) yeryüzüne büyük bir genişlik verdik, onu bir halı gibi serip bastettik, pek büyük bir saha haline getirdik, onun küresel olması, böyle geniş halde görülmesine bir engel teşkil etmemektedir. (Ve onda) o yeryüzünde (sabit dağlar bıraktık.) Bu dağlar, bir takım mâdenleri, kaynakları, faideleri havidir. Bunlar yeryüzünü süslemekte ve onu sarsıntıdan vikaye etmektedir. (Ve onda) o yeryüzünde (herbir ölçülü şeyden bitirdik.) Miktarı belli, ihtiyaca, hikmet, ve menfaata uygun eşyayı vücuda getirdik. Özellikle hububat gibi ölçülen, hayatın kaynağı bulunan ürünleri ve altın ve gümüş gibi tartılan servet maddelerini yaratıp dağıttık. Bütün bunlar Ellah’ın birer kudret alametidir, birer ilâhî lütuftan ibarettir.” 2
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
“Hiçbir şey yoktur ki; onun hazinesi yanımızda bulunmasın. Biz, onu o hazineden ancak belirli bir ölçü ile indiririz.”3
İşte bu ve benzeri ayet-i kerimeler, bu kainatta adalet ve mizan ile iş gören bir Zatın zerreden Güneşlere kadar hükümferma olan saltanat-ı rububiyetini ifade etmektedir. Rububiyet ise, mevcudatı yavaş yavaş terbiye ederek kemale kavuşturmaktır. Elbette kainatı tekamül kanununa tabi tutarak kemaline kavuşturmak, hikmet ve adalet fiillerini göstermektedir. Hikmet ve adalet fiilleri ise, Hakim ve Adil bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini gösterir. Demek asar-ı kainatın fıtrî ve tekvinî şehadetiyle bu kainatta tasarruf eden bir Hakim-i Adil vardır. Kainatta tekvini olarak hikmet ve adaletini gösteren bir Zat, elbette nev-i beşere teklifi olarak da hikmet ve adaletini bildirecektir. Bu ise ancak
[1] Kamer, 54:49.
[2] Hicr, 15:19.
[3] Hicr, 15:21.
ŞERH
peygamberler vasıtasıyla mümkündür. Gönderilen peygamberler, nev-i insana şöyle hitab etmişlerdir: “Kendi vücuduna ve aleme bak! Enfusi ve afaki dairede fıtrî ve tekvinî olarak hikmet ve adalet fillerini müşahede edeceksin. Bu hikmet ve adalet fiilleri arkasında Hakim ve Adil bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini kabul etmek ile mükellefsin. Ona karşı vazifen, iman ve ubudiyetle mukabele etmektir.”
Peygamberlerin bu teklifine karşı insanların bir kısmı iman ve ubudiyet ile mukabele ederken; bir kısmı da küfür ve isyan ile mukabele eder. Madem itaat edenle, isyan eden bu dünyada aynı seviyede kalıp ölüm ile göçüp gidiyorlar. İtaat eden mükafatını almıyor, isyan eden de ceza görmüyor. Hem madem bu kainatta tasarruf eden Zat tekvinen ve teklifen Hakim ve Adil olduğunu bildirmiştir. Elbette O Hakim-i Adil mutilere mükafat, asilere de ceza verecektir. O halde bir mahkeme-i kübra, bir ma’dele-i ulya olacaktır. Zira akıl kabul etmez ki; bu âlemin Rabbi, Hakim ve Adil olsun da kendi dergahına iltica eden mültecilerle asileri bir tutsun. Bu mümkün değildir. En adi bir hükumet, devletini tanıyanla, isyan edeni bir tutmadığı gibi; böyle bir Hakim-i Adil dahi muti raiyyetiyle asi raiyyetini bir tutmaz. Eğer kainatta icra olunan hikmet ve adalet-i İlahiye, insan hakkında da icra olunmazsa hikmet abesiyete, adalet zulme inkılab eder. Bu ise muhaldir. Zalim, hem hukukullaha, hem de hukuku’l-ibada tecavüz ettiği halde ceza görmeden; mazlum da zalimin pençesi altında inleyerek mükafatını almadan buradan göçüp gidiyorlar. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükafaat görmeden ölümle müsavi oluyorlar. Ölümdeki bu müsavat ise hem abes, hem de zulümdür. O halde bizzarure O Hakim Zat’ın bir mahkeme-i kübrası, O Adil Zat’ın bir ma’dele-i uzması vardır. Oradaki mahkeme ise, ahkam-ı ilahiyeye göre olacaktır.
Evet, kim bu alemi hikmet ve adaletle nizam ve mizan altına almışsa, başta Kur’an olmak üzere semavi kitaplar vasıtasıyla ef’al-i ihtiyariye-i insaniyeyi nizam ve mizan altına alan da O’dur. Bu maksad için Cenab-ı Hak, Kur’an vasıtasıyla tekvin ve teklifi beraber ders veriyor. Neticede tevhid ve haşri isbat ediyor.
Demek bu üçüncü hakikatte üç mes’ele isbat edilmektedir:
Birincisi: Nazarlar, asar-ı İlahiye üzerindeki hikmet ve adalet fiillerine çevriliyor.
ŞERH
peygamberler vasıtasıyla mümkündür. Gönderilen peygamberler, nev-i insana şöyle hitab etmişlerdir: “Kendi vücuduna ve aleme bak! Enfusi ve afaki dairede fıtrî ve tekvinî olarak hikmet ve adalet fillerini müşahede edeceksin. Bu hikmet ve adalet fiilleri arkasında Hakim ve Adil bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini kabul etmek ile mükellefsin. Ona karşı vazifen, iman ve ubudiyetle mukabele etmektir.”
Peygamberlerin bu teklifine karşı insanların bir kısmı iman ve ubudiyet ile mukabele ederken; bir kısmı da küfür ve isyan ile mukabele eder. Madem itaat edenle, isyan eden bu dünyada aynı seviyede kalıp ölüm ile göçüp gidiyorlar. İtaat eden mükafatını almıyor, isyan eden de ceza görmüyor. Hem madem bu kainatta tasarruf eden Zat tekvinen ve teklifen Hakim ve Adil olduğunu bildirmiştir. Elbette O Hakim-i Adil mutilere mükafat, asilere de ceza verecektir. O halde bir mahkeme-i kübra, bir ma’dele-i ulya olacaktır. Zira akıl kabul etmez ki; bu âlemin Rabbi, Hakim ve Adil olsun da kendi dergahına iltica eden mültecilerle asileri bir tutsun. Bu mümkün değildir. En adi bir hükumet, devletini tanıyanla, isyan edeni bir tutmadığı gibi; böyle bir Hakim-i Adil dahi muti raiyyetiyle asi raiyyetini bir tutmaz. Eğer kainatta icra olunan hikmet ve adalet-i İlahiye, insan hakkında da icra olunmazsa hikmet abesiyete, adalet zulme inkılab eder. Bu ise muhaldir. Zalim, hem hukukullaha, hem de hukuku’l-ibada tecavüz ettiği halde ceza görmeden; mazlum da zalimin pençesi altında inleyerek mükafatını almadan buradan göçüp gidiyorlar. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükafaat görmeden ölümle müsavi oluyorlar. Ölümdeki bu müsavat ise hem abes, hem de zulümdür. O halde bizzarure O Hakim Zat’ın bir mahkeme-i kübrası, O Adil Zat’ın bir ma’dele-i uzması vardır. Oradaki mahkeme ise, ahkam-ı ilahiyeye göre olacaktır.
Evet, kim bu alemi hikmet ve adaletle nizam ve mizan altına almışsa, başta Kur’an olmak üzere semavi kitaplar vasıtasıyla ef’al-i ihtiyariye-i insaniyeyi nizam ve mizan altına alan da O’dur. Bu maksad için Cenab-ı Hak, Kur’an vasıtasıyla tekvin ve teklifi beraber ders veriyor. Neticede tevhid ve haşri isbat ediyor.
Demek bu üçüncü hakikatte üç mes’ele isbat edilmektedir:
Birincisi: Nazarlar, asar-ı İlahiye üzerindeki hikmet ve adalet fiillerine çevriliyor.
ŞERH
Onu doğru tutunuz, dikkatle hareket ediniz (ve tartıyı noksan etmeyiniz) adalet ve insafa aykırı bir vaziyette bulunmayınız, doğruluktan asla ayrılmayınız. Bu mühim bir vazifedir, buna dikkat edilmesi icap eder.”1
Ayet-i kerimelerin sarahatiyle Cenab-ı Hak, şu dünyada nasıl ki; tekvini olarak adaleti vaz’ etmiştir. Öyle de nev’-i beşerden de teklifi olarak kendi aralarında adaleti tesis etmeleri ism-i Adlin muktezasıdır. Bu ise ancak peygamberler ve onlara indirilen semavi kitablar vasıtasıyla mümkün olabilir. Cenab-ı Hak, peygamberlerini mu’cizelerle te’yid etmiş ve insanlar, kendi aralarında adalet-i İlahiyeyi ikame etmeleri için, peygamberlerle beraber ilahi kitapları ve ahkam-ı İlahiyeyi indirmiştir. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati sarahaten ifade etmektedir:
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْميزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ
“(Zat-ı Uluhiyetime kasem ederim ki;) muhakkak ilâhî bir lütuftur (ki; Peygamberlerimizi açık açık deliller ile) hüccetler ile, mucizeler ile ümmetlerine (gönderdik.) Ümmetlerini irşada, Hak dine davete memur ettik. (İnsanlar adaletle kaim olsunlar,) birbirlerine zulmetmeyip adaletle muamelede bulunsunlar diye (onlar ile beraber kitabı) insanlığın selâmet ve saadetini temîn edecek hükümleri içeren kitabı, (ve mizanı) yânî, adaleti te’mîne vasıta olan bir kısım ahkamı (indirdik,) tebliğ ettik. İnsanlık hakkında böyle bir lütufta bulunduk.”2
اَللّهُ الَّذى اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْميزَانَ
“(Ellah, O) Yüce Zât (dır ki, hakkıyla kitabı ve mizanı indirdi.) Semavi kitapları, sahifeleri dilediği peygamberlerine inzal etti ve insanlar arasında hakları tâyin eden şeriatı veya adalet sahibi Peygamberi lütf ve ihsan buyurdu. Tâ ki; insanlar arasında adalet ile insaf ile hükmedilsin.”3
“Kazî’nin ve Ebussuud Efend’inin beyanları veçhile kitabın ahkâmı sabit olup zevalden
[1] Rahmân, 55:5-9.
[2] Hadîd, 57:25.
[3] Şûrâ, 42:17.
ŞERH
Onu doğru tutunuz, dikkatle hareket ediniz (ve tartıyı noksan etmeyiniz) adalet ve insafa aykırı bir vaziyette bulunmayınız, doğruluktan asla ayrılmayınız. Bu mühim bir vazifedir, buna dikkat edilmesi icap eder.”1
Ayet-i kerimelerin sarahatiyle Cenab-ı Hak, şu dünyada nasıl ki; tekvini olarak adaleti vaz’ etmiştir. Öyle de nev’-i beşerden de teklifi olarak kendi aralarında adaleti tesis etmeleri ism-i Adlin muktezasıdır. Bu ise ancak peygamberler ve onlara indirilen semavi kitablar vasıtasıyla mümkün olabilir. Cenab-ı Hak, peygamberlerini mu’cizelerle te’yid etmiş ve insanlar, kendi aralarında adalet-i İlahiyeyi ikame etmeleri için, peygamberlerle beraber ilahi kitapları ve ahkam-ı İlahiyeyi indirmiştir. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati sarahaten ifade etmektedir:
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْميزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ
“(Zat-ı Uluhiyetime kasem ederim ki;) muhakkak ilâhî bir lütuftur (ki; Peygamberlerimizi açık açık deliller ile) hüccetler ile, mucizeler ile ümmetlerine (gönderdik.) Ümmetlerini irşada, Hak dine davete memur ettik. (İnsanlar adaletle kaim olsunlar,) birbirlerine zulmetmeyip adaletle muamelede bulunsunlar diye (onlar ile beraber kitabı) insanlığın selâmet ve saadetini temîn edecek hükümleri içeren kitabı, (ve mizanı) yânî, adaleti te’mîne vasıta olan bir kısım ahkamı (indirdik,) tebliğ ettik. İnsanlık hakkında böyle bir lütufta bulunduk.”2
اَللّهُ الَّذى اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْميزَانَ
“(Ellah, O) Yüce Zât (dır ki, hakkıyla kitabı ve mizanı indirdi.) Semavi kitapları, sahifeleri dilediği peygamberlerine inzal etti ve insanlar arasında hakları tâyin eden şeriatı veya adalet sahibi Peygamberi lütf ve ihsan buyurdu. Tâ ki; insanlar arasında adalet ile insaf ile hükmedilsin.”3
“Kazî’nin ve Ebussuud Efend’inin beyanları veçhile kitabın ahkâmı sabit olup zevalden
[1] Rahmân, 55:5-9.
[2] Hadîd, 57:25.
[3] Şûrâ, 42:17.
ŞERH
ve adalet-i İlahiyeye dayanmışlar, ehl-i küfür tarafından maruz kaldıkları eza ve cefaya karşı sabretmişler, karşılarına çıkan engelleri bertaraf etmek hususunda Cenab-ı Hakka iltica etmişler ve neticede muvaffak olmuşlardır. Muarızları ise, tokat yemişlerdir. Bu hâl gösteriyor ki, perde-i gayb arkasında muti’lere mükafat, asilere ceza veren bir hikmet ve adalet eli işliyor. Bununla beraber bu dünyada ne muti’ler tam mükafat görüyorlar, ne de asiler müstahak oldukları cezayı çekiyorlar. Öyle ise; nev’-i beşer hakkında tahakkuk edecek o şayeste mükafat ve mücazat, hikmet ve adaletin tam manasıyla tecelli edeceği bir yere bırakılıyor. O yer ise, dar-ı mükafat ve mücazat olan ahirettir.
Demek bu memlekette nev’-i beşerin ef’al, akval ve ahvali ihmal edilmiyor, belki imhal ediliyor, başka bir âleme bırakılıyor. O âlemde adalet terazileri kurulacak. Ellah (c.c.) bizzat Hâkim, Cebrail (a.s) ise münadidir. O gün adalet-i İlahiye tam manasıyla tecelli edecek,
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
“(Artık her kim) dünyada iken (bir zerre ağırlığında) olsun (bir hayır işlemiş ise, hem işlediği o hayrı, hem de onun sevab ve mükafatını görecektir.)”
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“ (Ve her kim de zerre miktarı bir şer işlemiş ise, hem işlediği o şerri, hem de onun cezasını âhirette veya daha dünyada iken görecektir.) Kendisi o günün geleceğinden haberdar edilmiş bulunacaktır.”1 sırrı tezahür edecektir. Bu kâinatta tekvini olarak cilveleri temaşa edilen hikmet ve adaleti kabul edip teşerru’ edenler, taltif edilecekler; o hikmet ve adalet-i İlahiyeyi kabul etmeyip küfür ve isyan bataklığına düşenler ise, tam cezalarını göreceklerdir.
Gelecek ayet-i kerimeler, o günde adalet-i İlahiyenin nasıl tahakkuk edeceğini şöyle ifade buyurmaktadır:
وَنَضَعُ الْمَوَازينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيًْا وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَا وَكَفى بِنَا حَاسِبينَ
“(Ve biz kıyamet gününde) kulların iyi ve kötü amellerinin derecelerini kendilerine
[1] Zilzâl, 99:7-8.
ŞERH
ve adalet-i İlahiyeye dayanmışlar, ehl-i küfür tarafından maruz kaldıkları eza ve cefaya karşı sabretmişler, karşılarına çıkan engelleri bertaraf etmek hususunda Cenab-ı Hakka iltica etmişler ve neticede muvaffak olmuşlardır. Muarızları ise, tokat yemişlerdir. Bu hâl gösteriyor ki, perde-i gayb arkasında muti’lere mükafat, asilere ceza veren bir hikmet ve adalet eli işliyor. Bununla beraber bu dünyada ne muti’ler tam mükafat görüyorlar, ne de asiler müstahak oldukları cezayı çekiyorlar. Öyle ise; nev’-i beşer hakkında tahakkuk edecek o şayeste mükafat ve mücazat, hikmet ve adaletin tam manasıyla tecelli edeceği bir yere bırakılıyor. O yer ise, dar-ı mükafat ve mücazat olan ahirettir.
Demek bu memlekette nev’-i beşerin ef’al, akval ve ahvali ihmal edilmiyor, belki imhal ediliyor, başka bir âleme bırakılıyor. O âlemde adalet terazileri kurulacak. Ellah (c.c.) bizzat Hâkim, Cebrail (a.s) ise münadidir. O gün adalet-i İlahiye tam manasıyla tecelli edecek,
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
“(Artık her kim) dünyada iken (bir zerre ağırlığında) olsun (bir hayır işlemiş ise, hem işlediği o hayrı, hem de onun sevab ve mükafatını görecektir.)”
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“ (Ve her kim de zerre miktarı bir şer işlemiş ise, hem işlediği o şerri, hem de onun cezasını âhirette veya daha dünyada iken görecektir.) Kendisi o günün geleceğinden haberdar edilmiş bulunacaktır.”1 sırrı tezahür edecektir. Bu kâinatta tekvini olarak cilveleri temaşa edilen hikmet ve adaleti kabul edip teşerru’ edenler, taltif edilecekler; o hikmet ve adalet-i İlahiyeyi kabul etmeyip küfür ve isyan bataklığına düşenler ise, tam cezalarını göreceklerdir.
Gelecek ayet-i kerimeler, o günde adalet-i İlahiyenin nasıl tahakkuk edeceğini şöyle ifade buyurmaktadır:
وَنَضَعُ الْمَوَازينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيًْا وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَا وَكَفى بِنَا حَاسِبينَ
“(Ve biz kıyamet gününde) kulların iyi ve kötü amellerinin derecelerini kendilerine
[1] Zilzâl, 99:7-8.
ŞERH
göstermek için (adalet terazileri koyarız da) onlar ile herkesin amel sahifeleri tartılır. Dünyada iken yapmış oldukları amellerinin miktarı, mahiyeti kendilerine gösterilmiş olur. Ellah’ın adaleti tam manasıyla tecelli etmiş bulunur. (Artık hiçbir nefis, bir şey ile zulmedilmez.) Hiçbir kimse iyi amelleri noksan, kötü amelleri ziyade edilmek gibi bir şekilde zulme uğratılmaz, kendilerine layık oldukları mükafat veya ceza tamamen verilir, hayır sahipleri mükâfatlarını görürler, şer sahipleri de cezalarına kavuşurlar. (İsterse) o amel (bir hardal tanesi ağırlığınca olsun,) o da mutlaka göz önüne alınır, mükâfatsız veya cezasız bırakılmaz. (Onu da) o az ameli de meydana (getiririz.) Onu da tartıya, hesaba tâbi tutarız. (Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.) Evet... Hak Teâlâ Hazretleri her şeyi tam manâsıyla bilir, hiç bir şey O’nun ilim dairesinden hariç bulunamaz. O’nun adaleti cihanşümuldur, onun üstünde bir adalet düşünülemez.”1
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Cenâb-ı Hakkın adaletinin büyük bir tecellisi olmak üzere, âhiret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları amelleri tartılacaktır. Binaenaleyh ahirette amellerin tartılması haktır, sabittir, vukuu muhakkaktır. Artık bu tartma neticesinde her kimin tartısı ağır gelirse, yani hangisinin iyiliklerine ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse, işte kurtuluşa erenler onlardır.”
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ الَّذينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِايَاتِنَا يَظْلِمُونَ
“Her kimin de kıyamet günü tartıları hafif gelirse, yani tartılacak iyilikleri yok veya pek az olup da kötülükleri fazla bulunursa, onlar da dünyada tekzib etmek suretiyle âyetlerimize zulmetmiş olmaları sebebiyle kendilerini zarara sokmuş, kendilerini âhiret âleminde azaba uğratmış kimselerdir.”2
Mizan: Mahşer günü herkesin amellerinin miktarını bildirecek olan bir vasıtadır ki, her şahıs kendi sevap ve günahının miktarını bununla öğrenir. İlâhî
[1] Enbiyâ, 21:47.
[2] A‘râf, 7:8-9.
ŞERH
göstermek için (adalet terazileri koyarız da) onlar ile herkesin amel sahifeleri tartılır. Dünyada iken yapmış oldukları amellerinin miktarı, mahiyeti kendilerine gösterilmiş olur. Ellah’ın adaleti tam manasıyla tecelli etmiş bulunur. (Artık hiçbir nefis, bir şey ile zulmedilmez.) Hiçbir kimse iyi amelleri noksan, kötü amelleri ziyade edilmek gibi bir şekilde zulme uğratılmaz, kendilerine layık oldukları mükafat veya ceza tamamen verilir, hayır sahipleri mükâfatlarını görürler, şer sahipleri de cezalarına kavuşurlar. (İsterse) o amel (bir hardal tanesi ağırlığınca olsun,) o da mutlaka göz önüne alınır, mükâfatsız veya cezasız bırakılmaz. (Onu da) o az ameli de meydana (getiririz.) Onu da tartıya, hesaba tâbi tutarız. (Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.) Evet... Hak Teâlâ Hazretleri her şeyi tam manâsıyla bilir, hiç bir şey O’nun ilim dairesinden hariç bulunamaz. O’nun adaleti cihanşümuldur, onun üstünde bir adalet düşünülemez.”1
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Cenâb-ı Hakkın adaletinin büyük bir tecellisi olmak üzere, âhiret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları amelleri tartılacaktır. Binaenaleyh ahirette amellerin tartılması haktır, sabittir, vukuu muhakkaktır. Artık bu tartma neticesinde her kimin tartısı ağır gelirse, yani hangisinin iyiliklerine ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse, işte kurtuluşa erenler onlardır.”
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ الَّذينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِايَاتِنَا يَظْلِمُونَ
“Her kimin de kıyamet günü tartıları hafif gelirse, yani tartılacak iyilikleri yok veya pek az olup da kötülükleri fazla bulunursa, onlar da dünyada tekzib etmek suretiyle âyetlerimize zulmetmiş olmaları sebebiyle kendilerini zarara sokmuş, kendilerini âhiret âleminde azaba uğratmış kimselerdir.”2
Mizan: Mahşer günü herkesin amellerinin miktarını bildirecek olan bir vasıtadır ki, her şahıs kendi sevap ve günahının miktarını bununla öğrenir. İlâhî
[1] Enbiyâ, 21:47.
[2] A‘râf, 7:8-9.
ŞERH
buyurmuş ve bu sözü hesabın şiddetinden kinaye olarak söylemiştir. Demek ihatalı ve inceden inceye olan kayd ve muhafaza, inceden inceye bir hesab ve kitabın varlığını iktiza eder.
Müellif (r.a), eserlerinde, bahusus şerhini yaptığımız Onuncu Söz Haşir Risalesinde cüz’i bir mes’eleyi ders vermiyor, külli mesaili beyan ediyor. Bu sebeple küllileşmeyen, bu külli mesaili anlayamaz. Lutfa mazhar olmayan da küllileşemez. Zihinler bu asırda fünun-u medeniye, derd-i maişet ve siyaset ile darlaşmış. Kalb-i beşer çalışmaz hale gelmiş. Aklın etrafına bir sur çekilmiş. Bu yüzden akıl ve kalb, küllileşip bu külli mesaili anlayamıyor, bu ince hakaiki derkedemiyor.
Sual: Küllileşmek ne demektir, biraz izah eder misiniz?
Cevap: İnsan, ahsen-i takvimde yaratılmış olduğundan zerreden arşa, arşdan zerreye kadar hem âlem-i imkânı, hem de âlem-i imkân arkasında tecelli eden esma, sıfat ve şuunat-ı İlahiyyeyi anlayabilecek ve seyredebilecek bir kabiliyette yaratılmış, kendisine maddi ve manevi pek çok cihazat verilmiştir. İşte zerreden arşa, arşdan zerreye kadar bütün âlem-i imkân ve âlem-i vücubu lütf-u Rabbani ile anlayıp seyretmeye “küllileşmek” denir. Haşir Risalesinde geçen hakikatleri hakkıyla anlamak, ancak küllileşmek ile mümkündür. Yoksa haşir mes’elesini düşünürken, “Ben, bu çiçek üzerinde haşri isbat edeceğim.” demek hayaldir, mes’eleyi anlamak değildir. Zira haşr-i a’zam, ism-i a’zamdan ve her ismin a’zamlık mertebesinden geldiği için, kıyametin kopması demek, bütün âlemin harabiyeti demektir. Haşir ise bütün mevcudatın fenay-ı alemden sonra yeniden diriltilmesidir. O harabiyeti ve o harabiyette tecelli eden esmayı, haşri ve haşri iktiza eden bin bir ism-i İlahinin tecelliyatını görmeyen, keşfedemeyen haşir hakikatini tam manasıyla anlayamaz.
Demek haşir mes’elesini tam anlamak isteyen kimse, hem âlemin zeval ve fenasını görecek, hem de bunun sonucu olarak âlemin harabiyetini görecek. Hem de küllileşip harabiyet-i âlemden sonra hesab için haşir meydanını seyredecek bir hale gelecek ki; haşir meselesini tam anlayabilsin. Bir def’a hakiki manada;
يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي
diyebilsek iş tamam olur.
Sual: Bu seyretme işi göz ile mi? Yoksa tefekkür ile mi olur?
ŞERH
buyurmuş ve bu sözü hesabın şiddetinden kinaye olarak söylemiştir. Demek ihatalı ve inceden inceye olan kayd ve muhafaza, inceden inceye bir hesab ve kitabın varlığını iktiza eder.
Müellif (r.a), eserlerinde, bahusus şerhini yaptığımız Onuncu Söz Haşir Risalesinde cüz’i bir mes’eleyi ders vermiyor, külli mesaili beyan ediyor. Bu sebeple küllileşmeyen, bu külli mesaili anlayamaz. Lutfa mazhar olmayan da küllileşemez. Zihinler bu asırda fünun-u medeniye, derd-i maişet ve siyaset ile darlaşmış. Kalb-i beşer çalışmaz hale gelmiş. Aklın etrafına bir sur çekilmiş. Bu yüzden akıl ve kalb, küllileşip bu külli mesaili anlayamıyor, bu ince hakaiki derkedemiyor.
Sual: Küllileşmek ne demektir, biraz izah eder misiniz?
Cevap: İnsan, ahsen-i takvimde yaratılmış olduğundan zerreden arşa, arşdan zerreye kadar hem âlem-i imkânı, hem de âlem-i imkân arkasında tecelli eden esma, sıfat ve şuunat-ı İlahiyyeyi anlayabilecek ve seyredebilecek bir kabiliyette yaratılmış, kendisine maddi ve manevi pek çok cihazat verilmiştir. İşte zerreden arşa, arşdan zerreye kadar bütün âlem-i imkân ve âlem-i vücubu lütf-u Rabbani ile anlayıp seyretmeye “küllileşmek” denir. Haşir Risalesinde geçen hakikatleri hakkıyla anlamak, ancak küllileşmek ile mümkündür. Yoksa haşir mes’elesini düşünürken, “Ben, bu çiçek üzerinde haşri isbat edeceğim.” demek hayaldir, mes’eleyi anlamak değildir. Zira haşr-i a’zam, ism-i a’zamdan ve her ismin a’zamlık mertebesinden geldiği için, kıyametin kopması demek, bütün âlemin harabiyeti demektir. Haşir ise bütün mevcudatın fenay-ı alemden sonra yeniden diriltilmesidir. O harabiyeti ve o harabiyette tecelli eden esmayı, haşri ve haşri iktiza eden bin bir ism-i İlahinin tecelliyatını görmeyen, keşfedemeyen haşir hakikatini tam manasıyla anlayamaz.
Demek haşir mes’elesini tam anlamak isteyen kimse, hem âlemin zeval ve fenasını görecek, hem de bunun sonucu olarak âlemin harabiyetini görecek. Hem de küllileşip harabiyet-i âlemden sonra hesab için haşir meydanını seyredecek bir hale gelecek ki; haşir meselesini tam anlayabilsin. Bir def’a hakiki manada;
يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي
diyebilsek iş tamam olur.
Sual: Bu seyretme işi göz ile mi? Yoksa tefekkür ile mi olur?
ŞERH
elimden gelmeyen manevî himmet ve meded bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütalaa ettikten sonra yazıyor ki: “Elhamdülillah kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Sözler’in her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum.” diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.
Daha bu beş misal gibi pek çok misaller var. Onlar gösteriyorlar ki: Ulûm-u imaniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binaen ve yaralarına devaen Kur’an-ı Hakîm’in esrarından manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm-u imaniye ve o edviye-i ruhaniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlas ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir.”1
(Hulusi Bey’in selefi, yirmialtı yaşında vefat eden biraderzadem Abdurrahman’ın, vefatından bir-iki ay evvel yazdığı mektubdur.)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ
Ellerinizden öper, duanızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşad edici olan Onuncu Söz risalenizle beraber Tahsin Efendi vasıtasıyla aldım, çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhalefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itabınıza müstehak olmuş isem de, bu da mukadder imiş. Ve Cenab-ı Hakk’ın emr ü iradesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. Binaenaleyh ben cehalet saikasıyla bir kusur yaptım ve belasını da çektim. Bundan sonra çekmemek için afvınızı rica ve duanızı dilerim.
Aziz mamo!2 Şunu da şurada arzedeyim ki: Himaye ve himmetiniz sayesinde, din ve âhiretime dokunacak ef’al ve harekâttan kendimi muhafaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok musibetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezaiz ve safasını gördüm, geçirdim. Hiç bir vakit ve hiç bir zaman unutmadım ki; bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Ellah için olmayan lezaiz ve safası neticesi zillet ve şedid azab olduğu ve dünyada Ellah için ve Ellah’ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezahim neticesi, sonu lezzet ve mükâfat verildiğini bildiğim ve iman ettiğimden, fena şeylerin irtikâbından kendimi
[1] Mektûbât, 28. Mektûb, 3. Mes’ele, s. 357-358.
[2] Kürdce “Amcacığım” demektir.
ŞERH
elimden gelmeyen manevî himmet ve meded bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütalaa ettikten sonra yazıyor ki: “Elhamdülillah kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Sözler’in her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum.” diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.
Daha bu beş misal gibi pek çok misaller var. Onlar gösteriyorlar ki: Ulûm-u imaniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binaen ve yaralarına devaen Kur’an-ı Hakîm’in esrarından manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm-u imaniye ve o edviye-i ruhaniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlas ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir.”1
(Hulusi Bey’in selefi, yirmialtı yaşında vefat eden biraderzadem Abdurrahman’ın, vefatından bir-iki ay evvel yazdığı mektubdur.)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ
Ellerinizden öper, duanızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşad edici olan Onuncu Söz risalenizle beraber Tahsin Efendi vasıtasıyla aldım, çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhalefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itabınıza müstehak olmuş isem de, bu da mukadder imiş. Ve Cenab-ı Hakk’ın emr ü iradesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. Binaenaleyh ben cehalet saikasıyla bir kusur yaptım ve belasını da çektim. Bundan sonra çekmemek için afvınızı rica ve duanızı dilerim.
Aziz mamo!2 Şunu da şurada arzedeyim ki: Himaye ve himmetiniz sayesinde, din ve âhiretime dokunacak ef’al ve harekâttan kendimi muhafaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok musibetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezaiz ve safasını gördüm, geçirdim. Hiç bir vakit ve hiç bir zaman unutmadım ki; bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Ellah için olmayan lezaiz ve safası neticesi zillet ve şedid azab olduğu ve dünyada Ellah için ve Ellah’ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezahim neticesi, sonu lezzet ve mükâfat verildiğini bildiğim ve iman ettiğimden, fena şeylerin irtikâbından kendimi
[1] Mektûbât, 28. Mektûb, 3. Mes’ele, s. 357-358.
[2] Kürdce “Amcacığım” demektir.
ŞERH
muhafaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayalimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükür ile beraber sabretmekteyim.
Şimdi amcacığım ve büyük üstadım! Habis olan nefsimle mücadele edebilmek ve onun hevaî ve bilâhere elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenab-ı Hakk’ın lütf u keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini şer ise duymamazlığa gelir ve kimse ile fena hasletleri kapmamak için ihtilat etmemekteyim. Dairede müddet-i mesaîden hariç zamanlarımı kendi evimde Cenab-ı Hakk’ın şükrü ile geçiriyorum. Bundan başka ey amca, sizden sonra şimdiye kadar en çok beni ikaz ve fena şeylerden men’eden, üstad-ı a’zam ve mürşidim olan bu âyet-i kerimeden duyduğum ve hissettiğimdir:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Ve öyle biliyorum ki; o gün de pek yakındır.Haşiye (1)1
اَللَّهُمَّ لَا تُخْرِجْنَا مِنَ الدُّنْيَا اِلاَّ مَعَ الشَّهَادَةِ وَ اْلاِيمَانِ
duam bu ve itikadım böyledir ve böyle de iman ederim:Haşiye (2)2
آمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰئِكَتِهِ وَ كُتُبِه۪ وَ رُسُلِه۪ وَ بِالْيَوْمِ اْلاٰۤخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِه۪ وَ شَرِّه۪ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Haşiye (3)3
Biraderzadeniz
Abdurrahman
[1] Câ-yi dikkattir, vefâtını haber veriyor.
[2] Hem îmân ile gideceğini haber veriyor.
[3] Âhir nefesteki kelimât-ı îmâniyyeyi âhir-i mektûbunda zikr etmesi, dünyâdan kahramâncasına îmânını kurtarıp öyle gideceğine işâret eder.
ŞERH
muhafaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayalimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükür ile beraber sabretmekteyim.
Şimdi amcacığım ve büyük üstadım! Habis olan nefsimle mücadele edebilmek ve onun hevaî ve bilâhere elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenab-ı Hakk’ın lütf u keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini şer ise duymamazlığa gelir ve kimse ile fena hasletleri kapmamak için ihtilat etmemekteyim. Dairede müddet-i mesaîden hariç zamanlarımı kendi evimde Cenab-ı Hakk’ın şükrü ile geçiriyorum. Bundan başka ey amca, sizden sonra şimdiye kadar en çok beni ikaz ve fena şeylerden men’eden, üstad-ı a’zam ve mürşidim olan bu âyet-i kerimeden duyduğum ve hissettiğimdir:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Ve öyle biliyorum ki; o gün de pek yakındır.Haşiye (1)1
اَللَّهُمَّ لَا تُخْرِجْنَا مِنَ الدُّنْيَا اِلاَّ مَعَ الشَّهَادَةِ وَ اْلاِيمَانِ
duam bu ve itikadım böyledir ve böyle de iman ederim:Haşiye (2)2
آمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰئِكَتِهِ وَ كُتُبِه۪ وَ رُسُلِه۪ وَ بِالْيَوْمِ اْلاٰۤخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِه۪ وَ شَرِّه۪ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Haşiye (3)3
Biraderzadeniz
Abdurrahman
[1] Câ-yi dikkattir, vefâtını haber veriyor.
[2] Hem îmân ile gideceğini haber veriyor.
[3] Âhir nefesteki kelimât-ı îmâniyyeyi âhir-i mektûbunda zikr etmesi, dünyâdan kahramâncasına îmânını kurtarıp öyle gideceğine işâret eder.
ŞERH
dünyadaki amellerinin karşılığına kavuşmuş olur, ilâhi adalet böyle tecelli eder.”1
Ayet-i kerimelerinin ifadesiyle; Cenab-ı Hak İsrafil (a.s)’a sura üfürmesini emreder. O da emr-i İlahiye imtisal edip sura üfürdüğünde kıyamet kopar. Sesin gücüne bakın! Tek bir ses, izn-i İlahi ile en muhkem kaleleri olan dünyayı harab eder, yıldızları döker, âlemi zerre haline getirir, mevcudat-ı alem, daire-i kudretten daire-i ilme geçer. Sura ikinci kez üfürüldüğünde ise, kâinat yeniden bina edilir, insanlar huzur-u İlahide toplanıp hesabları görülür.
Ehl-i küfür ve dalaletin bütün hayatı, dünyasından ibarettir ve madde üzerine kurulmuştur. Bundan dolayı mal ve servetlerine, güç ve kuvvetlerine güvenerek yüksek saraylar, yıkılmaz kaleler, dağlar misal ehramlar inşa etmek suretiyle devamlı olarak ehl-i iman üzerine tefahur ederler. Halbuki onların sarsılmaz ve yıkılmaz zannettikleri o eserleri, Cebrail (a.s)’ın kanadının ucunu o binaların altına koymakla yerle bir edeceğini ve kıyamet hengamında İsrafil (a.s)’ın sura bir defa üfürmesiyle o saray ve kalelerin hak ile yeksan olacağını düşünmezler mi?
Müellif (r.a), dağ-misal ehramları bina etmekle ceberutiyetini ortaya koyan firavunları şöyle tasvir etmektedir:
“Kur’anda çok tekrar edilen kıssa-i Musa Aleyhisselâm’ın cümleleri ve cüz’leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz’ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade ediyor. Meselâ, يَا هَامَانُ ابْنِ لِى صَرْحًا Firavun, vezirine emreder ki: “Bana yüksek bir kule yap, semavatın halini rasad edip bakacağım. Semanın gidişatından acaba Musa’nın (A.S.) dava ettiği gibi semada tasarruf eden bir İlah var mıdır?” İşte صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz’î hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlıkı tanımadığından tabiat-perest olup rububiyet dava eden ve âsâr-ı ceberutlarını göstermekle ibka-yı nam eden, şöhret-perest olup dağ-misal meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenasühe kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır firavunlarının an’anesinde hükümferma bir düstur-u acibi ifade eder.”2
İşte hiç mümkün müdür ki; O Hakîm-i Adil, böyle cebbar ve zalimleri
[1] Yâsîn, 36:53-54.
[2] Sözler, 25. Söz, 1. Şu‘le, 2. Şuá‘, s. 401.
ŞERH
dünyadaki amellerinin karşılığına kavuşmuş olur, ilâhi adalet böyle tecelli eder.”1
Ayet-i kerimelerinin ifadesiyle; Cenab-ı Hak İsrafil (a.s)’a sura üfürmesini emreder. O da emr-i İlahiye imtisal edip sura üfürdüğünde kıyamet kopar. Sesin gücüne bakın! Tek bir ses, izn-i İlahi ile en muhkem kaleleri olan dünyayı harab eder, yıldızları döker, âlemi zerre haline getirir, mevcudat-ı alem, daire-i kudretten daire-i ilme geçer. Sura ikinci kez üfürüldüğünde ise, kâinat yeniden bina edilir, insanlar huzur-u İlahide toplanıp hesabları görülür.
Ehl-i küfür ve dalaletin bütün hayatı, dünyasından ibarettir ve madde üzerine kurulmuştur. Bundan dolayı mal ve servetlerine, güç ve kuvvetlerine güvenerek yüksek saraylar, yıkılmaz kaleler, dağlar misal ehramlar inşa etmek suretiyle devamlı olarak ehl-i iman üzerine tefahur ederler. Halbuki onların sarsılmaz ve yıkılmaz zannettikleri o eserleri, Cebrail (a.s)’ın kanadının ucunu o binaların altına koymakla yerle bir edeceğini ve kıyamet hengamında İsrafil (a.s)’ın sura bir defa üfürmesiyle o saray ve kalelerin hak ile yeksan olacağını düşünmezler mi?
Müellif (r.a), dağ-misal ehramları bina etmekle ceberutiyetini ortaya koyan firavunları şöyle tasvir etmektedir:
“Kur’anda çok tekrar edilen kıssa-i Musa Aleyhisselâm’ın cümleleri ve cüz’leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz’ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade ediyor. Meselâ, يَا هَامَانُ ابْنِ لِى صَرْحًا Firavun, vezirine emreder ki: “Bana yüksek bir kule yap, semavatın halini rasad edip bakacağım. Semanın gidişatından acaba Musa’nın (A.S.) dava ettiği gibi semada tasarruf eden bir İlah var mıdır?” İşte صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz’î hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlıkı tanımadığından tabiat-perest olup rububiyet dava eden ve âsâr-ı ceberutlarını göstermekle ibka-yı nam eden, şöhret-perest olup dağ-misal meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenasühe kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır firavunlarının an’anesinde hükümferma bir düstur-u acibi ifade eder.”2
İşte hiç mümkün müdür ki; O Hakîm-i Adil, böyle cebbar ve zalimleri
[1] Yâsîn, 36:53-54.
[2] Sözler, 25. Söz, 1. Şu‘le, 2. Şuá‘, s. 401.
ŞERH
mallarını ve canlarını böyle ebedî bir ziyana mâruz bırakmış kimselerdir.”1
وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
“Ve o gün ki, Ellah’ın düşmanları olan kâfirler ve asiler toplanıp Cehennem âteşine sevk edilirler. Artık onlar orada tamamen haps olunurlar.”2
Cenab-ı Hak, ehl-i iman ve taati ise hep beraber ebedi Cennette kalmak üzere Cennete idhal edecektir. Kur’an-ı Kerim, ehl-i iman ve taati bu konuda şöyle müjdeler:
اِنَّ الْمُتَّقينَ فى جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ امِنينَ
“Şübhesiz takva sahipleri, yani dünyada şirki, measiyi ve masivayı terk edenler, yarın ahirette Cennetler, bağlar, bahçeler, pınarlar, çeşmeler ve nehirler içindedirler. O muttaki zatlara Ellah tarafından veya melekler tarafından pek büyük bir iltifat olarak denilecektir ki: Oraya (Cennete) emniyetle, yani yok olmaktan, âfetlerden sürekli korunmuş bir halde selâm ile yani selâmetle veya Ellah’ın selâmına kavuşmuş olarak giriniz. İlâhî nimetlere, daimi ziyafetlere, sermedi iltifatlara mazhar olunuz.”3
اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ
“Ehl-i iman ve taate o gün şöyle denir: Cennete giriniz. Bundan sonra size ne bir korku vardır ve ne de siz mahzun olacaksınız.”4
Müellif (r.a) Hazretleri, hikmet ve adalet-i İlahiyenin haşri nasıl iktiza ettiğini ve neticede ehl-i küfrün Cehennem ile cezalandırılacağını, ehl-i imanın ise Cennet ile mükâfatlandırılacağını şöyle izah etmektedir:
“Âlemde çok görüyoruz ki: Zalim, fâcir, gaddar insanlar gayet refah ve rahatla ve mazlum ve mütedeyyin adamlar gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz ise, bir nihayeti yoksa, zulüm görünür. Halbuki zulümden tenezzühü, kâinatın şehadetiyle sabit olan
[1] Enfâl, 8:36-37.
[2] Fussilet, 41:19.
[3] Hicr, 15:45-46.
[4] A‘râf, 7:49.
ŞERH
mallarını ve canlarını böyle ebedî bir ziyana mâruz bırakmış kimselerdir.”1
وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
“Ve o gün ki, Ellah’ın düşmanları olan kâfirler ve asiler toplanıp Cehennem âteşine sevk edilirler. Artık onlar orada tamamen haps olunurlar.”2
Cenab-ı Hak, ehl-i iman ve taati ise hep beraber ebedi Cennette kalmak üzere Cennete idhal edecektir. Kur’an-ı Kerim, ehl-i iman ve taati bu konuda şöyle müjdeler:
اِنَّ الْمُتَّقينَ فى جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ امِنينَ
“Şübhesiz takva sahipleri, yani dünyada şirki, measiyi ve masivayı terk edenler, yarın ahirette Cennetler, bağlar, bahçeler, pınarlar, çeşmeler ve nehirler içindedirler. O muttaki zatlara Ellah tarafından veya melekler tarafından pek büyük bir iltifat olarak denilecektir ki: Oraya (Cennete) emniyetle, yani yok olmaktan, âfetlerden sürekli korunmuş bir halde selâm ile yani selâmetle veya Ellah’ın selâmına kavuşmuş olarak giriniz. İlâhî nimetlere, daimi ziyafetlere, sermedi iltifatlara mazhar olunuz.”3
اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ
“Ehl-i iman ve taate o gün şöyle denir: Cennete giriniz. Bundan sonra size ne bir korku vardır ve ne de siz mahzun olacaksınız.”4
Müellif (r.a) Hazretleri, hikmet ve adalet-i İlahiyenin haşri nasıl iktiza ettiğini ve neticede ehl-i küfrün Cehennem ile cezalandırılacağını, ehl-i imanın ise Cennet ile mükâfatlandırılacağını şöyle izah etmektedir:
“Âlemde çok görüyoruz ki: Zalim, fâcir, gaddar insanlar gayet refah ve rahatla ve mazlum ve mütedeyyin adamlar gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz ise, bir nihayeti yoksa, zulüm görünür. Halbuki zulümden tenezzühü, kâinatın şehadetiyle sabit olan
[1] Enfâl, 8:36-37.
[2] Fussilet, 41:19.
[3] Hicr, 15:45-46.
[4] A‘râf, 7:49.
METİN
Hâlbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor. Tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir “Mahkeme-i Kübraya”, bir “Saadet-i Uzmaya” bırakılıyor.
ŞERH
adalet ve hikmet-i İlahiye, bu zulmü hiçbir cihetle kabul etmediğinden; bilbedahe bir mecma’-i âheri iktiza ederler ki; birinci, cezasını; ikinci, mükâfatını görsün. Tâ şu intizamsız, perişan beşer, istidadına münasib tecziye ve mükâfat görüp adalet-i mahzaya medar ve hikmet-i Rabbaniyeye mazhar ve hikmetli mevcudat-ı âlemin bir büyük kardeşi olabilsin.
Evet şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemiç olan hadsiz istidadların sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet insanın cevheri büyüktür. Öyle ise, ebede namzeddir. Mahiyeti âliyedir, öyle ise cinayeti dahi azîmdir. Sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Ona Cehennem ağzını açmış bekliyor. Cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış gözlüyor.”1
“Cehennem ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَاخَالِدِينَ hitabına mazhar olacak.”2
(Hâlbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor. Tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir “Mahkeme-i Kübraya”, bir “Saadet-i Uzmaya” bırakılıyor.)
Mahkeme-i kübra, herkes içindir. Ancak mü’min orada mükâfatlandırılacak, kâfir ise cezalandırılacaktır. Ellah (c.c.), mahkeme-i kübrada Hâkim-i Adil olarak tecelli edecek. Mahkeme usulü tatbik edilecek. Herkes ismiyle mahkemeye çağrılacak. Münâdi (çağırıcı, mübaşir) Cebrail Aleyhisselam olacaktır.
[1] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 2. Esâs, s. 524-525.
[2] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4. Esâs, s. 533.
METİN
Hâlbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor. Tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir “Mahkeme-i Kübraya”, bir “Saadet-i Uzmaya” bırakılıyor.
ŞERH
adalet ve hikmet-i İlahiye, bu zulmü hiçbir cihetle kabul etmediğinden; bilbedahe bir mecma’-i âheri iktiza ederler ki; birinci, cezasını; ikinci, mükâfatını görsün. Tâ şu intizamsız, perişan beşer, istidadına münasib tecziye ve mükâfat görüp adalet-i mahzaya medar ve hikmet-i Rabbaniyeye mazhar ve hikmetli mevcudat-ı âlemin bir büyük kardeşi olabilsin.
Evet şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemiç olan hadsiz istidadların sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet insanın cevheri büyüktür. Öyle ise, ebede namzeddir. Mahiyeti âliyedir, öyle ise cinayeti dahi azîmdir. Sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Ona Cehennem ağzını açmış bekliyor. Cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış gözlüyor.”1
“Cehennem ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَاخَالِدِينَ hitabına mazhar olacak.”2
(Hâlbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor. Tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir “Mahkeme-i Kübraya”, bir “Saadet-i Uzmaya” bırakılıyor.)
Mahkeme-i kübra, herkes içindir. Ancak mü’min orada mükâfatlandırılacak, kâfir ise cezalandırılacaktır. Ellah (c.c.), mahkeme-i kübrada Hâkim-i Adil olarak tecelli edecek. Mahkeme usulü tatbik edilecek. Herkes ismiyle mahkemeye çağrılacak. Münâdi (çağırıcı, mübaşir) Cebrail Aleyhisselam olacaktır.
[1] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 2. Esâs, s. 524-525.
[2] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4. Esâs, s. 533.
ŞERH
Bu sualin dehşetinden Hazret-i İsa’nın dili, uzun bir müddet tutulur. Sonra şöyle cevab verir:
سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ى اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ى بِحَقٍّ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا ف۪ى نَفْس۪ى وَلَا اَعْلَمُ مَا ف۪ى نَفْسِكَ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
“Ya Rabbi! (Seni tenzih ederim) her türlü şerikten müberra olduğunu bilir, vahdetine aykırı olan iddiaların bâtıl olduklarını itiraf ederim. (Hak olmayan) doğru ve sabit olmayan (bir şeyi söylemek,) benim için caiz (lâyık olamaz.) Ben Ellah’ın bir mahlûku olduğum halde nasıl ilahlık iddiasında bulunabilirim? Böyle bir iddiada bulunmadığımı ya Rabbi sen bilirsin. (Eğer ben onu söylemiş isem, sen onu elbette bilmişsindir.) Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığımı başka bir delil ile isbata ihtiyaç yoktur. Benim öyle bir iddiada bulunmadığımı yüce Zât’ın bilmektedir. Senin ilmin ise, benim beraatım hakkında bir delildir. (Sen) Ya Rabbi! (Benim nefsimde olanı bilirsin.) Sen benim bütün gizli ve açık hallerimi hakkıyla bilirsin. (Ben ise senin bildiğini bilemem.) Ben senin bir mahlukun bulunmaktayım, mahluklar ise Ey Ellah’ım senin bildirmediğin şeyleri bilip idrâk edemez. (Şüphe yok ki; gaybı bilen ancak sensin!) (Sen) Ey âlemlerin Rabbi! Yalnız açık olan hareketleri, iddiaları değil, en gizli emelleri, düşünceleri bile bilirsin. Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığımı ve böyle bir şeyi nefsimde dahi gizlemediğimi hakkıyla bilensin.”
مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَا اَمَرْتَن۪ى بِه۪ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ى وَرَبَّكُمْ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًا مَا دُمْتُ ف۪يهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ى كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَه۪يدٌ
“Ya Rabbi! En mükemmel şekilde bildiğin gibi (Ben onlara) o kendilerine gönderildiğim kavme (bana emrettiğinden) bana tebliğ etmemi emrettiğin şeylerden (başkasını söylemedim.) Hâşâ öyle ilahlık iddiasına cüretkâr olmadım. Senin emrettiğin şekilde onlara hitaben: (Benim ve sizin Rabbimiz olan Ellah Teâlâ’ya ibâdet ediniz, dedim.) Onları tevhid dairesine çağırmaya devam ettim. (Ve ben içlerinde
ŞERH
Bu sualin dehşetinden Hazret-i İsa’nın dili, uzun bir müddet tutulur. Sonra şöyle cevab verir:
سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ى اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ى بِحَقٍّ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا ف۪ى نَفْس۪ى وَلَا اَعْلَمُ مَا ف۪ى نَفْسِكَ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
“Ya Rabbi! (Seni tenzih ederim) her türlü şerikten müberra olduğunu bilir, vahdetine aykırı olan iddiaların bâtıl olduklarını itiraf ederim. (Hak olmayan) doğru ve sabit olmayan (bir şeyi söylemek,) benim için caiz (lâyık olamaz.) Ben Ellah’ın bir mahlûku olduğum halde nasıl ilahlık iddiasında bulunabilirim? Böyle bir iddiada bulunmadığımı ya Rabbi sen bilirsin. (Eğer ben onu söylemiş isem, sen onu elbette bilmişsindir.) Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığımı başka bir delil ile isbata ihtiyaç yoktur. Benim öyle bir iddiada bulunmadığımı yüce Zât’ın bilmektedir. Senin ilmin ise, benim beraatım hakkında bir delildir. (Sen) Ya Rabbi! (Benim nefsimde olanı bilirsin.) Sen benim bütün gizli ve açık hallerimi hakkıyla bilirsin. (Ben ise senin bildiğini bilemem.) Ben senin bir mahlukun bulunmaktayım, mahluklar ise Ey Ellah’ım senin bildirmediğin şeyleri bilip idrâk edemez. (Şüphe yok ki; gaybı bilen ancak sensin!) (Sen) Ey âlemlerin Rabbi! Yalnız açık olan hareketleri, iddiaları değil, en gizli emelleri, düşünceleri bile bilirsin. Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığımı ve böyle bir şeyi nefsimde dahi gizlemediğimi hakkıyla bilensin.”
مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَا اَمَرْتَن۪ى بِه۪ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ى وَرَبَّكُمْ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًا مَا دُمْتُ ف۪يهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ى كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَه۪يدٌ
“Ya Rabbi! En mükemmel şekilde bildiğin gibi (Ben onlara) o kendilerine gönderildiğim kavme (bana emrettiğinden) bana tebliğ etmemi emrettiğin şeylerden (başkasını söylemedim.) Hâşâ öyle ilahlık iddiasına cüretkâr olmadım. Senin emrettiğin şekilde onlara hitaben: (Benim ve sizin Rabbimiz olan Ellah Teâlâ’ya ibâdet ediniz, dedim.) Onları tevhid dairesine çağırmaya devam ettim. (Ve ben içlerinde
METİN
Evet, görünüyor ki; şu âlemde tasarruf eden Zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin? Her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki; insanda bütün aza, kemikler ve damarlarda hatta bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüz’ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hatta bazı azası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
ŞERH
gölge düşürerek Cennet ve Cehennemi halketmiştir. Cennet ve Cehennemden de gölge düşürüp ezdadın mecmaı olan dünyayı vücuda getirmiştir. Onun için dünya; ef’al, esma ve sıfat-ı İlâhiyenin gölgelerinin gölgesidir. O halde manen terakki etmeyen, dünyayı arkasına atmayan, kendi ölümünü ve âlemin ölümünü keşfetmeyen, Cennet ve Cehennemi müşahede etmeyen, doğrudan doğruya Nur-u Muhammed (a.s.m) ile müşerref olmayan bir kişinin bu hakîkatleri tam manasıyla anlaması mümkün değildir.
Haşir meydanı keşfedilmeden haşir mes’elesi hakkıyla nasıl anlaşılabilir? O halde haşir meydanını keşfedeceğiz ki; haşri de anlayalım.
(Evet, görünüyor ki; şu âlemde tasarruf eden Zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin?)
İşte hikmet-i İlahiyenin bürhanlarından birincisi: (Her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki; insanda bütün aza, kemikler ve damarlarda hatta bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüz’ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hatta bazı azası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.)
Şu âlemin mutasarrıfı Sultan ve Rab’dır. O Sultan ve Rab isimleriyle müsemma olan Zat-ı Akdes, saltanat ve rububiyyetini hikmet dairesinde icra ediyor. Hikmetin ise üç manası vardır:
1) Maslahatlı ve faideli iş yapmaktır. Hakîm ismi bu manayı ifade eder.
2) Her şeyi kanun dairesinde yapmaktır. Hâkim ismi bu manayı ifade eder.
3) Her şeyi san’atlı yapmaktır. Hakem ismi bu manayı ifade eder.
METİN
Evet, görünüyor ki; şu âlemde tasarruf eden Zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin? Her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki; insanda bütün aza, kemikler ve damarlarda hatta bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüz’ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hatta bazı azası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
ŞERH
gölge düşürerek Cennet ve Cehennemi halketmiştir. Cennet ve Cehennemden de gölge düşürüp ezdadın mecmaı olan dünyayı vücuda getirmiştir. Onun için dünya; ef’al, esma ve sıfat-ı İlâhiyenin gölgelerinin gölgesidir. O halde manen terakki etmeyen, dünyayı arkasına atmayan, kendi ölümünü ve âlemin ölümünü keşfetmeyen, Cennet ve Cehennemi müşahede etmeyen, doğrudan doğruya Nur-u Muhammed (a.s.m) ile müşerref olmayan bir kişinin bu hakîkatleri tam manasıyla anlaması mümkün değildir.
Haşir meydanı keşfedilmeden haşir mes’elesi hakkıyla nasıl anlaşılabilir? O halde haşir meydanını keşfedeceğiz ki; haşri de anlayalım.
(Evet, görünüyor ki; şu âlemde tasarruf eden Zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin?)
İşte hikmet-i İlahiyenin bürhanlarından birincisi: (Her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki; insanda bütün aza, kemikler ve damarlarda hatta bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüz’ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hatta bazı azası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.)
Şu âlemin mutasarrıfı Sultan ve Rab’dır. O Sultan ve Rab isimleriyle müsemma olan Zat-ı Akdes, saltanat ve rububiyyetini hikmet dairesinde icra ediyor. Hikmetin ise üç manası vardır:
1) Maslahatlı ve faideli iş yapmaktır. Hakîm ismi bu manayı ifade eder.
2) Her şeyi kanun dairesinde yapmaktır. Hâkim ismi bu manayı ifade eder.
3) Her şeyi san’atlı yapmaktır. Hakem ismi bu manayı ifade eder.
ŞERH
miktarda maslahatlar ve faideler için eğri büğrü hududlar bulunması; hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları yine hikmetlere, maslahatlara muvafık bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkib edilen manevî ve muntazam birer suret, birer miktar bulunması, bilbedahe gösterir ki: Bir Kadîr-i Zülcelal’in ve bir Hakîm-i Zülkemal’in kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında vücudları verilen o hadsiz masnuat, o zâtın vücub-u vücuduna delalet ve vahdetine ve kemal-i kudretine hadsiz lisan ile şehadet ederler. Sen kendi cismine ve a’zalarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faidelerine bak! Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.”1
Kâinatta hiçbir şey abes yaratılmadığı ve sahibsiz ve başıboş olmadığı gibi; insan da abes yaratılmamıştır, sahibsiz ve başıboş bırakılmamıştır. Teklifi kanunlarla insanın ef’al, akval ve ahvali tanzim edilmiş ve insan mükellef tutulmuştur. O halde insan her fiilinden, her sözünden, her halinden sorumludur. Bir gün gelecek her insan görmesinden, işitmesinden, konuşmasından, yürümesinden ve hakeza her fiilinden, her sözünden, her halinden hesaba çekilecektir. Bu alemde her şeyin bir yaratılış gayesi vardır. Her şey, o yaradılış gayesine muvafık hareket etmektedir. İnsanın da bu dünyaya gönderilişinin hikmet ve gayesi, Halık-ı kainatı tanımak, O’na iman edip itaat etmektir. Elbette yaradılış gayesine muvafık hareket edenler mükafatlandırılacak, muhalefet edenler ise ceza görecektir. İnsanın yapmış olduğu hayr ve şer hiçbir ameli zayi olmaz. Hepsi zabt ve kayd altına alınır. Mesela; burada اَلْحَمْدُ لِلّهِ dersin. O اَلْحَمْدُ لِلّهِ kelimesinin her bir harfi Cennette bir ağaç olur. Her ağaca en az on meyve-i Cennet takılır ve ebedi bir surette Cennette o meyvelerden yersin. Hem mesela; birisinin söylediği bir küfür kelimesinden zakkum-u Cehennem halk edilir. Orada devamlı ondan yedirilerek cezalandırılır. O halde haşir meydanında bütün muamele senin ef’al, akval ve ahvaline göre olacaktır. Eğer ef’al, akval ve ahvalin kitab ve sünnete muvafık ise kurtulursun, mükafat görürsün. Eğer muhalif ise ceza çekersin. O halde ef’al, akval ve ahvaline çok dikkat et!
Kâinatta abesiyet görünmediği gibi, bizim azalarımızda da görünmüyor. Bütün bunlar hikmet fiilini gösterir. Bu fiilin elbette bir faili vardır. O Fail-i
[1] Sözler, 33. Söz, 12. Pencere, s. 662-663.
ŞERH
miktarda maslahatlar ve faideler için eğri büğrü hududlar bulunması; hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları yine hikmetlere, maslahatlara muvafık bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkib edilen manevî ve muntazam birer suret, birer miktar bulunması, bilbedahe gösterir ki: Bir Kadîr-i Zülcelal’in ve bir Hakîm-i Zülkemal’in kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında vücudları verilen o hadsiz masnuat, o zâtın vücub-u vücuduna delalet ve vahdetine ve kemal-i kudretine hadsiz lisan ile şehadet ederler. Sen kendi cismine ve a’zalarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faidelerine bak! Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.”1
Kâinatta hiçbir şey abes yaratılmadığı ve sahibsiz ve başıboş olmadığı gibi; insan da abes yaratılmamıştır, sahibsiz ve başıboş bırakılmamıştır. Teklifi kanunlarla insanın ef’al, akval ve ahvali tanzim edilmiş ve insan mükellef tutulmuştur. O halde insan her fiilinden, her sözünden, her halinden sorumludur. Bir gün gelecek her insan görmesinden, işitmesinden, konuşmasından, yürümesinden ve hakeza her fiilinden, her sözünden, her halinden hesaba çekilecektir. Bu alemde her şeyin bir yaratılış gayesi vardır. Her şey, o yaradılış gayesine muvafık hareket etmektedir. İnsanın da bu dünyaya gönderilişinin hikmet ve gayesi, Halık-ı kainatı tanımak, O’na iman edip itaat etmektir. Elbette yaradılış gayesine muvafık hareket edenler mükafatlandırılacak, muhalefet edenler ise ceza görecektir. İnsanın yapmış olduğu hayr ve şer hiçbir ameli zayi olmaz. Hepsi zabt ve kayd altına alınır. Mesela; burada اَلْحَمْدُ لِلّهِ dersin. O اَلْحَمْدُ لِلّهِ kelimesinin her bir harfi Cennette bir ağaç olur. Her ağaca en az on meyve-i Cennet takılır ve ebedi bir surette Cennette o meyvelerden yersin. Hem mesela; birisinin söylediği bir küfür kelimesinden zakkum-u Cehennem halk edilir. Orada devamlı ondan yedirilerek cezalandırılır. O halde haşir meydanında bütün muamele senin ef’al, akval ve ahvaline göre olacaktır. Eğer ef’al, akval ve ahvalin kitab ve sünnete muvafık ise kurtulursun, mükafat görürsün. Eğer muhalif ise ceza çekersin. O halde ef’al, akval ve ahvaline çok dikkat et!
Kâinatta abesiyet görünmediği gibi, bizim azalarımızda da görünmüyor. Bütün bunlar hikmet fiilini gösterir. Bu fiilin elbette bir faili vardır. O Fail-i
[1] Sözler, 33. Söz, 12. Pencere, s. 662-663.
ŞERH
mükemmelen yerleştirilmiş ve çalıştırılıyor. Hatta bedendeki hücre dediğimiz küçük odacıklarda zerreler mükemmelen çalışıyor. Dil hem konuşuyor, hem de dünyada ne kadar yiyecek ve içecek varsa hepsinin ayrı ayrı tatlarını tadar. Tattıktan sonra ona bir değer biçer ve sonunda kuvve-i zaika sahibi o dilin biçtiği değere göre cebinden parayı çıkarıp verir. Mevcudat-ı alemde hikmet fiili görünür. Fiil, failsiz olamayacağından bu hikmet fiili, Hakîm bir Zat’ı gösterir. İnsanın uzuvlarının faideli yaratılması da bir fiildir ki, arkasında Hakîm ismi görünür.
O Hakîm-i Mutlak, insanı bu kadar hikmetle yarattığı, her bir uzvuna binlerce faide taktığı, bütün kainatı ona musahhar ettiği, onu bin bir ismine ayine yaptığı ve kainata bir misal-i musağğar haline getirdiği ve pek çok yüksek kabiliyetlerle techiz ettiği halde bu insanın ömrü gayet kısadır. Kimisi bir saat, kimisi bir gün, kimisi bir ay, kimisi bir sene, kimisi bir asır yaşar, sonra vefat edip gider. Acaba böyle Hakîm bir Zat’ın, bu kadar hikmet ve masarifle yarattığı böyle bir insanı yok etmesi faideli olur mu? Onu kabre koyup fareler ve kurtlara yem etmesi ve dirilmemek üzere onu yok etmesi, nihayetsiz hikmetine muvafık düşer mi? Hayır. Asla ve kat’a! O halde bu durumda karşımıza iki yol çıkar:
Biri: Ya kainatta, bahusus insanda tezahür eden bu kadar haşmetli ve azametli hikmet fiili inkar edilecektir. Bu ise muhaldir, hiçbir akıl sahibi bunu kabul etmez.
Diğeri: Ya da asarıyla nihayetsiz hikmet sahibi olduğunu, abes iş yapmadığını isbat eden O Hakîm-i Mutlak, ahireti getirmek suretiyle o nihayetsiz hikmetini ebedi bir alemde, ebedi bir surette tahakkuk ettirecektir. Madem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Eğer insanı kabre koyup bir daha dirilmemek üzere çürütüp yok ederse abes iş olur.
İnsanı yaratan O Hakîm-i Mutlak, tekvini olarak hikmetini ona gösterdiği gibi; teklifî olarak da peygamberler vasıtasıyla o hikmetini bildirecektir. Nev-i beşere, o hikmet sahibini iman ile tanımalarını ve ubudiyetle O’nun hizmetine girmelerini emredecektir. Peygamberlerin tebliğatını kabul eden ve etmeyenler olduğuna göre ve onlar burada mükâfat ve mücazat görmeden göçüp gittiklerine göre elbette başka bir yerde o hikmete muvafık bir dar-ı mükâfat ve mücazat vardır.
ŞERH
mükemmelen yerleştirilmiş ve çalıştırılıyor. Hatta bedendeki hücre dediğimiz küçük odacıklarda zerreler mükemmelen çalışıyor. Dil hem konuşuyor, hem de dünyada ne kadar yiyecek ve içecek varsa hepsinin ayrı ayrı tatlarını tadar. Tattıktan sonra ona bir değer biçer ve sonunda kuvve-i zaika sahibi o dilin biçtiği değere göre cebinden parayı çıkarıp verir. Mevcudat-ı alemde hikmet fiili görünür. Fiil, failsiz olamayacağından bu hikmet fiili, Hakîm bir Zat’ı gösterir. İnsanın uzuvlarının faideli yaratılması da bir fiildir ki, arkasında Hakîm ismi görünür.
O Hakîm-i Mutlak, insanı bu kadar hikmetle yarattığı, her bir uzvuna binlerce faide taktığı, bütün kainatı ona musahhar ettiği, onu bin bir ismine ayine yaptığı ve kainata bir misal-i musağğar haline getirdiği ve pek çok yüksek kabiliyetlerle techiz ettiği halde bu insanın ömrü gayet kısadır. Kimisi bir saat, kimisi bir gün, kimisi bir ay, kimisi bir sene, kimisi bir asır yaşar, sonra vefat edip gider. Acaba böyle Hakîm bir Zat’ın, bu kadar hikmet ve masarifle yarattığı böyle bir insanı yok etmesi faideli olur mu? Onu kabre koyup fareler ve kurtlara yem etmesi ve dirilmemek üzere onu yok etmesi, nihayetsiz hikmetine muvafık düşer mi? Hayır. Asla ve kat’a! O halde bu durumda karşımıza iki yol çıkar:
Biri: Ya kainatta, bahusus insanda tezahür eden bu kadar haşmetli ve azametli hikmet fiili inkar edilecektir. Bu ise muhaldir, hiçbir akıl sahibi bunu kabul etmez.
Diğeri: Ya da asarıyla nihayetsiz hikmet sahibi olduğunu, abes iş yapmadığını isbat eden O Hakîm-i Mutlak, ahireti getirmek suretiyle o nihayetsiz hikmetini ebedi bir alemde, ebedi bir surette tahakkuk ettirecektir. Madem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Eğer insanı kabre koyup bir daha dirilmemek üzere çürütüp yok ederse abes iş olur.
İnsanı yaratan O Hakîm-i Mutlak, tekvini olarak hikmetini ona gösterdiği gibi; teklifî olarak da peygamberler vasıtasıyla o hikmetini bildirecektir. Nev-i beşere, o hikmet sahibini iman ile tanımalarını ve ubudiyetle O’nun hizmetine girmelerini emredecektir. Peygamberlerin tebliğatını kabul eden ve etmeyenler olduğuna göre ve onlar burada mükâfat ve mücazat görmeden göçüp gittiklerine göre elbette başka bir yerde o hikmete muvafık bir dar-ı mükâfat ve mücazat vardır.
METİN
Hem her şeyin san’atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki: Nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakik proğramını, küçücük bir tohumunda derc etmek, büyük bir ağacın sahife-i a’malini,
ŞERH
bulunur, küfür ve isyan içinde yaşar, sonra da lâyık olduğu cezaya çarpılır.”
Gelecek âyet-i kerimeler, kendilerine tebliğ yapıldıktan sonra iradeleriyle iki kısma ayrılmış olan insanlardan küfre düşmüş olanların âhirette nasıl müthiş azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şükür vazifesini yerine getiren mü’mînlerin de pek mükemmel nİmetlere kavuşacaklarını ve onları bu nimetlere erişmelerine vesîle olan pek şerefli vasıflarını beyan buyuruyor. Şöyle ki:
اِنَّا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا وَاَغْلَالًا وَسَع۪يرًا
“(Hakikaten biz, kâfirler için) ilâhî nimetlere karşı nankörlükte bulunan, tekvini ve teklifi pek açık delilleri görmezlikten gelen inkarcılar için (zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş hazırladık.) Onlar, kıyamette elleri boyunlarına demir zincirler ile bağlanarak Cehennem ateşine sevk edileceklerdir. Orada ebediyen azap görüp duracaklardır. İşte küfrün cezası, böyle pek müthiştir.”
Mü’minlerin mükâfatına gelince:
اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَاْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
“(Muhakkak ki:) ihlasla Ellah’a ibadet eden mü’mîn kimseler ise, öyle doğruluk ve samimiyetle vasıflanmış, nimete şükretmeye devam eden takva sahibi zâtlar ise, Cennetlerde (bir kadehten) lezzetli suları (içerler ki: Ona) o kadehe, ondaki suya (katılmış şey, kâfurdur.) O, fevkalâde şeffaf ve lezzetlidir.”1
Hulasa: İnsanın mahiyeti ve her bir azasında dercedilen hadsiz faide ve maslahatlar hikmet fiiline şehadet eder. Hikmet fiili ise, Hakîm ismiyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetine ve haşre delalet eder.
Şu âlemde tasarruf eden Zat’ın nihayetsiz hikmetle iş gördüğünün ikinci bürhanı: (Hem her şeyin san’atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki: Nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakik proğramını, küçücük bir tohumunda derc etmek, büyük bir ağacın sahife-i a’malini,)
[1] İnsân, 76:2-5.
METİN
Hem her şeyin san’atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki: Nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakik proğramını, küçücük bir tohumunda derc etmek, büyük bir ağacın sahife-i a’malini,
ŞERH
bulunur, küfür ve isyan içinde yaşar, sonra da lâyık olduğu cezaya çarpılır.”
Gelecek âyet-i kerimeler, kendilerine tebliğ yapıldıktan sonra iradeleriyle iki kısma ayrılmış olan insanlardan küfre düşmüş olanların âhirette nasıl müthiş azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şükür vazifesini yerine getiren mü’mînlerin de pek mükemmel nİmetlere kavuşacaklarını ve onları bu nimetlere erişmelerine vesîle olan pek şerefli vasıflarını beyan buyuruyor. Şöyle ki:
اِنَّا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا وَاَغْلَالًا وَسَع۪يرًا
“(Hakikaten biz, kâfirler için) ilâhî nimetlere karşı nankörlükte bulunan, tekvini ve teklifi pek açık delilleri görmezlikten gelen inkarcılar için (zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş hazırladık.) Onlar, kıyamette elleri boyunlarına demir zincirler ile bağlanarak Cehennem ateşine sevk edileceklerdir. Orada ebediyen azap görüp duracaklardır. İşte küfrün cezası, böyle pek müthiştir.”
Mü’minlerin mükâfatına gelince:
اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَاْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
“(Muhakkak ki:) ihlasla Ellah’a ibadet eden mü’mîn kimseler ise, öyle doğruluk ve samimiyetle vasıflanmış, nimete şükretmeye devam eden takva sahibi zâtlar ise, Cennetlerde (bir kadehten) lezzetli suları (içerler ki: Ona) o kadehe, ondaki suya (katılmış şey, kâfurdur.) O, fevkalâde şeffaf ve lezzetlidir.”1
Hulasa: İnsanın mahiyeti ve her bir azasında dercedilen hadsiz faide ve maslahatlar hikmet fiiline şehadet eder. Hikmet fiili ise, Hakîm ismiyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetine ve haşre delalet eder.
Şu âlemde tasarruf eden Zat’ın nihayetsiz hikmetle iş gördüğünün ikinci bürhanı: (Hem her şeyin san’atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki: Nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakik proğramını, küçücük bir tohumunda derc etmek, büyük bir ağacın sahife-i a’malini,)
[1] İnsân, 76:2-5.
ŞERH
ile onların ef’al, akval ve ahvalini nizam ve intizam altına almıştır. Hem nev-i beşeri yeryüzünde halife kılmakla o İlahi kanunların icra ve tatbikini onlardan istemiştir. İşte bütün peygamberler ve semavi kitabların gönderiliş gayesi budur.
Şimdi şu dünya memleketinde o Hâkim’in tasarrufatını görmek istersen ağaçlara bak. Her ağacın tarihçe-i hayatını çekirdeğinde dercedip muhafaza ediyor. Meselâ; küçücük incir çekirdeğinde koca incir ağacının proğramı dercediliyor. Keza zeytin ağacının bütün proğramını, zeytin çekirdeğinde muhafaza ediyor. O incir veya zeytin çekirdekleri, toprak altına atıldığında aslını muhafaza eden bir ağacı netice veriyor. Elbette bu fiil, kanun şeklindeki bir intizamın eseridir. İncir ile zeytini birer misâl olarak verdik. Dünyada mevcut olan bütün ağaçları birden düşün ve bunlara kıyas et! Hepsinin teşkilat proğramı ve kanunu, çekirdeğinde dercedilmiştir. Hangi çekirdeği toprağa atsan, aslını muhafaza eden bir ağacı netice verdiğini göreceksin.
Şimdi otlara bak! Bütün otların proğramı küçücük tohumlarında ve habbelerinde dercedilmektedir. Bahar mevsiminde yağmurun, o tohum ve habbelere isabet etmesiyle nebatat vücuda gelir. Şimdi güz mevsiminde vefat edip bahar mevsiminde yeniden hayata mazhar olan ve o camid ve cansız tohum ve habbelerden çıkan hadsiz nebatatı ve otları birden nazara alıp tefekkür et. Nebatatın ilk yaratılışından bugüne kadar her yerde bu ihatalı fiilin vücudu devam eder. Elbette böyle bir fiil, bir Hâkim-i Mutlak’ı ve O’nun koyduğu kanunu ve kâinatın bu kanuna itaat ettiğini bedaheten gösterir. Eşcar ve nebatat kendileri hakkında vaz’ edilen kanunlara itaat ettikleri gibi; Güneş, ay, yıldızlar ve bütün mahlûkat dahi kendileri için konulan kanunlara muvafık hareket ederler. Şayet mevcudat-ı alem, kendileri için vaz’edilen tekvini kanunlara itaat etmezse, kâinatın nizam ve intizamı bozulur ve âlem harab olur.
Âlemdeki bu tasarrufat-ı İlahiye, Cenab-ı Hakk’ın كُنْ “Ol” emri ile vücuda gelmekte ve her mevcud, bu emre boyun eğmektedir. كُنْ emr-i İlahisi, ilim, irade ve kudret sıfatlarını birden tazammun eder. Bu sebeple كُنْ emrinde, vücuda gelecek eşyanın; nasıl olacağı, ne olacağı ve ne kadar kolay vücuda geleceği hakikatleri mevcuddur. كُنْ emrini alan her şey, o emre itaat eder. Çünki o
ŞERH
ile onların ef’al, akval ve ahvalini nizam ve intizam altına almıştır. Hem nev-i beşeri yeryüzünde halife kılmakla o İlahi kanunların icra ve tatbikini onlardan istemiştir. İşte bütün peygamberler ve semavi kitabların gönderiliş gayesi budur.
Şimdi şu dünya memleketinde o Hâkim’in tasarrufatını görmek istersen ağaçlara bak. Her ağacın tarihçe-i hayatını çekirdeğinde dercedip muhafaza ediyor. Meselâ; küçücük incir çekirdeğinde koca incir ağacının proğramı dercediliyor. Keza zeytin ağacının bütün proğramını, zeytin çekirdeğinde muhafaza ediyor. O incir veya zeytin çekirdekleri, toprak altına atıldığında aslını muhafaza eden bir ağacı netice veriyor. Elbette bu fiil, kanun şeklindeki bir intizamın eseridir. İncir ile zeytini birer misâl olarak verdik. Dünyada mevcut olan bütün ağaçları birden düşün ve bunlara kıyas et! Hepsinin teşkilat proğramı ve kanunu, çekirdeğinde dercedilmiştir. Hangi çekirdeği toprağa atsan, aslını muhafaza eden bir ağacı netice verdiğini göreceksin.
Şimdi otlara bak! Bütün otların proğramı küçücük tohumlarında ve habbelerinde dercedilmektedir. Bahar mevsiminde yağmurun, o tohum ve habbelere isabet etmesiyle nebatat vücuda gelir. Şimdi güz mevsiminde vefat edip bahar mevsiminde yeniden hayata mazhar olan ve o camid ve cansız tohum ve habbelerden çıkan hadsiz nebatatı ve otları birden nazara alıp tefekkür et. Nebatatın ilk yaratılışından bugüne kadar her yerde bu ihatalı fiilin vücudu devam eder. Elbette böyle bir fiil, bir Hâkim-i Mutlak’ı ve O’nun koyduğu kanunu ve kâinatın bu kanuna itaat ettiğini bedaheten gösterir. Eşcar ve nebatat kendileri hakkında vaz’ edilen kanunlara itaat ettikleri gibi; Güneş, ay, yıldızlar ve bütün mahlûkat dahi kendileri için konulan kanunlara muvafık hareket ederler. Şayet mevcudat-ı alem, kendileri için vaz’edilen tekvini kanunlara itaat etmezse, kâinatın nizam ve intizamı bozulur ve âlem harab olur.
Âlemdeki bu tasarrufat-ı İlahiye, Cenab-ı Hakk’ın كُنْ “Ol” emri ile vücuda gelmekte ve her mevcud, bu emre boyun eğmektedir. كُنْ emr-i İlahisi, ilim, irade ve kudret sıfatlarını birden tazammun eder. Bu sebeple كُنْ emrinde, vücuda gelecek eşyanın; nasıl olacağı, ne olacağı ve ne kadar kolay vücuda geleceği hakikatleri mevcuddur. كُنْ emrini alan her şey, o emre itaat eder. Çünki o
ŞERH
o kâfirden almak üzere O Hâkim-i Zülcelal, ehl-i küfrü cezaya çarpacaktır.
Ya Rab! Sen Hâkim-i Mutlak’sın. Güneşten, aydan, yıldızdan, zerreden, arştan, ezelden ebede kadar kâinatta icra olunan tekvini kanunlar senindir. Bütün teklifi kanunları da sen vaz’ etmişsin. Buna tam iman ederiz. Bütün âleme ve bize rahmet olarak gönderdiğin Muhammed-i Arabi (a.s.m) Senin Resulündür. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), sırr-ı hikmet-i âlemi, Kur’an-ı Hakim’in verdiği ders ile açmış ve cin ve inse tebliğ etmiştir. O’nun her dediği doğrudur. Zira O’nun dilinden hak ve hakikatten başka bir kelam sudur etmez. Biz de bütün zerrat ve letaifimizle bu hak ve hakikate iman ederiz.
Evet, O Hâkim-i Mutlak, Hazret-i Cebrail (a.s) vasıtasıyla mevcudat-ı âleme müvekkel olan meleklere fıtri kanunları bildiriyor. Her şey, o tekvini kanunlara itaat ediyor. Kâfirin vücûdunun zerratı ve azaları da o emre itaat etmektedir. Demek kâinat bir mescid, mevcudat-ı âlem ise birer sacid hükmünde olduğu gibi; vücud-u insani dahi bir mescittir, zerreler o mescidde abid ve sacid hükmündedirler, evamir-i tekviniyeye itaat ederler. Hâkim isminin tecellisine mazhar olan Güneş, nizam ve intizam-ı âlemin zenbereğidir, mevcudat-ı âlemin de imamıdır. Tasarrufat-ı İlahiyenin merkezi olan Arş-ı A’zam’dan gelen evamir-i tekviniyenin ve fıtri kanunların ilk tebliğ mahalli Güneştir. Güneş “Dön!” emrini alıp hareket edince, seyyaratla beraber zerrat-ı âlem, bahusus kâinatın hulasası olan insanın vücudunun zerreleri de bu emirle harekete geçer. Demek âlem fabrikasının bütün çarkları beraber hareket etmektedir. Birinin hareketi, diğerlerinin de hareketini netice verir. Bu ise, âlemin hiçbir yerinde şirkin olmadığını isbat eder. O halde âlemde her şey hareket halindedir. Ta kıyamet kopana kadar bu hareket devam eder. Demek bu mevcudat başıboş değildir. Hâkim-i Mutlak’tan gelen emre itaat eder. Hem mevlevi misâl zikreder, hem cami cemaatı gibi namaz kılar. Mevcudat-ı âlemin kendilerine mahsus bir namazı ve tesbihi olduğunu gelecek ayet-i kerime haber vermektedir:
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
ŞERH
o kâfirden almak üzere O Hâkim-i Zülcelal, ehl-i küfrü cezaya çarpacaktır.
Ya Rab! Sen Hâkim-i Mutlak’sın. Güneşten, aydan, yıldızdan, zerreden, arştan, ezelden ebede kadar kâinatta icra olunan tekvini kanunlar senindir. Bütün teklifi kanunları da sen vaz’ etmişsin. Buna tam iman ederiz. Bütün âleme ve bize rahmet olarak gönderdiğin Muhammed-i Arabi (a.s.m) Senin Resulündür. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), sırr-ı hikmet-i âlemi, Kur’an-ı Hakim’in verdiği ders ile açmış ve cin ve inse tebliğ etmiştir. O’nun her dediği doğrudur. Zira O’nun dilinden hak ve hakikatten başka bir kelam sudur etmez. Biz de bütün zerrat ve letaifimizle bu hak ve hakikate iman ederiz.
Evet, O Hâkim-i Mutlak, Hazret-i Cebrail (a.s) vasıtasıyla mevcudat-ı âleme müvekkel olan meleklere fıtri kanunları bildiriyor. Her şey, o tekvini kanunlara itaat ediyor. Kâfirin vücûdunun zerratı ve azaları da o emre itaat etmektedir. Demek kâinat bir mescid, mevcudat-ı âlem ise birer sacid hükmünde olduğu gibi; vücud-u insani dahi bir mescittir, zerreler o mescidde abid ve sacid hükmündedirler, evamir-i tekviniyeye itaat ederler. Hâkim isminin tecellisine mazhar olan Güneş, nizam ve intizam-ı âlemin zenbereğidir, mevcudat-ı âlemin de imamıdır. Tasarrufat-ı İlahiyenin merkezi olan Arş-ı A’zam’dan gelen evamir-i tekviniyenin ve fıtri kanunların ilk tebliğ mahalli Güneştir. Güneş “Dön!” emrini alıp hareket edince, seyyaratla beraber zerrat-ı âlem, bahusus kâinatın hulasası olan insanın vücudunun zerreleri de bu emirle harekete geçer. Demek âlem fabrikasının bütün çarkları beraber hareket etmektedir. Birinin hareketi, diğerlerinin de hareketini netice verir. Bu ise, âlemin hiçbir yerinde şirkin olmadığını isbat eder. O halde âlemde her şey hareket halindedir. Ta kıyamet kopana kadar bu hareket devam eder. Demek bu mevcudat başıboş değildir. Hâkim-i Mutlak’tan gelen emre itaat eder. Hem mevlevi misâl zikreder, hem cami cemaatı gibi namaz kılar. Mevcudat-ı âlemin kendilerine mahsus bir namazı ve tesbihi olduğunu gelecek ayet-i kerime haber vermektedir:
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
ŞERH
“Ey Resulüm! (Görmedin mi) ilâhi vahiy ile sahip olduğun peygamberlik nuru ile gayb âleminin sırlarını bilmenle âdeta gözün ile görmüş gibi bilmedin mi? Elbette bilmişsindir. (Şüphe yok ki; göklerde olan da ve yerde olan da) bütün hayat sahipleri, bütün mevcudat (ve kanatlarını açıp) havada (uçan kuşlar da) (O) kâinatın Halık’ı olan (Ellahu Teâlâyı tesbihte bulunur.) Evet, bütün mahlûkat, O Mabud-u Bilhakkı devamlı olarak tenzihte, O’nun birliğine, kudret ve büyüklüğüne delâlet ve şahitlikte bulunurlar. Çünkü her biri birer kudret eseridir, O’nun vücub-u vücud ve vahdetine hal lisanı ile şahitlikte bulunmaktadır. Yerde ve gökte bulunan bütün mevcudat Cenab-ı Hakkı tesbih ederken, bir kısım kimseler, iradelerini kötüye kullanarak dalalete düşmüş, O yüce Mabud’a iman ve ibadet etmek nimetinden mahrum kalmışlardır. Fakat onların da varlığı, o ezeli yaratıcının varlığına bir delildir. Ne yazık ki, karanlıklar içinde kalmış gafiller, bu hakikattan habersiz bulunmaktadır. Mevcudat-ı alemden (her biri gerçekte) haddizatında (namazını) yani dua ve niyazını (ve tesbihini bilmiştir.) Cenab-ı Hak’ka muhtaç olup O’na sığınmak, niyazda bulunmak ve O Mabud-u Bilhakkı tesbih ve tazim etmek kabiliyetinde yaratılmıştır. (Ve Ellah Teâlâ da) mahlûkatının (ne yapar olduklarını hakkiyle bilendir.) Onların kabiliyetlerini iyiye kullandıklarını da, o yeteneklerine muhalif harekette bulunduklarını da tamamen bilir.”1
Demek ayet-i kerimenin ifadesiyle her mevcudun belli bir namazı ve tesbihi vardır.
O Hâkim-i Mutlak, kâinatı nizam ve intizam altına almak için “irade” sıfatından gelen tekvini kanunları vaz’ edip bütün mevcudatı o kanunlara itaat ettirdiği gibi; nev-i beşerin ef’al, akval ve ahvalini dahi nizam ve intizam altına almak için “kelâm” sıfatından gelen teklifi kanunları vaz’ etmiş ve peygamberler vasıtasıyla nev-i beşeri o kanunlara itaat etmeye davet etmiştir. Tekvini kanunlarla insanın vücudunu idare eden ve tedbirini gören bir Zat-ı Hâkim, hiç mümkün müdür ki; o insanın iradesinden doğan ef’al, akval ve ahvalini de teklifi kanunlarla nizam altına almasın. Bu teklifi kanunlar, semavi kitaplar ve sahifelerle bildirilmiş olup insanın iradesine bakar ve onu yaradılış gayesine sevkeder. O kitap ve suhufların başı kırk vecihle mu’cize olan “Kur’an-ı Azimu’ş-Şan”dır. Peygamberlerin reisi ise; bin mu’cizeyle te’yid edilen “Hazret-i Muhammed (a.s.m)”dır.
[1] Nûr, 24:41.
ŞERH
“Ey Resulüm! (Görmedin mi) ilâhi vahiy ile sahip olduğun peygamberlik nuru ile gayb âleminin sırlarını bilmenle âdeta gözün ile görmüş gibi bilmedin mi? Elbette bilmişsindir. (Şüphe yok ki; göklerde olan da ve yerde olan da) bütün hayat sahipleri, bütün mevcudat (ve kanatlarını açıp) havada (uçan kuşlar da) (O) kâinatın Halık’ı olan (Ellahu Teâlâyı tesbihte bulunur.) Evet, bütün mahlûkat, O Mabud-u Bilhakkı devamlı olarak tenzihte, O’nun birliğine, kudret ve büyüklüğüne delâlet ve şahitlikte bulunurlar. Çünkü her biri birer kudret eseridir, O’nun vücub-u vücud ve vahdetine hal lisanı ile şahitlikte bulunmaktadır. Yerde ve gökte bulunan bütün mevcudat Cenab-ı Hakkı tesbih ederken, bir kısım kimseler, iradelerini kötüye kullanarak dalalete düşmüş, O yüce Mabud’a iman ve ibadet etmek nimetinden mahrum kalmışlardır. Fakat onların da varlığı, o ezeli yaratıcının varlığına bir delildir. Ne yazık ki, karanlıklar içinde kalmış gafiller, bu hakikattan habersiz bulunmaktadır. Mevcudat-ı alemden (her biri gerçekte) haddizatında (namazını) yani dua ve niyazını (ve tesbihini bilmiştir.) Cenab-ı Hak’ka muhtaç olup O’na sığınmak, niyazda bulunmak ve O Mabud-u Bilhakkı tesbih ve tazim etmek kabiliyetinde yaratılmıştır. (Ve Ellah Teâlâ da) mahlûkatının (ne yapar olduklarını hakkiyle bilendir.) Onların kabiliyetlerini iyiye kullandıklarını da, o yeteneklerine muhalif harekette bulunduklarını da tamamen bilir.”1
Demek ayet-i kerimenin ifadesiyle her mevcudun belli bir namazı ve tesbihi vardır.
O Hâkim-i Mutlak, kâinatı nizam ve intizam altına almak için “irade” sıfatından gelen tekvini kanunları vaz’ edip bütün mevcudatı o kanunlara itaat ettirdiği gibi; nev-i beşerin ef’al, akval ve ahvalini dahi nizam ve intizam altına almak için “kelâm” sıfatından gelen teklifi kanunları vaz’ etmiş ve peygamberler vasıtasıyla nev-i beşeri o kanunlara itaat etmeye davet etmiştir. Tekvini kanunlarla insanın vücudunu idare eden ve tedbirini gören bir Zat-ı Hâkim, hiç mümkün müdür ki; o insanın iradesinden doğan ef’al, akval ve ahvalini de teklifi kanunlarla nizam altına almasın. Bu teklifi kanunlar, semavi kitaplar ve sahifelerle bildirilmiş olup insanın iradesine bakar ve onu yaradılış gayesine sevkeder. O kitap ve suhufların başı kırk vecihle mu’cize olan “Kur’an-ı Azimu’ş-Şan”dır. Peygamberlerin reisi ise; bin mu’cizeyle te’yid edilen “Hazret-i Muhammed (a.s.m)”dır.
[1] Nûr, 24:41.
ŞERH
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“(Göklerde ve yerde ne varsa) bütün mahlûkat O’nun halkı, mülkü ve abididir. (Ellah için tesbihte bulunmaktadır.) O Yüce Yaratıcının kudsiyetini, şerikten münezzeh olduğunu lisan-ı hâl ile itiraf edip durmaktadırlar. (Ve O) kerem sahibi Mâbud (Aziz’dir.) (Emri her şeye galiptir.) Ve (hikmet sahibidir.) bütün ilâhî fiilleri, dinî hükümleri nice hikmetlere ve maslahatlara dayanmaktadır.”1
Tekvini (fıtri) kanunların tümü, Resul-i Ekrem (a.s.m) vasıtasıyla geldiği gibi; teklifi şeriatların cümlesi de O’nun vasıtasıyla gelmiştir. Bütün peygamberlere gelen suhuf ve kitabların cümlesi, yine O’nun risaleti vasıtasıyla gelmiştir. Halik-ı âlemin hitap merkezi, O’nun hakikatidir. Evamir-i Rabbaniye, Hakikat-ı Muhammediye vasıtası ile peygamberlere geliyor. Peygamberlik silsilesinin son halkasını cesed-i mübareki teşkil ettiği için, o evamir-i Rabbaniyenin en son muhatabı O’nun cesed-i mübareki oluyor. Şimdi ise cesed-i mübareki aramızda yok, fakat O’nun nübuvvetinin tasarrufatı, kitab ve sünnet vasıtasıyla izn-i İlahi ile ebede kadar devam eder.
Seyyaratın Güneş etrafında ve elektronların çekirdek etrafındaki dönüşleri gibi, hacıların Kâbe etrafındaki dönüşleri de Hâkim isminin tecellisinden gelen kanuna dayanır. Demek bütün tekvini ve teklifi kanunlar, Hâkim ismine dayanır. Evet on iki seyyareyi Güneşin etrafında döndüren ve elektronları çekirdeğin etrafında çeviren Hâkim isminin muktezası olduğu gibi; hacıları Kâbe’nin etrafında döndüren aynı ismin muktezasıdır. Keza aynı ismin tecellisiyle melekler “Beytü’l-Ma’mur” etrafında dönüyor, bin bir ismin tecellisine mazhar olan Resul-i Ekrem’in hakikati dahi rahmet-i İlâhiyenin etrafında pervaz ediyor.
Demek bütün âlemin raks u deveranına sebeb olan Hakikat-i Muhammediyedir. Bütün kâinat, bu hakîkat etrafında dönüp duruyor, bütün âlem o cazibeye kapılmış gidiyor. O Hakikat-i Muhammediye de rahmet-i binihayenin ve muhabbet-i İlahiyenin cazibesine kapılmış âşıkane ve vazifedarane bir mukabelede bulunmaktadır. Ellah, bu sırr-ı azimin inkişafını bize nasib buyursun. Âmin.
[1] Haşr, 59:1.
ŞERH
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“(Göklerde ve yerde ne varsa) bütün mahlûkat O’nun halkı, mülkü ve abididir. (Ellah için tesbihte bulunmaktadır.) O Yüce Yaratıcının kudsiyetini, şerikten münezzeh olduğunu lisan-ı hâl ile itiraf edip durmaktadırlar. (Ve O) kerem sahibi Mâbud (Aziz’dir.) (Emri her şeye galiptir.) Ve (hikmet sahibidir.) bütün ilâhî fiilleri, dinî hükümleri nice hikmetlere ve maslahatlara dayanmaktadır.”1
Tekvini (fıtri) kanunların tümü, Resul-i Ekrem (a.s.m) vasıtasıyla geldiği gibi; teklifi şeriatların cümlesi de O’nun vasıtasıyla gelmiştir. Bütün peygamberlere gelen suhuf ve kitabların cümlesi, yine O’nun risaleti vasıtasıyla gelmiştir. Halik-ı âlemin hitap merkezi, O’nun hakikatidir. Evamir-i Rabbaniye, Hakikat-ı Muhammediye vasıtası ile peygamberlere geliyor. Peygamberlik silsilesinin son halkasını cesed-i mübareki teşkil ettiği için, o evamir-i Rabbaniyenin en son muhatabı O’nun cesed-i mübareki oluyor. Şimdi ise cesed-i mübareki aramızda yok, fakat O’nun nübuvvetinin tasarrufatı, kitab ve sünnet vasıtasıyla izn-i İlahi ile ebede kadar devam eder.
Seyyaratın Güneş etrafında ve elektronların çekirdek etrafındaki dönüşleri gibi, hacıların Kâbe etrafındaki dönüşleri de Hâkim isminin tecellisinden gelen kanuna dayanır. Demek bütün tekvini ve teklifi kanunlar, Hâkim ismine dayanır. Evet on iki seyyareyi Güneşin etrafında döndüren ve elektronları çekirdeğin etrafında çeviren Hâkim isminin muktezası olduğu gibi; hacıları Kâbe’nin etrafında döndüren aynı ismin muktezasıdır. Keza aynı ismin tecellisiyle melekler “Beytü’l-Ma’mur” etrafında dönüyor, bin bir ismin tecellisine mazhar olan Resul-i Ekrem’in hakikati dahi rahmet-i İlâhiyenin etrafında pervaz ediyor.
Demek bütün âlemin raks u deveranına sebeb olan Hakikat-i Muhammediyedir. Bütün kâinat, bu hakîkat etrafında dönüp duruyor, bütün âlem o cazibeye kapılmış gidiyor. O Hakikat-i Muhammediye de rahmet-i binihayenin ve muhabbet-i İlahiyenin cazibesine kapılmış âşıkane ve vazifedarane bir mukabelede bulunmaktadır. Ellah, bu sırr-ı azimin inkişafını bize nasib buyursun. Âmin.
[1] Haşr, 59:1.
ŞERH
Hikmet fiilinin üçüncü manası ise; her şeyi san’atlı yapmaktır. Yani her mevcud, gayet derece san’atlı vücuda geliyor. O mevcudun böyle hüsn-ü san’atta yaratılması, elbette Hakem bir Zatı gösterir. Şimdi bu üçüncü mananın isbatına geçiyoruz:
Şu teşhirgah-ı âlemde bulunan her şeyde bir hüsn-ü san’at görünüyor. Bu ise Hakem ismiyle müsemma bir Zat-ı Zülkemal’i gösterir. Mevcudat-ı âlem içinde en mükemmel bir surette hüsn-ü san’at ile yaratılan insandır. Cenab-ı Hak, Tin suresinde insanı ahsen-i takvimde yarattığını şöyle ifade etmektedir:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
“(Muhakkak ki: Biz, insanı en güzel bir biçimde) en mükemmel bir şekil ve surette (yarattık.)”1
İnsanın ahsen-i takvim suretinde yaratılması hususunda üç mühim hakikat var:
Birincisi: İnsan, maddeten bu kâinatın küçük bir fihristesi ve hulasası hükmündedir.
İkincisi: İnsan, manen bin bir ism-i İlahinin ayinesidir.
Üçüncüsü: Âlem-i imkan denilen kâinatı ve âlem-i vücub denilen esma ve sıfat-ı İlahiyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enaniyetine takılmıştır.
İşte insan, böyle cami ve külli bir mahiyette yaratılmıştır.
Müellif (r.a)’ın “küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazain-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmalarının ayinelerini dercetmek” cümlesi, mezkur üç hakikati ifade etmektedir.
Müellif (r.a), başka bir eserinde ise insanın bu mahiyetini, şu veciz ifadeleriyle şöyle dile getirmiştir:
“Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetinin icmali şudur:
Esma-i İlahiyeye ait garaibin fihristesi, hem şuun ve sıfât-ı İlahiyenin bir mikyası, hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı, hem bu âlem-i kebirin bir listesi, hem şu kâinatın bir haritası, hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi, hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi, hem mevcudata serpilen ve evkata takılan
[1] Tîn, 95:4.
ŞERH
Hikmet fiilinin üçüncü manası ise; her şeyi san’atlı yapmaktır. Yani her mevcud, gayet derece san’atlı vücuda geliyor. O mevcudun böyle hüsn-ü san’atta yaratılması, elbette Hakem bir Zatı gösterir. Şimdi bu üçüncü mananın isbatına geçiyoruz:
Şu teşhirgah-ı âlemde bulunan her şeyde bir hüsn-ü san’at görünüyor. Bu ise Hakem ismiyle müsemma bir Zat-ı Zülkemal’i gösterir. Mevcudat-ı âlem içinde en mükemmel bir surette hüsn-ü san’at ile yaratılan insandır. Cenab-ı Hak, Tin suresinde insanı ahsen-i takvimde yarattığını şöyle ifade etmektedir:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
“(Muhakkak ki: Biz, insanı en güzel bir biçimde) en mükemmel bir şekil ve surette (yarattık.)”1
İnsanın ahsen-i takvim suretinde yaratılması hususunda üç mühim hakikat var:
Birincisi: İnsan, maddeten bu kâinatın küçük bir fihristesi ve hulasası hükmündedir.
İkincisi: İnsan, manen bin bir ism-i İlahinin ayinesidir.
Üçüncüsü: Âlem-i imkan denilen kâinatı ve âlem-i vücub denilen esma ve sıfat-ı İlahiyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enaniyetine takılmıştır.
İşte insan, böyle cami ve külli bir mahiyette yaratılmıştır.
Müellif (r.a)’ın “küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazain-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmalarının ayinelerini dercetmek” cümlesi, mezkur üç hakikati ifade etmektedir.
Müellif (r.a), başka bir eserinde ise insanın bu mahiyetini, şu veciz ifadeleriyle şöyle dile getirmiştir:
“Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetinin icmali şudur:
Esma-i İlahiyeye ait garaibin fihristesi, hem şuun ve sıfât-ı İlahiyenin bir mikyası, hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı, hem bu âlem-i kebirin bir listesi, hem şu kâinatın bir haritası, hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi, hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi, hem mevcudata serpilen ve evkata takılan
[1] Tîn, 95:4.
ŞERH
vücudu ve nümunesi, insandaki kuvvelerdir ve latifelerdir ve hakeza... İnsan, küçük bir mikyasta, kâinattaki hakaik-i imaniyeyi şuhud derecesinde gösterebilir.”1
“İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ: Nasılki insanda kuvve-i hâfızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuz’un vücuduna kat’î delildir. Öyle de: İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiblerinin ihtiyarına zıd ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat’î bir delildir.
Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime, bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerirenin vücudunu ihsas ederler.”2
“Ey esbabperest insan! Acaba garib cevherlerden yapılmış bir acib kasrı görsen ki, yapılıyor. Onun binasında sarfedilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında aynı günde şark, şimal, garb, cenubdan o cevherli taşlar kolaylıkla celbolup yapıldığını görsen; hiç şübhen kalır mı ki; o kasrı yapan usta, bütün Küre-i Arz’a hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır.
İşte herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlahîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuz’dan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anasır âleminden geldiği gibi; hacatı ebede uzanmış, emelleri semavat ve arzın aktarında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvarında dağılmış bir saray-ı acib ve bir kasr-ı garibdir.”3
[1] Lem‘alar, 30. Lem‘a, 6. Nükte, s. 355.
[2] Lem‘alar, 13. Lem‘a, 10. İşâret, s. 83.
[3] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 14. Nota, s. 135.
ŞERH
vücudu ve nümunesi, insandaki kuvvelerdir ve latifelerdir ve hakeza... İnsan, küçük bir mikyasta, kâinattaki hakaik-i imaniyeyi şuhud derecesinde gösterebilir.”1
“İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ: Nasılki insanda kuvve-i hâfızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuz’un vücuduna kat’î delildir. Öyle de: İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiblerinin ihtiyarına zıd ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat’î bir delildir.
Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime, bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerirenin vücudunu ihsas ederler.”2
“Ey esbabperest insan! Acaba garib cevherlerden yapılmış bir acib kasrı görsen ki, yapılıyor. Onun binasında sarfedilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında aynı günde şark, şimal, garb, cenubdan o cevherli taşlar kolaylıkla celbolup yapıldığını görsen; hiç şübhen kalır mı ki; o kasrı yapan usta, bütün Küre-i Arz’a hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır.
İşte herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlahîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuz’dan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anasır âleminden geldiği gibi; hacatı ebede uzanmış, emelleri semavat ve arzın aktarında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvarında dağılmış bir saray-ı acib ve bir kasr-ı garibdir.”3
[1] Lem‘alar, 30. Lem‘a, 6. Nükte, s. 355.
[2] Lem‘alar, 13. Lem‘a, 10. İşâret, s. 83.
[3] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 14. Nota, s. 135.
Demek nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki, o da insandır.
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!”1
Üçüncüsü: Kâinatı ve esma-i İlahiyeyi açacak anahtarlar külçesi, insanın vücudunda dercedilmiştir. İnsan, akıl defterinde bulunan on havas ile alem-i imkanı, kalb cüzdanında bulunan on letaif ile de alem-i vücubu keşfeder. Göz olmazsa, bu alem birşeye yarar mı? Kulak olmazsa alem kaç para eder? Dil olmazsa, dünya insanın başına yıkılır. Akıl olmazsa, hiçbir şeyi düşünemez. Evet insan, bir tılsım ve bir muammadır. İnsan eğer fıtratında dercedilen anahtarlarla kendini açabilirse, yani mahiyetini anlayabilirse bütün âlemi ve o âlemde tecelli eden Ellah’ın binbir ismini de okuyup onunla Ellah’ı tanıyabilir. Yunus Emre, bu hakikati veciz bir ifadeyle şöyle dile getirmiştir:
“Bir ben vardır bende, benden içeru.”
Hulasa: İnsan; tecelliyat-ı zatiyeye mazhardır. Yani kâinatın bir hulasası ve bin bir ismin ayinesidir.
İnsanı böyle emsalsiz bir mu’cize-i san’at olarak yaratan Sani-i Zülcelâl, hiç mümkün müdür ki, böyle bir acube-i san’atı öldükten sonra diriltmesin, kabirde karınca ve farelere yem etsin. Haşa! İnsana yapılan böyle bir muamele, O Hakem-i Mutlaka yakışır mı? Hilkâtın sırrını çözmüş, kendini tanımış, Halıkına imân ve muhabbet etmiş, emirlerini tutmuş, yasaklarından sakınmış, âlemi Ellah namına mütalaa etmiş olanlarla; taş ve ot gibi yaşamış, hilkât-ı kâinatı düşünmemiş, kendi hilkatındaki hikmeti araştırmamış, Hakem-i Mutlak’ı tanımamış, akla gelen her nevi zulmü irtikâp etmiş olanları bir tutması, aynı kefede tartması, birine mükâfat, diğerine ceza vermemesi imkânı var mıdır? Haşa ve kella! Acaba bu sırları çözenlerle çözmeyenler bir tutulur mu? Bir seviyede tutulsa hikmet-i İlahiyeye muvafık olur mu? Bir tutulması, Hakem ismine zıt değil midir? Elbette bu, hikmet-i Rabbaniyeye taban tabana zıttır. Öyle ise insan öldükten sonra tekrar dirilecek, haşir meydanına çıkacak ve Hakem-i Mutlak onları hesaba çekecektir. Bu muamele, o hikmetin muktezasıdır. Sad 27-28 ;
[1] Sözler, 33. Söz, 31. Pencere, s. 686-687.
Demek nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki, o da insandır.
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!”1
Üçüncüsü: Kâinatı ve esma-i İlahiyeyi açacak anahtarlar külçesi, insanın vücudunda dercedilmiştir. İnsan, akıl defterinde bulunan on havas ile alem-i imkanı, kalb cüzdanında bulunan on letaif ile de alem-i vücubu keşfeder. Göz olmazsa, bu alem birşeye yarar mı? Kulak olmazsa alem kaç para eder? Dil olmazsa, dünya insanın başına yıkılır. Akıl olmazsa, hiçbir şeyi düşünemez. Evet insan, bir tılsım ve bir muammadır. İnsan eğer fıtratında dercedilen anahtarlarla kendini açabilirse, yani mahiyetini anlayabilirse bütün âlemi ve o âlemde tecelli eden Ellah’ın binbir ismini de okuyup onunla Ellah’ı tanıyabilir. Yunus Emre, bu hakikati veciz bir ifadeyle şöyle dile getirmiştir:
“Bir ben vardır bende, benden içeru.”
Hulasa: İnsan; tecelliyat-ı zatiyeye mazhardır. Yani kâinatın bir hulasası ve bin bir ismin ayinesidir.
İnsanı böyle emsalsiz bir mu’cize-i san’at olarak yaratan Sani-i Zülcelâl, hiç mümkün müdür ki, böyle bir acube-i san’atı öldükten sonra diriltmesin, kabirde karınca ve farelere yem etsin. Haşa! İnsana yapılan böyle bir muamele, O Hakem-i Mutlaka yakışır mı? Hilkâtın sırrını çözmüş, kendini tanımış, Halıkına imân ve muhabbet etmiş, emirlerini tutmuş, yasaklarından sakınmış, âlemi Ellah namına mütalaa etmiş olanlarla; taş ve ot gibi yaşamış, hilkât-ı kâinatı düşünmemiş, kendi hilkatındaki hikmeti araştırmamış, Hakem-i Mutlak’ı tanımamış, akla gelen her nevi zulmü irtikâp etmiş olanları bir tutması, aynı kefede tartması, birine mükâfat, diğerine ceza vermemesi imkânı var mıdır? Haşa ve kella! Acaba bu sırları çözenlerle çözmeyenler bir tutulur mu? Bir seviyede tutulsa hikmet-i İlahiyeye muvafık olur mu? Bir tutulması, Hakem ismine zıt değil midir? Elbette bu, hikmet-i Rabbaniyeye taban tabana zıttır. Öyle ise insan öldükten sonra tekrar dirilecek, haşir meydanına çıkacak ve Hakem-i Mutlak onları hesaba çekecektir. Bu muamele, o hikmetin muktezasıdır. Sad 27-28 ;
[1] Sözler, 33. Söz, 31. Pencere, s. 686-687.
ŞERH
kadar var ki; biz Senin Habibine, sair peygamberan-ı izama, evliya, asfiya ve ulema-i İslam’a tabi olduk. Ya Rab! Bu zevat-ı kiramın hürmetine taklidimizi tahkike çevir. Âmin.
رَبَّنَا اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادى لِلْايمَانِ اَنْ امِنُوا بِرَبِّكُمْ فَامَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّاَتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْاَبْرَارِ
“(Ey Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize imân ediniz.’ diye imâna çağıran bir davetçiyi işittik.) Ey Rabbimiz! Sen yüce katından bir lütuf eseri olarak Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ı bütün insanlara Peygamber olarak gönderdin. O’nun davetini duyduk. Bizler de hamdolsun (hemen) O Zat’a tabi olarak O’nun emrine imtisalen (imân ettik,) O’nun ümmetinden olmak şerefine kavuştuk. (Ey Rabbimiz! Artık günahlarımızı bağışla.) Hatalarımızı setret, onlarla bizi muahaze etme. (Kusurlarımızı ört,) affet ve gizle. (Ve salih kullar ile beraber ruhlarımızı kabzeyle.) Bizleri, mübarek kulların olan peygamberler ve veliler ile beraber haşret, bizleri onların sohbetlerine devam edenlerden ve iltifatlarına nail olanlardan kıl.”1
رَبَّنَا وَاتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيمَةِ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْميعَادَ
“(Ey Rabbimiz! Peygamberlerine karşı) onların lisaniyle, vasıtasıyle (bizlere) biz âciz kullarına lütfen (va’d ettiklerini) lütuf ve rahmetini, Cennet ve cemalini (bizlere ihsan buyur. Ve bizleri kıyamet gününde rezil ve rüsvay etme. Şüphe yok ki, Sen va’d buyurduğundan dönmezsin.) Mü’min kullarına sevap vereceğine, dua ve niyazda bulunanların istirhamlarını kabul buyuracağına dair olan vadinde, müjdende hâşâ cayma söz konusu olamaz. Artık biz kullarını da imân ve itaat dairesinde sabit kıl, bu dua ve niyazımızı kabul buyur.”2
Cennet, insanın iman ve amel-i salihinin tecessüm etmiş şeklidir. Zira insanın imanı ve tefekkürü Cennetin temel yapılarını, mesela köşklerini; ibadet ve
[1] Âl-i Imrân, 3:193.
[2] Âl-i Imrân, 3:194.
ŞERH
kadar var ki; biz Senin Habibine, sair peygamberan-ı izama, evliya, asfiya ve ulema-i İslam’a tabi olduk. Ya Rab! Bu zevat-ı kiramın hürmetine taklidimizi tahkike çevir. Âmin.
رَبَّنَا اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادى لِلْايمَانِ اَنْ امِنُوا بِرَبِّكُمْ فَامَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّاَتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْاَبْرَارِ
“(Ey Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize imân ediniz.’ diye imâna çağıran bir davetçiyi işittik.) Ey Rabbimiz! Sen yüce katından bir lütuf eseri olarak Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ı bütün insanlara Peygamber olarak gönderdin. O’nun davetini duyduk. Bizler de hamdolsun (hemen) O Zat’a tabi olarak O’nun emrine imtisalen (imân ettik,) O’nun ümmetinden olmak şerefine kavuştuk. (Ey Rabbimiz! Artık günahlarımızı bağışla.) Hatalarımızı setret, onlarla bizi muahaze etme. (Kusurlarımızı ört,) affet ve gizle. (Ve salih kullar ile beraber ruhlarımızı kabzeyle.) Bizleri, mübarek kulların olan peygamberler ve veliler ile beraber haşret, bizleri onların sohbetlerine devam edenlerden ve iltifatlarına nail olanlardan kıl.”1
رَبَّنَا وَاتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيمَةِ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْميعَادَ
“(Ey Rabbimiz! Peygamberlerine karşı) onların lisaniyle, vasıtasıyle (bizlere) biz âciz kullarına lütfen (va’d ettiklerini) lütuf ve rahmetini, Cennet ve cemalini (bizlere ihsan buyur. Ve bizleri kıyamet gününde rezil ve rüsvay etme. Şüphe yok ki, Sen va’d buyurduğundan dönmezsin.) Mü’min kullarına sevap vereceğine, dua ve niyazda bulunanların istirhamlarını kabul buyuracağına dair olan vadinde, müjdende hâşâ cayma söz konusu olamaz. Artık biz kullarını da imân ve itaat dairesinde sabit kıl, bu dua ve niyazımızı kabul buyur.”2
Cennet, insanın iman ve amel-i salihinin tecessüm etmiş şeklidir. Zira insanın imanı ve tefekkürü Cennetin temel yapılarını, mesela köşklerini; ibadet ve
[1] Âl-i Imrân, 3:193.
[2] Âl-i Imrân, 3:194.
ŞERH
tesbihatı ise, Cennetin fakihelerini netice verir. Madem mü’min burada iman ile Halikını bin bir isim ve sıfatıyla tanımış, her bir ismin nihayetsiz hazinelerine inanmış, o imanın gereği olan külli ibadetleri yapmış ve böylece Rabbini razı etmiştir. Elbette hiçbir ameli karşılıksız ve neticesiz kalmaz. O Zat-ı Hakim, o ehl-i imanın maddi ve manevi duygu ve cihazatıyla yapmış olduğu bütün amellerinin mükafatını, “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşere hutur etmiş”1 bir tarzda ikram etmesi, nihayetsiz hikmetinin muktezasıdır. Madem Muhbir-i Sadık (a.s.m), böyle bir saadetin müjdesini vermiş, elbette bu doğrudur ve tam mutabık-ı muktezay-ı haldir. Bir mü’min, bu dünyada letaif, hissiyat ve cihazatını, iman ve amel ile ne kadar inkişaf ettirmiş ise, Cennetteki derecat ve saadeti de ona göre inkişaf edecektir. İman bir çekirdek olup Cenneti netice verir. Bir mü’mine Cennette ikram edilen yer, semavat ve arz kadardır. Mü’min, küllileşerek kâinat kadar ibadet ettiği ve bir zabit gibi mevcudat-ı âlemin ibadetlerini Ellah’a takdim ettiği için, böyle mükâfata nail olacaktır. Gelecek ayet-i kerimeler bu müjdeyi haber vermektedir:
وَسَارِعُوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَ
“Ey mü’minler! Üzerinize düşen kulluk vazifelerinizi yerine getirmeye çalışınız (ve) insanlık hali vuku bulan kusurlarınızdan dolayı (Rabbinizen mağfiret dileyiniz, ilâhî affı temenni etmeye koşunuz. Ve ilâhî mağfirete ulaşmanıza vesile olacak olan vazifeleri, farizaları yerine getirmeye gayret eyleyiniz. Ne kadar sâlih amellerde bulunsanız bile onlara güvenip aldanmayınız. Kul, kusurdan uzak olamıyacağı için daima tevbe ve istiğfar edici olunuz ve Ellah’ın lütfuna kavuşma temennisinde bulunarak (eni gökler ile yer genişliğinde olan bir Cennete koşunuz) öyle muazzam, semavat ve arzdan daha çok geniş olan bir ebediyet ve saadet âlemine gidebilmek için ibâdet ve itaate, iyilik ve takvaya devam ediniz (ki) o Cennet (muttakiler) şirki, measiyi ve masivayı terk edip ibâdet ve itaatte bulunanlar (için hazırlanmıştır.) Binaenaleyh siz de takva sahipleri gurubuna dahil olunuz ki, öyle büyük bir mükâfata kavuşasınız.”2
[1] Hadîs-i şerîf meâli.
[2] Âl-i Imrân, 3:133.
ŞERH
tesbihatı ise, Cennetin fakihelerini netice verir. Madem mü’min burada iman ile Halikını bin bir isim ve sıfatıyla tanımış, her bir ismin nihayetsiz hazinelerine inanmış, o imanın gereği olan külli ibadetleri yapmış ve böylece Rabbini razı etmiştir. Elbette hiçbir ameli karşılıksız ve neticesiz kalmaz. O Zat-ı Hakim, o ehl-i imanın maddi ve manevi duygu ve cihazatıyla yapmış olduğu bütün amellerinin mükafatını, “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşere hutur etmiş”1 bir tarzda ikram etmesi, nihayetsiz hikmetinin muktezasıdır. Madem Muhbir-i Sadık (a.s.m), böyle bir saadetin müjdesini vermiş, elbette bu doğrudur ve tam mutabık-ı muktezay-ı haldir. Bir mü’min, bu dünyada letaif, hissiyat ve cihazatını, iman ve amel ile ne kadar inkişaf ettirmiş ise, Cennetteki derecat ve saadeti de ona göre inkişaf edecektir. İman bir çekirdek olup Cenneti netice verir. Bir mü’mine Cennette ikram edilen yer, semavat ve arz kadardır. Mü’min, küllileşerek kâinat kadar ibadet ettiği ve bir zabit gibi mevcudat-ı âlemin ibadetlerini Ellah’a takdim ettiği için, böyle mükâfata nail olacaktır. Gelecek ayet-i kerimeler bu müjdeyi haber vermektedir:
وَسَارِعُوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَ
“Ey mü’minler! Üzerinize düşen kulluk vazifelerinizi yerine getirmeye çalışınız (ve) insanlık hali vuku bulan kusurlarınızdan dolayı (Rabbinizen mağfiret dileyiniz, ilâhî affı temenni etmeye koşunuz. Ve ilâhî mağfirete ulaşmanıza vesile olacak olan vazifeleri, farizaları yerine getirmeye gayret eyleyiniz. Ne kadar sâlih amellerde bulunsanız bile onlara güvenip aldanmayınız. Kul, kusurdan uzak olamıyacağı için daima tevbe ve istiğfar edici olunuz ve Ellah’ın lütfuna kavuşma temennisinde bulunarak (eni gökler ile yer genişliğinde olan bir Cennete koşunuz) öyle muazzam, semavat ve arzdan daha çok geniş olan bir ebediyet ve saadet âlemine gidebilmek için ibâdet ve itaate, iyilik ve takvaya devam ediniz (ki) o Cennet (muttakiler) şirki, measiyi ve masivayı terk edip ibâdet ve itaatte bulunanlar (için hazırlanmıştır.) Binaenaleyh siz de takva sahipleri gurubuna dahil olunuz ki, öyle büyük bir mükâfata kavuşasınız.”2
[1] Hadîs-i şerîf meâli.
[2] Âl-i Imrân, 3:133.
METİN
(Şimdi, hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-i rububiyyete hâkim bir hikmet; o rububiyyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin. Ve ebedi taltif etmesin?)
ŞERH
Kâbe itibariyle âlemin kalbidir. Bin bir ism-i İlâhinin tecelligâhıdır. Vahy-i İlahinin indiği yerdir. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Mekke şehrine kasem etmiştir. Bu dördü bir kefeye, insan ise tek başına diğer bir kefeye konulmuştur. Zira ayet-i kerimenin devamında şöyle buyrulmaktadır:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
Ayet-i kerimede geçen “takvim” kelimesi, “tesbit” manasındadır. Bu durumda, insan bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyenin ayinesi ve kâinatın hulasası olması hasebiyle en güzel tesbit yeridir. Çünki; hem bin bir ism-i İlâhi onda toplanmış, hem de bütün âlem onda cem olmuştur. Hem de alem-i imkan ve alem-i vücubu açacak anahtarlar külçesi, mahiyet-i insaniyede dercedilmiştir. Ancak bu kadar yüksek bir fıtratta yaratılan insan, en güzel bir tesbit yeri olduğunu anlamaz ve ona muvafık hareket etmezse, bu defa bütün mahlukat içinde en büyük sukuta düçar olacaktır. Zira en âla bir şey, şayet bozulursa en edna ve adi bir şey derekesine sukut eder. Gelecek ayet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir:
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ
İnsan, en güzel tesbit yeri olmasına rağmen, bu hakikati anlayanlar olduğu gibi; anlamayanlar da var. Kendi mahiyetini bilmeyen insanlar, esfel-i safiline sukut edeceklerdir.
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
ayet-i kerimesinin sarahatiyle bu muammayı halledenler ve bu tılsımı çözenler ise; yani esma-i İlâhiyenin ayinesi ve bütün âlemin hulâsası olduğunu derkedip iman eden ve amal-i salihi işleyenler ise, kurtulup âlây-ı illiyyine çıkacaklardır.
(Şimdi, hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-i rububiyyete hâkim bir hikmet; o rububiyyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin. Ve ebedi taltif etmesin?)
Kâinattaki asar ve ef’alinin şehadetiyle anlaşıldı ki; bu kâinatın sahib ve maliki, Hakîm, Hâkim ve Hakem bir Zattır. Hem de Rahim-i Mutlak’tır. Nebiyy-i
METİN
(Şimdi, hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-i rububiyyete hâkim bir hikmet; o rububiyyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin. Ve ebedi taltif etmesin?)
ŞERH
Kâbe itibariyle âlemin kalbidir. Bin bir ism-i İlâhinin tecelligâhıdır. Vahy-i İlahinin indiği yerdir. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Mekke şehrine kasem etmiştir. Bu dördü bir kefeye, insan ise tek başına diğer bir kefeye konulmuştur. Zira ayet-i kerimenin devamında şöyle buyrulmaktadır:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
Ayet-i kerimede geçen “takvim” kelimesi, “tesbit” manasındadır. Bu durumda, insan bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyenin ayinesi ve kâinatın hulasası olması hasebiyle en güzel tesbit yeridir. Çünki; hem bin bir ism-i İlâhi onda toplanmış, hem de bütün âlem onda cem olmuştur. Hem de alem-i imkan ve alem-i vücubu açacak anahtarlar külçesi, mahiyet-i insaniyede dercedilmiştir. Ancak bu kadar yüksek bir fıtratta yaratılan insan, en güzel bir tesbit yeri olduğunu anlamaz ve ona muvafık hareket etmezse, bu defa bütün mahlukat içinde en büyük sukuta düçar olacaktır. Zira en âla bir şey, şayet bozulursa en edna ve adi bir şey derekesine sukut eder. Gelecek ayet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir:
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ
İnsan, en güzel tesbit yeri olmasına rağmen, bu hakikati anlayanlar olduğu gibi; anlamayanlar da var. Kendi mahiyetini bilmeyen insanlar, esfel-i safiline sukut edeceklerdir.
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
ayet-i kerimesinin sarahatiyle bu muammayı halledenler ve bu tılsımı çözenler ise; yani esma-i İlâhiyenin ayinesi ve bütün âlemin hulâsası olduğunu derkedip iman eden ve amal-i salihi işleyenler ise, kurtulup âlây-ı illiyyine çıkacaklardır.
(Şimdi, hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-i rububiyyete hâkim bir hikmet; o rububiyyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin. Ve ebedi taltif etmesin?)
Kâinattaki asar ve ef’alinin şehadetiyle anlaşıldı ki; bu kâinatın sahib ve maliki, Hakîm, Hâkim ve Hakem bir Zattır. Hem de Rahim-i Mutlak’tır. Nebiyy-i
ŞERH
Muhterem (s.a.v) ise, hikmet-i mücesseme ve rahmet-i mütecessidedir. O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’da, iki nokta kemal derecede toplanmıştır. Yani kâinata gelen bütün rahmetler, O’nun vasıtasıyla geldiği gibi; kâinatta icra olunan kavanin-i tekviniye ve insanın ef’al, akval ve ahvalini nizam altına alan kavanin-i teklifiye ile tezahür eden hikmetler ve maslahatlar yine Hakikat-i Muhammediye (a.s.m) vasıtasıyla geliyor, iniyor. O halde denilebilir ki; bütün âlem O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın sayesinde ayakta duruyor. Semavat ve arz ve onlar içindeki mevcudat, kısaca her şey O’nu tanıyor, biliyor ve O’nun nuruyla alakadardır. Çünkü O Zat (a.s.m), Hakîm ve Rahim isimlerine a’zami mertebede mazhardır. Resul-i Ekrem (a.s.m)’dan sonra bu iki isme azami mertebede ayinedarlık eden Hazret-i İbrahim (a.s)’dır. Evet, nasıl ki dört unsur, maddi olarak âlemdeki her mevcudda bulunduğu gibi; nur-u Muhammedi (a.s.m) da kâinatın mayesi olması hasebiyle manen her mevcudun vücuduna ve bekasına sebebtir ve onunla münasebetdardır.
Hulasa: Şu kainatta asarı görünen hikmet fiili Hakîm, Hâkim ve Hakem bir Zat’ı gösterir. Bu kainatta tasarruf eden Zat-ı Zü’l-Celal, Hakîm’dir. İnsanın üç yüz altmış azasının her birinde pek çok maslahat ve faidelere riayet edilmesi bunun bir delilidir. Keza O Zat-ı Zü’l-Celal, Hâkim’dir. Bütün çiçeklerin sahife-i a’mallerini, tarihçe-i hayatlarını ve fihriste-i cihazatlarını intizamla yani bir kanunla çiçeklerin tohumlarında dercetmesi bunun bir misalidir. Keza O Zat-ı Zü’l-Celal, Hakem’dir. İnsanı kainata bir fihriste, bin bir ismine ayine ve kainatı ve esma-i İlahiyeyi keşfedecek anahtarlar külçesini onun mahiyetinde yaratması bunun şahididir. Bütün bunlar birer fiildir. Bu fiillerin arkasında Hakîm, Hâkim ve Hakem bir Zat’ın varlığı akıl ve kalb gözüne görünür. Elbette böyle nihayetsiz hikmet sahibi bir Zat, iman ve ubudiyetle hükumetinin cenah-ı himayesine iltica edenleri taltif edecek, hikmet-i hükumete inkar ve isyan ile mukabele eden asileri ise cezalandıracaktır. Madem bu dünyada o hikmete muvafık bir mükafat ve ceza görünmüyor. Elbette o hikmete muvafık bir mükafat ve ceza mahalli olacaktır. Lisan-ı Şer’i’de bu mahalle “Cennet ve Cehennem” denir.
ŞERH
Muhterem (s.a.v) ise, hikmet-i mücesseme ve rahmet-i mütecessidedir. O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’da, iki nokta kemal derecede toplanmıştır. Yani kâinata gelen bütün rahmetler, O’nun vasıtasıyla geldiği gibi; kâinatta icra olunan kavanin-i tekviniye ve insanın ef’al, akval ve ahvalini nizam altına alan kavanin-i teklifiye ile tezahür eden hikmetler ve maslahatlar yine Hakikat-i Muhammediye (a.s.m) vasıtasıyla geliyor, iniyor. O halde denilebilir ki; bütün âlem O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın sayesinde ayakta duruyor. Semavat ve arz ve onlar içindeki mevcudat, kısaca her şey O’nu tanıyor, biliyor ve O’nun nuruyla alakadardır. Çünkü O Zat (a.s.m), Hakîm ve Rahim isimlerine a’zami mertebede mazhardır. Resul-i Ekrem (a.s.m)’dan sonra bu iki isme azami mertebede ayinedarlık eden Hazret-i İbrahim (a.s)’dır. Evet, nasıl ki dört unsur, maddi olarak âlemdeki her mevcudda bulunduğu gibi; nur-u Muhammedi (a.s.m) da kâinatın mayesi olması hasebiyle manen her mevcudun vücuduna ve bekasına sebebtir ve onunla münasebetdardır.
Hulasa: Şu kainatta asarı görünen hikmet fiili Hakîm, Hâkim ve Hakem bir Zat’ı gösterir. Bu kainatta tasarruf eden Zat-ı Zü’l-Celal, Hakîm’dir. İnsanın üç yüz altmış azasının her birinde pek çok maslahat ve faidelere riayet edilmesi bunun bir delilidir. Keza O Zat-ı Zü’l-Celal, Hâkim’dir. Bütün çiçeklerin sahife-i a’mallerini, tarihçe-i hayatlarını ve fihriste-i cihazatlarını intizamla yani bir kanunla çiçeklerin tohumlarında dercetmesi bunun bir misalidir. Keza O Zat-ı Zü’l-Celal, Hakem’dir. İnsanı kainata bir fihriste, bin bir ismine ayine ve kainatı ve esma-i İlahiyeyi keşfedecek anahtarlar külçesini onun mahiyetinde yaratması bunun şahididir. Bütün bunlar birer fiildir. Bu fiillerin arkasında Hakîm, Hâkim ve Hakem bir Zat’ın varlığı akıl ve kalb gözüne görünür. Elbette böyle nihayetsiz hikmet sahibi bir Zat, iman ve ubudiyetle hükumetinin cenah-ı himayesine iltica edenleri taltif edecek, hikmet-i hükumete inkar ve isyan ile mukabele eden asileri ise cezalandıracaktır. Madem bu dünyada o hikmete muvafık bir mükafat ve ceza görünmüyor. Elbette o hikmete muvafık bir mükafat ve ceza mahalli olacaktır. Lisan-ı Şer’i’de bu mahalle “Cennet ve Cehennem” denir.
ŞERH
Şu kâinatta adalet fiili, üç surette tezahür etmektedir:
Birincisi: Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, her şeyi yerli yerine koymaktır.
İkincisi: Her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermek, haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, tazib ve tecziye ile vermektir.
Üçüncüsü: İstidat lisaniyle, ihtiyac-ı fıtri lisaniyle, ıztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye daimi cevap vermektir.
Şimdi kainatta tezahür eden adalet-i İlahiyenin bu üç kısım delillerini birer birer izah etmeye çalışacağız:
Birinci Delil: Her mevcuda, bahusus her insana mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek ve azalarını yerli yerince yerleştirmek, nihayetsiz bir adaletle iş görüldüğünü ortaya koymaktadır. Fiil failsiz olmaz kaidesine binaen, elbette kâinatta cari olan bu adalet fiili, bir Âdil’i gösterir. Mesela; insan vücudunda tezahür eden bu adalet fiilini, Cenab-ı Hak şöyle nazara vermektedir:
يَا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِ
“(Ey insan!) Ey kendi yaradılışını, dünyaya gönderiliş gayesini düşünmeyen gafil ve âsi kimse! (Seni o Kerîm, Rabbine karşı ne şey aldattı!) Ne için kudret ve rahmetiyle vücud sahasına çıktığın ve o kadar hadsiz nimetlerine nail olduğun Rabbi’ni düşünerek O’na ibâdet ve itaatte bulunmuyor ve şükretmiyorsun, isyana ve inkâra cür’et ediyorsun! O Yüce Mabudun keremi bol olduğu gibi kahr ve cezası da, isyankârlar hakkındaki azabı da muhakkaktır. Bu hususu da düşünmelisin. O’nun Kerim oluşu seni aldatmasın.”
اَلَّذ۪ى خَلَقَكَ فَسَوّٰيكَ فَعَدَلَكَ
“(O) Kerîm Rabbin (ki seni yarattı.) Seni yokluktan varlık alemine çıkardı, (sonra seni düzeltti) sana sağlam, muntazam azalar verdi (de dengeli bir hâlde kıldı.) Bütün uzuvlarına bir denge verdi, yaratılışını, boyunu güzel bir ölçüye tâbi tuttu.”
ف۪ى اَىِّ صُورَةٍ مَاشَاءَ رَكَّبَكَ
“O Kerîm Rabbin (dilediği bir surette seni
ŞERH
Şu kâinatta adalet fiili, üç surette tezahür etmektedir:
Birincisi: Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, her şeyi yerli yerine koymaktır.
İkincisi: Her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermek, haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, tazib ve tecziye ile vermektir.
Üçüncüsü: İstidat lisaniyle, ihtiyac-ı fıtri lisaniyle, ıztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye daimi cevap vermektir.
Şimdi kainatta tezahür eden adalet-i İlahiyenin bu üç kısım delillerini birer birer izah etmeye çalışacağız:
Birinci Delil: Her mevcuda, bahusus her insana mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek ve azalarını yerli yerince yerleştirmek, nihayetsiz bir adaletle iş görüldüğünü ortaya koymaktadır. Fiil failsiz olmaz kaidesine binaen, elbette kâinatta cari olan bu adalet fiili, bir Âdil’i gösterir. Mesela; insan vücudunda tezahür eden bu adalet fiilini, Cenab-ı Hak şöyle nazara vermektedir:
يَا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِ
“(Ey insan!) Ey kendi yaradılışını, dünyaya gönderiliş gayesini düşünmeyen gafil ve âsi kimse! (Seni o Kerîm, Rabbine karşı ne şey aldattı!) Ne için kudret ve rahmetiyle vücud sahasına çıktığın ve o kadar hadsiz nimetlerine nail olduğun Rabbi’ni düşünerek O’na ibâdet ve itaatte bulunmuyor ve şükretmiyorsun, isyana ve inkâra cür’et ediyorsun! O Yüce Mabudun keremi bol olduğu gibi kahr ve cezası da, isyankârlar hakkındaki azabı da muhakkaktır. Bu hususu da düşünmelisin. O’nun Kerim oluşu seni aldatmasın.”
اَلَّذ۪ى خَلَقَكَ فَسَوّٰيكَ فَعَدَلَكَ
“(O) Kerîm Rabbin (ki seni yarattı.) Seni yokluktan varlık alemine çıkardı, (sonra seni düzeltti) sana sağlam, muntazam azalar verdi (de dengeli bir hâlde kıldı.) Bütün uzuvlarına bir denge verdi, yaratılışını, boyunu güzel bir ölçüye tâbi tuttu.”
ف۪ى اَىِّ صُورَةٍ مَاشَاءَ رَكَّبَكَ
“O Kerîm Rabbin (dilediği bir surette seni
ŞERH
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki: Her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men’ediyor. O bekçi ise, muhit bir ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek her şey, içerisindeki zerrata bir kalıbtır.” 1
Adalet-i İlahiyenin bu delilini görmek istersen; incir ağacına bak! Bu ağacın nokta-i merkeziyesinde bir ilim, bir irade ve bir kudretin tezahürü görünüyor. Cenab-ı Hakkın كُن emrinden gelen kanunla ve Alim, Mürid ve Kadir isimlerinin tecellisiyle o çekirdek, incir ağacı oluyor. Fakat belli bir seviyeye geldiğinde duruyor. İncir ağacında var olan kuvvet, aynen devam etmekteyken o ağacın belli bir seviyeden sonra büyüyüp gelişmesini durduran güç ve kuvvet nedir? Ya denilecektir ki; o ağacın içinde maddi kalıplar vardır. Zerreler o kalıplara girer ve haddi tecavüz etmez. Veya denilecektir ki; Adil bir Zat’ın ona tayin ettiği bir miktar-ı muayyene ve bir suret-i mahsusa vardır ki; zerrat, o miktar ve ölçüye göre o ağacın bünyesine girer ve işler. Tayin edilen hadde gelinceye kadar büyür, ondan sonra durur, haddini aşmaz.
Hem zihayat mahlûkatın tevellüdat ve vefiyatları da bir mizan iledir. Mesela; bir balık, bir torba içerisinde bir milyon yumurta bırakıyor. Yumurtalar balık olup dağılınca Cenab-ı Hak, Adil isminin tecellisi ile küçük balıkları büyük balıklara yem etmek suretiyle denizde muvazeneyi muhafaza ediyor. Eğer böyle olmazsa, bir iki sene zarfında denizler tamamen balıklarla dolar, taaffün eder, insanlar artık ondan istifade edemez bir hal alırdı. Demek denizlerdeki bu denge, bir Adil’in mizanıyla devam etmektedir. Hiçbir güç, bu İlahi mizanı bozmuyor, bozamıyor. Müellif (r.a), balık, haşhaş ve kavak ağaçlarını misal vermekle bu adalet fiilinin bütün kâinatta cari olduğunu şöyle beyan buyurmaktadır:
“Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var.. ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Hâlbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engiz
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Zeylü’l-Habbe, s. 139.
ŞERH
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki: Her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men’ediyor. O bekçi ise, muhit bir ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek her şey, içerisindeki zerrata bir kalıbtır.” 1
Adalet-i İlahiyenin bu delilini görmek istersen; incir ağacına bak! Bu ağacın nokta-i merkeziyesinde bir ilim, bir irade ve bir kudretin tezahürü görünüyor. Cenab-ı Hakkın كُن emrinden gelen kanunla ve Alim, Mürid ve Kadir isimlerinin tecellisiyle o çekirdek, incir ağacı oluyor. Fakat belli bir seviyeye geldiğinde duruyor. İncir ağacında var olan kuvvet, aynen devam etmekteyken o ağacın belli bir seviyeden sonra büyüyüp gelişmesini durduran güç ve kuvvet nedir? Ya denilecektir ki; o ağacın içinde maddi kalıplar vardır. Zerreler o kalıplara girer ve haddi tecavüz etmez. Veya denilecektir ki; Adil bir Zat’ın ona tayin ettiği bir miktar-ı muayyene ve bir suret-i mahsusa vardır ki; zerrat, o miktar ve ölçüye göre o ağacın bünyesine girer ve işler. Tayin edilen hadde gelinceye kadar büyür, ondan sonra durur, haddini aşmaz.
Hem zihayat mahlûkatın tevellüdat ve vefiyatları da bir mizan iledir. Mesela; bir balık, bir torba içerisinde bir milyon yumurta bırakıyor. Yumurtalar balık olup dağılınca Cenab-ı Hak, Adil isminin tecellisi ile küçük balıkları büyük balıklara yem etmek suretiyle denizde muvazeneyi muhafaza ediyor. Eğer böyle olmazsa, bir iki sene zarfında denizler tamamen balıklarla dolar, taaffün eder, insanlar artık ondan istifade edemez bir hal alırdı. Demek denizlerdeki bu denge, bir Adil’in mizanıyla devam etmektedir. Hiçbir güç, bu İlahi mizanı bozmuyor, bozamıyor. Müellif (r.a), balık, haşhaş ve kavak ağaçlarını misal vermekle bu adalet fiilinin bütün kâinatta cari olduğunu şöyle beyan buyurmaktadır:
“Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var.. ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Hâlbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engiz
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Zeylü’l-Habbe, s. 139.
ŞERH
tenvir eder. Lâkin âlem-i şehadetin darlığına ve müstakbel ibadetlerin Allâm-ül Guyub’un ilminde mevcud olduğuna binaen, niyetten fiile henüz çıkmayan onların ibadetleri kabul edilmiştir.”1
Şimdi insan nev’ini ele alalım. Şayet her insana bu dünyada ebediyet verilseydi, doğumlar devam edip ölüm hiç olmasaydı, sonradan gelenlere yer kalmayacağından hayat çekilmezdi, insanlık âlemi perişan olacaktı. Halbuki O Âdil-i Mutlak, şu dünya hayatına belli bir kanun vaz’ ettiğinden tevellüdat ve vefiyat-ı beşeriye o kanun dâhilinde oluyor ve nizam-ı âlem bununla temin ediliyor.
Hem mesela; yaz mevsiminde her nevi sebze ve meyveler hazine-i rahmetten gönderiliyor. Eğer bu sene için takdir edilen sebze ve meyveler tükenmezse ve zahiri menbaları olan bostanlar ve bahçeler güz ve kış mevsimlerinde vefat etmezse, mukadder olan gelecek sebze ve meyvelere yer verilmemiş olur, bu da onların hakkına bir tecavüz hükmüne geçer. Ancak böyle bir hal, alemde cereyan etmiyor. İzn-i İlahi ile bir taife geliyor, onlardan maksud gayeler elde edildikten sonra onlar götürülüp yeni geleceklere yer açılıyor. Müellif (r.a), zihayatların tevellüdat ve vefiyatlarında görünen mizan, müvazene ve intizam fiillerini şöyle izah etmektedir:
“Hem heyet-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudûsta, gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudûsları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. İşte, bu dünyada böyle hayatdar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla ve müvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve icad edip Rabbanî maksadlarda ve İlahî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadîrane istimal ve rahîmane istihdam eden bir Zât-ı Zü’l-Celal’in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe Güneş gibi, akıllara görünüyor.”2
“Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise; terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler.
[1] Mesnevî-i Nûriyye, 10. Risâle, s. 217.
[2] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, 2. Makám, s. 141.
ŞERH
tenvir eder. Lâkin âlem-i şehadetin darlığına ve müstakbel ibadetlerin Allâm-ül Guyub’un ilminde mevcud olduğuna binaen, niyetten fiile henüz çıkmayan onların ibadetleri kabul edilmiştir.”1
Şimdi insan nev’ini ele alalım. Şayet her insana bu dünyada ebediyet verilseydi, doğumlar devam edip ölüm hiç olmasaydı, sonradan gelenlere yer kalmayacağından hayat çekilmezdi, insanlık âlemi perişan olacaktı. Halbuki O Âdil-i Mutlak, şu dünya hayatına belli bir kanun vaz’ ettiğinden tevellüdat ve vefiyat-ı beşeriye o kanun dâhilinde oluyor ve nizam-ı âlem bununla temin ediliyor.
Hem mesela; yaz mevsiminde her nevi sebze ve meyveler hazine-i rahmetten gönderiliyor. Eğer bu sene için takdir edilen sebze ve meyveler tükenmezse ve zahiri menbaları olan bostanlar ve bahçeler güz ve kış mevsimlerinde vefat etmezse, mukadder olan gelecek sebze ve meyvelere yer verilmemiş olur, bu da onların hakkına bir tecavüz hükmüne geçer. Ancak böyle bir hal, alemde cereyan etmiyor. İzn-i İlahi ile bir taife geliyor, onlardan maksud gayeler elde edildikten sonra onlar götürülüp yeni geleceklere yer açılıyor. Müellif (r.a), zihayatların tevellüdat ve vefiyatlarında görünen mizan, müvazene ve intizam fiillerini şöyle izah etmektedir:
“Hem heyet-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudûsta, gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudûsları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. İşte, bu dünyada böyle hayatdar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla ve müvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve icad edip Rabbanî maksadlarda ve İlahî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadîrane istimal ve rahîmane istihdam eden bir Zât-ı Zü’l-Celal’in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe Güneş gibi, akıllara görünüyor.”2
“Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise; terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler.
[1] Mesnevî-i Nûriyye, 10. Risâle, s. 217.
[2] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, 2. Makám, s. 141.
ŞERH
hareketlerinde en ince ve hassas bir dengenin bulunması ve hiç birinin, haddini tecavüz etmemesi, bir adalet-i mutlakanın vücudunu gösterir. Bu ise bir Adil-i Mutlak’ın varlığını isbat eder. O halde kâinat, lisan-ı hâl ve kaliyle يَا عَدْلُ يَا اَللّٰهُ يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ diyerek bu ihatalı adalet fiilinin sahibi olan bir Zat’a şehadet eder. Bütün mevcudatın, bu şehadetini işitebiliyor muyuz ve müşahede edebiliyor muyuz?
Ey kendini insan bilen insan! Mevcudat-ı âlemin her biri; küçük-büyük, kalın-ince nağmelerini birbirine katarak يَا عَدْلُ يَا اَللّٰهُ يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ ism-i İlahisini zikrettiklerini dinle. Sen de bu külli zikre iştirak ederek tevhide gir ve kurtul.
Demek her mevcuda, bahusus her insana mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek ve azalarını yerli yerince yerleştirmek nihayetsiz bir adaleti, bu adalet fiili ise Adil ismiyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini gösterir.
Bu âlemde tezahür eden adalet-i İlahiyenin ikinci delili: Her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermektir. Mesela; bir incir çekirdeğinde incir ağacı olmak kabiliyeti vardır. Çiçeğin tohumunda ise çiçek olmak kabiliyeti vardır. İnsan menisi içinde ise bir insan olmak kabiliyeti mevcuddur. Bu kabiliyetler, orada saklıdır. Cenab-ı Hak Adil’dir. Yani her hak sahibine hakkını verir. Bu kabiliyeti verdiği gibi, o kabiliyetin ücretini de verir. Çekirdeği toprağa attığımızda su, hararet ve hava ile imtizac edince o çekirdek birden gelişir. O kabiliyet inkişaf eder ve kocaman bir ağaç olur. İnsanın menisi insan olur, sığır olmaz. Sığırın menisi de insan olmaz. Kabiliyeti ne ise o olur. Demek Adil-i Mutlak, her bir tohumun, çekirdeğin, yumurtanın ve nutfenin içine o şeyin programını dercetmiş, şekil ve kabiliyeti ne ise ona göre onu geliştiriyor.
Hem O Adil-i Mutlak, başta insan olmak üzere nebatat ve hayvanatın hayatlarının devam edebilmesi için ne gerekiyorsa bütün levazımatını, cihazatını veriyor. Mesela, insan için el, ayak, göz, kulak, dil, düşünce gerekiyor. Zira kabiliyeti
ŞERH
hareketlerinde en ince ve hassas bir dengenin bulunması ve hiç birinin, haddini tecavüz etmemesi, bir adalet-i mutlakanın vücudunu gösterir. Bu ise bir Adil-i Mutlak’ın varlığını isbat eder. O halde kâinat, lisan-ı hâl ve kaliyle يَا عَدْلُ يَا اَللّٰهُ يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ diyerek bu ihatalı adalet fiilinin sahibi olan bir Zat’a şehadet eder. Bütün mevcudatın, bu şehadetini işitebiliyor muyuz ve müşahede edebiliyor muyuz?
Ey kendini insan bilen insan! Mevcudat-ı âlemin her biri; küçük-büyük, kalın-ince nağmelerini birbirine katarak يَا عَدْلُ يَا اَللّٰهُ يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ ism-i İlahisini zikrettiklerini dinle. Sen de bu külli zikre iştirak ederek tevhide gir ve kurtul.
Demek her mevcuda, bahusus her insana mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek ve azalarını yerli yerince yerleştirmek nihayetsiz bir adaleti, bu adalet fiili ise Adil ismiyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini gösterir.
Bu âlemde tezahür eden adalet-i İlahiyenin ikinci delili: Her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermektir. Mesela; bir incir çekirdeğinde incir ağacı olmak kabiliyeti vardır. Çiçeğin tohumunda ise çiçek olmak kabiliyeti vardır. İnsan menisi içinde ise bir insan olmak kabiliyeti mevcuddur. Bu kabiliyetler, orada saklıdır. Cenab-ı Hak Adil’dir. Yani her hak sahibine hakkını verir. Bu kabiliyeti verdiği gibi, o kabiliyetin ücretini de verir. Çekirdeği toprağa attığımızda su, hararet ve hava ile imtizac edince o çekirdek birden gelişir. O kabiliyet inkişaf eder ve kocaman bir ağaç olur. İnsanın menisi insan olur, sığır olmaz. Sığırın menisi de insan olmaz. Kabiliyeti ne ise o olur. Demek Adil-i Mutlak, her bir tohumun, çekirdeğin, yumurtanın ve nutfenin içine o şeyin programını dercetmiş, şekil ve kabiliyeti ne ise ona göre onu geliştiriyor.
Hem O Adil-i Mutlak, başta insan olmak üzere nebatat ve hayvanatın hayatlarının devam edebilmesi için ne gerekiyorsa bütün levazımatını, cihazatını veriyor. Mesela, insan için el, ayak, göz, kulak, dil, düşünce gerekiyor. Zira kabiliyeti
ŞERH
bunları istiyor. Bütün bunları Adil ismiyle veriyor. Hem mesela; hayvana ağzı ile yemek kabiliyeti verilmiş, eliyle yemiyor. Bu, adaletin müsbet kısmıdır.
Şimdi kâinatta tecelli eden adalet fiilini isbat eden bu ikinci delili, biraz daha izah edeceğiz:
Cenab-ı Hak, “Adil” isminin tecellisi ile her şeye bir sûret vermiş. O sûrete bir ölçü koymuş. O ölçü içerisinde bekasına lâzım levazımatı veriyor. Meselâ: İnsanı belli bir ölçü içerisinde yaratmış, beka-i şahsi ve beka-i nev’i için ne lâzımsa ona vermiştir. Mesela; beka-i şahsî için, yemek, içmek, havayı teneffüs etmek, istirahat gibi levazımat-ı esasiyeyi ihsan etmiştir. Beka-i nev’i için de tenasülü ikram etmiştir. Bu maksadın husulü için de evvela; onları dişi ve erkek olarak yaratmış, imtizac edebilmeleri için aralarında ülfet ve muhabbeti tesbit etmiş, nikahı meşru kılmış, neslin devamı için de peşin bir mükafat olarak nikahta bir lezzet nasib etmiştir. Bu tenasül kanunu, insan âleminde cereyan ettiği gibi; hayvanat ve nebatat âleminde de kendilerine mahsus bir tarzda fıtri olarak cereyan etmektedir. Aynı kanun, semavat ve arz için de geçerlidir. Zira küre-i arz dişidir, semavat ise erkek mesabesindedir. Semadan gelen yağmur ile toprak birleşir. Neticede izn-i İlahi ile mevalid-i selase denilen “meadin, nebatat ve hayvanat” vücuda gelir. Adeta semavat ve arz beyninde manevi bir evlenme hadisesi gibi bir hal vardır.
Adalet iki kısımdır:
Birincisi: Müsbet adalettir ki; her hak sahibine hakkını vermektir. Yani beka-i şahsi ve beka-i nev’i için lüzumlu olan ihtiyacatını ihzar etmektir. Birinci kısmın izahı yukarıda geçti.
İkincisi: Menfi adalettir ki; haksızları tazib ve tecziye ile terbiye etmektir. Şimdi bu ikinci kısmın izahına geçiyoruz:
Peygamberler vasıtasıyla nev-i beşere tebliğ edilen ve hukukullah ve hukuku’l-ibadı tazammun eden ahkam-ı İlahiyeye inanmayıp red ile mukabelede bulunan ehl-i küfür ve ehl-i şirkin, semavi ve arzi tokatlarla te’dib edilmeleri, bu nevi adaletin vücudunu isbat eder. Mesela; kurun-u salifede yaşayan Kavm-i Nuh, Kavm-i Ad, Kavm-i Semud, Kavm-i Lut gibi taği ve baği kavimlere gelen semavi ve arzi bela ve musibetler, bu davanın şahididirler. Hem ehl-i imanın isyanları sebebiyle başlarına gelen tokatlar da bu nevi adaletin vücudunu ihsas eder.
ŞERH
bunları istiyor. Bütün bunları Adil ismiyle veriyor. Hem mesela; hayvana ağzı ile yemek kabiliyeti verilmiş, eliyle yemiyor. Bu, adaletin müsbet kısmıdır.
Şimdi kâinatta tecelli eden adalet fiilini isbat eden bu ikinci delili, biraz daha izah edeceğiz:
Cenab-ı Hak, “Adil” isminin tecellisi ile her şeye bir sûret vermiş. O sûrete bir ölçü koymuş. O ölçü içerisinde bekasına lâzım levazımatı veriyor. Meselâ: İnsanı belli bir ölçü içerisinde yaratmış, beka-i şahsi ve beka-i nev’i için ne lâzımsa ona vermiştir. Mesela; beka-i şahsî için, yemek, içmek, havayı teneffüs etmek, istirahat gibi levazımat-ı esasiyeyi ihsan etmiştir. Beka-i nev’i için de tenasülü ikram etmiştir. Bu maksadın husulü için de evvela; onları dişi ve erkek olarak yaratmış, imtizac edebilmeleri için aralarında ülfet ve muhabbeti tesbit etmiş, nikahı meşru kılmış, neslin devamı için de peşin bir mükafat olarak nikahta bir lezzet nasib etmiştir. Bu tenasül kanunu, insan âleminde cereyan ettiği gibi; hayvanat ve nebatat âleminde de kendilerine mahsus bir tarzda fıtri olarak cereyan etmektedir. Aynı kanun, semavat ve arz için de geçerlidir. Zira küre-i arz dişidir, semavat ise erkek mesabesindedir. Semadan gelen yağmur ile toprak birleşir. Neticede izn-i İlahi ile mevalid-i selase denilen “meadin, nebatat ve hayvanat” vücuda gelir. Adeta semavat ve arz beyninde manevi bir evlenme hadisesi gibi bir hal vardır.
Adalet iki kısımdır:
Birincisi: Müsbet adalettir ki; her hak sahibine hakkını vermektir. Yani beka-i şahsi ve beka-i nev’i için lüzumlu olan ihtiyacatını ihzar etmektir. Birinci kısmın izahı yukarıda geçti.
İkincisi: Menfi adalettir ki; haksızları tazib ve tecziye ile terbiye etmektir. Şimdi bu ikinci kısmın izahına geçiyoruz:
Peygamberler vasıtasıyla nev-i beşere tebliğ edilen ve hukukullah ve hukuku’l-ibadı tazammun eden ahkam-ı İlahiyeye inanmayıp red ile mukabelede bulunan ehl-i küfür ve ehl-i şirkin, semavi ve arzi tokatlarla te’dib edilmeleri, bu nevi adaletin vücudunu isbat eder. Mesela; kurun-u salifede yaşayan Kavm-i Nuh, Kavm-i Ad, Kavm-i Semud, Kavm-i Lut gibi taği ve baği kavimlere gelen semavi ve arzi bela ve musibetler, bu davanın şahididirler. Hem ehl-i imanın isyanları sebebiyle başlarına gelen tokatlar da bu nevi adaletin vücudunu ihsas eder.
ŞERH
adalet-i İlahiye tarafından ifa edilmiştir. Şimdi metinde geçen bu üç nevi duayı izah etmeye çalışacağız:
Dua üç nev’idir:
Birinci Nev’i Dua: İstidat lisanıyla bütün tohumlar, çekirdekler, nutfeler ve yumurtaların yaptıkları duadır. Mesela; Cenab-ı Hak, bir çekirdeğe ağaç olma kabiliyetini vermiştir. O çekirdek istidat lisaniyle Ellah’tan bir ağaç olmasını ister. Ellah da onun o istidat lisanıyla yaptığı duayı kabul edip onu bilkuvveden bilfiile çıkarır. O çekirdeğin ağaç olma hakkını zayi etmez. İşte istidad lisanıyla yapılan bütün duaların kabul edilmesi bir adaletin varlığını isbat eder.
Demek toprağa atılan her bir çekirdek, يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ der. Yani “Sen Adil’sin. Ağaç olmak kabiliyetini sen bana verdin. O ismin muktezası olarak bu kabiliyetimi bilkuvveden bilfiile çıkarmakla hakkımı ver.” Diye dua eder. Hak ve Adil isimleriyle müsemma olan Zat-ı Zü’l-Celal ise, o çekirdeğin bu nevi duasını kabul eder. Güneşi, havayı, suyu onun imdadına gönderir, neticede ondan bir ağacı halkeder.
Hem ana rahmine düşen her bir damla meni, يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ der. Yani “Sen Adil’sin. İnsan olma kabiliyetini sen bana verdin. Öyle ise beni bir insan olarak vücuda getir.” Diye dua eder. Cenab-ı Hak da onun bu duasını kabul eder, o bir damla meni gelişir, insan olur.
Hem mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nuru, istidat lisanıyla يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ der. Yani “Benim mahiyetimde bütün âlemi dercettin. Öyle ise mahiyetimde dercedilen mevcudat-ı âlemi vücuda getir.” diye dua eder. Cenab-ı Hak da O’nun bu duasını kabul etmiş, dünya ve ahireti o nurdan yaratmıştır. Demek bütün mevcudatın her birinin bir şeye kabiliyeti vardır. Kabiliyeti lisaniyle o şeyi Ellah’tan ister, Ellah da o istediğini verir.
Ve hakeza bütün otların kökleri, bütün ağaçların çekirdekleri, bütün habbelerin tohumları, bütün hayvanat ve insanların yumurta ve nutfeleri lisan-ı istidatla, Ellah’tan daire-i vücuda çıkmayı isterler. Ellah da onların bu dualarını kabul edip onlara vücud bahşeder. Müellif (r.a), bu birinci nev’i duayı şöyle izah etmektedir:
ŞERH
adalet-i İlahiye tarafından ifa edilmiştir. Şimdi metinde geçen bu üç nevi duayı izah etmeye çalışacağız:
Dua üç nev’idir:
Birinci Nev’i Dua: İstidat lisanıyla bütün tohumlar, çekirdekler, nutfeler ve yumurtaların yaptıkları duadır. Mesela; Cenab-ı Hak, bir çekirdeğe ağaç olma kabiliyetini vermiştir. O çekirdek istidat lisaniyle Ellah’tan bir ağaç olmasını ister. Ellah da onun o istidat lisanıyla yaptığı duayı kabul edip onu bilkuvveden bilfiile çıkarır. O çekirdeğin ağaç olma hakkını zayi etmez. İşte istidad lisanıyla yapılan bütün duaların kabul edilmesi bir adaletin varlığını isbat eder.
Demek toprağa atılan her bir çekirdek, يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ der. Yani “Sen Adil’sin. Ağaç olmak kabiliyetini sen bana verdin. O ismin muktezası olarak bu kabiliyetimi bilkuvveden bilfiile çıkarmakla hakkımı ver.” Diye dua eder. Hak ve Adil isimleriyle müsemma olan Zat-ı Zü’l-Celal ise, o çekirdeğin bu nevi duasını kabul eder. Güneşi, havayı, suyu onun imdadına gönderir, neticede ondan bir ağacı halkeder.
Hem ana rahmine düşen her bir damla meni, يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ der. Yani “Sen Adil’sin. İnsan olma kabiliyetini sen bana verdin. Öyle ise beni bir insan olarak vücuda getir.” Diye dua eder. Cenab-ı Hak da onun bu duasını kabul eder, o bir damla meni gelişir, insan olur.
Hem mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nuru, istidat lisanıyla يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ der. Yani “Benim mahiyetimde bütün âlemi dercettin. Öyle ise mahiyetimde dercedilen mevcudat-ı âlemi vücuda getir.” diye dua eder. Cenab-ı Hak da O’nun bu duasını kabul etmiş, dünya ve ahireti o nurdan yaratmıştır. Demek bütün mevcudatın her birinin bir şeye kabiliyeti vardır. Kabiliyeti lisaniyle o şeyi Ellah’tan ister, Ellah da o istediğini verir.
Ve hakeza bütün otların kökleri, bütün ağaçların çekirdekleri, bütün habbelerin tohumları, bütün hayvanat ve insanların yumurta ve nutfeleri lisan-ı istidatla, Ellah’tan daire-i vücuda çıkmayı isterler. Ellah da onların bu dualarını kabul edip onlara vücud bahşeder. Müellif (r.a), bu birinci nev’i duayı şöyle izah etmektedir:
ŞERH
“Birinci nevi dua: İstidad lisanıyladır ki; bütün hububat, tohumlar lisan-ı istidad ile Fâtır-ı Hakîm’e dua ederler ki: “Senin nukuş-u esmanı mufassal göstermek için, bize neşv ü nema ver, küçük hakikatımızı sünbülle ve ağacın büyük hakikatına çevir.”
Hem şu istidad lisanıyla dua nev’inden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani: Esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer ve müsebbebi Kadîr-i Zü’l-Celal’den dua eder, isterler. Meselâ: Su, hararet, toprak, ziya bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki: “Bu çekirdeği ağaç yap, ya Hâlıkımız!” derler. Çünki o mu’cize-i hârika-i kudret olan ağaç; o şuursuz, camid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek içtima’-ı esbab bir nevi duadır.”1
İkinci Nev’i Dua: İhtiyac-ı fıtri lisanıyla yapılan duadır. Bütün zihayatların hayatlarının idame ve bekası için iktidar ve ihtiyarları yetişmediği ihtiyaçlarını, Halık-ı Kerim’lerinden fıtri olarak istemeleridir. Meselâ; gözün mevcudat-ı âlemi görebilmesi için ziyaya ihtiyacı vardır. Halık-ı Rahim, daha o gözü halketmeden evvel o gözün ihtiyac-ı fitri lisanıyla ziyayı isteyeceğini ezeli ilmiyle bilmiş ve Güneş denilen bir lambayı semaya bir göz olarak takmıştır. Demek semaya Güneşi göz olarak takan kim ise, Adil ismiyle insanın yüzüne gözü takan ve göze görme gücünü veren de aynı Zat’tır.
İşte Adil isminin tecellisi ile göz gibi her mahlukun hilkatinden evvel fıtri olarak istediği ihtiyaçları böylece yerine getirilmiştir. Midenin rızka ihtiyacı vardır. Bu sebeple mide, ihtiyac-ı fıtri diliyle يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ der, rızkını ister. Adil-i Mutlak, onun bu duasına cevab olarak yeryüzünü bir sofra yapıp, o sofraya sayısız nimetlerini sererek o midenin ihtiyacını yerine getirmiştir. Demek Halık-ı Kerim, daha zihayatı yaratmadan bütün ihtiyaçlarını kemal-i kereminden halketmiş, Adil isminin tecellisiyle onların dualarını kabul etmiştir. Müellif (r.a), nev-i insanın istidad ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Ellah’tan istediği her nimetin kendisine bahşedildiğini gelecek ayet-i kerime ile şöyle ifade etmektedir:
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لاَ تُحْصُوهَا
[1] Mektûbât, 24. Mektûb, 1. Zeyl, s. 299.
ŞERH
“Birinci nevi dua: İstidad lisanıyladır ki; bütün hububat, tohumlar lisan-ı istidad ile Fâtır-ı Hakîm’e dua ederler ki: “Senin nukuş-u esmanı mufassal göstermek için, bize neşv ü nema ver, küçük hakikatımızı sünbülle ve ağacın büyük hakikatına çevir.”
Hem şu istidad lisanıyla dua nev’inden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani: Esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer ve müsebbebi Kadîr-i Zü’l-Celal’den dua eder, isterler. Meselâ: Su, hararet, toprak, ziya bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki: “Bu çekirdeği ağaç yap, ya Hâlıkımız!” derler. Çünki o mu’cize-i hârika-i kudret olan ağaç; o şuursuz, camid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek içtima’-ı esbab bir nevi duadır.”1
İkinci Nev’i Dua: İhtiyac-ı fıtri lisanıyla yapılan duadır. Bütün zihayatların hayatlarının idame ve bekası için iktidar ve ihtiyarları yetişmediği ihtiyaçlarını, Halık-ı Kerim’lerinden fıtri olarak istemeleridir. Meselâ; gözün mevcudat-ı âlemi görebilmesi için ziyaya ihtiyacı vardır. Halık-ı Rahim, daha o gözü halketmeden evvel o gözün ihtiyac-ı fitri lisanıyla ziyayı isteyeceğini ezeli ilmiyle bilmiş ve Güneş denilen bir lambayı semaya bir göz olarak takmıştır. Demek semaya Güneşi göz olarak takan kim ise, Adil ismiyle insanın yüzüne gözü takan ve göze görme gücünü veren de aynı Zat’tır.
İşte Adil isminin tecellisi ile göz gibi her mahlukun hilkatinden evvel fıtri olarak istediği ihtiyaçları böylece yerine getirilmiştir. Midenin rızka ihtiyacı vardır. Bu sebeple mide, ihtiyac-ı fıtri diliyle يَا عَادِلُ يَا اَللّٰهُ der, rızkını ister. Adil-i Mutlak, onun bu duasına cevab olarak yeryüzünü bir sofra yapıp, o sofraya sayısız nimetlerini sererek o midenin ihtiyacını yerine getirmiştir. Demek Halık-ı Kerim, daha zihayatı yaratmadan bütün ihtiyaçlarını kemal-i kereminden halketmiş, Adil isminin tecellisiyle onların dualarını kabul etmiştir. Müellif (r.a), nev-i insanın istidad ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Ellah’tan istediği her nimetin kendisine bahşedildiğini gelecek ayet-i kerime ile şöyle ifade etmektedir:
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لاَ تُحْصُوهَا
[1] Mektûbât, 24. Mektûb, 1. Zeyl, s. 299.
ŞERH
bununla dualarına icabet ettiğini gösteren bir Adil-i Mutlak; bütün insanların ve o insanların rehberleri olan peygamberlerin (a.s), bahusus Muhammed-i Arabi (a.s.m)’ın istediği ebedi genç kalmak, sıhhat ve afiyet içinde yaşamak, ölümden kurtulmak, ebediyyen dostlarla beraber mes’ut olmak gibi pek çok ihtiyaç ve isteklerini yerine getirmesin. O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın bütün mevcudat namına yaptığı beka ve lika duasına icabet etmesin. Madem bu istekler burada yerine getirilmiyor, öyle ise O Adil-i Mutlak’ın adaleti gereği bir dar-ı saadeti olacak, ehl-i iman dostlarıyla beraber orada ebedi bir saadete nail olacaklardır.
Hem insaniyet de bir midedir. Akıl, fikir ve hayal gibi duyguların ihtiyaçları bu dünyaya sığmadığından ebedi bir hayatı iktiza ederler. Adi bir midenin fani bir hayatın devamı için bir isteği olan rızkın temini maksadıyla küre-i arz bir sofra-i nimet olarak serildiği ve önüne konulduğu halde; insaniyet gibi en büyük bir hakikatın ebediyet gibi en büyük bir isteğinin bu dünyada kemaliyle verilmemesi, kâinatta müşahede ettiğimiz adalet-i mutlaka fiiline ters düşer. O Adil-i Mutlak, en adi mahlûkun en adi ihtiyacını gidersin de en şerefli mahlûkun en büyük ihtiyacını gidermesin, bu mümkün değildir. Zira adalet, her hak sahibine hakkını vermeyi iktiza eder. Birinin hakkını verip, diğerinin hakkını vermemek o adalet fiiliyle bağdaşmaz. Midenin ihtiyac-ı fıtri lisanıyla yaptığı duaya cevab veren bir Adil-i Mutlak; elbette insaniyetin asıl ihtiyacı olan ebediyeti, bekayı, likayı da verecektir. Zira bu istek ve ihtiyaç, bütün peygamberlerin (a.s), bütün evliyaların ve bütün salihlerin de isteğidir. Madem bu ihtiyacın dünyada yerine getirilmesi mümkün değildir. Öyle ise, bir dar-ı beka ve bir mahall-i saadet olacaktır.
Üçüncü Nev’i Dua: Iztırar lisaniyle yapılan duaların kabul edilmesidir. Çaresiz kalmış bir kimsenin duasının kabulü ekseriya görülmüştür. Meselâ: Kur’an’da Ashab-ı Kehf diye tabir edilen birkaç mü’min genç, imanlarını muhafaza etmek için beldelerini terk ettiler, mağaraya sığındılar. Çaresiz kalınca Rablerine şöyle dua ettiler:
رَبَّنَا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا
“Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ihsan et (bizi Dakyanus’un şerrinden kurtar) ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.”1
[1] Kehf, 18:10.
ŞERH
bununla dualarına icabet ettiğini gösteren bir Adil-i Mutlak; bütün insanların ve o insanların rehberleri olan peygamberlerin (a.s), bahusus Muhammed-i Arabi (a.s.m)’ın istediği ebedi genç kalmak, sıhhat ve afiyet içinde yaşamak, ölümden kurtulmak, ebediyyen dostlarla beraber mes’ut olmak gibi pek çok ihtiyaç ve isteklerini yerine getirmesin. O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın bütün mevcudat namına yaptığı beka ve lika duasına icabet etmesin. Madem bu istekler burada yerine getirilmiyor, öyle ise O Adil-i Mutlak’ın adaleti gereği bir dar-ı saadeti olacak, ehl-i iman dostlarıyla beraber orada ebedi bir saadete nail olacaklardır.
Hem insaniyet de bir midedir. Akıl, fikir ve hayal gibi duyguların ihtiyaçları bu dünyaya sığmadığından ebedi bir hayatı iktiza ederler. Adi bir midenin fani bir hayatın devamı için bir isteği olan rızkın temini maksadıyla küre-i arz bir sofra-i nimet olarak serildiği ve önüne konulduğu halde; insaniyet gibi en büyük bir hakikatın ebediyet gibi en büyük bir isteğinin bu dünyada kemaliyle verilmemesi, kâinatta müşahede ettiğimiz adalet-i mutlaka fiiline ters düşer. O Adil-i Mutlak, en adi mahlûkun en adi ihtiyacını gidersin de en şerefli mahlûkun en büyük ihtiyacını gidermesin, bu mümkün değildir. Zira adalet, her hak sahibine hakkını vermeyi iktiza eder. Birinin hakkını verip, diğerinin hakkını vermemek o adalet fiiliyle bağdaşmaz. Midenin ihtiyac-ı fıtri lisanıyla yaptığı duaya cevab veren bir Adil-i Mutlak; elbette insaniyetin asıl ihtiyacı olan ebediyeti, bekayı, likayı da verecektir. Zira bu istek ve ihtiyaç, bütün peygamberlerin (a.s), bütün evliyaların ve bütün salihlerin de isteğidir. Madem bu ihtiyacın dünyada yerine getirilmesi mümkün değildir. Öyle ise, bir dar-ı beka ve bir mahall-i saadet olacaktır.
Üçüncü Nev’i Dua: Iztırar lisaniyle yapılan duaların kabul edilmesidir. Çaresiz kalmış bir kimsenin duasının kabulü ekseriya görülmüştür. Meselâ: Kur’an’da Ashab-ı Kehf diye tabir edilen birkaç mü’min genç, imanlarını muhafaza etmek için beldelerini terk ettiler, mağaraya sığındılar. Çaresiz kalınca Rablerine şöyle dua ettiler:
رَبَّنَا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا
“Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ihsan et (bizi Dakyanus’un şerrinden kurtar) ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.”1
[1] Kehf, 18:10.
ŞERH
Şayet Cenab-ı Hak, ölüm vasıtasıyla sevdiği ibadını hiçliğe ve yokluğa mahkûm etse, bu O’nun nihayetsiz adaletine muvafık düşmez. Bu nedenle adalet-i İlahiye, zarureten bir diyar-ı sermedinin vücudunu iktiza eder. Feridun denilen zalimin elinden o mazlumu kurtaran adalet-i İlahiye, elbette insanı da ihtiyarlığın ve ölümün elinden kurtaracaktır. O Adil-i Mutlak, bu maksad için haşri getireceğini vadetmiş, elbette va’dini yerine getirecek, insan-ı mü’mine ebedi bir gençlik ve ebedi bir hayat bahşedecektir.
Müellif (r.a), âlemde adalet-i İlahiyenin vücudunun delillerinden üçüncü kısmı olan istidat, ihtiyac-ı fıtri ve ızdırar diliyle yapılan duaların makbuliyetini şöyle izah etmektedir:
“Evet hakikat-ı halde âyât-ı beyyinatın beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi; bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye giden, bir duadır.
Ya istidad lisanıyladır. (Bütün nebatatın duaları gibi ki; her biri lisan-ı istidadıyla Feyyaz-ı Mutlak’tan bir suret taleb ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.)
Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır. (Bütün zîhayatın, iktidarları dâhilinde olmayan hacat-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki; her birisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevvad-ı Mutlak’tan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metalibi istiyorlar.)
Veya lisan-ı ızdırarıyla bir duadır ki: Muztar kalan herbir zîruh; kat’î bir iltica ile dua eder, bir hâmi-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-ı Rahîm’ine teveccüh eder. Bu üç nevi dua, bir mani olmazsa daima makbuldür.”1
“İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ızdırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir.
İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti, her biri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük bir mikyasta bilbedahe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb’e delalet eder ve baktırır.”2
[1] Sözler, 23. Söz, 1. Mebhas, 5. Nokta, s. 318.
[2] Sözler, 33. Söz, 4. Pencere, s. 656.
ŞERH
Şayet Cenab-ı Hak, ölüm vasıtasıyla sevdiği ibadını hiçliğe ve yokluğa mahkûm etse, bu O’nun nihayetsiz adaletine muvafık düşmez. Bu nedenle adalet-i İlahiye, zarureten bir diyar-ı sermedinin vücudunu iktiza eder. Feridun denilen zalimin elinden o mazlumu kurtaran adalet-i İlahiye, elbette insanı da ihtiyarlığın ve ölümün elinden kurtaracaktır. O Adil-i Mutlak, bu maksad için haşri getireceğini vadetmiş, elbette va’dini yerine getirecek, insan-ı mü’mine ebedi bir gençlik ve ebedi bir hayat bahşedecektir.
Müellif (r.a), âlemde adalet-i İlahiyenin vücudunun delillerinden üçüncü kısmı olan istidat, ihtiyac-ı fıtri ve ızdırar diliyle yapılan duaların makbuliyetini şöyle izah etmektedir:
“Evet hakikat-ı halde âyât-ı beyyinatın beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi; bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye giden, bir duadır.
Ya istidad lisanıyladır. (Bütün nebatatın duaları gibi ki; her biri lisan-ı istidadıyla Feyyaz-ı Mutlak’tan bir suret taleb ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.)
Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır. (Bütün zîhayatın, iktidarları dâhilinde olmayan hacat-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki; her birisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevvad-ı Mutlak’tan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metalibi istiyorlar.)
Veya lisan-ı ızdırarıyla bir duadır ki: Muztar kalan herbir zîruh; kat’î bir iltica ile dua eder, bir hâmi-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-ı Rahîm’ine teveccüh eder. Bu üç nevi dua, bir mani olmazsa daima makbuldür.”1
“İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ızdırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir.
İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti, her biri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük bir mikyasta bilbedahe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb’e delalet eder ve baktırır.”2
[1] Sözler, 23. Söz, 1. Mebhas, 5. Nokta, s. 318.
[2] Sözler, 33. Söz, 4. Pencere, s. 656.
METİN
Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hacatının imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hacetini mühmel bıraksın! En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın.
Rububiyyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle, muhafaza etmesin! Halbuki, şu fani dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakîkatına mazhar olamaz. Ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kûbraya bırakılıyor.
ŞERH
(Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hacatının imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hacetini mühmel bıraksın! En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın.) Şimdi en küçük bir mahlukun en küçük bir ihtiyacına cevab veren, mesela; çekirdeğin istidat lisanıyla yaptığı duayı kabul edip ondan kocaman bir ağacı halkeden, nebatatın suya olan ihtiyacını bilip sema canibinden yağmuru gönderen, muztar kalanların duasına icabet eden bir Zat-ı Adil, hiç mümkün müdür ki; nev-i insanın istidad, ihtiyac-ı fıtri ve ıztırar lisanıyla yaptığı bekaya dair duasını kabul etmesin. Zira insan, beka ve likayı istiyor. Beka ebedi kalmak, lika ise; Ellah’a kavuşmak, mevcudattan ayrılmamak, sevdikleriyle bir arada kalmak isteğidir. İnsanın en büyük ihtiyacı rü’yetullah ve Cennettir. Elbette O Adil-i Mutlak, insanın bu ihtiyacına ve bu isteğine cevab verecek, onun için ebedi bir alemi yaratacak, onu sevdikleriyle beraber Cennete koyacak ve cemaliyle müşerref kılacaktır.
Şu alemde insanın bütün ihtiyaçları yerine getirilmiyor. İnsan bu dünyada tam bir saadete kavuşamıyor. Mesela; baharı seversin, ama bahar fena bulup gider. Böylece muhabbetin hirkate inkılab eder. Ya da senin ömrün kısadır, ölüp gidersin, baharı göremezsin. Demek insanın ihtiyaçlarının tamamen yerine getirileceği bir diyar-ı sermedi vardır. O diyar ise, Cennettir.
(Rububiyyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle, muhafaza etmesin! Halbuki, şu fani dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakîkatına mazhar olamaz. Ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kûbraya bırakılıyor.
METİN
Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hacatının imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hacetini mühmel bıraksın! En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın.
Rububiyyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle, muhafaza etmesin! Halbuki, şu fani dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakîkatına mazhar olamaz. Ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kûbraya bırakılıyor.
ŞERH
(Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hacatının imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hacetini mühmel bıraksın! En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın.) Şimdi en küçük bir mahlukun en küçük bir ihtiyacına cevab veren, mesela; çekirdeğin istidat lisanıyla yaptığı duayı kabul edip ondan kocaman bir ağacı halkeden, nebatatın suya olan ihtiyacını bilip sema canibinden yağmuru gönderen, muztar kalanların duasına icabet eden bir Zat-ı Adil, hiç mümkün müdür ki; nev-i insanın istidad, ihtiyac-ı fıtri ve ıztırar lisanıyla yaptığı bekaya dair duasını kabul etmesin. Zira insan, beka ve likayı istiyor. Beka ebedi kalmak, lika ise; Ellah’a kavuşmak, mevcudattan ayrılmamak, sevdikleriyle bir arada kalmak isteğidir. İnsanın en büyük ihtiyacı rü’yetullah ve Cennettir. Elbette O Adil-i Mutlak, insanın bu ihtiyacına ve bu isteğine cevab verecek, onun için ebedi bir alemi yaratacak, onu sevdikleriyle beraber Cennete koyacak ve cemaliyle müşerref kılacaktır.
Şu alemde insanın bütün ihtiyaçları yerine getirilmiyor. İnsan bu dünyada tam bir saadete kavuşamıyor. Mesela; baharı seversin, ama bahar fena bulup gider. Böylece muhabbetin hirkate inkılab eder. Ya da senin ömrün kısadır, ölüp gidersin, baharı göremezsin. Demek insanın ihtiyaçlarının tamamen yerine getirileceği bir diyar-ı sermedi vardır. O diyar ise, Cennettir.
(Rububiyyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle, muhafaza etmesin! Halbuki, şu fani dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakîkatına mazhar olamaz. Ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kûbraya bırakılıyor.
ŞERH
Sırat köprüsü, üç bin senelik bir uzunluktadır. Bin senesi yokuş, bin senesi iniş, bin senesi ise düzdür. Ehlullah göz açıp kapamak gibi bir anlık sürede sıratı geçer. Ehl-i ahiret de mütefavit derecede o yolu kat’ eder. Ehl-i dünya denilen kâfirler, müşrikler, münafıklar ve bazı usat-ı mü’minin ise o yolu azab ve meşakkat içinde keser, sonunda melekler tarafından yakalanıp Cehenneme çekilirler. Kâfirler, müşrikler ve münafıklar orada ebedi kalırlar. Usat-ı mü’minin ise, cezaları nisbetinde Cehennemde kalıp daha sonra Cennete giderler. Cenab-ı Hak, bizleri Cehennemden muhafaza buyursun, Cennet ve cemaliyle müşerref eylesin. Amin!
Müellif (r.a)’ın bu Üçüncü Hakikatte beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve hikmet ve adalet-i İlahiyeyi beyan eden sair ayetlerden1 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] A‘râf, 7:11; Sád, 38:27-28; Mü’minûn, 23:115-116; Âl-i Imrân, 3:191; Hicr, 15:29; Nahl, 16:111; Táhâ, 20:50; Tegábûn, 64:3; Nisâ, 4:40; Yûnus, 10:44; Kıyâme, 75:38; Kehf, 18:37; İnfitár, 82:7; Secde, 32:7, 9; Mü’min, 40:64; Meryem, 19:94; Enbiyâ, 21:47; Cin, 72:28; Enbiyâ, 21:11-16, Âl-i Imrân, 3:64 gibi.
ŞERH
Sırat köprüsü, üç bin senelik bir uzunluktadır. Bin senesi yokuş, bin senesi iniş, bin senesi ise düzdür. Ehlullah göz açıp kapamak gibi bir anlık sürede sıratı geçer. Ehl-i ahiret de mütefavit derecede o yolu kat’ eder. Ehl-i dünya denilen kâfirler, müşrikler, münafıklar ve bazı usat-ı mü’minin ise o yolu azab ve meşakkat içinde keser, sonunda melekler tarafından yakalanıp Cehenneme çekilirler. Kâfirler, müşrikler ve münafıklar orada ebedi kalırlar. Usat-ı mü’minin ise, cezaları nisbetinde Cehennemde kalıp daha sonra Cennete giderler. Cenab-ı Hak, bizleri Cehennemden muhafaza buyursun, Cennet ve cemaliyle müşerref eylesin. Amin!
Müellif (r.a)’ın bu Üçüncü Hakikatte beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve hikmet ve adalet-i İlahiyeyi beyan eden sair ayetlerden1 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] A‘râf, 7:11; Sád, 38:27-28; Mü’minûn, 23:115-116; Âl-i Imrân, 3:191; Hicr, 15:29; Nahl, 16:111; Táhâ, 20:50; Tegábûn, 64:3; Nisâ, 4:40; Yûnus, 10:44; Kıyâme, 75:38; Kehf, 18:37; İnfitár, 82:7; Secde, 32:7, 9; Mü’min, 40:64; Meryem, 19:94; Enbiyâ, 21:47; Cin, 72:28; Enbiyâ, 21:11-16, Âl-i Imrân, 3:64 gibi.
METİN
DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: Bâb-ı Cûd ve Cemâldir; ism-i Cevvâd ve Cemîlin cilvesidir.
ŞERH
(DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: Bâb-ı Cûd ve Cemâldir; ism-i Cevvâd ve Cemîlin cilvesidir.)
Şu kainatta zerreden Arş’a kadar her bir mevcud birer eserdir. Her bir eserde birer kapı hükmünde olan ef’al-i İlahiye tezahür etmektedir. Cud ve cemal fiilleri de kainattaki eserler üzerinde tezahür eden birer kapı hükmünde olup bu kapıdan iki şey görünür:
Biri: Cevvad ve Cemil isimleriyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti,
Diğeri: Haşir hakikati.
Cenab-ı Hak Cevvad’dır. Yani çok cömerttir. Cemildir, yani çok güzeldir. Ellah’ın maddi sureti mi güzeldir? Hayır. Zira Ellah hakkında madde ve suret muhaldir. Öyle ise “Ellah Cemil’dir.” cümlesinden murad, “Nimet ve san’at cihetiyle güzeldir.” demektir.
Risâle-i Nur Külliyatında cemal ve kemal tabirleri çok zikredilmektedir. Bu iki kelimeyi biraz izah edelim:
Cemâl, her şeyde görünen güzellik, cud ve seha cihetidir. Kemal ise, her şeydeki mükemmellik ve san’atlı yapılış cihetidir. Cemal fiili kemalsiz, kemal fiili de cemalsiz düşünülemez. Halk arasında güzellik denilince, mesela; Güneşin ışığı akla gelir. Kemâl ise olgun, ağır başlı, sakin olmak şeklinde anlaşılır. Halbuki cemal ve kemal tabirleri, yalnız bu manaları ifade etmez. Bu tabirlerin asıl manaları üzerinde biraz duralım:
Meselâ; bir san’atkâr var. San’atı mükemmeldir, fakat zengin değildir. Bu kimseye hakiki manada cemal ve kemâl sahibi denilmez. Çünkü o san’atkarın zenginlik ciheti eksiktir.
Mesela, bir adam da zengindir, fakat san’atkâr değildir. Buna da hakiki manada cemal ve kemal sahibi denilmez. Çünkü o zenginin san’atkarlık ciheti eksiktir.
Hem mesela; bir adam var. Hem san’atkârdır, hem de zengindir. Ancak bu adamın azalarından birisi eksiktir. Meselâ; kolu yok veya gözü kör yahut sağırdır.
METİN
DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: Bâb-ı Cûd ve Cemâldir; ism-i Cevvâd ve Cemîlin cilvesidir.
ŞERH
(DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: Bâb-ı Cûd ve Cemâldir; ism-i Cevvâd ve Cemîlin cilvesidir.)
Şu kainatta zerreden Arş’a kadar her bir mevcud birer eserdir. Her bir eserde birer kapı hükmünde olan ef’al-i İlahiye tezahür etmektedir. Cud ve cemal fiilleri de kainattaki eserler üzerinde tezahür eden birer kapı hükmünde olup bu kapıdan iki şey görünür:
Biri: Cevvad ve Cemil isimleriyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti,
Diğeri: Haşir hakikati.
Cenab-ı Hak Cevvad’dır. Yani çok cömerttir. Cemildir, yani çok güzeldir. Ellah’ın maddi sureti mi güzeldir? Hayır. Zira Ellah hakkında madde ve suret muhaldir. Öyle ise “Ellah Cemil’dir.” cümlesinden murad, “Nimet ve san’at cihetiyle güzeldir.” demektir.
Risâle-i Nur Külliyatında cemal ve kemal tabirleri çok zikredilmektedir. Bu iki kelimeyi biraz izah edelim:
Cemâl, her şeyde görünen güzellik, cud ve seha cihetidir. Kemal ise, her şeydeki mükemmellik ve san’atlı yapılış cihetidir. Cemal fiili kemalsiz, kemal fiili de cemalsiz düşünülemez. Halk arasında güzellik denilince, mesela; Güneşin ışığı akla gelir. Kemâl ise olgun, ağır başlı, sakin olmak şeklinde anlaşılır. Halbuki cemal ve kemal tabirleri, yalnız bu manaları ifade etmez. Bu tabirlerin asıl manaları üzerinde biraz duralım:
Meselâ; bir san’atkâr var. San’atı mükemmeldir, fakat zengin değildir. Bu kimseye hakiki manada cemal ve kemâl sahibi denilmez. Çünkü o san’atkarın zenginlik ciheti eksiktir.
Mesela, bir adam da zengindir, fakat san’atkâr değildir. Buna da hakiki manada cemal ve kemal sahibi denilmez. Çünkü o zenginin san’atkarlık ciheti eksiktir.
Hem mesela; bir adam var. Hem san’atkârdır, hem de zengindir. Ancak bu adamın azalarından birisi eksiktir. Meselâ; kolu yok veya gözü kör yahut sağırdır.
METİN
müştak âyinedarları, mütehayyir seyircileri istemesinler? Evet, dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnuâtıyla süslendirmek,
ŞERH
sehaya daimi muhtaç şakirler olarak ebedi kalacaklardır. (müştak âyinedarları,) bu tabir de cemale bakıyor. Bu dünyada o cemale karşı ayinedarlık vazifesini eda edenler, ebedi Cennette o müştak oldukları cemal-i İlahiyi ebedi bir surette seyredeceklerdir. Madem bu kainatta cemal-i İlahi görünüyor, ehl-i iman da o cemale müştakane ayinedarlığını ifa etmiştir. Elbette o ebedi cemalin müştak ayinedarları da ebedi kalacaklardır. (mütehayyir seyircileri istemesinler?) Bu tabir de kemale bakar. Madem bu kainatta kemal-i İlahi müşahede ediliyor. Elbette o kemalin mütehayyir seyircileri, ebedi bir alemde ebedi bir surette o kemali seyredeceklerdir.
Kainatta tecelli eden cud ve seha, cemal ve kemal tekvini olarak bir dar-ı saadet ve bir mahall-i ziyafeti istediği gibi; teklifi olarak da bir dar-ı saadet ve bir mahall-i ziyafeti ister. Zira dünyada o cud ve sehavete şükür ile mukabele edenler olduğu gibi; inkar ile mukabele edenler de vardır. Şükür sadece dil ile اَلْحَمْدُ لِلّٰهِdemek değildir Kur’an ve sünnette geçen bütün ahkamı tasdik etmek, o ahkamın icra ve tatbikine tarafdar olmak ve elden geldiğince amel etmektir. Kusur ettiğinde tevbe ve istiğfarda bulunmaktır. En büyük şükür imandır. Sonra namazdır.
Kainatta tecelli eden cemal-i İlahiye müştak olan ayinedarlar bulunduğu gibi; o cemal sahibini kabul etmeyenler de vardır.
Keza alemde tezahür eden kemal-i İlahiyi seyredip iman ile mukabele edenler olduğu gibi; küfür ile mukabele edenler de vardır. Bu iki taifeyi bir tutmak, birine mükafat, diğerine ceza vermemek elbette alemde tezahür eden cud ve seha, cemal ve kemal fiillerine zıttır. Öyle ise o cud ve sehanın, cemal ve kemalin hakkıyla tezahür edeceği bir diyar-ı aher bulunacaktır. O diyar ise ahirettir.
Şimdi kainattaki asar üzerinde tezahür eden cud ve seha fiillerini müşahede edelim:
(Evet, dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnuâtıyla süslendirmek,) mesela;
METİN
müştak âyinedarları, mütehayyir seyircileri istemesinler? Evet, dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnuâtıyla süslendirmek,
ŞERH
sehaya daimi muhtaç şakirler olarak ebedi kalacaklardır. (müştak âyinedarları,) bu tabir de cemale bakıyor. Bu dünyada o cemale karşı ayinedarlık vazifesini eda edenler, ebedi Cennette o müştak oldukları cemal-i İlahiyi ebedi bir surette seyredeceklerdir. Madem bu kainatta cemal-i İlahi görünüyor, ehl-i iman da o cemale müştakane ayinedarlığını ifa etmiştir. Elbette o ebedi cemalin müştak ayinedarları da ebedi kalacaklardır. (mütehayyir seyircileri istemesinler?) Bu tabir de kemale bakar. Madem bu kainatta kemal-i İlahi müşahede ediliyor. Elbette o kemalin mütehayyir seyircileri, ebedi bir alemde ebedi bir surette o kemali seyredeceklerdir.
Kainatta tecelli eden cud ve seha, cemal ve kemal tekvini olarak bir dar-ı saadet ve bir mahall-i ziyafeti istediği gibi; teklifi olarak da bir dar-ı saadet ve bir mahall-i ziyafeti ister. Zira dünyada o cud ve sehavete şükür ile mukabele edenler olduğu gibi; inkar ile mukabele edenler de vardır. Şükür sadece dil ile اَلْحَمْدُ لِلّٰهِdemek değildir Kur’an ve sünnette geçen bütün ahkamı tasdik etmek, o ahkamın icra ve tatbikine tarafdar olmak ve elden geldiğince amel etmektir. Kusur ettiğinde tevbe ve istiğfarda bulunmaktır. En büyük şükür imandır. Sonra namazdır.
Kainatta tecelli eden cemal-i İlahiye müştak olan ayinedarlar bulunduğu gibi; o cemal sahibini kabul etmeyenler de vardır.
Keza alemde tezahür eden kemal-i İlahiyi seyredip iman ile mukabele edenler olduğu gibi; küfür ile mukabele edenler de vardır. Bu iki taifeyi bir tutmak, birine mükafat, diğerine ceza vermemek elbette alemde tezahür eden cud ve seha, cemal ve kemal fiillerine zıttır. Öyle ise o cud ve sehanın, cemal ve kemalin hakkıyla tezahür edeceği bir diyar-ı aher bulunacaktır. O diyar ise ahirettir.
Şimdi kainattaki asar üzerinde tezahür eden cud ve seha fiillerini müşahede edelim:
(Evet, dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnuâtıyla süslendirmek,) mesela;
ŞERH
Bazıları da بَلْ هُمْ ف۪ى شَكٍّ مِنْهَا “Doğrusu onlar bunda (haşirde) şübhe içindedirler. Yani olabilir de olmayabilir de diyorlardı.”1 Bazıları da وَيَقُولُونَ هٰؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللّٰهِ “Bu putlar, kıyamette Ellah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar.”2 Yani “Şayet Müslümanların dediği gibi eğer öldükten sonra dirilmek olsa, bizim putlarımız bize şefaat eder ve bizi azaptan kurtarır.” diyorlardı.
كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
“Hayır onların inkârları gibi değil. Yakın gelecekte amellerinin cezasını bilecekler.”3
ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
“Sonra yine hayır onların inkârları gibi değil. Yakın gelecekte amellerinin cezasını bilecekler.”4
كَلَّا سَيَعْلَمُونَ cümlesinin ikinci defa tekrar edilmesi;
Ya birinci cümlenin te’kidi için zikredilmiştir.
Veya birinci cümlenin manası: “Onlar sekeratta ve kabirde bilecekler.” İkinci cümlenin manası ise; “Onlar haşirde ve bilfiil Cehenneme dâhil oldukları zaman bilecekler.” demektir.
Veyahut birinci cümlenin manası: “Kâfirler, ileride kötü amellerinin cezasını bilecekler.” İkinci cümlenin manası ise; “Mü’minler güzel itikadlarının mükâfatını bilecek ve mesrur olacaklar.” demektir.
Gelecek ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hak, bu kâinatı iki şey için halk etmiştir:
Birincisi: Ellahu Teala, bütün mevcudatı san’atlı bir surette halk etmekle azamet-i kudretini ve mehasin-i san’atını ins u cinne göstermesidir. Buna mukabil insanların ve cinlerin vazifesi ise, bu delail-i kudret ve mehasin-i san’ata karşı iman ile mukabelede bulunmalarıdır.
[1] Neml, 27:66.
[2] Yûnus, 10:18.
[3] Nebe’, 78:4.
[4] Nebe’, 78:5.
ŞERH
Bazıları da بَلْ هُمْ ف۪ى شَكٍّ مِنْهَا “Doğrusu onlar bunda (haşirde) şübhe içindedirler. Yani olabilir de olmayabilir de diyorlardı.”1 Bazıları da وَيَقُولُونَ هٰؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللّٰهِ “Bu putlar, kıyamette Ellah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar.”2 Yani “Şayet Müslümanların dediği gibi eğer öldükten sonra dirilmek olsa, bizim putlarımız bize şefaat eder ve bizi azaptan kurtarır.” diyorlardı.
كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
“Hayır onların inkârları gibi değil. Yakın gelecekte amellerinin cezasını bilecekler.”3
ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
“Sonra yine hayır onların inkârları gibi değil. Yakın gelecekte amellerinin cezasını bilecekler.”4
كَلَّا سَيَعْلَمُونَ cümlesinin ikinci defa tekrar edilmesi;
Ya birinci cümlenin te’kidi için zikredilmiştir.
Veya birinci cümlenin manası: “Onlar sekeratta ve kabirde bilecekler.” İkinci cümlenin manası ise; “Onlar haşirde ve bilfiil Cehenneme dâhil oldukları zaman bilecekler.” demektir.
Veyahut birinci cümlenin manası: “Kâfirler, ileride kötü amellerinin cezasını bilecekler.” İkinci cümlenin manası ise; “Mü’minler güzel itikadlarının mükâfatını bilecek ve mesrur olacaklar.” demektir.
Gelecek ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hak, bu kâinatı iki şey için halk etmiştir:
Birincisi: Ellahu Teala, bütün mevcudatı san’atlı bir surette halk etmekle azamet-i kudretini ve mehasin-i san’atını ins u cinne göstermesidir. Buna mukabil insanların ve cinlerin vazifesi ise, bu delail-i kudret ve mehasin-i san’ata karşı iman ile mukabelede bulunmalarıdır.
[1] Neml, 27:66.
[2] Yûnus, 10:18.
[3] Nebe’, 78:4.
[4] Nebe’, 78:5.
ŞERH
İşte bu ayet-i kerimeden ta اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ م۪يقَاتًا ayet-i kermesine kadar o haber-i azimin sıhhatını afakî deliller ile ispat eder. Yani kudret-i İlahiyenin dünyadaki eserlerini ve ihsanat-ı ilahiyeyi nazara vererek haber-i azim olan haşri ispat eder.
Evet, O Halık-ı Hakim, beşeriyeti intibaha sevketmek için bu ayet-i kerime ile buyuruyor ki: Ey insanlar! Bir kere düşünün! Yeri size bir döşek, bir beşik yapmadık mı? Yeryüzünü insanların içinde barınabilmeleri için muntazam bir mahall-i ikamet olmak üzere vücuda getirmiş değil miyiz? Siz bu mühim ni’meti ve büyük eseri görüyorsunuz. İşte kudret-i İlahiyenin azametine şehadet eden küre-i arz, bir mucize-i san’at ve sizler için büyük bir ni’mettir. Hem küre-i arzın tefrişatı, bir bedia-i hilkat olmakla beraber aynı zamanda sizler için büyük bir ni’met-i İlahiye’dir ki, top güllesinden yetmiş defa daha sür’atlı hareket ederek döndüğü halde sizi sarsıp istirahatınızı bozmuyor. İşte bu san’at-ı İlahiyeye karşı iman etmeniz ve bu nimet-i İlahiyeye karşı şükretmeniz lazım gelirken, sizi küfre ve isyana sevk eden sebep nedir?
Bu yeryüzünü bidayeten halk edip tefriş ederek sizler için mahall-i sükna kılan hangi kuvvet ve kudret sahibi ise; asıl ikamet yeri olan ahireti getirecek de aynı kuvvet ve kudret sahibidir.
وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا
“Dağları da birer hazineli direk kılmadık mı?” Evtad: Veted kelimesinin çoğuludur. Kazıklar, direkler ve çadırların iplerini bağlamak için yere çakılan demirler ve kazıklar demektir. Yani dağlar, yerin sükûnet üzere bulunmasını temin için birer hazineli kazık mesabesinde bulunmaktadır. Evtad kelimesi, yeryüzünde yaşayanların kalbi ve ruhi ızdırab ve heyecanlara, korku ve telaşlara düşmemeleri için bir teselliyi ifade eder.
İşte dağlar, bir bedia-i hilkat ve bir mu’cize-i kudret olmakla beraber aynı zamanda sizler için büyük bir ni’mettir. Sizler de bu mucize-i kudrete karşı iman ile tasdik ve ni’met-i İlahiyeye karşı da O’na ta’zimle şükretmeniz lazım gelirken, sizlere ne olmuş, aklınız bozulmuş mu ki, Halık-ı aleme karşı nankörlük ederek, “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Diyerek haşri O’nun kudretinden uzak görüyorsunuz. Elbette bu ni’metlerin hesabını vereceğiniz
ŞERH
İşte bu ayet-i kerimeden ta اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ م۪يقَاتًا ayet-i kermesine kadar o haber-i azimin sıhhatını afakî deliller ile ispat eder. Yani kudret-i İlahiyenin dünyadaki eserlerini ve ihsanat-ı ilahiyeyi nazara vererek haber-i azim olan haşri ispat eder.
Evet, O Halık-ı Hakim, beşeriyeti intibaha sevketmek için bu ayet-i kerime ile buyuruyor ki: Ey insanlar! Bir kere düşünün! Yeri size bir döşek, bir beşik yapmadık mı? Yeryüzünü insanların içinde barınabilmeleri için muntazam bir mahall-i ikamet olmak üzere vücuda getirmiş değil miyiz? Siz bu mühim ni’meti ve büyük eseri görüyorsunuz. İşte kudret-i İlahiyenin azametine şehadet eden küre-i arz, bir mucize-i san’at ve sizler için büyük bir ni’mettir. Hem küre-i arzın tefrişatı, bir bedia-i hilkat olmakla beraber aynı zamanda sizler için büyük bir ni’met-i İlahiye’dir ki, top güllesinden yetmiş defa daha sür’atlı hareket ederek döndüğü halde sizi sarsıp istirahatınızı bozmuyor. İşte bu san’at-ı İlahiyeye karşı iman etmeniz ve bu nimet-i İlahiyeye karşı şükretmeniz lazım gelirken, sizi küfre ve isyana sevk eden sebep nedir?
Bu yeryüzünü bidayeten halk edip tefriş ederek sizler için mahall-i sükna kılan hangi kuvvet ve kudret sahibi ise; asıl ikamet yeri olan ahireti getirecek de aynı kuvvet ve kudret sahibidir.
وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا
“Dağları da birer hazineli direk kılmadık mı?” Evtad: Veted kelimesinin çoğuludur. Kazıklar, direkler ve çadırların iplerini bağlamak için yere çakılan demirler ve kazıklar demektir. Yani dağlar, yerin sükûnet üzere bulunmasını temin için birer hazineli kazık mesabesinde bulunmaktadır. Evtad kelimesi, yeryüzünde yaşayanların kalbi ve ruhi ızdırab ve heyecanlara, korku ve telaşlara düşmemeleri için bir teselliyi ifade eder.
İşte dağlar, bir bedia-i hilkat ve bir mu’cize-i kudret olmakla beraber aynı zamanda sizler için büyük bir ni’mettir. Sizler de bu mucize-i kudrete karşı iman ile tasdik ve ni’met-i İlahiyeye karşı da O’na ta’zimle şükretmeniz lazım gelirken, sizlere ne olmuş, aklınız bozulmuş mu ki, Halık-ı aleme karşı nankörlük ederek, “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Diyerek haşri O’nun kudretinden uzak görüyorsunuz. Elbette bu ni’metlerin hesabını vereceğiniz
ŞERH
fasıl günü gelecektir.
وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا
“Sizleri (erkek-dişi) çift olarak yaratmadık mı?” Ayet-i kerimede geçen “ezvac” kelimesi, zevcin çoğulu olup hem erkek, hem de kadın için kullanılır. Ezvacın kelime manası, çift, sınıf ve kadının kocası gibi manalara gelmektedir. Yani, sizi bir mayadan erkek ve dişi, uzun ve kısa, beyaz ve siyah, güzel ve çirkin olarak yarattık.
İşte ey insanlar! Bu bedia-i hilkata bakıp Halık’ı bulmanız ve büyük bir ni’met-i İlahiye olması cihetiyle de O’na şükür ve ibadet etmeniz lazım gelirken sizlere ne olmuş ki, böyle basit ve adi bir maddeden, bir damla sudan ayrı ayrı surette sizleri yaratmaya kadir olan bir Zata karşı haşri istib’ad ederek Ellah’ın kudretinden şübhe edersiniz. Elbette bu inkarınızın karşılığını göreceğiniz ve mazhar olduğunuz ni’metlerin hesabını vereceğiniz bir gün gelecektir.
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
“Uykunuzu hab-ı rahatınız için bir dinlenme yapmadık mı?” Subat: Hafif uyku, ölüm, rahat ve istirahati tahsil için harekete son vermek gibi manalara gelmektedir. Yani uykunuzu, hareket ve hissinizin kesilmesiyle sükunetinize sebep kılmakla rahatınızı te’min ettik ki, uyku vasıtasıyla vücudunuz dinlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünyevi ve uhrevi maişetinize çalışarak tembellik etmeyesiniz.
Şu halde rahatınız için size uyku nimetini bahşetmemiz kudretimize delalet ederken, sizlere ne olmuş ki; ölüme benzeyen uykuyu ve kabirden kalkmaya ve haşre benzeyen uykudan uyanmayı her gün müşahede ettiğiniz halde, nasıl olur da haşre inanmaz ve inkâra cesaret edersiniz? Şu halde ey insanlar! Ellah (c.c), ölümün bir nev’i küçük kardeşi olan uyku ile sizleri bir nev’i öldürüyor ve uykudan uyandırmakla da sizleri tekrar diriltiyor. Sizler de her gün bunu bilfiil yaşıyorsunuz. Elbette böyle bir kudret sahibi, uykuya benzeyen ölümle sizleri öldürdükten sonra haşrin sabahıyla sizleri tekrar diriltecek ve hesaba çekecektir.
İşte bu uyku, hem bir kudret eseri, hem de insanların hab-ı rahatları için büyük bir ni’met-i ilahiyedir. Öyle ise ey insanlar! Size ne olmuş ki, bu eser-i kudrete karşı iman ve bu ni’mete karşı da şükür ile ibadet etmeniz lazım iken;
ŞERH
fasıl günü gelecektir.
وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا
“Sizleri (erkek-dişi) çift olarak yaratmadık mı?” Ayet-i kerimede geçen “ezvac” kelimesi, zevcin çoğulu olup hem erkek, hem de kadın için kullanılır. Ezvacın kelime manası, çift, sınıf ve kadının kocası gibi manalara gelmektedir. Yani, sizi bir mayadan erkek ve dişi, uzun ve kısa, beyaz ve siyah, güzel ve çirkin olarak yarattık.
İşte ey insanlar! Bu bedia-i hilkata bakıp Halık’ı bulmanız ve büyük bir ni’met-i İlahiye olması cihetiyle de O’na şükür ve ibadet etmeniz lazım gelirken sizlere ne olmuş ki, böyle basit ve adi bir maddeden, bir damla sudan ayrı ayrı surette sizleri yaratmaya kadir olan bir Zata karşı haşri istib’ad ederek Ellah’ın kudretinden şübhe edersiniz. Elbette bu inkarınızın karşılığını göreceğiniz ve mazhar olduğunuz ni’metlerin hesabını vereceğiniz bir gün gelecektir.
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
“Uykunuzu hab-ı rahatınız için bir dinlenme yapmadık mı?” Subat: Hafif uyku, ölüm, rahat ve istirahati tahsil için harekete son vermek gibi manalara gelmektedir. Yani uykunuzu, hareket ve hissinizin kesilmesiyle sükunetinize sebep kılmakla rahatınızı te’min ettik ki, uyku vasıtasıyla vücudunuz dinlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünyevi ve uhrevi maişetinize çalışarak tembellik etmeyesiniz.
Şu halde rahatınız için size uyku nimetini bahşetmemiz kudretimize delalet ederken, sizlere ne olmuş ki; ölüme benzeyen uykuyu ve kabirden kalkmaya ve haşre benzeyen uykudan uyanmayı her gün müşahede ettiğiniz halde, nasıl olur da haşre inanmaz ve inkâra cesaret edersiniz? Şu halde ey insanlar! Ellah (c.c), ölümün bir nev’i küçük kardeşi olan uyku ile sizleri bir nev’i öldürüyor ve uykudan uyandırmakla da sizleri tekrar diriltiyor. Sizler de her gün bunu bilfiil yaşıyorsunuz. Elbette böyle bir kudret sahibi, uykuya benzeyen ölümle sizleri öldürdükten sonra haşrin sabahıyla sizleri tekrar diriltecek ve hesaba çekecektir.
İşte bu uyku, hem bir kudret eseri, hem de insanların hab-ı rahatları için büyük bir ni’met-i ilahiyedir. Öyle ise ey insanlar! Size ne olmuş ki, bu eser-i kudrete karşı iman ve bu ni’mete karşı da şükür ile ibadet etmeniz lazım iken;
ŞERH
Burada sirac tabiriyle şöyle latif bir manaya işaret vardır: Bu dünyayı bir saray farz etsek, sema âlemi bu dünya sarayının damı olur ki, Cenab-ı Hak dünya sarayının damı hükmünde olan semayı milyarlarca yıldızlarla tezyin edip süslendirmiştir. Dünya sarayının asıl lambası ise Güneştir. Öyle ise ey insanlar! Cenab-ı Hak, yeryüzünü sizlere bir saray, göğü de o sarayınıza tavan yapıp süslendirmek suretiyle bu külli nimetlerini sizlere musahhar kılmakla mehasin-i san’atını ve acaib-i kudretini gösterdiği halde sizlere ne olmuş ki, Halikınızın bunca ni’metlerine şükredip O’na ibadet etmiyorsunuz.
Şu halde bu mevcudatın cümlesi, Ellahu Teala’nın azamet-i kudretine bedaheten delalet ettiği halde, nasıl oluyor ki sizler kıyameti, haşr ve neşri inkâra cesaret ediyorsunuz?
وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا
“Biz bulutlardan sağanak şeklinde bol bol su indirmedik mi?” Mu’sirat: İ’sardan müştak olup hem mu’sir, hem de mu’siranın çoğuludur. Araplar bu mu’sir kelimesini genelde hayza girmek üzere olan bakire kızlar için kullanırlar. Manası ise, rüzgâr tarafından sıkıştırılmış bulut veyahut yağmuru indirmek üzere olan yüklü bulut demektir. Burada her ne kadar mu’sirat kelimesi, “sıkıştırıcı rüzgâr” manasındaysa da bu makamda “rüzgârın sıkıştırdığı bulut” demektir. Zira rahmet buluttan dökülür, rüzgârdan dökülmez. Seccac: Şiddetle, çokça, fazlaca seyelan eden ve şarıl şarıl yağan yağmur demektir. Yani, biz rüzgârlar vasıtasıyla toplanmış ve sıkışmış olan bulutlardan çok taneli ve sağanak halinde yağan yağmuru inzal ettik.
İşte bu yağmurun inzali, bir mu’cize-i kudret ve sizler için de büyük bir ni’met-i ilahiye iken sizler de bu mu’cize-i kudrete karşı tazim ve haşyet ile Ellah’ın ulûhiyetini tanıyıp iman etmek ve bu külli ni’metlere karşı da O’na şükür ile ibadet etmeniz lazım gelirken, sizlere ne olmuş ki; Mün’im-i Hakikinize karşı nankörlük edip O’nun azamet-ı kudretini derk edemiyor ve haşri istib’ad ediyorsunuz.
لِنُخْرِجَ بِه۪ حَبًّا وَنَبَاتًا
“Ta ki o su ile enva-i hububat ve nebatatı çıkaralım.” Ayet-i kerime, burada yağmuru indirmenin hikmetini, gayesini ve sonucunu bildiriyor.
ŞERH
Burada sirac tabiriyle şöyle latif bir manaya işaret vardır: Bu dünyayı bir saray farz etsek, sema âlemi bu dünya sarayının damı olur ki, Cenab-ı Hak dünya sarayının damı hükmünde olan semayı milyarlarca yıldızlarla tezyin edip süslendirmiştir. Dünya sarayının asıl lambası ise Güneştir. Öyle ise ey insanlar! Cenab-ı Hak, yeryüzünü sizlere bir saray, göğü de o sarayınıza tavan yapıp süslendirmek suretiyle bu külli nimetlerini sizlere musahhar kılmakla mehasin-i san’atını ve acaib-i kudretini gösterdiği halde sizlere ne olmuş ki, Halikınızın bunca ni’metlerine şükredip O’na ibadet etmiyorsunuz.
Şu halde bu mevcudatın cümlesi, Ellahu Teala’nın azamet-i kudretine bedaheten delalet ettiği halde, nasıl oluyor ki sizler kıyameti, haşr ve neşri inkâra cesaret ediyorsunuz?
وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا
“Biz bulutlardan sağanak şeklinde bol bol su indirmedik mi?” Mu’sirat: İ’sardan müştak olup hem mu’sir, hem de mu’siranın çoğuludur. Araplar bu mu’sir kelimesini genelde hayza girmek üzere olan bakire kızlar için kullanırlar. Manası ise, rüzgâr tarafından sıkıştırılmış bulut veyahut yağmuru indirmek üzere olan yüklü bulut demektir. Burada her ne kadar mu’sirat kelimesi, “sıkıştırıcı rüzgâr” manasındaysa da bu makamda “rüzgârın sıkıştırdığı bulut” demektir. Zira rahmet buluttan dökülür, rüzgârdan dökülmez. Seccac: Şiddetle, çokça, fazlaca seyelan eden ve şarıl şarıl yağan yağmur demektir. Yani, biz rüzgârlar vasıtasıyla toplanmış ve sıkışmış olan bulutlardan çok taneli ve sağanak halinde yağan yağmuru inzal ettik.
İşte bu yağmurun inzali, bir mu’cize-i kudret ve sizler için de büyük bir ni’met-i ilahiye iken sizler de bu mu’cize-i kudrete karşı tazim ve haşyet ile Ellah’ın ulûhiyetini tanıyıp iman etmek ve bu külli ni’metlere karşı da O’na şükür ile ibadet etmeniz lazım gelirken, sizlere ne olmuş ki; Mün’im-i Hakikinize karşı nankörlük edip O’nun azamet-ı kudretini derk edemiyor ve haşri istib’ad ediyorsunuz.
لِنُخْرِجَ بِه۪ حَبًّا وَنَبَاتًا
“Ta ki o su ile enva-i hububat ve nebatatı çıkaralım.” Ayet-i kerime, burada yağmuru indirmenin hikmetini, gayesini ve sonucunu bildiriyor.
ŞERH
inkâr edip nankörlük edenler ile iman ve ubudiyet vazifesini eda edenlerin birbirlerinden tefrik edileceği günün vakti muayyen olmuştur. Yevm-i fasl ile murat: iman ile küfrün, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, günah ile sevabın, gece ile gündüzün, kış ile yazın, kısaca teklifi ve tekvini bütün zıdların birbirinden tasfiye edildiği gün demektir.”
İşte اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ den ta buraya kadar istifham ile takrir olunan fiillerin delalet ettikleri nebe-i azim olan haşir vuku bulacaktır. Yani her beşiğin bir parçalanma vakti, her kazığın bir kırılma zamanı, her neslin bir tükenme vakti, her uykunun bir uyanma vakti, her geceden sonra bir gündüzün geliş vakti, her çalışmadan sonra bir dinlenme vakti, her süslü tavanın bir çökme vakti, her lambanın bir sönme vakti, yağmur vasıtasıyla hayat bulan her nevi hububat, nebatat, bağ ve bahçelerin bir hasad vakti olduğu gibi; dünya denilen beşiğin bir parçalanma vakti, her biri birer kazık hükmünde olan dağların yerlerinden sökülüp birbirlerine çarparak havada toz duman haline geleceği vakti, yeryüzünde yaşayan ezvacın birbirinden ayrılacağı vakti, kabirde yatanların uyanma vakti, berzah gecesinden sonra haşir sabahının tulu edeceği vakti, yaşlanmış olan yerkürenin bir istirahat vakti, dünya sarayının tavanı hükmünde olan semanın parçalanıp döküleceği vakti, o tavanın lambası olan Güneşin söneceği, mumları hükmünde olan yıldızların sukut edeceği vakti, kabirde yatan insanların bir nebat gibi filizlenip inşa ve ihya edildikleri vakti de bir gün vuku bulacaktır. O günde zıdlar birbirinden tasfiye edilecek, mazlumun hakkı zalimden alınacak, tecelliyat-ı celaliye ve cemaliye kemaliyle zuhur edecek, her insan mazhar olduğu nimetlerden hesaba çekilecek, hesabın neticesinde herkes ve her şey layık olduğu mahalle, yani Cennet veya Cehenneme gidecektir. Böylece yevm-i fasl tahakkuk edecektir ve o günün vakti, muayyendir, ilm-i İlahide tesbit edilmiştir.
Böyle bir günün geleceğini bu delillerden icmalen olsun anlamanız lazım gelir. Bunu dünyada anlamak istemezseniz كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ayet-i kerimesinin sarahatiyle bir gün gelecek Cenab-ı Hakkın haber verdiği nebe-i azimi ve onda vuku bulacak hadisleri aynel yakin ve hakkel yakin görecek ve bileceksiniz. Demek hakikat-i hal, sizin zannettiğiniz gibi değildir.
ŞERH
inkâr edip nankörlük edenler ile iman ve ubudiyet vazifesini eda edenlerin birbirlerinden tefrik edileceği günün vakti muayyen olmuştur. Yevm-i fasl ile murat: iman ile küfrün, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, günah ile sevabın, gece ile gündüzün, kış ile yazın, kısaca teklifi ve tekvini bütün zıdların birbirinden tasfiye edildiği gün demektir.”
İşte اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ den ta buraya kadar istifham ile takrir olunan fiillerin delalet ettikleri nebe-i azim olan haşir vuku bulacaktır. Yani her beşiğin bir parçalanma vakti, her kazığın bir kırılma zamanı, her neslin bir tükenme vakti, her uykunun bir uyanma vakti, her geceden sonra bir gündüzün geliş vakti, her çalışmadan sonra bir dinlenme vakti, her süslü tavanın bir çökme vakti, her lambanın bir sönme vakti, yağmur vasıtasıyla hayat bulan her nevi hububat, nebatat, bağ ve bahçelerin bir hasad vakti olduğu gibi; dünya denilen beşiğin bir parçalanma vakti, her biri birer kazık hükmünde olan dağların yerlerinden sökülüp birbirlerine çarparak havada toz duman haline geleceği vakti, yeryüzünde yaşayan ezvacın birbirinden ayrılacağı vakti, kabirde yatanların uyanma vakti, berzah gecesinden sonra haşir sabahının tulu edeceği vakti, yaşlanmış olan yerkürenin bir istirahat vakti, dünya sarayının tavanı hükmünde olan semanın parçalanıp döküleceği vakti, o tavanın lambası olan Güneşin söneceği, mumları hükmünde olan yıldızların sukut edeceği vakti, kabirde yatan insanların bir nebat gibi filizlenip inşa ve ihya edildikleri vakti de bir gün vuku bulacaktır. O günde zıdlar birbirinden tasfiye edilecek, mazlumun hakkı zalimden alınacak, tecelliyat-ı celaliye ve cemaliye kemaliyle zuhur edecek, her insan mazhar olduğu nimetlerden hesaba çekilecek, hesabın neticesinde herkes ve her şey layık olduğu mahalle, yani Cennet veya Cehenneme gidecektir. Böylece yevm-i fasl tahakkuk edecektir ve o günün vakti, muayyendir, ilm-i İlahide tesbit edilmiştir.
Böyle bir günün geleceğini bu delillerden icmalen olsun anlamanız lazım gelir. Bunu dünyada anlamak istemezseniz كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ayet-i kerimesinin sarahatiyle bir gün gelecek Cenab-ı Hakkın haber verdiği nebe-i azimi ve onda vuku bulacak hadisleri aynel yakin ve hakkel yakin görecek ve bileceksiniz. Demek hakikat-i hal, sizin zannettiğiniz gibi değildir.
ŞERH
İşte Cenab-ı Hak, surenin başından ta buraya kadar tevhidin delillerini serd ederek dünya ahvali içinde mukni’ delillerle mükemmel bir surette ahireti de isbat etti. Yani bu ayet-i kemreler der ki: Ey insanlar! Siz ahireti akıldan uzak görüyorsunuz. Oysa gözünüz önünde görüyorsunuz ki, biz nihayetsiz kudretimizle rahat edesiniz diye yeri size döşek yaptık. Kocaman dağları binlerce hikmetlere binaen yere çivi gibi çakıp sizlere hazineli direk kıldık. Birbirinizle ünsiyet edip neslinizin idamesi için sizleri erkek ve dişi olmak üzere çift çift yarattık. Dinlenesiniz diye size uyku ni’metini verdik. Hab-ı rahatınızı te’min, hatiat ve kusuratınızı örtbas etmek ve düşmana görünmeden halas olmanız için geceyi size örtü kıldık. Dünyevi ve uhrevi maişetinizi te’min etmeniz için gündüzü çalışma vakti kıldık. İbret alasınız diye üzerinize muhkem yedi göğü halk ettik. İstifade edesiniz diye size bol bol yağmur indirdik ki; o yağmur sayesinde sizin ve hayvanlarınızın rızkı olan hububat ve nebatatı, bağ ve bahçeleri sulayalım diye.
Demek bu ayet-i kerimelerden de anlaşıldığı üzere; Cenab-ı Hak, bu kâinatı iki maksad için halk etmiştir:
1- Azamet-i kudretini ve mehasin-i sanatını göstermek
2- Hadsiz nimetlerini ihsan etmektir.
İşte Ellahu Teala bu iki maksada mukabil, kullarından iki şey istiyor.
1- Bu azamet-i kudret ve mehasin-i sanatına mukabil iman ile vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyeyi tasdik etmek.
2- Nihayetsiz ihsanat-i külliyey-i İlahiyeye karşı da şükür ile ibadet etmektir.
İşte Cenab-ı Hak, bu sure-i celile ile bütün cin ve inse manen şöyle sesleniyor: Ey ins ve cin! Bunca delail-i kudretime karşı bana iman etmeniz lazım gelirken, beni inkâr ediyorsunuz. Sizi halk eden, hayatınızın devam edebilmesi için bütün ihtiyaçlarınızı temin eden yalnız ben olduğum halde, siz başkasına ibadet ediyorsunuz. Ni’metime karşı bana şükür ve ubudiyet ile mukabele etmeniz gerekirken bana karşı nankörlük ediyorsunuz. Rızkınızı ben veriyorum, siz beni tanımayıp başkasına şükrediyorsunuz. Sanmayınız ki, bu yanınızda kar kalacak. Elbette ilm-i ilahimde vakti belli olan fasıl günü gelecek ve o günde hak ve hakikat bütünüyle ortaya çıkacak ve sizlere verilen bütün bu ni’metlerden hesaba
ŞERH
İşte Cenab-ı Hak, surenin başından ta buraya kadar tevhidin delillerini serd ederek dünya ahvali içinde mukni’ delillerle mükemmel bir surette ahireti de isbat etti. Yani bu ayet-i kemreler der ki: Ey insanlar! Siz ahireti akıldan uzak görüyorsunuz. Oysa gözünüz önünde görüyorsunuz ki, biz nihayetsiz kudretimizle rahat edesiniz diye yeri size döşek yaptık. Kocaman dağları binlerce hikmetlere binaen yere çivi gibi çakıp sizlere hazineli direk kıldık. Birbirinizle ünsiyet edip neslinizin idamesi için sizleri erkek ve dişi olmak üzere çift çift yarattık. Dinlenesiniz diye size uyku ni’metini verdik. Hab-ı rahatınızı te’min, hatiat ve kusuratınızı örtbas etmek ve düşmana görünmeden halas olmanız için geceyi size örtü kıldık. Dünyevi ve uhrevi maişetinizi te’min etmeniz için gündüzü çalışma vakti kıldık. İbret alasınız diye üzerinize muhkem yedi göğü halk ettik. İstifade edesiniz diye size bol bol yağmur indirdik ki; o yağmur sayesinde sizin ve hayvanlarınızın rızkı olan hububat ve nebatatı, bağ ve bahçeleri sulayalım diye.
Demek bu ayet-i kerimelerden de anlaşıldığı üzere; Cenab-ı Hak, bu kâinatı iki maksad için halk etmiştir:
1- Azamet-i kudretini ve mehasin-i sanatını göstermek
2- Hadsiz nimetlerini ihsan etmektir.
İşte Ellahu Teala bu iki maksada mukabil, kullarından iki şey istiyor.
1- Bu azamet-i kudret ve mehasin-i sanatına mukabil iman ile vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyeyi tasdik etmek.
2- Nihayetsiz ihsanat-i külliyey-i İlahiyeye karşı da şükür ile ibadet etmektir.
İşte Cenab-ı Hak, bu sure-i celile ile bütün cin ve inse manen şöyle sesleniyor: Ey ins ve cin! Bunca delail-i kudretime karşı bana iman etmeniz lazım gelirken, beni inkâr ediyorsunuz. Sizi halk eden, hayatınızın devam edebilmesi için bütün ihtiyaçlarınızı temin eden yalnız ben olduğum halde, siz başkasına ibadet ediyorsunuz. Ni’metime karşı bana şükür ve ubudiyet ile mukabele etmeniz gerekirken bana karşı nankörlük ediyorsunuz. Rızkınızı ben veriyorum, siz beni tanımayıp başkasına şükrediyorsunuz. Sanmayınız ki, bu yanınızda kar kalacak. Elbette ilm-i ilahimde vakti belli olan fasıl günü gelecek ve o günde hak ve hakikat bütünüyle ortaya çıkacak ve sizlere verilen bütün bu ni’metlerden hesaba
METİN
Hem katî ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam etsinler, ebedî kalsınlar; tâ zevâl ve firâkla elem çekmesinler. Çünkü, zevâl-i elem lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir. Öyle sehâvet, elem çektirmek istemez. Demek, ebedî bir Cenneti, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü, nihayetsiz cûd ve sehâ, nihayetsiz ihsan etmek ister, nimetlendirmek ister.
ŞERH
edilen nimetlerin ömrü kısadır, ya da o nimetlerden istifade edenlerin ömrü kısadır. Madem nimetler, daima teceddüt ettiği halde tükenmiyor. Bu hal isbat eder ki; o saray sahibinin hazineleri daimidir. Öyle ise bu cud u seha ebedi bir alemde devam edecek, o alemde o misafirler de daimi kalacak, o alemdeki sofralar da daimi olacaktır. Aksi taktirde bu hal, çocuk oyuncağı gibi olur. Kaldırıyor, indiriyor, yediriyor, birden bire idam ediyor. Bu ise, o nihayetsiz cud ve sehavete muvafık düşmüyor. (Hem katî ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam etsinler, ebedî kalsınlar; tâ zevâl ve firâkla elem çekmesinler. Çünkü, zevâl-i elem lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir. Öyle sehâvet, elem çektirmek istemez.) Madem şu alemde sehavet-i İlahiye var ve inkar edilemez. Hem madem bu sehavet, belli bir kararda devam etmez, devamlı olarak O Cevvad olan Zat-ı Kerim, sofraları tecdid ederek kaldırır ve indirir. Nimetler devamlı teceddüd eder, değişir. Hem o sofralardan istifade eden müşterilerin de ömrü kısadır. Bu hal ise o nihayetsiz sehavetle bağdaşmaz. Zira cud ve seha baki olduğu halde; hem o nimetler, hem de o nimetlerden istifade edenler fanidir. O halde hem o ziyafette ikram edilen nimetler, hem de o nimetlerden istifade edenler ebedi olmalı ki, o sehavet tam manasıyla tezahür etsin. Demek baki bir alem vardır.
Madem Ellah Cevvad’dır ve madem bir Habib-i Edibi göndermek suretiyle hem cud ve sehasını, hem de o cud ve sehanın ebedi bir alemde devam edeceğini ders vermiş. Öyle ise bu alemde görünen nimetlerdeki teceddüd ve O Habib-i Edib’in vermiş olduğu ders ister ki; insan ebedi kalsın ve o nimetlerden ebedi bir surette istifade etsin. Zira Cennet’te nimetlerin zevali yoktur. Ehl-i Cennet istediği anda istediği nimetten istifade eder.
(Demek, ebedî bir Cenneti, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü, nihayetsiz cûd ve sehâ, nihayetsiz ihsan etmek ister, nimetlendirmek ister.
METİN
Hem katî ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam etsinler, ebedî kalsınlar; tâ zevâl ve firâkla elem çekmesinler. Çünkü, zevâl-i elem lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir. Öyle sehâvet, elem çektirmek istemez. Demek, ebedî bir Cenneti, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü, nihayetsiz cûd ve sehâ, nihayetsiz ihsan etmek ister, nimetlendirmek ister.
ŞERH
edilen nimetlerin ömrü kısadır, ya da o nimetlerden istifade edenlerin ömrü kısadır. Madem nimetler, daima teceddüt ettiği halde tükenmiyor. Bu hal isbat eder ki; o saray sahibinin hazineleri daimidir. Öyle ise bu cud u seha ebedi bir alemde devam edecek, o alemde o misafirler de daimi kalacak, o alemdeki sofralar da daimi olacaktır. Aksi taktirde bu hal, çocuk oyuncağı gibi olur. Kaldırıyor, indiriyor, yediriyor, birden bire idam ediyor. Bu ise, o nihayetsiz cud ve sehavete muvafık düşmüyor. (Hem katî ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam etsinler, ebedî kalsınlar; tâ zevâl ve firâkla elem çekmesinler. Çünkü, zevâl-i elem lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir. Öyle sehâvet, elem çektirmek istemez.) Madem şu alemde sehavet-i İlahiye var ve inkar edilemez. Hem madem bu sehavet, belli bir kararda devam etmez, devamlı olarak O Cevvad olan Zat-ı Kerim, sofraları tecdid ederek kaldırır ve indirir. Nimetler devamlı teceddüd eder, değişir. Hem o sofralardan istifade eden müşterilerin de ömrü kısadır. Bu hal ise o nihayetsiz sehavetle bağdaşmaz. Zira cud ve seha baki olduğu halde; hem o nimetler, hem de o nimetlerden istifade edenler fanidir. O halde hem o ziyafette ikram edilen nimetler, hem de o nimetlerden istifade edenler ebedi olmalı ki, o sehavet tam manasıyla tezahür etsin. Demek baki bir alem vardır.
Madem Ellah Cevvad’dır ve madem bir Habib-i Edibi göndermek suretiyle hem cud ve sehasını, hem de o cud ve sehanın ebedi bir alemde devam edeceğini ders vermiş. Öyle ise bu alemde görünen nimetlerdeki teceddüd ve O Habib-i Edib’in vermiş olduğu ders ister ki; insan ebedi kalsın ve o nimetlerden ebedi bir surette istifade etsin. Zira Cennet’te nimetlerin zevali yoktur. Ehl-i Cennet istediği anda istediği nimetten istifade eder.
(Demek, ebedî bir Cenneti, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü, nihayetsiz cûd ve sehâ, nihayetsiz ihsan etmek ister, nimetlendirmek ister.
ŞERH
göre vücuda getiren ve getirecek olan ancak O’dur. (Ve o) âlemlerin Rabbi (hikmet sahibidir) bütün dinî ve dünyevî işleri hikmetinin gereğine göre tedbir ve tanzim buyurmaktadır ve o ezeli Mâbud (Habir’dir.) Bütün mahlûkatının açık ve gizli hallerinden tamamen haberdardır.”1
وَهُوَ اللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِى الْاُولٰى وَالْاٰخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“(Ve Ellah, O’dur.) İbadete lâyık olan ve her türlü şirk ve nekaisten münezzeh olan Mabud yalnız O’dur. (Ondan başka ilâh yoktur.) Ondan başka hiçbir şey ibadete lâyık değildir. (Dünyada da, ahirette de hamd ve sena o Kerim Zat’a mahsustur. Zira O’ndan başka bütün mükemmel vasıflarla muttasıf bir Zat yoktur. Müminler, O Ma’bud-u Bilhakka dünyada da, ahirette de hamd u senada bulunurlar. (Ve hüküm yalnız O’na mahsustur.) Her şeyde geçerli olan hüküm, kaza o ezeli Mabud’a aittir. İtaat ehli için af ile, isyan ehli için de bedbahtlık ile haklarında Ellah’ın hükmü tecelli etmiştir. Ellah’ın hükmüne hiçbir kimse, engel ve ortak olamaz. (Ve) Ey insanlar! Nihayet hepiniz de (O’na döndürüleceksiniz.) Kabirlerinizden kaldırılarak O Mabud-u Bilhakkın yüce mahkemesine sevkedileceksiniz. Artık o âkibeti düşününüz! Müminler, o âlemde ilâhi lütuflara mazhar olacaklardır. Kâfirler ve isyankârlar da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Bu ne büyük bir müjde ve tehdit!” 2
وَقَالُواالْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ
“(Ve) o Cennetlere nail olan müminler (diyeceklerdir ki: Hamd O Ellah’a olsun ki, bizden üzüntüyü giderdi.) Bizi dünyanın elem ve kederlerinden kurtardı, bizi Cehennem korkusundan halâs etti, bizi böyle büyük bir ebedî rızka nail buyurdu. (Şüphe yok ki, bizim Rab’bimiz çok bağışlayıcıdır.) Birçok kusurlarımızı afv buyurmuştur ve Kerim Halıkımız (şükrü kabul edicidir.) İtaatkar kullarının güzel amellerini kabul ederek kendilerini birçok mükâfatlara nail buyurmaktadır.”
اَلَّذ۪ى اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ لَايَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ
“Öyle Cennetlere nail olacak olan ehl-i imân, orada devamlı olarak kalacaklarından
[1] Sebe’, 34:1.
[2] Kasas, 28:70.
ŞERH
göre vücuda getiren ve getirecek olan ancak O’dur. (Ve o) âlemlerin Rabbi (hikmet sahibidir) bütün dinî ve dünyevî işleri hikmetinin gereğine göre tedbir ve tanzim buyurmaktadır ve o ezeli Mâbud (Habir’dir.) Bütün mahlûkatının açık ve gizli hallerinden tamamen haberdardır.”1
وَهُوَ اللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِى الْاُولٰى وَالْاٰخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“(Ve Ellah, O’dur.) İbadete lâyık olan ve her türlü şirk ve nekaisten münezzeh olan Mabud yalnız O’dur. (Ondan başka ilâh yoktur.) Ondan başka hiçbir şey ibadete lâyık değildir. (Dünyada da, ahirette de hamd ve sena o Kerim Zat’a mahsustur. Zira O’ndan başka bütün mükemmel vasıflarla muttasıf bir Zat yoktur. Müminler, O Ma’bud-u Bilhakka dünyada da, ahirette de hamd u senada bulunurlar. (Ve hüküm yalnız O’na mahsustur.) Her şeyde geçerli olan hüküm, kaza o ezeli Mabud’a aittir. İtaat ehli için af ile, isyan ehli için de bedbahtlık ile haklarında Ellah’ın hükmü tecelli etmiştir. Ellah’ın hükmüne hiçbir kimse, engel ve ortak olamaz. (Ve) Ey insanlar! Nihayet hepiniz de (O’na döndürüleceksiniz.) Kabirlerinizden kaldırılarak O Mabud-u Bilhakkın yüce mahkemesine sevkedileceksiniz. Artık o âkibeti düşününüz! Müminler, o âlemde ilâhi lütuflara mazhar olacaklardır. Kâfirler ve isyankârlar da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Bu ne büyük bir müjde ve tehdit!” 2
وَقَالُواالْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ
“(Ve) o Cennetlere nail olan müminler (diyeceklerdir ki: Hamd O Ellah’a olsun ki, bizden üzüntüyü giderdi.) Bizi dünyanın elem ve kederlerinden kurtardı, bizi Cehennem korkusundan halâs etti, bizi böyle büyük bir ebedî rızka nail buyurdu. (Şüphe yok ki, bizim Rab’bimiz çok bağışlayıcıdır.) Birçok kusurlarımızı afv buyurmuştur ve Kerim Halıkımız (şükrü kabul edicidir.) İtaatkar kullarının güzel amellerini kabul ederek kendilerini birçok mükâfatlara nail buyurmaktadır.”
اَلَّذ۪ى اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ لَايَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ
“Öyle Cennetlere nail olacak olan ehl-i imân, orada devamlı olarak kalacaklarından
[1] Sebe’, 34:1.
[2] Kasas, 28:70.
ŞERH
“(Ve biz onların) O Cennet ehlinin (göğüslerinde kinden her ne varsa, hepsini söküp atmışızdır.) Onların kalbleri saf, temiz, birbirine karşı muhabbetle dolu bulunacaktır. Şayet dünyada iken aralarında bir kin ve hîle bulunmuş ise, artık Cennette bundan bir eser kalmayacaktır. (Onların altlarından) köşklerinin, bahçelerinin yanı başından (ırmaklar akar.) Onların zevklerini ve lezzetlerini arttırır dururlar. (Ve) onlar da Cenâb-ı Hak’ka şükür için (derler ki: Ellahu Teâlâ’ya hamdolsun ki, bize hidayeti nasib etmek suretiyle bu nimetlere kavuşturdu. Eğer Ellahu Teâlâ bize hidâyet etmeseydi,) eğer O’nun ilâhî yardımları bize erişmeseydi, (biz kendi kendimize hidâyete eremezdik.) Bedbahtlıkta kalırdık, hidâyete ererek böyle nimetlere kavuşamazdık. İşte insanlara lâzım olan, herhangi birşeyi başarırsa bunu Cenâb-ı Hak’kın bir lütfü olarak görmektir. Kendi ilmine ve kudretine güvenerek kibre düşmekten sakınmaktır. (Ve muhakkak ki) kasem olsun ki, (Rabbimizin Peygamberleri hak ile geldiler.) Biz de onların irşadı ile hidâyete kavuşarak bu hüsn-ü âkibete eriştik. (Ve onlara:) Öyle sevinç içinde kalan, Cenab-ı Hakk’a şükür için böyle itirafta bulunan o Cennet sakinlerine hitaben; (İşte bu Cennettir ki, siz buna salih amelleriniz sebebiyle vâris oldunuz, diye) melekler vâsıtasıyle (nida olunacaktır.) Evet... Bu sizin dünyadaki güzel itikadınızın, güzel amellerinizin mükâfatı olarak size Ellah tarafından ihsan buyrulmuştur. İşte imânın ve salih amellerin muazzam mükâfatı!”1
Evet dikkat edilse; bu dünyada bitmez, tükenmez bir cud u sehanın asarı görünüyor. O cud ve seha sahibi de daimi nimetlendirmek ister. Bu ise o nimete mazhar olan eşhasın devam-ı vücudunu ister ki; aldıkları lezzet eleme kalbolmasın. Lezzetten sonra elem çekmesinler. Şayet o nimetler zeval bulsa, o nimetlerden istifade edenler de fenaya mahkûm olsa, bu durumda o nimetlerden tena’um edenler, hem o nimetlere, hem de o nimet sahibine düşman olurlar. Demek eğer haşir olmazsa; bütün insanlar Ellah’a düşman olurlar. Elbette kâinatta gösterdiği asarıyla nihayetsiz cud u seha sahibi olduğunu isbat eden bir Zat, bu kadar hadsiz nimetlerle perverde ettiği raiyyetini yok etmek suretiyle kendisine düşman etmez. Zira bu hal, O’nun cud u sehasına bütün
[1] A‘râf, 7:43.
ŞERH
“(Ve biz onların) O Cennet ehlinin (göğüslerinde kinden her ne varsa, hepsini söküp atmışızdır.) Onların kalbleri saf, temiz, birbirine karşı muhabbetle dolu bulunacaktır. Şayet dünyada iken aralarında bir kin ve hîle bulunmuş ise, artık Cennette bundan bir eser kalmayacaktır. (Onların altlarından) köşklerinin, bahçelerinin yanı başından (ırmaklar akar.) Onların zevklerini ve lezzetlerini arttırır dururlar. (Ve) onlar da Cenâb-ı Hak’ka şükür için (derler ki: Ellahu Teâlâ’ya hamdolsun ki, bize hidayeti nasib etmek suretiyle bu nimetlere kavuşturdu. Eğer Ellahu Teâlâ bize hidâyet etmeseydi,) eğer O’nun ilâhî yardımları bize erişmeseydi, (biz kendi kendimize hidâyete eremezdik.) Bedbahtlıkta kalırdık, hidâyete ererek böyle nimetlere kavuşamazdık. İşte insanlara lâzım olan, herhangi birşeyi başarırsa bunu Cenâb-ı Hak’kın bir lütfü olarak görmektir. Kendi ilmine ve kudretine güvenerek kibre düşmekten sakınmaktır. (Ve muhakkak ki) kasem olsun ki, (Rabbimizin Peygamberleri hak ile geldiler.) Biz de onların irşadı ile hidâyete kavuşarak bu hüsn-ü âkibete eriştik. (Ve onlara:) Öyle sevinç içinde kalan, Cenab-ı Hakk’a şükür için böyle itirafta bulunan o Cennet sakinlerine hitaben; (İşte bu Cennettir ki, siz buna salih amelleriniz sebebiyle vâris oldunuz, diye) melekler vâsıtasıyle (nida olunacaktır.) Evet... Bu sizin dünyadaki güzel itikadınızın, güzel amellerinizin mükâfatı olarak size Ellah tarafından ihsan buyrulmuştur. İşte imânın ve salih amellerin muazzam mükâfatı!”1
Evet dikkat edilse; bu dünyada bitmez, tükenmez bir cud u sehanın asarı görünüyor. O cud ve seha sahibi de daimi nimetlendirmek ister. Bu ise o nimete mazhar olan eşhasın devam-ı vücudunu ister ki; aldıkları lezzet eleme kalbolmasın. Lezzetten sonra elem çekmesinler. Şayet o nimetler zeval bulsa, o nimetlerden istifade edenler de fenaya mahkûm olsa, bu durumda o nimetlerden tena’um edenler, hem o nimetlere, hem de o nimet sahibine düşman olurlar. Demek eğer haşir olmazsa; bütün insanlar Ellah’a düşman olurlar. Elbette kâinatta gösterdiği asarıyla nihayetsiz cud u seha sahibi olduğunu isbat eden bir Zat, bu kadar hadsiz nimetlerle perverde ettiği raiyyetini yok etmek suretiyle kendisine düşman etmez. Zira bu hal, O’nun cud u sehasına bütün
[1] A‘râf, 7:43.
ŞERH
herkese o sofralardan istifade edecek maddi ve manevi cihazat verilmiştir.
İşte kainatta görünen bu cud ve seha fiillerinin arkasında elbette Cevvad ismiyle müsemma olan bir Zatın vücub-u vücudu ve vahdeti bedaheten bilinir. Zira fiil failsiz olamaz. Cud varsa Cevvad da vardır. Öyle ise bu kâinatta, bahusus bahar mevsiminin asarı içinde bir cud ve seha fiili, bu fiillerin arkasında da Cevvad ismiyle müsemma bir Zatın vücudu bedaheten lazım gelir. Madem bu kainatın sahibi Cevvad’dır. Her bahar mevsiminde bu kadar cud ve sehasını gösterir. Halbuki hem o cud ve sehaya mazhar olan mevcudat, hem de o cud ve sehaya aşık olan insanlar fanidir, ölüme mahkumdur. Zeval-i lezzet ise elemdir. Müşterilerin nazar-ı dikkatini her baharda bu kadar hadsiz yapraklara, çiçeklere, meyvelere celbeden bir Zat, güz ve kış mevsiminde o güzel masnuatını vefat edip götürür. Mesela; dünyanın en zengin adamını tasavvur edelim. Kırda bayırda bir ev yapıyor, bahçesinde rahatlıkla oturmaya fırsat bulamıyor. Üç beş tane bekçisi olduğu halde emniyet içinde o evde kalamıyor. Bazen bir fırtına eser, o bahçeyi Cehenneme çevirir. Veya hanımı, oğlu, kızı hasta olur. Veya parası zayi olur. Dertle elemle orada oturur, sonra ölümle bu dünyadan göçüp gider. Bu kadar hadsiz nimetleriyle insana cud ve sehavetini gösteren ve insanı o cud ve sehavete aşık eden bir Zat, elbette o insanı, elem ve kederle bu dünyadan götürüp yok etmez. O cud ve seha sahibini iman ile tanıyıp itaat ile sevenlere dert ve kederden uzak ebedi bir Cenneti verecek, inkar ve isyan ile mukabelede bulunanları ise ebedi Cehenneme atmakla daha çok dert ve eleme giriftar edecektir.
Cenab-ı Hakkın cud ve sehavetini daha geniş bir dairede müşahede etmek istersen bak! O Zat-ı Akdes, bin bir ismiyle ilk olarak Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nuru üzerine tecelli eyledi. O nur adeta bir çekirdek olup âlem ondan gelişti. Önce Cennet ve Cehennemi, sonra semavat ve arzı halk ve tesviye etti. Hilkat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi olarak Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın cesed-i mübarekini halketti.
Demek bu Dördüncü Hakikat’ın mevzuu olan cûd ve sehanın, cemal ve kemalin ilk tecelligâhı Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dır. O cud ve sehanın, cemal ve kemalin son nokta-i tecelliyatı yine Zat-ı Ekrem (a.s.m)’dır. Zira cud ve seha hususunda O’ndan daha cömert bir insan dünyaya gelmemiştir ve gelemez. Cenab-ı Hakk’ın cûd ve seha, cemal ve kemal fiillerine azamlık derecede mazhar olan O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’dır.
ŞERH
herkese o sofralardan istifade edecek maddi ve manevi cihazat verilmiştir.
İşte kainatta görünen bu cud ve seha fiillerinin arkasında elbette Cevvad ismiyle müsemma olan bir Zatın vücub-u vücudu ve vahdeti bedaheten bilinir. Zira fiil failsiz olamaz. Cud varsa Cevvad da vardır. Öyle ise bu kâinatta, bahusus bahar mevsiminin asarı içinde bir cud ve seha fiili, bu fiillerin arkasında da Cevvad ismiyle müsemma bir Zatın vücudu bedaheten lazım gelir. Madem bu kainatın sahibi Cevvad’dır. Her bahar mevsiminde bu kadar cud ve sehasını gösterir. Halbuki hem o cud ve sehaya mazhar olan mevcudat, hem de o cud ve sehaya aşık olan insanlar fanidir, ölüme mahkumdur. Zeval-i lezzet ise elemdir. Müşterilerin nazar-ı dikkatini her baharda bu kadar hadsiz yapraklara, çiçeklere, meyvelere celbeden bir Zat, güz ve kış mevsiminde o güzel masnuatını vefat edip götürür. Mesela; dünyanın en zengin adamını tasavvur edelim. Kırda bayırda bir ev yapıyor, bahçesinde rahatlıkla oturmaya fırsat bulamıyor. Üç beş tane bekçisi olduğu halde emniyet içinde o evde kalamıyor. Bazen bir fırtına eser, o bahçeyi Cehenneme çevirir. Veya hanımı, oğlu, kızı hasta olur. Veya parası zayi olur. Dertle elemle orada oturur, sonra ölümle bu dünyadan göçüp gider. Bu kadar hadsiz nimetleriyle insana cud ve sehavetini gösteren ve insanı o cud ve sehavete aşık eden bir Zat, elbette o insanı, elem ve kederle bu dünyadan götürüp yok etmez. O cud ve seha sahibini iman ile tanıyıp itaat ile sevenlere dert ve kederden uzak ebedi bir Cenneti verecek, inkar ve isyan ile mukabelede bulunanları ise ebedi Cehenneme atmakla daha çok dert ve eleme giriftar edecektir.
Cenab-ı Hakkın cud ve sehavetini daha geniş bir dairede müşahede etmek istersen bak! O Zat-ı Akdes, bin bir ismiyle ilk olarak Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın nuru üzerine tecelli eyledi. O nur adeta bir çekirdek olup âlem ondan gelişti. Önce Cennet ve Cehennemi, sonra semavat ve arzı halk ve tesviye etti. Hilkat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi olarak Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın cesed-i mübarekini halketti.
Demek bu Dördüncü Hakikat’ın mevzuu olan cûd ve sehanın, cemal ve kemalin ilk tecelligâhı Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dır. O cud ve sehanın, cemal ve kemalin son nokta-i tecelliyatı yine Zat-ı Ekrem (a.s.m)’dır. Zira cud ve seha hususunda O’ndan daha cömert bir insan dünyaya gelmemiştir ve gelemez. Cenab-ı Hakk’ın cûd ve seha, cemal ve kemal fiillerine azamlık derecede mazhar olan O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’dır.
ŞERH
“(Ve) bu ehli hayvanların daha nice faydaları vardır. Kısacası bunların bir kısmı (sizin ağırlıklarınızı yüklenirler.) Yurdunuzdan çıkıp başka bir yere gideceğiniz zaman bir kısım eşyanızı onlar taşırlar. (Bir beldeye kadar ki, siz o beldeye) piyade olarak kolay kolay gidemezsiniz. (Nefsî bir zorluk olmaksızın) kendi nefsinizi yormaksızın, bir meşakkate düşürmeksizin (kavuşamazsınız.) Meselâ: Yaya olarak Mekke-i Mükerreme’den Yemen’e, Şam’a veya Mısır’a kolaylıkla varamazsınız. (Şüphe yok ki) ey insanlar! Sizin (Rab’biniz elbette çok şefkat sahibidir.) Kendisine sığınanları fazlasiyle korur ve (çok merhametlidir) mahlûkatı hakkında rahmeti, yardımı pek ziyadedir.”
وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةً وَيَخْلُقُ مَالَا تَعْلَمُونَ
“(Ve) o cud ve seha sahibi Zat, ey insanlar! (Kendilerine binmeniz için) onların vasıtalariyle istediğiniz yerlere gidebilmeniz için (ve bir ziynet olarak atları, katırları ve merkepleri) de yaratmıştır. Bunlardan daima istifade eder durursunuz. Bununla beraber (daha nice şeyleri de yaratacaktır.) Onlardan istikbalde yararlanacaksınız. Nitekim yaratmıştır ve daima yaratmaktadır. İşte trenler, otomobiller, bisikletler, uçaklar bu cümledendir. Cenab-ı Ellah’ın insanlara verdiği büyük bir kabiliyet ile bunlar vakit vakit medeniyet âleminde ortaya çıkmaktadır. Bütün bunlar birer ilâhî ihsandır, istikbalde de daha nice şeyler Ellah’ın kudreti ile varlık alanına çıkacaktır.”
وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّب۪يلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ وَلَوْ شَاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ
“(Ve) istenilen (doğru yolu beyan da Ellah Teâlâ’ya aittir.) Her şeyi ilim ve kudretiyle ihata eden Halık-ı Alem, sırat-ı mustakim olan İslam Dinini ve şer’î hükümlerini kullarına Peygamberleri vasıtasiyle bildirmiştir. Artık bir kimsenin kendi cehaletini mazeret makamında ileri sürmesine imkân kalmamıştır. (Bununla beraber ondan) o yol cinsinden (doğru olmayan, haktan bâtıla meyilli olanı da vardır) ki, o da küfür ve şirk yoludur, bid’at ve dalalet yoludur, nefis ve şeytanın yoludur. Birçok kimseler, böyle bir yolu takip etmiştir. (Ve eğer Ellah Teâlâ dileseydi elbette) ey insanlar! (Sizi top yekûn hidayete erdirirdi.) Hepinizi de doğru yola zorla sevk ederdi. Fakat bu, Ellah’ın hikmetine ve sırr-ı imtihana muhaliftir.
O Hakim-i Zülcelal, insanlığı yaratmış, ona bir kabiliyet vermiş, onu bu imtihan dairesine getirmiştir ve kendisine bir irade, bir ihtiyar kuvveti vermiş ve
ŞERH
“(Ve) bu ehli hayvanların daha nice faydaları vardır. Kısacası bunların bir kısmı (sizin ağırlıklarınızı yüklenirler.) Yurdunuzdan çıkıp başka bir yere gideceğiniz zaman bir kısım eşyanızı onlar taşırlar. (Bir beldeye kadar ki, siz o beldeye) piyade olarak kolay kolay gidemezsiniz. (Nefsî bir zorluk olmaksızın) kendi nefsinizi yormaksızın, bir meşakkate düşürmeksizin (kavuşamazsınız.) Meselâ: Yaya olarak Mekke-i Mükerreme’den Yemen’e, Şam’a veya Mısır’a kolaylıkla varamazsınız. (Şüphe yok ki) ey insanlar! Sizin (Rab’biniz elbette çok şefkat sahibidir.) Kendisine sığınanları fazlasiyle korur ve (çok merhametlidir) mahlûkatı hakkında rahmeti, yardımı pek ziyadedir.”
وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةً وَيَخْلُقُ مَالَا تَعْلَمُونَ
“(Ve) o cud ve seha sahibi Zat, ey insanlar! (Kendilerine binmeniz için) onların vasıtalariyle istediğiniz yerlere gidebilmeniz için (ve bir ziynet olarak atları, katırları ve merkepleri) de yaratmıştır. Bunlardan daima istifade eder durursunuz. Bununla beraber (daha nice şeyleri de yaratacaktır.) Onlardan istikbalde yararlanacaksınız. Nitekim yaratmıştır ve daima yaratmaktadır. İşte trenler, otomobiller, bisikletler, uçaklar bu cümledendir. Cenab-ı Ellah’ın insanlara verdiği büyük bir kabiliyet ile bunlar vakit vakit medeniyet âleminde ortaya çıkmaktadır. Bütün bunlar birer ilâhî ihsandır, istikbalde de daha nice şeyler Ellah’ın kudreti ile varlık alanına çıkacaktır.”
وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّب۪يلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ وَلَوْ شَاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ
“(Ve) istenilen (doğru yolu beyan da Ellah Teâlâ’ya aittir.) Her şeyi ilim ve kudretiyle ihata eden Halık-ı Alem, sırat-ı mustakim olan İslam Dinini ve şer’î hükümlerini kullarına Peygamberleri vasıtasiyle bildirmiştir. Artık bir kimsenin kendi cehaletini mazeret makamında ileri sürmesine imkân kalmamıştır. (Bununla beraber ondan) o yol cinsinden (doğru olmayan, haktan bâtıla meyilli olanı da vardır) ki, o da küfür ve şirk yoludur, bid’at ve dalalet yoludur, nefis ve şeytanın yoludur. Birçok kimseler, böyle bir yolu takip etmiştir. (Ve eğer Ellah Teâlâ dileseydi elbette) ey insanlar! (Sizi top yekûn hidayete erdirirdi.) Hepinizi de doğru yola zorla sevk ederdi. Fakat bu, Ellah’ın hikmetine ve sırr-ı imtihana muhaliftir.
O Hakim-i Zülcelal, insanlığı yaratmış, ona bir kabiliyet vermiş, onu bu imtihan dairesine getirmiştir ve kendisine bir irade, bir ihtiyar kuvveti vermiş ve
ŞERH
“(Ve) Ey insanlar! Şunu da düşününüz ki, o nihayetsiz cud ve seha sahibi olan Zat, (sizin için) hayatınızı, geçiminizi temin ve tanzim için (geceyi ve gündüzü) vücuda getirmektedir ki, geceleri rahat edersiniz, gündüzleri de geçiminizi kazanmaya çalışırsınız. Yine sizin için (Güneşi, ayı) da (emrinize verdi.) Bunlardan da istifade eder, ışıklarından, nurlarından yararlanırsınız. (Yıldızlar da O’nun) o nihayetsiz cud ve seha sahibi olan Zat’ın (emriyle) O’nun iradesiyle ve takdiriyle (hareket ederler,) çeşitli vaziyetler alırlar, yolunuzu bulmak , yönünüzü tayin etmek hususunda size rehberlik ederler. İrade-i İlahiye ile doğar ve batarlar. (Muhakkak ki, bunda) böyle bütün gök cisimlerinin vesairenin Ellah’ın emri sebebiyle hareket etmesinde (akıllı düşünen bir kavim için elbette büyük alâmetler vardır.) Bütün bunlar, gaybi bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetine, bahusus cud ve sehasına şahitlik eden açık ve parlak delillerdir.”
وَمَا ذَرَاَ لَكُمْ فِى الْاَرْضِ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ
“(Ve) Ey insanlar! O nihayetsiz cud ve seha sahibi Zat, (sizin için yerde nebatat ve hayvanat taifelerinden renkleri muhtelif) çeşitleri fazla, görünüşleri, durumları, özellikleri başka başka (olarak neler yaratmış,) emrinize vermiş (ise) ne kadar öyle sonsuz faideli eserler vücuda getirmiş ise (şübhe yok ki, onda da) onların her birinde de (ders alacak bir kavim için elbette bir ibret vardır.) Artık akıllı, düşünen bir topluluk için lâzımdır ki, Cenab-ı Hakkın böyle kudret eserlerini ve sonsuz nimetlerini gözönüne alarak bunlardan ders alsınlar, yanlış düşüncelere kapılmayarak hidayet yolunu takibedip dursunlar.”
وَهُوَالَّذى سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَاْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“(Ve O nihayetsiz cud ve seha sahibi Zat’tır dır ki;) Ey insanlar! (Denizi sizin emrinize vermiştir.) Ondan dilediğiniz gibi yararlanma imkanı temin etmiştir. (Tâ ki ondan taze bir et yiyesiniz.) Balıkları avlıyarak onların güzel, taptaze etlerinden istifade edesiniz (ve ondan) o denizden gayret edip (giyeceğiniz) sizin için eşlerinizin
ŞERH
“(Ve) Ey insanlar! Şunu da düşününüz ki, o nihayetsiz cud ve seha sahibi olan Zat, (sizin için) hayatınızı, geçiminizi temin ve tanzim için (geceyi ve gündüzü) vücuda getirmektedir ki, geceleri rahat edersiniz, gündüzleri de geçiminizi kazanmaya çalışırsınız. Yine sizin için (Güneşi, ayı) da (emrinize verdi.) Bunlardan da istifade eder, ışıklarından, nurlarından yararlanırsınız. (Yıldızlar da O’nun) o nihayetsiz cud ve seha sahibi olan Zat’ın (emriyle) O’nun iradesiyle ve takdiriyle (hareket ederler,) çeşitli vaziyetler alırlar, yolunuzu bulmak , yönünüzü tayin etmek hususunda size rehberlik ederler. İrade-i İlahiye ile doğar ve batarlar. (Muhakkak ki, bunda) böyle bütün gök cisimlerinin vesairenin Ellah’ın emri sebebiyle hareket etmesinde (akıllı düşünen bir kavim için elbette büyük alâmetler vardır.) Bütün bunlar, gaybi bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetine, bahusus cud ve sehasına şahitlik eden açık ve parlak delillerdir.”
وَمَا ذَرَاَ لَكُمْ فِى الْاَرْضِ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ
“(Ve) Ey insanlar! O nihayetsiz cud ve seha sahibi Zat, (sizin için yerde nebatat ve hayvanat taifelerinden renkleri muhtelif) çeşitleri fazla, görünüşleri, durumları, özellikleri başka başka (olarak neler yaratmış,) emrinize vermiş (ise) ne kadar öyle sonsuz faideli eserler vücuda getirmiş ise (şübhe yok ki, onda da) onların her birinde de (ders alacak bir kavim için elbette bir ibret vardır.) Artık akıllı, düşünen bir topluluk için lâzımdır ki, Cenab-ı Hakkın böyle kudret eserlerini ve sonsuz nimetlerini gözönüne alarak bunlardan ders alsınlar, yanlış düşüncelere kapılmayarak hidayet yolunu takibedip dursunlar.”
وَهُوَالَّذى سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَاْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“(Ve O nihayetsiz cud ve seha sahibi Zat’tır dır ki;) Ey insanlar! (Denizi sizin emrinize vermiştir.) Ondan dilediğiniz gibi yararlanma imkanı temin etmiştir. (Tâ ki ondan taze bir et yiyesiniz.) Balıkları avlıyarak onların güzel, taptaze etlerinden istifade edesiniz (ve ondan) o denizden gayret edip (giyeceğiniz) sizin için eşlerinizin
ŞERH
kendilerini süsleyecekleri inci ve mercan gibi (bir ziynet) kıymetli, güzel görünüşlü mücevherat (çıkarasınız.) Yine (gemileri de orada) o denizde suları (yara yara gider bir halde) kimisinin gelmekte, kimisinin gitmekte olduğunu ve onların birçok eşyayı yüklenmiş bulunduğunu (görürsün.) Bütün bunlar, insanlığın menfaatlerine hizmet etmektedir ve Cenab-ı hakkın nihayetsiz cud ve sehasını gösterir. Evet bütün bu nimetler, (hem) Cenab-ı Hak’kın (fazlından) lütuf ve kereminden (isteyesiniz diye.) Bu nakil vasıtalariyle ticaretinizi geliştiresiniz ve bu yüzden de rızıklanasınız diye (hem de gerektir ki, şükredesiniz) diye vücuda getirilmiştir. Artık lâzımdır ki: Cenab-ı Hak’ka şükrederek kulluk vazifenizi yerine getirmeye çalışasınız. Eğer o Kerem sahibi Yaratıcının lütuf ve ihsanı olmasa idi, bu gibi nakil vasıtaları böyle mükemmel, harikulade bir şekilde meydana gelmiş olamazdı.”
وَاَلْقى فِى الْاَرْضِ رَوَاسِىَ اَنْ تَميدَ بِكُمْ وَاَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“(Ve) o nihayetsiz cud ve seha sahibi olan Zat, (yerde) yer küresi üzerinde (sabit dağlar meydana getirdi.) Bunlar her taraftan dikkatleri çekmektedir. Ey insanlar! Yeryüzü (sizi sallayıp muztarip etmesin diye) bu dağlar böyle yaratılmıştır. Dağlar vasıtasıyla yerküresinin hareketi hissedilmemekte, sakin bir vaziyette görülüp durmaktadır. (Ve) Cenab-ı Hak, yeryüzünde (nehirler ve yollar da) meydana getirdi. (Tâ ki, doğru yolu bulasınız.) O ırmakların lezzetli sularından içesiniz, hararetinizi giderip, kuvvetinizi temin edesiniz. O yollardan gideceğiniz yerlere doğruca, selâmetle gidebilesiniz ve bu nimetlerin varlığıyla Hak Teâlâ’nın lütuf ve ihsanına delil getirerek hidayete kavuşasınız.”
وَعَلَامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ
“(Ve) O Halık-ı alem, (nice alâmetler) vücub-u vücud ve vahdetine şahitlik eden ne kadar muazzam şeyler yarattı, vücuda getirdi ki, insanlar bunlardan daima yararlanmaktadırlar. (Ve onlar) insanlar, özellikle ticaret için gece ve gündüz yolculukta bulunan kimseler (yıldızlar ile) karalarda ve denizlerde (doğru yollarını bulurlar.)”
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“(Şimdi) Ey insanlar! Bir kere insaflıca düşününüz. Artık (yaratan zat) gökleri, yerleri, dağları, denizleri, bütün mevcut olanları ve bugün mevcut olmayan şeyleri meydana getiren ve getirecek
ŞERH
kendilerini süsleyecekleri inci ve mercan gibi (bir ziynet) kıymetli, güzel görünüşlü mücevherat (çıkarasınız.) Yine (gemileri de orada) o denizde suları (yara yara gider bir halde) kimisinin gelmekte, kimisinin gitmekte olduğunu ve onların birçok eşyayı yüklenmiş bulunduğunu (görürsün.) Bütün bunlar, insanlığın menfaatlerine hizmet etmektedir ve Cenab-ı hakkın nihayetsiz cud ve sehasını gösterir. Evet bütün bu nimetler, (hem) Cenab-ı Hak’kın (fazlından) lütuf ve kereminden (isteyesiniz diye.) Bu nakil vasıtalariyle ticaretinizi geliştiresiniz ve bu yüzden de rızıklanasınız diye (hem de gerektir ki, şükredesiniz) diye vücuda getirilmiştir. Artık lâzımdır ki: Cenab-ı Hak’ka şükrederek kulluk vazifenizi yerine getirmeye çalışasınız. Eğer o Kerem sahibi Yaratıcının lütuf ve ihsanı olmasa idi, bu gibi nakil vasıtaları böyle mükemmel, harikulade bir şekilde meydana gelmiş olamazdı.”
وَاَلْقى فِى الْاَرْضِ رَوَاسِىَ اَنْ تَميدَ بِكُمْ وَاَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“(Ve) o nihayetsiz cud ve seha sahibi olan Zat, (yerde) yer küresi üzerinde (sabit dağlar meydana getirdi.) Bunlar her taraftan dikkatleri çekmektedir. Ey insanlar! Yeryüzü (sizi sallayıp muztarip etmesin diye) bu dağlar böyle yaratılmıştır. Dağlar vasıtasıyla yerküresinin hareketi hissedilmemekte, sakin bir vaziyette görülüp durmaktadır. (Ve) Cenab-ı Hak, yeryüzünde (nehirler ve yollar da) meydana getirdi. (Tâ ki, doğru yolu bulasınız.) O ırmakların lezzetli sularından içesiniz, hararetinizi giderip, kuvvetinizi temin edesiniz. O yollardan gideceğiniz yerlere doğruca, selâmetle gidebilesiniz ve bu nimetlerin varlığıyla Hak Teâlâ’nın lütuf ve ihsanına delil getirerek hidayete kavuşasınız.”
وَعَلَامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ
“(Ve) O Halık-ı alem, (nice alâmetler) vücub-u vücud ve vahdetine şahitlik eden ne kadar muazzam şeyler yarattı, vücuda getirdi ki, insanlar bunlardan daima yararlanmaktadırlar. (Ve onlar) insanlar, özellikle ticaret için gece ve gündüz yolculukta bulunan kimseler (yıldızlar ile) karalarda ve denizlerde (doğru yollarını bulurlar.)”
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“(Şimdi) Ey insanlar! Bir kere insaflıca düşününüz. Artık (yaratan zat) gökleri, yerleri, dağları, denizleri, bütün mevcut olanları ve bugün mevcut olmayan şeyleri meydana getiren ve getirecek
ŞERH
üzerine tecelli eden cûd-u İlahinin damlalarıdır. O cud ve seha ise nihayetsizdir.
Bu dünyada o cud ve seha sahibi ile manen müşerref olmak isteyenler, birinci mertebede bu âlemin zeval ve fenasını görmelidir. Zira zeval ve fenay-ı âlemi görmeden baki bir Zat’a karşı iştiyak hasıl olmaz. İkinci mertebede; bu âlemde hakim olan zeval ve fena perdesi arkasında baki ve sermedi olan Cenneti manen keşfetmelidir. Zira Cennet keşfedilmeden o cud ve seha hissedilmez. Üçüncü mertebede; dünya ve ahiretin sebeb-i vücudu olan Nur-u Muhammedi ve Hakikat-ı Muhammediye keşfedilmelidir. Zira cud ve sehanın en mükemmel tecelli ettiği ayine, en evvel yaratılan Nur-u Muhammed (a.s.m)’dır. Evet Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın hakikatinde o nihayetsiz cud ve seha manen müşahede edilir.
İşte Müellif (r.a) bu hakikatleri keşfetmiş ve bu yolla o cud ve seha sahibi ile manen müşerref olmuş ve eserlerinde bu hakikati ilmen isbat etmiş ve talib ve erbabının da bu hakikate vasıl olmasına vesile olmuştur. Ve hakeza her bir ism-i İlahiye bu yolla ulaşılır ve neticede tecelliyat-ı Zatiyeye mazhar olunur. Demek Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın terbiye ve tebaiyeti olmadan ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiye keşfedilemez ve tecelliyat-ı Zatiyeye mazhariyet mümkün olamaz. Müellif (r.a), Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın cadde-i kübrasının dışında hakikat olamayacağını ve hakikate vasıl olunamayacağını şöyle ifade etmektedir:
“Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini isbat eder, birbirini tazammun eder, biribirisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtem-ül Enbiya’dır, bütün enbiyanın vârisidir; elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrasından hariç, hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sa’dî-i Şirazî gibi derler:
مُحَالَسْت سَعْدِى بَرَاهِ نَجَاتْ * ظَفَرْ بُرْدَنْ جُزْ دَرْ پَىِ مُصْطَفَى
Yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen muhaldir ki; hakikî envâr-ı hakikata vâsıl olabilsin.
Hem 1 كُلُّ الطُّرُقِ مَسْدُودٌ اِلَّا الْمِنْهَاجَ الْمُحَمَّدِىَّ demişler.”2
[1] Ya‘nî, Hazret-i Muhammed (asm)’ın yolu dışında bütün yollar kapalıdır.
[2] Mektûbât, 26. Mektûb, 4. Mebhas, 5. Mes’ele, s. 335; 29 Mektûb, 9. Kısım, 7. Telvîh, s. 452.
ŞERH
üzerine tecelli eden cûd-u İlahinin damlalarıdır. O cud ve seha ise nihayetsizdir.
Bu dünyada o cud ve seha sahibi ile manen müşerref olmak isteyenler, birinci mertebede bu âlemin zeval ve fenasını görmelidir. Zira zeval ve fenay-ı âlemi görmeden baki bir Zat’a karşı iştiyak hasıl olmaz. İkinci mertebede; bu âlemde hakim olan zeval ve fena perdesi arkasında baki ve sermedi olan Cenneti manen keşfetmelidir. Zira Cennet keşfedilmeden o cud ve seha hissedilmez. Üçüncü mertebede; dünya ve ahiretin sebeb-i vücudu olan Nur-u Muhammedi ve Hakikat-ı Muhammediye keşfedilmelidir. Zira cud ve sehanın en mükemmel tecelli ettiği ayine, en evvel yaratılan Nur-u Muhammed (a.s.m)’dır. Evet Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın hakikatinde o nihayetsiz cud ve seha manen müşahede edilir.
İşte Müellif (r.a) bu hakikatleri keşfetmiş ve bu yolla o cud ve seha sahibi ile manen müşerref olmuş ve eserlerinde bu hakikati ilmen isbat etmiş ve talib ve erbabının da bu hakikate vasıl olmasına vesile olmuştur. Ve hakeza her bir ism-i İlahiye bu yolla ulaşılır ve neticede tecelliyat-ı Zatiyeye mazhar olunur. Demek Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın terbiye ve tebaiyeti olmadan ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiye keşfedilemez ve tecelliyat-ı Zatiyeye mazhariyet mümkün olamaz. Müellif (r.a), Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın cadde-i kübrasının dışında hakikat olamayacağını ve hakikate vasıl olunamayacağını şöyle ifade etmektedir:
“Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini isbat eder, birbirini tazammun eder, biribirisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtem-ül Enbiya’dır, bütün enbiyanın vârisidir; elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrasından hariç, hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sa’dî-i Şirazî gibi derler:
مُحَالَسْت سَعْدِى بَرَاهِ نَجَاتْ * ظَفَرْ بُرْدَنْ جُزْ دَرْ پَىِ مُصْطَفَى
Yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen muhaldir ki; hakikî envâr-ı hakikata vâsıl olabilsin.
Hem 1 كُلُّ الطُّرُقِ مَسْدُودٌ اِلَّا الْمِنْهَاجَ الْمُحَمَّدِىَّ demişler.”2
[1] Ya‘nî, Hazret-i Muhammed (asm)’ın yolu dışında bütün yollar kapalıdır.
[2] Mektûbât, 26. Mektûb, 4. Mebhas, 5. Mes’ele, s. 335; 29 Mektûb, 9. Kısım, 7. Telvîh, s. 452.
METİN
Haşiye mehâsin-i Rubûbiyetin dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni-i Zülcelâlin kusursuz kemâlâtını, hârika san’atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar, enzâr-ı dikkati celb ediyorlar.
Haşiye Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gáyet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gáyet musanna’ ve murassa’ bir meyve, elbette gáyet san’atperver, mu’cizekâr ve hikmetdâr bir Sáni’ın mehâsin-i san’atını zî-şuúra okutturan bir i’lânnâmedir. İşte, nebâtâta, hayvânâtı dahi kıyâs et.
ŞERH
(Haşiye mehâsin-i Rubûbiyetin dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver.) Bütün enbiya ve evliyayı dinle. Bu zevat-ı aliye, birer dellal gibi çıkmışlar. Tevhid-i Rabbaniyi ve kemal-i İlahiyi bütün aleme ilan ediyorlar. (Nasıl müttefikan Sâni-i Zülcelâlin kusursuz kemâlâtını,) Madem bu kainat tekamül kanununa tabi tutularak bir kemale doğru sevkediliyor. Demek bu kainatı kemale erdiren Zat Kamil’dir, kemal sahibidir. (hârika san’atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar, enzâr-ı dikkati celb ediyorlar.) Yani enbiya ve evliya denilen bu mübarek zümre, bu kainatta teşhir edilen Cenab-ı Hakk’ın antika san’atını tarif edip göstererek kemal-i İlahiyi bildiriyorlar. Zira Zat-ı Akdes-i İlahiye görünmez ve mahiyeti bilinmez. O Zat-ı Akdes, ancak asarıyla ve o asarda tecelli eden ef’al, esma ve sıfatı ile tanınıp bilindiği için enbiya ve evliya O Zat-ı Akdesi asar, ef’al, esma ve sıfatı ile tanıyıp tanıtmışlardır. Yani o zevat-ı aliye, san’at-ı İlahiye ile Sanii tanıttırıp insanları imana davet etmişler, niam-ı İlahiye ile de Mün’imi sevdirip insanları şükür ve ibadete çağırmışlardır.
(Demek, bu âlemin Sâniinin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır. Bu hârika san’atlarla onları göstermek ister.) Bize görünmeyen o Zat-ı Gaybi’nin pek mühim ve hayret verici gizli kemalatı vardır. Bu kâinatta teşhir
HAŞİYE____________
(Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek) evvelâ çiçek takılır, (ve gáyet musanna’ ve murassa’) san’atlı ve süslenmiş (bir meyve, elbette gáyet san’atperver, mu’cizekâr ve hikmetdâr bir Sáni’ın mehâsin-i san’atını) san’atının güzelliğini (zî-şuúra) ins, cin ve meleğe (okutturan bir i’lânnâmedir.) Bahâr mevsiminde birden bire hayâta mazhar olan bütün ağaçları düşün. Kup kuru iken cânlanıyor, tel gibi dallarına yaprak, çiçek ve meyveler takılıyor. Böylece her bir ağaç, dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ile tevhîdin birer i’lânnâmesidir. Bu ağacı böyle musanna’ ve murassa’ bir súrette halk eden ve esmâ ve sıfâtını onunla i’lân eden Zât, elbette Sáni’ ve Kâmil ismiyle müsemma bir zâttır. Sáni’ ve Kâmil olmazsa, bu san’atı ve bu kemâli gösteremez. (İşte, nebâtâta, hayvânatı dahi kıyas et.)
METİN
Haşiye mehâsin-i Rubûbiyetin dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni-i Zülcelâlin kusursuz kemâlâtını, hârika san’atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar, enzâr-ı dikkati celb ediyorlar.
Haşiye Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gáyet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gáyet musanna’ ve murassa’ bir meyve, elbette gáyet san’atperver, mu’cizekâr ve hikmetdâr bir Sáni’ın mehâsin-i san’atını zî-şuúra okutturan bir i’lânnâmedir. İşte, nebâtâta, hayvânâtı dahi kıyâs et.
ŞERH
(Haşiye mehâsin-i Rubûbiyetin dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver.) Bütün enbiya ve evliyayı dinle. Bu zevat-ı aliye, birer dellal gibi çıkmışlar. Tevhid-i Rabbaniyi ve kemal-i İlahiyi bütün aleme ilan ediyorlar. (Nasıl müttefikan Sâni-i Zülcelâlin kusursuz kemâlâtını,) Madem bu kainat tekamül kanununa tabi tutularak bir kemale doğru sevkediliyor. Demek bu kainatı kemale erdiren Zat Kamil’dir, kemal sahibidir. (hârika san’atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar, enzâr-ı dikkati celb ediyorlar.) Yani enbiya ve evliya denilen bu mübarek zümre, bu kainatta teşhir edilen Cenab-ı Hakk’ın antika san’atını tarif edip göstererek kemal-i İlahiyi bildiriyorlar. Zira Zat-ı Akdes-i İlahiye görünmez ve mahiyeti bilinmez. O Zat-ı Akdes, ancak asarıyla ve o asarda tecelli eden ef’al, esma ve sıfatı ile tanınıp bilindiği için enbiya ve evliya O Zat-ı Akdesi asar, ef’al, esma ve sıfatı ile tanıyıp tanıtmışlardır. Yani o zevat-ı aliye, san’at-ı İlahiye ile Sanii tanıttırıp insanları imana davet etmişler, niam-ı İlahiye ile de Mün’imi sevdirip insanları şükür ve ibadete çağırmışlardır.
(Demek, bu âlemin Sâniinin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır. Bu hârika san’atlarla onları göstermek ister.) Bize görünmeyen o Zat-ı Gaybi’nin pek mühim ve hayret verici gizli kemalatı vardır. Bu kâinatta teşhir
HAŞİYE____________
(Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek) evvelâ çiçek takılır, (ve gáyet musanna’ ve murassa’) san’atlı ve süslenmiş (bir meyve, elbette gáyet san’atperver, mu’cizekâr ve hikmetdâr bir Sáni’ın mehâsin-i san’atını) san’atının güzelliğini (zî-şuúra) ins, cin ve meleğe (okutturan bir i’lânnâmedir.) Bahâr mevsiminde birden bire hayâta mazhar olan bütün ağaçları düşün. Kup kuru iken cânlanıyor, tel gibi dallarına yaprak, çiçek ve meyveler takılıyor. Böylece her bir ağaç, dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ile tevhîdin birer i’lânnâmesidir. Bu ağacı böyle musanna’ ve murassa’ bir súrette halk eden ve esmâ ve sıfâtını onunla i’lân eden Zât, elbette Sáni’ ve Kâmil ismiyle müsemma bir zâttır. Sáni’ ve Kâmil olmazsa, bu san’atı ve bu kemâli gösteremez. (İşte, nebâtâta, hayvânatı dahi kıyas et.)
METİN
O ise, takdir ve istihsan edicilerin devam-ı vücûdunu ister. Bekàsı olmayan istihsan edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukut eder. Haşiye
Haşiye Evet, durûb-i emsâldendir ki: Bir dünyâ güzeli, bir zamân kendine meftûn olmuş adî bir adamı huzûrundan tard eder. O adam kendine tesellî vermek için, “Tüh, ne kadar çirkindir” der. O güzelin güzelliğini nefy eder. Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmağa eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine tesellî vermek için kendi lisânıyla, “Ekşidir” der. Gümler gider.
ŞERH
san’atıyla kemalatını gösteriyor. Ancak bu asar-ı san’atın devam-ı vücudu yoktur. Mesela; bahar mevsiminde takriben dört yüz bin nevi nebatat ve hayvanat taifelerini, şu sergiy-i âlemde teşhir ettikten kısa bir süre sonra, o mahlûkatı zeval ve fenaya mahkûm eder. Hem mesela; sabahleyin Güneşi çıkarmakla o hadsiz kemalatının emaratını bize gösterir. Ancak Güneş, akşamleyin gurub etmekle zevale mahkûm olur. İşte bu hal ve bu vaziyet gösteriyor ki, hiçbir şey kararında kalmıyor, durmuyor, gidiyor. Fakat şu kainatın mutasarrıfının icraatından anlaşılıyor ki, nihayetsiz bir kemali vardır. Çünkü o hadsiz kemalatının emaratını devamlı olarak gösteriyor, bitmiyor, tükenmiyor. Aynen su kabarcıkları gibi. Nasıl ki su üzerindeki kabarcıklar gökteki Güneşi gösteriyor. Fakat hemen o kabarcık kaybolup gider, arkadan gelen kabarcık yine Güneşi gösteriyor. Demek o kabarcıkta tecelli eden Güneş baki, kabarcığın kendisi ise, fanidir. Keza gökteki Güneşin vücudunu kabul etmediğin zaman, o kabarcıklarda görünen Güneşcikleri hakiki Güneş olarak kabul etmek zorunda kalacaksın. Bu ise muhaldir.
(O ise,) daimi tezahürat ise (takdir ve istihsan edicilerin devam-ı vücûdunu ister. Bekàsı olmayan istihsan edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukut eder.Haşiye) Mesela; bir seyirci farzediyoruz ki, mükemmel bir kemali seyretti ve sevdi. Ancak o kemalin zeval ve fenasını gördüğü anda o muhabbeti zail olur, hatta o kemalin aleyhine döner.
HAŞİYE____________
Evet, durûb-i emsâldendir ki: Bir dünyâ güzeli, bir zamân kendine meftûn olmuş adî bir adamı huzûrundan tard eder. O adam kendine tesellî vermek için, “Tüh, ne kadar çirkindir” der. O güzelin güzelliğini nefy eder. Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmağa eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine tesellî vermek için kendi lisânıyla, “Ekşidir” der. Gümler gider.
METİN
O ise, takdir ve istihsan edicilerin devam-ı vücûdunu ister. Bekàsı olmayan istihsan edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukut eder. Haşiye
Haşiye Evet, durûb-i emsâldendir ki: Bir dünyâ güzeli, bir zamân kendine meftûn olmuş adî bir adamı huzûrundan tard eder. O adam kendine tesellî vermek için, “Tüh, ne kadar çirkindir” der. O güzelin güzelliğini nefy eder. Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmağa eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine tesellî vermek için kendi lisânıyla, “Ekşidir” der. Gümler gider.
ŞERH
san’atıyla kemalatını gösteriyor. Ancak bu asar-ı san’atın devam-ı vücudu yoktur. Mesela; bahar mevsiminde takriben dört yüz bin nevi nebatat ve hayvanat taifelerini, şu sergiy-i âlemde teşhir ettikten kısa bir süre sonra, o mahlûkatı zeval ve fenaya mahkûm eder. Hem mesela; sabahleyin Güneşi çıkarmakla o hadsiz kemalatının emaratını bize gösterir. Ancak Güneş, akşamleyin gurub etmekle zevale mahkûm olur. İşte bu hal ve bu vaziyet gösteriyor ki, hiçbir şey kararında kalmıyor, durmuyor, gidiyor. Fakat şu kainatın mutasarrıfının icraatından anlaşılıyor ki, nihayetsiz bir kemali vardır. Çünkü o hadsiz kemalatının emaratını devamlı olarak gösteriyor, bitmiyor, tükenmiyor. Aynen su kabarcıkları gibi. Nasıl ki su üzerindeki kabarcıklar gökteki Güneşi gösteriyor. Fakat hemen o kabarcık kaybolup gider, arkadan gelen kabarcık yine Güneşi gösteriyor. Demek o kabarcıkta tecelli eden Güneş baki, kabarcığın kendisi ise, fanidir. Keza gökteki Güneşin vücudunu kabul etmediğin zaman, o kabarcıklarda görünen Güneşcikleri hakiki Güneş olarak kabul etmek zorunda kalacaksın. Bu ise muhaldir.
(O ise,) daimi tezahürat ise (takdir ve istihsan edicilerin devam-ı vücûdunu ister. Bekàsı olmayan istihsan edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukut eder.Haşiye) Mesela; bir seyirci farzediyoruz ki, mükemmel bir kemali seyretti ve sevdi. Ancak o kemalin zeval ve fenasını gördüğü anda o muhabbeti zail olur, hatta o kemalin aleyhine döner.
HAŞİYE____________
Evet, durûb-i emsâldendir ki: Bir dünyâ güzeli, bir zamân kendine meftûn olmuş adî bir adamı huzûrundan tard eder. O adam kendine tesellî vermek için, “Tüh, ne kadar çirkindir” der. O güzelin güzelliğini nefy eder. Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmağa eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine tesellî vermek için kendi lisânıyla, “Ekşidir” der. Gümler gider.
ŞERH
Muhammedi (asm), bir çekirdek gibi tekâmül kanununa tabi olmuş. “Tekâmül et!” diye gelen emir gereği evvelâ o nur, lütf-u Rabbaninin tecelligahı olan Cennet ve kahr-ı İlahinin tecelligahı olan Cehennem şeklinde tezahür etmiş. Sonra o nurun tekâmülü neticesinde semavat ve arz halkedilmiş. Her şey yerli yerine yerleştirilmiş. Bu kâinat izn-i İlahi ile dal budak salarak bugünkü halini almış ve kıyamete kadar o nurun tekâmülü devam edecektir.
Hem mesela; O Kamil-i Mutlak, bir damla meni suya insan olma kabiliyetini vermiş ve onu da tekâmül kanununa tabi tutmuştur. O damla meni, izn-i İlahi ile ana rahminde kendisi için tayin edilen kemal noktasına ulaşmak için harekete geçer. Önce alakaya, alakadan mudğaya, mudgadan izama, izamdan suret-i insaniyeye kadar gelişip tekâmül eder. Böyle tavırdan tavra, halden hale geçerek konuşan, tefekkür eden bir insan olur. Kâinatın hulasası ve bin bir ism-i İlahinin tesbit yeri olmakla da ahsen-i takvim suretini alır.
Hulasa: Her şey, kendisi için tayin edilen kemal noktaya gelip durur. Her mevcud, kemal noktasına gelinceye kadar يَا كَامِلُ der. Çekirdekler ağaç, nutfeler insan, yumurtalar hayvan oluncaya kadar bu seyahatları devam eder. Kemal noktasına gelince bu seyahat sona erer. Bu muntazam ve mükemmel fiil, elbette kendi kendine olamaz. O halde onları kemal noktasına hereket ettiren ve kemale erdiren bir Kamil-i Mutlak vardır. Demek bütün mevcudat, ilâhi bir tekâmül kanununa tabi tutulmuş, gizli olan esma-i ilâhiyenin gizli kemâlatını gösterip teşhir etmeleri için onlara bir iştiyak verilmiştir. Eğer bu âlem, böyle tekâmül kanununa tabi tutulmasaydı; Cenab-ı Hakkın gizli olan esma-i hüsnası tebarüz ve tezahür etmezdi. Esma-i hüsnanın tezahürü için mevcudat yoktan var edilmiş ve kemal noktasına ulaşması için bir seyahata tabi tutulmuştur.
Şimdi aktar-ı âlem sergilerine bak! Bütün masnuat, gizli bir Zatın gizli kemâlatını nasıl teşhir ettiklerini gör! İman ve ubudiyetle mukabelede bulun! Evet masnuat-ı âlemin her biri, Sani-i Zülcemallerinin kemalini gösterir. İşte bütün mevcudatın tekvini olarak yavaş yavaş tekâmül edip nokta-i kemaline kavuşması, bir ilânname şeklinde kemâl-i İlahiyi gösterdiği gibi; bütün peygamberler ve bunların başında Resul-i Ekrem (a.s.m) da şu kâinatta mahfi olan kemâl-i İlahinin dellalları olarak vazife-i risaleti ifa etmişlerdir. Eğer peygamberler olmasaydı, insanlar bu hakîkati anlayamazlardı. Peygamberan-ı izâm
ŞERH
Muhammedi (asm), bir çekirdek gibi tekâmül kanununa tabi olmuş. “Tekâmül et!” diye gelen emir gereği evvelâ o nur, lütf-u Rabbaninin tecelligahı olan Cennet ve kahr-ı İlahinin tecelligahı olan Cehennem şeklinde tezahür etmiş. Sonra o nurun tekâmülü neticesinde semavat ve arz halkedilmiş. Her şey yerli yerine yerleştirilmiş. Bu kâinat izn-i İlahi ile dal budak salarak bugünkü halini almış ve kıyamete kadar o nurun tekâmülü devam edecektir.
Hem mesela; O Kamil-i Mutlak, bir damla meni suya insan olma kabiliyetini vermiş ve onu da tekâmül kanununa tabi tutmuştur. O damla meni, izn-i İlahi ile ana rahminde kendisi için tayin edilen kemal noktasına ulaşmak için harekete geçer. Önce alakaya, alakadan mudğaya, mudgadan izama, izamdan suret-i insaniyeye kadar gelişip tekâmül eder. Böyle tavırdan tavra, halden hale geçerek konuşan, tefekkür eden bir insan olur. Kâinatın hulasası ve bin bir ism-i İlahinin tesbit yeri olmakla da ahsen-i takvim suretini alır.
Hulasa: Her şey, kendisi için tayin edilen kemal noktaya gelip durur. Her mevcud, kemal noktasına gelinceye kadar يَا كَامِلُ der. Çekirdekler ağaç, nutfeler insan, yumurtalar hayvan oluncaya kadar bu seyahatları devam eder. Kemal noktasına gelince bu seyahat sona erer. Bu muntazam ve mükemmel fiil, elbette kendi kendine olamaz. O halde onları kemal noktasına hereket ettiren ve kemale erdiren bir Kamil-i Mutlak vardır. Demek bütün mevcudat, ilâhi bir tekâmül kanununa tabi tutulmuş, gizli olan esma-i ilâhiyenin gizli kemâlatını gösterip teşhir etmeleri için onlara bir iştiyak verilmiştir. Eğer bu âlem, böyle tekâmül kanununa tabi tutulmasaydı; Cenab-ı Hakkın gizli olan esma-i hüsnası tebarüz ve tezahür etmezdi. Esma-i hüsnanın tezahürü için mevcudat yoktan var edilmiş ve kemal noktasına ulaşması için bir seyahata tabi tutulmuştur.
Şimdi aktar-ı âlem sergilerine bak! Bütün masnuat, gizli bir Zatın gizli kemâlatını nasıl teşhir ettiklerini gör! İman ve ubudiyetle mukabelede bulun! Evet masnuat-ı âlemin her biri, Sani-i Zülcemallerinin kemalini gösterir. İşte bütün mevcudatın tekvini olarak yavaş yavaş tekâmül edip nokta-i kemaline kavuşması, bir ilânname şeklinde kemâl-i İlahiyi gösterdiği gibi; bütün peygamberler ve bunların başında Resul-i Ekrem (a.s.m) da şu kâinatta mahfi olan kemâl-i İlahinin dellalları olarak vazife-i risaleti ifa etmişlerdir. Eğer peygamberler olmasaydı, insanlar bu hakîkati anlayamazlardı. Peygamberan-ı izâm
ŞERH
ve evliyay-ı kirâm hazeratı dellâllık yapıyorlar. O kemal-i İlahiye âşık olup o kemâlin kusursuz ve mükemmel olduğunu cin ve inse, belki bütün kâinata ilahi vahiyle ilan ederek cin ve insi iman ve ubudiyete davet ediyorlar.
Evet, bütün esma-i İlahiye, nihayet kemaldedir ve bakidir. Bununla beraber o kemalin mütehayyir seyircileri ve o esmanın mazharları fani ve zaildir. O baki olan esma iktiza eder ki; o mazharlar da baki olsun. Çünkü baki olan o esma, zail olan mazharlara razı olmaz. Onların da devam-ı vücudlarını ister. O halde her akl-ı selim sahibi kabul eder ki, bu kemâlatın mütehayyir seyircileri de devamlı olsunlar. Zira insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği ve muhafaza edemediği şeye de düşmandır. Eğer ebedi bir âlem olmazsa, insan kâinatta tezahür eden kemâlat-ı Rabbaniyeyi inkâra başlar ve o kemalat sahibine düşman olur. İşte kâfir, Ellah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor. Çünkü kâfir, kâinattaki kemalata meftun olduğu halde, hem kendisinin, hem de meftun olduğu mevcudatın hiçliğe ve yokluğa mahkûm olduğuna inandığı ve ebedi bir âlemin varlığını da tasdik etmediği için Ellah’a düşmandır.
Evet, insan bir şeyi sevdiği halde o şey eline geçmezse veya eline geçtiği halde o şeyi muhafaza edemezse o şeye düşman olur. Aynen bu misal gibi; insan şu âlemin kemalatını görüp meftun olur. Sonunda zeval ve firak-ı âlemi görünce, kemâlat-ı İlâhiyeyi inkâr eder ve o kemalat sahibi Zat’a düşman kesilir. Zira şu mevcudat-ı âlemi, zeval ve fenaya mahkûm eden Ellah’dır. İnsanı bu adavet-i İlahiyeden kurtarıp huzurunu temin edecek tek çare de Ellah’a ve haşr-i cismaniye iman etmektir.
Daha önce beyan ettiğimiz gibi; Risale-i Nur’un isbat usulü şöyledir:
Evvela; eseri nazara verir, bütün asarı o eserde isbat eder.
Saniyen; asar arkasında fiili isbat eder. Her bir fiilde bütün ef’ali isbat eder.
Salisen; fiil arkasında bir ism-i İlahiyi isbat eder. Her bir isimde bütün esmayı isbat eder.
Rabian; ismin arkasında sıfatı isbat eder. Her bir sıfatta bütün sıfatı isbat eder.
Hamisen; sıfatın arkasında şuunat-ı zatiyeyi isbat eder (Burada şuunat-ı zatiyeden maksad, sıfat-ı selbiyedir). Her bir sıfat-ı selbiyede bütün sıfat-ı selbiyeyi isbat eder.
ŞERH
ve evliyay-ı kirâm hazeratı dellâllık yapıyorlar. O kemal-i İlahiye âşık olup o kemâlin kusursuz ve mükemmel olduğunu cin ve inse, belki bütün kâinata ilahi vahiyle ilan ederek cin ve insi iman ve ubudiyete davet ediyorlar.
Evet, bütün esma-i İlahiye, nihayet kemaldedir ve bakidir. Bununla beraber o kemalin mütehayyir seyircileri ve o esmanın mazharları fani ve zaildir. O baki olan esma iktiza eder ki; o mazharlar da baki olsun. Çünkü baki olan o esma, zail olan mazharlara razı olmaz. Onların da devam-ı vücudlarını ister. O halde her akl-ı selim sahibi kabul eder ki, bu kemâlatın mütehayyir seyircileri de devamlı olsunlar. Zira insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği ve muhafaza edemediği şeye de düşmandır. Eğer ebedi bir âlem olmazsa, insan kâinatta tezahür eden kemâlat-ı Rabbaniyeyi inkâra başlar ve o kemalat sahibine düşman olur. İşte kâfir, Ellah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor. Çünkü kâfir, kâinattaki kemalata meftun olduğu halde, hem kendisinin, hem de meftun olduğu mevcudatın hiçliğe ve yokluğa mahkûm olduğuna inandığı ve ebedi bir âlemin varlığını da tasdik etmediği için Ellah’a düşmandır.
Evet, insan bir şeyi sevdiği halde o şey eline geçmezse veya eline geçtiği halde o şeyi muhafaza edemezse o şeye düşman olur. Aynen bu misal gibi; insan şu âlemin kemalatını görüp meftun olur. Sonunda zeval ve firak-ı âlemi görünce, kemâlat-ı İlâhiyeyi inkâr eder ve o kemalat sahibi Zat’a düşman kesilir. Zira şu mevcudat-ı âlemi, zeval ve fenaya mahkûm eden Ellah’dır. İnsanı bu adavet-i İlahiyeden kurtarıp huzurunu temin edecek tek çare de Ellah’a ve haşr-i cismaniye iman etmektir.
Daha önce beyan ettiğimiz gibi; Risale-i Nur’un isbat usulü şöyledir:
Evvela; eseri nazara verir, bütün asarı o eserde isbat eder.
Saniyen; asar arkasında fiili isbat eder. Her bir fiilde bütün ef’ali isbat eder.
Salisen; fiil arkasında bir ism-i İlahiyi isbat eder. Her bir isimde bütün esmayı isbat eder.
Rabian; ismin arkasında sıfatı isbat eder. Her bir sıfatta bütün sıfatı isbat eder.
Hamisen; sıfatın arkasında şuunat-ı zatiyeyi isbat eder (Burada şuunat-ı zatiyeden maksad, sıfat-ı selbiyedir). Her bir sıfat-ı selbiyede bütün sıfat-ı selbiyeyi isbat eder.
ŞERH
edilen her mevcud, hem mükemmeldir; hem de güzeldir. Yani her bir mevcud, hem O Zat-ı Gaybi’nin kemalini, hem de cemalini gösterip tarif eder. Mesela; bir çiçeğe bak, hem mükemmeldir; hem de güzeldir. Bu kadar güzel yaratılan mevcudat tekamül ederek kemaline kavuşunca zeval ve fenaya mahkûm oluyor. Mesela; bahar ve yaz mevsiminde vücuda gelen nebatat ve hayvanat taifeleri, güz ve kış mevsiminde vefat ediyor.
Tekvinen her bir mevcud, O Zat-ı Gaybi’nin manevi cemalini gösterip tarif ettiği gibi; teklifen de bütün peygamberler ve evliya, O Zat-ı Gaybi’nin manevi cemalini gösterip tarif etmişlerdir. O Zevat-ı âliye, İlahî fermanlar vasıtasiyle şu teşhirgah-ı âlemde bulunan mevcudatı nazara vererek, onların Halık-ı Zü’l-Cemal’lerinin nihayetsiz manevi cemalini tarif etmişler, tavsif etmişler, görüp göstermişler, anlayıp anlatmışlar.
Şimdi cemâl kapısından girip tevfik-i İlâhi ile tevhidi ve haşri isbat edeceğiz. Şöyle ki:
Şu kainattaki asar üzerinde görünen cemâl bir fiildir. Bu cemal fiili bir kapı gibi olup arkasında iki şey görünür:
Biri: Cemil ismiyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti.
Diğeri: Haşir hakikati.
Mevcudat-ı alemde görünen cemal fiili baki olduğu halde, onun mazharları ise fanidir. İşte şu hal gösterir ki, şu Cemil-i Mutlak’ın öyle baki bir âlemi var ki, burada O’nun cemaline ayinedarlık eden bütün mevcudat, orada baki kalacaktır.
Demek bu kainatta görünen cemâl fiili, Cemil isminin tecellisinden gelir. Cemil ise, Zat-ı Akdes-i İlâhinin bir ismidir. Madem O Zat-ı Akdes güzeldir. “Her cemal sahibi, kendi cemalini görmek ve göstermek ister.” kaidesine binaen; O Cemil-i Zülkemal de kendi cemalini görmek ve göstermek ister. Yani hem kendisi kendi cemalini seyretmek ister, hem de başkasının nazarıyla da kendi cemalini seyretmek ister. Bu ise, hem o cemali gösteren asarın baki kalmasını, hem de o cemale müştak olanların devam-ı vücudlarını iktiza eder. Zira o cemal sahibi, o fani müştaklara razı olmaz. Hem o seyircilerin o cemal sahibi olan Zata karşı muhabbetleri adavete inkılab eder.
ŞERH
edilen her mevcud, hem mükemmeldir; hem de güzeldir. Yani her bir mevcud, hem O Zat-ı Gaybi’nin kemalini, hem de cemalini gösterip tarif eder. Mesela; bir çiçeğe bak, hem mükemmeldir; hem de güzeldir. Bu kadar güzel yaratılan mevcudat tekamül ederek kemaline kavuşunca zeval ve fenaya mahkûm oluyor. Mesela; bahar ve yaz mevsiminde vücuda gelen nebatat ve hayvanat taifeleri, güz ve kış mevsiminde vefat ediyor.
Tekvinen her bir mevcud, O Zat-ı Gaybi’nin manevi cemalini gösterip tarif ettiği gibi; teklifen de bütün peygamberler ve evliya, O Zat-ı Gaybi’nin manevi cemalini gösterip tarif etmişlerdir. O Zevat-ı âliye, İlahî fermanlar vasıtasiyle şu teşhirgah-ı âlemde bulunan mevcudatı nazara vererek, onların Halık-ı Zü’l-Cemal’lerinin nihayetsiz manevi cemalini tarif etmişler, tavsif etmişler, görüp göstermişler, anlayıp anlatmışlar.
Şimdi cemâl kapısından girip tevfik-i İlâhi ile tevhidi ve haşri isbat edeceğiz. Şöyle ki:
Şu kainattaki asar üzerinde görünen cemâl bir fiildir. Bu cemal fiili bir kapı gibi olup arkasında iki şey görünür:
Biri: Cemil ismiyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti.
Diğeri: Haşir hakikati.
Mevcudat-ı alemde görünen cemal fiili baki olduğu halde, onun mazharları ise fanidir. İşte şu hal gösterir ki, şu Cemil-i Mutlak’ın öyle baki bir âlemi var ki, burada O’nun cemaline ayinedarlık eden bütün mevcudat, orada baki kalacaktır.
Demek bu kainatta görünen cemâl fiili, Cemil isminin tecellisinden gelir. Cemil ise, Zat-ı Akdes-i İlâhinin bir ismidir. Madem O Zat-ı Akdes güzeldir. “Her cemal sahibi, kendi cemalini görmek ve göstermek ister.” kaidesine binaen; O Cemil-i Zülkemal de kendi cemalini görmek ve göstermek ister. Yani hem kendisi kendi cemalini seyretmek ister, hem de başkasının nazarıyla da kendi cemalini seyretmek ister. Bu ise, hem o cemali gösteren asarın baki kalmasını, hem de o cemale müştak olanların devam-ı vücudlarını iktiza eder. Zira o cemal sahibi, o fani müştaklara razı olmaz. Hem o seyircilerin o cemal sahibi olan Zata karşı muhabbetleri adavete inkılab eder.
ŞERH
için kafasını ite kaptırır. İnsanî valideler de yavruları için hayatlarını feda ederler. Şimdi Hazret-i Adem (a.s) zamanından ta kıyamete kadar insanî, hayvanî ve nebatî validelerin mazhar oldukları şefkatlerini bir araya getirip düşün. Nebati, hayvani ve insani validelerin şefkatlerinde görünen Rahim isminin manevi güzelliğini anla. Hem O Rahim-i Mutlak’ın Cennette tam olarak tecelli eden rahmetinin güzelliği karşısında secde-i şükür ve hayretten başka yapılacak bir şey olamayacağını düşün.
Saniyen; Cenab-ı Hak Hakim’dir. O Zat’ın Hakim isminin güzelliğine bak ki, bir damla menide bir insanın teşkilat proğramını dercediyor ve o proğrama göre gayet san’atlı, nizamlı, intizamlı bir insanı halkediyor. Yine bir incir çekirdeğinde bir incir ağacının proğramını dercediyor ve o proğrama göre o incir ağacını gayet hüsn-ü san’atta yaratıyor ve yaprak, çiçek ve meyveleri adedince hikmetler, faideler ve maslahatları ona takıyor.
Hikmet-i Rabbaniye küçük dairede böyle tezahür ettiği gibi geniş dairede dahi tecelli etmektedir. Öyle ise nazarını küllileştirerek bak! Her güz ve kış mevsiminde sayısız mahlukat vefat eder. Bahar mevsiminde ise hadsiz efradı bulunan o nebatat ve hayvanat taifelerinden bir kısmı aynen, bir kısmı ise mislen yeniden hayata mazhar olur. Köklerden, habbe ve çekirdeklerden nebatat ve eşcar taifeleri başlarını çıkarır. Gayet san’atlı, intizamlı ve faideli vücudlarıyla hikmet-i İlahiyeyi bedaheten gösterirler. Biraz daha geniş bir daireye bak. Hazret-i Adem (a.s) zamanından günümüze kadar bütün tohumlardan, habbelerden, çekirdeklerden, yumurtalardan, nutfelerden çıkmış olan mahlûkatın hepsine birden bakabilsen, hikmet-i Rabbaniyenin ne kadar külli ve geniş bir dairede tezahür ettiğini anlarsın. Bu hikmetli fiili gördükten sonra biraz daha ilerle, şu hilkat ağacının çekirdeği hükmünde olan Nur-u Muhammedi (a.s.m)’a nazar et. Nasıl Hakim ismi orada tecelli edip bütün âlemi o nurdan halketti? O nurda hikmet-i Rabbaniyenin cemalini seyreyle. O cemal-i hikmete ve o cemal-i rahmete karşı “Ya Hakim, Ya Rahim!” deyip secdeye kapanmaktan başka ne yapılabilir? Bütün bu fiiller gösterdi ki; Hakim-i Mutlak ve Rahim-i Mutlak bir Zat var. Bütün âlemde görünen âsar, O’nun hikmetini ve rahmetini fiilen isbat ediyor. Öyle ise, O Hakim-i Mutlak ve O Rahim-i Mutlak’ın nihayetsiz bir cemâli vardır. Bununla beraber o nihayetsiz hikmete ve rahmete
ŞERH
için kafasını ite kaptırır. İnsanî valideler de yavruları için hayatlarını feda ederler. Şimdi Hazret-i Adem (a.s) zamanından ta kıyamete kadar insanî, hayvanî ve nebatî validelerin mazhar oldukları şefkatlerini bir araya getirip düşün. Nebati, hayvani ve insani validelerin şefkatlerinde görünen Rahim isminin manevi güzelliğini anla. Hem O Rahim-i Mutlak’ın Cennette tam olarak tecelli eden rahmetinin güzelliği karşısında secde-i şükür ve hayretten başka yapılacak bir şey olamayacağını düşün.
Saniyen; Cenab-ı Hak Hakim’dir. O Zat’ın Hakim isminin güzelliğine bak ki, bir damla menide bir insanın teşkilat proğramını dercediyor ve o proğrama göre gayet san’atlı, nizamlı, intizamlı bir insanı halkediyor. Yine bir incir çekirdeğinde bir incir ağacının proğramını dercediyor ve o proğrama göre o incir ağacını gayet hüsn-ü san’atta yaratıyor ve yaprak, çiçek ve meyveleri adedince hikmetler, faideler ve maslahatları ona takıyor.
Hikmet-i Rabbaniye küçük dairede böyle tezahür ettiği gibi geniş dairede dahi tecelli etmektedir. Öyle ise nazarını küllileştirerek bak! Her güz ve kış mevsiminde sayısız mahlukat vefat eder. Bahar mevsiminde ise hadsiz efradı bulunan o nebatat ve hayvanat taifelerinden bir kısmı aynen, bir kısmı ise mislen yeniden hayata mazhar olur. Köklerden, habbe ve çekirdeklerden nebatat ve eşcar taifeleri başlarını çıkarır. Gayet san’atlı, intizamlı ve faideli vücudlarıyla hikmet-i İlahiyeyi bedaheten gösterirler. Biraz daha geniş bir daireye bak. Hazret-i Adem (a.s) zamanından günümüze kadar bütün tohumlardan, habbelerden, çekirdeklerden, yumurtalardan, nutfelerden çıkmış olan mahlûkatın hepsine birden bakabilsen, hikmet-i Rabbaniyenin ne kadar külli ve geniş bir dairede tezahür ettiğini anlarsın. Bu hikmetli fiili gördükten sonra biraz daha ilerle, şu hilkat ağacının çekirdeği hükmünde olan Nur-u Muhammedi (a.s.m)’a nazar et. Nasıl Hakim ismi orada tecelli edip bütün âlemi o nurdan halketti? O nurda hikmet-i Rabbaniyenin cemalini seyreyle. O cemal-i hikmete ve o cemal-i rahmete karşı “Ya Hakim, Ya Rahim!” deyip secdeye kapanmaktan başka ne yapılabilir? Bütün bu fiiller gösterdi ki; Hakim-i Mutlak ve Rahim-i Mutlak bir Zat var. Bütün âlemde görünen âsar, O’nun hikmetini ve rahmetini fiilen isbat ediyor. Öyle ise, O Hakim-i Mutlak ve O Rahim-i Mutlak’ın nihayetsiz bir cemâli vardır. Bununla beraber o nihayetsiz hikmete ve rahmete
ŞERH
yani kan ve fışkı ortasından beyaz, safi, temiz bir süt göndermek olan cüz’î fiil ise; tevhid nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hârikulâde ve pek çok şefkatkârane olan küllî ve umumî iaşeleri ve vâlidelerini onlara müsahhar etmeleriyle rahmet-i Rahman’ın cemal-i lâyezalîsi kemal-i şaşaa ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cemal gizlenir ve o cüz’î iaşe dahi esbaba ve tesadüfe ve tabiata havale edilir; bütün bütün kıymetini, belki mahiyetini kaybeder.”1
Şimdi böyle Rahman ve Rezzak isimleriyle kâinatta asarı görünen bir Zatın cemâl-i rahmetine yakışır mı ki, bu şekilde nazeninane beslediği mahlukatını bahusus eşref-i mahlukat olarak yarattığı insanları ebedi bir âleme götürmesin de onları yok etsin. Haşa! Elbette ve elbette bu mevcudatı, ebedi bir saadet mahallinde daimi mes’ut etmek için haşri getirecek, ehl-i imanı Cennete idhal edip burada tattırdığı nimetlerin asıllarını orada ebediyen ihsan edecektir. Kendilerini bu kadar şefkat ve merhametle besleyip büyüten, maddi ve manevi cihazlarının rızıklarını vermek suretiyle ihtiyaçlarını yerine getiren bir Zatı iman ile tanımak, ibadet ile şükretmek lazım gelirken, küfür ve isyan ile mukabelede bulunan ehl-i küfrü Cehennemde ebedi hapsetmek, orada yiyecek olarak onlara zakkum2 ve darii,3 içecek olarak da hamim ve gassakı4 ikram etmek hikmetinin muktezasıdır.
Her bir ism-i İlahide bütün esma-i İlahiye görünür. Zira esma-i İlahiye biri birisiz olmaz. Ancak tecelliyat ve mazhariyata göre bir veya birkaç isim asıldır, diğer isimler ise tebeidir. Meselâ; bütün peygamberler (a.s) bütün esmaya mazhar olmakla beraber, herbir peygamberde bir veya birkaç isim hakimdir, diğer esma onların zımnında bulunur. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m) a’zami mertebede Rahim ve Hakim isimlerine mazhardır. Hazret-i İbrahim (a.s) da azami mertebede bu iki isme mazhardır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve O’nun eseri olan Risale-i Nur da ism-i Rahim ve Hakim’e mazhardır. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde, esma-i hüsnadan bir ismin ünvanı
[1] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 1. Makám, 1. Meyve, s. 7.
[2] Sáffât, 37:62; Dühán, 44:43; Vâkıa, 56:52.
[3] Gáşiye, 88:6-7.
[4] Sád, 38:57; Nebe’, 78:25.
ŞERH
yani kan ve fışkı ortasından beyaz, safi, temiz bir süt göndermek olan cüz’î fiil ise; tevhid nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hârikulâde ve pek çok şefkatkârane olan küllî ve umumî iaşeleri ve vâlidelerini onlara müsahhar etmeleriyle rahmet-i Rahman’ın cemal-i lâyezalîsi kemal-i şaşaa ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cemal gizlenir ve o cüz’î iaşe dahi esbaba ve tesadüfe ve tabiata havale edilir; bütün bütün kıymetini, belki mahiyetini kaybeder.”1
Şimdi böyle Rahman ve Rezzak isimleriyle kâinatta asarı görünen bir Zatın cemâl-i rahmetine yakışır mı ki, bu şekilde nazeninane beslediği mahlukatını bahusus eşref-i mahlukat olarak yarattığı insanları ebedi bir âleme götürmesin de onları yok etsin. Haşa! Elbette ve elbette bu mevcudatı, ebedi bir saadet mahallinde daimi mes’ut etmek için haşri getirecek, ehl-i imanı Cennete idhal edip burada tattırdığı nimetlerin asıllarını orada ebediyen ihsan edecektir. Kendilerini bu kadar şefkat ve merhametle besleyip büyüten, maddi ve manevi cihazlarının rızıklarını vermek suretiyle ihtiyaçlarını yerine getiren bir Zatı iman ile tanımak, ibadet ile şükretmek lazım gelirken, küfür ve isyan ile mukabelede bulunan ehl-i küfrü Cehennemde ebedi hapsetmek, orada yiyecek olarak onlara zakkum2 ve darii,3 içecek olarak da hamim ve gassakı4 ikram etmek hikmetinin muktezasıdır.
Her bir ism-i İlahide bütün esma-i İlahiye görünür. Zira esma-i İlahiye biri birisiz olmaz. Ancak tecelliyat ve mazhariyata göre bir veya birkaç isim asıldır, diğer isimler ise tebeidir. Meselâ; bütün peygamberler (a.s) bütün esmaya mazhar olmakla beraber, herbir peygamberde bir veya birkaç isim hakimdir, diğer esma onların zımnında bulunur. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m) a’zami mertebede Rahim ve Hakim isimlerine mazhardır. Hazret-i İbrahim (a.s) da azami mertebede bu iki isme mazhardır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve O’nun eseri olan Risale-i Nur da ism-i Rahim ve Hakim’e mazhardır. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde, esma-i hüsnadan bir ismin ünvanı
[1] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 1. Makám, 1. Meyve, s. 7.
[2] Sáffât, 37:62; Dühán, 44:43; Vâkıa, 56:52.
[3] Gáşiye, 88:6-7.
[4] Sád, 38:57; Nebe’, 78:25.
ŞERH
hasta oldu. Doktora götürdük. İğne ve ilaç verdi. Çocuk şifa buldu. Bu şifa vermek fiilini bu sebeplere verdiğimiz zaman, şifa vermek fiilindeki güzellik kaybolur ve Şafî ismi görünmez. Zira şifa vermek bir fiildir. O çocuğa şifa veren kim ise, yeryüzündeki bütün hastalara şifa veren de O’dur. Çünkü fiil birdir. Ne ilaçlarda, ne de doktorlarda böyle bir hasiyet yoktur. O halde Şafi-i hakiki yalnız Ellah’tır. Doktor ve ilaç ise birer sebebtir.
Evet tevhid nazarıyla bakıldığı zaman o çocuğun şifa bulması fiili arkasında, o hastanedeki bütün hastaların şifa bulması, o şehirdeki bütün hastaların şifa bulması, yeryüzündeki bütün hastaların şifa bulması, Hazret-i Adem (a.s)’dan bugüne kadar gelen bütün hastaların şifa bulması fiili mevcud olduğu görünür. Bu fiilin arkasında ise, Şafi ismiyle müsemma bir Zat’ın cemal-i manevisi müşahede edilir. Elbette bu güzel fiil, güzel esmanın sahibinden başkasına verilemez. Demek zemin yüzü bir hastahane-i kübradır. Alem ise bir eczahane-i kübra hükmündedir. Zemin yüzü hastahanesinde bulunan bütün nebatî, hayvanî ve insanî hastalara o eczahane-i kübradan ilaçlar ve dermanlar, Şafi ismiyle müsemma bir Zat tarafından imdadlarına koşturuluyor, her dertlinin derdine deva ve şifa ihsan ediliyor. Bu şifa fiili arkasında akıl, Şafi ismiyle müsemma bir Zat’ı bulur, kalb ise o şifa fiilinde görünen manevi cemal-i İlahiyi seyreder ve ona meftun olur. Müellif (r.a), Şafi isminde görünen bu cemal-i maneviyi şöyle ifade etmektedir:
“Meselâ, müdhiş bir hastalıktan şifa bulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa; birden zemin denilen hastahane-i kübrada bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczahane-i ekberden ilâçları ve dermanlarıyla şifa ihsan etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlak’ın cemal-i şefkati ve mehasin-i rahîmiyeti küllî ve şaşaalı bir surette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz’î fakat alîmane, basîrane, şuurkârane olan şifa vermek dahi, camid ilâçların hasiyetlerine ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata verilir. Bütün bütün mahiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.”1
Acaba hiç mümkün müdür ki; böyle kemal-i şefkat ve merhametiyle hadsiz hastalara şifa veren bir Zat, bu kadar nazik ve nazenin beslediği zihayatı, bahusus eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insanı idam edip ademe atsın. Bu, şe’n-i merhametine hiç yakışır mı? Asla! Demek Şafi isminin manevi güzelliği kat’i olarak haşri iktiza eder, haşirsiz olmaz.
[1] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 1. Makám, 1. Meyve, s. 7.
ŞERH
hasta oldu. Doktora götürdük. İğne ve ilaç verdi. Çocuk şifa buldu. Bu şifa vermek fiilini bu sebeplere verdiğimiz zaman, şifa vermek fiilindeki güzellik kaybolur ve Şafî ismi görünmez. Zira şifa vermek bir fiildir. O çocuğa şifa veren kim ise, yeryüzündeki bütün hastalara şifa veren de O’dur. Çünkü fiil birdir. Ne ilaçlarda, ne de doktorlarda böyle bir hasiyet yoktur. O halde Şafi-i hakiki yalnız Ellah’tır. Doktor ve ilaç ise birer sebebtir.
Evet tevhid nazarıyla bakıldığı zaman o çocuğun şifa bulması fiili arkasında, o hastanedeki bütün hastaların şifa bulması, o şehirdeki bütün hastaların şifa bulması, yeryüzündeki bütün hastaların şifa bulması, Hazret-i Adem (a.s)’dan bugüne kadar gelen bütün hastaların şifa bulması fiili mevcud olduğu görünür. Bu fiilin arkasında ise, Şafi ismiyle müsemma bir Zat’ın cemal-i manevisi müşahede edilir. Elbette bu güzel fiil, güzel esmanın sahibinden başkasına verilemez. Demek zemin yüzü bir hastahane-i kübradır. Alem ise bir eczahane-i kübra hükmündedir. Zemin yüzü hastahanesinde bulunan bütün nebatî, hayvanî ve insanî hastalara o eczahane-i kübradan ilaçlar ve dermanlar, Şafi ismiyle müsemma bir Zat tarafından imdadlarına koşturuluyor, her dertlinin derdine deva ve şifa ihsan ediliyor. Bu şifa fiili arkasında akıl, Şafi ismiyle müsemma bir Zat’ı bulur, kalb ise o şifa fiilinde görünen manevi cemal-i İlahiyi seyreder ve ona meftun olur. Müellif (r.a), Şafi isminde görünen bu cemal-i maneviyi şöyle ifade etmektedir:
“Meselâ, müdhiş bir hastalıktan şifa bulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa; birden zemin denilen hastahane-i kübrada bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczahane-i ekberden ilâçları ve dermanlarıyla şifa ihsan etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlak’ın cemal-i şefkati ve mehasin-i rahîmiyeti küllî ve şaşaalı bir surette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz’î fakat alîmane, basîrane, şuurkârane olan şifa vermek dahi, camid ilâçların hasiyetlerine ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata verilir. Bütün bütün mahiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.”1
Acaba hiç mümkün müdür ki; böyle kemal-i şefkat ve merhametiyle hadsiz hastalara şifa veren bir Zat, bu kadar nazik ve nazenin beslediği zihayatı, bahusus eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insanı idam edip ademe atsın. Bu, şe’n-i merhametine hiç yakışır mı? Asla! Demek Şafi isminin manevi güzelliği kat’i olarak haşri iktiza eder, haşirsiz olmaz.
[1] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 1. Makám, 1. Meyve, s. 7.
ŞERH
Her bir isimde tezahür eden cemâl-i manevi, perde-i gayb arkasında bir Cemil-i Mutlak’ı gösterdiği gibi; mazharların fena ve zevalleri ise ebedi bir âlemi iktiza eder. Elbette O Şafi-i Mutlak ve O Rahim-i Mutlak ebedi bir âlemde ebedi bir şifayı verecektir. Zira Cennette hastalık yoktur. Orada ebedi ve daimi şifa vardır.
İşte böyle bir âlemin, yani dar-ı ahiretin vücudunu ve orada Cenab-ı Hakkın bin bir isminin azamlık mertebesiyle tecelli ettiğini peygamberan-ı izam ve evliya-ı kiram keşfetmişler. Bilhassa Resul-i Ekrem (a.s.m), bu dünyada iken mübarek gözüyle o dar-ı ahireti görmüş, sair peygamberler ve evliyalar da kalb gözüyle o âlemi keşfetmişler ve manen Cennete girip gezmişlerdir. Bu âlemde seyrettikleri cemâl-i ba kemâl-i İlâhiyi Cennette dahi keşfetmişlerdir. Bizim gibi avam-ı mü’minin ise, onların gördüklerine amenna ve saddakna deyip iman ediyoruz.
Bu kâinatta görünen asar, Cenab-ı Hakkın ef’al, esma, sıfat, şuunat ve Zat-ı Akdes’ine delalet eder. O asar üzerindeki cemal ise, ef’al, esma, sıfat, şuunat ve Zat-ı Akdesinin cemal-i manevisine şehadet eder. Bütün asar, ef’al, esma, sıfat ve şuunatta görünen güzelliklerin menbaı, Zat-ı Akdes’in cemal-i manevisidir ve bütün güzellikler, bu menbadan tereşşüh etmiştir. Bununla beraber O Zat-ı Akdes’in mahiyeti derkedilemediği gibi; Zatının manevi güzelliği de derkedilemez. Müellif (r.a) bu hakikati şöyle izah etmektedir:
“Nasılki işlenmiş bir eserin güzelliği işlemesinin güzelliğine ve işlemek güzelliği ustalığın o san’attan gelen ünvanının güzelliğine ve ustadaki san’atkârlık ünvanının güzelliği o san’atkârın o san’ata ait sıfatının güzelliğine ve sıfatının güzelliği kabiliyet ve istidadının güzelliğine ve kabiliyetinin güzelliği zâtının ve hakikatının güzelliğine derece-i bedahette gayet kat’î bir surette delalet ettiği gibi, aynen öyle de: Bu kâinatın baştan başa bütün güzel mahluklarında ve yapılışları güzel umum masnularındaki hüsn ü cemal dahi San’atkâr-ı Zü’l-Celal’deki fiillerinin hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve ef’alindeki hüsn ü cemal ise, o fiillere bakan ünvanların, yani isimlerin hüsn ü cemaline şübhesiz delalet ve isimlerin hüsn ü cemali ise, isimlerin menşei olan kudsî sıfatların hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve sıfatların hüsn ü cemali ise, sıfatların mebdei olan şuunat-ı zâtiyenin hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve şuunat-ı zâtiyenin hüsn ü cemali ise, fâil ve müsemma ve mevsuf olan zâtının hüsn ü cemaline ve mahiyetinin kudsî kemaline ve hakikatının mukaddes güzelliğine
ŞERH
Her bir isimde tezahür eden cemâl-i manevi, perde-i gayb arkasında bir Cemil-i Mutlak’ı gösterdiği gibi; mazharların fena ve zevalleri ise ebedi bir âlemi iktiza eder. Elbette O Şafi-i Mutlak ve O Rahim-i Mutlak ebedi bir âlemde ebedi bir şifayı verecektir. Zira Cennette hastalık yoktur. Orada ebedi ve daimi şifa vardır.
İşte böyle bir âlemin, yani dar-ı ahiretin vücudunu ve orada Cenab-ı Hakkın bin bir isminin azamlık mertebesiyle tecelli ettiğini peygamberan-ı izam ve evliya-ı kiram keşfetmişler. Bilhassa Resul-i Ekrem (a.s.m), bu dünyada iken mübarek gözüyle o dar-ı ahireti görmüş, sair peygamberler ve evliyalar da kalb gözüyle o âlemi keşfetmişler ve manen Cennete girip gezmişlerdir. Bu âlemde seyrettikleri cemâl-i ba kemâl-i İlâhiyi Cennette dahi keşfetmişlerdir. Bizim gibi avam-ı mü’minin ise, onların gördüklerine amenna ve saddakna deyip iman ediyoruz.
Bu kâinatta görünen asar, Cenab-ı Hakkın ef’al, esma, sıfat, şuunat ve Zat-ı Akdes’ine delalet eder. O asar üzerindeki cemal ise, ef’al, esma, sıfat, şuunat ve Zat-ı Akdesinin cemal-i manevisine şehadet eder. Bütün asar, ef’al, esma, sıfat ve şuunatta görünen güzelliklerin menbaı, Zat-ı Akdes’in cemal-i manevisidir ve bütün güzellikler, bu menbadan tereşşüh etmiştir. Bununla beraber O Zat-ı Akdes’in mahiyeti derkedilemediği gibi; Zatının manevi güzelliği de derkedilemez. Müellif (r.a) bu hakikati şöyle izah etmektedir:
“Nasılki işlenmiş bir eserin güzelliği işlemesinin güzelliğine ve işlemek güzelliği ustalığın o san’attan gelen ünvanının güzelliğine ve ustadaki san’atkârlık ünvanının güzelliği o san’atkârın o san’ata ait sıfatının güzelliğine ve sıfatının güzelliği kabiliyet ve istidadının güzelliğine ve kabiliyetinin güzelliği zâtının ve hakikatının güzelliğine derece-i bedahette gayet kat’î bir surette delalet ettiği gibi, aynen öyle de: Bu kâinatın baştan başa bütün güzel mahluklarında ve yapılışları güzel umum masnularındaki hüsn ü cemal dahi San’atkâr-ı Zü’l-Celal’deki fiillerinin hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve ef’alindeki hüsn ü cemal ise, o fiillere bakan ünvanların, yani isimlerin hüsn ü cemaline şübhesiz delalet ve isimlerin hüsn ü cemali ise, isimlerin menşei olan kudsî sıfatların hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve sıfatların hüsn ü cemali ise, sıfatların mebdei olan şuunat-ı zâtiyenin hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve şuunat-ı zâtiyenin hüsn ü cemali ise, fâil ve müsemma ve mevsuf olan zâtının hüsn ü cemaline ve mahiyetinin kudsî kemaline ve hakikatının mukaddes güzelliğine
ŞERH
Ya Rab! Bizleri hesabsız Cennetine idhal eyle! Âmin...
Bu dersler, hem hakîkattir, hem tefekkürdür. Hem de âşıklar ve kalben seyahat edenler için bir cevelan meydanıdır. Hakikate talib olanlar, gelsinler bu dersler vasıtasıyla seyr u seyahat-ı kalbî yapsınlar ve hakikata çıksınlar. Eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata terakki ederek hakikatu’l-hakaika vasıl olsunlar. Bugün kalbinden “Ellah” diyen gelsin meydana! Yunus EMRE’nin dediği gibi
“Her kim merdane, gelsin meydane
Kalmasın cana, kimde hüner var.
Yunus sen bunda meydan isteme
Meydan içinde merdaneler var.”
Seyyid NİZAMOĞLU ise şöyle demiş:
“Kıyamazsan dıl u cana
Uzak dur girme meydana
Bu meydanda nice başlar
Kesilir hiç soran olmaz.”
Bu dersler, cemal-i ba kemal-i İlahiyi seyretmek meydanıdır. Cemâl-i İlâhinin bir cilvesini hissedenler, Hazret-i Mevlana gibi semaa kalkar. Mevcudat-ı âlemin güzelliği arkasında ef’al, esma, sıfat ve şuunat-ı İlahiyenin güzelliğini göremeyenler, Zat-ı Akdes’in cemal-i manevisi ile müşerref olamazlar. Yine şairin dediği gibi deriz:
“Bu yol uzaktır, menzili çoktur,
Geçidi yoktur, derin sular var.”
Evet geçiti olmayan bu uzun yolda derin sular vardır. O halde zad u zahireni hazırla, sonra yola çık. Ney’im yok ki çalayım. Benim neyim de bu cümlelerdir. Bu dersler kafamıza vura vura bizi gaflet uykusundan uyandırıyor. Bu imanî ve Kur’anî dersler, hem zikirdir, hem fikirdir, hem de şükürdür. Kıymetini bilelim. Mürşidimiz, Kur’an’dır ve Kur’an’ın manevi tefsiri olan Risale-i Nur’dur. Evradımız, bu tefekkürî derslerdir. Bir saat bu dersleri mütefekkirane okumak, bir sene nafile ibadete müreccahtır.
Ayine misâl mevcudatın bir biri arkasında zeval ve fenalarıyla beraber, arkalarından
ŞERH
Ya Rab! Bizleri hesabsız Cennetine idhal eyle! Âmin...
Bu dersler, hem hakîkattir, hem tefekkürdür. Hem de âşıklar ve kalben seyahat edenler için bir cevelan meydanıdır. Hakikate talib olanlar, gelsinler bu dersler vasıtasıyla seyr u seyahat-ı kalbî yapsınlar ve hakikata çıksınlar. Eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata terakki ederek hakikatu’l-hakaika vasıl olsunlar. Bugün kalbinden “Ellah” diyen gelsin meydana! Yunus EMRE’nin dediği gibi
“Her kim merdane, gelsin meydane
Kalmasın cana, kimde hüner var.
Yunus sen bunda meydan isteme
Meydan içinde merdaneler var.”
Seyyid NİZAMOĞLU ise şöyle demiş:
“Kıyamazsan dıl u cana
Uzak dur girme meydana
Bu meydanda nice başlar
Kesilir hiç soran olmaz.”
Bu dersler, cemal-i ba kemal-i İlahiyi seyretmek meydanıdır. Cemâl-i İlâhinin bir cilvesini hissedenler, Hazret-i Mevlana gibi semaa kalkar. Mevcudat-ı âlemin güzelliği arkasında ef’al, esma, sıfat ve şuunat-ı İlahiyenin güzelliğini göremeyenler, Zat-ı Akdes’in cemal-i manevisi ile müşerref olamazlar. Yine şairin dediği gibi deriz:
“Bu yol uzaktır, menzili çoktur,
Geçidi yoktur, derin sular var.”
Evet geçiti olmayan bu uzun yolda derin sular vardır. O halde zad u zahireni hazırla, sonra yola çık. Ney’im yok ki çalayım. Benim neyim de bu cümlelerdir. Bu dersler kafamıza vura vura bizi gaflet uykusundan uyandırıyor. Bu imanî ve Kur’anî dersler, hem zikirdir, hem fikirdir, hem de şükürdür. Kıymetini bilelim. Mürşidimiz, Kur’an’dır ve Kur’an’ın manevi tefsiri olan Risale-i Nur’dur. Evradımız, bu tefekkürî derslerdir. Bir saat bu dersleri mütefekkirane okumak, bir sene nafile ibadete müreccahtır.
Ayine misâl mevcudatın bir biri arkasında zeval ve fenalarıyla beraber, arkalarından
ŞERH
cemâl-i sıfat, cemâl-i esma, cemâl-i ef’al dahildir. Müellif (r.a) bu hakikati, kâinat üzerinde görünen hüsün ve cemal ile isbat ediyor. Bu mevcudatın cümlesinde görünen hüsün ve cemal, ef’al, esma, sıfat, şuun ve Zat-ı Akdes’in hüsün ve cemalinin akisleridir.
كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى
“Ben gizli bir hazineydim. Mahlukatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.”
Hadis-i kudsinin ifadesiyle her bir ism-i İlahi gizli birer hazinedir. Bütün kâinat, bütün ahvaliyle o hazineden akıp gelmektedir. Müellif (r.a) buyuruyor ki:
“Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanın içinde, bu fevkalâde cazibedar cemale ve güzelliğe bak ki; bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş ve koca baharı gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki; her bahara, zeminin yüzünde mevsim be mevsim açılan yüzbinler nakışlı bir muhteşem çiçek suretini vermiş. Ve o baharda herbir çiçeği çeşit çeşit zînetlerle güzelleştirmiş. Evet nihayet derecede hüsün ve cemalleri bulunan esma-i hüsnanın güzel cilveleriyle, kâinatın herbir nev’i, hattâ herbir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar olmuşlar ki; Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazalî demiş: لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ Yani: “Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedi’ daha güzel yoktur.” İşte bu muhit ve cazibedar olan hüsün ve bu umumî ve hârikulâde nezafet ve bu müstevli ve şümullü ve gayet hassas mizan ve bu ihatalı ve her cihette mu’cizane intizam ve insicam, vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın Güneşe işaretinden daha parlaktır. 1
Evet şu âlemde o kadar mükemmel bir güzellik var ki; o güzellik bütün âşıkları kendine meftun eylemiş. Her şey, cemâl-i İlahinin ayinesidir ve O’nu gösterir. O cemal-i İlahiyi gösteren en mükemmel ayine ise Muhammed-i Arabî (a.s.m)’dır.
[1] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 3. Makám, s. 30.
ŞERH
cemâl-i sıfat, cemâl-i esma, cemâl-i ef’al dahildir. Müellif (r.a) bu hakikati, kâinat üzerinde görünen hüsün ve cemal ile isbat ediyor. Bu mevcudatın cümlesinde görünen hüsün ve cemal, ef’al, esma, sıfat, şuun ve Zat-ı Akdes’in hüsün ve cemalinin akisleridir.
كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى
“Ben gizli bir hazineydim. Mahlukatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.”
Hadis-i kudsinin ifadesiyle her bir ism-i İlahi gizli birer hazinedir. Bütün kâinat, bütün ahvaliyle o hazineden akıp gelmektedir. Müellif (r.a) buyuruyor ki:
“Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanın içinde, bu fevkalâde cazibedar cemale ve güzelliğe bak ki; bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş ve koca baharı gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki; her bahara, zeminin yüzünde mevsim be mevsim açılan yüzbinler nakışlı bir muhteşem çiçek suretini vermiş. Ve o baharda herbir çiçeği çeşit çeşit zînetlerle güzelleştirmiş. Evet nihayet derecede hüsün ve cemalleri bulunan esma-i hüsnanın güzel cilveleriyle, kâinatın herbir nev’i, hattâ herbir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar olmuşlar ki; Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazalî demiş: لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ Yani: “Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedi’ daha güzel yoktur.” İşte bu muhit ve cazibedar olan hüsün ve bu umumî ve hârikulâde nezafet ve bu müstevli ve şümullü ve gayet hassas mizan ve bu ihatalı ve her cihette mu’cizane intizam ve insicam, vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın Güneşe işaretinden daha parlaktır. 1
Evet şu âlemde o kadar mükemmel bir güzellik var ki; o güzellik bütün âşıkları kendine meftun eylemiş. Her şey, cemâl-i İlahinin ayinesidir ve O’nu gösterir. O cemal-i İlahiyi gösteren en mükemmel ayine ise Muhammed-i Arabî (a.s.m)’dır.
[1] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 3. Makám, s. 30.
METİN
İşte şu derece âlî, nazîrsiz gizli bir Cemâl ise, kendi mehâsinini bir mir’atta görmek ve hüsnünün derecâtını ve Cemâlinin mikyaslarını zîşuur ve müştak bir ayinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili Cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vecihle kendi Cemâline bakmak -biri, her biri başka başka renkte olan aynalarda bizzat müşâhede etmek; diğeri, müştak olan seyirci ve mütehayyir olan istihsancıların müşâhedesi ile müşâhede etmek-ister. Demek, hüsün ve Cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek, görünmek ise, müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin vücûdunu ister. Hüsün ve Cemâl ebedî, sermedî olduğundan, müştakların devam-ı vücûdlarını ister. Çünkü, dâimî bir Cemâl ise, zâil bir müştâka râzı olamaz. Zîrâ, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıddır. Halbuki, nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir Cemâle karşı zımnen bir adâvet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Ellah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.
ŞERH
(İşte şu derece âlî, nazîrsiz gizli bir Cemâl ise, kendi mehâsinini bir mir’atta görmek ve hüsnünün derecâtını ve Cemâlinin mikyaslarını zîşuur ve müştak bir ayinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili Cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vecihle kendi Cemâline bakmak -biri, her biri başka başka renkte olan aynalarda bizzat müşâhede etmek; diğeri, müştak olan seyirci ve mütehayyir olan istihsancıların müşâhedesi ile müşâhede etmek-ister. Demek, hüsün ve Cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek, görünmek ise, müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin vücûdunu ister. Hüsün ve Cemâl ebedî, sermedî olduğundan, müştakların devam-ı vücûdlarını ister. Çünkü, dâimî bir Cemâl ise, zâil bir müştâka râzı olamaz. Zîrâ, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıddır. Halbuki, nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir Cemâle karşı zımnen bir adâvet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Ellah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.
METİN
İşte şu derece âlî, nazîrsiz gizli bir Cemâl ise, kendi mehâsinini bir mir’atta görmek ve hüsnünün derecâtını ve Cemâlinin mikyaslarını zîşuur ve müştak bir ayinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili Cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vecihle kendi Cemâline bakmak -biri, her biri başka başka renkte olan aynalarda bizzat müşâhede etmek; diğeri, müştak olan seyirci ve mütehayyir olan istihsancıların müşâhedesi ile müşâhede etmek-ister. Demek, hüsün ve Cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek, görünmek ise, müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin vücûdunu ister. Hüsün ve Cemâl ebedî, sermedî olduğundan, müştakların devam-ı vücûdlarını ister. Çünkü, dâimî bir Cemâl ise, zâil bir müştâka râzı olamaz. Zîrâ, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıddır. Halbuki, nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir Cemâle karşı zımnen bir adâvet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Ellah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.
ŞERH
(İşte şu derece âlî, nazîrsiz gizli bir Cemâl ise, kendi mehâsinini bir mir’atta görmek ve hüsnünün derecâtını ve Cemâlinin mikyaslarını zîşuur ve müştak bir ayinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili Cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vecihle kendi Cemâline bakmak -biri, her biri başka başka renkte olan aynalarda bizzat müşâhede etmek; diğeri, müştak olan seyirci ve mütehayyir olan istihsancıların müşâhedesi ile müşâhede etmek-ister. Demek, hüsün ve Cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek, görünmek ise, müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin vücûdunu ister. Hüsün ve Cemâl ebedî, sermedî olduğundan, müştakların devam-ı vücûdlarını ister. Çünkü, dâimî bir Cemâl ise, zâil bir müştâka râzı olamaz. Zîrâ, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıddır. Halbuki, nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir Cemâle karşı zımnen bir adâvet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Ellah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.
ŞERH
Muhammedi’de seyreder, sonra dolayısıyla âlemde seyreder.
Demek Cenab-ı Hakkın cemal-i manevisinin temerküz ettiği asıl nokta, Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. Çünkü âlemde herşey bir veya bir kaç ismi gösterirken, Resul-i Ekrem (a.s.m), bin bir ism-i İlahiyi ayine-i ruhunda birden gösterir. Cenab-ı Hak, cemâl-i bâ kemâlini bin bir ismiyle Onda seyreder. O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı teccelliyat-ı zatiyesine mazhar eylemiş, O’ndan razı olmuş, O’nun hürmetine iki cihanı halketmiş ve O’nu bütün âlemlere peygamber olarak göndermiştir. Cenab-ı Hak kendi cemâlini o ayinede seyrettiği gibi; Resul-i Ekrem (a.s.m) da bütün âlemde Cenab-ı Hakkın cemâlini seyretmiştir. Cenâb-ı Hak, miraç gecesinde Resulullah (a.s.m)’ı kendisine o kadar yaklaştırdı ki, fenafillah sırrıyla adeta Ellah’ın nazarıyla nazar eder gibi bir hal aldı.
Müellif (r.a), “iki vecihle kendi cemâline bakmak” ifadesiyle gelecek manaları kasdetmektedir:
Biri: Kendi cemalini başta Nur-u Muhammedi (a.s.m) olmak üzere bütün âlemde bizzat seyrediyor.
İkincisi: Başta Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı ve O’nun vasıtasıyla bütün enbiya, asfiya ve evliyayı miraç tarikiyle kendisine yaklaştırmasıyla onların nazarıyla cemalini seyrediyor. Bu zevat-ı aliye, bir nevi Onun nazarıyla bu âleme nazar eder gibi bir hal alıyor. Cenab-ı Hak, bu âleme hangi nazarla bakıyorsa, Habibi’ne de aynı nazarla baktırıyor, Habibi’nin gözüyle de bu âlemi seyrediyor.
Nasıl ki bir insan, diğer bir insana der ki; “Sen kendi gözünle bakma, benim gözümle bak!” O da onun nazarıyla bakar. Dolayısıyla bu göz, onun gözü gibi olur, demektir. Aynen öyle de, -tabir caiz ise- Cenab-ı Hak, bu âleme hangi nazarla bakmışsa, Resul-i Ekrem (a.s.m) da Cenab-ı Hakkın o nazarıyla bu âleme bakmış ve O’nun san’atına âşık olmuştur. Kendine bakmış, san’at-ı İlahiyeyi kendinde görmüş ve onu takdir ve istihsan etmiştir.
Demek Cenab-ı Hak, kendi cemâlini mevcudat ayinelerinde hem bizzat kendisi seyreder. O ayineler içinde en mükemmeli başta Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. Sonra sair peygamberler, asfiyalar ve evliyalar gelir. Cenab-ı Hak, kendi cemalini mevcudat ayinelerinde seyrettikten sonra, bu zevat-ı aliyeye talimat verir ki; kendisi bu âlemde cemâlini nasıl seyrediyorsa, onlar da öyle seyretsinler. Adeta Ellah, kendi cemâlini zişuurların nazarıyla da seyreder. Zişuurlar
ŞERH
Muhammedi’de seyreder, sonra dolayısıyla âlemde seyreder.
Demek Cenab-ı Hakkın cemal-i manevisinin temerküz ettiği asıl nokta, Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. Çünkü âlemde herşey bir veya bir kaç ismi gösterirken, Resul-i Ekrem (a.s.m), bin bir ism-i İlahiyi ayine-i ruhunda birden gösterir. Cenab-ı Hak, cemâl-i bâ kemâlini bin bir ismiyle Onda seyreder. O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı teccelliyat-ı zatiyesine mazhar eylemiş, O’ndan razı olmuş, O’nun hürmetine iki cihanı halketmiş ve O’nu bütün âlemlere peygamber olarak göndermiştir. Cenab-ı Hak kendi cemâlini o ayinede seyrettiği gibi; Resul-i Ekrem (a.s.m) da bütün âlemde Cenab-ı Hakkın cemâlini seyretmiştir. Cenâb-ı Hak, miraç gecesinde Resulullah (a.s.m)’ı kendisine o kadar yaklaştırdı ki, fenafillah sırrıyla adeta Ellah’ın nazarıyla nazar eder gibi bir hal aldı.
Müellif (r.a), “iki vecihle kendi cemâline bakmak” ifadesiyle gelecek manaları kasdetmektedir:
Biri: Kendi cemalini başta Nur-u Muhammedi (a.s.m) olmak üzere bütün âlemde bizzat seyrediyor.
İkincisi: Başta Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı ve O’nun vasıtasıyla bütün enbiya, asfiya ve evliyayı miraç tarikiyle kendisine yaklaştırmasıyla onların nazarıyla cemalini seyrediyor. Bu zevat-ı aliye, bir nevi Onun nazarıyla bu âleme nazar eder gibi bir hal alıyor. Cenab-ı Hak, bu âleme hangi nazarla bakıyorsa, Habibi’ne de aynı nazarla baktırıyor, Habibi’nin gözüyle de bu âlemi seyrediyor.
Nasıl ki bir insan, diğer bir insana der ki; “Sen kendi gözünle bakma, benim gözümle bak!” O da onun nazarıyla bakar. Dolayısıyla bu göz, onun gözü gibi olur, demektir. Aynen öyle de, -tabir caiz ise- Cenab-ı Hak, bu âleme hangi nazarla bakmışsa, Resul-i Ekrem (a.s.m) da Cenab-ı Hakkın o nazarıyla bu âleme bakmış ve O’nun san’atına âşık olmuştur. Kendine bakmış, san’at-ı İlahiyeyi kendinde görmüş ve onu takdir ve istihsan etmiştir.
Demek Cenab-ı Hak, kendi cemâlini mevcudat ayinelerinde hem bizzat kendisi seyreder. O ayineler içinde en mükemmeli başta Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır. Sonra sair peygamberler, asfiyalar ve evliyalar gelir. Cenab-ı Hak, kendi cemalini mevcudat ayinelerinde seyrettikten sonra, bu zevat-ı aliyeye talimat verir ki; kendisi bu âlemde cemâlini nasıl seyrediyorsa, onlar da öyle seyretsinler. Adeta Ellah, kendi cemâlini zişuurların nazarıyla da seyreder. Zişuurlar
ŞERH
ve göstermek ister. Ekmek aç olana verilir. Güzellik âşıka gösterilir. Cenab-ı Hakkın da bin bir isminin gizli bir hazine gibi cud ve sehası, cemal ve kemali vardır. O Zat-ı Cemil-i Zü’l-Kemal, bin bir ismiyle güzeldir ve cömerttir. Bu cemalli ve kemalli isimlerin hepsinin tezahür etmesi lâzımdır. Cenab-ı Hak, bu maksat için bu kâinatı yaratmış, mevcudat-ı alemi, cemalli ve kemalli esmasına ayine etmiştir. Esma baki olmasına rağmen, ayineler fanidir. Baki olan esma, fani olan ayinelere razı olmaz. Baki ayineleri iktiza eder. Demek o cemalli ve kemalli esmaya layıkıyla ayinedarlığın yapılacağı daimi bir âlem vardır.
O gizli cemal sahibi, iki şekilde cemâlini seyreder.
Biri: bizzat kendisi seyreder. Yani kâinattaki esmasının tecelliyatını bizzat görür, kâinatın zikrini bizzat işitir, kâinatla bizzat konuşur.
Diğeri: Müştak seyircilerin nazarıyla müşahede eder. Yani zişuur olan bütün peygamberlerin, evliyaların, meleklerin, cinlerin ve mü’minlerin gözleriyle de bu âlemin güzelliğini görür, kulaklarıyla da âlemin zikrini işitir. Çünki hakikatte gördüren ve işittiren O’dur.
Müellif (R.A), şöyle buyuruyor:
“Meselâ, gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.”1
Cenab-ı Hak insana göz vermiş. Gördüren Sani-i Basir’dir. O halde gözü nefis hesabına değil, Sani-i Basir namına kullanmak gerekir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencereden seyreder. Eğer Cenab-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve hevesat-ı nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur.”2
Cenab-ı Hakkın san’atına bakarken, o bakmak da O’nun baktırması ile olduğu için bir nevi O’nun sayılır. Kur’an-ı Azimu’ş-Şan, Resul-i Ekrem (a.s.m)
[1] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 1. Makám, 1. Meyve, s. 10.
[2] Sözler, 6. Söz, s. 27.
ŞERH
ve göstermek ister. Ekmek aç olana verilir. Güzellik âşıka gösterilir. Cenab-ı Hakkın da bin bir isminin gizli bir hazine gibi cud ve sehası, cemal ve kemali vardır. O Zat-ı Cemil-i Zü’l-Kemal, bin bir ismiyle güzeldir ve cömerttir. Bu cemalli ve kemalli isimlerin hepsinin tezahür etmesi lâzımdır. Cenab-ı Hak, bu maksat için bu kâinatı yaratmış, mevcudat-ı alemi, cemalli ve kemalli esmasına ayine etmiştir. Esma baki olmasına rağmen, ayineler fanidir. Baki olan esma, fani olan ayinelere razı olmaz. Baki ayineleri iktiza eder. Demek o cemalli ve kemalli esmaya layıkıyla ayinedarlığın yapılacağı daimi bir âlem vardır.
O gizli cemal sahibi, iki şekilde cemâlini seyreder.
Biri: bizzat kendisi seyreder. Yani kâinattaki esmasının tecelliyatını bizzat görür, kâinatın zikrini bizzat işitir, kâinatla bizzat konuşur.
Diğeri: Müştak seyircilerin nazarıyla müşahede eder. Yani zişuur olan bütün peygamberlerin, evliyaların, meleklerin, cinlerin ve mü’minlerin gözleriyle de bu âlemin güzelliğini görür, kulaklarıyla da âlemin zikrini işitir. Çünki hakikatte gördüren ve işittiren O’dur.
Müellif (R.A), şöyle buyuruyor:
“Meselâ, gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.”1
Cenab-ı Hak insana göz vermiş. Gördüren Sani-i Basir’dir. O halde gözü nefis hesabına değil, Sani-i Basir namına kullanmak gerekir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencereden seyreder. Eğer Cenab-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve hevesat-ı nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur.”2
Cenab-ı Hakkın san’atına bakarken, o bakmak da O’nun baktırması ile olduğu için bir nevi O’nun sayılır. Kur’an-ı Azimu’ş-Şan, Resul-i Ekrem (a.s.m)
[1] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 1. Makám, 1. Meyve, s. 10.
[2] Sözler, 6. Söz, s. 27.
ŞERH
“Eğer gözü, gözün sani-i basirine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütaalacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı san’ât-ı rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.”1
Mü’min, esma-i ilahiyeye ayinedarlığını anlayıp, ona göre hareket ettiğinde o hale gelir ki, Ellah onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Artık kendinden geçer. En son mertebede “Her şey Ellah’tan gelmiş ve ben de Ellah namına bakıyorum.” demesi lâzım gelirken kelime bulamaz. “Enel Hak” der.
Cenab-ı Hakk’ın âlemi seyretmesi, iki çeşittir demiştik.
Biri: Bizzat kendisi, vasıtasız seyrediyor.
Diğeri: Gayrın nazarıyla bakıyor. Buna akrebiyet-i İlahiye denir. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m), Bedir Savaşında küffar ordusuna bir avuç toprak atmış. Her birinin gözüne bir avuç toprak girmiş. Böylece küffar ordusu hezimete uğramıştır. Cenab-ı Hak, Bedir Savaşında meydana gelen bu harika fiili, kendisine nisbet ediyor. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın bu fiilde sadece bir vasıta olduğunu bildiriyor. Bu sırrı, Cenab-ı Hak gelecek ayetiyle şöyle ifade ediyor:
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى
“Siz, Bedir’de o kâfirleri kendi kuvvetinizle öldürmediniz. Fakat onları Ellah öldürdü. Ey Resulüm! Düşmanların gözlerine bir avuç toprak attığın zaman da Sen atmadın. Ancak Ellah attı.”2
Hem meselâ; Cebrail (a.s) âlemi seyrederken, Cenab-ı Hak, o göz vasıtasıyla yine kendisi seyrediyor. Ellah, her yerde bütün insanların gözüyle bu âlemi görüyor, bütün insanların kulağıyla bütün sesleri işitiyor. Yani bizzat görüp işittiği gibi zişuurlar vasıtasıyla da görüp işitiyor.
İnsanın fıtratında, kâinatta tecelli eden gizli esma-i İlahiye’yi açacak maddi ve manevi cihazlar varken, insan iradesiyle o cihazları nefis hesabına kullanarak hepsini kapatır. Ene, bin bir ism-i ilâhi’nin, hususan yedi sıfatın memzucudur.
[1] Sözler, 6. Söz, s. 27.
[2] Enfâl, 8:17.
ŞERH
“Eğer gözü, gözün sani-i basirine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütaalacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı san’ât-ı rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.”1
Mü’min, esma-i ilahiyeye ayinedarlığını anlayıp, ona göre hareket ettiğinde o hale gelir ki, Ellah onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Artık kendinden geçer. En son mertebede “Her şey Ellah’tan gelmiş ve ben de Ellah namına bakıyorum.” demesi lâzım gelirken kelime bulamaz. “Enel Hak” der.
Cenab-ı Hakk’ın âlemi seyretmesi, iki çeşittir demiştik.
Biri: Bizzat kendisi, vasıtasız seyrediyor.
Diğeri: Gayrın nazarıyla bakıyor. Buna akrebiyet-i İlahiye denir. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m), Bedir Savaşında küffar ordusuna bir avuç toprak atmış. Her birinin gözüne bir avuç toprak girmiş. Böylece küffar ordusu hezimete uğramıştır. Cenab-ı Hak, Bedir Savaşında meydana gelen bu harika fiili, kendisine nisbet ediyor. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın bu fiilde sadece bir vasıta olduğunu bildiriyor. Bu sırrı, Cenab-ı Hak gelecek ayetiyle şöyle ifade ediyor:
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى
“Siz, Bedir’de o kâfirleri kendi kuvvetinizle öldürmediniz. Fakat onları Ellah öldürdü. Ey Resulüm! Düşmanların gözlerine bir avuç toprak attığın zaman da Sen atmadın. Ancak Ellah attı.”2
Hem meselâ; Cebrail (a.s) âlemi seyrederken, Cenab-ı Hak, o göz vasıtasıyla yine kendisi seyrediyor. Ellah, her yerde bütün insanların gözüyle bu âlemi görüyor, bütün insanların kulağıyla bütün sesleri işitiyor. Yani bizzat görüp işittiği gibi zişuurlar vasıtasıyla da görüp işitiyor.
İnsanın fıtratında, kâinatta tecelli eden gizli esma-i İlahiye’yi açacak maddi ve manevi cihazlar varken, insan iradesiyle o cihazları nefis hesabına kullanarak hepsini kapatır. Ene, bin bir ism-i ilâhi’nin, hususan yedi sıfatın memzucudur.
[1] Sözler, 6. Söz, s. 27.
[2] Enfâl, 8:17.
ŞERH
veren onlar olmayıp, belki onlar yalnız bir vasıta oluyorlar.
Hulasa: Müellif (r.a), bu hakikatte evvela asarı eline aldı, asardan cud u seha, kemal ve cemal fiillerini gösterdi. Bu fiiller ile
1) Cevvad, Kamil ve Cemil isimleriyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini isbat etti.
2) Kâinatta tecelli eden bu isimlerin bekası ile asarın zevali arasındaki tenakuzu gösterip haşri isbat etti. Yani ef’al ve esmanın beka ve devamı ile mazharları olan mevcudat-ı âlemin zeval ve fenası, ölüme mahkûm olması birbirine zıd olduğundan aklen isbat eder ki, şu âlemin arkasında baki ve daimi bir âlem vardır, mevcudat-ı âlem oradan gelip tekrar oraya akıyor. Ta o esmaya karşı olan ayinedarlıkları ve mazhariyetleri devam etsin. Bizler de o baki âleme davetliyiz ve o âleme namzediz.
Müellif (r.a)’ın bu Dördüncü Hakikat’te beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve cud ve seha, cemal ve kemal-i İlahiyi beyan eden sair ayetlerden1 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Nahl, 16:114; Táhâ, 20:53; Şûrâ, 42:7; Rûm, 30:40; Mülk, 67:3-4; Káf, 50:6; Nahl, 16:11; Neml, 27:60, 62 gibi.
ŞERH
veren onlar olmayıp, belki onlar yalnız bir vasıta oluyorlar.
Hulasa: Müellif (r.a), bu hakikatte evvela asarı eline aldı, asardan cud u seha, kemal ve cemal fiillerini gösterdi. Bu fiiller ile
1) Cevvad, Kamil ve Cemil isimleriyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdetini isbat etti.
2) Kâinatta tecelli eden bu isimlerin bekası ile asarın zevali arasındaki tenakuzu gösterip haşri isbat etti. Yani ef’al ve esmanın beka ve devamı ile mazharları olan mevcudat-ı âlemin zeval ve fenası, ölüme mahkûm olması birbirine zıd olduğundan aklen isbat eder ki, şu âlemin arkasında baki ve daimi bir âlem vardır, mevcudat-ı âlem oradan gelip tekrar oraya akıyor. Ta o esmaya karşı olan ayinedarlıkları ve mazhariyetleri devam etsin. Bizler de o baki âleme davetliyiz ve o âleme namzediz.
Müellif (r.a)’ın bu Dördüncü Hakikat’te beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve cud ve seha, cemal ve kemal-i İlahiyi beyan eden sair ayetlerden1 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Nahl, 16:114; Táhâ, 20:53; Şûrâ, 42:7; Rûm, 30:40; Mülk, 67:3-4; Káf, 50:6; Nahl, 16:11; Neml, 27:60, 62 gibi.
METİN
BEŞİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir (Aleyhissalâtü Vesselâm). İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki: En edna bir haceti, en edna bir mahlukundan görüp kemal-i şefkatle ummadığı yerden is’af eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad eden, lisan-ı hal ve kal ile istenilen herşeye icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab;
ŞERH
(BEŞİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir (Aleyhissalâtü Vesselâm). İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.)
Müellif (r.a), bu beşinci hakikatte dahi evvela kâinattaki asar üzerinde tezahür eden şefkat ve ubudiyet-i Muhammediye (a.s.m) fiillerini nazara veriyor. Bu fiiller birer kapı gibi olup arkalarında iki hakikat görünüyor:
Biri: Mucib ve Rahim isimleri ile müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti.
Diğeri: Haşir hakikati.
(Hiç mümkün müdür ki: En edna bir haceti,) mesela; mideye lazım olan bir rızkı (en edna bir mahlukundan) mesela; bir sinekten (görüp kemal-i şefkatle ummadığı yerden is’af eden) yerine getiren (ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad eden,) mesela; bir taşın içinde, karanlıkta bulunan bir böceğin gizli sesini işitir, burnunun önünde bir çiçeği yaratır, o böcek ondan tegaddi eder. Hakikaten taşı kırıp baktığımız zaman burnunun önünde bir çiçek var olduğunu görüyoruz. (lisan-ı hal ve kal ile istenilen herşeye icabet eden) mesela; insan, daha dünyaya gelmeden bütün ihtiyaçları ihzar edilmiştir. (nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab;) Şu mevcudat-ı alemi terbiye edip yavaş yavaş kemaline kavuşturan Zat’ın nihayetsiz şefkat ve merhameti vardır. Bunun delilleri;
1) En edna mahlûkundan en ufak bir ihtiyacını görüp şefkatle ummadığı yerden is’af ediyor.
2) En gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad ediyor.
3) Lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile yapılan bütün dualara cevab veriyor. Bütün çekirdeklerin istidat lisanıyla yaptıkları dualarına cevap veriyor. Bütün hayvanat ve nebatatın ihtiyac lisanıyla yaptıkları dualarına icabet ediyor. Başta peygamberler olarak insanların dualarına cevab veriyor. Şimdi bu alemde bu kadar
METİN
BEŞİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir (Aleyhissalâtü Vesselâm). İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki: En edna bir haceti, en edna bir mahlukundan görüp kemal-i şefkatle ummadığı yerden is’af eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad eden, lisan-ı hal ve kal ile istenilen herşeye icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab;
ŞERH
(BEŞİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir (Aleyhissalâtü Vesselâm). İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.)
Müellif (r.a), bu beşinci hakikatte dahi evvela kâinattaki asar üzerinde tezahür eden şefkat ve ubudiyet-i Muhammediye (a.s.m) fiillerini nazara veriyor. Bu fiiller birer kapı gibi olup arkalarında iki hakikat görünüyor:
Biri: Mucib ve Rahim isimleri ile müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti.
Diğeri: Haşir hakikati.
(Hiç mümkün müdür ki: En edna bir haceti,) mesela; mideye lazım olan bir rızkı (en edna bir mahlukundan) mesela; bir sinekten (görüp kemal-i şefkatle ummadığı yerden is’af eden) yerine getiren (ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad eden,) mesela; bir taşın içinde, karanlıkta bulunan bir böceğin gizli sesini işitir, burnunun önünde bir çiçeği yaratır, o böcek ondan tegaddi eder. Hakikaten taşı kırıp baktığımız zaman burnunun önünde bir çiçek var olduğunu görüyoruz. (lisan-ı hal ve kal ile istenilen herşeye icabet eden) mesela; insan, daha dünyaya gelmeden bütün ihtiyaçları ihzar edilmiştir. (nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab;) Şu mevcudat-ı alemi terbiye edip yavaş yavaş kemaline kavuşturan Zat’ın nihayetsiz şefkat ve merhameti vardır. Bunun delilleri;
1) En edna mahlûkundan en ufak bir ihtiyacını görüp şefkatle ummadığı yerden is’af ediyor.
2) En gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad ediyor.
3) Lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile yapılan bütün dualara cevab veriyor. Bütün çekirdeklerin istidat lisanıyla yaptıkları dualarına cevap veriyor. Bütün hayvanat ve nebatatın ihtiyac lisanıyla yaptıkları dualarına icabet ediyor. Başta peygamberler olarak insanların dualarına cevab veriyor. Şimdi bu alemde bu kadar
___________________
ve o ahkamın yerine başka ahkam ikame edilmemiştir (ve arzın nısfı) yerin yarısı, Resul-i Ekrem (a.s.m) ve O’nun ümmetinin elindedir. (ve nev-i beşerin humsu,) insanlık aleminin beşte biri de O’na tabi olmuştur. Arazinin en fazlası, O’nun ümmetinin elindedir. Ehl-i küfrün bu kadar arazisi yoktur. Mesela; Japonya’da ev yapmak için yer bulamıyorlar. Avrupa da öyledir. Hem bazı yerler çok soğuktur. Hem yeryüzünde zaman itibariyle gece ve gündüzün altı ay gibi çok uzun süre devam ettiği yerler mevcuddur. Demek ehl-i küfrün bulunduğu memlekette ya arazi yok denecek kadar az, ya havalar soğuk, ya da zaman itibariyle müsaid değildir. Cenab-ı Hak, kemal-i rahmetiyle en rahat yerleri, Ümmet-i merhume olan Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın ümmetine ihsan etmiştir. (o zatın sıbğı ile sıbğalansa, yani mânevî rengiyle renklense ve o Zat, onların mahbub-u kulûbu) kalblerinin sevgilisi (ve mürebbî-i ervahı) ruhlarının terbiye edicisi (olsa, elbette O Zat, şu kâinatta tasarruf eden Rabbin en büyük abdidir.) Şu kainatta Ellah’ın en büyük abdi kimdir? Diye sorulsa; Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır, diye cevab verilecektir. Bu davanın delilleri ise:
1) Bin dört yüz seneden beri O’nun saltanatı devam etmektedir.
2) Ekser zamanlarda O’nun raiyyeti, üç yüz elli milyondan aşağı düşmemiştir. Bugün ise bir buçuk milyar kadardır.
3) O’nun raiyyeti, hiçbir cebir olmadan her gün beş defa O’na tecdid-i biat eder ve O’nun kemalatına şehadet eder.
4) Bin dört yüz senedir -son seksen sene hariç- O’nun getirdiği ahkam ameli, ilmi ve edebi sahalarda yani devlet idaresinde, mahkemede, mearifte ve medyada hakim olmuştur. Ümmeti O’nun evamirine riayet etmiştir.
5) O Zat maddi olarak Kürre-i arzın yarısını, nev-i beşerin de beşte birini saltanatı altına almıştır.
6) Manevi olarak da kalblerde taht kurmuş ve ruhları terbiye etmiştir. Ümmeti O’nun uğrunda canını, evladını, anne ve babasını, mal ve servetini, kısaca her şeyini feda edecek derecede ciddi manada O’nu sevmiş ve O’nun getirdiği ahkam sebebiyle şirkten, measiden ve masivadan kurtulup hak ve hakikate vasıl olmuştur.
Elbette bu altı delil isbat eder ki; dünya tarihinde böyle bir insan yoktur. En büyük abd, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır.
Hazret-i Muhammed (a.s.m), şu kâinatta tasarruf eden Zat’ın en büyük abdi olduğu gibi; hem en sevgili mahlûkudur. Bunun delili:
(Hem, ekser envâ-ı kâinat o zatın birer meyve-i mucizesini taşımak suretiyle)…
___________________
ve o ahkamın yerine başka ahkam ikame edilmemiştir (ve arzın nısfı) yerin yarısı, Resul-i Ekrem (a.s.m) ve O’nun ümmetinin elindedir. (ve nev-i beşerin humsu,) insanlık aleminin beşte biri de O’na tabi olmuştur. Arazinin en fazlası, O’nun ümmetinin elindedir. Ehl-i küfrün bu kadar arazisi yoktur. Mesela; Japonya’da ev yapmak için yer bulamıyorlar. Avrupa da öyledir. Hem bazı yerler çok soğuktur. Hem yeryüzünde zaman itibariyle gece ve gündüzün altı ay gibi çok uzun süre devam ettiği yerler mevcuddur. Demek ehl-i küfrün bulunduğu memlekette ya arazi yok denecek kadar az, ya havalar soğuk, ya da zaman itibariyle müsaid değildir. Cenab-ı Hak, kemal-i rahmetiyle en rahat yerleri, Ümmet-i merhume olan Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın ümmetine ihsan etmiştir. (o zatın sıbğı ile sıbğalansa, yani mânevî rengiyle renklense ve o Zat, onların mahbub-u kulûbu) kalblerinin sevgilisi (ve mürebbî-i ervahı) ruhlarının terbiye edicisi (olsa, elbette O Zat, şu kâinatta tasarruf eden Rabbin en büyük abdidir.) Şu kainatta Ellah’ın en büyük abdi kimdir? Diye sorulsa; Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır, diye cevab verilecektir. Bu davanın delilleri ise:
1) Bin dört yüz seneden beri O’nun saltanatı devam etmektedir.
2) Ekser zamanlarda O’nun raiyyeti, üç yüz elli milyondan aşağı düşmemiştir. Bugün ise bir buçuk milyar kadardır.
3) O’nun raiyyeti, hiçbir cebir olmadan her gün beş defa O’na tecdid-i biat eder ve O’nun kemalatına şehadet eder.
4) Bin dört yüz senedir -son seksen sene hariç- O’nun getirdiği ahkam ameli, ilmi ve edebi sahalarda yani devlet idaresinde, mahkemede, mearifte ve medyada hakim olmuştur. Ümmeti O’nun evamirine riayet etmiştir.
5) O Zat maddi olarak Kürre-i arzın yarısını, nev-i beşerin de beşte birini saltanatı altına almıştır.
6) Manevi olarak da kalblerde taht kurmuş ve ruhları terbiye etmiştir. Ümmeti O’nun uğrunda canını, evladını, anne ve babasını, mal ve servetini, kısaca her şeyini feda edecek derecede ciddi manada O’nu sevmiş ve O’nun getirdiği ahkam sebebiyle şirkten, measiden ve masivadan kurtulup hak ve hakikate vasıl olmuştur.
Elbette bu altı delil isbat eder ki; dünya tarihinde böyle bir insan yoktur. En büyük abd, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır.
Hazret-i Muhammed (a.s.m), şu kâinatta tasarruf eden Zat’ın en büyük abdi olduğu gibi; hem en sevgili mahlûkudur. Bunun delili:
(Hem, ekser envâ-ı kâinat o zatın birer meyve-i mucizesini taşımak suretiyle)…
___________________
ağlamış, orada bulunan cemaat de bunu duymuş ve onlar da ağlamaya başlamışlardır. Sonra Resul-i Ekrem (a.s.m) minberden inerek o direğin üzerine mübarek elini koyup ona teselli vermiş, o da sükunet bulmuştur.
Dördüncü Kısım: Cemadat taifesidir. Taam, su, dağ, taş, bulut, Güneş, ay, yıldızlar gibi cansız varlıklar, mucize-i Nebeviyeyi göstermişlerdir. Mesela; Sahabe-i Kiram’ın şehadetiyle eser-i mucize olarak pek çok defa az kişiye yetecek bir yemek, kalabalık bir guruba kifayet etmiştir. Hem susuz kalmış ordusuna izn-i İlahi ile mübarek parmaklarından on çeşme gibi su akıtıp içirmiştir. İbn Mes’ud der ki: Biz Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın yanında taam yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk. Hem Resul-i Ekrem (a.s.m), mübarek avucuna küçük taşları almış, taşlar tesbih etmeye başlamış. Sahabe-i Kiramın şehadetiyle dağlar ve taşlar, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyorlardı. Hem Güneşten müteessir olmaması için bulut O’na gölge yapıyordu. Hem Resul-i Ekrem (a.s.m), birgün Ebu Bekir-i Sıddık, Ömerü’l-Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağı’nın başına çıkar. Cebel-i Uhud ya onların mehabetlerinden veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye gelip kımıldanır. Resul-i Ekrem (a.s.m) şöyle ferman eder:
اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدَانِ
Bu emr-i Nebeviye imtisalen Uhud Dağı sükûnet bulur. Hem onun hatırı ve sözünün doğru çıkması için Güneş iki defa vazifesini te’hir etmiş, bir saat geç gurub etmiştir. Hem bir parmağının işaretiyle ay iki parça olmuştur.
Demek kâinatın her bir nev’i, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın birer meyve-i mucizesini göstermekle isbat eder ki, Hazret-i Muhammed (a.s.m) öyle bir Zat’tır ki; bütün kâinat O’nun nuru ile alakadardır, O’nu sever ve O’nun emri altında hareket ederler. Bu hal ise gösterir ki; bu Zat (a.s.m), Halık-ı Kâinatın en sevgili mahlukudur.
Ehl-i tahkikin yanında O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın mu’cizesi bine baliğdir. Sair enbiyanın mu’cizeleri ise; az ve mahduddur. Ekser enva-ı kainat, O’nun bir mucizesini göstermekle (onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa,) Bütün bu mu’cizeler, O’nun peygamberliğini ve me’muriyetini alkışlamak hükmündedir. Adeta O Zat (a.s.m), dünyaya geldiği zaman, bir tarafta peygamberler O’nu alkışlıyor, bir tarafta cinler alkışlıyor, bir tarafta hevatif alkışlıyor, bir tarafta kâhinler alkışlıyor, bir tarafta melekler alkışlıyor, bir tarafta hayvanlar alkışlıyor, bir tarafta ağaçlar alkışlıyor, bir tarafta su unsuru alkışlıyor, bir tarafta dağlar ve taşlar alkışlıyor, bir tarafta Güneş, ay ve yıldızlar alkışlıyor ve hakeza. Bütün âlem O’nun nurundan yaratıldığı için hem O’na hoş geldin diyor, hem de O’nun
___________________
ağlamış, orada bulunan cemaat de bunu duymuş ve onlar da ağlamaya başlamışlardır. Sonra Resul-i Ekrem (a.s.m) minberden inerek o direğin üzerine mübarek elini koyup ona teselli vermiş, o da sükunet bulmuştur.
Dördüncü Kısım: Cemadat taifesidir. Taam, su, dağ, taş, bulut, Güneş, ay, yıldızlar gibi cansız varlıklar, mucize-i Nebeviyeyi göstermişlerdir. Mesela; Sahabe-i Kiram’ın şehadetiyle eser-i mucize olarak pek çok defa az kişiye yetecek bir yemek, kalabalık bir guruba kifayet etmiştir. Hem susuz kalmış ordusuna izn-i İlahi ile mübarek parmaklarından on çeşme gibi su akıtıp içirmiştir. İbn Mes’ud der ki: Biz Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın yanında taam yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk. Hem Resul-i Ekrem (a.s.m), mübarek avucuna küçük taşları almış, taşlar tesbih etmeye başlamış. Sahabe-i Kiramın şehadetiyle dağlar ve taşlar, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyorlardı. Hem Güneşten müteessir olmaması için bulut O’na gölge yapıyordu. Hem Resul-i Ekrem (a.s.m), birgün Ebu Bekir-i Sıddık, Ömerü’l-Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağı’nın başına çıkar. Cebel-i Uhud ya onların mehabetlerinden veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye gelip kımıldanır. Resul-i Ekrem (a.s.m) şöyle ferman eder:
اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدَانِ
Bu emr-i Nebeviye imtisalen Uhud Dağı sükûnet bulur. Hem onun hatırı ve sözünün doğru çıkması için Güneş iki defa vazifesini te’hir etmiş, bir saat geç gurub etmiştir. Hem bir parmağının işaretiyle ay iki parça olmuştur.
Demek kâinatın her bir nev’i, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın birer meyve-i mucizesini göstermekle isbat eder ki, Hazret-i Muhammed (a.s.m) öyle bir Zat’tır ki; bütün kâinat O’nun nuru ile alakadardır, O’nu sever ve O’nun emri altında hareket ederler. Bu hal ise gösterir ki; bu Zat (a.s.m), Halık-ı Kâinatın en sevgili mahlukudur.
Ehl-i tahkikin yanında O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın mu’cizesi bine baliğdir. Sair enbiyanın mu’cizeleri ise; az ve mahduddur. Ekser enva-ı kainat, O’nun bir mucizesini göstermekle (onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa,) Bütün bu mu’cizeler, O’nun peygamberliğini ve me’muriyetini alkışlamak hükmündedir. Adeta O Zat (a.s.m), dünyaya geldiği zaman, bir tarafta peygamberler O’nu alkışlıyor, bir tarafta cinler alkışlıyor, bir tarafta hevatif alkışlıyor, bir tarafta kâhinler alkışlıyor, bir tarafta melekler alkışlıyor, bir tarafta hayvanlar alkışlıyor, bir tarafta ağaçlar alkışlıyor, bir tarafta su unsuru alkışlıyor, bir tarafta dağlar ve taşlar alkışlıyor, bir tarafta Güneş, ay ve yıldızlar alkışlıyor ve hakeza. Bütün âlem O’nun nurundan yaratıldığı için hem O’na hoş geldin diyor, hem de O’nun
ŞERH
dualarına cevab vermez mi? Elbette verir. Belki Rahim ve Mucib isimleriyle müsemma olan Zat-ı Akdes, ileride bu zatların bekaya dair dualarını bilmiş, daha onlar istemeden ebedi bir alemi halketmiştir. Madem Rahim’dir. Hiçbir mevcudu yok etmez. Madem Mucib’tir. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın duasını cevapsız bırakmaz. Zira şu koca kainatı O’nun risaleti için yaratmıştır. Ahireti de O’nun ibadeti ve duası için halketmiştir. Yani şu aleme O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı göndermiş, eline bir ferman vermiş, o ferman ile bu kainatın manası olan esma ve sıfat-ı kudsiyesini ders vermiş. O’nun ibadeti ve duası sebebiyle de mevcudatı, idam-ı ebediden kurtarıp ebedi bir alemi onlar için yaratmıştır. İman edip salih amel işleyenlere Cenneti, inkar ve isyan ile mukabelede bulunanlara da Cehennemi va’detmiş. Madem va’detmiş, elbette va’dini yerine getirecek, her iki taifeyi layık oldukları yere sevkedecektir.
İşte bak! Resul-i Ekrem (a.s.m) bir cemaat-i uzma içinde bir salat-ı kübrada bütün alem namına Rabb-i Rahimine şöyle dua ediyor: “Ya Rabbena! Beni ve bütün mevcudatı evvela yokluktan kurtar, idam etme. Ebedi bir saadete nail buyur. Bize verdiğin bu nimetlerin zevaliyle bizi azaplandırma. Bizi rahmetinden ve huzur-u maneviyenden uzaklaştırma.” Acaba hiç mümkün müdür ki; O Rahim-i Mucib, bütün çekirdeklerin istidad lisanıyla duasını kabul etsin, bütün sineklerin ihtiyac-ı fıtri lisanıyla yaptıkları dualarını yerine getirsin de dünyanın en büyük mahlukundan, bütün alem namına yaptığı en büyük duasını yerine getirmesin. Akıl bunu kabul eder mi? Haşa ve kella! Madem Rahimdir. Hem madem O’nun Nebisi de Rahmetenlil alemindir. Elbette O’nun duasını kabul etmek suretiyle O’na şefkat ve merhamet edecektir.
İşte Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın “Şefaat-i Kübrası”, “Makam-ı Mahmudu” budur. Yani Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a öyle bir şefaat izni veriliyor ki, O’nun şefaatiyle bütün mevcudat idamdan, ademden, fenay-ı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, abesiyetten kurtuluyor. Haşir meydanında bütün insanların hesabına başlanması, O’nun şefaati iledir. O bütün aleme rahmettir. Şu anda O’nun nuru alemden çekilse kıyamet kopar, alem yıkılır gider.
Risale-i Nur eserlerindeki isbat usulü şöyledir: Her bir eserde bütün asarı, her bir fiilde bütün ef’ali, her bir isimde bütün esmayı, her bir sıfatta bütün sıfatı, her bir şe’nde bütün şuunatı isbat eder. Bunların arkasında da her kalb
ŞERH
dualarına cevab vermez mi? Elbette verir. Belki Rahim ve Mucib isimleriyle müsemma olan Zat-ı Akdes, ileride bu zatların bekaya dair dualarını bilmiş, daha onlar istemeden ebedi bir alemi halketmiştir. Madem Rahim’dir. Hiçbir mevcudu yok etmez. Madem Mucib’tir. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın duasını cevapsız bırakmaz. Zira şu koca kainatı O’nun risaleti için yaratmıştır. Ahireti de O’nun ibadeti ve duası için halketmiştir. Yani şu aleme O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı göndermiş, eline bir ferman vermiş, o ferman ile bu kainatın manası olan esma ve sıfat-ı kudsiyesini ders vermiş. O’nun ibadeti ve duası sebebiyle de mevcudatı, idam-ı ebediden kurtarıp ebedi bir alemi onlar için yaratmıştır. İman edip salih amel işleyenlere Cenneti, inkar ve isyan ile mukabelede bulunanlara da Cehennemi va’detmiş. Madem va’detmiş, elbette va’dini yerine getirecek, her iki taifeyi layık oldukları yere sevkedecektir.
İşte bak! Resul-i Ekrem (a.s.m) bir cemaat-i uzma içinde bir salat-ı kübrada bütün alem namına Rabb-i Rahimine şöyle dua ediyor: “Ya Rabbena! Beni ve bütün mevcudatı evvela yokluktan kurtar, idam etme. Ebedi bir saadete nail buyur. Bize verdiğin bu nimetlerin zevaliyle bizi azaplandırma. Bizi rahmetinden ve huzur-u maneviyenden uzaklaştırma.” Acaba hiç mümkün müdür ki; O Rahim-i Mucib, bütün çekirdeklerin istidad lisanıyla duasını kabul etsin, bütün sineklerin ihtiyac-ı fıtri lisanıyla yaptıkları dualarını yerine getirsin de dünyanın en büyük mahlukundan, bütün alem namına yaptığı en büyük duasını yerine getirmesin. Akıl bunu kabul eder mi? Haşa ve kella! Madem Rahimdir. Hem madem O’nun Nebisi de Rahmetenlil alemindir. Elbette O’nun duasını kabul etmek suretiyle O’na şefkat ve merhamet edecektir.
İşte Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın “Şefaat-i Kübrası”, “Makam-ı Mahmudu” budur. Yani Hazret-i Muhammed (a.s.m)’a öyle bir şefaat izni veriliyor ki, O’nun şefaatiyle bütün mevcudat idamdan, ademden, fenay-ı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, abesiyetten kurtuluyor. Haşir meydanında bütün insanların hesabına başlanması, O’nun şefaati iledir. O bütün aleme rahmettir. Şu anda O’nun nuru alemden çekilse kıyamet kopar, alem yıkılır gider.
Risale-i Nur eserlerindeki isbat usulü şöyledir: Her bir eserde bütün asarı, her bir fiilde bütün ef’ali, her bir isimde bütün esmayı, her bir sıfatta bütün sıfatı, her bir şe’nde bütün şuunatı isbat eder. Bunların arkasında da her kalb
ŞERH
sahibine Zat-ı Akdes-i İlâhiyi manen gösterir. Eseri görmek aklın işidir. Fiil, isim, sıfat, şuun ve Zat-ı Akdes’i manen görmek ise, kalbin işidir. İşte Risale-i Nur, âlem-i imkan ve âlem-i vücubu beraber ders vermek suretiyle akıl ve kalbi birleştiriyor. Kur’an’ın takib ettiği üslub da budur. Müellif (r.a), Haşir Risalesinde ise evvela asarı nazara veriyor. Asar üzerinde ef’al-i İlahiyeyi ders veriyor. O ef’alin arkasında görünen esma-i İlahiye ile vücub-u vücud ve vahdeti ve haşri isbat ediyor. Sıfat ve şuunat-ı İlahiyeyi tayyediyor. Bu beşinci hakikatte, bu metod aynen takib edilmekle beraber tevhid ve haşirden başka üçüncü bir mes’ele daha ilâve ediliyor. O da, Hakikat-i Muhammediye (a.s.m)’dır.
Kâinat, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratılmıştır. Bu sebeble her şey o nur ile alakadardır.
Fatır-ı Hakim, bin bir ismiyle evvela Nur-u Muhammedi (a.s.m) üzerine tecelli etmiş, o nurdan Cennet ve Cehennemi halketmiş, ondan da gölge düşürerek mecma-ı ezdad denilen bu dünyayı vücûda getirmiştir. Kâinat, yaradılış itibariyle böyle bir seyre tabi tutulmuştur. Zahir nazara göre ise; kâinat, evvelâ Cennet ve Cehennemin nümunesidir. Cennet ve Cehennem ise, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratılmıştır. Nur-u Muhammedi ise, bin bir ism-i İlâhinin ayinesidir. Demek kâinatın birinci hakîkati; Cennet ve Cehennemin nümunesi oluşudur. İkinci hakikati; Nur-u Muhammediden halkedilmiş olmasıdır. Üçüncü hakikati ise; binbir ism-i İlahinin ayinesidir. O halde şu kâinatın üç perdesi vardır:
Birincisi: Şu kâinat, binbir ism-i İlâhinin ayinesidir. Bunu anlamak çok zordur ve bu en son mertebedir.
İkincisi: Şu kainat, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratılmışdır.
Üçüncüsü: Cennet ve Cehennemin nümunesidir.
Öyle ise şu kâinatı, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi olarak görmeyen ve bu şekilde inanmayan bir kimsenin, Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m)’ı anlaması mümkün değildir. Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m)’ı anlamadan da Cenab-ı Hakkı esma ve sıfatıyla tanımak mümkün değildir.
Bu mukaddimeden sonra, Rabbimizin tevfikiyle bu beşinci hakikatin izahına geçiyoruz. Mes’ele çok zor. Ama, madem mevzu, haşir meydanında en büyük günâhkârlara dahi şefaat eden Şefiimiz hakkındadır. O’nun şefaatı, inşaellah
ŞERH
sahibine Zat-ı Akdes-i İlâhiyi manen gösterir. Eseri görmek aklın işidir. Fiil, isim, sıfat, şuun ve Zat-ı Akdes’i manen görmek ise, kalbin işidir. İşte Risale-i Nur, âlem-i imkan ve âlem-i vücubu beraber ders vermek suretiyle akıl ve kalbi birleştiriyor. Kur’an’ın takib ettiği üslub da budur. Müellif (r.a), Haşir Risalesinde ise evvela asarı nazara veriyor. Asar üzerinde ef’al-i İlahiyeyi ders veriyor. O ef’alin arkasında görünen esma-i İlahiye ile vücub-u vücud ve vahdeti ve haşri isbat ediyor. Sıfat ve şuunat-ı İlahiyeyi tayyediyor. Bu beşinci hakikatte, bu metod aynen takib edilmekle beraber tevhid ve haşirden başka üçüncü bir mes’ele daha ilâve ediliyor. O da, Hakikat-i Muhammediye (a.s.m)’dır.
Kâinat, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratılmıştır. Bu sebeble her şey o nur ile alakadardır.
Fatır-ı Hakim, bin bir ismiyle evvela Nur-u Muhammedi (a.s.m) üzerine tecelli etmiş, o nurdan Cennet ve Cehennemi halketmiş, ondan da gölge düşürerek mecma-ı ezdad denilen bu dünyayı vücûda getirmiştir. Kâinat, yaradılış itibariyle böyle bir seyre tabi tutulmuştur. Zahir nazara göre ise; kâinat, evvelâ Cennet ve Cehennemin nümunesidir. Cennet ve Cehennem ise, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratılmıştır. Nur-u Muhammedi ise, bin bir ism-i İlâhinin ayinesidir. Demek kâinatın birinci hakîkati; Cennet ve Cehennemin nümunesi oluşudur. İkinci hakikati; Nur-u Muhammediden halkedilmiş olmasıdır. Üçüncü hakikati ise; binbir ism-i İlahinin ayinesidir. O halde şu kâinatın üç perdesi vardır:
Birincisi: Şu kâinat, binbir ism-i İlâhinin ayinesidir. Bunu anlamak çok zordur ve bu en son mertebedir.
İkincisi: Şu kainat, Nur-u Muhammedi (a.s.m)’dan yaratılmışdır.
Üçüncüsü: Cennet ve Cehennemin nümunesidir.
Öyle ise şu kâinatı, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi olarak görmeyen ve bu şekilde inanmayan bir kimsenin, Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m)’ı anlaması mümkün değildir. Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m)’ı anlamadan da Cenab-ı Hakkı esma ve sıfatıyla tanımak mümkün değildir.
Bu mukaddimeden sonra, Rabbimizin tevfikiyle bu beşinci hakikatin izahına geçiyoruz. Mes’ele çok zor. Ama, madem mevzu, haşir meydanında en büyük günâhkârlara dahi şefaat eden Şefiimiz hakkındadır. O’nun şefaatı, inşaellah
ŞERH
eder. Acaba Hazret-i Davud Aleyhisselâm’dan sonra Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka hangi nebi gelmiş ki; şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve padişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve her gün nev’-i beşerin humsunun salavat ve dualarını kendine kazanmış ve envârı Medine’den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?”1
Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Din ve şeriat-ı İslamiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı saltanatı olduğundan; Din-i İslam’ın esasatını bizzât kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzât o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor.”2
Şimdi de O Zat’ın manevi saltanatına bak! Dünyada her gün beş def’a Ezan-ı Muhammedi (a.s.m) okunuyor. O’nun etbaı, her taraftan bu davete icabet ederek koşup geliyorlar. Dünyada bu hadisenin bir benzeri var mıdır? Yoktur. Günde beş def’a etbaını davete icabet ettiren bir kumandan gösterilebilir mi? Hayır. En büyük bir padişah, ölümünden az bir müddet sonra hüviyetini kaybeder, adı şanı unutulur. Halbuki Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın saltanatı ise, bugüne kadar devam etmiş ve kıyamete kadar devam edecektir.
Evet, Resul-i Ekrem (a.s.m), “şu kâinatta tasarruf eden Rabb’in en büyük abdidir.” Delilimiz, Küre-i Arzın yarısı, O’nun ümmetinin elinde olmakla beraber, nüfus bakımından insanların beşte biri de O’nun ümmetidir. Diğerleri Hristiyan, Yahudi ve sair kâfirlerdir. Nev-i beşerin beşte birini, küre-i arzın yarısını bin dört yüz sene elinde bulundurmak, O’nun büyüklüğünün en kuvvetli delili değil midir? Hem ümmetinin elinde bulunan yerler, dünyanın en iyi yerleridir. O yerlerin arazisi geniştir, münbittir. Havası mutedildir. Abdest almaya, namaz kılmaya müsaittir. Bu bir hikmet-i Rabbaniye değil midir? Bakınız! Cenab-ı Hak lütfetmiş, dünyanın en güzel yerlerini O’na ve ümmetine tahsis etmiştir. O’nu ve ümmetini, bir ay gece, bir ay gündüz; altı ay yaz, altı ay kış olan bölgelerde yaşatmamış.
[1] Mektûbât, 19. Mektûb, 16. İşâret, s. 168-169.
[2] Mektûbât, 29. Mektûb, 7. Kısım, 2. İşâret, s. 435.
ŞERH
eder. Acaba Hazret-i Davud Aleyhisselâm’dan sonra Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka hangi nebi gelmiş ki; şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve padişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve her gün nev’-i beşerin humsunun salavat ve dualarını kendine kazanmış ve envârı Medine’den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?”1
Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Din ve şeriat-ı İslamiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı saltanatı olduğundan; Din-i İslam’ın esasatını bizzât kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzât o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor.”2
Şimdi de O Zat’ın manevi saltanatına bak! Dünyada her gün beş def’a Ezan-ı Muhammedi (a.s.m) okunuyor. O’nun etbaı, her taraftan bu davete icabet ederek koşup geliyorlar. Dünyada bu hadisenin bir benzeri var mıdır? Yoktur. Günde beş def’a etbaını davete icabet ettiren bir kumandan gösterilebilir mi? Hayır. En büyük bir padişah, ölümünden az bir müddet sonra hüviyetini kaybeder, adı şanı unutulur. Halbuki Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın saltanatı ise, bugüne kadar devam etmiş ve kıyamete kadar devam edecektir.
Evet, Resul-i Ekrem (a.s.m), “şu kâinatta tasarruf eden Rabb’in en büyük abdidir.” Delilimiz, Küre-i Arzın yarısı, O’nun ümmetinin elinde olmakla beraber, nüfus bakımından insanların beşte biri de O’nun ümmetidir. Diğerleri Hristiyan, Yahudi ve sair kâfirlerdir. Nev-i beşerin beşte birini, küre-i arzın yarısını bin dört yüz sene elinde bulundurmak, O’nun büyüklüğünün en kuvvetli delili değil midir? Hem ümmetinin elinde bulunan yerler, dünyanın en iyi yerleridir. O yerlerin arazisi geniştir, münbittir. Havası mutedildir. Abdest almaya, namaz kılmaya müsaittir. Bu bir hikmet-i Rabbaniye değil midir? Bakınız! Cenab-ı Hak lütfetmiş, dünyanın en güzel yerlerini O’na ve ümmetine tahsis etmiştir. O’nu ve ümmetini, bir ay gece, bir ay gündüz; altı ay yaz, altı ay kış olan bölgelerde yaşatmamış.
[1] Mektûbât, 19. Mektûb, 16. İşâret, s. 168-169.
[2] Mektûbât, 29. Mektûb, 7. Kısım, 2. İşâret, s. 435.
ŞERH
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), insanların hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı ictimaiyelerinde, hem devlet şeklinde emsali görülmemiş inkılablar yapmıştır. Hem de yemek, içmek, abdest almak, oturmak, kalkmak, eş ve çocuklarıyla hüsn-ü muaşerette bulunmak, uyumak gibi her bir ferdin şahsi ve ailevi bütün ahval, akval ve ef’alinde azim inkılablar yapmıştır. Her zamanda üç yüz elli milyon etbaı, O’nun yaptığı bu azim inkılâbı severek ve isteyerek devam ettirmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Tarihte bu işin bir benzeri gösterilebilir mi? Görülüp gösterilemediğine göre en büyük abdin Resul-i Ekrem (a.s.m) olduğu tahakkuk eder.
Bir gün İbn-i Sina’nın bir hizmetçisi İbn-i Sina’ya demiş ki:
- Efendim sen de peygamber kadar büyüksün. Sen de yazıyorsun, çiziyorsun, konuşuyorsun. Peygamber senin kadar nasıl bilebilir?” O sırada Ezan-ı Muhammedi okunur. İbn-i Sina hizmetçisine:
- Be hey ahmak! Aradan üç-dört asır geçmiş olduğu halde bak, ezan okundu ve O’nun ismi zikredildi. O’nun etbaı O’nun ismini duyunca bir ipe dizilmiş tesbih taneleri gibi hepsi bir imamın arkasında saf tutarak bir araya geldi. Bu ilâhi bir lütuftur, başka bir şey olamaz. Ben ise; seni bile kendi hizmetim için durduramıyorum! Sen beni dinlemiyorsun.”
Sadece Ezan-ı Muhammedinin bütün dünyada aralıksız bin dört yüz sene devam etmesi, başlı başına bir mu’cizedir. Beşerde bunun bir benzeri yoktur.
Makam münasebetiyle çoklar tarafından sual edilen bir mes’ele-yi mühimmeyi beyan etmeye ihtiyaç hasıl oldu.
Deniliyor ki; neden peygamberlerin ekserisi Asya Kıtasında gelmiştir?
Cevaben deriz ki:
Nev-i beşerin babası ve ilk peygamber olan Hazret-i Adem (a.s), annemiz Hazret-i Havva ile beraber Mekke-i Mükerreme’nin Arafat dağında buluşup o bölgede yaşadılar. O zaman ateş yakmak, ekmek ve yemek pişirmek bilinmiyordu. Eğer Hazret-i Adem (a.s) Mekke-i Mükerreme gibi sıcak bölgede değil de, soğuk bir bölgede yaşasaydı hayatını nasıl devam ettirirdi? Daha sonra yaratılan insanların bir kısmı, Mekke-i Mükerreme’den, sıcak memleket olan Horasan ve Hindistan’a göç ettiler, orada yerleştiler. Bu nedenle Cenab-ı Hak, peygamberlerin ekserisini bu yerleşim merkezlerine gönderdi. Yerleşme merkezi
ŞERH
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), insanların hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı ictimaiyelerinde, hem devlet şeklinde emsali görülmemiş inkılablar yapmıştır. Hem de yemek, içmek, abdest almak, oturmak, kalkmak, eş ve çocuklarıyla hüsn-ü muaşerette bulunmak, uyumak gibi her bir ferdin şahsi ve ailevi bütün ahval, akval ve ef’alinde azim inkılablar yapmıştır. Her zamanda üç yüz elli milyon etbaı, O’nun yaptığı bu azim inkılâbı severek ve isteyerek devam ettirmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Tarihte bu işin bir benzeri gösterilebilir mi? Görülüp gösterilemediğine göre en büyük abdin Resul-i Ekrem (a.s.m) olduğu tahakkuk eder.
Bir gün İbn-i Sina’nın bir hizmetçisi İbn-i Sina’ya demiş ki:
- Efendim sen de peygamber kadar büyüksün. Sen de yazıyorsun, çiziyorsun, konuşuyorsun. Peygamber senin kadar nasıl bilebilir?” O sırada Ezan-ı Muhammedi okunur. İbn-i Sina hizmetçisine:
- Be hey ahmak! Aradan üç-dört asır geçmiş olduğu halde bak, ezan okundu ve O’nun ismi zikredildi. O’nun etbaı O’nun ismini duyunca bir ipe dizilmiş tesbih taneleri gibi hepsi bir imamın arkasında saf tutarak bir araya geldi. Bu ilâhi bir lütuftur, başka bir şey olamaz. Ben ise; seni bile kendi hizmetim için durduramıyorum! Sen beni dinlemiyorsun.”
Sadece Ezan-ı Muhammedinin bütün dünyada aralıksız bin dört yüz sene devam etmesi, başlı başına bir mu’cizedir. Beşerde bunun bir benzeri yoktur.
Makam münasebetiyle çoklar tarafından sual edilen bir mes’ele-yi mühimmeyi beyan etmeye ihtiyaç hasıl oldu.
Deniliyor ki; neden peygamberlerin ekserisi Asya Kıtasında gelmiştir?
Cevaben deriz ki:
Nev-i beşerin babası ve ilk peygamber olan Hazret-i Adem (a.s), annemiz Hazret-i Havva ile beraber Mekke-i Mükerreme’nin Arafat dağında buluşup o bölgede yaşadılar. O zaman ateş yakmak, ekmek ve yemek pişirmek bilinmiyordu. Eğer Hazret-i Adem (a.s) Mekke-i Mükerreme gibi sıcak bölgede değil de, soğuk bir bölgede yaşasaydı hayatını nasıl devam ettirirdi? Daha sonra yaratılan insanların bir kısmı, Mekke-i Mükerreme’den, sıcak memleket olan Horasan ve Hindistan’a göç ettiler, orada yerleştiler. Bu nedenle Cenab-ı Hak, peygamberlerin ekserisini bu yerleşim merkezlerine gönderdi. Yerleşme merkezi
ŞERH
büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bak bu zât, büyük ve çok âdetleri; hem inadçı, mutaassıb büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’edip yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor. İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziret-ül Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?”1
Cenab-ı Hakkın en sevgili kulu, elbette Habibullah (a.s.m)’dır. Delilimiz ise, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a bin nişan takılmış olmasıdır. Nedir o bin nişan? Ehl-i tahkik yanında bine baliğ olan mu’cizat-ı Ahmediye (a.s.m)’dır. Nasıl ki; bir padişah, bir yaver-i ekremini hediyelerle bir şehre gönderdiğinde, o şehirdeki her taife, her kavim, her aşiret kendilerine mahsus filamanlarını alarak, formalarını takarak (eskiden aynen böyleydi) o yaveri karşılar ve ona hoş geldin derler, isteklerini ve ihtiyaçlarını ona arz ederlerdi. Aynen öyle de; Sultan-ı kâinatın Yaver-i Ekrem’i olan Muhammed-i Arabi (a.s.m), risaletiyle dünyaya teşrif ettiği zaman, kâinattaki her nev’-i mevcudat birer mümessil göndermek suretiyle O’nu hüsn-ü istikbal etmek ve O’na hoş geldin demek manasında ellerinde birer mu’cize göstermişlerdir. Mesela; Güneş, ay, dağ, taş, ağaç gibi her nevi mevcudat, fıtri hareketlerini değiştirerek O’na itaat etmişler ve bu hareketleriyle de mu’cize lisanıyla O’nun risaletini tasdik etmişlerdir. Müellif (r.a) bu hakikatı şöyle izah etmektedir:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu’cizatı çok mütenevvidir. Risaleti umumî olduğu için, hemen ekser enva’-ı kâinattan birer mu’cizeye mazhardır. Güya nasılki bir padişah-ı zîşanın bir yaver-i ekremi mütenevvi hediyelerle muhtelif akvamın mecmaı olan bir şehre geldiği vakit, her taife onun istikbaline bir mümessil gönderir; kendi taifesi lisanıyla ona “hoş-âmedî” eder, onu alkışlar. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed’in en büyük yaveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip ve küre-i arzın ahalisi olan nev’-i beşere meb’us olarak geldiği ve umum kâinatın Hâlıkı tarafından umum kâinatın hakaikına karşı alâkadar olan envâr-ı hakikat ve hedaya-yı maneviyeyi getirdiği zaman; taştan,
[1] Sözler, 19. Söz, 8. Reşha, s. 237-238.
ŞERH
büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bak bu zât, büyük ve çok âdetleri; hem inadçı, mutaassıb büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’edip yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor. İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziret-ül Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?”1
Cenab-ı Hakkın en sevgili kulu, elbette Habibullah (a.s.m)’dır. Delilimiz ise, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a bin nişan takılmış olmasıdır. Nedir o bin nişan? Ehl-i tahkik yanında bine baliğ olan mu’cizat-ı Ahmediye (a.s.m)’dır. Nasıl ki; bir padişah, bir yaver-i ekremini hediyelerle bir şehre gönderdiğinde, o şehirdeki her taife, her kavim, her aşiret kendilerine mahsus filamanlarını alarak, formalarını takarak (eskiden aynen böyleydi) o yaveri karşılar ve ona hoş geldin derler, isteklerini ve ihtiyaçlarını ona arz ederlerdi. Aynen öyle de; Sultan-ı kâinatın Yaver-i Ekrem’i olan Muhammed-i Arabi (a.s.m), risaletiyle dünyaya teşrif ettiği zaman, kâinattaki her nev’-i mevcudat birer mümessil göndermek suretiyle O’nu hüsn-ü istikbal etmek ve O’na hoş geldin demek manasında ellerinde birer mu’cize göstermişlerdir. Mesela; Güneş, ay, dağ, taş, ağaç gibi her nevi mevcudat, fıtri hareketlerini değiştirerek O’na itaat etmişler ve bu hareketleriyle de mu’cize lisanıyla O’nun risaletini tasdik etmişlerdir. Müellif (r.a) bu hakikatı şöyle izah etmektedir:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu’cizatı çok mütenevvidir. Risaleti umumî olduğu için, hemen ekser enva’-ı kâinattan birer mu’cizeye mazhardır. Güya nasılki bir padişah-ı zîşanın bir yaver-i ekremi mütenevvi hediyelerle muhtelif akvamın mecmaı olan bir şehre geldiği vakit, her taife onun istikbaline bir mümessil gönderir; kendi taifesi lisanıyla ona “hoş-âmedî” eder, onu alkışlar. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed’in en büyük yaveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip ve küre-i arzın ahalisi olan nev’-i beşere meb’us olarak geldiği ve umum kâinatın Hâlıkı tarafından umum kâinatın hakaikına karşı alâkadar olan envâr-ı hakikat ve hedaya-yı maneviyeyi getirdiği zaman; taştan,
[1] Sözler, 19. Söz, 8. Reşha, s. 237-238.
ŞERH
İşte bu iki mu’cize isbat eder ki; o koca Güneş, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı tasdik edip tanır ve itaat edip emrini dinler.
“Böyle bir zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayan, ne derece bedbaht olduğunu ve onu tasdik edip emrine سَمِعْنَا وَ اَطَعْنَا diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla, “Elhamdülillahi ale-l iman ve-l İslam” de.”1
O nişanlardan biri de aydır. Müşrikler, Resul-i Ekrem (a.s.m)’dan risaletinin sıdkına dair bir mu’cize istediler. Buna celâllenen Resulullah (a.s.m), aya doğru parmağını kaldırdı. Ay izn-i İlahi ile ikiye yarıldı. Demek ay da O’nun risaletini tasdik edip emrini dinler. Ay, emirber nefer gibi O’nun emrine “Lebbeyk” der.
Hem bak, bu zatın emrini ağaçlar da dinliyor. Ağaca “Gel” diyor. Ağaç yerinden çıkıp geliyor. “Git” diyor, gidip yerine yerleşiyor. Demek Güneş, ay, ağaçlar zahiren cansız görünmelerine rağmen manen canlıdırlar, Peygamber (a.s.m)’ı tanıyor ve O’nun risaletini tasdik için âdetlerini terk ediyorlar. Lisan-ı halleriyle ve mu’cize diliyle
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
diyerek O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın risaletine ve saltanatına şehadet ediyorlar.
Hem bak, cemadat taifesi de O’nu dinliyor! Mesela; bu Zat (a.s.m), avucuna küçük taşları alıyor. Taşlar, elinde zikretmeye başlıyor. Demek O’nun avucu bir zikirhane-i Rahman’dır ki, içine taşlar girse zikir ve tesbihe başlar. Demek taşlar, O’nu tanır.
Hem mesela; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık, Ömer-ül Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağı’nın başına çıktılar. Cebel-i Uhud ya onların mehabetlerinden veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye geldi, kımıldandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki:
اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدَانِ 2
[1] Mektûbât, 19. Mektûb,17. İşâret, s. 181.
[2] Mektûbât, 19. Mektûb, 11. İşâret, s. 134.
ŞERH
İşte bu iki mu’cize isbat eder ki; o koca Güneş, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı tasdik edip tanır ve itaat edip emrini dinler.
“Böyle bir zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayan, ne derece bedbaht olduğunu ve onu tasdik edip emrine سَمِعْنَا وَ اَطَعْنَا diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla, “Elhamdülillahi ale-l iman ve-l İslam” de.”1
O nişanlardan biri de aydır. Müşrikler, Resul-i Ekrem (a.s.m)’dan risaletinin sıdkına dair bir mu’cize istediler. Buna celâllenen Resulullah (a.s.m), aya doğru parmağını kaldırdı. Ay izn-i İlahi ile ikiye yarıldı. Demek ay da O’nun risaletini tasdik edip emrini dinler. Ay, emirber nefer gibi O’nun emrine “Lebbeyk” der.
Hem bak, bu zatın emrini ağaçlar da dinliyor. Ağaca “Gel” diyor. Ağaç yerinden çıkıp geliyor. “Git” diyor, gidip yerine yerleşiyor. Demek Güneş, ay, ağaçlar zahiren cansız görünmelerine rağmen manen canlıdırlar, Peygamber (a.s.m)’ı tanıyor ve O’nun risaletini tasdik için âdetlerini terk ediyorlar. Lisan-ı halleriyle ve mu’cize diliyle
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
diyerek O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın risaletine ve saltanatına şehadet ediyorlar.
Hem bak, cemadat taifesi de O’nu dinliyor! Mesela; bu Zat (a.s.m), avucuna küçük taşları alıyor. Taşlar, elinde zikretmeye başlıyor. Demek O’nun avucu bir zikirhane-i Rahman’dır ki, içine taşlar girse zikir ve tesbihe başlar. Demek taşlar, O’nu tanır.
Hem mesela; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık, Ömer-ül Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağı’nın başına çıktılar. Cebel-i Uhud ya onların mehabetlerinden veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye geldi, kımıldandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki:
اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدَانِ 2
[1] Mektûbât, 19. Mektûb,17. İşâret, s. 181.
[2] Mektûbât, 19. Mektûb, 11. İşâret, s. 134.
ŞERH
Yani: “Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resulullah’ın iftirakından kıyamete kadar böyle ağlaması devam edecekti.” Daha sonra Resul-i Ekrem (a.s.m), o direğin minberin altına konulmasını emreder. Direk de minberin altına konulur.
Demek kuru ağaç da O’nu tanır, O’na iştiyak gösterir ve müfarakatından dolayı ağlar. Kuru ağaç, O’nun risaletini tasdik edip O’na iştiyak duyduğu halde, kendine insan diyen bir insan, O’nun risaletini tasdik etmezse veya ümmetinden olduğunu itiraf ettiği halde sünnetine ittiba etmezse kuru ağaçtan çok ednâ, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?
Müellif (r.a), 19. Mektub Mu’cizat-ı Ahmediye adlı eserinde bu mu’cize-i Nebeviyeyi naklettikten sonra şöyle buyurur:
“Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hâdise-i mu’cizeyi şakirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: “Ağaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a meyl ve iştiyak gösteriyor.. sizler daha ziyade iştiyaka, meyle müstehaksınız.” Biz de deriz ki: Evet hem ona iştiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet-i Seniyesine ve Şeriat-ı Garrasına ittiba’ iledir.”1
Kâinat ve içindeki mahlûkat, Risalet-i Muhammediyeyi tasdik ettiklerini böyle ilan ederlerse, bu Zat (a.s.m)’ın, Halık-ı Kâinat yanında en sevgili abd olduğu bedaheten tahakkuk etmez mi? Elbette mevcudat-ı âlemin hoşamedi deyip alkışladığı bu Zat, Ellah’ın en sevdiği kuludur. Böyle en sevgili bir kulun ahirete dair en mühim duasının kabul olunmaması düşünülebilir mi?
Bütün peygamberler, davalarını isbat için bir kısım mu’cizeler göstermişlerdir. Ama onlara verilen mu’cizeler, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a verilen mu’cize sofrasından birer nümunedir. İmam Buseyri, Kaside-i Bürde adlı eserinde bu hakikati şu fıkralarıyla şöyle dile getirmiştir:
وَكُلُّ آىٍ أَتَى الرُّسْلُ الْكِرَامُ بِهَا
فَإِنَّماَ اتَّصَلَتْ مِنْ نُورِهِ بِهِمِ
“Bütün peygamberlerin getirdiği mucizeler, onlara, ancak O’nun nurundan ulaşanlardan ibarettir.”
[1] Mektûbât, 19. Mektûb, 10. İşâret, s. 131.
ŞERH
Yani: “Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resulullah’ın iftirakından kıyamete kadar böyle ağlaması devam edecekti.” Daha sonra Resul-i Ekrem (a.s.m), o direğin minberin altına konulmasını emreder. Direk de minberin altına konulur.
Demek kuru ağaç da O’nu tanır, O’na iştiyak gösterir ve müfarakatından dolayı ağlar. Kuru ağaç, O’nun risaletini tasdik edip O’na iştiyak duyduğu halde, kendine insan diyen bir insan, O’nun risaletini tasdik etmezse veya ümmetinden olduğunu itiraf ettiği halde sünnetine ittiba etmezse kuru ağaçtan çok ednâ, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?
Müellif (r.a), 19. Mektub Mu’cizat-ı Ahmediye adlı eserinde bu mu’cize-i Nebeviyeyi naklettikten sonra şöyle buyurur:
“Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hâdise-i mu’cizeyi şakirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: “Ağaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a meyl ve iştiyak gösteriyor.. sizler daha ziyade iştiyaka, meyle müstehaksınız.” Biz de deriz ki: Evet hem ona iştiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet-i Seniyesine ve Şeriat-ı Garrasına ittiba’ iledir.”1
Kâinat ve içindeki mahlûkat, Risalet-i Muhammediyeyi tasdik ettiklerini böyle ilan ederlerse, bu Zat (a.s.m)’ın, Halık-ı Kâinat yanında en sevgili abd olduğu bedaheten tahakkuk etmez mi? Elbette mevcudat-ı âlemin hoşamedi deyip alkışladığı bu Zat, Ellah’ın en sevdiği kuludur. Böyle en sevgili bir kulun ahirete dair en mühim duasının kabul olunmaması düşünülebilir mi?
Bütün peygamberler, davalarını isbat için bir kısım mu’cizeler göstermişlerdir. Ama onlara verilen mu’cizeler, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a verilen mu’cize sofrasından birer nümunedir. İmam Buseyri, Kaside-i Bürde adlı eserinde bu hakikati şu fıkralarıyla şöyle dile getirmiştir:
وَكُلُّ آىٍ أَتَى الرُّسْلُ الْكِرَامُ بِهَا
فَإِنَّماَ اتَّصَلَتْ مِنْ نُورِهِ بِهِمِ
“Bütün peygamberlerin getirdiği mucizeler, onlara, ancak O’nun nurundan ulaşanlardan ibarettir.”
[1] Mektûbât, 19. Mektûb, 10. İşâret, s. 131.
ŞERH
“Nasılki Nur-u Muhammedî ve hakikat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fâtihası, hem hâtimesidir. Bütün Enbiya, onun asıl nurundan istifaza ve hakikat-ı diniyenin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve nur-u Ahmedî (a.s.m) cebhe-i Âdem’den tâ Zât-ı Mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi’rac’da kat’î bir surette isbat edildiği gibi, şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi, hem âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat-ı Kur’aniye, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hakikat-ı Muhammediye (a.s.m) ile beraber müteselsilen Enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur’an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur.
Bütün Enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları ve hülâsa-i kitabları Kur’anda bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler.”1
Hangi peygamber ümmetine gönderilmiş ise; أَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللّهِ demiş, O’nun risaletini tasdik etmiş, daha sonra peygamber olmuştur. Bu hakikat, nass-ı ayetle sabittir. Ellah (c.c), bütün peygamberlerden ve ümmetlerinden Risalet-i Muhammediyeyi tasdik etmek ve O’nun dinine yardım etmek hususunda söz almıştır. Şöyle ki:
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
“Hatırla o vakti ki, Ellah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyeyi (asm) ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mîsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mîsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Rasûl
[1] Barla Lâhikası, s. 324.
ŞERH
“Nasılki Nur-u Muhammedî ve hakikat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fâtihası, hem hâtimesidir. Bütün Enbiya, onun asıl nurundan istifaza ve hakikat-ı diniyenin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve nur-u Ahmedî (a.s.m) cebhe-i Âdem’den tâ Zât-ı Mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi’rac’da kat’î bir surette isbat edildiği gibi, şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi, hem âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat-ı Kur’aniye, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hakikat-ı Muhammediye (a.s.m) ile beraber müteselsilen Enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur’an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur.
Bütün Enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları ve hülâsa-i kitabları Kur’anda bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler.”1
Hangi peygamber ümmetine gönderilmiş ise; أَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللّهِ demiş, O’nun risaletini tasdik etmiş, daha sonra peygamber olmuştur. Bu hakikat, nass-ı ayetle sabittir. Ellah (c.c), bütün peygamberlerden ve ümmetlerinden Risalet-i Muhammediyeyi tasdik etmek ve O’nun dinine yardım etmek hususunda söz almıştır. Şöyle ki:
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
“Hatırla o vakti ki, Ellah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyeyi (asm) ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mîsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mîsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Rasûl
[1] Barla Lâhikası, s. 324.
METİN
Evet, meselâ hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve sühuleti gösteriyor ki: Şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder. Rububiyetinde bu derece rahîmane bir şefkat, hiç kabil midir ki mahlukatın en efdalinin en güzel duasını kabul etmesin? Bu hakikatı Ondokuzuncu Söz’de izah ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyan edelim:
ŞERH
(Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı O’na yardım edeceksiniz. Sonra Ellah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ Buyurdu. Onlar da ikrâr ettik dediler. Ellah-u Teâlâ şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim buyurdu. (Yâni Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Ellah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”1
Zikredilen bütün bu delillerden anlaşıldı ki; Halık-ı Kâinatın, bu âlemde en büyük ve en sevgili abdi, Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır.
Peki en büyük abdin Erhamürrâhiminden istediği en büyük haceti nedir? Şimdi onu öğrenelim. Ebediyyen saadetler içinde yaşamak ve bütün sıkıntılardan kurtulmaktır. Kalbin arzu ve ihtiyacı ise, rü’yet-i cemâlullahtır. Bu beka ihtiyacı, sadece insanın ihtiyacı değil, belki bütün mevcudatın ihtiyacıdır. Zira bütün mahlûkat, ölmek istemiyor, ama ölümden de kurtulamıyor. Kimse bunun çaresini bulamıyor. İşte her şeyden evvel, bu ölümün çaresine bakmak lâzımdır. Öyle ise bize öyle bir Zat lâzım ki: baki bir âlemi kursun. Bu baki âlemde başta insan olmak üzere, bütün mevcudatı ebedi saadetlendirsin. İşte miraç vasıtasıyla bu hakikatları keşfeden Resul-i Ekrem (a.s.m), umum kâinat namına Mucib-i Rahim’den bu ihtiyacı istemiştir. Elbette sivrisineğin sesini işitip, istediğini yerine getiren O Zat-ı Rahim, Rahmeten lil âlemin olan Habibinin isteğini yerine getirecek, O’nun şefaatıyla ehl-i imana, bahusus ümmetine Cenneti, bekayı ve likayı verecektir. Hiç mümkün müdür ki, en edna bir haceti, en edna bir mahlûkundan işitip yerine getiren bir Kadiyu’l-Hacat, en büyük mahlûkunun en büyük hacatını görüp bitirmesin, is’af etmesin. Asla ve kat’a!
(Evet, meselâ hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve sühuleti gösteriyor ki: Şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder.
[1] Âl-i Imrân, 3:81.
METİN
Evet, meselâ hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve sühuleti gösteriyor ki: Şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder. Rububiyetinde bu derece rahîmane bir şefkat, hiç kabil midir ki mahlukatın en efdalinin en güzel duasını kabul etmesin? Bu hakikatı Ondokuzuncu Söz’de izah ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyan edelim:
ŞERH
(Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı O’na yardım edeceksiniz. Sonra Ellah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ Buyurdu. Onlar da ikrâr ettik dediler. Ellah-u Teâlâ şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim buyurdu. (Yâni Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Ellah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”1
Zikredilen bütün bu delillerden anlaşıldı ki; Halık-ı Kâinatın, bu âlemde en büyük ve en sevgili abdi, Resul-i Ekrem (a.s.m)’dır.
Peki en büyük abdin Erhamürrâhiminden istediği en büyük haceti nedir? Şimdi onu öğrenelim. Ebediyyen saadetler içinde yaşamak ve bütün sıkıntılardan kurtulmaktır. Kalbin arzu ve ihtiyacı ise, rü’yet-i cemâlullahtır. Bu beka ihtiyacı, sadece insanın ihtiyacı değil, belki bütün mevcudatın ihtiyacıdır. Zira bütün mahlûkat, ölmek istemiyor, ama ölümden de kurtulamıyor. Kimse bunun çaresini bulamıyor. İşte her şeyden evvel, bu ölümün çaresine bakmak lâzımdır. Öyle ise bize öyle bir Zat lâzım ki: baki bir âlemi kursun. Bu baki âlemde başta insan olmak üzere, bütün mevcudatı ebedi saadetlendirsin. İşte miraç vasıtasıyla bu hakikatları keşfeden Resul-i Ekrem (a.s.m), umum kâinat namına Mucib-i Rahim’den bu ihtiyacı istemiştir. Elbette sivrisineğin sesini işitip, istediğini yerine getiren O Zat-ı Rahim, Rahmeten lil âlemin olan Habibinin isteğini yerine getirecek, O’nun şefaatıyla ehl-i imana, bahusus ümmetine Cenneti, bekayı ve likayı verecektir. Hiç mümkün müdür ki, en edna bir haceti, en edna bir mahlûkundan işitip yerine getiren bir Kadiyu’l-Hacat, en büyük mahlûkunun en büyük hacatını görüp bitirmesin, is’af etmesin. Asla ve kat’a!
(Evet, meselâ hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve sühuleti gösteriyor ki: Şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder.
[1] Âl-i Imrân, 3:81.
ŞERH
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Kur’an-ı Azimüşşan’ı eline almış, o ferman ile bütün cin ve inse tebliğatta bulunup, bilfiil de o ferman-ı ahkemi tatbik ediyor. Böylece onları saadet-i dareyne davet ediyor.
Müellif (r.a), yukarıda geçen “Gel bu zamandan tecerrüd et.” cümlesini şöyle bir teşbihle ifade ediyor:
“Zamanla mukayyed olan cism-i maddî gılafından sıyrılıp, tecerrüdle ruhen yükselip,1 şu asrın zulümatlı sahilinde, mimsiz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet ceziresine ve Ceziretü’l- Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Âlem’i (a.s.m) iş başında ziyaret edelim.”2
Keza zaman ve mekân kaydından tecerrüt ederek O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın tebliğatını can kulağıyla dinleyelim ve yaptığı ubudiyeti seyredelim. Bu hakikati tam manasıyla anlamak için tayy-i zaman ve mekân lâzımdır.
İki ehl-i hakikat için zaman ve mekân kaydı olamaz. Ehl-i hakikatin, biri şarkta biri garpta, biri dünyada biri ahirette olsa da birdirler ve beraber sayılırlar. Müellif (r.a), bu konuda Hacı Hulusi Bey (r.a) a hitaben şöyle buyurmuştur:
“Mabeynimizdeki münasebet ve uhuvvet inşâEllah hâlis ve lillah için olduğundan, zaman ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilayet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücud iki hakikî dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firakı yok, hep visaldir. Fâni, mecazî, dünyevî dostluklar sahibleri firakı düşünsün, bize ne?”
Mezhebimizde (mesleğimizde) firak yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşin ile ellerinizdeki Sözler vasıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergâh-ı İlahîye beraber el açıp niyaz etmek suretinde görebilirim.”3
Peygamberimiz (a.s.m), bin dört yüz sene evvel yaşamış, Müellif (r.a) ise, ondan bin üç yüz sene sonra yaşamıştır. Bununla beraber zaman ve mekânın uzaklığı onların görüşmelerine mani olmamıştır. Peygamberimiz (a.s.m), ruh-u mübareki itibariyle hayattardır, aramızdadır. Cesed-i mübareki ise, ahirete intikal etmiştir. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın mübarek cesedi vefat etti. Acaba nübuvveti de
[1] Mektûbât, 15. Mektûb, 1. Makám, s. 51.
[2] Sözler, 22. Söz, 1. Makám, 11. Bürhan, s. 288.
[3] Barla Lâhikası, s. 259.
ŞERH
O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Kur’an-ı Azimüşşan’ı eline almış, o ferman ile bütün cin ve inse tebliğatta bulunup, bilfiil de o ferman-ı ahkemi tatbik ediyor. Böylece onları saadet-i dareyne davet ediyor.
Müellif (r.a), yukarıda geçen “Gel bu zamandan tecerrüd et.” cümlesini şöyle bir teşbihle ifade ediyor:
“Zamanla mukayyed olan cism-i maddî gılafından sıyrılıp, tecerrüdle ruhen yükselip,1 şu asrın zulümatlı sahilinde, mimsiz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet ceziresine ve Ceziretü’l- Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Âlem’i (a.s.m) iş başında ziyaret edelim.”2
Keza zaman ve mekân kaydından tecerrüt ederek O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın tebliğatını can kulağıyla dinleyelim ve yaptığı ubudiyeti seyredelim. Bu hakikati tam manasıyla anlamak için tayy-i zaman ve mekân lâzımdır.
İki ehl-i hakikat için zaman ve mekân kaydı olamaz. Ehl-i hakikatin, biri şarkta biri garpta, biri dünyada biri ahirette olsa da birdirler ve beraber sayılırlar. Müellif (r.a), bu konuda Hacı Hulusi Bey (r.a) a hitaben şöyle buyurmuştur:
“Mabeynimizdeki münasebet ve uhuvvet inşâEllah hâlis ve lillah için olduğundan, zaman ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilayet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücud iki hakikî dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firakı yok, hep visaldir. Fâni, mecazî, dünyevî dostluklar sahibleri firakı düşünsün, bize ne?”
Mezhebimizde (mesleğimizde) firak yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşin ile ellerinizdeki Sözler vasıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergâh-ı İlahîye beraber el açıp niyaz etmek suretinde görebilirim.”3
Peygamberimiz (a.s.m), bin dört yüz sene evvel yaşamış, Müellif (r.a) ise, ondan bin üç yüz sene sonra yaşamıştır. Bununla beraber zaman ve mekânın uzaklığı onların görüşmelerine mani olmamıştır. Peygamberimiz (a.s.m), ruh-u mübareki itibariyle hayattardır, aramızdadır. Cesed-i mübareki ise, ahirete intikal etmiştir. Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın mübarek cesedi vefat etti. Acaba nübuvveti de
[1] Mektûbât, 15. Mektûb, 1. Makám, s. 51.
[2] Sözler, 22. Söz, 1. Makám, 11. Bürhan, s. 288.
[3] Barla Lâhikası, s. 259.
METİN
Bak! O Zat (a.s.m), nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle; saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusûlüdür. Onun gibi ubudiyeti ve duasıyla; o saadetin sebeb-i vücûdu ve Cennetin vesile-i icadıdır.
ŞERH
Bu asırda Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın veraset kürsüsünde oturan Bediüzzaman Said Nursi (r.a), Kur’an namına davet ediyor ve diyor ki: “Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Gel bu zamandan tecerrüd et!” Burada birinci muhatap her ne kadar Hacı Hulusi Bey (r.a.) ise de, bizler de dâhiliz. O halde haydi dinleyelim.
Resul-i Ekrem (a.s.m) Arş-ı A’zam’dan gelen ferman-ı İlâhi’nin muhatabı olarak, manen bütün peygamberan-ı izam (a.s) sağında, şakirdleri olan asfiya ve evliya solunda durmuş, kâinatın kulağını çınlatacak yüksek bir sada ile o fermanı cin ve inse tebliğ ediyor. O’nun bu asırdaki varisi Bediüzzaman (r.a) Hazretleri, şu asrın kürsüsünde manen oturup o tebliğatı Risale-i Nur Eserleri vasıtasıyla yapmaktadır. Tebliğatını duyuyor muyuz? Evet, duyuyoruz! O halde mes’ulüz.
(Bak! O Zat (a.s.m), nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle; saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusûlüdür. Onun gibi ubudiyeti ve duasıyla; o saadetin sebeb-i vücûdu ve Cennetin vesile-i icadıdır.) Nasıl ki; o Zat-ı Ekrem (a.s.m) peygamberlik sıfatıyla, Kitabullah’ı insanlara tebliğ etti ve sünneti ile yani akvali, ef’ali ve ahvali ile O Kitab’ı tefsir etti. Böylece Kitab ve sünnet vasıtasıyla insanların hidayetine vesile oldu. Evet O Zat (a.s.m), hem ahkam-ı Kur’aniyeyi tebliğ ediyor, hem de o ahkamı icra ve tatbik ediyor. Bu cihette O’nun risaleti ve getirdiği nur-u hidayeti saadet-i ebediyenin husulüne sebeb ve vusulüne vesiledir. Öyle de O’nun ubudiyeti ve duası dahi Cennetin vücuduna sebeb ve icadına vesiledir.
Müellif (r.a)’ın mezkûr cümlelerinde geçen “hüsul” ve “vusul” kelimeleri bir manada kullanılmış, “vücud” ve “icad” kelimeleri de bir manada kullanılmıştır. Hüsul ve vusul kelimeleri, var olan bir şeyi elde etmek için kullanılır. Vücud ve icad kelimeleri ise, yok olan bir şeyin yeniden vücud bulmasında kullanılır. Bu manaya göre; Müellif (r.a)’ın mezkûr cümleleri şu hakikati ifade etmektedir: Eğer Hazret-i Muhammed (a.s.m) Kur’an ve sünnet vasıtasıyla bize ahkam-ı İlahiyeyi tebliğ etmeseydi ve bizler o ahkama iman ve itaat etmeseydik, o zaman mevcud olan Cennete girmek için bir sebeb ve vesile bulunmazdı. Dolayısıyla var olan o Cennete giremezdik. Demek Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın risalet
METİN
Bak! O Zat (a.s.m), nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle; saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusûlüdür. Onun gibi ubudiyeti ve duasıyla; o saadetin sebeb-i vücûdu ve Cennetin vesile-i icadıdır.
ŞERH
Bu asırda Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın veraset kürsüsünde oturan Bediüzzaman Said Nursi (r.a), Kur’an namına davet ediyor ve diyor ki: “Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Gel bu zamandan tecerrüd et!” Burada birinci muhatap her ne kadar Hacı Hulusi Bey (r.a.) ise de, bizler de dâhiliz. O halde haydi dinleyelim.
Resul-i Ekrem (a.s.m) Arş-ı A’zam’dan gelen ferman-ı İlâhi’nin muhatabı olarak, manen bütün peygamberan-ı izam (a.s) sağında, şakirdleri olan asfiya ve evliya solunda durmuş, kâinatın kulağını çınlatacak yüksek bir sada ile o fermanı cin ve inse tebliğ ediyor. O’nun bu asırdaki varisi Bediüzzaman (r.a) Hazretleri, şu asrın kürsüsünde manen oturup o tebliğatı Risale-i Nur Eserleri vasıtasıyla yapmaktadır. Tebliğatını duyuyor muyuz? Evet, duyuyoruz! O halde mes’ulüz.
(Bak! O Zat (a.s.m), nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle; saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusûlüdür. Onun gibi ubudiyeti ve duasıyla; o saadetin sebeb-i vücûdu ve Cennetin vesile-i icadıdır.) Nasıl ki; o Zat-ı Ekrem (a.s.m) peygamberlik sıfatıyla, Kitabullah’ı insanlara tebliğ etti ve sünneti ile yani akvali, ef’ali ve ahvali ile O Kitab’ı tefsir etti. Böylece Kitab ve sünnet vasıtasıyla insanların hidayetine vesile oldu. Evet O Zat (a.s.m), hem ahkam-ı Kur’aniyeyi tebliğ ediyor, hem de o ahkamı icra ve tatbik ediyor. Bu cihette O’nun risaleti ve getirdiği nur-u hidayeti saadet-i ebediyenin husulüne sebeb ve vusulüne vesiledir. Öyle de O’nun ubudiyeti ve duası dahi Cennetin vücuduna sebeb ve icadına vesiledir.
Müellif (r.a)’ın mezkûr cümlelerinde geçen “hüsul” ve “vusul” kelimeleri bir manada kullanılmış, “vücud” ve “icad” kelimeleri de bir manada kullanılmıştır. Hüsul ve vusul kelimeleri, var olan bir şeyi elde etmek için kullanılır. Vücud ve icad kelimeleri ise, yok olan bir şeyin yeniden vücud bulmasında kullanılır. Bu manaya göre; Müellif (r.a)’ın mezkûr cümleleri şu hakikati ifade etmektedir: Eğer Hazret-i Muhammed (a.s.m) Kur’an ve sünnet vasıtasıyla bize ahkam-ı İlahiyeyi tebliğ etmeseydi ve bizler o ahkama iman ve itaat etmeseydik, o zaman mevcud olan Cennete girmek için bir sebeb ve vesile bulunmazdı. Dolayısıyla var olan o Cennete giremezdik. Demek Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın risalet
ŞERH
“(Ve) ey Resulüm! (Bir Kur’an ki; şayet onunla dağlar yürütülmüş) olsa (veya onunla yer parçalanmış) ırmaklar, çeşmeler meydana gelmiş bulunsa (veya onunla ölüler konuşturulmuş olsa idî,) O’nun okunmasiyle ölüler yeniden hayat bularak konuşmaya başlamış bulunsa idi, yine o kafirler O’na iman etmezlerdi.”1
اِنَّا سَنُلْق۪ى عَلَيْكَ قَوْلًا ثَق۪يلًا
“Ey Resulüm! Şüphe yok ki: Biz sana ağır bir kelâm vahyedeceğiz.”2
Meselâ: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ayet-i kerimesi nazil olduğu zamanı düşünelim! Bu sada, kelamullahtır. Ellah zaman ve mekânla mukayyed olmadığı için, o kelam O’ndan sudur eder etmez, Hazret-i Cebrail (a.s)’ın vücudu başta olmak üzere bütün melaikenin vücudundan, yer, gök, arş, ferş, hulasa bütün mevcudattan ve bütün zamanlardan o sada geliyor.
فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ رَصَدًا
“(Çünkü O) hikmet sahibi Zat, (onun önünden ve ardından) yâni: hem vahyin, hem vahiy meleğinin, hem de kendisine vahiy gelen Zatın her tarafından (muhafızlar sevk eder.) Onu hafaza melekleri korurlar, şeytanların suret değiştirerek o Peygambere yanaşmalarına, o gayba ait şeyleri öğrenmelerine meydan vermezler.”3
Ayet-i kerimesinin ifadesiyle Cebrail (a.s) başta olmak üzere bütün melekler, büyük bir merasimle ve büyük bir muhafaza ile o vahyi indiriyorlar. Şeytanlar o muhitten tardediliyorlar. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Hâdise-i Muhammediye (a.s.m) ve vahy-i Kur’anın hâdise-i kudsiyesi, umum semavat memleketinde, hattâ o memleketin her köşesinde en mühim bir hâdise olduğundan, doğrudan doğruya çok uzak ve çok yüksek olan koca semavatın burçlarına nöbetdarlar dizilip, yıldızlardan mancınıkları atarak, casus şeytanları tard ve def’ediyorlar vaziyetinde göstermek ve ifade etmekle, vahy-i Kur’anînin derece-i haşmetini ve şaşaa-i saltanatını ve hiçbir cihette şübhe girmeyen derece-i hakkaniyetini ilâna bir işaret-i Rabbaniye olarak, o vakitte ve o asırda daha ziyade yıldızlar düşürülüyormuş ve atılıyormuş. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi,
[1] Ra‘d, 13:31.
[2] Müzzemmil, 73:5.
[3] Cin, 72:27.
ŞERH
“(Ve) ey Resulüm! (Bir Kur’an ki; şayet onunla dağlar yürütülmüş) olsa (veya onunla yer parçalanmış) ırmaklar, çeşmeler meydana gelmiş bulunsa (veya onunla ölüler konuşturulmuş olsa idî,) O’nun okunmasiyle ölüler yeniden hayat bularak konuşmaya başlamış bulunsa idi, yine o kafirler O’na iman etmezlerdi.”1
اِنَّا سَنُلْق۪ى عَلَيْكَ قَوْلًا ثَق۪يلًا
“Ey Resulüm! Şüphe yok ki: Biz sana ağır bir kelâm vahyedeceğiz.”2
Meselâ: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ayet-i kerimesi nazil olduğu zamanı düşünelim! Bu sada, kelamullahtır. Ellah zaman ve mekânla mukayyed olmadığı için, o kelam O’ndan sudur eder etmez, Hazret-i Cebrail (a.s)’ın vücudu başta olmak üzere bütün melaikenin vücudundan, yer, gök, arş, ferş, hulasa bütün mevcudattan ve bütün zamanlardan o sada geliyor.
فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ رَصَدًا
“(Çünkü O) hikmet sahibi Zat, (onun önünden ve ardından) yâni: hem vahyin, hem vahiy meleğinin, hem de kendisine vahiy gelen Zatın her tarafından (muhafızlar sevk eder.) Onu hafaza melekleri korurlar, şeytanların suret değiştirerek o Peygambere yanaşmalarına, o gayba ait şeyleri öğrenmelerine meydan vermezler.”3
Ayet-i kerimesinin ifadesiyle Cebrail (a.s) başta olmak üzere bütün melekler, büyük bir merasimle ve büyük bir muhafaza ile o vahyi indiriyorlar. Şeytanlar o muhitten tardediliyorlar. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Hâdise-i Muhammediye (a.s.m) ve vahy-i Kur’anın hâdise-i kudsiyesi, umum semavat memleketinde, hattâ o memleketin her köşesinde en mühim bir hâdise olduğundan, doğrudan doğruya çok uzak ve çok yüksek olan koca semavatın burçlarına nöbetdarlar dizilip, yıldızlardan mancınıkları atarak, casus şeytanları tard ve def’ediyorlar vaziyetinde göstermek ve ifade etmekle, vahy-i Kur’anînin derece-i haşmetini ve şaşaa-i saltanatını ve hiçbir cihette şübhe girmeyen derece-i hakkaniyetini ilâna bir işaret-i Rabbaniye olarak, o vakitte ve o asırda daha ziyade yıldızlar düşürülüyormuş ve atılıyormuş. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi,
[1] Ra‘d, 13:31.
[2] Müzzemmil, 73:5.
[3] Cin, 72:27.
ŞERH
kez Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın ağzından çıktıktan sonra da bütün ruhumuz kabul etmiştir. Bila zaman velâ mekân biz cümlemiz, o sada-i Kur’an’iyi manen ve ruhen duymuşuz, kabul etmişiz.
Ellah (c.c), Kur’an’da âlemin manasını ders veriyor. Âlem nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Bu manaları, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın mübarek ağzı ile ders veriyor. Onun için O’nun Risaleti, bu âlemin yaratılmasına sebebiyet verdi. Risalet cihetiyle O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı dinleyip itaat ettik. Demek bu manayı anlamak ve iman etmek için bu dünya yaratılmıştır.
Saniyen; O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın ubudiyet cihetine bak! O Zat (a.s.m), risalet vazifesi ile beraber ubudiyet vazifesini de bihakkın eda ediyor. O Zat, bir salat-ı kübrada dua ediyor. Duasında beka ve lika istiyor. Bütün mevcudat-ı âlem dahi O’nun duasına amin diyor. Çünkü o dua ile bütün âlem alakadardır. Cenab-ı Hak, ezeli ilmiyle O Zat’ın ileride böyle bir maksad için dua edeceğini bilmiş; peşinen duasını kabul edip Cenneti halketmiş ve saadet-i ebediyeyi vermiştir.
اَلصَّلَاةُ مِعْرَاجُ الْمُؤْمِنِ
sırrıyla O Zat (a.s.m), namaz vasıtasıyla miraca çıkıyor. O Zat-ı Ekrem (a.s.m) imam olarak namaza durduğu zaman sağında bütün peygamberler (a.s), solunda bütün evliyalar (r.a.), (Sadece kendi ümmetinin evliyaları değil, bütün peygamberlerin ümmetlerinden her ferd-i mü’min bu cemaate dahildir.) arkasında ise yerden arşa kadar bütün melekler saf tutmuşlar. İşte Resul-i Ekrem (s.a.v)’in namazı böyle idi. Hatta bununla da bitmiyor. Canlı ve cansız ne kadar mahlûkat varsa, hepsi manen “Lebbeyk Ya Resulellah” diyerek kendilerine mahsus ibadetle O’na tabi oluyorlar. Her bir mevcud ayrı bir tarzda namaz kılar. Mesela; ağaçlar ayakta, hayvanların bir kısmı rukü’da, bir kısmı secdede, dağlar ve taşlar tahiyyatta O’na tabi olarak namaz kılıyorlar. O Zat-ı Ekrem (a.s.m) ve O’na tabi olanlar ise bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerini cami ve külli bir namaz kılar. Cenab-ı Hak, her bir mevcudun kendine mahsus bir namazı ve tesbihi olduğunu Nur suresinin 41. ayet-i kerimesinde beyan buyurmuştur.
Demek her bir mevcud, imamları olan Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı bilerek ve tanıyarak Onunla beraber namaz kılıp ibadet ediyorlar. Çünkü her bir mevcud, hem O’nun nurundan halk olunmuş, hem de sada-i Kur’an’iyi işitip “Lebbeyk” demiştir.
ŞERH
kez Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın ağzından çıktıktan sonra da bütün ruhumuz kabul etmiştir. Bila zaman velâ mekân biz cümlemiz, o sada-i Kur’an’iyi manen ve ruhen duymuşuz, kabul etmişiz.
Ellah (c.c), Kur’an’da âlemin manasını ders veriyor. Âlem nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Bu manaları, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın mübarek ağzı ile ders veriyor. Onun için O’nun Risaleti, bu âlemin yaratılmasına sebebiyet verdi. Risalet cihetiyle O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı dinleyip itaat ettik. Demek bu manayı anlamak ve iman etmek için bu dünya yaratılmıştır.
Saniyen; O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın ubudiyet cihetine bak! O Zat (a.s.m), risalet vazifesi ile beraber ubudiyet vazifesini de bihakkın eda ediyor. O Zat, bir salat-ı kübrada dua ediyor. Duasında beka ve lika istiyor. Bütün mevcudat-ı âlem dahi O’nun duasına amin diyor. Çünkü o dua ile bütün âlem alakadardır. Cenab-ı Hak, ezeli ilmiyle O Zat’ın ileride böyle bir maksad için dua edeceğini bilmiş; peşinen duasını kabul edip Cenneti halketmiş ve saadet-i ebediyeyi vermiştir.
اَلصَّلَاةُ مِعْرَاجُ الْمُؤْمِنِ
sırrıyla O Zat (a.s.m), namaz vasıtasıyla miraca çıkıyor. O Zat-ı Ekrem (a.s.m) imam olarak namaza durduğu zaman sağında bütün peygamberler (a.s), solunda bütün evliyalar (r.a.), (Sadece kendi ümmetinin evliyaları değil, bütün peygamberlerin ümmetlerinden her ferd-i mü’min bu cemaate dahildir.) arkasında ise yerden arşa kadar bütün melekler saf tutmuşlar. İşte Resul-i Ekrem (s.a.v)’in namazı böyle idi. Hatta bununla da bitmiyor. Canlı ve cansız ne kadar mahlûkat varsa, hepsi manen “Lebbeyk Ya Resulellah” diyerek kendilerine mahsus ibadetle O’na tabi oluyorlar. Her bir mevcud ayrı bir tarzda namaz kılar. Mesela; ağaçlar ayakta, hayvanların bir kısmı rukü’da, bir kısmı secdede, dağlar ve taşlar tahiyyatta O’na tabi olarak namaz kılıyorlar. O Zat-ı Ekrem (a.s.m) ve O’na tabi olanlar ise bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerini cami ve külli bir namaz kılar. Cenab-ı Hak, her bir mevcudun kendine mahsus bir namazı ve tesbihi olduğunu Nur suresinin 41. ayet-i kerimesinde beyan buyurmuştur.
Demek her bir mevcud, imamları olan Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı bilerek ve tanıyarak Onunla beraber namaz kılıp ibadet ediyorlar. Çünkü her bir mevcud, hem O’nun nurundan halk olunmuş, hem de sada-i Kur’an’iyi işitip “Lebbeyk” demiştir.
ŞERH
Çünkü evvelâ bütün zaman ve mekanlardan sada-i Kur’anî geliyor, sonra o sada-i Kur’aniye mukabil olarak bütün zaman ve mekanlarda vücuda gelen mevcudatın ibadeti dergah-ı İlahiye yükseliyor. Sada-i Kur’an’iyi duymayan hiçbir mevcud olmadığı gibi; o sadaya karşı ibadetle mukabelede bulunmayan hiçbir mevcud da yoktur. Resulullah (a.s.m) böyle bir namazı kılmaya başlarken بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ dediği zaman; bazı muzır hayvanlar ve kâfirlerin iradeleriyle işledikleri şerler hariç (onların vücûd zerreleri de dahil) bütün âlem bu sadayı duyar, dinler ve iman ve itaatle mukabelede bulunurlar. O Zat (a.s.m), bütün âlem namına külli bir ibadet eder, dua ve niyazda bulunur. O Zat (a.s.m), Benî Adem’i manen arkasına almış, küre-i arzın bütün eşrafı sağ ve solunda saf tutmuş, arz üzerinde durup Arş-ı A’zam’a müteveccihen el kaldırıp namaz içinde kendisi ve bütün âlem için Rabb-i Rahim’inden bir şeyler istiyor. Peki ne istiyor? Beka istiyor, lika istiyor. Namazında evvela gaibane bir surette;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
diyerek, bu kainatın Sani-i Zülcelalinin kusursuz kemaline, misilsiz cemaline ve nihayetsiz rahmetine karşı hamd u sena ediyor. “Kur’an’da kendini nasıl medhetmişsen sen öyle bir medh u senaya layıksın. Senin şerikin, nazirin, muinin, mislin yoktur.” diyor. Daha sonra muhataba suretinde اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ diyerek muinsiz rububiyetine, şeriksiz uluhiyetine, vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubudiyet ve istianede bulunuyor. Bütün mahlûkat namına kâinatın cemaat-i kübrası ve cem’iyyet-i uzmasındaki ibadat ve istianatı Ma’bud-u bi’l-Hak’ka takdim ediyor.1
Şu kelimat-ı kudsiye, O Zat (a.s.m)’ın mübarek ağzından çıktığı an, cüz’ilikten çıkıp küllileşiyor. Zira O’nun hakikati bütün âlemi kapladığı için; bütün mevcudatın bütün dilleri O’nun dili gibi oluyor. Adeta nihayetsiz dillerle o kelimeyi söylüyor, nihayetsiz dillerle Rabbini hamd u sena edip tavsif ediyor. Sonra
[1] Sözler, 11. Söz, s. 123.
ŞERH
Çünkü evvelâ bütün zaman ve mekanlardan sada-i Kur’anî geliyor, sonra o sada-i Kur’aniye mukabil olarak bütün zaman ve mekanlarda vücuda gelen mevcudatın ibadeti dergah-ı İlahiye yükseliyor. Sada-i Kur’an’iyi duymayan hiçbir mevcud olmadığı gibi; o sadaya karşı ibadetle mukabelede bulunmayan hiçbir mevcud da yoktur. Resulullah (a.s.m) böyle bir namazı kılmaya başlarken بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ dediği zaman; bazı muzır hayvanlar ve kâfirlerin iradeleriyle işledikleri şerler hariç (onların vücûd zerreleri de dahil) bütün âlem bu sadayı duyar, dinler ve iman ve itaatle mukabelede bulunurlar. O Zat (a.s.m), bütün âlem namına külli bir ibadet eder, dua ve niyazda bulunur. O Zat (a.s.m), Benî Adem’i manen arkasına almış, küre-i arzın bütün eşrafı sağ ve solunda saf tutmuş, arz üzerinde durup Arş-ı A’zam’a müteveccihen el kaldırıp namaz içinde kendisi ve bütün âlem için Rabb-i Rahim’inden bir şeyler istiyor. Peki ne istiyor? Beka istiyor, lika istiyor. Namazında evvela gaibane bir surette;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
diyerek, bu kainatın Sani-i Zülcelalinin kusursuz kemaline, misilsiz cemaline ve nihayetsiz rahmetine karşı hamd u sena ediyor. “Kur’an’da kendini nasıl medhetmişsen sen öyle bir medh u senaya layıksın. Senin şerikin, nazirin, muinin, mislin yoktur.” diyor. Daha sonra muhataba suretinde اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ diyerek muinsiz rububiyetine, şeriksiz uluhiyetine, vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubudiyet ve istianede bulunuyor. Bütün mahlûkat namına kâinatın cemaat-i kübrası ve cem’iyyet-i uzmasındaki ibadat ve istianatı Ma’bud-u bi’l-Hak’ka takdim ediyor.1
Şu kelimat-ı kudsiye, O Zat (a.s.m)’ın mübarek ağzından çıktığı an, cüz’ilikten çıkıp küllileşiyor. Zira O’nun hakikati bütün âlemi kapladığı için; bütün mevcudatın bütün dilleri O’nun dili gibi oluyor. Adeta nihayetsiz dillerle o kelimeyi söylüyor, nihayetsiz dillerle Rabbini hamd u sena edip tavsif ediyor. Sonra
[1] Sözler, 11. Söz, s. 123.
METİN
İşte bak! O zat, öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulya’da; saadet-i ebediye için dua ediyor ki, güya bu cezire, belki bütün Arz, O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünki, ubudiyeti ise; O’na ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği gibi, muvafakât sırrıyla bütün enbiyanın; sırrı ubudiyetini tazammun eder.
ŞERH
İşte bu Zat (a.s.m), bütün âleme imam olmuş, bütün âlem namına Rahim ve Mucib isimleriyle müsemma bir Zat’tan hem bekayı, yani idam-ı ebediden kurtulmayı istiyor. Hem de likayı, yani Ellah’a kavuşmak, mevcudattan ayrılmamak, sevdikleriyle bir arada kalmak istiyor. Peygamberimizin bu duasına zerreden Arş’a kadar bütün mevcudat, yer ve gök, ezel ve ebed, Cennet ve Cehennem, huriler ve zebaniler, “Âmin Ellahumme Amin! O Zat’ın duasını kabul et! Biz dahi O’nun istediğini istiyoruz. İsteğini ver. Bizi yokluk ve hiçlik eleminden kurtar. Bu âlemin firak ve zevalinden, zamanın sebeb olduğu bu perişaniyetten bizi muhafaza eyle.” diyorlar. Bizler de hep beraber bu duaya iştirak ederek “Amin! Ya Rabbe’l-Âlemin!” diyelim.
İşte zaman ve mekân kaydı kaldırılırsa hakikat böylece inkişaf eder. İki noktayı unutmamak lâzımdır. Biri risalet, diğeri ubudiyet. O Zat (a.s.m), Risaletiyle âlemşumul bir sadayı neşrediyor. Ellah (c.c), ezeli ve ebedi olduğu için zaman ve mekanla mukayyed değildir. O’nun kelamı da zaman ve mekanla mukayyed değildir. O halde sada-i Kur’an bütün zaman ve mekanlardan geliyor. Hem O Zat (a.s.m), kâinatı çınlatacak bir dua ve ubudiyet ile de o sadaya karşılık veriyor. Ya Rabbi! Bu mananın inkişafını bizlere nasib eyle!
(İşte bak! O zat, öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulya’da; saadet-i ebediye için dua ediyor ki, güya bu cezire,) yani cezire ahalisi muraddır. (belki) “Belki” kelimesi “bel” ve “ki” bağlacından mürekkep bir kelimedir. “Bel”, önceki mevzûdan i’râz içindir, “ki” bağlacı ise, yeni bir mevzûya başlandığını ifade eder. “Önceki mes’ele bir tarafa, daha da ilerisi” ma’nâsını taşımaktadır. Bu kelime, halk arasında şübhe ma’nâsında kullanılmaktadır. Müellif (r.a), bu kelimeyi ekseriyetle yukarıda izah ettiğimiz manada kullanmıştır. Şüphe manasında kullanmamıştır. (bütün Arz,) Yani küre-i arzın bütün ahalisi arkasında saf bağlamış (O’nun azametli namazıyla namaz kılar,) bütün kainat O’nunla beraber namaz kılar, dua ve (niyaz eder. Çünki, ubudiyeti ise; O’na ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği gibi, muvafakât sırrıyla bütün enbiyanın; sırrı ubudiyetini tazammun eder.) Çünkü bütün peygamberler de namaz
METİN
İşte bak! O zat, öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulya’da; saadet-i ebediye için dua ediyor ki, güya bu cezire, belki bütün Arz, O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünki, ubudiyeti ise; O’na ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği gibi, muvafakât sırrıyla bütün enbiyanın; sırrı ubudiyetini tazammun eder.
ŞERH
İşte bu Zat (a.s.m), bütün âleme imam olmuş, bütün âlem namına Rahim ve Mucib isimleriyle müsemma bir Zat’tan hem bekayı, yani idam-ı ebediden kurtulmayı istiyor. Hem de likayı, yani Ellah’a kavuşmak, mevcudattan ayrılmamak, sevdikleriyle bir arada kalmak istiyor. Peygamberimizin bu duasına zerreden Arş’a kadar bütün mevcudat, yer ve gök, ezel ve ebed, Cennet ve Cehennem, huriler ve zebaniler, “Âmin Ellahumme Amin! O Zat’ın duasını kabul et! Biz dahi O’nun istediğini istiyoruz. İsteğini ver. Bizi yokluk ve hiçlik eleminden kurtar. Bu âlemin firak ve zevalinden, zamanın sebeb olduğu bu perişaniyetten bizi muhafaza eyle.” diyorlar. Bizler de hep beraber bu duaya iştirak ederek “Amin! Ya Rabbe’l-Âlemin!” diyelim.
İşte zaman ve mekân kaydı kaldırılırsa hakikat böylece inkişaf eder. İki noktayı unutmamak lâzımdır. Biri risalet, diğeri ubudiyet. O Zat (a.s.m), Risaletiyle âlemşumul bir sadayı neşrediyor. Ellah (c.c), ezeli ve ebedi olduğu için zaman ve mekanla mukayyed değildir. O’nun kelamı da zaman ve mekanla mukayyed değildir. O halde sada-i Kur’an bütün zaman ve mekanlardan geliyor. Hem O Zat (a.s.m), kâinatı çınlatacak bir dua ve ubudiyet ile de o sadaya karşılık veriyor. Ya Rabbi! Bu mananın inkişafını bizlere nasib eyle!
(İşte bak! O zat, öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulya’da; saadet-i ebediye için dua ediyor ki, güya bu cezire,) yani cezire ahalisi muraddır. (belki) “Belki” kelimesi “bel” ve “ki” bağlacından mürekkep bir kelimedir. “Bel”, önceki mevzûdan i’râz içindir, “ki” bağlacı ise, yeni bir mevzûya başlandığını ifade eder. “Önceki mes’ele bir tarafa, daha da ilerisi” ma’nâsını taşımaktadır. Bu kelime, halk arasında şübhe ma’nâsında kullanılmaktadır. Müellif (r.a), bu kelimeyi ekseriyetle yukarıda izah ettiğimiz manada kullanmıştır. Şüphe manasında kullanmamıştır. (bütün Arz,) Yani küre-i arzın bütün ahalisi arkasında saf bağlamış (O’nun azametli namazıyla namaz kılar,) bütün kainat O’nunla beraber namaz kılar, dua ve (niyaz eder. Çünki, ubudiyeti ise; O’na ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği gibi, muvafakât sırrıyla bütün enbiyanın; sırrı ubudiyetini tazammun eder.) Çünkü bütün peygamberler de namaz
METİN
Hem O, salât-ı kübra’yı öyle bir cemaat-ı uzma’da kılar, niyaz ediyor ki, güya ben-i Adem’in Hz. Adem’den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nurani ve kâmil insanlar O’na tebaiyetle iktida edip duasına Âmin derler. Haşiye
Haşiye Evet, münâcât-ı Ahmediyye (asm) zamânından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salevâtları onun duasına bir âmîn-i dâimî ve bir iştirak-i umûmîdir. Hattâ, ona getirilen her bir salevât dahi onun duasına birer âmîndir. Ve ümmetinin her bir ferdi, her bir namâzın içinde ona salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şâfiilerin ona dua etmesi; onun saadet-i ebediyye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umûmî bir âmîndir. İşte bütün beşerin, fıtrat-ı insâniyyet lisân-ı hâliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka ve saadet-i ebediyyeyi; o nev-ı beşer nâmına zât-ı Ahmediyye (asm) istiyor ve beşerin nûrânî kısmı, onun arkasında âmîn diyorlar. Acabâ, hîç mümkün müdür ki; şu dua kabûle karîn olmasın?
ŞERH
görme mi’racı ikidir ve bu hususta meşhur olan iki rivayet mevcuddur:
Birinci Rivayete göre; maddi gözle Ellah’ı görme mi’racının birincisi; peygamber olduğu zamandır. O, tam mi’raç sayılmaz. Zira bu mi’raçta Resul-i Ekrem (a.s.m), tecelliyat-ı efal’e mazhar olmuştur. İkincisi: Miraç gecesinde vuku bulmuştur. Resul-i Ekrem (s.a.v) o gecede tecelliyat-ı Zatiyeye mazhar olmuştur.
İkinci rivayete göre ise; maddi gözle Ellah’ı görme mi’racının her ikisi de miraç gecesinde olmuştur.
“Mi’rac-ı Ekber” bir tanedir. Resul-i Ekrem (a.s.m), bu mi’raçta cesed-i mübarekiyle göklerde gezmiş. Cennet ve Cehennemi görmüş ve maddi gözüyle Cenab-ı Hak’kın cemaliyle müşerref olmuştur. Her mü’min, beş vakit farz namazı eda etmekle derecesine göre o mi’raç sırrına mazhar olur. (Hem O, salât-ı kübra’yı öyle bir cemaat-ı uzma’da kılar, niyaz ediyor ki, güya ben-i Adem’in Hz. Adem’den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nurani ve kâmil insanlar O’na tebaiyetle iktida edip duasına Âmin derler. Haşiye) Bu hal, o gece bilfiil vuku bulmuştur.
Haşiye Evet, münâcât-ı Ahmediyye (asm) zamânından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salevâtları onun duasına bir âmîn-i dâimî ve bir iştirak-i umûmîdir. Hattâ, ona getirilen her bir salevât dahi onun duasına birer âmîndir. Ve ümmetinin her bir ferdi, her bir namâzın içinde ona salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şâfiilerin ona dua etmesi; onun saadet-i ebediyye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umûmî bir âmîndir. İşte bütün beşerin, fıtrat-ı insâniyyet lisân-ı hâliyle, bütün kuvvetiyle
METİN
Hem O, salât-ı kübra’yı öyle bir cemaat-ı uzma’da kılar, niyaz ediyor ki, güya ben-i Adem’in Hz. Adem’den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nurani ve kâmil insanlar O’na tebaiyetle iktida edip duasına Âmin derler. Haşiye
Haşiye Evet, münâcât-ı Ahmediyye (asm) zamânından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salevâtları onun duasına bir âmîn-i dâimî ve bir iştirak-i umûmîdir. Hattâ, ona getirilen her bir salevât dahi onun duasına birer âmîndir. Ve ümmetinin her bir ferdi, her bir namâzın içinde ona salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şâfiilerin ona dua etmesi; onun saadet-i ebediyye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umûmî bir âmîndir. İşte bütün beşerin, fıtrat-ı insâniyyet lisân-ı hâliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka ve saadet-i ebediyyeyi; o nev-ı beşer nâmına zât-ı Ahmediyye (asm) istiyor ve beşerin nûrânî kısmı, onun arkasında âmîn diyorlar. Acabâ, hîç mümkün müdür ki; şu dua kabûle karîn olmasın?
ŞERH
görme mi’racı ikidir ve bu hususta meşhur olan iki rivayet mevcuddur:
Birinci Rivayete göre; maddi gözle Ellah’ı görme mi’racının birincisi; peygamber olduğu zamandır. O, tam mi’raç sayılmaz. Zira bu mi’raçta Resul-i Ekrem (a.s.m), tecelliyat-ı efal’e mazhar olmuştur. İkincisi: Miraç gecesinde vuku bulmuştur. Resul-i Ekrem (s.a.v) o gecede tecelliyat-ı Zatiyeye mazhar olmuştur.
İkinci rivayete göre ise; maddi gözle Ellah’ı görme mi’racının her ikisi de miraç gecesinde olmuştur.
“Mi’rac-ı Ekber” bir tanedir. Resul-i Ekrem (a.s.m), bu mi’raçta cesed-i mübarekiyle göklerde gezmiş. Cennet ve Cehennemi görmüş ve maddi gözüyle Cenab-ı Hak’kın cemaliyle müşerref olmuştur. Her mü’min, beş vakit farz namazı eda etmekle derecesine göre o mi’raç sırrına mazhar olur. (Hem O, salât-ı kübra’yı öyle bir cemaat-ı uzma’da kılar, niyaz ediyor ki, güya ben-i Adem’in Hz. Adem’den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nurani ve kâmil insanlar O’na tebaiyetle iktida edip duasına Âmin derler. Haşiye) Bu hal, o gece bilfiil vuku bulmuştur.
Haşiye Evet, münâcât-ı Ahmediyye (asm) zamânından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salevâtları onun duasına bir âmîn-i dâimî ve bir iştirak-i umûmîdir. Hattâ, ona getirilen her bir salevât dahi onun duasına birer âmîndir. Ve ümmetinin her bir ferdi, her bir namâzın içinde ona salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şâfiilerin ona dua etmesi; onun saadet-i ebediyye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umûmî bir âmîndir. İşte bütün beşerin, fıtrat-ı insâniyyet lisân-ı hâliyle, bütün kuvvetiyle
METİN
Bak hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki: Güya bütün mevcudata, semavata, arşa işittirip vecde getirip duasına: “Âmîn, Ellahümme âmîn” dedirtiyor. Haşiye
Haşiye Evet, şu alemin Mutasarrıfı, bütün tasarrufâtı bi’l-müşâhede şuurâne, alîmâne, hakîmâne olduğu hâlde; hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf, kendi masnûatı içinde en mümtâz bir ferdin harekâtına şuuru ve ıttılaı bulunmasın. Hem hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Alîm, o ferd-i mümtâzın harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılaı bulunduğu hâlde ona karşı lâ-kayd kalsın, ehemmiyyet vermesin. Hem hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm; onun dualarına lâ-kayd kalmadığı hâlde, o duaları kabûl etmesin. Evet, zât-ı Ahmediyye (asm)’ın nûruyla alemin şekli değişti. İnsân ve bütün kâinâtın mâhiyyet-i hakíkıyyeleri o nûr, o ziyâ ile inkişâf etti ve göründü ki: Şu kâinâtın mevcûdâtı; esmâ-i İlâhiyyeyi okutan birer mektûbât-ı Samedâniyye, birer muvazzaf me’mûr ve bekaya mazhar kıymetdâr ve ma’nidâr birer mevcûddurlar. Eğer o nûr olmasa idi, mevcûdât fenâ-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, ma’nâsız, fâidesiz, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evhâm içinde kalırdı. İşte, şu sırdandır ki: İnsânlar zât-ı Ahmediyye (asm)’ın duasına âmîn dedikleri gibi, Arş ve ferş ve serâdan süreyyâya kadar bütün mevcûdât onun nûruyla iftihar edip, alâkadârlık gösteriyorlar. Zâten, ubûdiyyet-i Ahmediyye (asm)’ın rûhu, duadır. Belki, kâinâtın harekâtı ve hıdemâtı bir nev’ duadır. Meselâ bir çekirdeğin hareketi; Halık’ından, bir ağaç olmasına bir nev’ duadır.
ŞERH
(Bak hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki: Güya bütün mevcudata, semavata, arşa işittirip vecde getirip duasına: “Âmîn, Ellahümme âmîn” dedirtiyor.Haşiye)
HAŞİYE__________
Evet, şu alemin Mutasarrıfı, bütün tasarrufâtı bi’l-müşâhede şuurâne, alîmâne, hakîmâne olduğu hâlde)… Bu hâşiyede geçen “şuur” kelimesinden maksad, insân hakkında kullanılan şuur değildir. Bu kelime mecâz olup, “bilgi” ma’nâsında kullanılmıştır. Yoksa, Ellah hakkında şuur ta’bîrini kullanmak câiz değildir. Her şeyi bilmesi, her şeye muttali’ olması demektir. Nitekim, Müellif (ra) daha sonra “alîmâne ve hakîmâne” kelimeleri ile bu kelimeyi îzah etmiştir. Kâinâtta nereye bakarsan bak, her şeyde bir ilim ve hikmetin eserini göreceksin. Gece, gündüz, mevsimlerin değişmesi hep şuurâne, ya’nî alîmâne ve hakîmâne olan işlerdir. (Hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf, kendi masnûatı içinde en mümtâz bir ferdîn harekâtına şuuru ve ıttılaı bulunmasın. Hem hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Alîm, o ferd-i mümtâzın
METİN
Bak hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki: Güya bütün mevcudata, semavata, arşa işittirip vecde getirip duasına: “Âmîn, Ellahümme âmîn” dedirtiyor. Haşiye
Haşiye Evet, şu alemin Mutasarrıfı, bütün tasarrufâtı bi’l-müşâhede şuurâne, alîmâne, hakîmâne olduğu hâlde; hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf, kendi masnûatı içinde en mümtâz bir ferdin harekâtına şuuru ve ıttılaı bulunmasın. Hem hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Alîm, o ferd-i mümtâzın harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılaı bulunduğu hâlde ona karşı lâ-kayd kalsın, ehemmiyyet vermesin. Hem hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm; onun dualarına lâ-kayd kalmadığı hâlde, o duaları kabûl etmesin. Evet, zât-ı Ahmediyye (asm)’ın nûruyla alemin şekli değişti. İnsân ve bütün kâinâtın mâhiyyet-i hakíkıyyeleri o nûr, o ziyâ ile inkişâf etti ve göründü ki: Şu kâinâtın mevcûdâtı; esmâ-i İlâhiyyeyi okutan birer mektûbât-ı Samedâniyye, birer muvazzaf me’mûr ve bekaya mazhar kıymetdâr ve ma’nidâr birer mevcûddurlar. Eğer o nûr olmasa idi, mevcûdât fenâ-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, ma’nâsız, fâidesiz, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evhâm içinde kalırdı. İşte, şu sırdandır ki: İnsânlar zât-ı Ahmediyye (asm)’ın duasına âmîn dedikleri gibi, Arş ve ferş ve serâdan süreyyâya kadar bütün mevcûdât onun nûruyla iftihar edip, alâkadârlık gösteriyorlar. Zâten, ubûdiyyet-i Ahmediyye (asm)’ın rûhu, duadır. Belki, kâinâtın harekâtı ve hıdemâtı bir nev’ duadır. Meselâ bir çekirdeğin hareketi; Halık’ından, bir ağaç olmasına bir nev’ duadır.
ŞERH
(Bak hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki: Güya bütün mevcudata, semavata, arşa işittirip vecde getirip duasına: “Âmîn, Ellahümme âmîn” dedirtiyor.Haşiye)
HAŞİYE__________
Evet, şu alemin Mutasarrıfı, bütün tasarrufâtı bi’l-müşâhede şuurâne, alîmâne, hakîmâne olduğu hâlde)… Bu hâşiyede geçen “şuur” kelimesinden maksad, insân hakkında kullanılan şuur değildir. Bu kelime mecâz olup, “bilgi” ma’nâsında kullanılmıştır. Yoksa, Ellah hakkında şuur ta’bîrini kullanmak câiz değildir. Her şeyi bilmesi, her şeye muttali’ olması demektir. Nitekim, Müellif (ra) daha sonra “alîmâne ve hakîmâne” kelimeleri ile bu kelimeyi îzah etmiştir. Kâinâtta nereye bakarsan bak, her şeyde bir ilim ve hikmetin eserini göreceksin. Gece, gündüz, mevsimlerin değişmesi hep şuurâne, ya’nî alîmâne ve hakîmâne olan işlerdir. (Hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf, kendi masnûatı içinde en mümtâz bir ferdîn harekâtına şuuru ve ıttılaı bulunmasın. Hem hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Alîm, o ferd-i mümtâzın
HAŞİYE__________
harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılaı bulunduğu hâlde ona karşı lâkayd kalsın, ehemmiyet vermesin. Hem hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm; onun dualarına lâkayd kalmadığı hâlde, o duaları kabûl etmesin.) Masnûat içinde en mümtâz şahsıyyet, Resûl-i Ekrem (asm)’dır. Her şeye muttali’ olan, ilim ve hikmeti her şeyi ihâta eden bir Alîm-i Hakim, hîç mümkün müdür ki; Resûl-i Ekrem (asm)’ın harekâtına, ya’nî namâz ve duasına lâ-kayd kalsın? Onun duasına, niyâzına, tazarruuna icâbet etmesin? O zât-ı Ekrem (asm), cin ve insi O’na îmân ve ibâdete da’vet etsin de, ona yardım etmesin?
Mâdem şu kâinâtta bir Mutasarrıf-ı Alîm-i Hakîm var. Hem mâdem şu kâinâtta en mümtâz şahsıyyet, Resûl-i Ekrem (asm)’dır. Hem mâdem o Alîm ve Hakîm olan Zât’ın, Habîb-i Ekrem (asm)’ın harekâtına vukuf ve ıttılaı vardır. O Habîb-i Ekrem (asm) ise, elini kaldırıp bütün kâinâtı arkasına alarak yalvarıyor. Hîç mümkün müdür ki, o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm, bu duaya karşı lâ-kayd kalsın? (Evet, zât-ı Ahmediyye (asm)’ın nûruyla alemin şekli değişti. İnsân ve bütün kâinâtın mâhiyyet-i hakikıyyeleri o nûr, o ziyâ ile inkişâf etti ve göründü ki: Şu kâinâtın mevcûdâtı; esmâ-i İlâhiyyeyi okutan birer mektûbât-ı Samedâniyye, birer muvazzaf me’mûr ve bekaya mazhar kıymetdâr ve ma’nidâr birer mevcûddurlar. Eğer o nûr olmasa idi, mevcûdât fenâ-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, ma’nâsız, fâidesiz, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evhâm içinde kalırdı.) O zât-ı Ekrem (asm), Kur’ân vâsıtasıyla kâinâtın şeklini değiştirmiştir. İnsân ve bütün kâinâtın mâhiyyet-i hakikıyyeleri o nûr ve ziyâ ile inkişâf etmiştir. O nûr olmazsa, kâinâtın ma’nâsı anlaşılmazdı. Mevcûdât-ı alem, fenâ-yı mutlaka mahkûm, kıymetsiz, ma’nâsız, fâidesiz, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı derekesine düşerdi. Fakat, nûr-i Kur’ân vâsıtasıyla mevcûdât-ı alem birer mektûb-i Samedânî, muvazzaf birer me’mûr ve Ellah’ın bin bir isminin âyînesi olduğu tebârüz etti. Mâdem Ellah bin bir ismiyle bâkidir, ölmez. Kâinâttaki bütün mevcûdât o esmâya âyîne olduğuna göre, onlar da bekaya mazhar olup yok olmazlar. Onlar hakkında yokluk yoktur, hâlden hâle geçiş vardır. O hâlde, ölüm i’tibârî bir hâdisedir. Bu mevcûdât, evvelâ emr-i İlâhî ile Levh-i Mahfûz’da yazıldı. Daha sonra vücûd-i haricî giyerek kudret dâiresine çıktı. Ölüm ile tekrâr ilim dâiresine ge- çer. Haşir sabâhı ile tekrâr vücûd-i haricî giyerek kudret dâiresine geçecektir. Mevcûdât-ı alem böylece dört merhaleden geçmiş olacaktır. Demek, mevcûdât, hâlden hâle, tavırdan tavra geçerek Bâki bir Zât’ın bâki esmâsına âyîne olup bâkileşiyor. O hâlde, mevcûdât; ademe, hîçliğe, yokluğa gitmiyor. Ehl-i küfür ve dalâlet, îmân nazarıyla bakmadığı için bu alemi, boş ve abes yaratılmış olarak görüyor.
(İşte, şu sırdandır ki: İnsânlar zât-ı Ahmediyye (asm)’ın duasına âmîn dedikleri
HAŞİYE__________
harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılaı bulunduğu hâlde ona karşı lâkayd kalsın, ehemmiyet vermesin. Hem hîç bir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm; onun dualarına lâkayd kalmadığı hâlde, o duaları kabûl etmesin.) Masnûat içinde en mümtâz şahsıyyet, Resûl-i Ekrem (asm)’dır. Her şeye muttali’ olan, ilim ve hikmeti her şeyi ihâta eden bir Alîm-i Hakim, hîç mümkün müdür ki; Resûl-i Ekrem (asm)’ın harekâtına, ya’nî namâz ve duasına lâ-kayd kalsın? Onun duasına, niyâzına, tazarruuna icâbet etmesin? O zât-ı Ekrem (asm), cin ve insi O’na îmân ve ibâdete da’vet etsin de, ona yardım etmesin?
Mâdem şu kâinâtta bir Mutasarrıf-ı Alîm-i Hakîm var. Hem mâdem şu kâinâtta en mümtâz şahsıyyet, Resûl-i Ekrem (asm)’dır. Hem mâdem o Alîm ve Hakîm olan Zât’ın, Habîb-i Ekrem (asm)’ın harekâtına vukuf ve ıttılaı vardır. O Habîb-i Ekrem (asm) ise, elini kaldırıp bütün kâinâtı arkasına alarak yalvarıyor. Hîç mümkün müdür ki, o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm, bu duaya karşı lâ-kayd kalsın? (Evet, zât-ı Ahmediyye (asm)’ın nûruyla alemin şekli değişti. İnsân ve bütün kâinâtın mâhiyyet-i hakikıyyeleri o nûr, o ziyâ ile inkişâf etti ve göründü ki: Şu kâinâtın mevcûdâtı; esmâ-i İlâhiyyeyi okutan birer mektûbât-ı Samedâniyye, birer muvazzaf me’mûr ve bekaya mazhar kıymetdâr ve ma’nidâr birer mevcûddurlar. Eğer o nûr olmasa idi, mevcûdât fenâ-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, ma’nâsız, fâidesiz, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evhâm içinde kalırdı.) O zât-ı Ekrem (asm), Kur’ân vâsıtasıyla kâinâtın şeklini değiştirmiştir. İnsân ve bütün kâinâtın mâhiyyet-i hakikıyyeleri o nûr ve ziyâ ile inkişâf etmiştir. O nûr olmazsa, kâinâtın ma’nâsı anlaşılmazdı. Mevcûdât-ı alem, fenâ-yı mutlaka mahkûm, kıymetsiz, ma’nâsız, fâidesiz, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı derekesine düşerdi. Fakat, nûr-i Kur’ân vâsıtasıyla mevcûdât-ı alem birer mektûb-i Samedânî, muvazzaf birer me’mûr ve Ellah’ın bin bir isminin âyînesi olduğu tebârüz etti. Mâdem Ellah bin bir ismiyle bâkidir, ölmez. Kâinâttaki bütün mevcûdât o esmâya âyîne olduğuna göre, onlar da bekaya mazhar olup yok olmazlar. Onlar hakkında yokluk yoktur, hâlden hâle geçiş vardır. O hâlde, ölüm i’tibârî bir hâdisedir. Bu mevcûdât, evvelâ emr-i İlâhî ile Levh-i Mahfûz’da yazıldı. Daha sonra vücûd-i haricî giyerek kudret dâiresine çıktı. Ölüm ile tekrâr ilim dâiresine ge- çer. Haşir sabâhı ile tekrâr vücûd-i haricî giyerek kudret dâiresine geçecektir. Mevcûdât-ı alem böylece dört merhaleden geçmiş olacaktır. Demek, mevcûdât, hâlden hâle, tavırdan tavra geçerek Bâki bir Zât’ın bâki esmâsına âyîne olup bâkileşiyor. O hâlde, mevcûdât; ademe, hîçliğe, yokluğa gitmiyor. Ehl-i küfür ve dalâlet, îmân nazarıyla bakmadığı için bu alemi, boş ve abes yaratılmış olarak görüyor.
(İşte, şu sırdandır ki: İnsânlar zât-ı Ahmediyye (asm)’ın duasına âmîn dedikleri
METİN
ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor. O esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.
ŞERH
tarihinde hiçbir yerde ve hiçbir zamanda O’nun gibi birisi bulunmamış ve bulunmayacaktır. (ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor. O esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.) O Zat (a.s.m), bütün alem namına bu duayı yaparken bin bir ism-i İlahiyi de şefaatçi yapıyor. Mesela; en büyük münacatı olan Cevşenü’l-Kebir’de bin bir ism-i İlahiyi şefaatçi edip her fıkranın sonunda
سُبْحَانَكَ يَا لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ خَلِّصْنَا وَ اَجِرْنَا وَ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ
diyor. O esmadan şefaat taleb ediyor. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Başta Resul-i Ekrem (a.s.m) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatın, her vakit dualarında, en ziyade اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ * نَجِّنَا مِنَ النَّارِ * خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahy ve şuhuda binaen onlarca kat’iyyet kesbeden Cehennem’den bizi hıfzeyle demeleri gösteriyor ki; nev’-i beşerin en büyük mes’elesi Cehennem’den kurtulmaktır. Ve kâinatın pekçok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikatı Cehennem’dir ki; bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryad ederler. “Bizi ondan kurtar” derler.”1
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, s. 232.
METİN
ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor. O esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.
ŞERH
tarihinde hiçbir yerde ve hiçbir zamanda O’nun gibi birisi bulunmamış ve bulunmayacaktır. (ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor. O esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.) O Zat (a.s.m), bütün alem namına bu duayı yaparken bin bir ism-i İlahiyi de şefaatçi yapıyor. Mesela; en büyük münacatı olan Cevşenü’l-Kebir’de bin bir ism-i İlahiyi şefaatçi edip her fıkranın sonunda
سُبْحَانَكَ يَا لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ خَلِّصْنَا وَ اَجِرْنَا وَ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ
diyor. O esmadan şefaat taleb ediyor. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Başta Resul-i Ekrem (a.s.m) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatın, her vakit dualarında, en ziyade اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ * نَجِّنَا مِنَ النَّارِ * خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahy ve şuhuda binaen onlarca kat’iyyet kesbeden Cehennem’den bizi hıfzeyle demeleri gösteriyor ki; nev’-i beşerin en büyük mes’elesi Cehennem’den kurtulmaktır. Ve kâinatın pekçok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikatı Cehennem’dir ki; bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryad ederler. “Bizi ondan kurtar” derler.”1
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, s. 232.
METİN
Eğer âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti.Haşiye
Haşiye Evet, âhirete nisbeten gayet dar bir sahîfe hükmünde olan rû-yi zemînde hadd ü hesâba gelmeyen harika san’at nümûnelerini ve haşir ve kıyâmetin misâllerini göstermek ve üç yüz bin kitâb hükmünde olan muntazam envâ-ı masnûatı, o tek sahîfede kemâl-i intizam ile yazıp derc etmek; elbette geniş olan alem-i âhirette latif ve muntazam Cennet’in binâsından ve îcâdından daha müşkildir. Evet, Cennet bahârdan ne kadar yüksek ise, o derece bahâr bahçelerinin hılkati, o Cennet’ten daha müşkildir ve hayretfezâdır denilebilir.
Evet baharımızda yer yüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlak’a, Cennet’in icadı nasıl ağır olabilir? Demek nasılki onun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.
ŞERH
(Eğer âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti.Haşiye
Evet baharımızda yer yüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlak’a, Cennet’in icadı nasıl ağır olabilir? Demek nasılki onun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.)
لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ Bu, hadis-i kudsidir. Bazı ulema,
HAŞİYE__________
(Evet, âhirete nisbeten gayet dar bir sahîfe hükmünde olan rû-yi zemînde hadd ü hesâba gelmeyen harika san’at nümûnelerini ve haşir ve kıyâmetin misâllerini göstermek ve üç yüz bin kitâb hükmünde olan muntazam envâ-ı masnûatı, o tek sahîfede kemâl-i intizam ile yazıp derc etmek; elbette geniş olan alem-i âhirette latif ve muntazam Cennet’in binâsından ve îcâdından daha müşkildir. Evet, Cennet bahârdan ne kadar yüksek ise, o derece bahâr bahçelerinin hılkati, o Cennet’ten daha müşkildir ve hayretfezâdır denilebilir.) O Zât-ı Kadîr, her bahâr mevsiminde üç yüz veyâ dört yüz bin çeşit mevcûdâtı küre-i Arz içinde yerleştiriyor. Cennet’in îcâdı mı zordur, yoksa bahârı îcâd etmek mi? Elbette Cennet’in îcâdı daha rahattır. Çünkü, bu kadar çeşit mahlûkatı her bahârda bu dar rû-yi zemînde îcâd etmek zordur. Cennet ise geniştir, hadsiz mahlûkatı orada yerleştirebilir. Bunu yapan Zât, onu daha rahat yapar. Faraza, haşrin vukuuna hîç bir esbâb-ı mûcibesi olmazsa bile, Seyyidimiz Muhammed-i Arabî (asm)’ın tek duası, Cennet’in îcâdına kâfî bir sebebdir.
METİN
Eğer âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti.Haşiye
Haşiye Evet, âhirete nisbeten gayet dar bir sahîfe hükmünde olan rû-yi zemînde hadd ü hesâba gelmeyen harika san’at nümûnelerini ve haşir ve kıyâmetin misâllerini göstermek ve üç yüz bin kitâb hükmünde olan muntazam envâ-ı masnûatı, o tek sahîfede kemâl-i intizam ile yazıp derc etmek; elbette geniş olan alem-i âhirette latif ve muntazam Cennet’in binâsından ve îcâdından daha müşkildir. Evet, Cennet bahârdan ne kadar yüksek ise, o derece bahâr bahçelerinin hılkati, o Cennet’ten daha müşkildir ve hayretfezâdır denilebilir.
Evet baharımızda yer yüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlak’a, Cennet’in icadı nasıl ağır olabilir? Demek nasılki onun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.
ŞERH
(Eğer âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti.Haşiye
Evet baharımızda yer yüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlak’a, Cennet’in icadı nasıl ağır olabilir? Demek nasılki onun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.)
لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ Bu, hadis-i kudsidir. Bazı ulema,
HAŞİYE__________
(Evet, âhirete nisbeten gayet dar bir sahîfe hükmünde olan rû-yi zemînde hadd ü hesâba gelmeyen harika san’at nümûnelerini ve haşir ve kıyâmetin misâllerini göstermek ve üç yüz bin kitâb hükmünde olan muntazam envâ-ı masnûatı, o tek sahîfede kemâl-i intizam ile yazıp derc etmek; elbette geniş olan alem-i âhirette latif ve muntazam Cennet’in binâsından ve îcâdından daha müşkildir. Evet, Cennet bahârdan ne kadar yüksek ise, o derece bahâr bahçelerinin hılkati, o Cennet’ten daha müşkildir ve hayretfezâdır denilebilir.) O Zât-ı Kadîr, her bahâr mevsiminde üç yüz veyâ dört yüz bin çeşit mevcûdâtı küre-i Arz içinde yerleştiriyor. Cennet’in îcâdı mı zordur, yoksa bahârı îcâd etmek mi? Elbette Cennet’in îcâdı daha rahattır. Çünkü, bu kadar çeşit mahlûkatı her bahârda bu dar rû-yi zemînde îcâd etmek zordur. Cennet ise geniştir, hadsiz mahlûkatı orada yerleştirebilir. Bunu yapan Zât, onu daha rahat yapar. Faraza, haşrin vukuuna hîç bir esbâb-ı mûcibesi olmazsa bile, Seyyidimiz Muhammed-i Arabî (asm)’ın tek duası, Cennet’in îcâdına kâfî bir sebebdir.
METİN
Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubudiyetiyle de âhiretin kapısını açar.
عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَ دَارِ الْجِنَانِ * اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَبِيبُ الَّذ۪ى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ و فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ عَلٰى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَ عَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الْمُرْسَل۪ينَ آمِينَ
ŞERH
Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubudiyetiyle de âhiretin kapısını açar.
عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَ دَارِ الْجِنَانِ * اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَبِيبُ الَّذ۪ى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ و فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ عَلٰى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَ عَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الْمُرْسَل۪ينَ آمِينَ
Müellif (r.a)’ın, “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risaletiyle dünyanın kapısını açtığı” cümlesinden murad; şayet Resul-i Ekrem (a.s.m) yaratılmamış olsaydı, dünya ve içindekiler de yaratılmayacaktı, demektir. Yani O’nun risaleti olmasaydı, hiçbir peygamber, peygamber olmazdı. Zira bütün peygamberlerin peygamberi, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Diğer peygamberler, zaman i’tibâriyle Resûl-i Ekrem (a.s.m)’dan önce geldikleri için, O’na vekâleten risâlet vazîfelerini yapmışlardır. Zîrâ risâlet esâs i’tibâriyle birdir. O da Resûl-i Ekrem (a.s.m)’ın risâletidir. Diğer peygamberlerin risâleti ise, tebeîdir.
Resul-i Ekrem (a.s.m) nübuvvetinin ilk zamanlarında Mekke’de diyordu ki; “Yunus (a.s) benden büyüktür. Bu nedenle benim O’ndan büyük olduğumu söylemeyin.” Ama sonra kendisine Cenab-ı Hak bildirdi ki, hakikat öyle değil. “Yunus’un peygamber olması için, senin peygamberliğini kabul etmesini O’na şart koşmuşum.” Eğer Cenab-ı Hak, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı yaratmasaydı, bu dünyayı yaratmazdı.
METİN
Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubudiyetiyle de âhiretin kapısını açar.
عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَ دَارِ الْجِنَانِ * اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَبِيبُ الَّذ۪ى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ و فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ عَلٰى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَ عَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الْمُرْسَل۪ينَ آمِينَ
ŞERH
Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubudiyetiyle de âhiretin kapısını açar.
عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَ دَارِ الْجِنَانِ * اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَبِيبُ الَّذ۪ى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ و فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ عَلٰى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَ عَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الْمُرْسَل۪ينَ آمِينَ
Müellif (r.a)’ın, “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risaletiyle dünyanın kapısını açtığı” cümlesinden murad; şayet Resul-i Ekrem (a.s.m) yaratılmamış olsaydı, dünya ve içindekiler de yaratılmayacaktı, demektir. Yani O’nun risaleti olmasaydı, hiçbir peygamber, peygamber olmazdı. Zira bütün peygamberlerin peygamberi, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır. Diğer peygamberler, zaman i’tibâriyle Resûl-i Ekrem (a.s.m)’dan önce geldikleri için, O’na vekâleten risâlet vazîfelerini yapmışlardır. Zîrâ risâlet esâs i’tibâriyle birdir. O da Resûl-i Ekrem (a.s.m)’ın risâletidir. Diğer peygamberlerin risâleti ise, tebeîdir.
Resul-i Ekrem (a.s.m) nübuvvetinin ilk zamanlarında Mekke’de diyordu ki; “Yunus (a.s) benden büyüktür. Bu nedenle benim O’ndan büyük olduğumu söylemeyin.” Ama sonra kendisine Cenab-ı Hak bildirdi ki, hakikat öyle değil. “Yunus’un peygamber olması için, senin peygamberliğini kabul etmesini O’na şart koşmuşum.” Eğer Cenab-ı Hak, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı yaratmasaydı, bu dünyayı yaratmazdı.
ŞERH
Çünkü dünyanın yaratılış gayesi, esma-i hüsnaya ayine olmaktır. Bu gayeyi en âlâ bir şekilde tahakkuk ettiren de hiç şübhesiz Habibullah (a.s.m)’dır. Mevcudat-ı âlemin kıymeti şu üç şekilde tahakkuk eder:
1) Me’murin-i İlahiyedir.
2) Merayay-ı Subhaniyedir.
3) Mektubat-ı Samedaniyedir.
Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirir.”1
Kâinat; erbab-ı dıle (kalb ehline) üç tarzda görünür:
Birincisi: لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ kelimesini zikreden bir zakirdir.
İkincisi: Cennet ve Cehennemin nümunesidir. İyiler “Ya Cemil” diyor, kötüler “Ya Celil” diyor.
Üçüncüsü: Cenab-ı Hakkın bin bir ismini ehl-i aşka gösteren bir ayinedir.
Demek kâinat, bir cihette nur-u Muhammediyi, bir cihette haşri, bir cihette de bin bir ismiyle Cenab-ı Hakkı gösteren bir ayinedir. Nur-u Muhammedî (a.s.m) bu âlemden çekilse bu manalar anlaşılmaz.
Müellif (r.a)’ın bu Beşinci Hakikat’te beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve şefkat-i İlahiyeyi ve ubudiyet-i Muhammediyeyi (a.s.m) beyan eden sair ayetlerden2 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 1. Nükte, s. 320.
[2] Meryem, 19:2-9; Âl-i Imrân, 3: 35; Ankebût, 29:63; Rûm, 30:19; Bakara, 2:186 gibi.
ŞERH
Çünkü dünyanın yaratılış gayesi, esma-i hüsnaya ayine olmaktır. Bu gayeyi en âlâ bir şekilde tahakkuk ettiren de hiç şübhesiz Habibullah (a.s.m)’dır. Mevcudat-ı âlemin kıymeti şu üç şekilde tahakkuk eder:
1) Me’murin-i İlahiyedir.
2) Merayay-ı Subhaniyedir.
3) Mektubat-ı Samedaniyedir.
Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirir.”1
Kâinat; erbab-ı dıle (kalb ehline) üç tarzda görünür:
Birincisi: لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ kelimesini zikreden bir zakirdir.
İkincisi: Cennet ve Cehennemin nümunesidir. İyiler “Ya Cemil” diyor, kötüler “Ya Celil” diyor.
Üçüncüsü: Cenab-ı Hakkın bin bir ismini ehl-i aşka gösteren bir ayinedir.
Demek kâinat, bir cihette nur-u Muhammediyi, bir cihette haşri, bir cihette de bin bir ismiyle Cenab-ı Hakkı gösteren bir ayinedir. Nur-u Muhammedî (a.s.m) bu âlemden çekilse bu manalar anlaşılmaz.
Müellif (r.a)’ın bu Beşinci Hakikat’te beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve şefkat-i İlahiyeyi ve ubudiyet-i Muhammediyeyi (a.s.m) beyan eden sair ayetlerden2 muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
[1] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 1. Nükte, s. 320.
[2] Meryem, 19:2-9; Âl-i Imrân, 3: 35; Ankebût, 29:63; Rûm, 30:19; Bakara, 2:186 gibi.
METİN
ALTINCI HAKİKAT: Bab-ı Haşmet ve Sermediyyet olup, İsm-i Celil ve Bâkî cilvesidir.
ŞERH
(ALTINCI HAKİKAT: Bab-ı Haşmet ve Sermediyyet olup, İsm-i Celil ve Bâkî cilvesidir.)
Müellif (r.a) bu Altıncı Hakikat’te dahi evvela kainattaki asar üzerinde tezahür eden haşmet ve sermediyet fiillerini nazara veriyor. Bu fiiller birer kapı gibi olup arkalarında iki hakikat görünüyor:
Biri: Celil ve Baki isimleri ile müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti.
Diğeri: Haşir hakikati.
Evet bu alemde bir haşmet ve bir azamet vardır. Ancak o haşmet ve azametin asarı bir müddet göründükten sonra, her şey zeval ve fenaya mahkum olup zahiren ademe gider. Bu hal ise, o nihayetsiz haşmet ve azamete zıddır. Şimdi alemde müşahede edilen bu haşmet ve azametin bazı delillerini serdedeceğiz. Şöyle ki:
1-Gece ve gündüzün deveranı,
2-Mevsimlerin tebeddülü,
3- Senelerin değişmesi,
4-Asırların inkılâbı ve her asırda hayata mazhar olan insanların zeval ve fenası,
5-Devirlerin tahavvülü,
6-Küre-i arzın dönüşü,
7- Güneşin dönüşü,
8-Ayın dönüşü,
9-Yıldızların hareketi.
Alemde görünen mezkûr tebeddülat ve tahavvülata bağlı olarak bahar mevsiminde dört yüz bin nebatat ve hayvanat taifeleri vücuda geliyor. Vücuda gelen bu mevcudatın kısa bir müddet sonra vefat etmesi, bir haşmet fiilini gösteriyor. Haşmet fiili ise, Celil ismiyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini gösterir. Demek böyle haşmetli bir icraatta bulunan bir Zat, bu mevcudat-ı alemi kararında durdurmuyor, zeval ve fenaya mahkum ediyor. Geceden sonra
METİN
ALTINCI HAKİKAT: Bab-ı Haşmet ve Sermediyyet olup, İsm-i Celil ve Bâkî cilvesidir.
ŞERH
(ALTINCI HAKİKAT: Bab-ı Haşmet ve Sermediyyet olup, İsm-i Celil ve Bâkî cilvesidir.)
Müellif (r.a) bu Altıncı Hakikat’te dahi evvela kainattaki asar üzerinde tezahür eden haşmet ve sermediyet fiillerini nazara veriyor. Bu fiiller birer kapı gibi olup arkalarında iki hakikat görünüyor:
Biri: Celil ve Baki isimleri ile müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti.
Diğeri: Haşir hakikati.
Evet bu alemde bir haşmet ve bir azamet vardır. Ancak o haşmet ve azametin asarı bir müddet göründükten sonra, her şey zeval ve fenaya mahkum olup zahiren ademe gider. Bu hal ise, o nihayetsiz haşmet ve azamete zıddır. Şimdi alemde müşahede edilen bu haşmet ve azametin bazı delillerini serdedeceğiz. Şöyle ki:
1-Gece ve gündüzün deveranı,
2-Mevsimlerin tebeddülü,
3- Senelerin değişmesi,
4-Asırların inkılâbı ve her asırda hayata mazhar olan insanların zeval ve fenası,
5-Devirlerin tahavvülü,
6-Küre-i arzın dönüşü,
7- Güneşin dönüşü,
8-Ayın dönüşü,
9-Yıldızların hareketi.
Alemde görünen mezkûr tebeddülat ve tahavvülata bağlı olarak bahar mevsiminde dört yüz bin nebatat ve hayvanat taifeleri vücuda geliyor. Vücuda gelen bu mevcudatın kısa bir müddet sonra vefat etmesi, bir haşmet fiilini gösteriyor. Haşmet fiili ise, Celil ismiyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini gösterir. Demek böyle haşmetli bir icraatta bulunan bir Zat, bu mevcudat-ı alemi kararında durdurmuyor, zeval ve fenaya mahkum ediyor. Geceden sonra
ŞERH
Artık sizin varlık alanına gelmeniz takdir edilmiştir. Siz razı olsanız da olmasanız da her hâlde vücuda geleceksinizdir. (Onlar da kendi rızalarıyla, emrine itaat ederek vücuda geldik, dediler.) Yâni: Halık-ı Alem, her neyi vücuda getirmeyi irâde buyurursa, o şey vücuda gelir. Kudret-i İlahiye o kadar tesir edicidir ki, ona hiçbir kimse muhalefet edemez.”
فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ى يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ى كُلِّ سَمَاءٍ اَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
“(Artık) alemlerin Rabbi (onları) o gök âlemlerini (yedi gök) yedi muazzam tabaka (olmak üzere iki günde tamamladı.) Yeryüzünün yaradılışına mahsus olan dört günden başka iki günlük bir müddet içinde de bütün gökler vücuda getirilmiş, gökler ile yerin yaradılışı altı günlük bir müddet içinde tamam olmuş oldu. Arzın yaratılışı iki gün, içindekilerin yaratılışı iki gün, göklerin yaratılışı da iki gün zarfında olmuştur. (Ve) Rabbu’l-Alemin, (her gökte ona âid emri vahy eyledi.) Her semaya ahvaline müteallik emrini ve vazifesini vahyetti veya her semada bulunan meleklere emrini vahyetti. (Ve) O Rabbu’l-Alemin buyuruyor ki: (dünya göğünü de kandiller ile süsledik.) Güneş, ay ve yıldızlarla tezyin ettik. (Ve) onları (muhafaza ettik,) yürüyüşlerinde birbirine çarpmaktan, muntazam bir harekete muhalefet etmekten veya şeytanların istirak-ı sem’inden (kulak hırsızlığından) koruduk, kıyamete kadar onlara öyle bir intizam ve bir ihtişam nasip buyurduk. (İşte o) beyân olunan eserler (Azîz) emri her şeye galip olan ve her şeyi hakkıyla (bilen Ellah’ın takdiridir.) Bütün bu eserler, o Zat-ı Akdes’in ilim, irade ve kudretiyle vücuda gelmiştir.”1
“Resulullah (s.a.v) buyuruyor ki: “Ellahu Teala, Pazar ve pazartesi günleri müddetinde küre-i arzı yarattı. Salı günü dağları, çarşamba günü suları, ağaçları, hayvanatı yarattı. Perşembe günü semayı, Cuma günü ayı, Güneşi, yıldızları ve melekleri yarattı. Cuma gününün son saatine tesadüf eden zamanda ise Hazret-i Adem’i yarattı.”2
A’raf suresinin 54. ayet-i kerimesinde ise rububiyet-i İlahiye şöyle tavsif edilmektedir:
[1] Fussilet, 41:9-12.
[2] Hulâsatü’l-Beyân.
ŞERH
Artık sizin varlık alanına gelmeniz takdir edilmiştir. Siz razı olsanız da olmasanız da her hâlde vücuda geleceksinizdir. (Onlar da kendi rızalarıyla, emrine itaat ederek vücuda geldik, dediler.) Yâni: Halık-ı Alem, her neyi vücuda getirmeyi irâde buyurursa, o şey vücuda gelir. Kudret-i İlahiye o kadar tesir edicidir ki, ona hiçbir kimse muhalefet edemez.”
فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ى يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ى كُلِّ سَمَاءٍ اَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
“(Artık) alemlerin Rabbi (onları) o gök âlemlerini (yedi gök) yedi muazzam tabaka (olmak üzere iki günde tamamladı.) Yeryüzünün yaradılışına mahsus olan dört günden başka iki günlük bir müddet içinde de bütün gökler vücuda getirilmiş, gökler ile yerin yaradılışı altı günlük bir müddet içinde tamam olmuş oldu. Arzın yaratılışı iki gün, içindekilerin yaratılışı iki gün, göklerin yaratılışı da iki gün zarfında olmuştur. (Ve) Rabbu’l-Alemin, (her gökte ona âid emri vahy eyledi.) Her semaya ahvaline müteallik emrini ve vazifesini vahyetti veya her semada bulunan meleklere emrini vahyetti. (Ve) O Rabbu’l-Alemin buyuruyor ki: (dünya göğünü de kandiller ile süsledik.) Güneş, ay ve yıldızlarla tezyin ettik. (Ve) onları (muhafaza ettik,) yürüyüşlerinde birbirine çarpmaktan, muntazam bir harekete muhalefet etmekten veya şeytanların istirak-ı sem’inden (kulak hırsızlığından) koruduk, kıyamete kadar onlara öyle bir intizam ve bir ihtişam nasip buyurduk. (İşte o) beyân olunan eserler (Azîz) emri her şeye galip olan ve her şeyi hakkıyla (bilen Ellah’ın takdiridir.) Bütün bu eserler, o Zat-ı Akdes’in ilim, irade ve kudretiyle vücuda gelmiştir.”1
“Resulullah (s.a.v) buyuruyor ki: “Ellahu Teala, Pazar ve pazartesi günleri müddetinde küre-i arzı yarattı. Salı günü dağları, çarşamba günü suları, ağaçları, hayvanatı yarattı. Perşembe günü semayı, Cuma günü ayı, Güneşi, yıldızları ve melekleri yarattı. Cuma gününün son saatine tesadüf eden zamanda ise Hazret-i Adem’i yarattı.”2
A’raf suresinin 54. ayet-i kerimesinde ise rububiyet-i İlahiye şöyle tavsif edilmektedir:
[1] Fussilet, 41:9-12.
[2] Hulâsatü’l-Beyân.
METİN
sermedi, baki bir daire-i haşmet ve ebedi, âlî bir medar-ı Rububiyeti icad etmesin!
ŞERH
“(Muhakkak Rabbiniz,) Sizi yaratan, yaşatan, terbiye eden (O Ellahu Teâlâ’dır ki,) nihayetsiz kudretiyle (gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istiva buyurdu.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. O Rabu’l-Alemin, (her işi) her dilediği şeyi (idare ediyor.) Bunların hakkında hikmetinin gereğine göre kudreti ve irâdesi hükümran oluyor. Gökleri ve yeri tanzim ediyor. Bir kısım mahlukatı hayata mazhar ederken, bir kısmını da ölümle hayattan terhis ediyor. Bütün kâinatın işlerinin idaresi O Rabb-i Zülcelal’e aittir.” 1
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
“(Ve) Kur’an-ı Kerim’i indiren Yüce Ellah (c.c), (O Rahman olan Zattır ki,) bütün eserleri, bütün hükümleri birer rahmet ve merhamet eseri bulunan O Zat-ı Akdes’dir ki, (arş üzerine hâkim olmuştur.) O’nun saltanat-ı rububiyeti bütün kâinatı ihata etmiştir, O’nun hükmü bütün âlemlerde geçerlidir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’i idirmiş olması da O’nun rahmetinin eseridir. Artık öyle bir rahmet eseri insanlık için, elbette saadete vesile olur, zahmet ve meşakkate asla sebebiyet vermiş olamaz.”2
Mezkur ayet-i kerimelerin sarahatiyle; -teşbihte hata olmasın- bir sultan gibi Arş’tan bütün kainatı terbiye ve idaresi altına alan ve bununla nihayetsiz bir haşmet ve saltanat sahibi bir zat olduğunu gösteren bir Zat-ı Zülcelal, hiç mümkün müdür ki; bu saltanatını faniler üzerinde durdursun.
Madem bu kainatın Rabbi, Celil’dir. Elbette O’nun celaline yakışacak baki bir âlemi olacaktır. Bu fani alem, O Celil’e layık bir ayine olamaz. Öyle ise hiç mümkün müdür ki; böyle bir haşmet-i rububiyet, (sermedi, baki bir daire-i haşmet ve ebedi, âlî bir medar-ı Rububiyeti) Cenneti (icad etmesin!)
Bu kâinatta zerreden Arş’a kadar her şeyin bir emir tahtında ve bir kanun dairesinde hareket ettiği müşahede edilmektedir. Bu eser, haşmet ve saltanat fiillerine delalet eder. Bu filler ise, Celil bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini
[1] Yûnus, 10:3.
[2] Táhâ, 20:5. Ayrıca bu konu ile alâkalı olarak Ra‘d, 13:2; Furkán, 25:59; Secde, 32:4; Hadîd, 57:4. âyetlerine mürâcaat edilsin.
METİN
sermedi, baki bir daire-i haşmet ve ebedi, âlî bir medar-ı Rububiyeti icad etmesin!
ŞERH
“(Muhakkak Rabbiniz,) Sizi yaratan, yaşatan, terbiye eden (O Ellahu Teâlâ’dır ki,) nihayetsiz kudretiyle (gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istiva buyurdu.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. O Rabu’l-Alemin, (her işi) her dilediği şeyi (idare ediyor.) Bunların hakkında hikmetinin gereğine göre kudreti ve irâdesi hükümran oluyor. Gökleri ve yeri tanzim ediyor. Bir kısım mahlukatı hayata mazhar ederken, bir kısmını da ölümle hayattan terhis ediyor. Bütün kâinatın işlerinin idaresi O Rabb-i Zülcelal’e aittir.” 1
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
“(Ve) Kur’an-ı Kerim’i indiren Yüce Ellah (c.c), (O Rahman olan Zattır ki,) bütün eserleri, bütün hükümleri birer rahmet ve merhamet eseri bulunan O Zat-ı Akdes’dir ki, (arş üzerine hâkim olmuştur.) O’nun saltanat-ı rububiyeti bütün kâinatı ihata etmiştir, O’nun hükmü bütün âlemlerde geçerlidir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’i idirmiş olması da O’nun rahmetinin eseridir. Artık öyle bir rahmet eseri insanlık için, elbette saadete vesile olur, zahmet ve meşakkate asla sebebiyet vermiş olamaz.”2
Mezkur ayet-i kerimelerin sarahatiyle; -teşbihte hata olmasın- bir sultan gibi Arş’tan bütün kainatı terbiye ve idaresi altına alan ve bununla nihayetsiz bir haşmet ve saltanat sahibi bir zat olduğunu gösteren bir Zat-ı Zülcelal, hiç mümkün müdür ki; bu saltanatını faniler üzerinde durdursun.
Madem bu kainatın Rabbi, Celil’dir. Elbette O’nun celaline yakışacak baki bir âlemi olacaktır. Bu fani alem, O Celil’e layık bir ayine olamaz. Öyle ise hiç mümkün müdür ki; böyle bir haşmet-i rububiyet, (sermedi, baki bir daire-i haşmet ve ebedi, âlî bir medar-ı Rububiyeti) Cenneti (icad etmesin!)
Bu kâinatta zerreden Arş’a kadar her şeyin bir emir tahtında ve bir kanun dairesinde hareket ettiği müşahede edilmektedir. Bu eser, haşmet ve saltanat fiillerine delalet eder. Bu filler ise, Celil bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini
[1] Yûnus, 10:3.
[2] Táhâ, 20:5. Ayrıca bu konu ile alâkalı olarak Ra‘d, 13:2; Furkán, 25:59; Secde, 32:4; Hadîd, 57:4. âyetlerine mürâcaat edilsin.
ŞERH
“Ey Resulüm! Eski ümmetlere Tevrat ve İncil gibi kitapları verdik. (Ve sana) Kur’an-ı Kerim’den ibaret olan (kitabı da kendisinden evvelki) semavî her (kitabı) diğer peygamberlere verilmiş olan kitapların tümünü (tasdik edici ve onların birer ilâhî kitap olduğuna şahit olmak üzere hak olarak) hakikate tercüman, tam bir doğruluk ve hikmetle vasıflanmış bir halde (indirdik.) (Artık) sana müracaat eden ehl-i kitap ve diğerlerinin (aralarında Ellah Teâlâ’nın) sana (indirmiş olduğu) o apaçık kitabın hükümleri (ile hükmet ve sana gelen haktan) ahkam-ı Kur’aniyeden ayrılıp da (onların) o müracaat edecek olanların (hevalarına) gayr-ı meşru arzularına (tâbi olma.) Zira böyle bir hareket, Ellah’ın hükmüne muhalefettir, büyük sorumluluğu gerektirir.”1
وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَاءَ هُمْ
“Resulüm! Kur’an-ı Kerim’i sana hak olarak indirdik. (Ve) sana emreyledik ki, insanlar arasında Ellahu Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmet.) Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini tatbik eyle (ve onların arzularına tâbi olma.)”2
اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا اَرٰيكَ اللّٰهُ
“Resulüm! (Şüphesiz biz sana kitabı) Kur’an-ı Kerim’i (hak olarak) bütün açıklamaları adalete, hak ve hikmete uygun bulunarak (indirdik ki, insanlar arasında) meydana gelen davalarda, anlaşmazlıklarda (Cenab-ı Hak’kın sana) gösterdiği (bildirdiği) vahyeylediği (şekilde hükmedesin,) hükmü açık olan o kitabın hükümlerine muhalefette bulunmayasın”3
Demek peygamberlerin en birinci vazifesi, ahkâm-ı İlahiyeyi tatbik ve icra etmektir. Bununla beraber nev-i beşer içinde bir kısmı o ahkâma itaat etmekle o haşmet-i saltanata boyun eğerken; bir kısmı da o ahkâmı inkâr etmekle ve icra ve tatbikine de karşı çıkmakla o haşmet-i saltanata muaraza ediyor. Kur’an, bu iki güruhtan şöyle haber vermektedir:
وَاِذَا دُعُوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ
[1] Mâide, 5:48.
[2] Mâide, 5:49.
[3] Nisâ, 4:105.
ŞERH
“Ey Resulüm! Eski ümmetlere Tevrat ve İncil gibi kitapları verdik. (Ve sana) Kur’an-ı Kerim’den ibaret olan (kitabı da kendisinden evvelki) semavî her (kitabı) diğer peygamberlere verilmiş olan kitapların tümünü (tasdik edici ve onların birer ilâhî kitap olduğuna şahit olmak üzere hak olarak) hakikate tercüman, tam bir doğruluk ve hikmetle vasıflanmış bir halde (indirdik.) (Artık) sana müracaat eden ehl-i kitap ve diğerlerinin (aralarında Ellah Teâlâ’nın) sana (indirmiş olduğu) o apaçık kitabın hükümleri (ile hükmet ve sana gelen haktan) ahkam-ı Kur’aniyeden ayrılıp da (onların) o müracaat edecek olanların (hevalarına) gayr-ı meşru arzularına (tâbi olma.) Zira böyle bir hareket, Ellah’ın hükmüne muhalefettir, büyük sorumluluğu gerektirir.”1
وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَاءَ هُمْ
“Resulüm! Kur’an-ı Kerim’i sana hak olarak indirdik. (Ve) sana emreyledik ki, insanlar arasında Ellahu Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmet.) Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini tatbik eyle (ve onların arzularına tâbi olma.)”2
اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا اَرٰيكَ اللّٰهُ
“Resulüm! (Şüphesiz biz sana kitabı) Kur’an-ı Kerim’i (hak olarak) bütün açıklamaları adalete, hak ve hikmete uygun bulunarak (indirdik ki, insanlar arasında) meydana gelen davalarda, anlaşmazlıklarda (Cenab-ı Hak’kın sana) gösterdiği (bildirdiği) vahyeylediği (şekilde hükmedesin,) hükmü açık olan o kitabın hükümlerine muhalefette bulunmayasın”3
Demek peygamberlerin en birinci vazifesi, ahkâm-ı İlahiyeyi tatbik ve icra etmektir. Bununla beraber nev-i beşer içinde bir kısmı o ahkâma itaat etmekle o haşmet-i saltanata boyun eğerken; bir kısmı da o ahkâmı inkâr etmekle ve icra ve tatbikine de karşı çıkmakla o haşmet-i saltanata muaraza ediyor. Kur’an, bu iki güruhtan şöyle haber vermektedir:
وَاِذَا دُعُوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ
[1] Mâide, 5:48.
[2] Mâide, 5:49.
[3] Nisâ, 4:105.
ŞERH
“İman ve itaat iddiasında sadık olmayanlar, herhangi bir hâdiseden dolayı (aralarında hükmetmesi için Ellah’a) Cenab-ı Hak’kın kitabına (ve Resulüne) O’nun sünnetine (davet olundukları vakit de onlardan bir fırka hemen kaçıverirler,) haklarında ilâhi bir hükmün tatbikini istemezler, kendilerinin haksız oldukları, Resûlullahın ise adaletten ayrılmayacağını bildikleri için Resûl-i Ekrem’in hükmüne razı olmayarak O’na müracaattan kaçınırlar.”1
اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذَا دُعُوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Hakiki mü’minlere gelince (aralarında hükmetmek için Ellah’a) Ellah’ın kitabı olan Kur’an’a (ve) hakkı tatbike memur olan, kendi heva-i nefsinden bir şey söylemeyip Cenab-ı Hak’kın kendisine vahiy ve ilham buyurduğu hükümleri tatbik edecek bulunan (Peygamberine) O’nun sünnet-i seniyyesine (davet olundukları zaman, müminlerin sözü ancak “işittik” ve itaat ettik demeleridir.) Yani: Onlar, kitab ve sünnete davet edilince hemen icabed ederler ve haklarında verilecek hükme -isterse, aleyhlerinde olsun- razı olurlar. Çünkü bilirler ki, Ellah ve Resulü, hak ve adaletten ayrılmaz. İşte müminlere lâyık olan da böyle icabet ve itaattan ibarettir, (ve işte dünya ve ahirette kurtuluşa ermiş olanlar da yalnız onlardır.)”2
Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan haşmet-i saltanat-ı İlahiyeyi inkar ve o saltanata isyan ile mukabele edenlerin su-i akibetini şöyle haber vermektedir:
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا اَبَدًا
“(Ve her kim Ellah’a ve O’nun Resulüne isyan ederse) Cenab-ı Hak’kın emirlerini ve yasaklarını reddeder, Peygamberlerini yalanlarsa, (onun için Cehennem ateşi vardır.) O yanmaya mahkûmdur. (Orada) O Cehennemde (ebediyen kalıcılar olmak üzere.) Öyle devamlı şekilde azap görüp duracaktır.”3
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا ف۪يهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
[1] Nûr, 24:48.
[2] Nûr, 24:51.
[3] Cin, 72:23.
ŞERH
“İman ve itaat iddiasında sadık olmayanlar, herhangi bir hâdiseden dolayı (aralarında hükmetmesi için Ellah’a) Cenab-ı Hak’kın kitabına (ve Resulüne) O’nun sünnetine (davet olundukları vakit de onlardan bir fırka hemen kaçıverirler,) haklarında ilâhi bir hükmün tatbikini istemezler, kendilerinin haksız oldukları, Resûlullahın ise adaletten ayrılmayacağını bildikleri için Resûl-i Ekrem’in hükmüne razı olmayarak O’na müracaattan kaçınırlar.”1
اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذَا دُعُوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Hakiki mü’minlere gelince (aralarında hükmetmek için Ellah’a) Ellah’ın kitabı olan Kur’an’a (ve) hakkı tatbike memur olan, kendi heva-i nefsinden bir şey söylemeyip Cenab-ı Hak’kın kendisine vahiy ve ilham buyurduğu hükümleri tatbik edecek bulunan (Peygamberine) O’nun sünnet-i seniyyesine (davet olundukları zaman, müminlerin sözü ancak “işittik” ve itaat ettik demeleridir.) Yani: Onlar, kitab ve sünnete davet edilince hemen icabed ederler ve haklarında verilecek hükme -isterse, aleyhlerinde olsun- razı olurlar. Çünkü bilirler ki, Ellah ve Resulü, hak ve adaletten ayrılmaz. İşte müminlere lâyık olan da böyle icabet ve itaattan ibarettir, (ve işte dünya ve ahirette kurtuluşa ermiş olanlar da yalnız onlardır.)”2
Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan haşmet-i saltanat-ı İlahiyeyi inkar ve o saltanata isyan ile mukabele edenlerin su-i akibetini şöyle haber vermektedir:
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا اَبَدًا
“(Ve her kim Ellah’a ve O’nun Resulüne isyan ederse) Cenab-ı Hak’kın emirlerini ve yasaklarını reddeder, Peygamberlerini yalanlarsa, (onun için Cehennem ateşi vardır.) O yanmaya mahkûmdur. (Orada) O Cehennemde (ebediyen kalıcılar olmak üzere.) Öyle devamlı şekilde azap görüp duracaktır.”3
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا ف۪يهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
[1] Nûr, 24:48.
[2] Nûr, 24:51.
[3] Cin, 72:23.
ŞERH
O haşmet-i saltanat sahibi her ne kadar bu dünyada itaat edenlere bazen mükâfat, itaat etmeyenlere de bazen ceza veriyorsa da, o mükâfat ve ceza o nihayetsiz haşmet-i saltanata muvafık düşmüyor. Bununla beraber bu dünyada peygamberlere ve onlara tabi olanlara gelen necat, ahiretteki ebedi mükâfatı ihsas ettiriyor. O nurani güruha muhalefet edenlere gelen azab dahi ahiretteki ebedi cezayı ihsas ediyor. Resul-i Ekrem (a.s.m) dışındaki peygamberler, belli kavimlere ve belli zamanlara gönderilmişlerdir. Bundan dolayı o peygamberlere isyan edenler, azab-ı isti’sal ile helak olup gitmişlerdir. Ad, Semud kavimleri gibi. Resul-i Ekrem (a.s.m) ise, bütün zamanlara, bütün mekânlara ve bütün insanlara, belki bütün âlemlere peygamber olarak gönderildiği için, O’na indirilen ahkâmı red ve inkâr edenlere veya o ahkâmın icra ve tatbikine taraftar olmayanlara karşı kendisi ve ümmeti cihad ile me’mur kılınmışlardır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), cihad peygamberidir. Demek cihad, haşmet-i saltanat-ı İahiyenin icra ve tatbikini bütün âlemde izhar etmek, beşeri sultaları kırıp İlahi nizamı hâkim kılmak içindir. Tabir-i diğerle cihad, ahkâm-ı İlahiyenin icra ve tatbiki önünde sed gibi duran ehl-i küfrü bertaraf etmek için taraf-ı İlahiden mü’minlere farz kılınmıştır.
Hem peygamberler, şu alemin fenasıyla Baki bir Zatın vücudunu ve O Baki Zatın baki bir alemi olduğunu nev-i beşere müjde vermişlerdir. O müjdeye mazhar olabilmek için, nev-i beşere iman ve itaat yolunu göstermişler, iman ve itaatten yüz çevirenleri ise, Cehennemle tehdid etmişlerdir.
Haşir Risalesi’nin başından buraya kadar tekrar ettiğimiz bir kaide vardır. O da şudur ki: Müellif (r.a), Risale-i Nur eserlerinde, evvela âsârı nazara veriyor, sonra herbir eser ve san’at içinde Cenab-ı Hakk’ın bütün eser ve san’atını isbat ediyor. Sonra o asar ve san’at üzerinde ef’al-i İlahiyeyi ispat ediyor. Asâr içinde, icraat-ı Rabbaniye ve ef’al-i İlahiyeyi isbat ederken, bu sefer herbir fiil içinde bütün ef’ali ispat ediyor. Sonra o fiil içinde bir veya birkaç ism-i İlahi’yi isbat ediyor. Bundan sonra her bir isim içinde bütün esma-i İlahiyeyi isbat ediyor. Sonra bir isim içinde bir sıfat-ı İlahiyyeyi isbat ediyor. Sonra o sıfat içinde de bütün sıfatları isbat ediyor. Sonra her bir sıfat içerisinde şuunat-ı İlahiyeyi isbat eder. Her bir şe’nde de bütün şuunatı isbat ediyor. Neticede Zat-ı Akdes-i İlahiyi ehl-i akla aklıyla, ehl-i kalbe de kalb basiretiyle gösteriyor.
Umum Risale-i Nur’da metod bu iken, Haşir Risalesi’nde ise;
ŞERH
O haşmet-i saltanat sahibi her ne kadar bu dünyada itaat edenlere bazen mükâfat, itaat etmeyenlere de bazen ceza veriyorsa da, o mükâfat ve ceza o nihayetsiz haşmet-i saltanata muvafık düşmüyor. Bununla beraber bu dünyada peygamberlere ve onlara tabi olanlara gelen necat, ahiretteki ebedi mükâfatı ihsas ettiriyor. O nurani güruha muhalefet edenlere gelen azab dahi ahiretteki ebedi cezayı ihsas ediyor. Resul-i Ekrem (a.s.m) dışındaki peygamberler, belli kavimlere ve belli zamanlara gönderilmişlerdir. Bundan dolayı o peygamberlere isyan edenler, azab-ı isti’sal ile helak olup gitmişlerdir. Ad, Semud kavimleri gibi. Resul-i Ekrem (a.s.m) ise, bütün zamanlara, bütün mekânlara ve bütün insanlara, belki bütün âlemlere peygamber olarak gönderildiği için, O’na indirilen ahkâmı red ve inkâr edenlere veya o ahkâmın icra ve tatbikine taraftar olmayanlara karşı kendisi ve ümmeti cihad ile me’mur kılınmışlardır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), cihad peygamberidir. Demek cihad, haşmet-i saltanat-ı İahiyenin icra ve tatbikini bütün âlemde izhar etmek, beşeri sultaları kırıp İlahi nizamı hâkim kılmak içindir. Tabir-i diğerle cihad, ahkâm-ı İlahiyenin icra ve tatbiki önünde sed gibi duran ehl-i küfrü bertaraf etmek için taraf-ı İlahiden mü’minlere farz kılınmıştır.
Hem peygamberler, şu alemin fenasıyla Baki bir Zatın vücudunu ve O Baki Zatın baki bir alemi olduğunu nev-i beşere müjde vermişlerdir. O müjdeye mazhar olabilmek için, nev-i beşere iman ve itaat yolunu göstermişler, iman ve itaatten yüz çevirenleri ise, Cehennemle tehdid etmişlerdir.
Haşir Risalesi’nin başından buraya kadar tekrar ettiğimiz bir kaide vardır. O da şudur ki: Müellif (r.a), Risale-i Nur eserlerinde, evvela âsârı nazara veriyor, sonra herbir eser ve san’at içinde Cenab-ı Hakk’ın bütün eser ve san’atını isbat ediyor. Sonra o asar ve san’at üzerinde ef’al-i İlahiyeyi ispat ediyor. Asâr içinde, icraat-ı Rabbaniye ve ef’al-i İlahiyeyi isbat ederken, bu sefer herbir fiil içinde bütün ef’ali ispat ediyor. Sonra o fiil içinde bir veya birkaç ism-i İlahi’yi isbat ediyor. Bundan sonra her bir isim içinde bütün esma-i İlahiyeyi isbat ediyor. Sonra bir isim içinde bir sıfat-ı İlahiyyeyi isbat ediyor. Sonra o sıfat içinde de bütün sıfatları isbat ediyor. Sonra her bir sıfat içerisinde şuunat-ı İlahiyeyi isbat eder. Her bir şe’nde de bütün şuunatı isbat ediyor. Neticede Zat-ı Akdes-i İlahiyi ehl-i akla aklıyla, ehl-i kalbe de kalb basiretiyle gösteriyor.
Umum Risale-i Nur’da metod bu iken, Haşir Risalesi’nde ise;
ŞERH
büyüktür, ilminde büyüktür, san’atında büyüktür. Yani bu sıfatlarda karşısına çıkıp O’nunla muarazaya girişecek hiçbir şey ve hiçbir güç yoktur. Mesela; bir kumandan ordu kuvvetine dayanması haysiyetiyle celallidir. Bu kumandan, san’atkâr değilse san’at cihetinde celalli değildir. Cenab-ı Hak böyle değildir. Her fiilinde, her isminde, her sıfatında ve her şe’ninde celal sahibidir.
Kâinatta ne kadar güzel eserler, güzel fiiller, güzel isimler ve güzel sıfatlar varsa hepsi Ellah’ındır. Kötülükler ise, âlemde tabiata ve insanda eneye aittir. Kâinattaki bütün güzel eserler, fiiller, isimler ve sıfatlar bir Celil’i gösterir. Yani, asarında, ef’alinde, esmasında ve sıfatında şeriki, niddi, zıddı, misli, mesili olmadığını bütün kâinatı ihata eden asar, ef’al, esma ve sıfat O’na mahsus olduğunu bildirir.
Mesela; Cenab-ı Hakk’ın bir ismi Rab’dır. O’nun rububiyeti celal derecesindedir. Yani; rububiyeti bütün âlemi kaplamıştır. Rububiyetinde şeriki yoktur. Bu sebeple hiçbir kimse “Ben de Rabb’ım!” diyerek karşısına çıkamaz. Çıkanları da ezip atar. Firavun ve Nemrud gibi. Hem Cenab-ı Hakk’ın bir ismi de Hâkim’dir. O’nun hâkimiyeti celal derecesindedir. Yani hâkimiyeti bütün âlemi kuşatmıştır. Hâkimiyetinde şeriki yoktur. Bu sebeple hiçbir kimse “Ben de Hâkim’im!” diyerek karşısına çıkamaz. Ve hâkeza.
Cenab-ı Hak, Bâkî’dir diyoruz. Peki sadece Zât’ı mı Bâkî’dir? Hayır. O Zat-ı Zü’l-Celal, bütün ef’al, esma ve sıfatıyla Bâkî’dir. Tek bir fiil, isim ve sıfatta bâkîliği kabul edilmezse şirk olur. Sair isimler Baki ismine kıyas edilsin. Demek bu dünyada en zor iş, Kur’an’ın ders verdiği tarzda tevhidi bütün meratibiyle kabul etmektir. Yani Cenab-ı Hakk’ın Zat’ında, her bir şe’ninde, her bir sıfatında, her bir isminde ve her bir fiilinde şeriki olmadığını kabul ve tasdik etmektir. Böyle bir tevhid inancına sahib olmanın ne kadar zor olduğunu Kur’an-ı Kerim gelecek ayatıyla şöyle ilan etmektedir:
وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ
“Onların çoğu ancak Ellah’a şerik koştukları halde Ellah’a iman ederler.”1
[1] Yûsuf, 12:106.
ŞERH
büyüktür, ilminde büyüktür, san’atında büyüktür. Yani bu sıfatlarda karşısına çıkıp O’nunla muarazaya girişecek hiçbir şey ve hiçbir güç yoktur. Mesela; bir kumandan ordu kuvvetine dayanması haysiyetiyle celallidir. Bu kumandan, san’atkâr değilse san’at cihetinde celalli değildir. Cenab-ı Hak böyle değildir. Her fiilinde, her isminde, her sıfatında ve her şe’ninde celal sahibidir.
Kâinatta ne kadar güzel eserler, güzel fiiller, güzel isimler ve güzel sıfatlar varsa hepsi Ellah’ındır. Kötülükler ise, âlemde tabiata ve insanda eneye aittir. Kâinattaki bütün güzel eserler, fiiller, isimler ve sıfatlar bir Celil’i gösterir. Yani, asarında, ef’alinde, esmasında ve sıfatında şeriki, niddi, zıddı, misli, mesili olmadığını bütün kâinatı ihata eden asar, ef’al, esma ve sıfat O’na mahsus olduğunu bildirir.
Mesela; Cenab-ı Hakk’ın bir ismi Rab’dır. O’nun rububiyeti celal derecesindedir. Yani; rububiyeti bütün âlemi kaplamıştır. Rububiyetinde şeriki yoktur. Bu sebeple hiçbir kimse “Ben de Rabb’ım!” diyerek karşısına çıkamaz. Çıkanları da ezip atar. Firavun ve Nemrud gibi. Hem Cenab-ı Hakk’ın bir ismi de Hâkim’dir. O’nun hâkimiyeti celal derecesindedir. Yani hâkimiyeti bütün âlemi kuşatmıştır. Hâkimiyetinde şeriki yoktur. Bu sebeple hiçbir kimse “Ben de Hâkim’im!” diyerek karşısına çıkamaz. Ve hâkeza.
Cenab-ı Hak, Bâkî’dir diyoruz. Peki sadece Zât’ı mı Bâkî’dir? Hayır. O Zat-ı Zü’l-Celal, bütün ef’al, esma ve sıfatıyla Bâkî’dir. Tek bir fiil, isim ve sıfatta bâkîliği kabul edilmezse şirk olur. Sair isimler Baki ismine kıyas edilsin. Demek bu dünyada en zor iş, Kur’an’ın ders verdiği tarzda tevhidi bütün meratibiyle kabul etmektir. Yani Cenab-ı Hakk’ın Zat’ında, her bir şe’ninde, her bir sıfatında, her bir isminde ve her bir fiilinde şeriki olmadığını kabul ve tasdik etmektir. Böyle bir tevhid inancına sahib olmanın ne kadar zor olduğunu Kur’an-ı Kerim gelecek ayatıyla şöyle ilan etmektedir:
وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ
“Onların çoğu ancak Ellah’a şerik koştukları halde Ellah’a iman ederler.”1
[1] Yûsuf, 12:106.
ŞERH
Onların ifsâdları sebebiyle biz azâblarının üzerine azâb ziyâde ettik.” 1
Bu ayet hakkında Hulasatu’l-Beyan tefsirinde şöyle deniliyor:
“Fahri Râzi’nin beyanı veçhile azaplarının ziyade olması, küfürlerinin ziyade olmasındandır. Çünkü; kendileri küfrü irtikâb ettikleri gibi başkalarını da küfre sevketmişlerdir. Şu halde küfür üzere küfrü irtikâb etmeleri azap üzere azapla muazzap olmalarına sebep olmuştur.
Azabın ziyadeliği; ateş üzerine eza eden hayvanlarla dahi azab olunmaları veyahut hararet üzerine bürudetle ve bürudet üzerine hararetle azabolunmaları veyahut ateşle azabın iki kat olması ihtimali ihtilaflıdır. Şu kadar ki azabın iki kat olacağı kat’idir. Çünkü bu, âyetin sarahat-ı kat’iyesiyle sabittir. Amma keyfiyetin nasıl olacağında kat’iyet yoktur. Binaenaleyh; muhtelefünfihtir.”
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزًا حَك۪يمًا
“Şu kimseler ki, onlar bizim vahdâniyyetimize ve Nebîmizin nübuvvetine delâlet eden âyetleri inkâr ettiler. Biz, onları yakında nâr-ı Cehennem’e idhâl ederiz. Her ne zamân derileri pişer, yanar ve müzmahil olursa; biz onların derilerini evvelki derilerinin gayrı yeni bir deriye tebdîl ederiz ki, onlar azâbı, dâimî sûrette tatsınlar. Zîrâ, Ellahu Teâlâ cümle âleme gálib ve ef’âli hikmete muvâfıktır.”2
مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يرًا
“O kâfirlerin mahalleri Cehennemdir. Her ne zamân onların etlerini ve derilerini yakmakla Cehennem’in alevi azalırsa, biz onların derilerini ve etlerini iâde etmekle onlara Cehennem’in alevini ziyâde ederiz.”3
Hem ehl-i imanın, Cennette her an mazhar olacakları lezzet ve saadet teceddüt ettiğinden bir sonraki lezzet, bir öncekine göre en az bire on arttığından sanki bir önceki hal, bir sonrakine göre ölü hükmündedir. Mesela; yemek
[1] Nahl, 16:88.
[2] Nisâ, 4:56.
[3] İsrâ, 17:97.
ŞERH
Onların ifsâdları sebebiyle biz azâblarının üzerine azâb ziyâde ettik.” 1
Bu ayet hakkında Hulasatu’l-Beyan tefsirinde şöyle deniliyor:
“Fahri Râzi’nin beyanı veçhile azaplarının ziyade olması, küfürlerinin ziyade olmasındandır. Çünkü; kendileri küfrü irtikâb ettikleri gibi başkalarını da küfre sevketmişlerdir. Şu halde küfür üzere küfrü irtikâb etmeleri azap üzere azapla muazzap olmalarına sebep olmuştur.
Azabın ziyadeliği; ateş üzerine eza eden hayvanlarla dahi azab olunmaları veyahut hararet üzerine bürudetle ve bürudet üzerine hararetle azabolunmaları veyahut ateşle azabın iki kat olması ihtimali ihtilaflıdır. Şu kadar ki azabın iki kat olacağı kat’idir. Çünkü bu, âyetin sarahat-ı kat’iyesiyle sabittir. Amma keyfiyetin nasıl olacağında kat’iyet yoktur. Binaenaleyh; muhtelefünfihtir.”
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزًا حَك۪يمًا
“Şu kimseler ki, onlar bizim vahdâniyyetimize ve Nebîmizin nübuvvetine delâlet eden âyetleri inkâr ettiler. Biz, onları yakında nâr-ı Cehennem’e idhâl ederiz. Her ne zamân derileri pişer, yanar ve müzmahil olursa; biz onların derilerini evvelki derilerinin gayrı yeni bir deriye tebdîl ederiz ki, onlar azâbı, dâimî sûrette tatsınlar. Zîrâ, Ellahu Teâlâ cümle âleme gálib ve ef’âli hikmete muvâfıktır.”2
مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يرًا
“O kâfirlerin mahalleri Cehennemdir. Her ne zamân onların etlerini ve derilerini yakmakla Cehennem’in alevi azalırsa, biz onların derilerini ve etlerini iâde etmekle onlara Cehennem’in alevini ziyâde ederiz.”3
Hem ehl-i imanın, Cennette her an mazhar olacakları lezzet ve saadet teceddüt ettiğinden bir sonraki lezzet, bir öncekine göre en az bire on arttığından sanki bir önceki hal, bir sonrakine göre ölü hükmündedir. Mesela; yemek
[1] Nahl, 16:88.
[2] Nisâ, 4:56.
[3] İsrâ, 17:97.
ŞERH
olunca, insanın bütün istekleri son bulur, o istekler yerine gelir.
Kahır fiili, kâfir hakkında ise şöyle tecelli eder: Ellah kâfire karşı Celil’dir, Müntakim’dir. Yani kâfiri Cehennemde öyle bir şekilde azablandırır ki, adeta bu azabın son haddidir. Burada da azabın envaı ve kesreti cihetiyle bir ihata vardır. İşte bu ihata kahrı gösterir. Böyle mükemmel bir azab ise, ayn-ı rahmettir, aynı cemaldir. Demek ehl-i küfürden, Ellah’ın ve kulların ve mevcudat-ı âlemin intikamını tam ve mükemmel bir surette almak, rahmet ve cemalin tecellisini gösterir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Cennet olmazsa, Cehennem tazib etmez.”1
“Ziya zulmete borçlu, lezzet eleme medyun; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tazib etmez. Zemherirsiz olmuyor... Ger zemherir olmazsa, o da ihrak edemez.”2
Cenab-ı Hakkın fiillerinden biri de sermediyyettir. Sermediyet ise, Cenab-ı Hak’kın ezeli ve ebedi olması demektir. Nasıl ki; Ellah Ehad’dir. Yani, Zatında şeriki olmayan demektir. Vahid’dir. Yani, ef’al, esma ve sıfatında şeriki olmayan Zat demektir. Ferd ismi ise, bu ikisini birden içine alır. Yani Ferd ismi, hem Vahid, hem de Ehad isimlerinin manasını içine alır. Hem tecelliyat-ı Zatiyesinde, hem de tecelliyat-ı ef’al, esma ve sıfatında şeriki olmayan Zat’a Ferd denir. Onun için Ferd, ism-i A’zam olur. Aynen öyle de; Ellah (c.c), sermedidir. Yani ezeli ve ebedidir. Ezelî, varlığının başlangıcı olmayan Zat demektir. Ebedi ise, varlığının sonu olmayan Zat demektir. Sermedi ise, her ikisini birden ifade eder.
Şimdi kâinattaki eserlerde görünen haşmet ve sermediyet fiillerini ve bu fiillerin arkasında tecelli eden Celil ve Bâkî isimlerini isbat edeceğiz. Zira kâinatta görünen “haşmet” fiili, Celil ismini; “sermediyyet” fiili ise, Bâki ismini isbat eder. Bu isimler arkasında ise, bizzarure “haşir mes’elesi” akıl ve kalbe görünür. Madem kâinattaki bütün eserler, haşmet ve sermediyyet fiillerini gösterir. Fiil failsiz olmadığından haşmet ve sermediyyet fiilleri, Celil ve Bâkî isimlerini isbat eder. Elbette O Celil-i Baki, haşmet-i rububiyetini bu faniler
[1] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri (78) s. 475.
[2] Sözler, Lemeât, s. 720.
ŞERH
olunca, insanın bütün istekleri son bulur, o istekler yerine gelir.
Kahır fiili, kâfir hakkında ise şöyle tecelli eder: Ellah kâfire karşı Celil’dir, Müntakim’dir. Yani kâfiri Cehennemde öyle bir şekilde azablandırır ki, adeta bu azabın son haddidir. Burada da azabın envaı ve kesreti cihetiyle bir ihata vardır. İşte bu ihata kahrı gösterir. Böyle mükemmel bir azab ise, ayn-ı rahmettir, aynı cemaldir. Demek ehl-i küfürden, Ellah’ın ve kulların ve mevcudat-ı âlemin intikamını tam ve mükemmel bir surette almak, rahmet ve cemalin tecellisini gösterir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Cennet olmazsa, Cehennem tazib etmez.”1
“Ziya zulmete borçlu, lezzet eleme medyun; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tazib etmez. Zemherirsiz olmuyor... Ger zemherir olmazsa, o da ihrak edemez.”2
Cenab-ı Hakkın fiillerinden biri de sermediyyettir. Sermediyet ise, Cenab-ı Hak’kın ezeli ve ebedi olması demektir. Nasıl ki; Ellah Ehad’dir. Yani, Zatında şeriki olmayan demektir. Vahid’dir. Yani, ef’al, esma ve sıfatında şeriki olmayan Zat demektir. Ferd ismi ise, bu ikisini birden içine alır. Yani Ferd ismi, hem Vahid, hem de Ehad isimlerinin manasını içine alır. Hem tecelliyat-ı Zatiyesinde, hem de tecelliyat-ı ef’al, esma ve sıfatında şeriki olmayan Zat’a Ferd denir. Onun için Ferd, ism-i A’zam olur. Aynen öyle de; Ellah (c.c), sermedidir. Yani ezeli ve ebedidir. Ezelî, varlığının başlangıcı olmayan Zat demektir. Ebedi ise, varlığının sonu olmayan Zat demektir. Sermedi ise, her ikisini birden ifade eder.
Şimdi kâinattaki eserlerde görünen haşmet ve sermediyet fiillerini ve bu fiillerin arkasında tecelli eden Celil ve Bâkî isimlerini isbat edeceğiz. Zira kâinatta görünen “haşmet” fiili, Celil ismini; “sermediyyet” fiili ise, Bâki ismini isbat eder. Bu isimler arkasında ise, bizzarure “haşir mes’elesi” akıl ve kalbe görünür. Madem kâinattaki bütün eserler, haşmet ve sermediyyet fiillerini gösterir. Fiil failsiz olmadığından haşmet ve sermediyyet fiilleri, Celil ve Bâkî isimlerini isbat eder. Elbette O Celil-i Baki, haşmet-i rububiyetini bu faniler
[1] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri (78) s. 475.
[2] Sözler, Lemeât, s. 720.
ŞERH
üzerinde durdurmaz. Demek O Celil-i Baki’ye layık başka bir memleket olacaktır.
Rububiyet, herşeyi yavaş yavaş kemaline kavuşturmak demektir. Cenab-ı Hak, cüz’i ve külli, küçük ve büyük herşeyi kemaline kavuşturuyor. Mesela; Güneş yokken var edildi, sonra ona kemale doğru bir hareket verildi, kıyamet hengâmında ise o Güneş memuriyetten azledilir. Mesela; Güneşin tulu etmesiyle yeni bir gün başlar, öğle vakti gün kemalini bulur, öğleden sonra zevale meyledip Güneşin gurubuyla gün vefat eder. Hem mesela; bir çekirdek tekâmül kanununa tâbî olup bir ağaç haline gelir, yaprak, çiçek ve meyve verir. Sonra zevale mahkum olup vefat eder. Hem mesela; hilkat ağacının çekirdeği olan Nur-u Muhammedi tekamül kanununa tabi tutulup bütün âlem o nurdan dal budak salmak suretiyle tekamül etti. Ahirzaman Peygamberinin gelmesiyle o hilkat ağacı zevale meyletti, kıyamet hengamında ise bu şecere-i kainat vefat edip gider.
Aynen bu misaller gibi, Cenab-ı Hak, her şeyi yoktan var etti, sonra her şeyi kabza-i tasarrufunda tutarak tekâmül kanununa tâbi tuttu. Bu fiiller, haşmet-i rububiyeti, tabir-i diğerle celal-i rububiyeti gösterir. Yani O Zat’ın rububiyetinde bir celal vardır. Bu sebeple O celal sahibi olan Zat, başka rububiyetleri reddedip kabul etmez. Âlemde bir tek rububiyet icra olunduğunu kabul ettik. Peki, bu rububiyetin mazharları sabit midir, yoksa fani midir? Fanidir. Bunun delili nedir? Her şey değişiyor, hiçbir şey kararında kalmıyor, vefat edip gidiyor. Her gün Güneş batıyor. Gündüzler ve geceler, yazlar ve kışlar birbirini takip ediyor. Her senede, her asırda vücuda gelen mevcudat, durmayıp gidiyor. O celal sahibi Zat, mevcudat-ı âlemi böyle dehşetli bir tebeddülat ve teğayyürata maruz bırakmış, mütemadiyen hayat ve mematı elinde tutmuş çalkalandırıyor. Bu tebeddül ve teğayyür ise tekamül içindir. Zira Rabbu’l-Âlemin, herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiş, onu o noktaya sevkediyor. Ancak kemalinden sonra zeval ve fenaya mahkûm ediyor.
Demek kâinattaki asarının şehadetiyle evvela O gaybi Zat’ın haşmet-i rububiyeti âşikâre görünür. Onun arkasından celal’i, celal’in arkasından da cemal ve kemali görünür. Bunun arkasından da mevcudatın fani oluşu görünür. Kâinatın fenasının arkasında da sermedi bir rububiyet isbat olunuyor. Rububiyet, sermedi olduğu halde o rububiyete mazhar olanlar ise fanidir. Demek kâinat vücuduyla,
ŞERH
üzerinde durdurmaz. Demek O Celil-i Baki’ye layık başka bir memleket olacaktır.
Rububiyet, herşeyi yavaş yavaş kemaline kavuşturmak demektir. Cenab-ı Hak, cüz’i ve külli, küçük ve büyük herşeyi kemaline kavuşturuyor. Mesela; Güneş yokken var edildi, sonra ona kemale doğru bir hareket verildi, kıyamet hengâmında ise o Güneş memuriyetten azledilir. Mesela; Güneşin tulu etmesiyle yeni bir gün başlar, öğle vakti gün kemalini bulur, öğleden sonra zevale meyledip Güneşin gurubuyla gün vefat eder. Hem mesela; bir çekirdek tekâmül kanununa tâbî olup bir ağaç haline gelir, yaprak, çiçek ve meyve verir. Sonra zevale mahkum olup vefat eder. Hem mesela; hilkat ağacının çekirdeği olan Nur-u Muhammedi tekamül kanununa tabi tutulup bütün âlem o nurdan dal budak salmak suretiyle tekamül etti. Ahirzaman Peygamberinin gelmesiyle o hilkat ağacı zevale meyletti, kıyamet hengamında ise bu şecere-i kainat vefat edip gider.
Aynen bu misaller gibi, Cenab-ı Hak, her şeyi yoktan var etti, sonra her şeyi kabza-i tasarrufunda tutarak tekâmül kanununa tâbi tuttu. Bu fiiller, haşmet-i rububiyeti, tabir-i diğerle celal-i rububiyeti gösterir. Yani O Zat’ın rububiyetinde bir celal vardır. Bu sebeple O celal sahibi olan Zat, başka rububiyetleri reddedip kabul etmez. Âlemde bir tek rububiyet icra olunduğunu kabul ettik. Peki, bu rububiyetin mazharları sabit midir, yoksa fani midir? Fanidir. Bunun delili nedir? Her şey değişiyor, hiçbir şey kararında kalmıyor, vefat edip gidiyor. Her gün Güneş batıyor. Gündüzler ve geceler, yazlar ve kışlar birbirini takip ediyor. Her senede, her asırda vücuda gelen mevcudat, durmayıp gidiyor. O celal sahibi Zat, mevcudat-ı âlemi böyle dehşetli bir tebeddülat ve teğayyürata maruz bırakmış, mütemadiyen hayat ve mematı elinde tutmuş çalkalandırıyor. Bu tebeddül ve teğayyür ise tekamül içindir. Zira Rabbu’l-Âlemin, herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiş, onu o noktaya sevkediyor. Ancak kemalinden sonra zeval ve fenaya mahkûm ediyor.
Demek kâinattaki asarının şehadetiyle evvela O gaybi Zat’ın haşmet-i rububiyeti âşikâre görünür. Onun arkasından celal’i, celal’in arkasından da cemal ve kemali görünür. Bunun arkasından da mevcudatın fani oluşu görünür. Kâinatın fenasının arkasında da sermedi bir rububiyet isbat olunuyor. Rububiyet, sermedi olduğu halde o rububiyete mazhar olanlar ise fanidir. Demek kâinat vücuduyla,
METİN
Evet şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyaratın tayyare-misal hareketleri gibi azametli harekât ve Arzı insana beşik, Güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat ve ölmüş, kurumuş Küre-i Arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilat gösteriyor ki: Perde arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
ŞERH
İkincisi: Bu mevcudatı umumen isterim. Yani insan, kâinatın hulasası olduğundan ihtiyacı bütün kâinata yayılmıştır, bütün kâinatı birden ister.
O halde bütün ihtiyaçlarımızı Bir’den, yani bir olan Ellah’tan isteyelim. Kur’an ve hadiste geçen me’sur dualarla hulûs ve huşu’ ve huzur-u kalb ile dua edelim. Hem namazların sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki’-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem cum’ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua edip yalvaralım.
(Evet şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyaratın tayyare-misal hareketleri gibi azametli harekât ve Arzı insana beşik, Güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat ve ölmüş, kurumuş Küre-i Arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilat gösteriyor ki: Perde arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.)
Şimdi metinde geçen ve bu kâinatta haşmet-i rububiyet-i İlahiyyenin varlığını isbat eden dört delili izah edeceğiz:
Birinci Delil: Şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat gösteriyor ki; perde-i gayb arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
Mevsimlerin teşekkülü, gece ve gündüzün peşpeşe gelmesine bağlıdır. Şimdi gece ve gündüzün devamlı olan tebeddülüne bakıp düşünelim. İzn-i İlahi ile her geceden sonra gündüz, her gündüzden sonra gece geliyor. Gaybi bir Zat, gece ve gündüzü adeta siyah ve beyaz iki sarık gibi küre-i arzın başına birini sarıyor, sonra onu açıp diğerini sarıyor. Gündüzü gecenin, geceyi gündüzün içine idhal ediyor.
METİN
Evet şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyaratın tayyare-misal hareketleri gibi azametli harekât ve Arzı insana beşik, Güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat ve ölmüş, kurumuş Küre-i Arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilat gösteriyor ki: Perde arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
ŞERH
İkincisi: Bu mevcudatı umumen isterim. Yani insan, kâinatın hulasası olduğundan ihtiyacı bütün kâinata yayılmıştır, bütün kâinatı birden ister.
O halde bütün ihtiyaçlarımızı Bir’den, yani bir olan Ellah’tan isteyelim. Kur’an ve hadiste geçen me’sur dualarla hulûs ve huşu’ ve huzur-u kalb ile dua edelim. Hem namazların sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki’-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem cum’ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua edip yalvaralım.
(Evet şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyaratın tayyare-misal hareketleri gibi azametli harekât ve Arzı insana beşik, Güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat ve ölmüş, kurumuş Küre-i Arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilat gösteriyor ki: Perde arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.)
Şimdi metinde geçen ve bu kâinatta haşmet-i rububiyet-i İlahiyyenin varlığını isbat eden dört delili izah edeceğiz:
Birinci Delil: Şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat gösteriyor ki; perde-i gayb arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
Mevsimlerin teşekkülü, gece ve gündüzün peşpeşe gelmesine bağlıdır. Şimdi gece ve gündüzün devamlı olan tebeddülüne bakıp düşünelim. İzn-i İlahi ile her geceden sonra gündüz, her gündüzden sonra gece geliyor. Gaybi bir Zat, gece ve gündüzü adeta siyah ve beyaz iki sarık gibi küre-i arzın başına birini sarıyor, sonra onu açıp diğerini sarıyor. Gündüzü gecenin, geceyi gündüzün içine idhal ediyor.
ŞERH
Onlar Ellah’ın emirlerine boyun eğer, O’nun iradesi doğrultusunda harekette bulunurlar. (Her biri belirli bir zamana kadar akıp gider.) Her birinin belirli doğuş ve batış zamanı vardır, o zamanlar muntazaman meydana gelir. Ey insanlar! (Haberiniz olsun ki;) uyanık bir kalp ile düşünüp anlayınız ki, (herşeye galip, çok bağışlayıcı olan, O’dur.)”1
İkinci Delil: Seyyaratın tayyare-misal hareketleri gibi azametli harekât gösteriyor ki; perde-i gayb arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
Metinde geçen “seyyarat” tabirinden murad, gezegenlerdir. Gezegenler, kumandanları olan Güneşe tebaiyetleri ile beraber uçak gibi azametle hareket ediyorlar. Semavatta ne kadar yıldız varsa, hepsi gezip seyahat eder. Ama her birinin hızı ayrıdır. Kimi hızlı, kimi yavaş hareket eder. Semavatta her parlayan şeye yıldız denilir. Bu kadar hadsiz yıldızlar, boşlukta altlarında zahiri bir direk olmadan dönüyorlar. Bu ise muazzam bir rububiyet ve muhteşem bir saltanatın vücudunu isbat eder. Gelecek ayet-i kerimeler, seyyaratın tayyare-misal azametli harekâtında muazzam bir rububiyet ve muhteşem bir saltanat göründüğünü şöyle ifade etmektedir:
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْديرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
“Güneş, kendisi için tayin olunan hadd-i muayyeninde cereyan eder ve devri, o haddi muayyeninde tamam olur. Binaenaleyh; hudud-u mukadderesini tecavüz etmez. İşte şemsin bu minval üzere cereyanı, Aziz (her şeye galib) ve Alîm (ilmi, her şeyi ihata eden) Ellahu Teala’nın takdiridir.”2
اَللّهُ الَّذ۪ى رَفَعَ السَّموَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْر۪ى لِاَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
[1] Zümer, 39:5.
[2] Yâsîn, 36:38.
ŞERH
Onlar Ellah’ın emirlerine boyun eğer, O’nun iradesi doğrultusunda harekette bulunurlar. (Her biri belirli bir zamana kadar akıp gider.) Her birinin belirli doğuş ve batış zamanı vardır, o zamanlar muntazaman meydana gelir. Ey insanlar! (Haberiniz olsun ki;) uyanık bir kalp ile düşünüp anlayınız ki, (herşeye galip, çok bağışlayıcı olan, O’dur.)”1
İkinci Delil: Seyyaratın tayyare-misal hareketleri gibi azametli harekât gösteriyor ki; perde-i gayb arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
Metinde geçen “seyyarat” tabirinden murad, gezegenlerdir. Gezegenler, kumandanları olan Güneşe tebaiyetleri ile beraber uçak gibi azametle hareket ediyorlar. Semavatta ne kadar yıldız varsa, hepsi gezip seyahat eder. Ama her birinin hızı ayrıdır. Kimi hızlı, kimi yavaş hareket eder. Semavatta her parlayan şeye yıldız denilir. Bu kadar hadsiz yıldızlar, boşlukta altlarında zahiri bir direk olmadan dönüyorlar. Bu ise muazzam bir rububiyet ve muhteşem bir saltanatın vücudunu isbat eder. Gelecek ayet-i kerimeler, seyyaratın tayyare-misal azametli harekâtında muazzam bir rububiyet ve muhteşem bir saltanat göründüğünü şöyle ifade etmektedir:
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْديرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
“Güneş, kendisi için tayin olunan hadd-i muayyeninde cereyan eder ve devri, o haddi muayyeninde tamam olur. Binaenaleyh; hudud-u mukadderesini tecavüz etmez. İşte şemsin bu minval üzere cereyanı, Aziz (her şeye galib) ve Alîm (ilmi, her şeyi ihata eden) Ellahu Teala’nın takdiridir.”2
اَللّهُ الَّذ۪ى رَفَعَ السَّموَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْر۪ى لِاَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
[1] Zümer, 39:5.
[2] Yâsîn, 36:38.
ŞERH
“(Ellah) O mukaddes Zat (dır ki:) öyle ezelî kudret sahibi bir yaratıcıdır ki; ey insanlar işte siz (görüyorsunuz, gökleri direksiz olarak yükseltmiştir.) Dâima başlarınızın üzerinde görülen gökler, onlardaki binlerce aydınlık küreler bir şeye dayanmaksızın olanca yükseklikleriyle, parlaklıklariyle bakışlarınıza çarpıp durmaktadır. (Sonra) bunların üstünde olmak üzere de o Rabbu’l-Alemin, (arş üzerine istivada bulunmuştur.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. (Ve) O haşmet ve azamet sahibi Zat (Güneşi de, ayı da emrine boyun eğdirmiştir.) Hepsi de O’nun ilâhî emrine itaat etmektedir. Öyle (ki, her biri) Güneş de, ay da ve diğer yıldızlar da (bilinen bir vakit için cereyan eder,) takdir edilen kıyamet gününe kadar, dünyanın fâni olup yok olacağı zamana kadar kendi yörüngelerinde, kendi alanlarında seyir ve harekete devam eder dururlar. Bütün bunların bu varlığı, bu hareketleri ilâhî bir irâde gereğidir. O haşmet ve azamet sahibi Zat (her işi düzenler) mülkünde dilediğini yaratır ve yaşatır, dilediğini de imha eder ve öldürür, kimini varlığa, kimini de muhtaç duruma düşürür, her irâdesi bir hikmete dayanmaktadır. Ve o Yüce Mâbud (âyetleri ayrıntılı olarak açıklar) O’nun varlığına ve birliğine, kibriya ve azametine işaret ve şahitlik eden alâmetleri, tekvini ve teklifi ayetlerini halkın dikkat-i nazarlarına sunarak kendilerine pek açık ibret ve uyanma vesileleri meydana getirmiş olur. İşte Peygamberleri göndermesi, onlara kitaplarını indirmesi, o kitaplar vasıtasiyle kudret eserlerini kullarına bildirmesi ve kullarını bir takım vazifeler ile yükümlü tutması da o hikmet sahibi Yaratıcı’nın mükemmel hikmetine ve rahmetine şahitlik eden birer kutsî âyetden, birer eşsiz delilden ibâretdir. O Yüce Mâbud, âyetlerini, varlığına şahitlik eden delillerini böylece bildiriyor. (Tâ ki) Ey insanlar!. (Rab’binize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız) ona göre hareketinizi düzenleyesiniz. Evet.. Bu kadar muazzam kâinatı vücuda getirmiş ve idare etmekte bulunmuş olan bir Yüce Yaratıcı, artık insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeğe, başka bir âleme götürmeğe kadir olamaz mı? Elbette kadir olur. İnandık ve tasdik ettik. Binaenaleyh bu kâinatın Halıkını tasdik, O’nun bütün beyanlarını kabul ederek iman etmek, bütün insanlık için en mühim bir vazifedir.”1
وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْر۪ى لِاَجَلٍ مُسَمًّى ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍ
[1] Ra‘d, 13:2.
ŞERH
“(Ellah) O mukaddes Zat (dır ki:) öyle ezelî kudret sahibi bir yaratıcıdır ki; ey insanlar işte siz (görüyorsunuz, gökleri direksiz olarak yükseltmiştir.) Dâima başlarınızın üzerinde görülen gökler, onlardaki binlerce aydınlık küreler bir şeye dayanmaksızın olanca yükseklikleriyle, parlaklıklariyle bakışlarınıza çarpıp durmaktadır. (Sonra) bunların üstünde olmak üzere de o Rabbu’l-Alemin, (arş üzerine istivada bulunmuştur.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. (Ve) O haşmet ve azamet sahibi Zat (Güneşi de, ayı da emrine boyun eğdirmiştir.) Hepsi de O’nun ilâhî emrine itaat etmektedir. Öyle (ki, her biri) Güneş de, ay da ve diğer yıldızlar da (bilinen bir vakit için cereyan eder,) takdir edilen kıyamet gününe kadar, dünyanın fâni olup yok olacağı zamana kadar kendi yörüngelerinde, kendi alanlarında seyir ve harekete devam eder dururlar. Bütün bunların bu varlığı, bu hareketleri ilâhî bir irâde gereğidir. O haşmet ve azamet sahibi Zat (her işi düzenler) mülkünde dilediğini yaratır ve yaşatır, dilediğini de imha eder ve öldürür, kimini varlığa, kimini de muhtaç duruma düşürür, her irâdesi bir hikmete dayanmaktadır. Ve o Yüce Mâbud (âyetleri ayrıntılı olarak açıklar) O’nun varlığına ve birliğine, kibriya ve azametine işaret ve şahitlik eden alâmetleri, tekvini ve teklifi ayetlerini halkın dikkat-i nazarlarına sunarak kendilerine pek açık ibret ve uyanma vesileleri meydana getirmiş olur. İşte Peygamberleri göndermesi, onlara kitaplarını indirmesi, o kitaplar vasıtasiyle kudret eserlerini kullarına bildirmesi ve kullarını bir takım vazifeler ile yükümlü tutması da o hikmet sahibi Yaratıcı’nın mükemmel hikmetine ve rahmetine şahitlik eden birer kutsî âyetden, birer eşsiz delilden ibâretdir. O Yüce Mâbud, âyetlerini, varlığına şahitlik eden delillerini böylece bildiriyor. (Tâ ki) Ey insanlar!. (Rab’binize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız) ona göre hareketinizi düzenleyesiniz. Evet.. Bu kadar muazzam kâinatı vücuda getirmiş ve idare etmekte bulunmuş olan bir Yüce Yaratıcı, artık insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeğe, başka bir âleme götürmeğe kadir olamaz mı? Elbette kadir olur. İnandık ve tasdik ettik. Binaenaleyh bu kâinatın Halıkını tasdik, O’nun bütün beyanlarını kabul ederek iman etmek, bütün insanlık için en mühim bir vazifedir.”1
وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْر۪ى لِاَجَلٍ مُسَمًّى ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍ
[1] Ra‘d, 13:2.
ŞERH
teftişiyelerini ve nakş-ı san’atta mekiklik hizmetini îfadan sonra yine dönüp sultanları olan Güneşin şaşaalı dairesine girip gizleniyorlar. Şimdi şu “Hunnes, Künnes” tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemal-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zât’ın haşmet-i rububiyetini ve şaşaa-i saltanat-ı uluhiyetini Güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar.
Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, bin defa küre-i arz kadar bir cesamette ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kat’eden sür’attedir.
İşte böyle bir sultana ubudiyet ve imanla intisab etmek ve şu dünyada Ona misafir olmak ne kadar âlî bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.”1
Üçüncü Delil: Arzı insana beşik, Güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat gösteriyor ki; perde-i gayb arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
Bir cihetle bakılsa; küre-i arz, insanın beşiğidir. İnsan, nazdar ve nazenin bir yavru gibi o beşikte sallanıyor. Nasıl ki; bir yavru annesinin iki memesiyle beslenir. İnsan dahi, nebatat ve hayvanat denilen iki meme ile besleniyor. Cenab-ı Hak, küre-i arzı insan için bir beşik olarak yarattığını şöyle ifade etmektedir:
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا
“Ey insanlar! Bir kere düşünün. (Yeri bir döşek yapmadık mı?) Yeryüzünü insanların içinde barınabilmeleri için düzgün bir ikâmet yeri olmak üzere vücuda getirmiş değil miyiz?”2
اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا
“(O) Rabbu’l-Alemin’dir (ki, sizin için) ey insanlar! (Arzı) yer küresini (bir beşik kıldı.) Yeryüzündeki her yeri insanlardan her biri için bir döşek, bir ikametgâh olarak yarattı.”
Cenab-ı Hakkın, şu koca arzı insana beşik olarak teshir etmesinde elbette muazzam bir rububiyet ve muhteşem bir saltanatın eseri görünüyor.
Hem başka bir cihetle bakıldığı zaman görünecektir ki; küre-i arz bir saray,
[1] Mektûbât, 3. Mektûb, s. 15-16.
[2] Nebe’, 78:6.
ŞERH
teftişiyelerini ve nakş-ı san’atta mekiklik hizmetini îfadan sonra yine dönüp sultanları olan Güneşin şaşaalı dairesine girip gizleniyorlar. Şimdi şu “Hunnes, Künnes” tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemal-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zât’ın haşmet-i rububiyetini ve şaşaa-i saltanat-ı uluhiyetini Güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar.
Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, bin defa küre-i arz kadar bir cesamette ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kat’eden sür’attedir.
İşte böyle bir sultana ubudiyet ve imanla intisab etmek ve şu dünyada Ona misafir olmak ne kadar âlî bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.”1
Üçüncü Delil: Arzı insana beşik, Güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat gösteriyor ki; perde-i gayb arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
Bir cihetle bakılsa; küre-i arz, insanın beşiğidir. İnsan, nazdar ve nazenin bir yavru gibi o beşikte sallanıyor. Nasıl ki; bir yavru annesinin iki memesiyle beslenir. İnsan dahi, nebatat ve hayvanat denilen iki meme ile besleniyor. Cenab-ı Hak, küre-i arzı insan için bir beşik olarak yarattığını şöyle ifade etmektedir:
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا
“Ey insanlar! Bir kere düşünün. (Yeri bir döşek yapmadık mı?) Yeryüzünü insanların içinde barınabilmeleri için düzgün bir ikâmet yeri olmak üzere vücuda getirmiş değil miyiz?”2
اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا
“(O) Rabbu’l-Alemin’dir (ki, sizin için) ey insanlar! (Arzı) yer küresini (bir beşik kıldı.) Yeryüzündeki her yeri insanlardan her biri için bir döşek, bir ikametgâh olarak yarattı.”
Cenab-ı Hakkın, şu koca arzı insana beşik olarak teshir etmesinde elbette muazzam bir rububiyet ve muhteşem bir saltanatın eseri görünüyor.
Hem başka bir cihetle bakıldığı zaman görünecektir ki; küre-i arz bir saray,
[1] Mektûbât, 3. Mektûb, s. 15-16.
[2] Nebe’, 78:6.
ŞERH
وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“(Ve) müşrikler (Ellah’ı, kudret ve azametine lâyık bir tarzda takdir edemediler.) O’nun yarattığı şeyleri O’na şerik kabul ettiler. Bir takım âciz, fâni şeylere mabudluk isnat ederek onlara tapındılar. Bir kere Halık-ı kainatın kudret ve azametini düşünmeli değil midirler? Bütün âlemleri yaratan O’dur. (Ve kıyamet günü yeryüzü toptan) bütün herşeyi ile (O’nun bir kabzasındadır.) Yani tamamen O’nun mülkü ve tasarrufu altında bulunacaktır. (Gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüşlerdir.) Yani bütün o yüksek âlemlerdeki varlıklar da o Yüce Yaratıcının kudret eliyle kendilerine mahsus şekilleri almışlar, kitap sahifeleri gibi tertipli ve düzgün bir hâlde bulunmuşlardır. Evet, (O) hikmet sahibi Zat, o müşriklerin (şerik koştukları şeylerden uzaktır ve yücedir.) O Zat-ı Akdes’in birer kudret eseri olan mahlûkat, hiç o ezeli mabudun ortağı, benzeri olabilirler mi? Hiç öyle âciz, yok olmaya mahkum şeyler, mâbudluk vasfına sahip bulunabilirler mi? Bunu nasıl oluyar da takdir edemiyorlar.”1
Demek, kıyamet gününde o celal sahibi, küre-i arzı bir elinde, yani kudret elinde tutuyor, bütün semavatı da bir elinde tutuyor.
Dördüncü Delil: Ölmüş, kurumuş küre-i arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilat gösteriyor ki; perde-i gayb arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
Evet, kış mevsiminde vefat eden mahlûkata bakalım. Adeta birer cenaze gibi olup beyaz bir kefene bürünmüşler, yer altında çürüyüp dağılmışlar. Bahar mevsimi gelince, semadan yağmurun nüzulüyle bu mahlûkat izn-i İlahi ile birden dirilir. Yeryüzü bir nefis gibi ihya olup nebatat ve hayvanatla süslenir. Bu icraat, muhit bir tahvilatı ve dehşetli bir inkılâbı gösterir. Bu ise, muazzam bir rububiyete ve muhteşem bir saltanata delalet eder. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir:
[1] Zümer, 39:67.
ŞERH
وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“(Ve) müşrikler (Ellah’ı, kudret ve azametine lâyık bir tarzda takdir edemediler.) O’nun yarattığı şeyleri O’na şerik kabul ettiler. Bir takım âciz, fâni şeylere mabudluk isnat ederek onlara tapındılar. Bir kere Halık-ı kainatın kudret ve azametini düşünmeli değil midirler? Bütün âlemleri yaratan O’dur. (Ve kıyamet günü yeryüzü toptan) bütün herşeyi ile (O’nun bir kabzasındadır.) Yani tamamen O’nun mülkü ve tasarrufu altında bulunacaktır. (Gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüşlerdir.) Yani bütün o yüksek âlemlerdeki varlıklar da o Yüce Yaratıcının kudret eliyle kendilerine mahsus şekilleri almışlar, kitap sahifeleri gibi tertipli ve düzgün bir hâlde bulunmuşlardır. Evet, (O) hikmet sahibi Zat, o müşriklerin (şerik koştukları şeylerden uzaktır ve yücedir.) O Zat-ı Akdes’in birer kudret eseri olan mahlûkat, hiç o ezeli mabudun ortağı, benzeri olabilirler mi? Hiç öyle âciz, yok olmaya mahkum şeyler, mâbudluk vasfına sahip bulunabilirler mi? Bunu nasıl oluyar da takdir edemiyorlar.”1
Demek, kıyamet gününde o celal sahibi, küre-i arzı bir elinde, yani kudret elinde tutuyor, bütün semavatı da bir elinde tutuyor.
Dördüncü Delil: Ölmüş, kurumuş küre-i arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilat gösteriyor ki; perde-i gayb arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
Evet, kış mevsiminde vefat eden mahlûkata bakalım. Adeta birer cenaze gibi olup beyaz bir kefene bürünmüşler, yer altında çürüyüp dağılmışlar. Bahar mevsimi gelince, semadan yağmurun nüzulüyle bu mahlûkat izn-i İlahi ile birden dirilir. Yeryüzü bir nefis gibi ihya olup nebatat ve hayvanatla süslenir. Bu icraat, muhit bir tahvilatı ve dehşetli bir inkılâbı gösterir. Bu ise, muazzam bir rububiyete ve muhteşem bir saltanata delalet eder. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir:
[1] Zümer, 39:67.
METİN
Böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendine lâyık bir raiyyet ister ve şayeste bir mazhar ister. Hâlbuki görüyorsun: Mahiyetçe en câmi’ ve mühim raiyyeti ve bendeleri) olan insanlar, (şu misafirhane-i dünyada perişan bir surette muvakkaten toplanmışlar. Misafirhane ise; her gün dolar, boşanır.
ŞERH
vaziyetleri veremez mi? İnanmışızdır ki bunların hepsine de fazlasıyla kadirdir. Akıllı olan, bu dünyadaki hârikaları, hadsiz asar-ı kudreti seyreyleyen bir insan, insanların tekrar hayata ereceklerini, bir ebediyet âlemine sevkedileceklerini asla inkâr edemez.”1
وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِه۪ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَص۪يدِ وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَض۪يدٌ رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ
“Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette sema canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibadıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz; o su ile ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebatatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”2
(Böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendine lâyık bir raiyyet ister ve şayeste bir mazhar ister.)
Madem mezkûr dört delil ile isbat edildi ki; bu kâinat sahibinin muazzam bir rububiyeti ve muhteşem bir saltanatı vardır. Elbette böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendisine layık bir raiyyet ve şayeste bir mazhar ister.
(Hâlbuki görüyorsun: Mahiyetçe en câmi’ ve mühim raiyyeti ve bendeleri) olan insanlar, (şu misafirhane-i dünyada perişan bir surette muvakkaten toplanmışlar. Misafirhane ise; her gün dolar, boşanır.) Şu dünya bir cihette bakılsa bir misafirhanedir. Şu misafirhane, her an binlerce misafirleri ağırlıyor,
[1] Hac, 22:5.
[2] Káf, 50:9-11.
METİN
Böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendine lâyık bir raiyyet ister ve şayeste bir mazhar ister. Hâlbuki görüyorsun: Mahiyetçe en câmi’ ve mühim raiyyeti ve bendeleri) olan insanlar, (şu misafirhane-i dünyada perişan bir surette muvakkaten toplanmışlar. Misafirhane ise; her gün dolar, boşanır.
ŞERH
vaziyetleri veremez mi? İnanmışızdır ki bunların hepsine de fazlasıyla kadirdir. Akıllı olan, bu dünyadaki hârikaları, hadsiz asar-ı kudreti seyreyleyen bir insan, insanların tekrar hayata ereceklerini, bir ebediyet âlemine sevkedileceklerini asla inkâr edemez.”1
وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِه۪ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَص۪يدِ وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَض۪يدٌ رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ
“Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette sema canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibadıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz; o su ile ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebatatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”2
(Böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendine lâyık bir raiyyet ister ve şayeste bir mazhar ister.)
Madem mezkûr dört delil ile isbat edildi ki; bu kâinat sahibinin muazzam bir rububiyeti ve muhteşem bir saltanatı vardır. Elbette böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendisine layık bir raiyyet ve şayeste bir mazhar ister.
(Hâlbuki görüyorsun: Mahiyetçe en câmi’ ve mühim raiyyeti ve bendeleri) olan insanlar, (şu misafirhane-i dünyada perişan bir surette muvakkaten toplanmışlar. Misafirhane ise; her gün dolar, boşanır.) Şu dünya bir cihette bakılsa bir misafirhanedir. Şu misafirhane, her an binlerce misafirleri ağırlıyor,
[1] Hac, 22:5.
[2] Káf, 50:9-11.
METİN
İşte bu hal ve şu vaziyet kat’î gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında; o sermedî saltanata medar ve mazhar olacak daimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümunelerin ve suretlerin en hâlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır.
Demek burada çabalamak, onlar içindir.
ŞERH
Evet nasıl ki; hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Aynen bunun gibi; şu kâinatta görünen tezyinat, mehasin ve nukuş dahi mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin hem vücudunu, hem de onların devam ve bekasını ister. Madem bu dar-ı fanide istihsan edicilerin ve takdir edicilerin devam-ı vücudları yoktur. Öyle ise; o cemal ve kemal sahibi Zat’ın, daimi ve müstemir bir memleketi olacaktır.
(İşte bu hal ve şu vaziyet kat’î gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında;) o fani misafirhanelere bedel (o sermedî saltanata medar ve mazhar olacak daimî saraylar,) o muvakkat meydanlara bedel (müstemir meskenler,) o her an tebeddül ve teğayyüre mahal olan teşhirgaha bedel (şu dünyada gördüğümüz nümunelerin ve suretlerin en hâlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır.) Buradakiler nümunelerdir. Asılları oradadır.
(Demek burada çabalamak, onlar içindir.) O Zat-ı Zülcemal, dar-ı saadet olan Cennette salih kullarına öyle nimetler ihzar etmiş ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de beşerin kalbine hutur etmiştir.
O Zat, öyle bir Ganiyy-i Mutlaktır ki, O’nun hazinesi daima doludur. İhtiyaç nisbetinde o hazineden dünyaya akıtıyor. Hazinesinden de hiç eksilme olmuyor. Dünya denilen bu misafirhanedeki nimetler ise, Cennetteki asıllarına talib olmak için nümunelerdir. O Ganiyy-i Mutlak, ehl-i iman ve taat için Cennette öyle sarayları, öyle güzellikleri, öyle taamları hazırlamış ki, akl-ı beşer idrakinden aciz kalıyor. Her bir mü’mine yetmiş bin kasır veriliyor. Cennetin köşkleri ve sarayları, mahruti yani koni biçimindedir. O saraylar, altından, gümüşten, zebercetten, çeşit çeşit mücevherattan yapılmıştır. Şeffaftır, içeriden dışarısı görünür, ama dışarıdan içerisi görünmez. Her kasrın içerisinde de bir huri vardır. Bir hurinin güzelliğini tam tarif etmek mümkün değildir. Ancak, hadis-i şerifte şöyle bir tarif yapılmıştır: Bir hurinin tek bir kılı bu âlemde görünse, Güneşin
METİN
İşte bu hal ve şu vaziyet kat’î gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında; o sermedî saltanata medar ve mazhar olacak daimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümunelerin ve suretlerin en hâlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır.
Demek burada çabalamak, onlar içindir.
ŞERH
Evet nasıl ki; hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Aynen bunun gibi; şu kâinatta görünen tezyinat, mehasin ve nukuş dahi mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin hem vücudunu, hem de onların devam ve bekasını ister. Madem bu dar-ı fanide istihsan edicilerin ve takdir edicilerin devam-ı vücudları yoktur. Öyle ise; o cemal ve kemal sahibi Zat’ın, daimi ve müstemir bir memleketi olacaktır.
(İşte bu hal ve şu vaziyet kat’î gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında;) o fani misafirhanelere bedel (o sermedî saltanata medar ve mazhar olacak daimî saraylar,) o muvakkat meydanlara bedel (müstemir meskenler,) o her an tebeddül ve teğayyüre mahal olan teşhirgaha bedel (şu dünyada gördüğümüz nümunelerin ve suretlerin en hâlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır.) Buradakiler nümunelerdir. Asılları oradadır.
(Demek burada çabalamak, onlar içindir.) O Zat-ı Zülcemal, dar-ı saadet olan Cennette salih kullarına öyle nimetler ihzar etmiş ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de beşerin kalbine hutur etmiştir.
O Zat, öyle bir Ganiyy-i Mutlaktır ki, O’nun hazinesi daima doludur. İhtiyaç nisbetinde o hazineden dünyaya akıtıyor. Hazinesinden de hiç eksilme olmuyor. Dünya denilen bu misafirhanedeki nimetler ise, Cennetteki asıllarına talib olmak için nümunelerdir. O Ganiyy-i Mutlak, ehl-i iman ve taat için Cennette öyle sarayları, öyle güzellikleri, öyle taamları hazırlamış ki, akl-ı beşer idrakinden aciz kalıyor. Her bir mü’mine yetmiş bin kasır veriliyor. Cennetin köşkleri ve sarayları, mahruti yani koni biçimindedir. O saraylar, altından, gümüşten, zebercetten, çeşit çeşit mücevherattan yapılmıştır. Şeffaftır, içeriden dışarısı görünür, ama dışarıdan içerisi görünmez. Her kasrın içerisinde de bir huri vardır. Bir hurinin güzelliğini tam tarif etmek mümkün değildir. Ancak, hadis-i şerifte şöyle bir tarif yapılmıştır: Bir hurinin tek bir kılı bu âlemde görünse, Güneşin
METİN
Şurada çalıştırır, orada ücret verir.
ŞERH
ışığı ona karşı çok zaif kalır. Güneş, onun karşısında özelliğini kaybeder. Huriler, yetmiş hulle (elbise) üst üste giydikleri halde bacaklarının içindeki ilikleri görünür. Huriler kocalarına aşık oldukları için onlara daima çok güzel sesleri ile nağmeler söyleyip onları neşelendirirler. Dünyadan Cennete giden kadınlar ise, oradaki hurilerin reisi olup onlardan çok daha güzel olacaklar. Bu dünya hayatında mevcud olan evlenmek, yemek ve içmek, rahat bir meskene sahib olmak gibi bütün lezzetler, Cennetteki lezzetlerin birer nümuneleridir. Buradaki huzursuzluklar ise Cehennemin birer nümunesidir.
Demek fani ve zail olan şu âlem, bir cihette misafirhanedir. Bütün mevcudat, bahusus insanlar, bu dünyada Ellah’ın misafirleridirler ve daru’s-selama davetlidirler. Bir cihette manevra meydanıdır. Bütün mevcudat, Sultan-ı kâinatın muvazzaf askerleridirler. Zabitleri ise, insanlar, cinler, melekler ve peygamberlerdir. Peygamberlerin reisi ise, Resûl-i Ekrem (a.s.m.)’dır. Bir cihette ise bu alem, bir teşhirgâhtır, Cennet ve Cehennemin bir nümunegahıdır, lütuf ve kahrın tecelligahıdır. Buradaki san’at eserleri, nimetler ve güzellikler, Cennettekilerin birer nümunesidir. Buradaki şerler, hastalıklar, çirkinlikler, geceler, ateş ve zemherir Cehennemin birer nümunesidir. Elvah-ı kaderiyede takdir edilen masnuatın teşhirleri bitince şu teşhirgah-ı dünya kapanır. Güneşe: “Meta’ını topla.” Arza: “Ey yer! Parçalan! Artık vazifen bitti.” Âleme: “Ey âlem harab ol!” Denizlere: “Ey denizler! Tutuşup yanın.” Vehakeza mevcudat-ı âleme: “Sizi artık ebedi bir âleme göndereceğim. Nereden geldiyseniz oraya gideceksiniz. Yani asıllarınızın bulunduğu âlem-i ahirete döneceksiniz.” diye emredilir.
(Şurada çalıştırır, orada ücret verir.) İnsan, burada bir misafirdir, bir askerdir. Onun bütün ihtiyaçları rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmektedir. İnsan, aynı zamanda ebedi bir âlemin yolcusudur. Öyle ise insan, beraberinde getirmediği ve beraberinde götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamamalı. Şu âlemin mutasarrıfını bulmalı. O mutasarrıf-ı Zişan, koca kâinatı bir nimet olarak ona ihsan ettiği gibi; Cenneti de fazlından ihsan eder ve cemalini de ikram eder. Öyle ise, bu kadar dünyevi ve uhrevi nimetlere mazhar olan bir insan, O’nu sevmeli ve O’nun muhabbetiyle sergerdan olmalıdır.
METİN
Şurada çalıştırır, orada ücret verir.
ŞERH
ışığı ona karşı çok zaif kalır. Güneş, onun karşısında özelliğini kaybeder. Huriler, yetmiş hulle (elbise) üst üste giydikleri halde bacaklarının içindeki ilikleri görünür. Huriler kocalarına aşık oldukları için onlara daima çok güzel sesleri ile nağmeler söyleyip onları neşelendirirler. Dünyadan Cennete giden kadınlar ise, oradaki hurilerin reisi olup onlardan çok daha güzel olacaklar. Bu dünya hayatında mevcud olan evlenmek, yemek ve içmek, rahat bir meskene sahib olmak gibi bütün lezzetler, Cennetteki lezzetlerin birer nümuneleridir. Buradaki huzursuzluklar ise Cehennemin birer nümunesidir.
Demek fani ve zail olan şu âlem, bir cihette misafirhanedir. Bütün mevcudat, bahusus insanlar, bu dünyada Ellah’ın misafirleridirler ve daru’s-selama davetlidirler. Bir cihette manevra meydanıdır. Bütün mevcudat, Sultan-ı kâinatın muvazzaf askerleridirler. Zabitleri ise, insanlar, cinler, melekler ve peygamberlerdir. Peygamberlerin reisi ise, Resûl-i Ekrem (a.s.m.)’dır. Bir cihette ise bu alem, bir teşhirgâhtır, Cennet ve Cehennemin bir nümunegahıdır, lütuf ve kahrın tecelligahıdır. Buradaki san’at eserleri, nimetler ve güzellikler, Cennettekilerin birer nümunesidir. Buradaki şerler, hastalıklar, çirkinlikler, geceler, ateş ve zemherir Cehennemin birer nümunesidir. Elvah-ı kaderiyede takdir edilen masnuatın teşhirleri bitince şu teşhirgah-ı dünya kapanır. Güneşe: “Meta’ını topla.” Arza: “Ey yer! Parçalan! Artık vazifen bitti.” Âleme: “Ey âlem harab ol!” Denizlere: “Ey denizler! Tutuşup yanın.” Vehakeza mevcudat-ı âleme: “Sizi artık ebedi bir âleme göndereceğim. Nereden geldiyseniz oraya gideceksiniz. Yani asıllarınızın bulunduğu âlem-i ahirete döneceksiniz.” diye emredilir.
(Şurada çalıştırır, orada ücret verir.) İnsan, burada bir misafirdir, bir askerdir. Onun bütün ihtiyaçları rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmektedir. İnsan, aynı zamanda ebedi bir âlemin yolcusudur. Öyle ise insan, beraberinde getirmediği ve beraberinde götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamamalı. Şu âlemin mutasarrıfını bulmalı. O mutasarrıf-ı Zişan, koca kâinatı bir nimet olarak ona ihsan ettiği gibi; Cenneti de fazlından ihsan eder ve cemalini de ikram eder. Öyle ise, bu kadar dünyevi ve uhrevi nimetlere mazhar olan bir insan, O’nu sevmeli ve O’nun muhabbetiyle sergerdan olmalıdır.
ŞERH
saltanatına yakışır mı? Hayır asla ve kat’a! Elbette bütün bu âlemi rububiyet kanununa tabi tutan ve şu dünyayı bir misafirhane, bir manevra meydanı veya bir teşhirgâh haline getiren bir Zat-ı Zü’l-Celal’in saltanatına yakışmaz ki; raiyyetini yok etsin. O halde ebedi bir âleme sevkiyat var. O Zat-ı Zülcelâl, mevcudat-ı âlemi, o ebedi âlemden getirmiş, yine oraya döndürüyor.
Kur’an her bir taife-i insaniyeye şöyle müjde verip der ki: Ey ihtiyarlar! Sizlere müjde. Dar-ı ahirette ebedi bir gençliğiniz var, gelecek. Ey gençler! Korkun, günaha girmekten sakının. Zira Cehennem var. Ey enaniyetinden dolayı hakkı kabule yanaşmayan asi ve mücrimler! Tevbe ve nedamet edin. Zira önünüzde bir mahkeme-i kübra ve bir madele-i uzma var. Kur’an her bir taife-i beşeriyeye her birinin halet-i ruhiyesine göre ikaz ve irşad etmektedir. Demek dert bizim, deva Kur’an’ındır. Müellif (r.a), ahirete iman rüknünün dünyada her bir taife-i insaniye hakkında ne kadar hüsn-ü te’sir gösterdiğini şöyle ifade etmektedir:
“Eğer iman-ı âhiret bu geniş hanelerde hükmetse, birden samimî hürmet ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyasız ihsan ve fazilet ve enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar. Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak.” Kur’an dersiyle temkin verir. Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” Aklı başlarına getirir. Zalime der: “Şiddetli azab var, tokat yiyeceksin.” Adalete başını eğdirir. İhtiyarlara der: “Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimî bir uhrevî saadet ve taze, bâki bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmağa çalış.” Ağlamasını gülmeye çevirir. Bunlara kıyasen cüz’î ve küllî herbir taifede hüsn-ü tesirini gösterir, ışıklandırır.”1
Müellif (r.a) bu altıncı hakikatte evvela; kâinattaki asar ile haşmet ve sermediyet fiillerini isbat ediyor.
Saniyen; fiil failsiz olamayacağı için, mevcudat-ı âlem üzerinde görünen haşmet ve sermediyet fiilleri arkasında Celil ve Baki isimleriyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini isbat ediyor.
Salisen; haşri bu isimler üzerine bina ediyor. Yani böyle haşmetli ve sermedi bir zatın varlığı ile beraber O’nun haşmetine ve sermediyetine mazhar olan şu âlemin fani olup devam etmediği görülünce; arkasında haşir hakikati
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, s. 227.
ŞERH
saltanatına yakışır mı? Hayır asla ve kat’a! Elbette bütün bu âlemi rububiyet kanununa tabi tutan ve şu dünyayı bir misafirhane, bir manevra meydanı veya bir teşhirgâh haline getiren bir Zat-ı Zü’l-Celal’in saltanatına yakışmaz ki; raiyyetini yok etsin. O halde ebedi bir âleme sevkiyat var. O Zat-ı Zülcelâl, mevcudat-ı âlemi, o ebedi âlemden getirmiş, yine oraya döndürüyor.
Kur’an her bir taife-i insaniyeye şöyle müjde verip der ki: Ey ihtiyarlar! Sizlere müjde. Dar-ı ahirette ebedi bir gençliğiniz var, gelecek. Ey gençler! Korkun, günaha girmekten sakının. Zira Cehennem var. Ey enaniyetinden dolayı hakkı kabule yanaşmayan asi ve mücrimler! Tevbe ve nedamet edin. Zira önünüzde bir mahkeme-i kübra ve bir madele-i uzma var. Kur’an her bir taife-i beşeriyeye her birinin halet-i ruhiyesine göre ikaz ve irşad etmektedir. Demek dert bizim, deva Kur’an’ındır. Müellif (r.a), ahirete iman rüknünün dünyada her bir taife-i insaniye hakkında ne kadar hüsn-ü te’sir gösterdiğini şöyle ifade etmektedir:
“Eğer iman-ı âhiret bu geniş hanelerde hükmetse, birden samimî hürmet ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyasız ihsan ve fazilet ve enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar. Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak.” Kur’an dersiyle temkin verir. Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” Aklı başlarına getirir. Zalime der: “Şiddetli azab var, tokat yiyeceksin.” Adalete başını eğdirir. İhtiyarlara der: “Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimî bir uhrevî saadet ve taze, bâki bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmağa çalış.” Ağlamasını gülmeye çevirir. Bunlara kıyasen cüz’î ve küllî herbir taifede hüsn-ü tesirini gösterir, ışıklandırır.”1
Müellif (r.a) bu altıncı hakikatte evvela; kâinattaki asar ile haşmet ve sermediyet fiillerini isbat ediyor.
Saniyen; fiil failsiz olamayacağı için, mevcudat-ı âlem üzerinde görünen haşmet ve sermediyet fiilleri arkasında Celil ve Baki isimleriyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini isbat ediyor.
Salisen; haşri bu isimler üzerine bina ediyor. Yani böyle haşmetli ve sermedi bir zatın varlığı ile beraber O’nun haşmetine ve sermediyetine mazhar olan şu âlemin fani olup devam etmediği görülünce; arkasında haşir hakikati
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, s. 227.
METİN
Şu hakikate, şu temsil dürbünüyle bak ki: Meselâ, sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki, yol içinde bir han var. Bir büyük zât, o hanı kendine gelen misafirlerine yapmış. O misafirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyinâtına milyonlar altınlar sarf ediyor. Hem, o misafirler, o tezyinâttan pek azına az bir zamanda bakıp, o nimetlerden pek az bir vakitte az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat, her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar. Hem, o büyük zâtın hizmetkârları da misafirlerin sûret-i muâmelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar.
ŞERH
ve sıfatında tebdil ve tağyire sebeb olamaz.
(Şu hakikate, şu temsil dürbünüyle bak ki: Meselâ, sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki, yol içinde bir han var. Bir büyük zât, o hanı kendine gelen misafirlerine yapmış. O misafirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyinâtına milyonlar altınlar sarf ediyor. Hem, o misafirler, o tezyinâttan pek azına az bir zamanda bakıp, o nimetlerden pek az bir vakitte az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat, her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla,) hafızaya işarettir (o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar. Hem, o büyük zâtın hizmetkârları da,) yer, gök, hava, su, toprak gibi mevcudat her şeyi kaydettiği gibi melekler de kaydeder. (misafirlerin sûret-i muâmelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar.)
Misal çok acib ve manidardır. Zengin bir adam var, bir geçitin yanında bir han yapmış. Herkes ister istemez o geçitten (köprüden ve boğazdan) geçip o hana uğrar. Öyle bir handır ki, herkes bir gece orada konaklar. Bu hana gelen misafirler ise sayılamayacak kadar çoktur. O han sahibi, o gelen misafirlere birden öyle bir sofra hazırlıyor ki, dünyada benzerine rastlanmamış, o güne kadar o misafirler öyle bir yemek yememişler ve o içecekler gibi bir içecek içmemişler ve öyle bir ihsan ve ikram görmemişlerdir. Kısaca o han sahibi öyle bir sofra hazırlıyor ki, o sofranın bir benzeri görülmemiştir. Hem o zat, o hanı o kadar güzel, acib bir sanatla süslendiriyor ki, adeta bütün o sarayda ne kadar san’at varsa, bir taşında dercedilmiş gibi acib mücevherlerden, altından, gümüşten yapılmış. O han sahibi, elçileri vasıtasıyla gelen misafirlere der ki: afiyetle yemeklerinizi yeyip şükredin, handa teşhir edilen san’atın güzelliğine bakıp tefekkür edin. Bununla beraber o han öyle aciptir ki, sanki bütün müştemilatıyla beraber bir ipe
METİN
Şu hakikate, şu temsil dürbünüyle bak ki: Meselâ, sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki, yol içinde bir han var. Bir büyük zât, o hanı kendine gelen misafirlerine yapmış. O misafirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyinâtına milyonlar altınlar sarf ediyor. Hem, o misafirler, o tezyinâttan pek azına az bir zamanda bakıp, o nimetlerden pek az bir vakitte az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat, her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar. Hem, o büyük zâtın hizmetkârları da misafirlerin sûret-i muâmelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar.
ŞERH
ve sıfatında tebdil ve tağyire sebeb olamaz.
(Şu hakikate, şu temsil dürbünüyle bak ki: Meselâ, sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki, yol içinde bir han var. Bir büyük zât, o hanı kendine gelen misafirlerine yapmış. O misafirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyinâtına milyonlar altınlar sarf ediyor. Hem, o misafirler, o tezyinâttan pek azına az bir zamanda bakıp, o nimetlerden pek az bir vakitte az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat, her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla,) hafızaya işarettir (o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar. Hem, o büyük zâtın hizmetkârları da,) yer, gök, hava, su, toprak gibi mevcudat her şeyi kaydettiği gibi melekler de kaydeder. (misafirlerin sûret-i muâmelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar.)
Misal çok acib ve manidardır. Zengin bir adam var, bir geçitin yanında bir han yapmış. Herkes ister istemez o geçitten (köprüden ve boğazdan) geçip o hana uğrar. Öyle bir handır ki, herkes bir gece orada konaklar. Bu hana gelen misafirler ise sayılamayacak kadar çoktur. O han sahibi, o gelen misafirlere birden öyle bir sofra hazırlıyor ki, dünyada benzerine rastlanmamış, o güne kadar o misafirler öyle bir yemek yememişler ve o içecekler gibi bir içecek içmemişler ve öyle bir ihsan ve ikram görmemişlerdir. Kısaca o han sahibi öyle bir sofra hazırlıyor ki, o sofranın bir benzeri görülmemiştir. Hem o zat, o hanı o kadar güzel, acib bir sanatla süslendiriyor ki, adeta bütün o sarayda ne kadar san’at varsa, bir taşında dercedilmiş gibi acib mücevherlerden, altından, gümüşten yapılmış. O han sahibi, elçileri vasıtasıyla gelen misafirlere der ki: afiyetle yemeklerinizi yeyip şükredin, handa teşhir edilen san’atın güzelliğine bakıp tefekkür edin. Bununla beraber o han öyle aciptir ki, sanki bütün müştemilatıyla beraber bir ipe
ŞERH
takılmış gibi bir anda hârâb oluyor, sonra yeniden tamir ediliyor. Hem o hanın altı ciheti –önü, arkası, sağı, solu, altı, üstü- muhafaza altına alınmış. Herkesin elinde fotoğraf makinaları veyahut bu asrın tabiriyle kameralar var. Herkes o handa bulunanların halini hemen kameraya alıp zabtediyor.
O handa bir gece konaklayan misafirler, sabahleyin o sofradaki nimetlere ve o handa bulunan san’at inceliklerine doymadan ve tam lezzet almadan ve o seyirden tok olmadan o handa çalışan memurlar, her misafirin kolundan tutup dışarı atıyorlar, “haydi git” diyorlar. Ertesi gün o hana başka misafirler geliyor, başka sofralar seriliyor, başka san’at eserleri teşhir ediliyor ve inkılabvari haller devam ediyor. Ve hakeza bu hal, böyle devam edip gidiyor. Bütün bu faaliyet ve icraat-ı hakimaneyi gözünle gördükten sonra ne diyeceksin? Elbette diyeceksin ki, “Bu han sahibi, bir gecelik konup göçmek için yapılan bir handa bu kadar sofralar sermesiyle ve bu kadar antika san’atlarını teşhir etmesiyle maddi ve manevi zenginliğini ve hünerlerini göstermektedir. Madem hem o hana uğrayanlar, hem o handa serilen sofralar ve teşhir edilen san’atlar, hem de o han ve müştemilatı sabit olmayıp fenaya maruz kalıyor. Elbette böyle harika bir zatın, bu hanın arkasında başka bir diyarı ve memleketi vardır. Bu han ise oranın bir nümunesidir. Burada ihsan edilen nimetler ve teşhir edilen san’atlar ise, gelen misafirlerin iştihalarını ve nazarlarını o memlekete çevirmek içindir. Bir günlük misafirlerine bu hazırlığı yapan bir zat, başka bir âlemde daha mükemmel ziyafetleri ve sergileri hazırlamış, bu hanı oranın nümunesi yapmıştır. Çünkü o hanın her tarafında fotoğraflar alınıp zaptediliyor. O misafirler ne yaparlarsa konakladıkları o gecede kaydediliyor. – Teşbihte hata olmasın.- Adeta bir film çevriliyor gibi bir hal var.”
Temsilde geçen “her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar” ifadesinden murad, herkesin kendisine ait inanç ve düşüncesidir. Yani nasıl düşünür ve itikad ederse bu âlemi öyle görür. Mesela; bir kimse yalnız nefsini düşünürse, mevcudat-ı âlemi de “nefisperest” görür. Nasıl ki; hodbin ve bedbin bir adam İstanbul gibi bir şehre gelip camilere, medreselere, tekyelere hiç uğramazsa bu şehri bir eğlence yeri görür. Camiye, medreseye, tekkeye, zikirhanelere uğrayan kimse ise bu şehri bir ibadethane olarak görür. Şimdi bu adama İstanbul’dan haber ver denilse, “İstanbul’un her tarafı camiler, mescidler, medreseler, tekyelerle doludur.” Der. İşte bu adam kendine mahsus fotoğrafa göre İstanbul’u anlar. Aynen öyle de bir mü’minden dünya
ŞERH
takılmış gibi bir anda hârâb oluyor, sonra yeniden tamir ediliyor. Hem o hanın altı ciheti –önü, arkası, sağı, solu, altı, üstü- muhafaza altına alınmış. Herkesin elinde fotoğraf makinaları veyahut bu asrın tabiriyle kameralar var. Herkes o handa bulunanların halini hemen kameraya alıp zabtediyor.
O handa bir gece konaklayan misafirler, sabahleyin o sofradaki nimetlere ve o handa bulunan san’at inceliklerine doymadan ve tam lezzet almadan ve o seyirden tok olmadan o handa çalışan memurlar, her misafirin kolundan tutup dışarı atıyorlar, “haydi git” diyorlar. Ertesi gün o hana başka misafirler geliyor, başka sofralar seriliyor, başka san’at eserleri teşhir ediliyor ve inkılabvari haller devam ediyor. Ve hakeza bu hal, böyle devam edip gidiyor. Bütün bu faaliyet ve icraat-ı hakimaneyi gözünle gördükten sonra ne diyeceksin? Elbette diyeceksin ki, “Bu han sahibi, bir gecelik konup göçmek için yapılan bir handa bu kadar sofralar sermesiyle ve bu kadar antika san’atlarını teşhir etmesiyle maddi ve manevi zenginliğini ve hünerlerini göstermektedir. Madem hem o hana uğrayanlar, hem o handa serilen sofralar ve teşhir edilen san’atlar, hem de o han ve müştemilatı sabit olmayıp fenaya maruz kalıyor. Elbette böyle harika bir zatın, bu hanın arkasında başka bir diyarı ve memleketi vardır. Bu han ise oranın bir nümunesidir. Burada ihsan edilen nimetler ve teşhir edilen san’atlar ise, gelen misafirlerin iştihalarını ve nazarlarını o memlekete çevirmek içindir. Bir günlük misafirlerine bu hazırlığı yapan bir zat, başka bir âlemde daha mükemmel ziyafetleri ve sergileri hazırlamış, bu hanı oranın nümunesi yapmıştır. Çünkü o hanın her tarafında fotoğraflar alınıp zaptediliyor. O misafirler ne yaparlarsa konakladıkları o gecede kaydediliyor. – Teşbihte hata olmasın.- Adeta bir film çevriliyor gibi bir hal var.”
Temsilde geçen “her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar” ifadesinden murad, herkesin kendisine ait inanç ve düşüncesidir. Yani nasıl düşünür ve itikad ederse bu âlemi öyle görür. Mesela; bir kimse yalnız nefsini düşünürse, mevcudat-ı âlemi de “nefisperest” görür. Nasıl ki; hodbin ve bedbin bir adam İstanbul gibi bir şehre gelip camilere, medreselere, tekyelere hiç uğramazsa bu şehri bir eğlence yeri görür. Camiye, medreseye, tekkeye, zikirhanelere uğrayan kimse ise bu şehri bir ibadethane olarak görür. Şimdi bu adama İstanbul’dan haber ver denilse, “İstanbul’un her tarafı camiler, mescidler, medreseler, tekyelerle doludur.” Der. İşte bu adam kendine mahsus fotoğrafa göre İstanbul’u anlar. Aynen öyle de bir mü’minden dünya
ŞERH
hafızasını çıkarıp karşısına koyar ve “Büyük bir zakir ve abid olan Güneşe böyle zulmettin?” diye sorar. Güneşi de çağırır: “Sen hakikaten sarı saçlı aktris miydin, yoksa zâkir ve âbid miydin?” diye sorar. Güneş de “Ben zakir ve abid idim.” Diye cevap verir. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, o kimseyi cezalandırır.
İnsanın hafızası, bütün âlemi itikad-ı kalbisine göre içine alır. Demek insanın hafızası da bir ayinedir. Bununla beraber inanç ve düşüncesi ne ise, âlemi öyle görüp muhafaza eder. Fakat asıl olan zabt u rabt, Levh-i Mahfuz ile meleklerin kaydıdır. İnsanın kötü inanç ve düçüncesine göre hafızasına aldığı kayıt ile Levh-i Mahfuz ve meleklerin aldığı kayıtlara göre o insan ahirette hesaba çekilir. Her insan bu âlemi kendi ayinesine göre görür. Ayinesi nurani ve düzgün ise âlemi nurani ve güzel görür ve lehinde şehadet ettirir. Zulmani ve düzgün değilse, âlemi zulmani ve çirkin görür ve aleyhinde şehadet ettirir. Müellif (r.a) bu ince hakikati Sözler adlı eserinde şöyle izah etmektedir:
“Hem bil ki: Her yeni gün, sana hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider, senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder. Zira herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tabidir. Nasılki âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni’-i Zü’l-Celal’ine müteveccih olsan; birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdeta namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümatını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülat ve harekât, hikmetli bir intizam ve manidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyet-i pür-envârından bir nuru, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in’ikasıyla ışıklandırır. Senin lehinde nuraniyetle şehadet ettirir.”1
[1] Sözler, 21. Söz, 1. Makám, s. 273.
ŞERH
hafızasını çıkarıp karşısına koyar ve “Büyük bir zakir ve abid olan Güneşe böyle zulmettin?” diye sorar. Güneşi de çağırır: “Sen hakikaten sarı saçlı aktris miydin, yoksa zâkir ve âbid miydin?” diye sorar. Güneş de “Ben zakir ve abid idim.” Diye cevap verir. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, o kimseyi cezalandırır.
İnsanın hafızası, bütün âlemi itikad-ı kalbisine göre içine alır. Demek insanın hafızası da bir ayinedir. Bununla beraber inanç ve düşüncesi ne ise, âlemi öyle görüp muhafaza eder. Fakat asıl olan zabt u rabt, Levh-i Mahfuz ile meleklerin kaydıdır. İnsanın kötü inanç ve düçüncesine göre hafızasına aldığı kayıt ile Levh-i Mahfuz ve meleklerin aldığı kayıtlara göre o insan ahirette hesaba çekilir. Her insan bu âlemi kendi ayinesine göre görür. Ayinesi nurani ve düzgün ise âlemi nurani ve güzel görür ve lehinde şehadet ettirir. Zulmani ve düzgün değilse, âlemi zulmani ve çirkin görür ve aleyhinde şehadet ettirir. Müellif (r.a) bu ince hakikati Sözler adlı eserinde şöyle izah etmektedir:
“Hem bil ki: Her yeni gün, sana hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider, senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder. Zira herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tabidir. Nasılki âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni’-i Zü’l-Celal’ine müteveccih olsan; birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdeta namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümatını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülat ve harekât, hikmetli bir intizam ve manidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyet-i pür-envârından bir nuru, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in’ikasıyla ışıklandırır. Senin lehinde nuraniyetle şehadet ettirir.”1
[1] Sözler, 21. Söz, 1. Makám, s. 273.
ŞERH
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
“(Bugün) bu kıyamet gününde biz (onların) o kâfirlerin (ağızları üzerine mühür basarız.) Onları söz söyleyebilmekten âciz bırakırız (ve bize elleri söyler) onlar dünyada yaptıkları küfür ve isyanlarını inkâra cür’et gösterirler, fakat buna rağmen onların elleri onların dünyada iken neler yapmış olduklarını söyleyip haber verir (ve neler yaptıklarına dair ayakları şahitlikte bulunur.) Ayakları dile gelerek onların neler yapmış olduklarına şahitlik ederek aleyhlerinde konuşmakla onların inkârlarını çürütmüş olur. Evet, Kadir-i Zülcelal’in her şeye gücü yeter. Bu dünyada bile insanların sözleri bir alet vasıtasiyle zapt ediliyor, parmakların, ayakların izleriyle onların yaptıkları şeyler anlaşılarak delil olarak mahkemelere gösteriliyor. Bunları böyle yaratan Cenab-ı Hak, yarın ahirette de onların bütün uzuv ve organlarını konuşturabilir, onların dünyadaki amellerini o suretle meydana çıkararak onları susturabilir. Ellah’ın kudreti yanında bunlar pek kolay şeylerdir. Amenna.”1
Âyet-i kerimesinin ifadesiyle insanın ağzına mühür vurulur, elleri yaptıklarından haber verir, ayakları da şahidlik yapar. Daha sonra Cenab-ı Hak, “Kulum! Senden şahit getirsem kabul edecek misin?” diye sorar. O da “Evet” diye cevap verir. Bunun üzerine insanın hafızasını çıkarıp, hıfzettiklerini ortaya koyar. “Bunları işleyen sen misin, yoksa başkası mı?” diye sorar. İnsan o zaman yaptıklarını kabullenip; “Benim” diye ikrar eder. O zaman
اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسيبًا
“Ey insan! (Kitabını oku!) Dünyada iken neler yapmış olduğunu hatırla. (Bugün senin nefsin, senin üzerine hesap sorucu olarak yeter. Başka bir şahide ihtiyaç yoktur.)”2
Ayetinin işaretiyle kendisine “Hafızanın kaydettiklerini oku” denir. O kul da hayr ve şer namına ne işlemişse, hepsini hafızası içinde dercedilmiş olarak görür. “Bak! Senin kafan, senin beynin âlemi ters olarak okumuş ve ters olarak hafızana geçirmişsin.
[1] Yâsîn, 36:65.
[2] İsrâ, 17:14.
ŞERH
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
“(Bugün) bu kıyamet gününde biz (onların) o kâfirlerin (ağızları üzerine mühür basarız.) Onları söz söyleyebilmekten âciz bırakırız (ve bize elleri söyler) onlar dünyada yaptıkları küfür ve isyanlarını inkâra cür’et gösterirler, fakat buna rağmen onların elleri onların dünyada iken neler yapmış olduklarını söyleyip haber verir (ve neler yaptıklarına dair ayakları şahitlikte bulunur.) Ayakları dile gelerek onların neler yapmış olduklarına şahitlik ederek aleyhlerinde konuşmakla onların inkârlarını çürütmüş olur. Evet, Kadir-i Zülcelal’in her şeye gücü yeter. Bu dünyada bile insanların sözleri bir alet vasıtasiyle zapt ediliyor, parmakların, ayakların izleriyle onların yaptıkları şeyler anlaşılarak delil olarak mahkemelere gösteriliyor. Bunları böyle yaratan Cenab-ı Hak, yarın ahirette de onların bütün uzuv ve organlarını konuşturabilir, onların dünyadaki amellerini o suretle meydana çıkararak onları susturabilir. Ellah’ın kudreti yanında bunlar pek kolay şeylerdir. Amenna.”1
Âyet-i kerimesinin ifadesiyle insanın ağzına mühür vurulur, elleri yaptıklarından haber verir, ayakları da şahidlik yapar. Daha sonra Cenab-ı Hak, “Kulum! Senden şahit getirsem kabul edecek misin?” diye sorar. O da “Evet” diye cevap verir. Bunun üzerine insanın hafızasını çıkarıp, hıfzettiklerini ortaya koyar. “Bunları işleyen sen misin, yoksa başkası mı?” diye sorar. İnsan o zaman yaptıklarını kabullenip; “Benim” diye ikrar eder. O zaman
اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسيبًا
“Ey insan! (Kitabını oku!) Dünyada iken neler yapmış olduğunu hatırla. (Bugün senin nefsin, senin üzerine hesap sorucu olarak yeter. Başka bir şahide ihtiyaç yoktur.)”2
Ayetinin işaretiyle kendisine “Hafızanın kaydettiklerini oku” denir. O kul da hayr ve şer namına ne işlemişse, hepsini hafızası içinde dercedilmiş olarak görür. “Bak! Senin kafan, senin beynin âlemi ters olarak okumuş ve ters olarak hafızana geçirmişsin.
[1] Yâsîn, 36:65.
[2] İsrâ, 17:14.
ŞERH
ve ona göre hareket etmezse, o makamdan düşer ve şehvani hislere mağlub ve alet olur. O zaman hafıza, kalbin bozukluğundan dolayı artık nefis hesabına bu âleme bakar. Kendi mesleği ve meşrebi ne ise ona göre âlemi mütalaa eder. Neticede hafıza batıl bir şekilde âlemi hıfzeder, hakikate vasıl olamaz. Kalbindeki itikad, o hafızaya bir renk takar, âlemi itikad ve düşüncesine göre görür. Eğer kalb, rahmet-i ilahiye ile measiden içtinab etmek suretiyle nurlanmış ve ayine-i Samed olduğunu anlamışsa, o zaman bütün âlemin hülasası, makes-i vahy-i İlahi, ilham-ı Rabbaninin yeri, binbir ism-i İlahinin tecelligahı, Cenab-ı Hakkın mescidi ve kabesi olan kalb-i insan, Rabbu’l-âleminin tecelliyatını kendi nefsinde hisseder, kendinde hissettikten sonra, hafıza ona göre âlemde fotoğraf çeker. Mevcudat-ı âleme nazar ettiğinde, âlemi üç şekilde müşahede eder:
1) Esma-i İlahiyenin ayinesi olması hasebiyle, her sanatta Sanii, her nimette Mün’imi bulur.
2) Ahiretin tarlası, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi olarak görür.
3) Nur-u Muhammedi (a.s.m)’ı mevcudat-ı âlemin mayesi şeklinde görür. Yani mü’min, âlemi bu üç şekilde görür, başka şekilde görmez. O halde başka şekilde âlemi seyrederse, mes’ul olur. Peki âlemi bu üç şekilde görebiliyor muyuz? Göremiyorsak, kalbimiz günahlarla lekelenmiş demektir. İstiğfar ile o lekeyi silmek lazım gelir.
اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ
Müellif (r.a), Lem’alar adlı eserinde şöyle buyuruyor:
“İşlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar… Günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”1
[1] Lem‘alar, 2. Lem‘a, 1. Nükte, s. 9.
ŞERH
ve ona göre hareket etmezse, o makamdan düşer ve şehvani hislere mağlub ve alet olur. O zaman hafıza, kalbin bozukluğundan dolayı artık nefis hesabına bu âleme bakar. Kendi mesleği ve meşrebi ne ise ona göre âlemi mütalaa eder. Neticede hafıza batıl bir şekilde âlemi hıfzeder, hakikate vasıl olamaz. Kalbindeki itikad, o hafızaya bir renk takar, âlemi itikad ve düşüncesine göre görür. Eğer kalb, rahmet-i ilahiye ile measiden içtinab etmek suretiyle nurlanmış ve ayine-i Samed olduğunu anlamışsa, o zaman bütün âlemin hülasası, makes-i vahy-i İlahi, ilham-ı Rabbaninin yeri, binbir ism-i İlahinin tecelligahı, Cenab-ı Hakkın mescidi ve kabesi olan kalb-i insan, Rabbu’l-âleminin tecelliyatını kendi nefsinde hisseder, kendinde hissettikten sonra, hafıza ona göre âlemde fotoğraf çeker. Mevcudat-ı âleme nazar ettiğinde, âlemi üç şekilde müşahede eder:
1) Esma-i İlahiyenin ayinesi olması hasebiyle, her sanatta Sanii, her nimette Mün’imi bulur.
2) Ahiretin tarlası, Cennet ve Cehennemin birer nümunesi olarak görür.
3) Nur-u Muhammedi (a.s.m)’ı mevcudat-ı âlemin mayesi şeklinde görür. Yani mü’min, âlemi bu üç şekilde görür, başka şekilde görmez. O halde başka şekilde âlemi seyrederse, mes’ul olur. Peki âlemi bu üç şekilde görebiliyor muyuz? Göremiyorsak, kalbimiz günahlarla lekelenmiş demektir. İstiğfar ile o lekeyi silmek lazım gelir.
اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ
Müellif (r.a), Lem’alar adlı eserinde şöyle buyuruyor:
“İşlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar… Günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”1
[1] Lem‘alar, 2. Lem‘a, 1. Nükte, s. 9.
ŞERH
sukutuyla sema âleminin dahi sabit olmadığı tezahür eder. Güneş, yüzündeki lekeler sebebiyle devamlı yıpranıyor, o da tahribe maruzdur. Semadaki tebeddülat ve teğayyürat, zemin yüzüne göre daha yavaştır.
İşte dünya sarayının temelleri zaman itibarıyla üç, mekân itibariyle de dört olmak üzere yedi rükün üzerine kurulmuştur ve bu rükünlerin hepsi sabit olmayıp daimi tezelzüldedir.
Müellif (r.a), bu konu ile alakalı olarak Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:
“Nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor. Fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ızdırabları vardır. Aynen onun gibi; kudret-i İlahiyenin bir saat-ı kübrası olan şu dünya, zahirî sabitiyetiyle beraber daimî zelzele ve tegayyürde, fena ve zevalde yuvarlanıyor. Evet dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-ı kübranın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini ta’dad eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı emvac-ı zeval üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip, yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân itibariyle dahi yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünki cevv-i hava mekânı çabuk tegayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tegayyürü hükmünde bir tegayyür veriyor. Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin yüzü itibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılabat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibalin çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir. Dünya hanesinin tavanı olan sema mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufatın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tegayyürat gösterir ki; semavat dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tegayyüratı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor. Fakat her halde geçici ve zeval ve harabiyete karşı gittiğini gösterir. İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, daim onu sarsıyor.” 1
[1] Sözler, 25. Söz, 3. Şu‘le, 2. Ziyâ, s. 436-437.
ŞERH
sukutuyla sema âleminin dahi sabit olmadığı tezahür eder. Güneş, yüzündeki lekeler sebebiyle devamlı yıpranıyor, o da tahribe maruzdur. Semadaki tebeddülat ve teğayyürat, zemin yüzüne göre daha yavaştır.
İşte dünya sarayının temelleri zaman itibarıyla üç, mekân itibariyle de dört olmak üzere yedi rükün üzerine kurulmuştur ve bu rükünlerin hepsi sabit olmayıp daimi tezelzüldedir.
Müellif (r.a), bu konu ile alakalı olarak Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:
“Nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor. Fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ızdırabları vardır. Aynen onun gibi; kudret-i İlahiyenin bir saat-ı kübrası olan şu dünya, zahirî sabitiyetiyle beraber daimî zelzele ve tegayyürde, fena ve zevalde yuvarlanıyor. Evet dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-ı kübranın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini ta’dad eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı emvac-ı zeval üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip, yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân itibariyle dahi yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünki cevv-i hava mekânı çabuk tegayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tegayyürü hükmünde bir tegayyür veriyor. Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin yüzü itibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılabat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibalin çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir. Dünya hanesinin tavanı olan sema mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufatın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tegayyürat gösterir ki; semavat dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tegayyüratı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor. Fakat her halde geçici ve zeval ve harabiyete karşı gittiğini gösterir. İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, daim onu sarsıyor.” 1
[1] Sözler, 25. Söz, 3. Şu‘le, 2. Ziyâ, s. 436-437.
ŞERH
Seni bu handa durdurmazlar. Misafirhane sahibinin sana ihsan ettiği bütün nimetleri de arkada bırakıp öyle gideceksin. Zira yolcu beraberinde getirmediği bir şeyi beraberinde götüremez. Bu hana çıplak geldin, yine çıplak gideceksin. Evet insan dünya hanına çıplak gelmiş, çıplak da gidecektir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Azimu’ş-Şan’da bu hakikatı şöyle beyan etmektedir:
وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادٰى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ
“Cenab-ı Hak, kıyamet gününde veya sekerat anında şöyle der: (Zat-ı uluhiyetime kasem olsun ki, siz bizim huzurumuza) bizim bu yüce mahkememize (ilk evvel yarattığımız gibi) çıplak, yalın ayak olarak (teker teker geldiniz.) Bugün size arkadaş olacak, size yardım edecek bir kimse ile beraber bulunmamaktasınız. (Ve size) dünyada iken bir lütuf olarak (verip içine daldırdığımız) kendisini kötüye kullanıp yalnız kendisiyle meşgul bulunduğunuz (şeyleri) servet ve zenginliği, çoluk ve çocuğu (geride bıraktınız.) Şimdi onlardan hiçbirini beraberinizde bulmamaktasınız, onlardan şimdi hiçbir fâide görmemektesiniz, hepsini dünyada bırakmış bulunuyorsunuz.”1
Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimesiyle manen diyor ki: “Ey insanlar! Dünyada size vermiş olduğum bütün nimetleri dünyadan ayrılırken sizden geri alacağım. Dünyaya sizi çıplak olarak gönderdim, çıplak olarak da huzuruma alacağım. Yalnız setr-i avret için sizi bir kefene sararlar. Nasıl ki; insan bir yere misafir olarak gittiğinde, misafirhane sahibi ona ihsan ve ikramda bulunur. O insanın o misafirhaneden bir şeyler alıp beraberinde götürmesi nasıl muvafık değilse, bu dünya denilen misafirhaneye gelenlerin de bu dünyadan beraberlerinde bir şeyler götürmesi de öyle muvafık değildir. O halde beraberimizde getirmediğimiz ve yine beraberimizde götüremeyeceğimiz şeylere kalben bağlanmak manasızdır. Müellif (r.a) bu ince manayı şöyle ifade etmektedir:
“Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın
[1] En‘ám, 6:94.
ŞERH
Seni bu handa durdurmazlar. Misafirhane sahibinin sana ihsan ettiği bütün nimetleri de arkada bırakıp öyle gideceksin. Zira yolcu beraberinde getirmediği bir şeyi beraberinde götüremez. Bu hana çıplak geldin, yine çıplak gideceksin. Evet insan dünya hanına çıplak gelmiş, çıplak da gidecektir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Azimu’ş-Şan’da bu hakikatı şöyle beyan etmektedir:
وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادٰى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ
“Cenab-ı Hak, kıyamet gününde veya sekerat anında şöyle der: (Zat-ı uluhiyetime kasem olsun ki, siz bizim huzurumuza) bizim bu yüce mahkememize (ilk evvel yarattığımız gibi) çıplak, yalın ayak olarak (teker teker geldiniz.) Bugün size arkadaş olacak, size yardım edecek bir kimse ile beraber bulunmamaktasınız. (Ve size) dünyada iken bir lütuf olarak (verip içine daldırdığımız) kendisini kötüye kullanıp yalnız kendisiyle meşgul bulunduğunuz (şeyleri) servet ve zenginliği, çoluk ve çocuğu (geride bıraktınız.) Şimdi onlardan hiçbirini beraberinizde bulmamaktasınız, onlardan şimdi hiçbir fâide görmemektesiniz, hepsini dünyada bırakmış bulunuyorsunuz.”1
Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimesiyle manen diyor ki: “Ey insanlar! Dünyada size vermiş olduğum bütün nimetleri dünyadan ayrılırken sizden geri alacağım. Dünyaya sizi çıplak olarak gönderdim, çıplak olarak da huzuruma alacağım. Yalnız setr-i avret için sizi bir kefene sararlar. Nasıl ki; insan bir yere misafir olarak gittiğinde, misafirhane sahibi ona ihsan ve ikramda bulunur. O insanın o misafirhaneden bir şeyler alıp beraberinde götürmesi nasıl muvafık değilse, bu dünya denilen misafirhaneye gelenlerin de bu dünyadan beraberlerinde bir şeyler götürmesi de öyle muvafık değildir. O halde beraberimizde getirmediğimiz ve yine beraberimizde götüremeyeceğimiz şeylere kalben bağlanmak manasızdır. Müellif (r.a) bu ince manayı şöyle ifade etmektedir:
“Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın
[1] En‘ám, 6:94.
ŞERH
gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.”1
Cenab-ı Hak, bu misafirhane-i dünyaya gelenlere pek çok nimetleri ibahe yoluyla ikram etmiş, onlara temlik etmemiştir. O halde dünya denilen bu misafirhaneye gelenler, ibahe düsturuna riayet etmeli, yani bu misafirhane sahibinin emri ve izni dairesinde hareket etmelidir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Ey insan ve ey nefsim, muhakkak bil ki: Cenab-ı Hakk’ın sana in’am ettiği vücudun, cismin, a’zaların, malın ve hayvanatın ibahedir, temlik değildir. Yani, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibahe etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten âciz ve tedbirden cidden cahil bir şahsa temlik etmemiş. Çünki mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zahir ve daire-i ihtiyar ve şuurda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın halde; nasıl göz ve kulak gibi daire-i ihtiyar ve şuurun haricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
Madem sana verilen hayat ve hayatın levazımatı temlik değil, ibahedir. Elbette ibahenin düsturuyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyafete misafirleri davet eder. Onlara, meclis ziyafetindeki eşyadan ve ziyafetten istifadeyi ibahe ediyor, temlik etmiyor. İbahe ve ziyafetin kaidesi ise; mihmandarın rızası dâhilinde tasarruf etmektir. Öyle ise israf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zayi’ edemez. Eğer temlik olsa idi, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
Aynen bunun gibi; Cenab-ı Hak sana ibahe suretinde verdiği hayatı intihar ile hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde harama sarfedemezsin. Ve hâkeza kulağı ve dili ve bunlar gibi cihazatı harama sarfetmekle manen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzumsuz tazib edip katledemezsin. Ve hâkeza.
Bütün sana verilen nimetler, bu misafirhane-i dünyanın sahibi olan Mihmandar-ı
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 119.
ŞERH
gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.”1
Cenab-ı Hak, bu misafirhane-i dünyaya gelenlere pek çok nimetleri ibahe yoluyla ikram etmiş, onlara temlik etmemiştir. O halde dünya denilen bu misafirhaneye gelenler, ibahe düsturuna riayet etmeli, yani bu misafirhane sahibinin emri ve izni dairesinde hareket etmelidir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Ey insan ve ey nefsim, muhakkak bil ki: Cenab-ı Hakk’ın sana in’am ettiği vücudun, cismin, a’zaların, malın ve hayvanatın ibahedir, temlik değildir. Yani, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibahe etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten âciz ve tedbirden cidden cahil bir şahsa temlik etmemiş. Çünki mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zahir ve daire-i ihtiyar ve şuurda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın halde; nasıl göz ve kulak gibi daire-i ihtiyar ve şuurun haricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
Madem sana verilen hayat ve hayatın levazımatı temlik değil, ibahedir. Elbette ibahenin düsturuyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyafete misafirleri davet eder. Onlara, meclis ziyafetindeki eşyadan ve ziyafetten istifadeyi ibahe ediyor, temlik etmiyor. İbahe ve ziyafetin kaidesi ise; mihmandarın rızası dâhilinde tasarruf etmektir. Öyle ise israf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zayi’ edemez. Eğer temlik olsa idi, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
Aynen bunun gibi; Cenab-ı Hak sana ibahe suretinde verdiği hayatı intihar ile hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde harama sarfedemezsin. Ve hâkeza kulağı ve dili ve bunlar gibi cihazatı harama sarfetmekle manen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzumsuz tazib edip katledemezsin. Ve hâkeza.
Bütün sana verilen nimetler, bu misafirhane-i dünyanın sahibi olan Mihmandar-ı
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 119.
METİN
İkinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların Rabb-ı Kerim’i, onları Dârü’s-Selâm’a davet eder.
ŞERH
dalaletin Hazret-i Adem’den itibaren ebediyete gitmek için yolculukları başlamış, kıyametin kopmasıyla bu yolculuk bitecektir.
İşte nev’-i beşer, böyle kafile kafile dar-ı imtihan olan bu misafirhaneye gelirler, konaklarlar, yerler, içerler, ömürleri hitam bulunca buradan göçüp giderler. Böylece bu han devamlı dolar boşalır. Hanın erkanı da devamlı zelzele halindedir. Bir gün gelecek, bu hanın sahibi, bu hanı harap edecek, ebedi bir âlemi kuracak. Herkes o handa yaptığının karşılığını görecektir.
(İkinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir.) Kimse burada baki kalmaz. (Onların Rabb-ı Kerim’i, onları Dârü’s-Selâm’a davet eder.)
Dünya bir han, içindekiler ise birer misafirdir. Şu hanı yaratan Zât, misafirlerini daru’s-selam denilen Cennete davet ediyor. Bu daveti yapan kimdir? Şu misafirhanenin sahib ve maliki. Daveti tebliğ eden kimdir? Başta Resûl-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberan-ı izamdır. O peygamberlerin reisi olan Zat-ı Ekrem (a.s.m), Medine-i Münevvere’de nuranî ve yüksek minber-i saadetine çıkmış, bütün insanlara hatîb olarak, ezelden gelmiş ebede gidecek olan bir seda-yi Kur’anî ile nida edip diyor ki:
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
“(Ellahu Teâlâ,) sizleri (selâmet yurduna) Cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları ebedî ikametgâha (davet ediyor.) İçinde hastalık, bela, musibet, ihtiyarlık, yorgunluk, ayıp, kusur, elem, keder, ölüm kısaca insanı mahzun edecek ve korkutacak hiçbir halin bulunmadığı bir saadet mahalline sizleri davet ediyor. Öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri, iman ve ubudiyeti sizlere emrediyor.”1
“Ey insanlar! Ey bu hana gelen misafirler! Ey iyiler ve kötüler! Ellah şu hana gelenlerin cümlesini daru’s-selam denilen Cennete davet ediyor. Şu kâinatın vefatı demek olan kıyametin kopacağı, nizam-ı âlemin bozulup dar-ı ahiretin açılacağı
[1] Yûnus, 10:25.
METİN
İkinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların Rabb-ı Kerim’i, onları Dârü’s-Selâm’a davet eder.
ŞERH
dalaletin Hazret-i Adem’den itibaren ebediyete gitmek için yolculukları başlamış, kıyametin kopmasıyla bu yolculuk bitecektir.
İşte nev’-i beşer, böyle kafile kafile dar-ı imtihan olan bu misafirhaneye gelirler, konaklarlar, yerler, içerler, ömürleri hitam bulunca buradan göçüp giderler. Böylece bu han devamlı dolar boşalır. Hanın erkanı da devamlı zelzele halindedir. Bir gün gelecek, bu hanın sahibi, bu hanı harap edecek, ebedi bir âlemi kuracak. Herkes o handa yaptığının karşılığını görecektir.
(İkinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir.) Kimse burada baki kalmaz. (Onların Rabb-ı Kerim’i, onları Dârü’s-Selâm’a davet eder.)
Dünya bir han, içindekiler ise birer misafirdir. Şu hanı yaratan Zât, misafirlerini daru’s-selam denilen Cennete davet ediyor. Bu daveti yapan kimdir? Şu misafirhanenin sahib ve maliki. Daveti tebliğ eden kimdir? Başta Resûl-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberan-ı izamdır. O peygamberlerin reisi olan Zat-ı Ekrem (a.s.m), Medine-i Münevvere’de nuranî ve yüksek minber-i saadetine çıkmış, bütün insanlara hatîb olarak, ezelden gelmiş ebede gidecek olan bir seda-yi Kur’anî ile nida edip diyor ki:
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
“(Ellahu Teâlâ,) sizleri (selâmet yurduna) Cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları ebedî ikametgâha (davet ediyor.) İçinde hastalık, bela, musibet, ihtiyarlık, yorgunluk, ayıp, kusur, elem, keder, ölüm kısaca insanı mahzun edecek ve korkutacak hiçbir halin bulunmadığı bir saadet mahalline sizleri davet ediyor. Öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri, iman ve ubudiyeti sizlere emrediyor.”1
“Ey insanlar! Ey bu hana gelen misafirler! Ey iyiler ve kötüler! Ellah şu hana gelenlerin cümlesini daru’s-selam denilen Cennete davet ediyor. Şu kâinatın vefatı demek olan kıyametin kopacağı, nizam-ı âlemin bozulup dar-ı ahiretin açılacağı
[1] Yûnus, 10:25.
ŞERH
helal ve haram demeden rızık toplarsa, öldüğü zaman kabri karıncalarla dolar.
O halde ey insan! Hırs-ı dünya sebebiyle böyle bir su-i akibete düçar olmamak için helal ve meşru dairede elde ettiğin rızka kanaat et. Zira rızk-ı helali meşru dairede aramak da bir ibadettir. Tahsil-i rızık için gayr-ı meşru yollara girdiğin anda kesin olarak bil ki, şu hanın sahibini ittiham etmiş olacağından cezaya müstahak olursun. Çünkü rızk-ı helal, taahhüd-ü Rabbani altındadır. O Rahman ve Rahim Olan Zat, dünyada rızkına kefil olduğu gibi; ahirette dahi seni ebedi bir surette rızıklandıracağını va’detmiştir. O’nun va’dine itimad et. Zira va’dinde hulfetmek O’nun hakkında muhaldir.
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
“(Ellahu Teâlâ,) sizleri (selâmet yurduna) Cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları ebedî ikametgâha (davet ediyor.) İçinde hastalık, bela, musibet, ihtiyarlık, yorgunluk, ayıp, kusur, elem, keder, ölüm kısaca insanı mahzun edecek ve korkutacak hiçbir halin bulunmadığı bir saadet mahalline sizleri davet ediyor. Öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri, iman ve ubudiyeti sizlere emrediyor.”1
Ayetinin sarahatiyle, Cenab-ı Hak tarafından bütün insanlara selamet yurdu olan Cennete bir davetname gönderilmiş ve bu konuda kâfir-mü’min ayrımı yapılmamıştır. Herkes için küre-i arz kadar, belki küre-i arzın on misli kadar bir Cennet hazırlanmıştır. Cennet ise iman, amel-i salih ve takva ile kazanılır. Öyle ise iman edip amel-i salih ve takva dairesinde ömürlerini geçirenler, daru’s-selamı hak kazanır. İman ve ubudiyetten istinkaf edenler ise, böyle bir saadeti kaybeder. Müellif (r.a) bu müjdeyi şöyle haber veriyor:
“Herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyor.”2
Cenab-ı Hak, her bir insan için hem Cennette, hem de Cehennemde birer yer ihzar etmiştir. Mü’min, kâfirin Cennetteki yerini irsen alıp götürür. Kâfir de
[1] Yûnus, 10:25.
[2] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 4. Mes’ele, s. 203.
ŞERH
helal ve haram demeden rızık toplarsa, öldüğü zaman kabri karıncalarla dolar.
O halde ey insan! Hırs-ı dünya sebebiyle böyle bir su-i akibete düçar olmamak için helal ve meşru dairede elde ettiğin rızka kanaat et. Zira rızk-ı helali meşru dairede aramak da bir ibadettir. Tahsil-i rızık için gayr-ı meşru yollara girdiğin anda kesin olarak bil ki, şu hanın sahibini ittiham etmiş olacağından cezaya müstahak olursun. Çünkü rızk-ı helal, taahhüd-ü Rabbani altındadır. O Rahman ve Rahim Olan Zat, dünyada rızkına kefil olduğu gibi; ahirette dahi seni ebedi bir surette rızıklandıracağını va’detmiştir. O’nun va’dine itimad et. Zira va’dinde hulfetmek O’nun hakkında muhaldir.
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
“(Ellahu Teâlâ,) sizleri (selâmet yurduna) Cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları ebedî ikametgâha (davet ediyor.) İçinde hastalık, bela, musibet, ihtiyarlık, yorgunluk, ayıp, kusur, elem, keder, ölüm kısaca insanı mahzun edecek ve korkutacak hiçbir halin bulunmadığı bir saadet mahalline sizleri davet ediyor. Öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri, iman ve ubudiyeti sizlere emrediyor.”1
Ayetinin sarahatiyle, Cenab-ı Hak tarafından bütün insanlara selamet yurdu olan Cennete bir davetname gönderilmiş ve bu konuda kâfir-mü’min ayrımı yapılmamıştır. Herkes için küre-i arz kadar, belki küre-i arzın on misli kadar bir Cennet hazırlanmıştır. Cennet ise iman, amel-i salih ve takva ile kazanılır. Öyle ise iman edip amel-i salih ve takva dairesinde ömürlerini geçirenler, daru’s-selamı hak kazanır. İman ve ubudiyetten istinkaf edenler ise, böyle bir saadeti kaybeder. Müellif (r.a) bu müjdeyi şöyle haber veriyor:
“Herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyor.”2
Cenab-ı Hak, her bir insan için hem Cennette, hem de Cehennemde birer yer ihzar etmiştir. Mü’min, kâfirin Cennetteki yerini irsen alıp götürür. Kâfir de
[1] Yûnus, 10:25.
[2] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 4. Mes’ele, s. 203.
ŞERH
mü’minin Cehennemdeki yerini irsen alır. Çünkü bütün insanlar, Hazret-i Adem’in çocukları olduklarından, insaniyet itibariyle yevm-i kıyamette birbirlerinin varisleri olurlar.
Bu dünyaya gelen insanlar iki davetle karşı karşıyadır:
Biri: Peygamberler ve semavi kitablar vasıtasıyla yapılan hak davettir.
Diğeri: Şeytan vasıtasıyla yapılan batıl davettir. Cenab-ı Hak, şeytanın da sesini, davetini her ruha kavuşturur. Şeytan etba’ını Cehenneme, azab ve gazab-ı İlahiye sevkedici itikad ve amellere davet eder. Cenab-ı Hak, şeytanın bu davetini gelecek ayet-i kerimede şöyle haber vermektedir:
اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِ
“Ey insanlar! (Şüphe yok ki, şeytan sizin için) öteden beri pek fena (bir düşmandır.) Sizi felâketlere uğratmaya, dünya ve ahiret saadetinden mahrum bırakmaya çalışır durur. (Artık siz de onu düşman edinin.) Onun iğfalatına aldanmayın, ona karşı muhalefete devam edin, üzerinize düşen vazifeleri yapmaya çalışın. (O) şeytan (muhakkak ki, kendi etrafında toplananları) vesveselerine kıymet verenleri (davet eder ki,) onlar kendisine uysunlar da sonunda (alevli Cehennemin yâranından oluversinler.) Onlar da kendisi gibi Cehenneme atılıp beraberce ceza çeksinler. Bu şekilde Adem oğullarından intikam almış bulunsun.” 1
Cenab-ı Hak sırr-ı imtihan sebebiyle şeytana bu fırsatı vermiş. Şeytana verdiği bu fırsattan dolayı o şeytanın arzusunu yerine getirenlere de ebedi bir Cehennemi hazırlamıştır. Muhles kulları için şeytan ve ordusunun hiçbir sultaları olamayacağını da bildirmiştir. Nitekim gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir:
قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذ۪ى كَرَّمْتَ عَلَىَّ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ اِلَّا قَل۪يلًا
[1] Fâtır, 35:6.
ŞERH
mü’minin Cehennemdeki yerini irsen alır. Çünkü bütün insanlar, Hazret-i Adem’in çocukları olduklarından, insaniyet itibariyle yevm-i kıyamette birbirlerinin varisleri olurlar.
Bu dünyaya gelen insanlar iki davetle karşı karşıyadır:
Biri: Peygamberler ve semavi kitablar vasıtasıyla yapılan hak davettir.
Diğeri: Şeytan vasıtasıyla yapılan batıl davettir. Cenab-ı Hak, şeytanın da sesini, davetini her ruha kavuşturur. Şeytan etba’ını Cehenneme, azab ve gazab-ı İlahiye sevkedici itikad ve amellere davet eder. Cenab-ı Hak, şeytanın bu davetini gelecek ayet-i kerimede şöyle haber vermektedir:
اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِ
“Ey insanlar! (Şüphe yok ki, şeytan sizin için) öteden beri pek fena (bir düşmandır.) Sizi felâketlere uğratmaya, dünya ve ahiret saadetinden mahrum bırakmaya çalışır durur. (Artık siz de onu düşman edinin.) Onun iğfalatına aldanmayın, ona karşı muhalefete devam edin, üzerinize düşen vazifeleri yapmaya çalışın. (O) şeytan (muhakkak ki, kendi etrafında toplananları) vesveselerine kıymet verenleri (davet eder ki,) onlar kendisine uysunlar da sonunda (alevli Cehennemin yâranından oluversinler.) Onlar da kendisi gibi Cehenneme atılıp beraberce ceza çeksinler. Bu şekilde Adem oğullarından intikam almış bulunsun.” 1
Cenab-ı Hak sırr-ı imtihan sebebiyle şeytana bu fırsatı vermiş. Şeytana verdiği bu fırsattan dolayı o şeytanın arzusunu yerine getirenlere de ebedi bir Cehennemi hazırlamıştır. Muhles kulları için şeytan ve ordusunun hiçbir sultaları olamayacağını da bildirmiştir. Nitekim gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir:
قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذ۪ى كَرَّمْتَ عَلَىَّ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ اِلَّا قَل۪يلًا
[1] Fâtır, 35:6.
ŞERH
Abdi Şems, Abdi Uzza gibi adlar verdir, onları bâtıl dinleri kabule yönlendir, gayr-ı meşru yoldan kazanç elde etmelerini temin et. Böylece bütün düşmanlığını göster. Elbette ki, bu pek haince ve sinsice telkinlerinin pek büyük cezasını göreceksin. (Ve) ey İblis! (Onlara) Âdem oğullarına (vaadler yap.) Bâtıl vaadlarda bulun. Fakat (onlara) Âdem oğullarına (şeytanın vaadedeceği şey ise bir aldatmadan başka birşey değildir.) Bütün bunlar, onun bütün vaadları, bâtıl, sabit olmayan şeylerdir. Asılsız şeyleri süslemek ve teklif etmekten ibarettir. Meselâ: Şeytan, ahiret azabını inkâr eder, putların birer şefaatçi olduğunu iddiada bulunur, dünya varlığını ahiret varlığına tercih ettirmeğe çalışır, bir takım zararlı şeyleri faideli göstererek nice kimseleri saptırmaya çalışır durur. İşte akıl sahiplerine lâzımdır ki, şeytanın öyle aldatmalarına kapılmasınlar, şeytan tabiatlı kimselerin dine muhalif, yaldızlı ve aldatıcı sözlerine kıymet vermesinler.”
اِنَّ عِبَاد۪ى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَك۪يلًا
“Fakat ey Şeytan ve ey şeytanın yardımcıları! Şunu da biliniz ki: (Şüphesiz benim kullarım var ya) onlar ki, kulluk vazifelerini takva ile, salih ameller ile yerine getirmeye çalışıp dururlar, onlar ki hakikî mü’minlerdir. (Senin için onların üzerinde bir hâkimiyet yoktur.) Sen onları tamamen aldatmaya, iğva etmeye güç yetiremezsin. Onları bağışlanmayacak bir günahı işlemeye sevkedemezsin. Onlar, Ellah’ın hıfz ve inayetine, tevfik ve nusretine nail olmuş halis kullardır. (Ve) onları senin şerrinden, vesveselerinden korumak için (vekil olarak da Rabbin) seni yaratmış olan Halık-ı Zülcelal (kâfidir.) Onları her şekilde ilâhî korumasına kavuşturur. Onlar, Cenabı Hak’ka tevekkül ederler, şeytanî vesveselerden kurtulmak için O Kerem sahibi Rab’den yardım isterler, O’nun verdiği nimetlere karşı şükran borçlu olduklarını itiraf ederek rıza-i İlahi dairesinde yaşarlar. Ey lânetli Şeytan! Sen ise yine zarar ve ziyanda kalırsın. Ebedi Cehenneme namzed olursun, kendisiyle iftihar ettiğin ateş ile sürekli azap görür durursun. İşte Ellah’ın emrini hafife almanın insanlar hakkında kötü muamelede bulunmanın müthiş ve sonsuz cezası!”1
Bu dünya bir imtihan âlemi olduğundan şeytanın bu kadar ömür sürmesine, vesvesede bulunabilmesine hikmet gereği müsaade verilmiştir. Şeytana ait bu kıssa, Kur’an-ı Kerim’in yedi sûresinde, Bakara, A’raf, Hicr, İsrâ, Kehf, Tâhâ,
[1] İsrâ, 17:62-65.
ŞERH
Abdi Şems, Abdi Uzza gibi adlar verdir, onları bâtıl dinleri kabule yönlendir, gayr-ı meşru yoldan kazanç elde etmelerini temin et. Böylece bütün düşmanlığını göster. Elbette ki, bu pek haince ve sinsice telkinlerinin pek büyük cezasını göreceksin. (Ve) ey İblis! (Onlara) Âdem oğullarına (vaadler yap.) Bâtıl vaadlarda bulun. Fakat (onlara) Âdem oğullarına (şeytanın vaadedeceği şey ise bir aldatmadan başka birşey değildir.) Bütün bunlar, onun bütün vaadları, bâtıl, sabit olmayan şeylerdir. Asılsız şeyleri süslemek ve teklif etmekten ibarettir. Meselâ: Şeytan, ahiret azabını inkâr eder, putların birer şefaatçi olduğunu iddiada bulunur, dünya varlığını ahiret varlığına tercih ettirmeğe çalışır, bir takım zararlı şeyleri faideli göstererek nice kimseleri saptırmaya çalışır durur. İşte akıl sahiplerine lâzımdır ki, şeytanın öyle aldatmalarına kapılmasınlar, şeytan tabiatlı kimselerin dine muhalif, yaldızlı ve aldatıcı sözlerine kıymet vermesinler.”
اِنَّ عِبَاد۪ى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَك۪يلًا
“Fakat ey Şeytan ve ey şeytanın yardımcıları! Şunu da biliniz ki: (Şüphesiz benim kullarım var ya) onlar ki, kulluk vazifelerini takva ile, salih ameller ile yerine getirmeye çalışıp dururlar, onlar ki hakikî mü’minlerdir. (Senin için onların üzerinde bir hâkimiyet yoktur.) Sen onları tamamen aldatmaya, iğva etmeye güç yetiremezsin. Onları bağışlanmayacak bir günahı işlemeye sevkedemezsin. Onlar, Ellah’ın hıfz ve inayetine, tevfik ve nusretine nail olmuş halis kullardır. (Ve) onları senin şerrinden, vesveselerinden korumak için (vekil olarak da Rabbin) seni yaratmış olan Halık-ı Zülcelal (kâfidir.) Onları her şekilde ilâhî korumasına kavuşturur. Onlar, Cenabı Hak’ka tevekkül ederler, şeytanî vesveselerden kurtulmak için O Kerem sahibi Rab’den yardım isterler, O’nun verdiği nimetlere karşı şükran borçlu olduklarını itiraf ederek rıza-i İlahi dairesinde yaşarlar. Ey lânetli Şeytan! Sen ise yine zarar ve ziyanda kalırsın. Ebedi Cehenneme namzed olursun, kendisiyle iftihar ettiğin ateş ile sürekli azap görür durursun. İşte Ellah’ın emrini hafife almanın insanlar hakkında kötü muamelede bulunmanın müthiş ve sonsuz cezası!”1
Bu dünya bir imtihan âlemi olduğundan şeytanın bu kadar ömür sürmesine, vesvesede bulunabilmesine hikmet gereği müsaade verilmiştir. Şeytana ait bu kıssa, Kur’an-ı Kerim’in yedi sûresinde, Bakara, A’raf, Hicr, İsrâ, Kehf, Tâhâ,
[1] İsrâ, 17:62-65.
METİN
Üçüncü Esas: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünki bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihanı açar, fakat doyurmaz. Çünki ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir,Haşiye şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir. Başka gayet ulvî gayeler içindir.
Haşiye Evet, mâdem her şeyin kıymeti ve dekaik-ı san’atı gayet yüksek ve güzel olduğu hâlde; müddeti kısa, ömrü azdır. Demek, o şeyler nümûnelerdir, başka şeylerin suretleri hükmündedirler. Ve mâdem müşterilerin nazarlarını, asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaz’ıyyet vardır. Öyle ise, “Elbette şu dünyâdaki o çeşit tezyînât; bir Rahmân-ı Rahîm’in rahmetiyle, sevdiği ibâdına hâzırladığı niâm-ı Cennet’in nümûneleridir” denilebilir ve denilir ve öyledir.
ŞERH
(Üçüncü Esas: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünki bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihanı açar, fakat doyurmaz. Çünki ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir,Haşiye şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir. Başka gayet ulvî gayeler içindir.)
Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı zaman görülür ki; her bir mevcud, bir cihette gayet süslü birer san’at eseridir. Diğer cihette ise; birer nimet eseridir. Müellif (r.a) bu esasta evvela san’at cihetini nazara veriyor, nimet cihetini ise sonra anlatıyor. Şu dünya hanına gelen herkes gözünü açtığı zaman dünyada çok ibretli san’at eserleri var olduğunu görür. Güneşe bakar görür ki; yaratıldığı andan kıyamete kadar durmadan devamlı ışık ve ısı verdiği halde nuru bitmiyor. Işık ve harareti acaba nereden geliyor? O lamba orada yanıyor, durmadan da
HAŞİYE__________
Evet, mâdem her şeyin kıymeti ve dekaik-ı san’atı gayet yüksek ve güzel olduğu hâlde; müddeti kısa, ömrü azdır. Demek, o şeyler nümûnelerdir, başka şeylerin suretleri hükmündedirler. Ve mâdem müşterilerin nazarlarını, asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaz’ıyyet vardır. Öyle ise, “Elbette şu dünyâdaki o çeşit tezyînât; bir Rahmân-ı Rahîm’in rahmetiyle, sevdiği ibâdına hâzırladığı niâm-ı Cennet’in nümûneleridir” denilebilir ve denilir ve öyledir.
METİN
Üçüncü Esas: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünki bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihanı açar, fakat doyurmaz. Çünki ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir,Haşiye şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir. Başka gayet ulvî gayeler içindir.
Haşiye Evet, mâdem her şeyin kıymeti ve dekaik-ı san’atı gayet yüksek ve güzel olduğu hâlde; müddeti kısa, ömrü azdır. Demek, o şeyler nümûnelerdir, başka şeylerin suretleri hükmündedirler. Ve mâdem müşterilerin nazarlarını, asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaz’ıyyet vardır. Öyle ise, “Elbette şu dünyâdaki o çeşit tezyînât; bir Rahmân-ı Rahîm’in rahmetiyle, sevdiği ibâdına hâzırladığı niâm-ı Cennet’in nümûneleridir” denilebilir ve denilir ve öyledir.
ŞERH
(Üçüncü Esas: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünki bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihanı açar, fakat doyurmaz. Çünki ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir,Haşiye şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir. Başka gayet ulvî gayeler içindir.)
Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı zaman görülür ki; her bir mevcud, bir cihette gayet süslü birer san’at eseridir. Diğer cihette ise; birer nimet eseridir. Müellif (r.a) bu esasta evvela san’at cihetini nazara veriyor, nimet cihetini ise sonra anlatıyor. Şu dünya hanına gelen herkes gözünü açtığı zaman dünyada çok ibretli san’at eserleri var olduğunu görür. Güneşe bakar görür ki; yaratıldığı andan kıyamete kadar durmadan devamlı ışık ve ısı verdiği halde nuru bitmiyor. Işık ve harareti acaba nereden geliyor? O lamba orada yanıyor, durmadan da
HAŞİYE__________
Evet, mâdem her şeyin kıymeti ve dekaik-ı san’atı gayet yüksek ve güzel olduğu hâlde; müddeti kısa, ömrü azdır. Demek, o şeyler nümûnelerdir, başka şeylerin suretleri hükmündedirler. Ve mâdem müşterilerin nazarlarını, asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaz’ıyyet vardır. Öyle ise, “Elbette şu dünyâdaki o çeşit tezyînât; bir Rahmân-ı Rahîm’in rahmetiyle, sevdiği ibâdına hâzırladığı niâm-ı Cennet’in nümûneleridir” denilebilir ve denilir ve öyledir.
ŞERH
وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ
“(Size en yakın olan semayı da kandiller ile süsledik.) Semay-ı dünyayı her biri birer kandile benzeyen yıldızlar ile tezyin ettik.”
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِى السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَ
“Ey insanlar! Uyanın! Kendinize gelin! Cenab-ı Hak’kın vücub-u vücud ve vahdetine şahitlik eden göklere bir ibret gözüyle bakınız. (Zat-ı uluhiyetime kasem olsun ki; biz gökte burçlar) gözetleme yerleri (yaptık.) Güneşe, aya, gezegenlere mahsus konak yerleri meydana getirdik, daha nice parlak gök cisimleri yarattık (ve onu) o göğü (seyredenler için) onu ibret gözü ile seyrederek onunla Cenab-ı Hakkın varlığını isbat edecek zatlar için (süsledik.)”1
وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةً وَيَخْلُقُ مَالَا تَعْلَمُونَ
“(Ve) o cud ve seha sahibi Zat, ey insanlar! (Kendilerine binmeniz için) onların vasıtalariyle istediğiniz yerlere gidebilmeniz için (ve bir ziynet olarak atları, katırları ve merkepleri) de yaratmıştır. Bunlardan daima istifade eder durursunuz. Bununla beraber (daha nice şeyleri de yaratacaktır.) Onlardan istikbalde yararlanacaksınız.” 2
Bu kâinatı baştan başa böyle antika san’atlarıyla tezyin eden bu sarayın sahibi, sinema levhaları gibi bu kâinattaki mevcudatı zaman şeridine takıp gözlere gösteriyor, ömrü bitince onları götürüp yerlerine başkalarını getiriyor. Bahusus bahar mevsiminde yeryüzünü dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifeleriyle süslüyor. Güz ve kış mevsiminde onları ölüme, zeval ve fenaya mahkum ediyor. İkinci bir baharda onların yerlerine yenileri getiriyor. Böylece mevcudat-ı âlemi devamlı değiştirip tazelendiriyor. Cenab-ı Hak, şu dünya hayatını şöyle tavsif ediyor:
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا
“(Biz yeryüzünde olanları) “mevalid-i selâse” denilen mâdenleri, bitkileri, bütün hayat sahiplerini (onun için) o yer sahası için (bir ziynet kıldık ki: Hangisi amelce
[1] Hicr, 15:16.
[2] Nahl,16: 8.
ŞERH
وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ
“(Size en yakın olan semayı da kandiller ile süsledik.) Semay-ı dünyayı her biri birer kandile benzeyen yıldızlar ile tezyin ettik.”
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِى السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَ
“Ey insanlar! Uyanın! Kendinize gelin! Cenab-ı Hak’kın vücub-u vücud ve vahdetine şahitlik eden göklere bir ibret gözüyle bakınız. (Zat-ı uluhiyetime kasem olsun ki; biz gökte burçlar) gözetleme yerleri (yaptık.) Güneşe, aya, gezegenlere mahsus konak yerleri meydana getirdik, daha nice parlak gök cisimleri yarattık (ve onu) o göğü (seyredenler için) onu ibret gözü ile seyrederek onunla Cenab-ı Hakkın varlığını isbat edecek zatlar için (süsledik.)”1
وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةً وَيَخْلُقُ مَالَا تَعْلَمُونَ
“(Ve) o cud ve seha sahibi Zat, ey insanlar! (Kendilerine binmeniz için) onların vasıtalariyle istediğiniz yerlere gidebilmeniz için (ve bir ziynet olarak atları, katırları ve merkepleri) de yaratmıştır. Bunlardan daima istifade eder durursunuz. Bununla beraber (daha nice şeyleri de yaratacaktır.) Onlardan istikbalde yararlanacaksınız.” 2
Bu kâinatı baştan başa böyle antika san’atlarıyla tezyin eden bu sarayın sahibi, sinema levhaları gibi bu kâinattaki mevcudatı zaman şeridine takıp gözlere gösteriyor, ömrü bitince onları götürüp yerlerine başkalarını getiriyor. Bahusus bahar mevsiminde yeryüzünü dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifeleriyle süslüyor. Güz ve kış mevsiminde onları ölüme, zeval ve fenaya mahkum ediyor. İkinci bir baharda onların yerlerine yenileri getiriyor. Böylece mevcudat-ı âlemi devamlı değiştirip tazelendiriyor. Cenab-ı Hak, şu dünya hayatını şöyle tavsif ediyor:
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا
“(Biz yeryüzünde olanları) “mevalid-i selâse” denilen mâdenleri, bitkileri, bütün hayat sahiplerini (onun için) o yer sahası için (bir ziynet kıldık ki: Hangisi amelce
[1] Hicr, 15:16.
[2] Nahl,16: 8.
ŞERH
daha güzeldir diye insanları imtihan edelim.) Haklarında bir imtihan muamelesi vücuda gelmiş olsun, kendi kabiliyetleri kendilerine gösterilmiş bulunsun.
Evet, yeryüzünü süsleyen şeyler, öyle birer ziynet ve birer güzellik eseridir ki, onlar güzelce düşünülürse, onların Ellah’ın varlığına şahid oldukları pek güzel anlaşılır. Artık bunları görenler, bunlardan istifade edip duranlar, bunları yaratmış olan Halık-ı Zülcelal’i tasdik etmeli değil midirler?”
وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا
“(Ve bununla beraber) insanlar yeryüzünde öyle daima nimetler içerisinde olup kalacak değildirler. (Onun üzerinde ne varsa) yeryüzünde zinet vesilesi olacak neler mevcut ise (muhakkak ki, biz hepsini de) hayvanları da, bitkileri de, mâdenleri de (kupkuru dağınık) bitirme gücünden mahrum (bir toprak edicileriz.) Bu alemde hiçbir şey baki kalmayacak. Artık başka bir âleme sevk edilecek olan o inkarcılar, dünyadaki dinsizliklerinin müthiş cezasına kavuşacaklardır. Elbette ki, Ellah’ın kitabını inkâr edenlerin, Hakkın nimetlerine karşı nankörlükte bulunanların âkibetleri başka türlü olmayacaktır. Öyle ise ey Resulüm! Artık onların hallerinden dolayı o kadar üzülmeye gerek yok!”1
اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَاْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُ حَتّٰى اِذَا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا اَتٰيهَا اَمْرُنَا لَيْلًا اَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَص۪يدًا كَاَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْاَمْسِ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْايَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“(Şüphe yok ki, dünya hayatının durumu,) hızla yok olması ve insanlara yönelen nimetlerinin devamsız oluşu, insanların da ona aldanması bakımından benzeri (bir su gibidir ki, onu biz gökten indirdik) onu bulutlar vâsıtasiyle yeryüzüne yağdırdık. (Derken onunla) o su sebebiyle (insanların ve davarların) hayat sahibi nice mahlûkların (yiyecekleri şeylerden) sebzeler, meyveler, yeşillikler gibi muhtelif bitkilerden ibaret (olan yeryüzünün otları birbirine karışmış) büyüyüp gelişmiş
[1] Kehf, 18:7-8.
ŞERH
daha güzeldir diye insanları imtihan edelim.) Haklarında bir imtihan muamelesi vücuda gelmiş olsun, kendi kabiliyetleri kendilerine gösterilmiş bulunsun.
Evet, yeryüzünü süsleyen şeyler, öyle birer ziynet ve birer güzellik eseridir ki, onlar güzelce düşünülürse, onların Ellah’ın varlığına şahid oldukları pek güzel anlaşılır. Artık bunları görenler, bunlardan istifade edip duranlar, bunları yaratmış olan Halık-ı Zülcelal’i tasdik etmeli değil midirler?”
وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا
“(Ve bununla beraber) insanlar yeryüzünde öyle daima nimetler içerisinde olup kalacak değildirler. (Onun üzerinde ne varsa) yeryüzünde zinet vesilesi olacak neler mevcut ise (muhakkak ki, biz hepsini de) hayvanları da, bitkileri de, mâdenleri de (kupkuru dağınık) bitirme gücünden mahrum (bir toprak edicileriz.) Bu alemde hiçbir şey baki kalmayacak. Artık başka bir âleme sevk edilecek olan o inkarcılar, dünyadaki dinsizliklerinin müthiş cezasına kavuşacaklardır. Elbette ki, Ellah’ın kitabını inkâr edenlerin, Hakkın nimetlerine karşı nankörlükte bulunanların âkibetleri başka türlü olmayacaktır. Öyle ise ey Resulüm! Artık onların hallerinden dolayı o kadar üzülmeye gerek yok!”1
اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَاْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُ حَتّٰى اِذَا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا اَتٰيهَا اَمْرُنَا لَيْلًا اَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَص۪يدًا كَاَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْاَمْسِ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْايَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“(Şüphe yok ki, dünya hayatının durumu,) hızla yok olması ve insanlara yönelen nimetlerinin devamsız oluşu, insanların da ona aldanması bakımından benzeri (bir su gibidir ki, onu biz gökten indirdik) onu bulutlar vâsıtasiyle yeryüzüne yağdırdık. (Derken onunla) o su sebebiyle (insanların ve davarların) hayat sahibi nice mahlûkların (yiyecekleri şeylerden) sebzeler, meyveler, yeşillikler gibi muhtelif bitkilerden ibaret (olan yeryüzünün otları birbirine karışmış) büyüyüp gelişmiş
[1] Kehf, 18:7-8.
ŞERH
“Ey insanlar! (Biliniz ki, dünya hayatı, şübhe yok ki; ancak bir oyundur.) Çocukların fâidesiz olan oyuncakları hükmündedir (ve bir eğlencedir.) İnsanı mühim işlerinden alıkoyan, sonra da nihayet bulan bir hareket gibidir (ve bir süstür) bir fâni zînetten ibarettir (ve aranızda bir öğünmedir) maddî servetleriniz, ve mevkilerinizle birbirinize karşı övünmekte bulunmaktan ibarettir (ve mal ve evlâtça bir çoğalıştır) malların ve çoluk çocuğun çokluğu ile övünüp durmaktan başka bir şey değildir. Bütün bu dünya varlıkları hadd-i zâtında (bir yağmur meseli gibi)dir (ki: Onun) o yağmurun (bitirdiği ot) ilk bakışta (ekincilerin hoşuna gider.) Onunla sevinmeye başlarlar. Fakat (sonra kurur.) Yeşil renginin tazeliğini kaybetmeğe başlar. (Artık onu sararmış görürsün.) Gelişip artmaktan mahrum kalmış bir hâlde bulursun. Daha (sonra) da (kırık bir çöp olur) rüzgârlar tarafından etrafa savrulur gider. İşte dünya da netice itibariyle bu hükümdedir. (Ve âhirette) ise dünyanın lezzetlerine kapılıp güzel amellerden kaçınmış olan kimseler için (şiddetli azap vardır) öyle kimseler âhirette azap çekeceklerdir (ve) Âhirette (Ellah’tan bir mağfiret ve bir rızâ) da (vardır.) Bu da dünyada îman ile vasıflanmış olan; ahlâkî fazilet sahibi bulunan, dünyası için âhiretini feda etmeyen zâtlara mahsustur. (Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka bir şey değildir.) Çünkü bir çok kimseler, bunun çabucak yok olacağını düşünmez, üzerine düşen vazifeleri ifada bulunmaz, nefsinin hevasına tâbi olarak geçici bir zevk ve sefanın esiri olur. Bu cihetle dünya kendisini aldatmış, kendisini ebedî bir mutluluktan mahrum bırakmış bulunur.
Saîd İbn Cübeyr diyor ki: Dünya, eğer seni âhireti istemekten gafil bulundurmuş ise bir aldanma metaıdır. Fakat seni, rızay-ı İlahiyi ve âhireti taleb için davet etmiş bulunursa artık dünya ne güzel meta ve ne güzel vesiledir.”
سَابِقُوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
“Madem bu dünya fanidir. Öyle ise Ey insanlar! (Rab’binizden bir mağfirete koşunuz) tövbe ve istiğfar ediniz, Rabbinizin mağfiretini celbetmeye vesile olan güzel
ŞERH
“Ey insanlar! (Biliniz ki, dünya hayatı, şübhe yok ki; ancak bir oyundur.) Çocukların fâidesiz olan oyuncakları hükmündedir (ve bir eğlencedir.) İnsanı mühim işlerinden alıkoyan, sonra da nihayet bulan bir hareket gibidir (ve bir süstür) bir fâni zînetten ibarettir (ve aranızda bir öğünmedir) maddî servetleriniz, ve mevkilerinizle birbirinize karşı övünmekte bulunmaktan ibarettir (ve mal ve evlâtça bir çoğalıştır) malların ve çoluk çocuğun çokluğu ile övünüp durmaktan başka bir şey değildir. Bütün bu dünya varlıkları hadd-i zâtında (bir yağmur meseli gibi)dir (ki: Onun) o yağmurun (bitirdiği ot) ilk bakışta (ekincilerin hoşuna gider.) Onunla sevinmeye başlarlar. Fakat (sonra kurur.) Yeşil renginin tazeliğini kaybetmeğe başlar. (Artık onu sararmış görürsün.) Gelişip artmaktan mahrum kalmış bir hâlde bulursun. Daha (sonra) da (kırık bir çöp olur) rüzgârlar tarafından etrafa savrulur gider. İşte dünya da netice itibariyle bu hükümdedir. (Ve âhirette) ise dünyanın lezzetlerine kapılıp güzel amellerden kaçınmış olan kimseler için (şiddetli azap vardır) öyle kimseler âhirette azap çekeceklerdir (ve) Âhirette (Ellah’tan bir mağfiret ve bir rızâ) da (vardır.) Bu da dünyada îman ile vasıflanmış olan; ahlâkî fazilet sahibi bulunan, dünyası için âhiretini feda etmeyen zâtlara mahsustur. (Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka bir şey değildir.) Çünkü bir çok kimseler, bunun çabucak yok olacağını düşünmez, üzerine düşen vazifeleri ifada bulunmaz, nefsinin hevasına tâbi olarak geçici bir zevk ve sefanın esiri olur. Bu cihetle dünya kendisini aldatmış, kendisini ebedî bir mutluluktan mahrum bırakmış bulunur.
Saîd İbn Cübeyr diyor ki: Dünya, eğer seni âhireti istemekten gafil bulundurmuş ise bir aldanma metaıdır. Fakat seni, rızay-ı İlahiyi ve âhireti taleb için davet etmiş bulunursa artık dünya ne güzel meta ve ne güzel vesiledir.”
سَابِقُوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
“Madem bu dünya fanidir. Öyle ise Ey insanlar! (Rab’binizden bir mağfirete koşunuz) tövbe ve istiğfar ediniz, Rabbinizin mağfiretini celbetmeye vesile olan güzel
ŞERH
yazın Mâlik-i Zü’l-Celal’i ve Hâlık-ı Zülcemal’i olacak, başka olamaz.” 1
“Eğer gayet mebzuliyetle elimize geçen şu meyveler, Vâhid-i Ehad’in malı olmazsa, bütün dünyayı verse idik, birtek narı yiyemezdik.”2
Şimdi ise sema denilen dünya tavanına takılan Güneşin bir günlük masrafını Müellif (r.a)’den öğrenelim:
“Küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyede bir lâmba ve soba olan Güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.”3
Halbuki Güneş, yaratıldığı günden beri odun, kömür ve gazyağı kullanılmadan izn-i İlahi ile ışık ve hararet veriyor. Güneş, hem ışık, hem de hararet vermek suretiyle iki vazifeyi birden yapıyor. Güneşin bir günlük masarifi bu kadar olursa, küre-i arzın, sair seyyarat ve yıldızların, anasır, cemadat, nebatat, hayvanat ve insanların masarifi ne kadar azim olduğu ve bu masrafların ne kadar ucuz ve kolay bir şekilde ihzar edildiği her akl-ı selim için bir ders-i ibret ve tefekkürdür.
Bu kadar masraflı ve san’atlı bir surette bahar mevsiminde halkedilen meyveler ve sebzeler, kısa bir süre arz-ı didar edip güz ve kış mevsiminde vefat edip giderler. Bu meyve ve sebzelerden istifade edenler de doymadan bu saraydan göçüp giderler. Demek o nimetlerin ömrü kısa olduğu gibi, istifade edenlerin de ömrü kısadır. Ya seni öldürür, tok olmadan gidersin veyahut o nimeti hemen kaldırıp götürür.
Demek şu âlemdeki tezyinat, manevi bir rızktır. Aklın ve kalbin rızkıdır. Ona bakıp ibret almak lazımdır. Bu da iki yolla olur:
Birincisi: San’atta Sani’i bulup O’na iman etmektir. Perde-i gayb arkasında birisi vardır ki; bu eser-i san’atı yapmıştır diye itikad etmektir.
İkincisi: Bu san’atların başka bir âlemden buraya aktarıldığına, bu dünyadaki tezyinat, Cennetteki tezyinatın nümunesi olduğuna inanmaktır. Halık-ı
[1] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, 4. Hakîkat, s. 175.
[2] Sözler, 22. Söz, 2. Makám, 9. Lem‘a, s. 305.
[3] Sözler, 13. Söz, 2. Makám, s. 157.
ŞERH
yazın Mâlik-i Zü’l-Celal’i ve Hâlık-ı Zülcemal’i olacak, başka olamaz.” 1
“Eğer gayet mebzuliyetle elimize geçen şu meyveler, Vâhid-i Ehad’in malı olmazsa, bütün dünyayı verse idik, birtek narı yiyemezdik.”2
Şimdi ise sema denilen dünya tavanına takılan Güneşin bir günlük masrafını Müellif (r.a)’den öğrenelim:
“Küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyede bir lâmba ve soba olan Güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.”3
Halbuki Güneş, yaratıldığı günden beri odun, kömür ve gazyağı kullanılmadan izn-i İlahi ile ışık ve hararet veriyor. Güneş, hem ışık, hem de hararet vermek suretiyle iki vazifeyi birden yapıyor. Güneşin bir günlük masarifi bu kadar olursa, küre-i arzın, sair seyyarat ve yıldızların, anasır, cemadat, nebatat, hayvanat ve insanların masarifi ne kadar azim olduğu ve bu masrafların ne kadar ucuz ve kolay bir şekilde ihzar edildiği her akl-ı selim için bir ders-i ibret ve tefekkürdür.
Bu kadar masraflı ve san’atlı bir surette bahar mevsiminde halkedilen meyveler ve sebzeler, kısa bir süre arz-ı didar edip güz ve kış mevsiminde vefat edip giderler. Bu meyve ve sebzelerden istifade edenler de doymadan bu saraydan göçüp giderler. Demek o nimetlerin ömrü kısa olduğu gibi, istifade edenlerin de ömrü kısadır. Ya seni öldürür, tok olmadan gidersin veyahut o nimeti hemen kaldırıp götürür.
Demek şu âlemdeki tezyinat, manevi bir rızktır. Aklın ve kalbin rızkıdır. Ona bakıp ibret almak lazımdır. Bu da iki yolla olur:
Birincisi: San’atta Sani’i bulup O’na iman etmektir. Perde-i gayb arkasında birisi vardır ki; bu eser-i san’atı yapmıştır diye itikad etmektir.
İkincisi: Bu san’atların başka bir âlemden buraya aktarıldığına, bu dünyadaki tezyinat, Cennetteki tezyinatın nümunesi olduğuna inanmaktır. Halık-ı
[1] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, 4. Hakîkat, s. 175.
[2] Sözler, 22. Söz, 2. Makám, 9. Lem‘a, s. 305.
[3] Sözler, 13. Söz, 2. Makám, s. 157.
ŞERH
güzelce yerine getirenler için (Rablerinin yanında) âhiret âleminde ağaçlarının veya köşklerinin (altlarından ırmaklar akar Cennetler) bağlar, bahçeler, pek hoş, ebedî ikametgâhlar (vardır.) O takva sahipleri (orada) o Cennetlerde (ebedî olarak) devamlı olarak (kalacaklardır ve) o takva sahipleri için orada (kusurlardan) hayz gibi ve diğer pis görülen şeylerden, arızalardan (tertemiz eşler vardır ve) bununla beraber hepsinin üstünde (Ellah Teâlâ’nın büyük bir rızâsı vardır.) İşte en büyük saadet, rıza-yı İlahiye nail olmaktır. (Ve Ellah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür.) Bütün kullarının yaptıklarını bilir, görür, ona göre mükâfat veya ceza verir. İşte takva sahibi kullarının o güzel hallerini de bilir olduğu için, onlar için Cennetlerini hazırlamış ve onları en mukaddes bir gaye olan kendi ilâhî rızâsına mazhar buyurmuştur. Ne mutlu bu saadete nail olanlara.”1
Bir hadis-i şerif şu mealdedir: “Ellahu Teâlâ, âhirette Cennet ehline hitaben buyuracaktır ki: Ey Cennet ehli! Benden razı oldunuz mu? Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Biz senin itaatinde devamlıyız, saadet, yardım sendendir. Hayr senin kudret elindedir. Biz nasıl razı olmayız. Zira kimseye vermediğin nİmetleri bizlere verdin. Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ondan daha üstününü sizlere vereyim mi? Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Ondan daha üstün hangi şey vardır? Hak Teâlâ Hazretleri de tekrar buyuracak: Ben size rızamı helâl ve ihsan kıldım ki, artık bundan sonra sizlere ebediyen hışım ve gazapta bulunmayacağım.”
Demek Ellah’ın kullarından razı olup onlara gadab etmemesi cennet nimetlerinin pek fevkinde bir iltifat-ı İlahidir.
Ne muazzam bir müjde, ne sonsuz bir nimet ve saadet! Cenab-ı Hak cümlemizi böyle bir ilâhî iltifata mazhar buyursun. Amin...
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ اَمَلًا
“(Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür.) Aslında bunlar da bir ilâhî lütuftur, fakat madem ki, bütün dünya hayatı, fanidir. Binaenaleyh bunlar da o türden oldukları için bir gün yok olacaklardır. Artık akıllı bir kimseye lâyık mıdır ki, bunlar ile iftihar ederek başkalarına karşı kibirlice bir vaziyet alsın? (Baki olan
[1] Âl-i Imrân, 3:14-15.
ŞERH
güzelce yerine getirenler için (Rablerinin yanında) âhiret âleminde ağaçlarının veya köşklerinin (altlarından ırmaklar akar Cennetler) bağlar, bahçeler, pek hoş, ebedî ikametgâhlar (vardır.) O takva sahipleri (orada) o Cennetlerde (ebedî olarak) devamlı olarak (kalacaklardır ve) o takva sahipleri için orada (kusurlardan) hayz gibi ve diğer pis görülen şeylerden, arızalardan (tertemiz eşler vardır ve) bununla beraber hepsinin üstünde (Ellah Teâlâ’nın büyük bir rızâsı vardır.) İşte en büyük saadet, rıza-yı İlahiye nail olmaktır. (Ve Ellah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür.) Bütün kullarının yaptıklarını bilir, görür, ona göre mükâfat veya ceza verir. İşte takva sahibi kullarının o güzel hallerini de bilir olduğu için, onlar için Cennetlerini hazırlamış ve onları en mukaddes bir gaye olan kendi ilâhî rızâsına mazhar buyurmuştur. Ne mutlu bu saadete nail olanlara.”1
Bir hadis-i şerif şu mealdedir: “Ellahu Teâlâ, âhirette Cennet ehline hitaben buyuracaktır ki: Ey Cennet ehli! Benden razı oldunuz mu? Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Biz senin itaatinde devamlıyız, saadet, yardım sendendir. Hayr senin kudret elindedir. Biz nasıl razı olmayız. Zira kimseye vermediğin nİmetleri bizlere verdin. Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ondan daha üstününü sizlere vereyim mi? Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Ondan daha üstün hangi şey vardır? Hak Teâlâ Hazretleri de tekrar buyuracak: Ben size rızamı helâl ve ihsan kıldım ki, artık bundan sonra sizlere ebediyen hışım ve gazapta bulunmayacağım.”
Demek Ellah’ın kullarından razı olup onlara gadab etmemesi cennet nimetlerinin pek fevkinde bir iltifat-ı İlahidir.
Ne muazzam bir müjde, ne sonsuz bir nimet ve saadet! Cenab-ı Hak cümlemizi böyle bir ilâhî iltifata mazhar buyursun. Amin...
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ اَمَلًا
“(Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür.) Aslında bunlar da bir ilâhî lütuftur, fakat madem ki, bütün dünya hayatı, fanidir. Binaenaleyh bunlar da o türden oldukları için bir gün yok olacaklardır. Artık akıllı bir kimseye lâyık mıdır ki, bunlar ile iftihar ederek başkalarına karşı kibirlice bir vaziyet alsın? (Baki olan
[1] Âl-i Imrân, 3:14-15.
ŞERH
Elbette değildir. İşte îman ehli hakkında öyle selâmet ve saadete vesile olan ilâhi bir va’d vardır. Ellah’ın va’dinde de hulfetmek söz konusu değildir. Kâfirler için öyle ebedî bir Cehennem vardır. Artık o kâfirlerin elindeki fâni varlığın uhrevî nimetlere göre ne kıymeti vardır ki, o fâni varlığın elden çıkmaması için o istikbale ait ebedî, muazzam nimetlerden mahrumiyet felâketi tercih edilsin?” 1
قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ى اَخْرَجَ لِعِبَادِه وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِىَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
“(De ki: Ellahu Teâlâ’nın kulları için çıkarmış) yaratıp varlık sahasına getirmiş olduğu (süsü) bir takım temiz ve kıymetli elbiseleri (ve temiz rızıkları) yiyilecek ve içilecek helal ve temiz şeyleri size (kim haram kılmıştır?) Bunları, insanlar kendi kendilerine haram kılamazlar. Zira bir şeyin helâlığına veya haramlığına hükmedecek olan ancak Ellahu Teâlâ’dır ve O’nun vahyine mazhar olan Resulü’dür. Habibim! O gafillere (de ki: O) ziynet eşyası ve temiz olan yiyecek ve içecekler, bu dünya hayatında esasen (imân edenler içindir.) Öncelikle onların istifadeleri için yaratılmıştır. Mümin olmayanların bunlardan bu dünyada istifadeleri ise tebeidir. (Kıyamet gününde ise) bu çeşitli nimetler (yalnız onlara) o mü’min olan kullara (mahsustur.) Artık mü’min olmayanlar, âhirette böyle nimetlere ortak olamayacaklardır. Bunlar bilâkis birçok cezalara ve azaplara mâruz kalacaklardır. (İşte âyetleri,) böyle dini, dünyevi hükümleri ve diğer meseleleri (bilir kişiler olan bir kavim için) düşünmeye, ilâhî hükümlerdeki hikmetleri tefekkür etmeye kabiliyetli olan mü’min kullar için (böyle tafsilatlı olarak beyan ederiz.) Çünki bu âyetlerden istifâde edecek olan, ancak onlardır.” 2
Demek bu tezyinat, bu süslemeler burası için olmayıp başka bir memlekette bulunan asıllarına rağbetleri uyandırmak içindir. Evet bu âlemde altın, gümüş, zümrüt, zebercet, yakut gibi ne kadar enva-ı mücevherat varsa, hepsinin binler derece mukemmeli Cennette vardır. Cennetteki bütün saraylar bu nevi
[1] Kasas, 28:60-61.
[2] A‘râf, 7:32.
ŞERH
Elbette değildir. İşte îman ehli hakkında öyle selâmet ve saadete vesile olan ilâhi bir va’d vardır. Ellah’ın va’dinde de hulfetmek söz konusu değildir. Kâfirler için öyle ebedî bir Cehennem vardır. Artık o kâfirlerin elindeki fâni varlığın uhrevî nimetlere göre ne kıymeti vardır ki, o fâni varlığın elden çıkmaması için o istikbale ait ebedî, muazzam nimetlerden mahrumiyet felâketi tercih edilsin?” 1
قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ى اَخْرَجَ لِعِبَادِه وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِىَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
“(De ki: Ellahu Teâlâ’nın kulları için çıkarmış) yaratıp varlık sahasına getirmiş olduğu (süsü) bir takım temiz ve kıymetli elbiseleri (ve temiz rızıkları) yiyilecek ve içilecek helal ve temiz şeyleri size (kim haram kılmıştır?) Bunları, insanlar kendi kendilerine haram kılamazlar. Zira bir şeyin helâlığına veya haramlığına hükmedecek olan ancak Ellahu Teâlâ’dır ve O’nun vahyine mazhar olan Resulü’dür. Habibim! O gafillere (de ki: O) ziynet eşyası ve temiz olan yiyecek ve içecekler, bu dünya hayatında esasen (imân edenler içindir.) Öncelikle onların istifadeleri için yaratılmıştır. Mümin olmayanların bunlardan bu dünyada istifadeleri ise tebeidir. (Kıyamet gününde ise) bu çeşitli nimetler (yalnız onlara) o mü’min olan kullara (mahsustur.) Artık mü’min olmayanlar, âhirette böyle nimetlere ortak olamayacaklardır. Bunlar bilâkis birçok cezalara ve azaplara mâruz kalacaklardır. (İşte âyetleri,) böyle dini, dünyevi hükümleri ve diğer meseleleri (bilir kişiler olan bir kavim için) düşünmeye, ilâhî hükümlerdeki hikmetleri tefekkür etmeye kabiliyetli olan mü’min kullar için (böyle tafsilatlı olarak beyan ederiz.) Çünki bu âyetlerden istifâde edecek olan, ancak onlardır.” 2
Demek bu tezyinat, bu süslemeler burası için olmayıp başka bir memlekette bulunan asıllarına rağbetleri uyandırmak içindir. Evet bu âlemde altın, gümüş, zümrüt, zebercet, yakut gibi ne kadar enva-ı mücevherat varsa, hepsinin binler derece mukemmeli Cennette vardır. Cennetteki bütün saraylar bu nevi
[1] Kasas, 28:60-61.
[2] A‘râf, 7:32.
ŞERH
O ağaçlar, dünyadaki dikenli kiraz ağaçları gibi değildirler, gayet nefis, faydalı bulunmaktadırlar.”
وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ
“(Ve) onlar, Cennetlerde (meyveleri kat kat olmuş muz ağaçları altındadırlar.) Onların da meyvelerinden müstefid olacaklardır. O ağaçlar ve onların meyveleri, dünya ağaçlarının ve meyvelerinin adıyla anılmakla beraber mahiyetleri, lezzetleri itibariyle dünya ağaçlarının ve meyvelerinin pek çok fevkindedirler.”
وَظِلٍّ مَمْدُودٍ
“ (Ve) o Cennet sahipleri (yayılmış gölgede) dirler. Yâni: Devam edip duran, Güneş gibi bir şeyin doğmasıyla yok olmayan güzel, rahatlatıcı bir gölgeye de nail bulunacaklardır. Cennetteki o gölge Rahmân’ın Arşının gölgesi olacağı gibi bâzı ağaçların harikulade gölgeleri de olabilir.”
وَمَاءٍ مَسْكُوبٍ
“(Ve) o Cennet ehli (çağlayıp akan bir su) başın (da) dırlar. Kendi ikâmetgâhları etrafından sular cereyan eder, o sulardan pek kolaylıkla yararlanırlar, onları öteden, beriden getirmeye muhtaç olmazlar.”
وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ
“(Ve) o Cennetlere nail olan zâtlar, türleri ve cinsleri itibariyle (pek çok meyve)li bir yer (de) dirler. Onlar, diledikleri bu meyvelerden bol bol yer ve zevk alırlar.”
لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ
“Evet.. O zâtlar (ne kesilmiş) son bulmuş (ve ne de men edilmiş) bulunmayan meyveler arasındadırlar. Onların meyveleri asla kesilmez ve kendilerinden men edilmez.”
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ
“(Ve) o Cennet ehli (yükseltilmiş yataklardadırlar.) Onlar, kadri pek yüce, pek rahatlatıcı döşeklere de naildirler. Diğer bir yoruma göre de bundan maksat, Cennet kadınlarıdır ki, onlar yüksek bir mahiyette, pek güzel ahlâka sahip, kocalariyle birlikte bulunacaklardır.”
اِنَّا اَنْشَاْنَاهُنَّ اِنْشَاءً
“Ve Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (şübhe yok ki, biz onları) o Cennetteki kadınları, o kocalariyle aynı yatakta olacak eşleri (bir yaradılış
ŞERH
O ağaçlar, dünyadaki dikenli kiraz ağaçları gibi değildirler, gayet nefis, faydalı bulunmaktadırlar.”
وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ
“(Ve) onlar, Cennetlerde (meyveleri kat kat olmuş muz ağaçları altındadırlar.) Onların da meyvelerinden müstefid olacaklardır. O ağaçlar ve onların meyveleri, dünya ağaçlarının ve meyvelerinin adıyla anılmakla beraber mahiyetleri, lezzetleri itibariyle dünya ağaçlarının ve meyvelerinin pek çok fevkindedirler.”
وَظِلٍّ مَمْدُودٍ
“ (Ve) o Cennet sahipleri (yayılmış gölgede) dirler. Yâni: Devam edip duran, Güneş gibi bir şeyin doğmasıyla yok olmayan güzel, rahatlatıcı bir gölgeye de nail bulunacaklardır. Cennetteki o gölge Rahmân’ın Arşının gölgesi olacağı gibi bâzı ağaçların harikulade gölgeleri de olabilir.”
وَمَاءٍ مَسْكُوبٍ
“(Ve) o Cennet ehli (çağlayıp akan bir su) başın (da) dırlar. Kendi ikâmetgâhları etrafından sular cereyan eder, o sulardan pek kolaylıkla yararlanırlar, onları öteden, beriden getirmeye muhtaç olmazlar.”
وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ
“(Ve) o Cennetlere nail olan zâtlar, türleri ve cinsleri itibariyle (pek çok meyve)li bir yer (de) dirler. Onlar, diledikleri bu meyvelerden bol bol yer ve zevk alırlar.”
لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ
“Evet.. O zâtlar (ne kesilmiş) son bulmuş (ve ne de men edilmiş) bulunmayan meyveler arasındadırlar. Onların meyveleri asla kesilmez ve kendilerinden men edilmez.”
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ
“(Ve) o Cennet ehli (yükseltilmiş yataklardadırlar.) Onlar, kadri pek yüce, pek rahatlatıcı döşeklere de naildirler. Diğer bir yoruma göre de bundan maksat, Cennet kadınlarıdır ki, onlar yüksek bir mahiyette, pek güzel ahlâka sahip, kocalariyle birlikte bulunacaklardır.”
اِنَّا اَنْشَاْنَاهُنَّ اِنْشَاءً
“Ve Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (şübhe yok ki, biz onları) o Cennetteki kadınları, o kocalariyle aynı yatakta olacak eşleri (bir yaradılış
ŞERH
tezyinat, ehl-i Cennetin karşısında daimi olarak canlı ve taze olarak durur.
Demek şu kâinattaki tezyinat, müzeyyenat ve nakışlar orada ebedi olarak vardır. Mesela; bu dünyada bahar mevsiminde güzel bir havada denizin kenarında denizi seyrettin. Ancak ya senin ömrün kısa, ya da lezzet aldığın o şeyin ömrü kısadır. Dolayısıyla senin bu lezzetin eleme inkılab eder. Zira zeval-i lezzet, elemdir. O halde zeval-i lezzetten elem çekmemek için asıllarına bak ve onlara müşteri ol. Göreceksin ki; Cennetteki baharlar, güzel havalar ve denizler ebedi olduğu gibi, o nimetlerden telezzüz edenler de ebedidir. O nimetler, tebeddül ve tegayyürden mahfuzdur. İşte bu sırdandır ki; Cenneti Cennet yapan devam ve huluddur. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.
Cennet, maddi ve manevi cihazat-ı insaniyenin tamamen tatmin edildiği ve bütün enva-ı lezaizi havi bir diyardır. Kur’an’ın ifadesiyle
وَف۪يهَا مَاتَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ وَاَنْتُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“Nefislerin isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi o Cennet’te mevcuttur.”1
Demek Cennette ne istersen mevcuttur. Orada yok yoktur. Hazine-i İlahide her şey var, ancak yok yoktur.
Hem Cennette huzursuzluğa sebeb olacak kin, hased, nefret, düşmanlık gibi ahlak-ı seyyieden hiçbiri yoktur. Zira Cennet ehli, rahmet-i İlahiye tarafından bu gibi kötü hasletlerden arındırılmıştır. Cennet ehli, Cennette daimi bir emniyet içindedirler. Zira hem Cenab-ı Hak onlardan razı olmuştur, hem de birbirlerine karşı emindirler. Orada işitilen hep selamdır. Bu selam ise Ellah’tan, meleklerden ve Cennet ehlinden sudur eder. Cennet ehline asla yorgunluk dokunmaz. Orada ebedi kalırlar. Bütün Cennet nimetlerinin fevkinde Ellah’ın rızasına, lütfuna, kurbiyetine, rahmet ve mağfiretine nail olurlar. Kur’an-ı Hakim, gelecek ayet-i kerimeleriyle bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ى جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
“(Takva sahipleri ise) yani dünyada şirk, measi ve masivadan ictinab ile imân ve salih amel ile vasıflanmış zatlar ise (muhakkak ki) yarın ahirette (Cennetler) bağlar, bahçeler (ve pınarlar) çeşmeler, nehirler (içindedirler.)”
[1] Zuhruf, 43:71.
ŞERH
tezyinat, ehl-i Cennetin karşısında daimi olarak canlı ve taze olarak durur.
Demek şu kâinattaki tezyinat, müzeyyenat ve nakışlar orada ebedi olarak vardır. Mesela; bu dünyada bahar mevsiminde güzel bir havada denizin kenarında denizi seyrettin. Ancak ya senin ömrün kısa, ya da lezzet aldığın o şeyin ömrü kısadır. Dolayısıyla senin bu lezzetin eleme inkılab eder. Zira zeval-i lezzet, elemdir. O halde zeval-i lezzetten elem çekmemek için asıllarına bak ve onlara müşteri ol. Göreceksin ki; Cennetteki baharlar, güzel havalar ve denizler ebedi olduğu gibi, o nimetlerden telezzüz edenler de ebedidir. O nimetler, tebeddül ve tegayyürden mahfuzdur. İşte bu sırdandır ki; Cenneti Cennet yapan devam ve huluddur. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.
Cennet, maddi ve manevi cihazat-ı insaniyenin tamamen tatmin edildiği ve bütün enva-ı lezaizi havi bir diyardır. Kur’an’ın ifadesiyle
وَف۪يهَا مَاتَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ وَاَنْتُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“Nefislerin isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi o Cennet’te mevcuttur.”1
Demek Cennette ne istersen mevcuttur. Orada yok yoktur. Hazine-i İlahide her şey var, ancak yok yoktur.
Hem Cennette huzursuzluğa sebeb olacak kin, hased, nefret, düşmanlık gibi ahlak-ı seyyieden hiçbiri yoktur. Zira Cennet ehli, rahmet-i İlahiye tarafından bu gibi kötü hasletlerden arındırılmıştır. Cennet ehli, Cennette daimi bir emniyet içindedirler. Zira hem Cenab-ı Hak onlardan razı olmuştur, hem de birbirlerine karşı emindirler. Orada işitilen hep selamdır. Bu selam ise Ellah’tan, meleklerden ve Cennet ehlinden sudur eder. Cennet ehline asla yorgunluk dokunmaz. Orada ebedi kalırlar. Bütün Cennet nimetlerinin fevkinde Ellah’ın rızasına, lütfuna, kurbiyetine, rahmet ve mağfiretine nail olurlar. Kur’an-ı Hakim, gelecek ayet-i kerimeleriyle bu hakikati şöyle ifade etmektedir:
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ى جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
“(Takva sahipleri ise) yani dünyada şirk, measi ve masivadan ictinab ile imân ve salih amel ile vasıflanmış zatlar ise (muhakkak ki) yarın ahirette (Cennetler) bağlar, bahçeler (ve pınarlar) çeşmeler, nehirler (içindedirler.)”
[1] Zuhruf, 43:71.
ŞERH
حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ
“O güzel, hayırlı kadınlar (çadırlarda) Cennetlerde kendilerine mahsus, pek kıymetli ve ferahlık veren ikâmetgâhlarda (ikâmete devam eden) örtülü, ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan (hurilerdir.) Ehl-i Cennete vaadedilmiş olan pek güzel yüzlü, siyah iri gözlü kızlardır ki, gözlerini yalnız kocalarına tahsis ederek pek temiz bir hâlde yaşarlar. Pek seçkin örtülü hanımlardan bulunurlar.”1
Bu ayet-i kerimenin nassı ile hurilerin bölgesine kocalarından başka kimse giremez. Cennette en alt mertebedeki bir mü’min, en âli makamda bulunan Resul-i Ekrem (s.a.v) ile beraber bulunur. Ancak Cennet nimetlerinden istifadeleri makamlarına göre mütefavittir. Her mü’min, lezzet alma bakımından kendisini en yüksek mertebede bilir, daha fazlasını düşünemez. O kimseye göre bulunduğu mertebenin üstünde daha yüksek bir mertebe yoktur. İstemeyi de beceremez. Zira Cenab-ı Hak ona, “İste!” der. O kimse: “Ya Rab! Fazlasıyla verdin. Bunun ötesinde neyi isteyeyim.” der.
Cennet ehli, Cennette la zamani, la mekani, la keyfi bir surette “cemalullah” ile müşerref olurlar. Hadsiz nura, saadete ve lezzete gark olurlar. Cemalullah ile müşerref olunca o kadar güzelleşirler ki; ailelerinin yanlarına döndüklerinde aileleri onları tanıyamaz. Cenab-ı Hak, Cennette: “Kulum iste!” der. Kul: “Ya Rabbi! Senin rızanı istiyorum. Bunun fevkinde daha bir şey olmaz ki, onu isteyeyim.” diye cevab verir. Zira Cennet ehlinin en son mertebesi, Ellah’ın rızasına nail olmaktır. Ona göre artık son mertebe o olmuştur. Yüksek makamda bulanan ehl-i cennetin makamına gittiği zaman; o kadar inceliği anlayamıyor, anlaması da mümkün değildir. Zira yüksek mertebede olanlar, ancak kendi mertebelerini anlarlar. Alt tabakada bulunanlar onların mertebelerini anlayamazlar. Cennette en son girene verilecek yer, dünyanın on misli kadardır.
Sual: Her peygamberin ümmeti kendine ait ayrı bir Cennette mi bulunacak? Yoksa bütün ümmetler beraber mi bulunacaklar?
Cevap: Bütün ümmetler, haşir meydanında bir arada bulundukları gibi; Cennette de bir arada bulunacaklar. Ancak iman, amel-i salih ve takva derecesine göre makamları ayrı ayrıdır.
[1] Rahmân, 55:72.
ŞERH
حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ
“O güzel, hayırlı kadınlar (çadırlarda) Cennetlerde kendilerine mahsus, pek kıymetli ve ferahlık veren ikâmetgâhlarda (ikâmete devam eden) örtülü, ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan (hurilerdir.) Ehl-i Cennete vaadedilmiş olan pek güzel yüzlü, siyah iri gözlü kızlardır ki, gözlerini yalnız kocalarına tahsis ederek pek temiz bir hâlde yaşarlar. Pek seçkin örtülü hanımlardan bulunurlar.”1
Bu ayet-i kerimenin nassı ile hurilerin bölgesine kocalarından başka kimse giremez. Cennette en alt mertebedeki bir mü’min, en âli makamda bulunan Resul-i Ekrem (s.a.v) ile beraber bulunur. Ancak Cennet nimetlerinden istifadeleri makamlarına göre mütefavittir. Her mü’min, lezzet alma bakımından kendisini en yüksek mertebede bilir, daha fazlasını düşünemez. O kimseye göre bulunduğu mertebenin üstünde daha yüksek bir mertebe yoktur. İstemeyi de beceremez. Zira Cenab-ı Hak ona, “İste!” der. O kimse: “Ya Rab! Fazlasıyla verdin. Bunun ötesinde neyi isteyeyim.” der.
Cennet ehli, Cennette la zamani, la mekani, la keyfi bir surette “cemalullah” ile müşerref olurlar. Hadsiz nura, saadete ve lezzete gark olurlar. Cemalullah ile müşerref olunca o kadar güzelleşirler ki; ailelerinin yanlarına döndüklerinde aileleri onları tanıyamaz. Cenab-ı Hak, Cennette: “Kulum iste!” der. Kul: “Ya Rabbi! Senin rızanı istiyorum. Bunun fevkinde daha bir şey olmaz ki, onu isteyeyim.” diye cevab verir. Zira Cennet ehlinin en son mertebesi, Ellah’ın rızasına nail olmaktır. Ona göre artık son mertebe o olmuştur. Yüksek makamda bulanan ehl-i cennetin makamına gittiği zaman; o kadar inceliği anlayamıyor, anlaması da mümkün değildir. Zira yüksek mertebede olanlar, ancak kendi mertebelerini anlarlar. Alt tabakada bulunanlar onların mertebelerini anlayamazlar. Cennette en son girene verilecek yer, dünyanın on misli kadardır.
Sual: Her peygamberin ümmeti kendine ait ayrı bir Cennette mi bulunacak? Yoksa bütün ümmetler beraber mi bulunacaklar?
Cevap: Bütün ümmetler, haşir meydanında bir arada bulundukları gibi; Cennette de bir arada bulunacaklar. Ancak iman, amel-i salih ve takva derecesine göre makamları ayrı ayrıdır.
[1] Rahmân, 55:72.
ŞERH
Cennette görüşmeler ve görüşme yerleri ayrı ayrıdır. Ehl-i iman, Peygamberimizle, sair peygamberan-ı izamla, evliya ve ulema ile, akrabalarıyla, aile ferdleriyle, misafirlerle, dostlarla ve sair mü’minlerle değişik makam ve mevkilerde buluşup görüşürler. Her bir yerde ayrı ayrı lezzet alırlar. Bütün bu görüşmeler, bir zamanda olabilir ve biri diğerlerine mani değildir. Zira Cennet ehli, nuraniyet kesbettiği için bir iş, bir görüşme diğerine mani olmaz. Mesela: bir mü’min, bir dostunu görmek istediğinde, aynı anda onda da görüşme isteği doğar ve birbirleriyle o anda görüşürler. Müellif (r.a), bu sırr-ı dakiki “Cennet Risalesi”nde şöyle ifade etmektedir:
“Nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet’te, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet’e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık’ın (a.s.m) haber verdiği gibi hak ve hakikattır.”1
Cennet ehli, Cennette karşılıklı koltuklara oturup dünya maceralarını birbirlerine hatırlatıp, o maceraları sinema şeridinde gösterilen film gibi seyrederler. Müellif (r.a), bu konuyu şöyle dile getirmektedir:
“Ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya maceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak’aları müşahede etseler çok mütelezziz olurlar. Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saadet olan dâr-ı Cennet’te, عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ işaretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî maceraların muhaveresi ve dünyevî hâdisatın manzaraları Cennet’te bulunacaktır.”2
“Dünyada “El-hubbu fillah” hükmünce sâlih ahbablara muhabbetin neticesi: Cennet’te عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ile tabir edilen, karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup hoş, şirin, güzel, tatlı bir surette, dünya maceralarını ve kadîm olan hatıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde; firaksız,
[1] Sözler, 28. Söz, s. 502.
[2] Mektûbât, 24. Mektûb, 2. Makám, 3. İşâret, s. 294.
ŞERH
Cennette görüşmeler ve görüşme yerleri ayrı ayrıdır. Ehl-i iman, Peygamberimizle, sair peygamberan-ı izamla, evliya ve ulema ile, akrabalarıyla, aile ferdleriyle, misafirlerle, dostlarla ve sair mü’minlerle değişik makam ve mevkilerde buluşup görüşürler. Her bir yerde ayrı ayrı lezzet alırlar. Bütün bu görüşmeler, bir zamanda olabilir ve biri diğerlerine mani değildir. Zira Cennet ehli, nuraniyet kesbettiği için bir iş, bir görüşme diğerine mani olmaz. Mesela: bir mü’min, bir dostunu görmek istediğinde, aynı anda onda da görüşme isteği doğar ve birbirleriyle o anda görüşürler. Müellif (r.a), bu sırr-ı dakiki “Cennet Risalesi”nde şöyle ifade etmektedir:
“Nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet’te, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet’e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık’ın (a.s.m) haber verdiği gibi hak ve hakikattır.”1
Cennet ehli, Cennette karşılıklı koltuklara oturup dünya maceralarını birbirlerine hatırlatıp, o maceraları sinema şeridinde gösterilen film gibi seyrederler. Müellif (r.a), bu konuyu şöyle dile getirmektedir:
“Ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya maceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak’aları müşahede etseler çok mütelezziz olurlar. Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saadet olan dâr-ı Cennet’te, عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ işaretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî maceraların muhaveresi ve dünyevî hâdisatın manzaraları Cennet’te bulunacaktır.”2
“Dünyada “El-hubbu fillah” hükmünce sâlih ahbablara muhabbetin neticesi: Cennet’te عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ile tabir edilen, karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup hoş, şirin, güzel, tatlı bir surette, dünya maceralarını ve kadîm olan hatıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde; firaksız,
[1] Sözler, 28. Söz, s. 502.
[2] Mektûbât, 24. Mektûb, 2. Makám, 3. İşâret, s. 294.
METİN
Dördüncü Esâs: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki müzeyyenat ise; Haşiye
Haşiye Evet her şeyin vücudunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalaletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gayât-ı vücudu ve netâic-i hayatı üç kısımdır:
Birincisi ve en ulvîsi, Sâni’ine bakar ki; o şeye taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyâle yaşamak kâfi gelir. Belki vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir. İşte seri-üz zeval lâtif masnûat ve vücuda gelmeyen, yâni sünbül vermeyen birer hârika-i san’at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamâmiha verir.
ŞERH
(Dördüncü Esâs: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki müzeyyenat) süslü şeyler, diğer tabirle süslendirilmiş mevcudat (ise; Haşiye)
HAŞİYE__________
(Evet her şeyin vücudunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalaletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gayât-ı vücudu) vücudunun gayeleri (ve netâic-i hayatı) hayatının neticeleri üç kısımdır:
Birincisi ve en ulvîsi, Sâni’ine bakar ki;) Cenab-ı Hak, bizzat kendisi bu alemi seyreder (o şeye taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyâle yaşamak kâfi gelir. Belki vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir.) Yani bir çekirdeğin bir ağaç olma kabiliyeti bile o ağacı netice verip göstermiş gibi, Ellah ondan kabul eder, o güzelliği orada seyreder. (İşte seri-üz zeval lâtif masnûat ve vücuda gelmeyen, yâni sünbül vermeyen birer hârika-i san’at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamâmiha) tamamiyle (verir.) Mesela; bir incir çekirdeğinde bir incir ağacı olma kabiliyeti vardır. O çekirdek, o ağacı netice vermiş gibi, Cenab-ı Hakk’a bir an arz-ı didar etmesi kafi gelir ve ebedileşir. Bir çekirdek içinde bir ağaç var, bir tohumun içinde bir sünbül var. İster sünbül versin, ister sünbül vermesin, Ellah, cemali ba kemalini, san’atını orada seyreder. (Faidesizlik ve abesiyet onlara gelmez.) Çünkü Ellah bizzat kendisi seyrediyor. (Demek her şey hayatıyla, vücuduyla Sâni’inin mu’cizât-ı kudretini ve âsâr-ı san’atını) san’atının eserlerini (teşhir edip, Sultan-ı Zülcelâl’in nazarına arzetmek birinci gayesidir.
METİN
Dördüncü Esâs: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki müzeyyenat ise; Haşiye
Haşiye Evet her şeyin vücudunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalaletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gayât-ı vücudu ve netâic-i hayatı üç kısımdır:
Birincisi ve en ulvîsi, Sâni’ine bakar ki; o şeye taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyâle yaşamak kâfi gelir. Belki vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir. İşte seri-üz zeval lâtif masnûat ve vücuda gelmeyen, yâni sünbül vermeyen birer hârika-i san’at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamâmiha verir.
ŞERH
(Dördüncü Esâs: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki müzeyyenat) süslü şeyler, diğer tabirle süslendirilmiş mevcudat (ise; Haşiye)
HAŞİYE__________
(Evet her şeyin vücudunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalaletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gayât-ı vücudu) vücudunun gayeleri (ve netâic-i hayatı) hayatının neticeleri üç kısımdır:
Birincisi ve en ulvîsi, Sâni’ine bakar ki;) Cenab-ı Hak, bizzat kendisi bu alemi seyreder (o şeye taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyâle yaşamak kâfi gelir. Belki vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir.) Yani bir çekirdeğin bir ağaç olma kabiliyeti bile o ağacı netice verip göstermiş gibi, Ellah ondan kabul eder, o güzelliği orada seyreder. (İşte seri-üz zeval lâtif masnûat ve vücuda gelmeyen, yâni sünbül vermeyen birer hârika-i san’at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamâmiha) tamamiyle (verir.) Mesela; bir incir çekirdeğinde bir incir ağacı olma kabiliyeti vardır. O çekirdek, o ağacı netice vermiş gibi, Cenab-ı Hakk’a bir an arz-ı didar etmesi kafi gelir ve ebedileşir. Bir çekirdek içinde bir ağaç var, bir tohumun içinde bir sünbül var. İster sünbül versin, ister sünbül vermesin, Ellah, cemali ba kemalini, san’atını orada seyreder. (Faidesizlik ve abesiyet onlara gelmez.) Çünkü Ellah bizzat kendisi seyrediyor. (Demek her şey hayatıyla, vücuduyla Sâni’inin mu’cizât-ı kudretini ve âsâr-ı san’atını) san’atının eserlerini (teşhir edip, Sultan-ı Zülcelâl’in nazarına arzetmek birinci gayesidir.
HAŞİYE ŞERHİ________
Her üçü (mektub, kaside, kelime) de aynı manayı ifade ediyor. Yani her bir mevcud, esma ve sıfat-ı İlahiyeyi tarif ve ilan eder.
Şu dünyadaki her şey, Cennette ehl-i iman için rahmet-i Rahmanla iddihar olunan nimetlerin nümuneleri ve suretleri hükmündedir. Rahman olan O Zat-ı Kerim, bu dünyada bu nimetleri zişuura vermiş. Ta ki san’ata bakıp iman ile Sani’ini tanısın. Nimete bakıp Cennetteki nimetlerin nümunesi olduğunu düşünerek ibadetle ona talib olsun.
(Üçüncü kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, o şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve tenezzüh ve beka ve rahatla yaşamak gibi cüz’î neticelerdir.) Yani herşeyin kendine göre bir vücudu var. Mesela; insanın kendine mahsus bir vücudu, bir tenezzühü olduğu gibi; hayvanın da kendine göre bir yaşaması, bir rahatı vardır. (Meselâ: Azîm bir Sefine-i Sultaniyede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gayesi; sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i cüz’iyesine ait doksandokuzu sultana ait olduğu gibi;) Mesela; bir adam gider, resmi bir gemide vazife alır. Devlet, o adamı o vazifeye maişeti için almıyor. Belki kendi işi için alıyor. Ama o adamın orada bir menfaati de var. Fakat asıl gaye, o adamın menfaati değil. Asıl gaye, geminin yürütülmesi ve devletin işinin görülmesidir. (herşeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, Sâni’ine ait doksandokuzdur.) Zira doksan dokuz esma-i hüsna vardır. (İşte bu taaddüd-ü gayâttandır ki; birbirine zıd ve münafî görünen hikmet ve iktisad, cûd ve sehâ) Her şeyde hem hikmet ve iktisad var, hem de cud ve seha vardır. Hikmet ve iktisad bir tarafta, cud ve seha ise diğer tarafta görünüyor. (ve bilhassa nihayetsiz sehâ ile sırr-ı tevfîkı şudur ki: Birer gaye nokta-i nazarında cûd u sehâ hükmeder ism-i Cevvâd tecelli eder. Meyveler, hubublar; o tek gaye nokta-i nazarında bigayr-ı hisabdır. Nihayetsiz cûdu gösteriyor. Fakat umum gayeler) Mesela; esma-i İlahiye ayine ve ahirete mezraa olmak (nokta-i nazarında; hikmet hükmeder, ism-i Hakîm tecelli eder. Bir ağacın ne kadar meyveleri var, belki her meyvenin o kadar gayeleri vardır ki;) esma ve sıfat-ı İlahiyeyi gösterir. (beyân ettiğimiz üç kısma tefrik edilir. Şu umum gayeler, nihayetsiz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor. Zıd gibi görünen nihayetsiz hikmet, nihayetsiz cûd ile sehâ ile içtima ediyor. Meselâ: Asker ordusunun bir gayesi, temin-i asayiştir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat hıfz-ı hudud ve mücahede-i a’dâ gibi sâir vazifeler için, bu mevcûd ancak kâfi gelir. Kemâl-i hikmetle müvazenededir. İşte hükûmetin hikmeti, haşmet ile içtima ediyor. O halde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir.
Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi de Hakîm’dir. Hakîm demek, her şeyi kanûn dâiresinde, san’atlı ve faydalı yaratmak demektir. İktisad edip israf etmemek ise, Hakîm isminin
HAŞİYE ŞERHİ________
Her üçü (mektub, kaside, kelime) de aynı manayı ifade ediyor. Yani her bir mevcud, esma ve sıfat-ı İlahiyeyi tarif ve ilan eder.
Şu dünyadaki her şey, Cennette ehl-i iman için rahmet-i Rahmanla iddihar olunan nimetlerin nümuneleri ve suretleri hükmündedir. Rahman olan O Zat-ı Kerim, bu dünyada bu nimetleri zişuura vermiş. Ta ki san’ata bakıp iman ile Sani’ini tanısın. Nimete bakıp Cennetteki nimetlerin nümunesi olduğunu düşünerek ibadetle ona talib olsun.
(Üçüncü kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, o şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve tenezzüh ve beka ve rahatla yaşamak gibi cüz’î neticelerdir.) Yani herşeyin kendine göre bir vücudu var. Mesela; insanın kendine mahsus bir vücudu, bir tenezzühü olduğu gibi; hayvanın da kendine göre bir yaşaması, bir rahatı vardır. (Meselâ: Azîm bir Sefine-i Sultaniyede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gayesi; sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i cüz’iyesine ait doksandokuzu sultana ait olduğu gibi;) Mesela; bir adam gider, resmi bir gemide vazife alır. Devlet, o adamı o vazifeye maişeti için almıyor. Belki kendi işi için alıyor. Ama o adamın orada bir menfaati de var. Fakat asıl gaye, o adamın menfaati değil. Asıl gaye, geminin yürütülmesi ve devletin işinin görülmesidir. (herşeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, Sâni’ine ait doksandokuzdur.) Zira doksan dokuz esma-i hüsna vardır. (İşte bu taaddüd-ü gayâttandır ki; birbirine zıd ve münafî görünen hikmet ve iktisad, cûd ve sehâ) Her şeyde hem hikmet ve iktisad var, hem de cud ve seha vardır. Hikmet ve iktisad bir tarafta, cud ve seha ise diğer tarafta görünüyor. (ve bilhassa nihayetsiz sehâ ile sırr-ı tevfîkı şudur ki: Birer gaye nokta-i nazarında cûd u sehâ hükmeder ism-i Cevvâd tecelli eder. Meyveler, hubublar; o tek gaye nokta-i nazarında bigayr-ı hisabdır. Nihayetsiz cûdu gösteriyor. Fakat umum gayeler) Mesela; esma-i İlahiye ayine ve ahirete mezraa olmak (nokta-i nazarında; hikmet hükmeder, ism-i Hakîm tecelli eder. Bir ağacın ne kadar meyveleri var, belki her meyvenin o kadar gayeleri vardır ki;) esma ve sıfat-ı İlahiyeyi gösterir. (beyân ettiğimiz üç kısma tefrik edilir. Şu umum gayeler, nihayetsiz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor. Zıd gibi görünen nihayetsiz hikmet, nihayetsiz cûd ile sehâ ile içtima ediyor. Meselâ: Asker ordusunun bir gayesi, temin-i asayiştir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat hıfz-ı hudud ve mücahede-i a’dâ gibi sâir vazifeler için, bu mevcûd ancak kâfi gelir. Kemâl-i hikmetle müvazenededir. İşte hükûmetin hikmeti, haşmet ile içtima ediyor. O halde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir.
Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi de Hakîm’dir. Hakîm demek, her şeyi kanûn dâiresinde, san’atlı ve faydalı yaratmak demektir. İktisad edip israf etmemek ise, Hakîm isminin
HAŞİYE ŞERHİ________
Evet, O Zat-ı Ekrem (a.s.m), mezkur emre mazhar olmuş. Yürürken bile orta yolu tercih etmiş, hızlı ve ağır yürümekten sakınmıştır. Çünkü hızlı yürümek, mü’minin vakar ve mürüvvetini giderir. Ağır yürümek ise, kibrin alametidir. Cenab-ı Hak, Furkan suresinde makbul ibadının vasıflarını beyan ederken, en başta onların vakarla yürüdüklerinden bahseder. Şöyle ki:
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا
“(Ve Rahmanın has kulları,) öyle Ellah’a ibadet etmekten ve secdeye kapanmaktan i’raz eden kimseler gibi değildirler. 0 halis kullar (yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler) Ellah’ın büyüklüğünü düşünerek kibir ve gururdan kaçınırlar, mütevaziane bir halde bulunurlar, kendi acizliklerini bilerek vakar ve tevazu ile hareket ederler, kimseye karşı kibirli olarak, kendilerini öven bir vaziyet almazlar.” (Furkan, 25:63)
Kur’an-ı Hakim, gurur ve kibirle yürümeyi gelecek ayetleriyle yasaklamıştır:
وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا
“(Ve) Ey insan! Mütevazi ol! Gurur ve kibirden sakın! Akibetini düşün (yeryüzünde kibirli bir halde yürüme) lüzumsuz bir zevk ve sevinç ile kibirli bir vaziyet alarak gezip durma. (Şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin) öyle bir kuvvete sahip değilsin (ve ne de boyca dağlara yetişebilirsin.) Sen her taraftan sınırlı bir varlığa sahip, birçok ihtiyaçlarla karşı karşıya olan fani bir mahlûktan ibaretsin. Artık o kadar büyüklük taslamak sana yakışır mı?” (İsra, 17:37)
وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“(Ve yeryüzünde çalımla yürüme) gururlanarak, başkalarıyla alay eder bir vaziyet alarak gezip durma. (Şüphe yok ki, Ellah, hiçbir böbürleneni, öğüneni sevmez.) İnsanlara karşı çalım satan, kendisini başkalarının üzerinde görüp duran kibirli kimseler, Ellah’ın sevgisine lâyık olamazlar.” (Lokman, 31:18)
Her hususta istikameti emreden Kur’an-ı Hakîm, konuşurken ifrat ve tefriti yasaklamış, ses tonunun nasıl olması gerektiği hususunu şöyle ifade etmiştir:
وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَم۪يرِ
“Ve sesini alçalt. İhyiyaçtan fazla bağırıp çağırma, ihtiyaç ölçüsünün üzerinde sesini yükseltme. Muhakkak seslerin en çirkini, elbette merkeblerin sesidir.” (Lokman, 31:19)
Bu ayet-i kerime de, Lokman (a.s)’ın oğluna nasihatı olup Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın da
HAŞİYE ŞERHİ________
Evet, O Zat-ı Ekrem (a.s.m), mezkur emre mazhar olmuş. Yürürken bile orta yolu tercih etmiş, hızlı ve ağır yürümekten sakınmıştır. Çünkü hızlı yürümek, mü’minin vakar ve mürüvvetini giderir. Ağır yürümek ise, kibrin alametidir. Cenab-ı Hak, Furkan suresinde makbul ibadının vasıflarını beyan ederken, en başta onların vakarla yürüdüklerinden bahseder. Şöyle ki:
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا
“(Ve Rahmanın has kulları,) öyle Ellah’a ibadet etmekten ve secdeye kapanmaktan i’raz eden kimseler gibi değildirler. 0 halis kullar (yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler) Ellah’ın büyüklüğünü düşünerek kibir ve gururdan kaçınırlar, mütevaziane bir halde bulunurlar, kendi acizliklerini bilerek vakar ve tevazu ile hareket ederler, kimseye karşı kibirli olarak, kendilerini öven bir vaziyet almazlar.” (Furkan, 25:63)
Kur’an-ı Hakim, gurur ve kibirle yürümeyi gelecek ayetleriyle yasaklamıştır:
وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا
“(Ve) Ey insan! Mütevazi ol! Gurur ve kibirden sakın! Akibetini düşün (yeryüzünde kibirli bir halde yürüme) lüzumsuz bir zevk ve sevinç ile kibirli bir vaziyet alarak gezip durma. (Şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin) öyle bir kuvvete sahip değilsin (ve ne de boyca dağlara yetişebilirsin.) Sen her taraftan sınırlı bir varlığa sahip, birçok ihtiyaçlarla karşı karşıya olan fani bir mahlûktan ibaretsin. Artık o kadar büyüklük taslamak sana yakışır mı?” (İsra, 17:37)
وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“(Ve yeryüzünde çalımla yürüme) gururlanarak, başkalarıyla alay eder bir vaziyet alarak gezip durma. (Şüphe yok ki, Ellah, hiçbir böbürleneni, öğüneni sevmez.) İnsanlara karşı çalım satan, kendisini başkalarının üzerinde görüp duran kibirli kimseler, Ellah’ın sevgisine lâyık olamazlar.” (Lokman, 31:18)
Her hususta istikameti emreden Kur’an-ı Hakîm, konuşurken ifrat ve tefriti yasaklamış, ses tonunun nasıl olması gerektiği hususunu şöyle ifade etmiştir:
وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَم۪يرِ
“Ve sesini alçalt. İhyiyaçtan fazla bağırıp çağırma, ihtiyaç ölçüsünün üzerinde sesini yükseltme. Muhakkak seslerin en çirkini, elbette merkeblerin sesidir.” (Lokman, 31:19)
Bu ayet-i kerime de, Lokman (a.s)’ın oğluna nasihatı olup Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın da
HAŞİYE ŞERHİ________
et. Arş’ın sahibi olan Zat-ı Zü’l-Celal’in seni fakir etmesinden korkma.”
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
“Rahman arş üzerine istiva etti. Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. Mevcudat-ı alemin tasarrufuna oradan başladı.” (Taha, 20:5)
Ayetinin ifadesiyle Cenâb-ı Hak, Rahmân ismi ile Arş üzerindeki hakimiyetinin eseri olarak yeri, göğü, şemsi, kameri, seyyaratın cümlesini kudret eliyle çevirmek suretiyle bütün rızıkların menbâlarını vücuda getirir. Kâinâtın çarkını çeviren, âlem fabrikasını çalıştıran kim ise, insanın rızkını veren de O’dur. Öyle ise ey insan! Malını Ellah yolunda harcamaktan korkma. O seni fakir etmez. İşte bu hükm-ü Kur’âniye göre Cevvâd-ı Mutlak, o kadar zengindir ki; geceyi, gündüzü, kışı, yazı birer fabrikanın çarkları gibi yaparak ilim, irade ve kudretiyle rızkın mensûcâtını dokuyor. Akl-ı beşer bunu idrakten acizdir.
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
“Sizin ve hayvanlarınız için bir menfaat olarak.” (Naziat, 79:33)
Ayetinin ifadesiyle; yeryüzündeki bütün ni’metler, insanlara ve hayvanlarına menfâat olsun diye yaratılmıştır. Hikmeti, faydası budur. Halbuki bu faydaya göre çoğu boşa gidiyor. Mâdem Cenab-ı Hak, Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Bu kadar mevcûdâtı bizim için yarattığı halde, pek çoğundan istifade edilmemesi gösteriyor ki; onların yaratılmasında başka gâyeler vardır. Öyleyse mahlûkàtın gâyeleri üçtür.
Birincisi: Hâlık’a bakar. Bu âlemi gayet mükemmel bir surette yaratan Zât, bu alemi kendisi için yaratmıştır. Bir hadis-i kudside şöyle buyruluyor:
كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى
"Mahlûkatı yarattım ki, bana bir ayine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim."
Bu kâinât yoktu. Cenab-ı Hakkın bin bir ismi de gizli bir hazîne idi. Cenab-ı Hak, gizli hazineler hükmünde olan ef’âl, esmâ ve sıfat-ı İlahiyesini seyretmek gayesine binaen bu âlemi yarattı. Yarattığı mahlukatı, bizzat kendisi seyreder ve bu seyirden kendine mahsus hadsiz bir lezzet-i münezzehe alır. O Zat-ı Zü’l-Celal nerededir? Her yerde hâzır ve nâzır olmakla beraber, hiçbir yeri mekan ittihaz etmemiştir. Mekânsız bir şekilde gayb-âşinâ nazarıyla bütün âlemi seyrediyor. O Zat hakkında duhul, huruc, ittisal ve infisal muhaldir. Yani O Zat-ı Gaybi, ne âlemin içindedir, ne âlemin dışındadır, ne âlemle mezcolmuştur, ne de âlemden ayrıdır. Mekândan münezzeh,
HAŞİYE ŞERHİ________
et. Arş’ın sahibi olan Zat-ı Zü’l-Celal’in seni fakir etmesinden korkma.”
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
“Rahman arş üzerine istiva etti. Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti. Mevcudat-ı alemin tasarrufuna oradan başladı.” (Taha, 20:5)
Ayetinin ifadesiyle Cenâb-ı Hak, Rahmân ismi ile Arş üzerindeki hakimiyetinin eseri olarak yeri, göğü, şemsi, kameri, seyyaratın cümlesini kudret eliyle çevirmek suretiyle bütün rızıkların menbâlarını vücuda getirir. Kâinâtın çarkını çeviren, âlem fabrikasını çalıştıran kim ise, insanın rızkını veren de O’dur. Öyle ise ey insan! Malını Ellah yolunda harcamaktan korkma. O seni fakir etmez. İşte bu hükm-ü Kur’âniye göre Cevvâd-ı Mutlak, o kadar zengindir ki; geceyi, gündüzü, kışı, yazı birer fabrikanın çarkları gibi yaparak ilim, irade ve kudretiyle rızkın mensûcâtını dokuyor. Akl-ı beşer bunu idrakten acizdir.
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
“Sizin ve hayvanlarınız için bir menfaat olarak.” (Naziat, 79:33)
Ayetinin ifadesiyle; yeryüzündeki bütün ni’metler, insanlara ve hayvanlarına menfâat olsun diye yaratılmıştır. Hikmeti, faydası budur. Halbuki bu faydaya göre çoğu boşa gidiyor. Mâdem Cenab-ı Hak, Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Bu kadar mevcûdâtı bizim için yarattığı halde, pek çoğundan istifade edilmemesi gösteriyor ki; onların yaratılmasında başka gâyeler vardır. Öyleyse mahlûkàtın gâyeleri üçtür.
Birincisi: Hâlık’a bakar. Bu âlemi gayet mükemmel bir surette yaratan Zât, bu alemi kendisi için yaratmıştır. Bir hadis-i kudside şöyle buyruluyor:
كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى
"Mahlûkatı yarattım ki, bana bir ayine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim."
Bu kâinât yoktu. Cenab-ı Hakkın bin bir ismi de gizli bir hazîne idi. Cenab-ı Hak, gizli hazineler hükmünde olan ef’âl, esmâ ve sıfat-ı İlahiyesini seyretmek gayesine binaen bu âlemi yarattı. Yarattığı mahlukatı, bizzat kendisi seyreder ve bu seyirden kendine mahsus hadsiz bir lezzet-i münezzehe alır. O Zat-ı Zü’l-Celal nerededir? Her yerde hâzır ve nâzır olmakla beraber, hiçbir yeri mekan ittihaz etmemiştir. Mekânsız bir şekilde gayb-âşinâ nazarıyla bütün âlemi seyrediyor. O Zat hakkında duhul, huruc, ittisal ve infisal muhaldir. Yani O Zat-ı Gaybi, ne âlemin içindedir, ne âlemin dışındadır, ne âlemle mezcolmuştur, ne de âlemden ayrıdır. Mekândan münezzeh,
HAŞİYE ŞERHİ________
zaman kaydından müberrâ bir şekilde şu âlemde bin bir isminin tecellîsini seyrediyor. O Zat-ı Gaybi, gece olunca Kahhar isminin tecellisini seyreder. Zira bütün geceler: “Yâ Kahhâr! Yâ Kahhâr!” der. Karanlığın çökmesiyle Kahhâr ismi tecellî eder ve bu tecelliden O Zat-ı Gaybi, -tabir caiz ise- kendisine mahsus bir lezzet-i mukaddese alır. Gündüz olunca Yine O Zat-ı Gaybi, alemde Cemil isminin tecellisini seyreder. Zira bütün gündüzler: “Yâ Cemîl! Yâ Cemîl!” der. Güneşin doğmasıyla Cemil ismi tecellî eder ve bu tecelliden O Zat-ı Gaybi, -tabir caiz ise- kendisine mahsus bir lezzet-i mukaddese alır. Gece ve gündüzü ve bunlara takılıp gözlere gösterilen mevcudatı böyle halden hâle, tavırdan tavra çevirdikçe Cenâb-ı Hak, tabirinden aciz olduğumuz bir şekilde kendisine mahsus mukaddes bir lezzet alır.
Nasıl ki; bir usta, mükemmel bir eseri yapıp bitirdiği anda, istediği netîceyi alınca ne kadar sevinir ve bundan ne kadar lezzet alır? Aynen öyle de teşbihte hata olmasın, Hâlık-ı âlem de bu âlemi yarattıktan sonra, gece-gündüzü ardarda getirerek zaman şeridine hadsiz mevcudatı taktığı zaman, o mevcudat istediği şekilde çalıştığında ondan -tabir caiz ise- kendisine mahsus bir lezzet-i mukaddese alır. Müellif (r.a), Sözler Mecmuası’nda bu birinci gayeyi şöyle izah etmektedir:
“Mahir bir san’atperver meharetini göstermeyi sever bir usta; güzel, plâksız konuşan fonoğraf gibi bir san’atı icad ettikten sonra, onu kurup tecrübe ediyor, gösteriyor. O san’atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda gösterse; onun mucidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne derece hoşuna gider. Kendi kendine "Bârekâllah" der.
İşte küçücük bir insan, icadsız, sırf surî bir san’atçığı ile, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa; acaba bir Sâni’-i Zü’l-Celal, koca kâinatı, bir musikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbanî ve bir musika-i İlahî tarzında yapmış ki; hikmet-i beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor.
İşte bütün o masnuat, bütün onlardan matlub neticeleri, nihayet derecede ve gayet güzel bir surette gösterdiklerinden ve ibadat-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve tahiyyat-ı muayyene ile tabir edilen evamir-i tekviniyeye karşı onların itaatları ve onlardan matlub olan makasıd-ı Rabbaniyenin husulünden hasıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferahla tabir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuun-u münezzeh, o derece âlî ve mukaddestir ki; bütün ukûl-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihata edemez.” ( Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf, 4. Remiz, s. 623.)
O Zat-ı Zü’l-Celal, bulutları teşkil etmekten, yağmuru yağdırmaktan, tohum ve çekirdeklerin
HAŞİYE ŞERHİ________
zaman kaydından müberrâ bir şekilde şu âlemde bin bir isminin tecellîsini seyrediyor. O Zat-ı Gaybi, gece olunca Kahhar isminin tecellisini seyreder. Zira bütün geceler: “Yâ Kahhâr! Yâ Kahhâr!” der. Karanlığın çökmesiyle Kahhâr ismi tecellî eder ve bu tecelliden O Zat-ı Gaybi, -tabir caiz ise- kendisine mahsus bir lezzet-i mukaddese alır. Gündüz olunca Yine O Zat-ı Gaybi, alemde Cemil isminin tecellisini seyreder. Zira bütün gündüzler: “Yâ Cemîl! Yâ Cemîl!” der. Güneşin doğmasıyla Cemil ismi tecellî eder ve bu tecelliden O Zat-ı Gaybi, -tabir caiz ise- kendisine mahsus bir lezzet-i mukaddese alır. Gece ve gündüzü ve bunlara takılıp gözlere gösterilen mevcudatı böyle halden hâle, tavırdan tavra çevirdikçe Cenâb-ı Hak, tabirinden aciz olduğumuz bir şekilde kendisine mahsus mukaddes bir lezzet alır.
Nasıl ki; bir usta, mükemmel bir eseri yapıp bitirdiği anda, istediği netîceyi alınca ne kadar sevinir ve bundan ne kadar lezzet alır? Aynen öyle de teşbihte hata olmasın, Hâlık-ı âlem de bu âlemi yarattıktan sonra, gece-gündüzü ardarda getirerek zaman şeridine hadsiz mevcudatı taktığı zaman, o mevcudat istediği şekilde çalıştığında ondan -tabir caiz ise- kendisine mahsus bir lezzet-i mukaddese alır. Müellif (r.a), Sözler Mecmuası’nda bu birinci gayeyi şöyle izah etmektedir:
“Mahir bir san’atperver meharetini göstermeyi sever bir usta; güzel, plâksız konuşan fonoğraf gibi bir san’atı icad ettikten sonra, onu kurup tecrübe ediyor, gösteriyor. O san’atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda gösterse; onun mucidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne derece hoşuna gider. Kendi kendine "Bârekâllah" der.
İşte küçücük bir insan, icadsız, sırf surî bir san’atçığı ile, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa; acaba bir Sâni’-i Zü’l-Celal, koca kâinatı, bir musikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbanî ve bir musika-i İlahî tarzında yapmış ki; hikmet-i beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor.
İşte bütün o masnuat, bütün onlardan matlub neticeleri, nihayet derecede ve gayet güzel bir surette gösterdiklerinden ve ibadat-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve tahiyyat-ı muayyene ile tabir edilen evamir-i tekviniyeye karşı onların itaatları ve onlardan matlub olan makasıd-ı Rabbaniyenin husulünden hasıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferahla tabir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuun-u münezzeh, o derece âlî ve mukaddestir ki; bütün ukûl-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihata edemez.” ( Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf, 4. Remiz, s. 623.)
O Zat-ı Zü’l-Celal, bulutları teşkil etmekten, yağmuru yağdırmaktan, tohum ve çekirdeklerin
HAŞİYE ŞERHİ________
içinde muaccel bir ücret dercedilmiştir. O da cüz’i bir lezzet almasıdır. Bu gâye ise çok cüz’i ve basittir. Demek her şeyin gayesi, kendisine ait bir ise; Saniine ait doksan dokuzdur. Yâni yüzde bir insana, hayvana, ota âittir. Diğer gâyeler, Hâlık’ına âittir.
Hulasa: Mahlukatın yaratılmasındaki asıl gâye; Hâlık-ı âlemin künûz-u mahfiyyesi olan esmâ-i hüsnâsını âlemde seyretmesidir. Bu gayenin tahakkuku için bir an bile yaşamak kâfîdir. Uzun bir ömür lâzım değildir. Çünkü o mahluk, Baki bir Zatın baki esmasına ayine olduğu için bekaya mazhar olur. Baki-i Zü’l-Celal, bir şeyi bir an seyretse o şey bâkîleşir. Bir an-ı seyyâlede Vacibu’l-Vücud ismine âyine olan, daha yok olmaz. Çünkü Ellah, Bâkîdir. Bâkînin âyinesi de bâkî olmak lazımdır.
Şu âleme vücûd veren Ellah (c.c), Mevcûd ismiyle ademiyat üzerine tecellî ettikten sonra mevcudat birden vücûd rengini alır. O vücûd rengini alan her mevcud, O’nun esmâ-i hüsnâsının nakışlarını gösterdikten sonra başka bir âleme sevk edilir, başka bir âleme devredilir. Dolayısıyla yok olmaz. Bir şeye vücud verdikten sonra onu yok etmek, O’nun vücûd sıfatına lâyık değildir. Var etti, varlığına âyine etti. Niçin o ayineyi kırıp atsın? Bu, hikmet-i İlahiyeye muhalif değil midir? Rahmet-i İlâhiyye buna müsâade etmez. Merhameti ile vücûdu veren Ellah (c.c), bir daha geri alırsa, bu O’nun cûd u sehâsına yakışmaz. En âdî bir adam, sana bir hediye verse, sonra onu geri alsa, ona “gaddar ve zâlim” diyeceksin. Bütün bu âlemi, adem âleminden vücud sahasına çıkaran Mevcud-u Ezeli, vermiş olduğu vücudu bir daha geri alması, O’nun şe’n-i merhametine ve cûd-u mutlakına yakışmaz. Mâdem Cevvâd’dır, bu vücudu vermiş, elbette bu vücudu bâkî bir âlemde ibka edecektir. O halde alemdeki tebeddülât ve tahavvülât ise îtibârî devrelerdir. Ya da sinema levhaları gibi inkilâplardır. Öyle ise kış, yaz, hayât, memat hepsi sinema levhalarını teşekkül ettiren şeritlerdir. Zaman şeridine takılıp gösterildikten sonra başka bir yere gönderiliyor. Peki nereye gönderiliyor? Biz görmüyoruz. O Zat-ı Zü’l-Celal’in Alim ismi bütün âlemi kaplamıştır. O’nun daire-i ilminin harici yoktur. Hepsini birden bir yerde topluyor. Hiçbir şey yok olmuyor. Mevcudat, daire-i ilimden daire-i kudrete geçtikten sonra ölümle tekrar daire-iilme geçer. Eşyayı fena ile yeniden daire-i ilmine alan Ellah, ahirette ona ebedi bir vücud giydirmek suretiyle tekrar daire-i kudrette ebedileştirecektir.
Bâkî bir zâtın cemâlini gösteren âyine bâkî kalacaktır. Bu kâinattaki hiçbir mevcudun müstakil bir vücûdu yoktur. Bin bir ism-i İlâhî, bahusus Vacibu’l-Vücud ünvanı müsâade etmez ki, âlem yok olsun.
Hulasa: Mevcudat-ı âlemin yaratılış gayesi üç kısma ayrılır:
Birincisi: Saniine bakar.
HAŞİYE ŞERHİ________
içinde muaccel bir ücret dercedilmiştir. O da cüz’i bir lezzet almasıdır. Bu gâye ise çok cüz’i ve basittir. Demek her şeyin gayesi, kendisine ait bir ise; Saniine ait doksan dokuzdur. Yâni yüzde bir insana, hayvana, ota âittir. Diğer gâyeler, Hâlık’ına âittir.
Hulasa: Mahlukatın yaratılmasındaki asıl gâye; Hâlık-ı âlemin künûz-u mahfiyyesi olan esmâ-i hüsnâsını âlemde seyretmesidir. Bu gayenin tahakkuku için bir an bile yaşamak kâfîdir. Uzun bir ömür lâzım değildir. Çünkü o mahluk, Baki bir Zatın baki esmasına ayine olduğu için bekaya mazhar olur. Baki-i Zü’l-Celal, bir şeyi bir an seyretse o şey bâkîleşir. Bir an-ı seyyâlede Vacibu’l-Vücud ismine âyine olan, daha yok olmaz. Çünkü Ellah, Bâkîdir. Bâkînin âyinesi de bâkî olmak lazımdır.
Şu âleme vücûd veren Ellah (c.c), Mevcûd ismiyle ademiyat üzerine tecellî ettikten sonra mevcudat birden vücûd rengini alır. O vücûd rengini alan her mevcud, O’nun esmâ-i hüsnâsının nakışlarını gösterdikten sonra başka bir âleme sevk edilir, başka bir âleme devredilir. Dolayısıyla yok olmaz. Bir şeye vücud verdikten sonra onu yok etmek, O’nun vücûd sıfatına lâyık değildir. Var etti, varlığına âyine etti. Niçin o ayineyi kırıp atsın? Bu, hikmet-i İlahiyeye muhalif değil midir? Rahmet-i İlâhiyye buna müsâade etmez. Merhameti ile vücûdu veren Ellah (c.c), bir daha geri alırsa, bu O’nun cûd u sehâsına yakışmaz. En âdî bir adam, sana bir hediye verse, sonra onu geri alsa, ona “gaddar ve zâlim” diyeceksin. Bütün bu âlemi, adem âleminden vücud sahasına çıkaran Mevcud-u Ezeli, vermiş olduğu vücudu bir daha geri alması, O’nun şe’n-i merhametine ve cûd-u mutlakına yakışmaz. Mâdem Cevvâd’dır, bu vücudu vermiş, elbette bu vücudu bâkî bir âlemde ibka edecektir. O halde alemdeki tebeddülât ve tahavvülât ise îtibârî devrelerdir. Ya da sinema levhaları gibi inkilâplardır. Öyle ise kış, yaz, hayât, memat hepsi sinema levhalarını teşekkül ettiren şeritlerdir. Zaman şeridine takılıp gösterildikten sonra başka bir yere gönderiliyor. Peki nereye gönderiliyor? Biz görmüyoruz. O Zat-ı Zü’l-Celal’in Alim ismi bütün âlemi kaplamıştır. O’nun daire-i ilminin harici yoktur. Hepsini birden bir yerde topluyor. Hiçbir şey yok olmuyor. Mevcudat, daire-i ilimden daire-i kudrete geçtikten sonra ölümle tekrar daire-iilme geçer. Eşyayı fena ile yeniden daire-i ilmine alan Ellah, ahirette ona ebedi bir vücud giydirmek suretiyle tekrar daire-i kudrette ebedileştirecektir.
Bâkî bir zâtın cemâlini gösteren âyine bâkî kalacaktır. Bu kâinattaki hiçbir mevcudun müstakil bir vücûdu yoktur. Bin bir ism-i İlâhî, bahusus Vacibu’l-Vücud ünvanı müsâade etmez ki, âlem yok olsun.
Hulasa: Mevcudat-ı âlemin yaratılış gayesi üç kısma ayrılır:
Birincisi: Saniine bakar.
HAŞİYE ŞERHİ________
İkincisi: Zîşuura bakar.
Üçüncüsü: Her şeyin kendi nefsine bakar.
Birinci ve ikinci gayelerin tahakkuku, ahiretsiz olamaz.
Sadece üçüncü gaye nazarıyla bu âleme bakılsa, hadsiz bir cûd-u mutlak görünür. Bu ise abesiyeti netice verir. Ama birinci ve ikinci gayeler nazara alındığı zaman, Hakîm ismi ile Cevvâd isminin tecellileri birbirine zıd olmadığı, belki bu iki isim, tam muvazenede olduğu görünür. Hem Hakîm’dir, hiçbir şeyi faydasız yaratmıyor. Hem de mevcudatı had ve hesaba gelmez bir surette kesretle yaratıyor. Cevvâd isminin tecellisiyle vücuda gelen hadsiz mevcudat, sadece insanların menfaatine bakan gaye cihetinde gayet çoktur. Ama Sani-i Zülcemalin asar-ı san’atını bizzat kendisi seyretmesi ve zişuura mütalaagah olması cihetiyle tam yerindedir, gayet hikmetlidir, fazla değildir.
Demek mevcudata fâide noktasında bakılsa Hakîm ismi tecellî ediyor. Diğer noktalardan bakılsa Cevvâd ismi tecellî ediyor. Öyle ise âlemde tecelli eden esma ve ef’al-i İlahiye arasında tezad yoktur. Meselâ: Hazret-i Ömer’in (r.a) hilafeti dönemindeki devlet-i şer’iyye gibi bir devleti düşünelim. Bu devletin devam ve bekası iki esasa dayanır.
Biri: Dâhilde âsâyişi te’mîn etmek için asâyiş me’murlarının ve mahkemesinin bulunması.
Diğeri: Harici düşmanlara karşı cihad ilan etmesidir. Her sene bir defa kâfirlere karşı harb îlân etmek, devlet-i şer’iyyenin vazifesidir.
Şimdi sadece dahili âsâyişi te’mîn etmek için bu kadar hadsiz asayiş güçlerini techiz etmekte zahiren abesiyet görünüyor. İki tane hırsızı celb edip cezalandırmak için iki üç asker kafi gelirken, bu kadar kesretle askerleri bulundurmak elbette abestir. Fakat kâfirlerin güçlerini kırıp ahkam-ı İlahiyeyi icra ve tatbik etmek hikmetine binaen, ne kadar asker bulundurulsa yine abes olmaz. Mesela; iki bin sene hüküm süren Sasani Devleti’nin haşmetini ve şevketini kırmak için elbette Hazret-i Ömer’in ordusu lâzımdır. Demek devletin asayişi noktasından bakılsa, askerlerin çok olması fuzûlîdir. Fakat, devletin haşmetini dışarıya karşı göstermek ve devleti korumak noktalarından bakılsa o sayı tam hikmetlidir, çok değildir.
Aynen öyle de; Cenâb-ı Hakk’ın şu âlemdeki yarattığı mevcudata sadece bir noktadan, -mesela; insanın menfaati noktasından- bakılsa, elbette bu mevcudat pek çok olduğundan zahiren akla abes gibi görünüyor. Fakat birinci ve ikinci gayeler nokta-i nazarından şu mevcudat-ı âleme bakıldığı zaman, hiçbir abesiyet yoktur. Belki birinci ve ikinci gayelerin husulü için bu kadar mevcudat lazımdır diye akıl kabule mecbur kalır.
HAŞİYE ŞERHİ________
İkincisi: Zîşuura bakar.
Üçüncüsü: Her şeyin kendi nefsine bakar.
Birinci ve ikinci gayelerin tahakkuku, ahiretsiz olamaz.
Sadece üçüncü gaye nazarıyla bu âleme bakılsa, hadsiz bir cûd-u mutlak görünür. Bu ise abesiyeti netice verir. Ama birinci ve ikinci gayeler nazara alındığı zaman, Hakîm ismi ile Cevvâd isminin tecellileri birbirine zıd olmadığı, belki bu iki isim, tam muvazenede olduğu görünür. Hem Hakîm’dir, hiçbir şeyi faydasız yaratmıyor. Hem de mevcudatı had ve hesaba gelmez bir surette kesretle yaratıyor. Cevvâd isminin tecellisiyle vücuda gelen hadsiz mevcudat, sadece insanların menfaatine bakan gaye cihetinde gayet çoktur. Ama Sani-i Zülcemalin asar-ı san’atını bizzat kendisi seyretmesi ve zişuura mütalaagah olması cihetiyle tam yerindedir, gayet hikmetlidir, fazla değildir.
Demek mevcudata fâide noktasında bakılsa Hakîm ismi tecellî ediyor. Diğer noktalardan bakılsa Cevvâd ismi tecellî ediyor. Öyle ise âlemde tecelli eden esma ve ef’al-i İlahiye arasında tezad yoktur. Meselâ: Hazret-i Ömer’in (r.a) hilafeti dönemindeki devlet-i şer’iyye gibi bir devleti düşünelim. Bu devletin devam ve bekası iki esasa dayanır.
Biri: Dâhilde âsâyişi te’mîn etmek için asâyiş me’murlarının ve mahkemesinin bulunması.
Diğeri: Harici düşmanlara karşı cihad ilan etmesidir. Her sene bir defa kâfirlere karşı harb îlân etmek, devlet-i şer’iyyenin vazifesidir.
Şimdi sadece dahili âsâyişi te’mîn etmek için bu kadar hadsiz asayiş güçlerini techiz etmekte zahiren abesiyet görünüyor. İki tane hırsızı celb edip cezalandırmak için iki üç asker kafi gelirken, bu kadar kesretle askerleri bulundurmak elbette abestir. Fakat kâfirlerin güçlerini kırıp ahkam-ı İlahiyeyi icra ve tatbik etmek hikmetine binaen, ne kadar asker bulundurulsa yine abes olmaz. Mesela; iki bin sene hüküm süren Sasani Devleti’nin haşmetini ve şevketini kırmak için elbette Hazret-i Ömer’in ordusu lâzımdır. Demek devletin asayişi noktasından bakılsa, askerlerin çok olması fuzûlîdir. Fakat, devletin haşmetini dışarıya karşı göstermek ve devleti korumak noktalarından bakılsa o sayı tam hikmetlidir, çok değildir.
Aynen öyle de; Cenâb-ı Hakk’ın şu âlemdeki yarattığı mevcudata sadece bir noktadan, -mesela; insanın menfaati noktasından- bakılsa, elbette bu mevcudat pek çok olduğundan zahiren akla abes gibi görünüyor. Fakat birinci ve ikinci gayeler nokta-i nazarından şu mevcudat-ı âleme bakıldığı zaman, hiçbir abesiyet yoktur. Belki birinci ve ikinci gayelerin husulü için bu kadar mevcudat lazımdır diye akıl kabule mecbur kalır.
HAŞİYE ŞERHİ________
onda ben tasarruf ediyorum diyebilir misin? Acaba bir peygamber de olsa, vahy-i ilahi olmadan zekasıyla, vücudunu mükemmelen tahlil edip, azamet-i kudreti mükemmelen içinde bulabilir mi? Kendini mükemmelen bilmek mümkün olmadığı halde, bu vücudu idare eden Zat-ı Zü’l-Celal’i hakkıyla tanımak nasıl mümkün olur? Şu vücut O’nun esmasının ayinesidir. Bin bir isminin tecelligahıdır. O yapıyor, O yıkıyor, O götürüyor, O getiriyor. Peki O Zat-ı Zü’l-Celal nerededir? Esmasıyla her yerde hazır ve nazır olduğu halde, hiçbir yeri de mekan ittihaz etmiş değildir. En büyük ayinesi insandır. Kendisi, bu tahrip ve tamirde, tebdil ve tahvilde bin bir isminin gizli hazinelerini senin vücudunun ayinesinde gösteriyor. Senin vücudun; bütün âlemin hülasası, bin bir isminin de tecellisinin merkezidir. Tahrip ve tamir devamlı orada oluyor. Bizzat tecelliyat-ı Zatiyesini senin vücudunda seyrediyor. Sen nesin, artık sen git, kendini düşün.
Demek şu âlemde vücut bulan mevcudat ve onlarda görünen kerem, ihsan, lütuf gibi fiiller, kendi kendine olmamıştır. Hem mazharlar, hem de onlarda tecelli eden fiiller bütünü ile başka bir Zattan gelmiştir. O Zat, bizzat kendisi bu âlemdeki tebeddül ve tahavvülden, tağyir ve tebdilden, mevcudatın halden hale geçmesinden mukaddes bir lezzet alıyor. Seni çocuk eder, genç eder, ihtiyar eder, kabre koyar, bir daha diriltir. Kendisi, bütün bu ahvali bizzat mukaddes nazariyle seyreder, ondan da -tabirinde aciz olduğumuz- mukaddes bir lezzet alır. Dünya da aynen bir insan gibidir; onu da yoktan var eder, tekamül ettirir, genç eder, ihtiyar eder, kıyametini koparır, harab eder, bir daha diriltir ve bütün bunları seyredip kendisine mahsus hadsiz bir lezzet alır. O Zat-ı Zü’l-Celal, ilminde her şeyin programını çizmiş, daha sonra o ilmi vücudlara harici vücud verip kudret dairesine çıkarıyor. O mevcudatta mahfi olan esma-i kudsiyesini seyrediyor. O mevcudatı her zaman zeval ve fenaya mahkum ettiği gibi; kıyamet hengamında ise, bütün bütün harap edip daire-i kudretten daire-i ilme geçirir. İkinci kez bir daha yeniden diriltmek suretiyle ebedî âlemi teşekkül ettirir. Kimin ne haddi var ki; böyle bir Zatın işine karışsın? Amma bize ait olan bir vazife vardır ki; o da tefekkür etmektir. Zira tefekkür de bir ibadettir. Tefekkür ise; san’atta Sanii bulup O’na iman etmek suretiyle O’nu tanımak; nimette Mün’imi bulup O’na ibadet etmek suretiyle verdiği nimetlere şükretmektir. Tefekkürümüz de böyle bir faaliyete karşı kafi değildir. Hem yememiz ve içmemiz de bir gayedir. Bununla beraber, tefekkürümüz, yememiz ve içmemizden daha yüksek bir gayedir. Ancak bu ikinci ve üçüncü gayeler, birinci gayeye nisbeten çok cüz’idir.
حَق۪يقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَةُ الْجَبَّارِ ذِى الْقِدَمِ
Ezel ve ebed sultanı olan Cebbar-ı Zü’l-Celalin hakikatını insan nasıl kavrayabilir? Elbette
HAŞİYE ŞERHİ________
onda ben tasarruf ediyorum diyebilir misin? Acaba bir peygamber de olsa, vahy-i ilahi olmadan zekasıyla, vücudunu mükemmelen tahlil edip, azamet-i kudreti mükemmelen içinde bulabilir mi? Kendini mükemmelen bilmek mümkün olmadığı halde, bu vücudu idare eden Zat-ı Zü’l-Celal’i hakkıyla tanımak nasıl mümkün olur? Şu vücut O’nun esmasının ayinesidir. Bin bir isminin tecelligahıdır. O yapıyor, O yıkıyor, O götürüyor, O getiriyor. Peki O Zat-ı Zü’l-Celal nerededir? Esmasıyla her yerde hazır ve nazır olduğu halde, hiçbir yeri de mekan ittihaz etmiş değildir. En büyük ayinesi insandır. Kendisi, bu tahrip ve tamirde, tebdil ve tahvilde bin bir isminin gizli hazinelerini senin vücudunun ayinesinde gösteriyor. Senin vücudun; bütün âlemin hülasası, bin bir isminin de tecellisinin merkezidir. Tahrip ve tamir devamlı orada oluyor. Bizzat tecelliyat-ı Zatiyesini senin vücudunda seyrediyor. Sen nesin, artık sen git, kendini düşün.
Demek şu âlemde vücut bulan mevcudat ve onlarda görünen kerem, ihsan, lütuf gibi fiiller, kendi kendine olmamıştır. Hem mazharlar, hem de onlarda tecelli eden fiiller bütünü ile başka bir Zattan gelmiştir. O Zat, bizzat kendisi bu âlemdeki tebeddül ve tahavvülden, tağyir ve tebdilden, mevcudatın halden hale geçmesinden mukaddes bir lezzet alıyor. Seni çocuk eder, genç eder, ihtiyar eder, kabre koyar, bir daha diriltir. Kendisi, bütün bu ahvali bizzat mukaddes nazariyle seyreder, ondan da -tabirinde aciz olduğumuz- mukaddes bir lezzet alır. Dünya da aynen bir insan gibidir; onu da yoktan var eder, tekamül ettirir, genç eder, ihtiyar eder, kıyametini koparır, harab eder, bir daha diriltir ve bütün bunları seyredip kendisine mahsus hadsiz bir lezzet alır. O Zat-ı Zü’l-Celal, ilminde her şeyin programını çizmiş, daha sonra o ilmi vücudlara harici vücud verip kudret dairesine çıkarıyor. O mevcudatta mahfi olan esma-i kudsiyesini seyrediyor. O mevcudatı her zaman zeval ve fenaya mahkum ettiği gibi; kıyamet hengamında ise, bütün bütün harap edip daire-i kudretten daire-i ilme geçirir. İkinci kez bir daha yeniden diriltmek suretiyle ebedî âlemi teşekkül ettirir. Kimin ne haddi var ki; böyle bir Zatın işine karışsın? Amma bize ait olan bir vazife vardır ki; o da tefekkür etmektir. Zira tefekkür de bir ibadettir. Tefekkür ise; san’atta Sanii bulup O’na iman etmek suretiyle O’nu tanımak; nimette Mün’imi bulup O’na ibadet etmek suretiyle verdiği nimetlere şükretmektir. Tefekkürümüz de böyle bir faaliyete karşı kafi değildir. Hem yememiz ve içmemiz de bir gayedir. Bununla beraber, tefekkürümüz, yememiz ve içmemizden daha yüksek bir gayedir. Ancak bu ikinci ve üçüncü gayeler, birinci gayeye nisbeten çok cüz’idir.
حَق۪يقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَةُ الْجَبَّارِ ذِى الْقِدَمِ
Ezel ve ebed sultanı olan Cebbar-ı Zü’l-Celalin hakikatını insan nasıl kavrayabilir? Elbette
HAŞİYE ŞERHİ________
hafızalarında, hava zerrelerinde, o derste hazır bulunan cemaatin hafızalarında, kısaca her yerde kaydedilir. Marziyy-i İlahi ve kabul-ü Rabbani olan her şey, zahiren zeval ve fenaya gidiyor gibi görünse de çok cihetlerle ebedileşir. Sevabı ebedi olarak devam eder. Haşirde kurtarıcı olur. Kaldı dünyadaki muvaffakiyet. O Kadir-i Zü’l-Celal, isterse ve hikmeti iktiza ederse, emredip burada da bir anda muvaffakiyeti nasib eder. Umarız ki, Kur’an’ın nurunu söndürmek isteyen bütün esbab ref olunur, def olunur, Kur’an bütün cihana hakim olur. Kadir-i küll-i şey’den medet istenilir, nusret beklenilir, O’nun rahmetinden ümit kesilmez.
Madem her şeyin gayât-ı vücudu ve netâic-i hayatının en birincisi ve en ulvîsi, Sâni’ine bakar ki; o şeye taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir. Sen de günde beş defa abdestini al, maddeten ve manen tertemiz ol. Ellah’ın (c.c.) huzuruna çık, ta ki Şahid-i Ezeli seni seyreylesin.
يَا بَن۪ى اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ
“Ey âdem oğulları! Her mescide girerken, her namaza dururken temiz ve süslü elbisenizi giyiniz.” (A’râf, 7:31) ayet-i kerimesinin ifadesiyle her namaza girişinde huzur-u İlahiye tertemiz çık. Sâni-i Zülcemal’in sana taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzet. Çünkü Halık-ı âlem sende her an tecelli ettiği gibi; namaza durduğun anda hususi olarak daha ziyade senin kalbin üzerinde tecelli eder.
İkinci kısım gaye-i vücut ve netice-i hayat zişuura bakar. Şu kâinat, zişuurlar için ibretnüma bir mütaalagahtır. Mevcudat-ı âlemin her biri, Ellah (c.c.) tarafından zişuur olan cin, ins ve meleğe yazılmış birer mektuptur. O mektubların manası, bin bir ism-i İlahidir. Zişuurun vazifesi ise; âlemde tecelli eden ef’al, esma, sıfat ve şuunat-ı İlahiyeyi okumaktır. Kâinattaki asar-ı İlahiye üzerinde tefekkür edip o asar perdesi arkasında tecelli eden bin bir ism-i İlahiyi mütaala etmektir. Zat-ı İlahi tefekkür edilemez. Zira Cenab-ı Hakkın künh ü mahiyeti idrak edilemez. Zat-ı İlahiyi gördüm diyenler ise, gayr-ı şuuri kalbin cazibesi ile hakikatü’l-hakaiktan sonra bulmuşsa da, o buluş hâl işidir, bir tecellidir, künh ü mahiyetini ifade edemez, dille de tarif edilemez.
Zât-ı Akdes-i İlâhînin esma ve sıfatı, mahlûkàtsız düşünülemez. Zât’ının künh ü mâhiyeti ise, bilinmez. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v), gelecek hadîs-i şerîflerinde ifâde edildiği gibi, Ellah’ın ni’metleri ve san’atları üzerinde tefekkür etmemizi emretmiş, Zât-ı Akdes-i İlâhî’yi düşünmemizi yasaklamıştır.
HAŞİYE ŞERHİ________
hafızalarında, hava zerrelerinde, o derste hazır bulunan cemaatin hafızalarında, kısaca her yerde kaydedilir. Marziyy-i İlahi ve kabul-ü Rabbani olan her şey, zahiren zeval ve fenaya gidiyor gibi görünse de çok cihetlerle ebedileşir. Sevabı ebedi olarak devam eder. Haşirde kurtarıcı olur. Kaldı dünyadaki muvaffakiyet. O Kadir-i Zü’l-Celal, isterse ve hikmeti iktiza ederse, emredip burada da bir anda muvaffakiyeti nasib eder. Umarız ki, Kur’an’ın nurunu söndürmek isteyen bütün esbab ref olunur, def olunur, Kur’an bütün cihana hakim olur. Kadir-i küll-i şey’den medet istenilir, nusret beklenilir, O’nun rahmetinden ümit kesilmez.
Madem her şeyin gayât-ı vücudu ve netâic-i hayatının en birincisi ve en ulvîsi, Sâni’ine bakar ki; o şeye taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir. Sen de günde beş defa abdestini al, maddeten ve manen tertemiz ol. Ellah’ın (c.c.) huzuruna çık, ta ki Şahid-i Ezeli seni seyreylesin.
يَا بَن۪ى اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ
“Ey âdem oğulları! Her mescide girerken, her namaza dururken temiz ve süslü elbisenizi giyiniz.” (A’râf, 7:31) ayet-i kerimesinin ifadesiyle her namaza girişinde huzur-u İlahiye tertemiz çık. Sâni-i Zülcemal’in sana taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzet. Çünkü Halık-ı âlem sende her an tecelli ettiği gibi; namaza durduğun anda hususi olarak daha ziyade senin kalbin üzerinde tecelli eder.
İkinci kısım gaye-i vücut ve netice-i hayat zişuura bakar. Şu kâinat, zişuurlar için ibretnüma bir mütaalagahtır. Mevcudat-ı âlemin her biri, Ellah (c.c.) tarafından zişuur olan cin, ins ve meleğe yazılmış birer mektuptur. O mektubların manası, bin bir ism-i İlahidir. Zişuurun vazifesi ise; âlemde tecelli eden ef’al, esma, sıfat ve şuunat-ı İlahiyeyi okumaktır. Kâinattaki asar-ı İlahiye üzerinde tefekkür edip o asar perdesi arkasında tecelli eden bin bir ism-i İlahiyi mütaala etmektir. Zat-ı İlahi tefekkür edilemez. Zira Cenab-ı Hakkın künh ü mahiyeti idrak edilemez. Zat-ı İlahiyi gördüm diyenler ise, gayr-ı şuuri kalbin cazibesi ile hakikatü’l-hakaiktan sonra bulmuşsa da, o buluş hâl işidir, bir tecellidir, künh ü mahiyetini ifade edemez, dille de tarif edilemez.
Zât-ı Akdes-i İlâhînin esma ve sıfatı, mahlûkàtsız düşünülemez. Zât’ının künh ü mâhiyeti ise, bilinmez. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v), gelecek hadîs-i şerîflerinde ifâde edildiği gibi, Ellah’ın ni’metleri ve san’atları üzerinde tefekkür etmemizi emretmiş, Zât-ı Akdes-i İlâhî’yi düşünmemizi yasaklamıştır.
METİN
Beşinci Esas: Hem anlarsın ki, şu fâni masnuat fena için değil; bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki vücudda kısa bir zaman toplanıp, matlub bir vaziyet alıp;
ŞERH
hem bir eser-i san’at-ı Rabbâniyedir, tezyînâttır, süstür. O mükemmel san’at eserlerine ve o süslere bakıp, o isimlerin sâhibini bulmakla mükellefiz. Onun arkasında da bir adım daha ilerleyip o süslerin çok masraflı ve kıymetli olduğunu; fakat o masraflara göre ebedî kalması lâzım gelirken, fânî ve zail olduğunu düşününce o tezyînât ile o fânîlik arasındaki muvâzenesizliği görmemiz lazım. Bu muvazenesizliği gidermek için, ister istemez âhirete îmân etmek gerekir ki insan, dünyadaki bu tezyînâtın o ebedî âlemin nümûnesi olduğuna inansın.
Ni’met itibarîyle de bu âlem, ebedî bir âlemin nümûnesidir. Bakıyorsun ki, dünyaya değer kıymette bir ni’met senin önüne geldi. Fakat bu ni’met devam etmiyor. Ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Demek kıymeti yüksek, ömrü kısa olan bu nimetler ibret içindir, şükür içindir, Cennetteki asıllarına talib ve müşteri olmak içindir. Zira bu dünyadaki nimetler, ahiret âlemindeki ni’metlerin nümûnesidir.
(Beşinci Esas: Hem anlarsın ki, şu fâni masnuat fena için) yok olmak için (değil; bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar.) Bahar mevsimi geldiğinde yeryüzü dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifeleriyle şenlenir, güz ve kış mevsiminde o mevcudatın kısm-ı ekserisi vefat eder, gider. Hem annelerimiz, babalarımız, akraba ve taallukatımız bütün bunlar, bu dünyadan göçüp gittiler. Yüz sene önce yaşayan insanlardan şimdi kimse yok. Neden bir müddet görünüp ardından zevale mahkûm oldular? Herhalde her ziakıl, şu muntazam mevcudat-ı âleme nazar-ı dikkatle baktığı zaman, o masnuatın birdenbire gözümüze görünüp sonra mahvolmak için yaratılmamış olduğunu anlar. Peki, bu mevcudat-ı âlem ne için yaratılmıştır? (Belki vücudda kısa bir zaman toplanıp,) bütün mevcudat bu âlemde toplanıyor. Ne için? (matlub bir vaziyet alıp;) Bu mevcudat, Ellah tarafından bir düzene sokulur. Mesela; insan nev’inden kimisi ev yapar, kimisi ziraatla uğraşır, kimisi ibadet eder, kimisi isyan eder. Ve hakeza her şey ve herkes bir vazife ile meşguldür. Cenab-ı Hak, meleklere ve havaya emreder, mevcudat-ı alemin cümlesinin suretlerini zabtedin, filmlere çekin. Kim şu dünyada Güneş, Ay, yıldız, kış ve yazı çevirmek suretiyle
METİN
Beşinci Esas: Hem anlarsın ki, şu fâni masnuat fena için değil; bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki vücudda kısa bir zaman toplanıp, matlub bir vaziyet alıp;
ŞERH
hem bir eser-i san’at-ı Rabbâniyedir, tezyînâttır, süstür. O mükemmel san’at eserlerine ve o süslere bakıp, o isimlerin sâhibini bulmakla mükellefiz. Onun arkasında da bir adım daha ilerleyip o süslerin çok masraflı ve kıymetli olduğunu; fakat o masraflara göre ebedî kalması lâzım gelirken, fânî ve zail olduğunu düşününce o tezyînât ile o fânîlik arasındaki muvâzenesizliği görmemiz lazım. Bu muvazenesizliği gidermek için, ister istemez âhirete îmân etmek gerekir ki insan, dünyadaki bu tezyînâtın o ebedî âlemin nümûnesi olduğuna inansın.
Ni’met itibarîyle de bu âlem, ebedî bir âlemin nümûnesidir. Bakıyorsun ki, dünyaya değer kıymette bir ni’met senin önüne geldi. Fakat bu ni’met devam etmiyor. Ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Demek kıymeti yüksek, ömrü kısa olan bu nimetler ibret içindir, şükür içindir, Cennetteki asıllarına talib ve müşteri olmak içindir. Zira bu dünyadaki nimetler, ahiret âlemindeki ni’metlerin nümûnesidir.
(Beşinci Esas: Hem anlarsın ki, şu fâni masnuat fena için) yok olmak için (değil; bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar.) Bahar mevsimi geldiğinde yeryüzü dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifeleriyle şenlenir, güz ve kış mevsiminde o mevcudatın kısm-ı ekserisi vefat eder, gider. Hem annelerimiz, babalarımız, akraba ve taallukatımız bütün bunlar, bu dünyadan göçüp gittiler. Yüz sene önce yaşayan insanlardan şimdi kimse yok. Neden bir müddet görünüp ardından zevale mahkûm oldular? Herhalde her ziakıl, şu muntazam mevcudat-ı âleme nazar-ı dikkatle baktığı zaman, o masnuatın birdenbire gözümüze görünüp sonra mahvolmak için yaratılmamış olduğunu anlar. Peki, bu mevcudat-ı âlem ne için yaratılmıştır? (Belki vücudda kısa bir zaman toplanıp,) bütün mevcudat bu âlemde toplanıyor. Ne için? (matlub bir vaziyet alıp;) Bu mevcudat, Ellah tarafından bir düzene sokulur. Mesela; insan nev’inden kimisi ev yapar, kimisi ziraatla uğraşır, kimisi ibadet eder, kimisi isyan eder. Ve hakeza her şey ve herkes bir vazife ile meşguldür. Cenab-ı Hak, meleklere ve havaya emreder, mevcudat-ı alemin cümlesinin suretlerini zabtedin, filmlere çekin. Kim şu dünyada Güneş, Ay, yıldız, kış ve yazı çevirmek suretiyle
ŞERH
(ve biz ceza gününü) bir hesap ve suale tâbi olacağımızı (yalanlar olmuştuk.) Kıyametin vuku bulacağına inanmıyorduk.”
حَتّٰى اَتٰينَا الْيَق۪ينُ
“(Bize ölüm gelinceye kadar.) Biz öyle bâtıl bir kanaatte bulunmuş idik. Fakat ölünce ne kadar yanlış kanaatlerde, batıl itikadda bulunmuş olduğumuzu anladık. Ne yazık ki; kaybedileni telâfi etmeye imkân kalmamış oldu.”1
A’raf suresinin 44. ayet-i kerimesinde ise şöyle buyruluyor:
وَنَادٰى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَاوَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُوا نَعَمْ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَ
“(Ehl-i Cennet, Cehennem ehline nida edip: Rabbimizin bize va’dettiğini) dünyada iken bize Peygamberleri vâsıtasıyle bildirdiği sevapları, nimetleri, yüce makamları (biz şübhe yok ki, hak) sabit (bulduk.) O ilâhî va’d sebebiyle bu büyük mevkilere kavuştuk. (Siz de Rabbinizin vaadettiğini) âhiret hayâtını, mü’minlerin o âhiret hayatında nimetlere ulaşacaklarını inkarcıların da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını (hakikaten vâki buldunuz mu?) Siz dünyada iken bunları tasdik etmiyordunuz. (Diye soracaklar.) O inkarcıların ne kadar yanlış hareket etmiş olduklarını kendilerine bu şekilde hatırlatmış olacaklardır. (Onlar da:) O inkarcılar da (Evet. Diyecekler.) Ellah’ın va’dinin gerçekleşmiş olduğunu itiraf etmeye mecbur kalacaklardır. (Derken) böyle bir konuşmada bulunurlarken bu iki fırkanın (aralarında bir münadi: “Ellahu Teâlâ’nın laneti zâlimlerin üzerinedir.” diye nida edecektir.) Evet zâlimler, zulümlerinin cezası olmak üzere öyle bir laneti hak etmişlerdir.”2
“Cennet ile Cehennem arasında pek uzak mesafeler vardır. Cennet, semâların üstündedir. Cehennem de yerlerin altındadır. Bu iki mevki ahalisinin birbiriyle konuşmaları nasıl mümkün olacaktır? Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, bize böyle bir
[1] Müddessir, 74:40-47.
[2] A‘râf, 7:44.
ŞERH
(ve biz ceza gününü) bir hesap ve suale tâbi olacağımızı (yalanlar olmuştuk.) Kıyametin vuku bulacağına inanmıyorduk.”
حَتّٰى اَتٰينَا الْيَق۪ينُ
“(Bize ölüm gelinceye kadar.) Biz öyle bâtıl bir kanaatte bulunmuş idik. Fakat ölünce ne kadar yanlış kanaatlerde, batıl itikadda bulunmuş olduğumuzu anladık. Ne yazık ki; kaybedileni telâfi etmeye imkân kalmamış oldu.”1
A’raf suresinin 44. ayet-i kerimesinde ise şöyle buyruluyor:
وَنَادٰى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَاوَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُوا نَعَمْ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَ
“(Ehl-i Cennet, Cehennem ehline nida edip: Rabbimizin bize va’dettiğini) dünyada iken bize Peygamberleri vâsıtasıyle bildirdiği sevapları, nimetleri, yüce makamları (biz şübhe yok ki, hak) sabit (bulduk.) O ilâhî va’d sebebiyle bu büyük mevkilere kavuştuk. (Siz de Rabbinizin vaadettiğini) âhiret hayâtını, mü’minlerin o âhiret hayatında nimetlere ulaşacaklarını inkarcıların da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını (hakikaten vâki buldunuz mu?) Siz dünyada iken bunları tasdik etmiyordunuz. (Diye soracaklar.) O inkarcıların ne kadar yanlış hareket etmiş olduklarını kendilerine bu şekilde hatırlatmış olacaklardır. (Onlar da:) O inkarcılar da (Evet. Diyecekler.) Ellah’ın va’dinin gerçekleşmiş olduğunu itiraf etmeye mecbur kalacaklardır. (Derken) böyle bir konuşmada bulunurlarken bu iki fırkanın (aralarında bir münadi: “Ellahu Teâlâ’nın laneti zâlimlerin üzerinedir.” diye nida edecektir.) Evet zâlimler, zulümlerinin cezası olmak üzere öyle bir laneti hak etmişlerdir.”2
“Cennet ile Cehennem arasında pek uzak mesafeler vardır. Cennet, semâların üstündedir. Cehennem de yerlerin altındadır. Bu iki mevki ahalisinin birbiriyle konuşmaları nasıl mümkün olacaktır? Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, bize böyle bir
[1] Müddessir, 74:40-47.
[2] A‘râf, 7:44.
ŞERH
konuşmanın mümkün ve vaki olacağını haber vermiştir. İşte bu da bir hakikatin ortaya çıkmasından başka birşey değildir. O hakikat da şudur ki: Uzak mesafelerden seslerin ve suretlerin celbedilmesi mümkündür ve vakidir.
Tefsir-i Kebir’de de yazılı olduğu üzere âlimlerden bir gurup demişlerdir ki: “Seste bir özellik vardır ki, mesafenin uzaklığı sesin işitilmesine mâni olamaz.”
İşte bugün fennin ilerlemesi sayesinde bu hakikat da tamamen meydana çıkmıştır. Doğuda söylenilen bir sözü batıda bulunan bir kimse derhal işitebiliyor ve hattâ söyleyenin yüzünü bile görebiliyor. İlâhî kudret her şeye kâfidir. Buna inanıyoruz. Binaenaleyh Cennet ehli ile Cehennem ehli arasındaki konuşmanın gerçekleşmesi de Ellah’ın kudretine göre asla imkânsız görülemez.”1
A’raf suresinin 50. ayet-i kerimesinde ise şöyle buyruluyor:
وَنَادٰى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ قَالُوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَ
“(Ve) iki guruptan, yani mü’minler ile kâfirlerden her biri, lâyık oldukları yerlerde karar kıldıktan sonra (nâr ehli) şiddetli susuzluklarını ve açlıklarını azaltabilmek ümidiyle (Cennet ehline nida ederek:) Ey Cennet ehli! (Suyunuzdan veya Ellah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden) içilecek veya yiyilecek nimetlerden (bizim üzerimize döküveriniz.) Onlardan bize de veriniz (diye yalvaracaklar.) Böyle boş ve ümitsizce temennilerde bulunacaklardır. (Onlar da:) Cennet ehli de (Şüphe yok ki; Ellahu Teâlâ bunları) bu Cennet ni’metlerini (kâfirler üzerine haram kılmıştır.) Kat’iyyen men buyurmuştur. Biz bunları size nasıl verebiliriz? (Diyecekler) dir.” 2
Bu ayet-i kerime, Cehennem ehlinin ümitsizce temennilerini, onların küfür ve inkarları sebebiyle âhiret nimetlerine nail olamayacaklarını beyan buyurmaktadır.
Ayrıca ehl-i Cennetin, ehl-i Cehennemi görecekleri, Saffat suresinin 50-57. ayet-i kerimelerinde beyan buyrulmaktadır. Şöyle ki:
[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Meâl-i Álîsi ve Tefsîri.
[2] A‘râf, 7:50.
ŞERH
konuşmanın mümkün ve vaki olacağını haber vermiştir. İşte bu da bir hakikatin ortaya çıkmasından başka birşey değildir. O hakikat da şudur ki: Uzak mesafelerden seslerin ve suretlerin celbedilmesi mümkündür ve vakidir.
Tefsir-i Kebir’de de yazılı olduğu üzere âlimlerden bir gurup demişlerdir ki: “Seste bir özellik vardır ki, mesafenin uzaklığı sesin işitilmesine mâni olamaz.”
İşte bugün fennin ilerlemesi sayesinde bu hakikat da tamamen meydana çıkmıştır. Doğuda söylenilen bir sözü batıda bulunan bir kimse derhal işitebiliyor ve hattâ söyleyenin yüzünü bile görebiliyor. İlâhî kudret her şeye kâfidir. Buna inanıyoruz. Binaenaleyh Cennet ehli ile Cehennem ehli arasındaki konuşmanın gerçekleşmesi de Ellah’ın kudretine göre asla imkânsız görülemez.”1
A’raf suresinin 50. ayet-i kerimesinde ise şöyle buyruluyor:
وَنَادٰى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ قَالُوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَ
“(Ve) iki guruptan, yani mü’minler ile kâfirlerden her biri, lâyık oldukları yerlerde karar kıldıktan sonra (nâr ehli) şiddetli susuzluklarını ve açlıklarını azaltabilmek ümidiyle (Cennet ehline nida ederek:) Ey Cennet ehli! (Suyunuzdan veya Ellah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden) içilecek veya yiyilecek nimetlerden (bizim üzerimize döküveriniz.) Onlardan bize de veriniz (diye yalvaracaklar.) Böyle boş ve ümitsizce temennilerde bulunacaklardır. (Onlar da:) Cennet ehli de (Şüphe yok ki; Ellahu Teâlâ bunları) bu Cennet ni’metlerini (kâfirler üzerine haram kılmıştır.) Kat’iyyen men buyurmuştur. Biz bunları size nasıl verebiliriz? (Diyecekler) dir.” 2
Bu ayet-i kerime, Cehennem ehlinin ümitsizce temennilerini, onların küfür ve inkarları sebebiyle âhiret nimetlerine nail olamayacaklarını beyan buyurmaktadır.
Ayrıca ehl-i Cennetin, ehl-i Cehennemi görecekleri, Saffat suresinin 50-57. ayet-i kerimelerinde beyan buyrulmaktadır. Şöyle ki:
[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Meâl-i Álîsi ve Tefsîri.
[2] A‘râf, 7:50.
ŞERH
قَالَ تَاللّهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْدينِ
“O Cehenneme bakıp da haşri inkar eden arkadaşını Cehennemde azab çekerken gören zât, o Cehennemdeki arkadaşını kınamak için yemin ederek (der ki, Vellahi) Cenab-ı Hak’ka kasem olsun ki, (sen az kaldı, neredeyse beni de aldatıp helak edecek idin.) Eğer ben, senin aldatmana kapılarak bu ahiret hayatını inkâr etmiş olsa idim, şimdi ben de senin gibi Cehenneme atılmış, ebedî helake uğramış olacaktım. İşte insanları doğru yoldan ayırmak isteyen o gibi şeytan tabiatlı zındıklara uyanların âkibetleri böyle bir helakten başka birşey değildir.”
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبّى لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرينَ
“O zât devamla diyecekdir ki: (Ve eğer Rab’bimin nimeti) ihsanı ve beni hidayete erdirmesi, şeytani vesveselerden koruması (olmasa idi, elbetteki, ben de) ey Cehenneme atılmış arkadaş! Şimdi bu Cehennemde seninle beraber (hazır bulunmuşlardan olacak idim.) Ellah’a hamd olsun, senin bâtıl sözlerine kıymet vermedim, dinimi muhafazaya muvaffak oldum, böyle bir müthiş âkibetten emin bulundum.”
Ehl-i Cennet ile ehl-i Cehennem birbirleriyle nasıl konuşabilirler, birbirlerini nasıl görebilirler? Diye bir sual sorulabilir. Şimdi televizyonda ve internette biri Medine’de biri burada konuşurlar. Yani “Bu’d-i mekan” konuşmaya engel değil. Eskide bu nasıl olur diye belki şübhe olabilirdi? Şimdi kimsenin şübheye düşmeye ve itiraz etmeye hakkı kalmadı.
Demek bu dünyada bir araya gelmek ne içindir? Suretleri alınıp haşir meydanında, Cennette seyretmek içindir. Bu dünyada kim ne yapmışsa aynen bir film gibi hem haşir meydanında seyreder, hem de Cennette seyreder.
Müellif (r.a), bu dünyadaki zeval ve firaktan bir gaye ise; ehl-i ebed için daimi manzaralar nescedilmesi olduğunu eserlerinde şöyle izah etmektedir:
“Dünya bir destgâh ve bir mezraadır, âhiret pazarına münasib olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Sözlerde isbat etmişiz: Nasılki cinn ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de: Dünyanın sair mevcudatı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki Küre-i Arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki: “Onun içindir.” Bu sefine-i Rabbaniye, yirmidört bin senelik bir mesafeyi bir senede geçip, meydan-ı haşrin etrafında dönüyor. Meselâ ehl-i Cennet,
ŞERH
قَالَ تَاللّهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْدينِ
“O Cehenneme bakıp da haşri inkar eden arkadaşını Cehennemde azab çekerken gören zât, o Cehennemdeki arkadaşını kınamak için yemin ederek (der ki, Vellahi) Cenab-ı Hak’ka kasem olsun ki, (sen az kaldı, neredeyse beni de aldatıp helak edecek idin.) Eğer ben, senin aldatmana kapılarak bu ahiret hayatını inkâr etmiş olsa idim, şimdi ben de senin gibi Cehenneme atılmış, ebedî helake uğramış olacaktım. İşte insanları doğru yoldan ayırmak isteyen o gibi şeytan tabiatlı zındıklara uyanların âkibetleri böyle bir helakten başka birşey değildir.”
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبّى لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرينَ
“O zât devamla diyecekdir ki: (Ve eğer Rab’bimin nimeti) ihsanı ve beni hidayete erdirmesi, şeytani vesveselerden koruması (olmasa idi, elbetteki, ben de) ey Cehenneme atılmış arkadaş! Şimdi bu Cehennemde seninle beraber (hazır bulunmuşlardan olacak idim.) Ellah’a hamd olsun, senin bâtıl sözlerine kıymet vermedim, dinimi muhafazaya muvaffak oldum, böyle bir müthiş âkibetten emin bulundum.”
Ehl-i Cennet ile ehl-i Cehennem birbirleriyle nasıl konuşabilirler, birbirlerini nasıl görebilirler? Diye bir sual sorulabilir. Şimdi televizyonda ve internette biri Medine’de biri burada konuşurlar. Yani “Bu’d-i mekan” konuşmaya engel değil. Eskide bu nasıl olur diye belki şübhe olabilirdi? Şimdi kimsenin şübheye düşmeye ve itiraz etmeye hakkı kalmadı.
Demek bu dünyada bir araya gelmek ne içindir? Suretleri alınıp haşir meydanında, Cennette seyretmek içindir. Bu dünyada kim ne yapmışsa aynen bir film gibi hem haşir meydanında seyreder, hem de Cennette seyreder.
Müellif (r.a), bu dünyadaki zeval ve firaktan bir gaye ise; ehl-i ebed için daimi manzaralar nescedilmesi olduğunu eserlerinde şöyle izah etmektedir:
“Dünya bir destgâh ve bir mezraadır, âhiret pazarına münasib olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Sözlerde isbat etmişiz: Nasılki cinn ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de: Dünyanın sair mevcudatı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki Küre-i Arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki: “Onun içindir.” Bu sefine-i Rabbaniye, yirmidört bin senelik bir mesafeyi bir senede geçip, meydan-ı haşrin etrafında dönüyor. Meselâ ehl-i Cennet,
METİN
Eşya beka için yaratıldığını, fena için olmadığını, belki sureten fena ise de tamam-ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki, fâni birşey, bir cihetle fenaya gider, çok cihetlerle bâki kalır. Meselâ, kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki, kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar; derakab, fena perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider; fakat binler misallerini kulaklara tevdi eder, dinleyen akıllar adedince manalarını akıllarda ibka eder. Çünkü, vazifesi olan ifade-i mana bittikten sonra kendisi gider; fakat, onu gören herşeyin hafızasında zahirî suretini ve herbir tohumunda mânevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güya her hafıza ile her tohum, hıfz-ı ziyneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekası için birer menzildirler.
ŞERH
(Eşya beka için yaratıldığını, fena için olmadığını, belki sureten fena ise de tamam-ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki, fâni birşey, bir cihetle fenaya gider, çok cihetlerle bâki kalır. Meselâ, kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki, kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar; derakab, fena perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider; fakat binler misallerini kulaklara tevdi eder, dinleyen akıllar adedince manalarını akıllarda ibka eder. Çünkü, vazifesi olan ifade-i mana bittikten sonra kendisi gider; fakat, onu gören herşeyin hafızasında) manasını ve kuvve-i hayaliyesinde (zahirî suretini) kaydedip (ve herbir tohumunda mânevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güya her hafıza ile her tohum, hıfz-ı ziyneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekası için birer menzildirler.)
Mesela; senin ağzından ihlasla çıkan اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ kelimesi, bir anda bütün hava zerratına geçer. Zira her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile hem âlemde cereyân eden ses ve sûretleri bir anda içine alıp kaydediyor, hem de aldığı ses ve sûreti bir anda sâir hava zerrâtına naklediyor. Yani her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile hem âhizelik, hem de nâkilelik vazîfesini îfâ ediyor.
Her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile koca âlemi içine almaktadır. Kâinâtın yaratılışından bugüne kadar gelip geçen bütün mahlûkàt, rengiyle, resmiyle, şekliyle, sesiyle havanın bir tek zerresinde dercedildiği; yer, gök ve içindekilerin ses ve sûretleri bir tek hava zerresinde tersîm edildiği gibi; kıyâmete kadar gelecek mahlûkàtın ses ve sûretleri de izn-i İlâhi ile bir tek hava zerresinde dercedilebilir.
METİN
Eşya beka için yaratıldığını, fena için olmadığını, belki sureten fena ise de tamam-ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki, fâni birşey, bir cihetle fenaya gider, çok cihetlerle bâki kalır. Meselâ, kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki, kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar; derakab, fena perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider; fakat binler misallerini kulaklara tevdi eder, dinleyen akıllar adedince manalarını akıllarda ibka eder. Çünkü, vazifesi olan ifade-i mana bittikten sonra kendisi gider; fakat, onu gören herşeyin hafızasında zahirî suretini ve herbir tohumunda mânevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güya her hafıza ile her tohum, hıfz-ı ziyneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekası için birer menzildirler.
ŞERH
(Eşya beka için yaratıldığını, fena için olmadığını, belki sureten fena ise de tamam-ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki, fâni birşey, bir cihetle fenaya gider, çok cihetlerle bâki kalır. Meselâ, kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki, kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar; derakab, fena perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider; fakat binler misallerini kulaklara tevdi eder, dinleyen akıllar adedince manalarını akıllarda ibka eder. Çünkü, vazifesi olan ifade-i mana bittikten sonra kendisi gider; fakat, onu gören herşeyin hafızasında) manasını ve kuvve-i hayaliyesinde (zahirî suretini) kaydedip (ve herbir tohumunda mânevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güya her hafıza ile her tohum, hıfz-ı ziyneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekası için birer menzildirler.)
Mesela; senin ağzından ihlasla çıkan اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ kelimesi, bir anda bütün hava zerratına geçer. Zira her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile hem âlemde cereyân eden ses ve sûretleri bir anda içine alıp kaydediyor, hem de aldığı ses ve sûreti bir anda sâir hava zerrâtına naklediyor. Yani her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile hem âhizelik, hem de nâkilelik vazîfesini îfâ ediyor.
Her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile koca âlemi içine almaktadır. Kâinâtın yaratılışından bugüne kadar gelip geçen bütün mahlûkàt, rengiyle, resmiyle, şekliyle, sesiyle havanın bir tek zerresinde dercedildiği; yer, gök ve içindekilerin ses ve sûretleri bir tek hava zerresinde tersîm edildiği gibi; kıyâmete kadar gelecek mahlûkàtın ses ve sûretleri de izn-i İlâhi ile bir tek hava zerresinde dercedilebilir.
METİN
Çiçekli ve meyveli koca nebatatın bir parça ruha benzeyen her birinin kanun-u teşekkülâtı, timsal-i sureti, zerrecikler gibi tohumlarda kemâl-i intizamla, dağdağalı inkılâplar içinde ibka ve muhafaza edilmesiyle; gayet cem’iyetli ve yüksek bir mahiyete mâlik, haricî bir vücut giydirilmiş, zîşuur, nuranî bir kanun-u emrî olan ruh-u beşer ne derece beka ile merbut ve alâkadar olduğu anlaşılır.
Altıncı Esas: Hem anlarsın ki: İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.
ŞERH
şu alemin mutasarrıfı Hafiz’dir. (Çiçekli ve meyveli koca nebatatın bir parça ruha benzeyen her birinin kanun-u teşekkülâtı, timsal-i sureti, zerrecikler gibi tohumlarda kemâl-i intizamla, dağdağalı inkılâplar içinde ibka ve muhafaza edilmesiyle; gayet cem’iyetli ve yüksek bir mahiyete mâlik, haricî bir vücut giydirilmiş, zîşuur, nuranî bir kanun-u emrî olan ruh-u beşer) İnsanın ruhu cami’dir. Ruh, kanunu-u İlahidir. Ellah (c.c), o kanun üzerine o ziruhun şekline benzer, mahiyeti bizce meçhul bir kılıf giydirmiş, o kılıfın üzerine de bu cesedi giydirmiştir. İşte böyle bir ruh, (ne derece beka ile merbut ve alâkadar olduğu anlaşılır.
Altıncı Esas: Hem anlarsın ki: İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.)
Köylerde atlar, ekili yerlere girip zarar vermemesi için yere bir kazık çakılır, atın ipi o kazığa bağlanır. Serbest bırakılmaz.
Aynen bu misal gibi; dünya Ellah’ın mülküdür. O halde insan, bu dünyada istediği gibi serbestçe hareket edemez. İnsan için de belli hududlar tayin edilmiştir. Ancak o hududlar çerçevesinde hareket edebilir, o hududların dışına çıkamaz. O hududlar ise, peygamberler vasıtasıyla gönderilen şeriatlerdir.
Halık-ı Âlem, şu dünyayı insan için yaratmış, ancak insanı serbest bırakmamış, onu bir takım emir ve yasaklarla mükellef kılmıştır. Sırr-ı imtihan gereği insanın bütün amelleri zabtediliyor. Hatta ağzından çıkan kelimeler dahi kaydediliyor. Ta ki ona göre muhasebe görsün. Mesela; bir adam hanımına, “Üç
METİN
Çiçekli ve meyveli koca nebatatın bir parça ruha benzeyen her birinin kanun-u teşekkülâtı, timsal-i sureti, zerrecikler gibi tohumlarda kemâl-i intizamla, dağdağalı inkılâplar içinde ibka ve muhafaza edilmesiyle; gayet cem’iyetli ve yüksek bir mahiyete mâlik, haricî bir vücut giydirilmiş, zîşuur, nuranî bir kanun-u emrî olan ruh-u beşer ne derece beka ile merbut ve alâkadar olduğu anlaşılır.
Altıncı Esas: Hem anlarsın ki: İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.
ŞERH
şu alemin mutasarrıfı Hafiz’dir. (Çiçekli ve meyveli koca nebatatın bir parça ruha benzeyen her birinin kanun-u teşekkülâtı, timsal-i sureti, zerrecikler gibi tohumlarda kemâl-i intizamla, dağdağalı inkılâplar içinde ibka ve muhafaza edilmesiyle; gayet cem’iyetli ve yüksek bir mahiyete mâlik, haricî bir vücut giydirilmiş, zîşuur, nuranî bir kanun-u emrî olan ruh-u beşer) İnsanın ruhu cami’dir. Ruh, kanunu-u İlahidir. Ellah (c.c), o kanun üzerine o ziruhun şekline benzer, mahiyeti bizce meçhul bir kılıf giydirmiş, o kılıfın üzerine de bu cesedi giydirmiştir. İşte böyle bir ruh, (ne derece beka ile merbut ve alâkadar olduğu anlaşılır.
Altıncı Esas: Hem anlarsın ki: İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.)
Köylerde atlar, ekili yerlere girip zarar vermemesi için yere bir kazık çakılır, atın ipi o kazığa bağlanır. Serbest bırakılmaz.
Aynen bu misal gibi; dünya Ellah’ın mülküdür. O halde insan, bu dünyada istediği gibi serbestçe hareket edemez. İnsan için de belli hududlar tayin edilmiştir. Ancak o hududlar çerçevesinde hareket edebilir, o hududların dışına çıkamaz. O hududlar ise, peygamberler vasıtasıyla gönderilen şeriatlerdir.
Halık-ı Âlem, şu dünyayı insan için yaratmış, ancak insanı serbest bırakmamış, onu bir takım emir ve yasaklarla mükellef kılmıştır. Sırr-ı imtihan gereği insanın bütün amelleri zabtediliyor. Hatta ağzından çıkan kelimeler dahi kaydediliyor. Ta ki ona göre muhasebe görsün. Mesela; bir adam hanımına, “Üç
ŞERH
pek câhilcedir. Biz onların bütün gizli ve açık hallerini ve düşüncelerini bilir, işitiriz. (Ve bizim elçilerimiz,) hafaza melekleri (onların yanlarında hazır olup amellerini yazmaktadırlar.) Onların büyük, küçük, gizli ve açık bütün amellerini ve sözlerini kayd ve tespit etmektedirler.”1
Yunus suresinde ise şöyle buyrulmaktadır:
اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَاتَمْكُرُونَ
“(Şüphe yok ki, bizim resullerimiz,) amelleri kayd ve zabtetmekle muvazzaf olan meleklerimiz, Kur’an ve Müslümanlar aleyhinde siz (ne tuzak kurarsanız hepsini yazarlar) hiçbir hareketiniz gizli kalmaz, lâyık olduğunuz akıbete kavuşursunuz. Artık ey inkarcılar! Ey hakka, dine karşı düşmanca vaziyet alanlar! Ey bir takım tuzak ve hile ile insanları hak yoldan ayırmak isteyenler! Artık pek korkunç sonunuzu düşünmeli değil misiniz?”2
Haşir meydanında her insana müdafaa hakkı verildiği gibi; bu mezkûr misallerde geçen insanlara da müdafaa hakkı verilir. Onlar da suçlarını inkar ederler. “Ben hanımımı boşamadım, ben çoluk çocuğuma faiz yedirmedim, ben zekatımı verdim,” diye kendilerini müdafaa ederler. Bunun üzerine Ellah (c.c) emreder; “Bu adamın hafızasını çıkarıp ortaya koyun.” Hafızayı çıkarıp müşahede ederler ki, orada her şey yazılı. Ellah: “İşte bak, senin yaptığın bütün işler, senin hafızanda yazılı, ben senden sana bir şahit gösterdim. Artık reddedemezsin.” Diye hitab eder. Böylece onların yalan söyledikleri ortaya çıkar ve rezil olurlar. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikate işaret etmektedir:
وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ ف۪ى عُنُقِه۪ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا يَلْق۪يهُ مَنْشُورًا
“(Ve her) mükellef (insanın amelini) takdir edilen ve kendisinin iradesiyle meydana gelen hayır ve şerre ait amelini (boynuna dolayıverdik, ondan ayrılamaz.) Yani o amel, ona bağlıdır, ona göre mükâfat veya ceza görecektir. (Ve kıyamet günü onun için bir kitap çıkarırız ki;) onda bütün amelleri yazılmış bulunur, (onu) o kitabı, insan (açılmış olduğu halde karşılar.) O amel defterinde bütün iyilikleri ve
[1] Zuhruf, 43:80.
[2] Yûnus, 10:21.
ŞERH
pek câhilcedir. Biz onların bütün gizli ve açık hallerini ve düşüncelerini bilir, işitiriz. (Ve bizim elçilerimiz,) hafaza melekleri (onların yanlarında hazır olup amellerini yazmaktadırlar.) Onların büyük, küçük, gizli ve açık bütün amellerini ve sözlerini kayd ve tespit etmektedirler.”1
Yunus suresinde ise şöyle buyrulmaktadır:
اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَاتَمْكُرُونَ
“(Şüphe yok ki, bizim resullerimiz,) amelleri kayd ve zabtetmekle muvazzaf olan meleklerimiz, Kur’an ve Müslümanlar aleyhinde siz (ne tuzak kurarsanız hepsini yazarlar) hiçbir hareketiniz gizli kalmaz, lâyık olduğunuz akıbete kavuşursunuz. Artık ey inkarcılar! Ey hakka, dine karşı düşmanca vaziyet alanlar! Ey bir takım tuzak ve hile ile insanları hak yoldan ayırmak isteyenler! Artık pek korkunç sonunuzu düşünmeli değil misiniz?”2
Haşir meydanında her insana müdafaa hakkı verildiği gibi; bu mezkûr misallerde geçen insanlara da müdafaa hakkı verilir. Onlar da suçlarını inkar ederler. “Ben hanımımı boşamadım, ben çoluk çocuğuma faiz yedirmedim, ben zekatımı verdim,” diye kendilerini müdafaa ederler. Bunun üzerine Ellah (c.c) emreder; “Bu adamın hafızasını çıkarıp ortaya koyun.” Hafızayı çıkarıp müşahede ederler ki, orada her şey yazılı. Ellah: “İşte bak, senin yaptığın bütün işler, senin hafızanda yazılı, ben senden sana bir şahit gösterdim. Artık reddedemezsin.” Diye hitab eder. Böylece onların yalan söyledikleri ortaya çıkar ve rezil olurlar. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikate işaret etmektedir:
وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ ف۪ى عُنُقِه۪ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا يَلْق۪يهُ مَنْشُورًا
“(Ve her) mükellef (insanın amelini) takdir edilen ve kendisinin iradesiyle meydana gelen hayır ve şerre ait amelini (boynuna dolayıverdik, ondan ayrılamaz.) Yani o amel, ona bağlıdır, ona göre mükâfat veya ceza görecektir. (Ve kıyamet günü onun için bir kitap çıkarırız ki;) onda bütün amelleri yazılmış bulunur, (onu) o kitabı, insan (açılmış olduğu halde karşılar.) O amel defterinde bütün iyilikleri ve
[1] Zuhruf, 43:80.
[2] Yûnus, 10:21.
ŞERH
kötülükleri hafaze melekleri vasıtasiyle tesbit edilmiş bulunmaktadır.”
اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يبًا
“O gün denilir ki: Ey insan! (Kitabını oku!) Dünyada iken neler yapmış olduğunu hatırla. (Bugün senin nefsin, senin üzerine hesap sorucu olarak yeter. Başka bir şahide ihtiyaç yoktur.)”1
Demek haşir meydanında herkesin ameli boynuna takılır, kurtuluş imkânı yoktur.
Görülüyor ki; insan başıboş değil, edille-i şer’iyye denilen kitab, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahanın tayin ettiği hudutlar dairesinde hareket etmekle mükelleftir. O hudutlara riayet ettiği ve onları çiğnemediği taktirde mükafatlandırılır, çiğnediği taktirde ise mutlaka cezalandırılır. Öyle ise her insan ef’al, akval ve ahvalini edille-i şer’iyye ile tartmalıdır. Şari-i Hakiki olan Cenab-ı Hak, her şeye bir hudud koymuş, “Hudud-u şer’iyyeyi tecavüz etme.” diye emretmiştir. Cenab-ı Hakkın öyle memurları var ki; hudud-u şer’iyyeyi tecavüz edenleri ya Firavun gibi suyla garkederler, ya Nemrut gibi sinekle gebertirler, ya Ebu Cehil gibi kılıçtan geçirirler veya asrın Nemrutları gibi kabirde yakalayıp Cehennemle cezalandırırlar. Hudud-u İlahiyeye riayet etmeyenler, dünyada böyle azab-ı İlahi ile lanetlendikleri gibi; ahirette de ikab-ı İlahiye düçar olacaklardır. O halde tayin edilen hudud-u İlahiyeye riayet etmek lâzımdır. Aksi taktirde büyük ceza vardır. Gelecek ayet-i kerimeler, hudud-u İlahiyeye riayet edenlere verilecek mükafatı, o hududu tecavüz edenlere ise verilecek cezayı ifade etmektedir:
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
“(İşte bunlar) yetimler, vasiyetler, miras ve benzeri hakkında bildirilen bu hükümler, (Ellah Teâlâ’nın sınırlarıdır.) Cenâb-ı Hak’kın kulları için tayin buyurmuş olduğu şer’î hükümlerdir ki; bunlar ile amel etsinler, bunlara tecavüzde bulunmasınlar. (Ve her kim Ellahu Teâlâ’ya ve Peygamberine) kitab ve sünnete (itaat
[1] İsrâ, 17:13-14.
ŞERH
kötülükleri hafaze melekleri vasıtasiyle tesbit edilmiş bulunmaktadır.”
اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يبًا
“O gün denilir ki: Ey insan! (Kitabını oku!) Dünyada iken neler yapmış olduğunu hatırla. (Bugün senin nefsin, senin üzerine hesap sorucu olarak yeter. Başka bir şahide ihtiyaç yoktur.)”1
Demek haşir meydanında herkesin ameli boynuna takılır, kurtuluş imkânı yoktur.
Görülüyor ki; insan başıboş değil, edille-i şer’iyye denilen kitab, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahanın tayin ettiği hudutlar dairesinde hareket etmekle mükelleftir. O hudutlara riayet ettiği ve onları çiğnemediği taktirde mükafatlandırılır, çiğnediği taktirde ise mutlaka cezalandırılır. Öyle ise her insan ef’al, akval ve ahvalini edille-i şer’iyye ile tartmalıdır. Şari-i Hakiki olan Cenab-ı Hak, her şeye bir hudud koymuş, “Hudud-u şer’iyyeyi tecavüz etme.” diye emretmiştir. Cenab-ı Hakkın öyle memurları var ki; hudud-u şer’iyyeyi tecavüz edenleri ya Firavun gibi suyla garkederler, ya Nemrut gibi sinekle gebertirler, ya Ebu Cehil gibi kılıçtan geçirirler veya asrın Nemrutları gibi kabirde yakalayıp Cehennemle cezalandırırlar. Hudud-u İlahiyeye riayet etmeyenler, dünyada böyle azab-ı İlahi ile lanetlendikleri gibi; ahirette de ikab-ı İlahiye düçar olacaklardır. O halde tayin edilen hudud-u İlahiyeye riayet etmek lâzımdır. Aksi taktirde büyük ceza vardır. Gelecek ayet-i kerimeler, hudud-u İlahiyeye riayet edenlere verilecek mükafatı, o hududu tecavüz edenlere ise verilecek cezayı ifade etmektedir:
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
“(İşte bunlar) yetimler, vasiyetler, miras ve benzeri hakkında bildirilen bu hükümler, (Ellah Teâlâ’nın sınırlarıdır.) Cenâb-ı Hak’kın kulları için tayin buyurmuş olduğu şer’î hükümlerdir ki; bunlar ile amel etsinler, bunlara tecavüzde bulunmasınlar. (Ve her kim Ellahu Teâlâ’ya ve Peygamberine) kitab ve sünnete (itaat
[1] İsrâ, 17:13-14.
ŞERH
Demek mezkûr ayet-i kerimeler ifade ediyor ki; hudud-u İlahiyeye riayet edenlere içinde ebedi kalacakları Cennet vardır, haddi aşıp hudud-u İlahiyeyi tecavüz edenlere ise, içinde ebedi kalacakları Cehennem vardır.
Gelecek ayet-i kerime, insanın başıboş olmadığını, her bir aza-i insaniyenin yaptığından mes’ul olduğunu ifade etmektedir:
وَلَا تَقْفُ مَالَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا
“(Ve) ey insan! (Kesin olarak bilmediğin bir şeyin arkasına düşme.) Meselâ: Görüp bilmediğin bir hâdise hakkında şahitlikte bulunma, gücünün dışında olan mevzular hakkında mütaalâlara girişme, itikad, amel ve ahlâkî konulara dair bilgi sahibi olmadığın mes’eleler hakkında şahsî hükümlerde, tasdiklerde, tenkitlerde bulunma. Kısacası: Bir insan, bilmediği herhangi birşey hakkında hüküm vermeğe cür’et etmemelidir. (Şüphe yok ki, kulak, göz, kalb, bütün maddi ve manevi cihazlar) sahibi (hepsinden sorulmuş olacaktır) Evet bir kimse, kulağı ile işitmemiş olduğu bir sözü işitmiş olduğunu iddia eder, o hususta şahitlikle bulunursa bundan dolayı Ellah katında sorumlu olur. Aynı şekilde bir kimse, bir hadiseyi gözü ile görmediği halde görmüş olduğunu iddia etse veya gözünü bakması caiz olmayan şeylere kasden çevirerek baksa bundan dolayı da ahirette mesul olur. Aynı şekilde kalben tasdik ettiği şeylerden de mes’uldür.”1
Demek ayet-i kerimenin ifadesiyle kulak, göz, kalb hepsi Ellah’a karşı sorumludur. Kalp, kesin karar vermesinden ve iradenin de ona aynen uymasından sorumludur. Vesvese cinsinden gelen hatırattan, tatbikat sahasına geçmeyen şeylerden kalp mes’ul değildir.
O halde bütün ef’al, akval ve ahvalimizde hudud-u İlahiyeye riayet etmemiz gerekir. Ta ki ahirette ceza görmeyelim. Öyle ise “Namaz kılıyorum, ister kıble tarafına dönerim, ister başka tarafa dönerim ne fark eder. Mühim olan namaz kılmaktır.” diyemezsin. Fark eder. Kıble ne tarafa ise o tarafa doğru namaz kılmak mecburiyeti var. Çünkü Ma’bud-u Bilhak istikbal-i kıble için bir cihet
[1] İsrâ, 17:36.
ŞERH
Demek mezkûr ayet-i kerimeler ifade ediyor ki; hudud-u İlahiyeye riayet edenlere içinde ebedi kalacakları Cennet vardır, haddi aşıp hudud-u İlahiyeyi tecavüz edenlere ise, içinde ebedi kalacakları Cehennem vardır.
Gelecek ayet-i kerime, insanın başıboş olmadığını, her bir aza-i insaniyenin yaptığından mes’ul olduğunu ifade etmektedir:
وَلَا تَقْفُ مَالَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا
“(Ve) ey insan! (Kesin olarak bilmediğin bir şeyin arkasına düşme.) Meselâ: Görüp bilmediğin bir hâdise hakkında şahitlikte bulunma, gücünün dışında olan mevzular hakkında mütaalâlara girişme, itikad, amel ve ahlâkî konulara dair bilgi sahibi olmadığın mes’eleler hakkında şahsî hükümlerde, tasdiklerde, tenkitlerde bulunma. Kısacası: Bir insan, bilmediği herhangi birşey hakkında hüküm vermeğe cür’et etmemelidir. (Şüphe yok ki, kulak, göz, kalb, bütün maddi ve manevi cihazlar) sahibi (hepsinden sorulmuş olacaktır) Evet bir kimse, kulağı ile işitmemiş olduğu bir sözü işitmiş olduğunu iddia eder, o hususta şahitlikle bulunursa bundan dolayı Ellah katında sorumlu olur. Aynı şekilde bir kimse, bir hadiseyi gözü ile görmediği halde görmüş olduğunu iddia etse veya gözünü bakması caiz olmayan şeylere kasden çevirerek baksa bundan dolayı da ahirette mesul olur. Aynı şekilde kalben tasdik ettiği şeylerden de mes’uldür.”1
Demek ayet-i kerimenin ifadesiyle kulak, göz, kalb hepsi Ellah’a karşı sorumludur. Kalp, kesin karar vermesinden ve iradenin de ona aynen uymasından sorumludur. Vesvese cinsinden gelen hatırattan, tatbikat sahasına geçmeyen şeylerden kalp mes’ul değildir.
O halde bütün ef’al, akval ve ahvalimizde hudud-u İlahiyeye riayet etmemiz gerekir. Ta ki ahirette ceza görmeyelim. Öyle ise “Namaz kılıyorum, ister kıble tarafına dönerim, ister başka tarafa dönerim ne fark eder. Mühim olan namaz kılmaktır.” diyemezsin. Fark eder. Kıble ne tarafa ise o tarafa doğru namaz kılmak mecburiyeti var. Çünkü Ma’bud-u Bilhak istikbal-i kıble için bir cihet
[1] İsrâ, 17:36.
ŞERH
fiilleri yapacak mısınız?) Öyle akla ve şer’e muhalif amelde bulunacak mısınız?”1
Bu ayet-i kerimede geçen
وَتَاْتُونَ ف۪ى نَاد۪يكُمُ الْمُنْكَرَ
“Siz, meclislerinizde ve toplantılarınızda münkeratı (akla ve şer’a muhalif amelleri) işliyorsunuz.” cümlesi, ebced hesabıyla, hicri 1418 veya 1419 eder. Baştaki و harfi sayılmazsa 1412 veya 1413 eder. Ebced hesabıyla bu asra bakar. O tarihte yaşayan insanların aynı Kavm-i Lut gibi cemaatler içerisinde aleni olarak münkerleri işlediklerini haber verir. Cenab-ı Hak, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a şöyle hitab ediyor:
لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ى سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ
“Ey Resulüm! (Senin ömrüne kasem ederim ki, şübhe yok ki onlar, kendi sarhoşlukları içinde) akıllarını gidermiş olan pek şiddetli bir gaflet içinde (şaşırıp duran kimseler idi.) Artık onlar, kendilerine verilen nasihatlere, uyarılara iltifat edecek bir kabiliyette bulunmuyorlardı.”2
Yani “Ey Resulüm! Senin ömrüne kasem ederim ki, Lut Kavmi gibi geçmiş kavimlerin hepsi sarhoş olmuşlardı. Ben de onları helak etmekle belalarını verdim. Şimdi senin ümmetin onlar gibi sarhoş olmuşlar ve bütün münkeratı aleni olarak işliyorlar, hudud-u şer’iyyeyi tecavüz ediyorlar. Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker de faide etmiyor. Ne kadar nasihat edilse, hakikatı kabul etmezler ve laf anlamazlar. Ancak onlar, sekeratta veya haşir meydanında uyanırlar. Onların bütün yaptıkları kayd ve zabt altına alınmaktadır ve ona göre hesaba çekileceklerdir. Evet amelleri zabt ve kaydetmekle muvazzaf olan ve melaike denilen memurlar, Levh-i Mahfuz, hafızalar, havanın her bir zerresi küre-i arz üzerinde cereyan eden nev-i beşerin bütün amellerini muhafaza edip kaydediyorlar. Neticede bir gün bütün âlem O’nun huzuruna dönecek ve yapılan zabt ve kayda göre hesaba çekilecek ve ona göre insanlar ya mükafat, ya da ceza göreceklerdir.
Bu asırda bütün münkerat-ı şer’iyye aleni olarak işlendiği halde, ehl-i küfür ve dalaletin görünen zahiri muvaffakiyeti, Kur’an’ın lisanıyla bir istidracdır. Bu hakikati Kur’an-ı Azimuşşan gelecek ayetleriyle şöyle haber vermektedir:
[1] Ankebût, 29:28-29.
[2] Hicr, 15:72.
ŞERH
fiilleri yapacak mısınız?) Öyle akla ve şer’e muhalif amelde bulunacak mısınız?”1
Bu ayet-i kerimede geçen
وَتَاْتُونَ ف۪ى نَاد۪يكُمُ الْمُنْكَرَ
“Siz, meclislerinizde ve toplantılarınızda münkeratı (akla ve şer’a muhalif amelleri) işliyorsunuz.” cümlesi, ebced hesabıyla, hicri 1418 veya 1419 eder. Baştaki و harfi sayılmazsa 1412 veya 1413 eder. Ebced hesabıyla bu asra bakar. O tarihte yaşayan insanların aynı Kavm-i Lut gibi cemaatler içerisinde aleni olarak münkerleri işlediklerini haber verir. Cenab-ı Hak, Resul-i Ekrem (a.s.m)’a şöyle hitab ediyor:
لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ى سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ
“Ey Resulüm! (Senin ömrüne kasem ederim ki, şübhe yok ki onlar, kendi sarhoşlukları içinde) akıllarını gidermiş olan pek şiddetli bir gaflet içinde (şaşırıp duran kimseler idi.) Artık onlar, kendilerine verilen nasihatlere, uyarılara iltifat edecek bir kabiliyette bulunmuyorlardı.”2
Yani “Ey Resulüm! Senin ömrüne kasem ederim ki, Lut Kavmi gibi geçmiş kavimlerin hepsi sarhoş olmuşlardı. Ben de onları helak etmekle belalarını verdim. Şimdi senin ümmetin onlar gibi sarhoş olmuşlar ve bütün münkeratı aleni olarak işliyorlar, hudud-u şer’iyyeyi tecavüz ediyorlar. Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker de faide etmiyor. Ne kadar nasihat edilse, hakikatı kabul etmezler ve laf anlamazlar. Ancak onlar, sekeratta veya haşir meydanında uyanırlar. Onların bütün yaptıkları kayd ve zabt altına alınmaktadır ve ona göre hesaba çekileceklerdir. Evet amelleri zabt ve kaydetmekle muvazzaf olan ve melaike denilen memurlar, Levh-i Mahfuz, hafızalar, havanın her bir zerresi küre-i arz üzerinde cereyan eden nev-i beşerin bütün amellerini muhafaza edip kaydediyorlar. Neticede bir gün bütün âlem O’nun huzuruna dönecek ve yapılan zabt ve kayda göre hesaba çekilecek ve ona göre insanlar ya mükafat, ya da ceza göreceklerdir.
Bu asırda bütün münkerat-ı şer’iyye aleni olarak işlendiği halde, ehl-i küfür ve dalaletin görünen zahiri muvaffakiyeti, Kur’an’ın lisanıyla bir istidracdır. Bu hakikati Kur’an-ı Azimuşşan gelecek ayetleriyle şöyle haber vermektedir:
[1] Ankebût, 29:28-29.
[2] Hicr, 15:72.
ŞERH
“Ey Resulüm! (Artık bu kelâmı) Bu Kur’an-ı Kerim’i (tekzib edenleri bana bırak.) Onlardan intikam almak hususunda bana tevekkül et. (Onları bilmedikleri bir taraftan) bir istidrac olmak üzere (derece derece) azaba (yaklaştıracağızdır.) Onların geçici bir zaman için sıhhatleri devam eder, nimetleri artar, bununla iftihar ederler, kendilerinin mü’minler üzerine üstün kılındıklarını zannederler. Halbuki bu, onların haklarında sonuç olarak bir helak sebebidir. Onlar nankörlüklerinin cezasına uğramış olacaklardır.”
وَاُمْل۪ى لَهُمْ اِنَّ كَيْد۪ى مَت۪ينٌ
“(Ve onlar için bir mühlet veririm.) Onları derhal helak etmem, onlar yaşadıkça günahları artar, daha ziyade azaba lâyık olmuş olurlar. (Şüphe yok ki, benim zahiren onlara ihsanda bulunur olmam, sonra da onları nankörlükleri sebebi ile yakalayıvermem (pek şiddetlidir, pek kuvvetlidir.) Kimse ona mâni olamaz. Artık onlar, bu akıbete hazırlansınlar.”1
Cenab-ı Hak, Resulüne ve ümmet-i Muhammed’den her ferd-i mü’mine hitaben diyor ki: Ben onlara yardım ederim, onları zengin ederim, işlerini rast getiririm. Sakın onların zahiri muvaffakiyetlerine aldanma! Bu muvaffakiyet, azablarının daha şiddetli olması için onlar hakkında bir istidracdır. Benim keydim şiddetlidir. Onların Din-i Mübin-i İslam ve Müslümanlar hakkındaki hile ve tuzaklarını boşa çıkarırır, onları maksadlarının aksiyle cezalandırırım.
فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَا اَوْلَادُهُمْ اِنَّمَا يُريدُ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِى الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ
“(Artık) ey Resulüm! (Seni hayrete düşürmesin) hoşa gidecek, takdire şayan birşey imiş gibi bir anlayışa götürmesin. (Onların) o münafıkların ve kâfirlerin (ne malları ve ne de evlâtları.) Bunların hakikat açısından bir kıymeti yoktur. Bunlar yavaş yavaş felâkete götürmek için verilmiş maldan, liyakatsiz olarak elde edilen fanî bir varlıktan başka değildir. (Ellah Teâlâ) o mal ve evladı onlara vermiş olmakla (ancak diler ki, onları) o münafıkları ve kâfirleri (bununla) böyle elde etmiş oldukları fanî şeylerle (dünya hayatında azaplandırsın.) Bu servetleri, çoluk çocukları yüzünden onlara vakit vakit bir takım musibetler, meşakkatler, hoş olmayan
[1] Kalem, 68:44-45.
ŞERH
“Ey Resulüm! (Artık bu kelâmı) Bu Kur’an-ı Kerim’i (tekzib edenleri bana bırak.) Onlardan intikam almak hususunda bana tevekkül et. (Onları bilmedikleri bir taraftan) bir istidrac olmak üzere (derece derece) azaba (yaklaştıracağızdır.) Onların geçici bir zaman için sıhhatleri devam eder, nimetleri artar, bununla iftihar ederler, kendilerinin mü’minler üzerine üstün kılındıklarını zannederler. Halbuki bu, onların haklarında sonuç olarak bir helak sebebidir. Onlar nankörlüklerinin cezasına uğramış olacaklardır.”
وَاُمْل۪ى لَهُمْ اِنَّ كَيْد۪ى مَت۪ينٌ
“(Ve onlar için bir mühlet veririm.) Onları derhal helak etmem, onlar yaşadıkça günahları artar, daha ziyade azaba lâyık olmuş olurlar. (Şüphe yok ki, benim zahiren onlara ihsanda bulunur olmam, sonra da onları nankörlükleri sebebi ile yakalayıvermem (pek şiddetlidir, pek kuvvetlidir.) Kimse ona mâni olamaz. Artık onlar, bu akıbete hazırlansınlar.”1
Cenab-ı Hak, Resulüne ve ümmet-i Muhammed’den her ferd-i mü’mine hitaben diyor ki: Ben onlara yardım ederim, onları zengin ederim, işlerini rast getiririm. Sakın onların zahiri muvaffakiyetlerine aldanma! Bu muvaffakiyet, azablarının daha şiddetli olması için onlar hakkında bir istidracdır. Benim keydim şiddetlidir. Onların Din-i Mübin-i İslam ve Müslümanlar hakkındaki hile ve tuzaklarını boşa çıkarırır, onları maksadlarının aksiyle cezalandırırım.
فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَا اَوْلَادُهُمْ اِنَّمَا يُريدُ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِى الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ
“(Artık) ey Resulüm! (Seni hayrete düşürmesin) hoşa gidecek, takdire şayan birşey imiş gibi bir anlayışa götürmesin. (Onların) o münafıkların ve kâfirlerin (ne malları ve ne de evlâtları.) Bunların hakikat açısından bir kıymeti yoktur. Bunlar yavaş yavaş felâkete götürmek için verilmiş maldan, liyakatsiz olarak elde edilen fanî bir varlıktan başka değildir. (Ellah Teâlâ) o mal ve evladı onlara vermiş olmakla (ancak diler ki, onları) o münafıkları ve kâfirleri (bununla) böyle elde etmiş oldukları fanî şeylerle (dünya hayatında azaplandırsın.) Bu servetleri, çoluk çocukları yüzünden onlara vakit vakit bir takım musibetler, meşakkatler, hoş olmayan
[1] Kalem, 68:44-45.
ŞERH
Doğru sözlü mü’minler de emniyetler içinde Cennetlere varacaklardır. Artık hangi zümrenin hayırlı olduğu açık değil midir? Artık ey insanlar! Eğer siz hakkı kabul etmez iseniz (dilediğinizi yapınız,) sonra onun cezasına elbette uğrayacaksınızdır. (Şüphe yok O,) Zat-ı Akdes, sizlerin (ne yaptığınızı hakkiyle görücüdür) hiçbir hareketiniz O’ndan gizli kalamaz, amellerinizin karşılığını size eksiksiz verecektir. Ne büyük bir tehdit ve irşâd!”1
Hesap görülmesi, kullara ceza vermek için değil, asıl olan kulların mükafatını vermek içindir. Bununla beraber Ellah, isyan edenlere de tebei olarak ceza verir. Onun için insanın amellerini yazmakla mükellef olan soldaki melek, sağdaki meleğin emri altındadır. Hadis-i şerifin ifadesiyle soldaki melek, kişinin tevbe etmesi için altı saat boyunca işlediği günahı yazmaz. Tevbe ederse ne ala. Etmezse soldaki melek, sağdaki melekten izin alarak o günahı yazar. Yazılan yazı silinmez. Ancak tevbe edilirse günah affedilir. Niçin silinmez? Çünkü işlenen günah, âlem-i misale geçip tecessüm etmiştir. Sahibi onunla cezalansın diye, o günah Cehenneme de gitmiş, zakkum-u Cehennem olmuştur. Onun için silinmez. İşlenen günahlar, Kur’an’ın ifadesiyle “rics” yani bir pisliktir. Âlem o günahla kirlenmiştir. Onun için Cehennemde o pislik yanacak ki, âlem ondan temizlensin. Yani sahibi Cehenneme girmese bile o pislik girecek, âlem o pislikten temizlenecektir. Cehennem, o pisliği yakıp narını nura çevirecektir.
Bu altıncı hakikatin, altıncı esasında insanın başı boş olmadığı izah ediliyor. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedirler:
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى
“(İnsan zanneder mi ki:) Dünyada (başıboş bırakılacaktır.) Hiç bir şey ile mükellef tutulmayacaktır. Yahut kabrinde terk edilecek, bir daha hayata kavuşturulmayacaktır. O gafil insan, hiç yaratılışını, hayatın gayesini düşünmez mi? Öldükten sonra Ellah’ın kudreti ile tekrar hayata kavuşacağını hiç aklına getirmez mi?”
اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِىٍّ يُمْن۪ى
“(O) insan, vaktiyle babasının sulbünden ana rahmine (dökülen meniden bir damla su değil miydi?) Öyle pek cüz’î, pek ehemmiyetsiz görülen bir maddeden ibaret bulunmuyor muydu?”
[1] Fussilet, 41:40.
ŞERH
Doğru sözlü mü’minler de emniyetler içinde Cennetlere varacaklardır. Artık hangi zümrenin hayırlı olduğu açık değil midir? Artık ey insanlar! Eğer siz hakkı kabul etmez iseniz (dilediğinizi yapınız,) sonra onun cezasına elbette uğrayacaksınızdır. (Şüphe yok O,) Zat-ı Akdes, sizlerin (ne yaptığınızı hakkiyle görücüdür) hiçbir hareketiniz O’ndan gizli kalamaz, amellerinizin karşılığını size eksiksiz verecektir. Ne büyük bir tehdit ve irşâd!”1
Hesap görülmesi, kullara ceza vermek için değil, asıl olan kulların mükafatını vermek içindir. Bununla beraber Ellah, isyan edenlere de tebei olarak ceza verir. Onun için insanın amellerini yazmakla mükellef olan soldaki melek, sağdaki meleğin emri altındadır. Hadis-i şerifin ifadesiyle soldaki melek, kişinin tevbe etmesi için altı saat boyunca işlediği günahı yazmaz. Tevbe ederse ne ala. Etmezse soldaki melek, sağdaki melekten izin alarak o günahı yazar. Yazılan yazı silinmez. Ancak tevbe edilirse günah affedilir. Niçin silinmez? Çünkü işlenen günah, âlem-i misale geçip tecessüm etmiştir. Sahibi onunla cezalansın diye, o günah Cehenneme de gitmiş, zakkum-u Cehennem olmuştur. Onun için silinmez. İşlenen günahlar, Kur’an’ın ifadesiyle “rics” yani bir pisliktir. Âlem o günahla kirlenmiştir. Onun için Cehennemde o pislik yanacak ki, âlem ondan temizlensin. Yani sahibi Cehenneme girmese bile o pislik girecek, âlem o pislikten temizlenecektir. Cehennem, o pisliği yakıp narını nura çevirecektir.
Bu altıncı hakikatin, altıncı esasında insanın başı boş olmadığı izah ediliyor. Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedirler:
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى
“(İnsan zanneder mi ki:) Dünyada (başıboş bırakılacaktır.) Hiç bir şey ile mükellef tutulmayacaktır. Yahut kabrinde terk edilecek, bir daha hayata kavuşturulmayacaktır. O gafil insan, hiç yaratılışını, hayatın gayesini düşünmez mi? Öldükten sonra Ellah’ın kudreti ile tekrar hayata kavuşacağını hiç aklına getirmez mi?”
اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِىٍّ يُمْن۪ى
“(O) insan, vaktiyle babasının sulbünden ana rahmine (dökülen meniden bir damla su değil miydi?) Öyle pek cüz’î, pek ehemmiyetsiz görülen bir maddeden ibaret bulunmuyor muydu?”
[1] Fussilet, 41:40.
ŞERH
almış, tehlikelerden kendisini kurtarmış olur. (Ve Ellah Teâlâ her sesi işitendir, her şeyi bilendir.) Herkesin içindeki şeyleri bilir, herkesin niyet ve fiillerinden haberdardır, sözlerinde ve inançlarında samimî olanlar ile olmayanlar, Hak Tealâ’ya tamamiyle malumdur.”1
وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ
“(Bir kimse ibadetinde ihsan edici olduğu halde dinini ve cümle umurunu ihlâs üzere Ellah’a tefviz ve cümle vücuduyla Ellah’a inkıyad ederse muhakkak o kimse sağlam bir ahde yapışmış olur.) Yani; bir kimse şerait ve erkânına riayet ederek Ellah’ın azabından korkar ve amel-i salih işler olduğu halde Ellah’a iman ve O’na inkıyad eder ve nefsini Ellah’a teslimle tefviz-i umur ederse kesilmez ve kırılmaz sağlam bir tarika yapışmıştır. Çünkü; cümle umurun akıbeti ancak Ellah’a râci olduğu cihetle Ellah’a itimad eden kimse elbette sağlam ve akıbeti emin bir tarika yapışmış demektir. Bütün işlerin âkibeti, Ellah’a dönecektir.) Yani dünyada esbabın tesiri olmadığı her şey Müsebbibü’l-Esbab tarafından icad ve idare edildiği gibi; ahirette de esbab perdesi kalkar. Her şey doğrudan doğruya Halık’ını bulur. Bütün kulların son sevkedilecekleri makam, Cenab-ı Hakkın manevî huzurudur, âhiret günündeki büyük mahkemesidir. Herkes orada dünyadaki amellerinin mükâfat ve cezasına kavuşacaktır. İşte insan, o âkibeti düşünerek ona göre kurtuluş sebeplerini temine çalışmalıdır.”
وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا اِنَّ اللّهَ عَليمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“(Ve her kim de) bu dünyada (küfre düşerse) yani Ellah tarafından inzal buyrulan ahkamı red ve inkar ederse (artık) ey Resulüm! (Onun küfrü seni üzmesin.) O küfrün dünya ve âhirete ait sorumluluğu, kötü neticesi o küfre sarılan şahsa aittir. (Onların dönüşleri) başkasına değil, (bizedir.) Dünyada da, ahirette de onların üzerinde hâkim, tasarruf sahibi olan ancak ilâhi kudrettir. (Artık onlara) kıyamet
[1] Bakara, 2:256.
ŞERH
almış, tehlikelerden kendisini kurtarmış olur. (Ve Ellah Teâlâ her sesi işitendir, her şeyi bilendir.) Herkesin içindeki şeyleri bilir, herkesin niyet ve fiillerinden haberdardır, sözlerinde ve inançlarında samimî olanlar ile olmayanlar, Hak Tealâ’ya tamamiyle malumdur.”1
وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ
“(Bir kimse ibadetinde ihsan edici olduğu halde dinini ve cümle umurunu ihlâs üzere Ellah’a tefviz ve cümle vücuduyla Ellah’a inkıyad ederse muhakkak o kimse sağlam bir ahde yapışmış olur.) Yani; bir kimse şerait ve erkânına riayet ederek Ellah’ın azabından korkar ve amel-i salih işler olduğu halde Ellah’a iman ve O’na inkıyad eder ve nefsini Ellah’a teslimle tefviz-i umur ederse kesilmez ve kırılmaz sağlam bir tarika yapışmıştır. Çünkü; cümle umurun akıbeti ancak Ellah’a râci olduğu cihetle Ellah’a itimad eden kimse elbette sağlam ve akıbeti emin bir tarika yapışmış demektir. Bütün işlerin âkibeti, Ellah’a dönecektir.) Yani dünyada esbabın tesiri olmadığı her şey Müsebbibü’l-Esbab tarafından icad ve idare edildiği gibi; ahirette de esbab perdesi kalkar. Her şey doğrudan doğruya Halık’ını bulur. Bütün kulların son sevkedilecekleri makam, Cenab-ı Hakkın manevî huzurudur, âhiret günündeki büyük mahkemesidir. Herkes orada dünyadaki amellerinin mükâfat ve cezasına kavuşacaktır. İşte insan, o âkibeti düşünerek ona göre kurtuluş sebeplerini temine çalışmalıdır.”
وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا اِنَّ اللّهَ عَليمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“(Ve her kim de) bu dünyada (küfre düşerse) yani Ellah tarafından inzal buyrulan ahkamı red ve inkar ederse (artık) ey Resulüm! (Onun küfrü seni üzmesin.) O küfrün dünya ve âhirete ait sorumluluğu, kötü neticesi o küfre sarılan şahsa aittir. (Onların dönüşleri) başkasına değil, (bizedir.) Dünyada da, ahirette de onların üzerinde hâkim, tasarruf sahibi olan ancak ilâhi kudrettir. (Artık onlara) kıyamet
[1] Bakara, 2:256.
ŞERH
gününde, dünyadayken (ne işler yapmış olduklarını haber vereceğiz.) Onları o yapmış oldukları şeylerin cezasına kavuşturacağız. (Şüphe yok ki; Ellah, sinelerde gizli olan her şeyi hakkiyle bilicidir.) O Zat-ı Alim-i Habir’e karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık o inkarcılarında içlerinde saklamış oldukları batıl düşüncelerini ve fasid itikadlarını meydana çıkaracak, teşhir edecek, sahiplerini ona göre cezalandıracaktır.”
نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ
“(Onları) öyle inkarcıları bu dünyada hikmet gereği (biraz nimetlendiririz) kendilerine dünyada bir miktar nimet ve süre veririz, onları bir mazeret beyân edememeleri için bir imtihana tâbi tutmuş oluruz (sonra onları en galiz) en şiddetli, (bir azaba atarız.) Onlar ahirette ebedi bir azaba giriftar olacaklardır, dünyadaki alçaklıklarının cezasına öylece uğramış bulunacaklardır.”1
Ehl-i küfrün ise, bir nokta-i istinadları olmadığı için sahibsiz ortada kaldıklarını, adeta gökten yere düşüp paramparça olmuş gibi manevi bir perişaniyete maruz kaldıklarını gelecek ayet-i kerimeler haber vermektedir:
حُنَفَاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ى بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ى مَكَانٍ سَح۪يقٍ
“Ey insanlar! Siz (hanif kimseler olduğunuz) İslamiyet’ten başka dinlere meyletmeyip samimi bir şekilde müslüman bulunduğunuz halde ve (Ellah’a hiçbir şeyi şerik koşmamış olduğunuz halde) yaşayınız, şirkten kaçınınız. (Ve herkim Ellah’a şerik koşarsa artık o) şahıs (sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmıştır.) Evet, o, en yüce olan tevhid derecesinden küfrün en aşağı derecesine düşmüş, binlerce yırtıcıların pençesinde param parça olmuş gibi olur. (Veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir.) Zamanın öldürücü cereyanları, şeytani telkinleri onu yakalamış, kendisini kurtulamıyacağı uzak bir yere, bir dalalet vadisine atmış (gibi bulunur.) İşte şirkin vahim neticesi.”2
Müellif (r.a), Ene Risalesinde şöyle buyuruyor:
“Evet şeytanlar, güya ene’nin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını
[1] Lokmân, 31:22-24.
[2] Hac Sûresi, 22:31.
ŞERH
gününde, dünyadayken (ne işler yapmış olduklarını haber vereceğiz.) Onları o yapmış oldukları şeylerin cezasına kavuşturacağız. (Şüphe yok ki; Ellah, sinelerde gizli olan her şeyi hakkiyle bilicidir.) O Zat-ı Alim-i Habir’e karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık o inkarcılarında içlerinde saklamış oldukları batıl düşüncelerini ve fasid itikadlarını meydana çıkaracak, teşhir edecek, sahiplerini ona göre cezalandıracaktır.”
نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ
“(Onları) öyle inkarcıları bu dünyada hikmet gereği (biraz nimetlendiririz) kendilerine dünyada bir miktar nimet ve süre veririz, onları bir mazeret beyân edememeleri için bir imtihana tâbi tutmuş oluruz (sonra onları en galiz) en şiddetli, (bir azaba atarız.) Onlar ahirette ebedi bir azaba giriftar olacaklardır, dünyadaki alçaklıklarının cezasına öylece uğramış bulunacaklardır.”1
Ehl-i küfrün ise, bir nokta-i istinadları olmadığı için sahibsiz ortada kaldıklarını, adeta gökten yere düşüp paramparça olmuş gibi manevi bir perişaniyete maruz kaldıklarını gelecek ayet-i kerimeler haber vermektedir:
حُنَفَاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ى بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ى مَكَانٍ سَح۪يقٍ
“Ey insanlar! Siz (hanif kimseler olduğunuz) İslamiyet’ten başka dinlere meyletmeyip samimi bir şekilde müslüman bulunduğunuz halde ve (Ellah’a hiçbir şeyi şerik koşmamış olduğunuz halde) yaşayınız, şirkten kaçınınız. (Ve herkim Ellah’a şerik koşarsa artık o) şahıs (sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmıştır.) Evet, o, en yüce olan tevhid derecesinden küfrün en aşağı derecesine düşmüş, binlerce yırtıcıların pençesinde param parça olmuş gibi olur. (Veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir.) Zamanın öldürücü cereyanları, şeytani telkinleri onu yakalamış, kendisini kurtulamıyacağı uzak bir yere, bir dalalet vadisine atmış (gibi bulunur.) İşte şirkin vahim neticesi.”2
Müellif (r.a), Ene Risalesinde şöyle buyuruyor:
“Evet şeytanlar, güya ene’nin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını
[1] Lokmân, 31:22-24.
[2] Hac Sûresi, 22:31.
METİN
Dokuzuncu Esas: Hem anlarsın ki: Öyle bir Rahman, böyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ...
ŞERH
Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır.”
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
“(Ellahu Teâlâ,) sizleri (selâmet yurduna) Cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları ebedî ikametgâha (davet ediyor.) İçinde hastalık, bela, musibet, ihtiyarlık, yorgunluk, ayıp, kusur, elem, keder, ölüm kısaca insanı mahzun edecek ve korkutacak hiçbir halin bulunmadığı bir saadet mahalline sizleri davet ediyor. Öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri, iman ve ubudiyeti sizlere emrediyor.”1
(Dokuzuncu Esas: Hem anlarsın ki: Öyle bir Rahman, böyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ...)
Cenab-ı Hak, salih ibadına Cennette ne gibi nimetler hazırladığını bir hadis-i kudside şöyle ifade etmektedir:
اَعْدَدْتُ لِعِـبَادِىَ الصَّالِح۪ـينَ مَا لَا عَـيْنٌ رَاَتْ وَلَا اُذُنٌ سَمـِعَتْ وَلَاخَـطَـرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَـرٍ
“Sâlih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine hutûr etmemiş ni’metler hâzırladım.”2
Secde suresinin 17. ayet-i kerimesi dahi bu hakikati ifade etmektedir. Gelecek ayet-i kerime ise Cennette ehl-i imanın bütün maddi ve manevi cihazatının tatmin edileceği nimetler bulunduğunu müjde vermektedir:
[1] Yûnus, 10:25.
[2] Sahîh-i Buhárî, c. 4, s.143; Sahîh-i Müslim, s. 2174-2175.
METİN
Dokuzuncu Esas: Hem anlarsın ki: Öyle bir Rahman, böyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ...
ŞERH
Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır.”
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
“(Ellahu Teâlâ,) sizleri (selâmet yurduna) Cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları ebedî ikametgâha (davet ediyor.) İçinde hastalık, bela, musibet, ihtiyarlık, yorgunluk, ayıp, kusur, elem, keder, ölüm kısaca insanı mahzun edecek ve korkutacak hiçbir halin bulunmadığı bir saadet mahalline sizleri davet ediyor. Öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri, iman ve ubudiyeti sizlere emrediyor.”1
(Dokuzuncu Esas: Hem anlarsın ki: Öyle bir Rahman, böyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ...)
Cenab-ı Hak, salih ibadına Cennette ne gibi nimetler hazırladığını bir hadis-i kudside şöyle ifade etmektedir:
اَعْدَدْتُ لِعِـبَادِىَ الصَّالِح۪ـينَ مَا لَا عَـيْنٌ رَاَتْ وَلَا اُذُنٌ سَمـِعَتْ وَلَاخَـطَـرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَـرٍ
“Sâlih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine hutûr etmemiş ni’metler hâzırladım.”2
Secde suresinin 17. ayet-i kerimesi dahi bu hakikati ifade etmektedir. Gelecek ayet-i kerime ise Cennette ehl-i imanın bütün maddi ve manevi cihazatının tatmin edileceği nimetler bulunduğunu müjde vermektedir:
[1] Yûnus, 10:25.
[2] Sahîh-i Buhárî, c. 4, s.143; Sahîh-i Müslim, s. 2174-2175.
ŞERH
وَف۪يهَا مَاتَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ وَاَنْتُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“Nefislerin isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Ve siz orada, o Cennette ebediyyen kalıcılarsınız. Cennet, bakidir, ona nail olanlar da orada ebediyyen zevk ve sevinç içinde yasayacaklardır. Artık orada ne o nimetler, ne de o nimetlerden istifade edenler yok olacaktır.”1
Müellif (r.a), bu altıncı hakikatte iki noktayı nazara veriyor:
Birincisi: İnsan başıboş değil, mutlaka haşre gidip her yaptığından sorguya çekilecektir.
İkincisi: Şu insanın dışında kalan cemadat, nebatat ve hayvanat gibi diğer mevcudat da haşre gidip kendilerine göre bir hesaba tabi tutulacaktır. Evet her bahar mevsiminde görüyoruz ki; her bir ağaç bir hazine gibi, adeta her biri birer mücevher olan yaprak, çiçek ve meyveleri izn-i İlahi ile dışarı çıkarıp teşhir ve ihsan ediyor. Sonra güz ve kış mevsiminde vefat edip gidiyor. O vefat edenler yok olmadılar. Çok cihetlerle manaları ve suretleri hıfzedildi. Daha sonra ebedi bir âleme göç ettiler ve arkadan gelenlere yer açtılar. Bu hıfz ve muhafaza gösteriyor ki; insanların teklifi hesabı gibi, şu nebatat ve hayvanat taifelerinin cümlesi de tekvini bir hesaba tabi tutulacaktır. Hatta, dikensiz otun dikenli ottan, boynuzsuz hayvanın boynuzlu hayvandan kısas suretinde hakkı alınacak, bunlar kıyamet gününde karşı karşıya gelerek hesaba çekilecektir. Bu hesabtan kurtuluş yoktur. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Âkilü’l-lahm hayvanların helal rızıkları, vefat etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, ceza görürler.
حَتّٰى يَقْتَصَّ الْجَمَّاءُ مِنَ الْقَرْنَاءِ
2Yani “Boynuzsuz olan hayvanın kısası kıyamette boynuzludan alınır.” diye ifade-i hadisiye gösteriyor ki; gerçi cesedleri fena bulur, fakat ervahları baki kalan hayvanat mabeyninde dahi, onlara münasib bir tarzda, dar-ı bekada mücazat ve mükafatları vardır. Ona binaen, canavarlara sağ hayvanların etleri haramdır, denilebilir.”3
[1] Zuhruf, 43:71.
[2] Müslim, Tahrîmü’z-Zulm: 15; Müsned, c. 2, s. 235, 323; el-Fethü’l-Kebîr, c. 3, s. 8.
[3] Lem‘alar, 28. Lem‘a.
ŞERH
وَف۪يهَا مَاتَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ وَاَنْتُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“Nefislerin isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Ve siz orada, o Cennette ebediyyen kalıcılarsınız. Cennet, bakidir, ona nail olanlar da orada ebediyyen zevk ve sevinç içinde yasayacaklardır. Artık orada ne o nimetler, ne de o nimetlerden istifade edenler yok olacaktır.”1
Müellif (r.a), bu altıncı hakikatte iki noktayı nazara veriyor:
Birincisi: İnsan başıboş değil, mutlaka haşre gidip her yaptığından sorguya çekilecektir.
İkincisi: Şu insanın dışında kalan cemadat, nebatat ve hayvanat gibi diğer mevcudat da haşre gidip kendilerine göre bir hesaba tabi tutulacaktır. Evet her bahar mevsiminde görüyoruz ki; her bir ağaç bir hazine gibi, adeta her biri birer mücevher olan yaprak, çiçek ve meyveleri izn-i İlahi ile dışarı çıkarıp teşhir ve ihsan ediyor. Sonra güz ve kış mevsiminde vefat edip gidiyor. O vefat edenler yok olmadılar. Çok cihetlerle manaları ve suretleri hıfzedildi. Daha sonra ebedi bir âleme göç ettiler ve arkadan gelenlere yer açtılar. Bu hıfz ve muhafaza gösteriyor ki; insanların teklifi hesabı gibi, şu nebatat ve hayvanat taifelerinin cümlesi de tekvini bir hesaba tabi tutulacaktır. Hatta, dikensiz otun dikenli ottan, boynuzsuz hayvanın boynuzlu hayvandan kısas suretinde hakkı alınacak, bunlar kıyamet gününde karşı karşıya gelerek hesaba çekilecektir. Bu hesabtan kurtuluş yoktur. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Âkilü’l-lahm hayvanların helal rızıkları, vefat etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, ceza görürler.
حَتّٰى يَقْتَصَّ الْجَمَّاءُ مِنَ الْقَرْنَاءِ
2Yani “Boynuzsuz olan hayvanın kısası kıyamette boynuzludan alınır.” diye ifade-i hadisiye gösteriyor ki; gerçi cesedleri fena bulur, fakat ervahları baki kalan hayvanat mabeyninde dahi, onlara münasib bir tarzda, dar-ı bekada mücazat ve mükafatları vardır. Ona binaen, canavarlara sağ hayvanların etleri haramdır, denilebilir.”3
[1] Zuhruf, 43:71.
[2] Müslim, Tahrîmü’z-Zulm: 15; Müsned, c. 2, s. 235, 323; el-Fethü’l-Kebîr, c. 3, s. 8.
[3] Lem‘alar, 28. Lem‘a.
ŞERH
karlar, yok olup gitmiyor. Kar da insan gibi halden hale, tavırdan tavra giriyor. Kar, Cehennem-i kübranın zemherir kısmının dünyadaki nümunesidir. Cehenneme dökülüp gidiyor. Bahar ve yaz mevsimindeki müzeyyen masnuat ise Cennete akıyor. Hulasa; âlemde hiçbir şey yokluğa gitmiyor, seyl-i mevcudat birer havuz hükmünde olan Cennet ve Cehennemde toplanıyor.
Demek şu görünen âlemdeki insanlar, hayvanlar, otlar, ağaçlar kısaca bütün mevcudat bir Zat-ı Gaybi tarafından belli vazifelerle mükellef tutulmuş ve her amelleri bir muhasebe için kaydedilip zabtedilmektedir. Kudret-i Rabbaniye, onları bu maksad için icad etmiş ve her biri için bir ecel takdir buyurmuştur. Ecelini bitirenler, melekler tarafından dünya denilen bu handan alınıp başka bir âleme nakledilir. O halde, şu mevcudat-ı âlem, fena için yaratılmamıştır. Ebedi bir âleme sevkiyat var. Mevcudatın ölümü idam değil, hesap içindir, Ellah’ı zikretmek için sırasını bekleyenlere yer ifrağ etmek içindir. Evet lisan-ı haliyle Ellah’ı zikreden kışın karı ve soğuğu, arkadan gelecek olan bahara yer ifrağ etmek için gitmesi lazımdır. “Ya Celil” diye zikreden kış mevsimi, “Ya Cemil” diye zikredecek bahar mevsimine yer açmalıdır. Şu âlemdeki mevcudatın kimi Cehennemin nümunesi, kimi de Cennetin nümunesidir. Kimisi “Ya Celil” diyor. Kimisi de “Ya Cemil” diyor. Âlem bir zikirhane, bir mescid. Mevcudat birer zakir. Herkes dakikasını, nöbetini bekler. Askeri görevini bitirir bitirmez, melekler tarafından terhisleri doldurulur, ebedi âleme ve vatan-ı aslilerine sevkedilirler.
Demek haşir iki mesele-i esasiyeye dayanıyor:
Birincisi: İnsan bu dünyada sahipsiz ve başıboş değil. Küçük-büyük her ameli zabtediliyor. Öyleyse insan her ameline dikkat etmelidir. Evet ölüm var, haşir var, insan her yaptığından mes’uldür. Ağzına koyduğun lokmadan, aldığın her nefesten sorguya çekileceksin. Öyle ise hesaba çekilmeden evvel kendini kontrol et. (Bu konunun tafsilatlı izahı bab-ı hıfz ve hafiziyette gelecektir.)
İkincisi: Şu dünyanın gidişatına ibret nazarıyla baksan anlarsın ki, şu bahar ve yazın, şu güz ve kışın mevcudatı yok olmuyor, idam olmuyor, başka bir âleme intikal ettiriliyor. Ya Cehenneme, ya da Cennete sevkediliyor. Zaten âlem oradan gelmiş, Cennet ve Cehennemin nümunesidir ve oraya doğru akıp gitmektedir. Öyleyse haşir, yalnız insanın haşri değil, bütün âlemin haşridir. Haşir
ŞERH
karlar, yok olup gitmiyor. Kar da insan gibi halden hale, tavırdan tavra giriyor. Kar, Cehennem-i kübranın zemherir kısmının dünyadaki nümunesidir. Cehenneme dökülüp gidiyor. Bahar ve yaz mevsimindeki müzeyyen masnuat ise Cennete akıyor. Hulasa; âlemde hiçbir şey yokluğa gitmiyor, seyl-i mevcudat birer havuz hükmünde olan Cennet ve Cehennemde toplanıyor.
Demek şu görünen âlemdeki insanlar, hayvanlar, otlar, ağaçlar kısaca bütün mevcudat bir Zat-ı Gaybi tarafından belli vazifelerle mükellef tutulmuş ve her amelleri bir muhasebe için kaydedilip zabtedilmektedir. Kudret-i Rabbaniye, onları bu maksad için icad etmiş ve her biri için bir ecel takdir buyurmuştur. Ecelini bitirenler, melekler tarafından dünya denilen bu handan alınıp başka bir âleme nakledilir. O halde, şu mevcudat-ı âlem, fena için yaratılmamıştır. Ebedi bir âleme sevkiyat var. Mevcudatın ölümü idam değil, hesap içindir, Ellah’ı zikretmek için sırasını bekleyenlere yer ifrağ etmek içindir. Evet lisan-ı haliyle Ellah’ı zikreden kışın karı ve soğuğu, arkadan gelecek olan bahara yer ifrağ etmek için gitmesi lazımdır. “Ya Celil” diye zikreden kış mevsimi, “Ya Cemil” diye zikredecek bahar mevsimine yer açmalıdır. Şu âlemdeki mevcudatın kimi Cehennemin nümunesi, kimi de Cennetin nümunesidir. Kimisi “Ya Celil” diyor. Kimisi de “Ya Cemil” diyor. Âlem bir zikirhane, bir mescid. Mevcudat birer zakir. Herkes dakikasını, nöbetini bekler. Askeri görevini bitirir bitirmez, melekler tarafından terhisleri doldurulur, ebedi âleme ve vatan-ı aslilerine sevkedilirler.
Demek haşir iki mesele-i esasiyeye dayanıyor:
Birincisi: İnsan bu dünyada sahipsiz ve başıboş değil. Küçük-büyük her ameli zabtediliyor. Öyleyse insan her ameline dikkat etmelidir. Evet ölüm var, haşir var, insan her yaptığından mes’uldür. Ağzına koyduğun lokmadan, aldığın her nefesten sorguya çekileceksin. Öyle ise hesaba çekilmeden evvel kendini kontrol et. (Bu konunun tafsilatlı izahı bab-ı hıfz ve hafiziyette gelecektir.)
İkincisi: Şu dünyanın gidişatına ibret nazarıyla baksan anlarsın ki, şu bahar ve yazın, şu güz ve kışın mevcudatı yok olmuyor, idam olmuyor, başka bir âleme intikal ettiriliyor. Ya Cehenneme, ya da Cennete sevkediliyor. Zaten âlem oradan gelmiş, Cennet ve Cehennemin nümunesidir ve oraya doğru akıp gitmektedir. Öyleyse haşir, yalnız insanın haşri değil, bütün âlemin haşridir. Haşir
ŞERH
malayutak yoktur, madem insan her yaptığından sorguya çekilecektir, madem saadet-i ebediye burada kazanılacaktır. Öyleyse tek çare, Şeriat-ı Garra-i Muhammediye (a.s.m) ile amel etmek, imanımızı muhafaza eylemek, Kur’an’a sadakat göstermek, fakire, miskine, yetime şefkatli davranmak, hakkı hak olarak görüp ittiba etmek, batılı batıl olarak görüp ictinab etmek gerektir. Neticesi ne olursa olsun, hakkı söylemek ve sabrı tavsiye etmek lazımdır. Müellif (r.a), mezkûr hakikatleri şöyle ifade etmektedir:
“Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahibsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.”1
Demek baharların gelmesi, kışların gitmesi, yazların dönmesi, insanların ölmesi, hayvanların vefatı, devirlerin inkırazı arkadan gelenlere yer ifrağ etmek içindir. Bununla beraber Ellah, bu tebeddül ve teğayyür vasıtasıyla gafil olan insanları ikaz eder ve der ki: “Ey insan! Gaflet ve dalalet uykusundan uyan, öleceksin! Herkes ve her şey bu dünyadan göçüp gittiği gibi, sen de bu dar-ı faniden bir gün ayrılıp gideceksin. Hesabını güzelce yap, iyi hazırlan. Bu büyük imtihanı kaybetmek veya kazanmak ile her an karşı karşıyasın. Eğer dikkat etmezsen, kaybedeceksin. Şayet kaybedersen, bu kaybettiğin saadetin yerini hiçbir şey dolduramaz. Madem hakikat budur. Öyleyse bir gün eline verilecek olan defter-i a’malini temiz tut. Seni utandıracak akval, ef’al ve ahvalden uzak kal. Melekleri rahatsız etme. Ak yüzle huzur-u İlahiye çık. Aksi takdirde mes’uliyetin ve hesabın ağır olacaktır.”
[1] Mektûbât, 16. Mektûb, 5. Mes’ele, s. 71.
ŞERH
malayutak yoktur, madem insan her yaptığından sorguya çekilecektir, madem saadet-i ebediye burada kazanılacaktır. Öyleyse tek çare, Şeriat-ı Garra-i Muhammediye (a.s.m) ile amel etmek, imanımızı muhafaza eylemek, Kur’an’a sadakat göstermek, fakire, miskine, yetime şefkatli davranmak, hakkı hak olarak görüp ittiba etmek, batılı batıl olarak görüp ictinab etmek gerektir. Neticesi ne olursa olsun, hakkı söylemek ve sabrı tavsiye etmek lazımdır. Müellif (r.a), mezkûr hakikatleri şöyle ifade etmektedir:
“Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahibsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.”1
Demek baharların gelmesi, kışların gitmesi, yazların dönmesi, insanların ölmesi, hayvanların vefatı, devirlerin inkırazı arkadan gelenlere yer ifrağ etmek içindir. Bununla beraber Ellah, bu tebeddül ve teğayyür vasıtasıyla gafil olan insanları ikaz eder ve der ki: “Ey insan! Gaflet ve dalalet uykusundan uyan, öleceksin! Herkes ve her şey bu dünyadan göçüp gittiği gibi, sen de bu dar-ı faniden bir gün ayrılıp gideceksin. Hesabını güzelce yap, iyi hazırlan. Bu büyük imtihanı kaybetmek veya kazanmak ile her an karşı karşıyasın. Eğer dikkat etmezsen, kaybedeceksin. Şayet kaybedersen, bu kaybettiğin saadetin yerini hiçbir şey dolduramaz. Madem hakikat budur. Öyleyse bir gün eline verilecek olan defter-i a’malini temiz tut. Seni utandıracak akval, ef’al ve ahvalden uzak kal. Melekleri rahatsız etme. Ak yüzle huzur-u İlahiye çık. Aksi takdirde mes’uliyetin ve hesabın ağır olacaktır.”
[1] Mektûbât, 16. Mektûb, 5. Mes’ele, s. 71.
METİN
YEDİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyyet olup, İsm-i Hafîz ve Rakib’in cilvesidir.
ŞERH
(YEDİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyyet olup, İsm-i Hafîz ve Rakib’in cilvesidir.)
Müellif (r.a), bu hakikatte dahi evvela kâinattaki asarı, yani mevcudatı nazara veriyor. Sonra asar perdesi arkasında görünen hıfz ve hafiziyet fiillerini isbat ediyor. Bu fiiller birer kapı gibi olup Hafiz ve Rakib isimleri ile müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti görünüyor. Daha sonra bu isimler üzerine haşri bina ediyor.
Demek bu hakikatte kainattaki asar üzerinde tezahür eden iki fiil ders verilmektedir. Biri; hıfz. Diğeri ise; hafîziyet fiilleridir. Daha sonra hıfz fiili ile “Hafîz” ismi, hafîziyet fiili ile de “Rakib” ismi isbat edilmekte, haşir bu isimler üzerine bina edilmektedir.
Metinde geçen “hıfz” fiilinden murad; her şeyin nizam ve intizam, mizan ve ölçü içinde vücud bulması ve o nizam ve intizamın, mizan ve ölçünün muhafaza edilmesidir.
Evet kainattaki her bir mevcudun gayet dakik bir nizam ve intizam içinde, hem gayet hassas bir adalet ve mizan içinde yaratıldığı görünüyor. Bu ise her bir mevcud için daha önce tesbit edilmiş bir kanun ve ilmi proğram, bir geometrik şekil ve ölçü var olduğunu isbat etmektedir. İşte her bir mevcutta görünen nizam ve intizam, Alim ve Hakim isimlerine ayine olan İmam-ı Mübin’in akisleridir. Her bir mevcudda görünen adalet ve mizan ise, Adil ve Kadir isimlerine ayine olan Kitab-ı Mübinin akisleridir. Mevcudat, vücuda gelmeden İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’den müteşekkil olan Levh-i Mahfuz’da ilmi proğram ve geometrik şekil olarak yazıldığı gibi; daire-i ilim denilen Levh-i Mahfuzdan daire-i kudret denilen şu dünyaya geçtiklerinde dahi maddi olarak bilfiil yazılmaktadır. Mevcudat, vücuddan gittiklerinde de o nizam ve mizan, İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübinde muhafaza edildiği gibi; Levh-i Mahfuz’un birer küçük nümuneleri hükmünde olan tohumlarda, çekirdeklerde, nutfelerde, yumurtalarda dahi muhafaza edilmektedir.
İşte tekvini olarak her şeyi vücuda gelmeden, vücuda geldikte ve vücuddan gittikten sonra böyle bir kanuna bağlayıp onda nizam ve intizamı görüp gözeten,
METİN
YEDİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyyet olup, İsm-i Hafîz ve Rakib’in cilvesidir.
ŞERH
(YEDİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyyet olup, İsm-i Hafîz ve Rakib’in cilvesidir.)
Müellif (r.a), bu hakikatte dahi evvela kâinattaki asarı, yani mevcudatı nazara veriyor. Sonra asar perdesi arkasında görünen hıfz ve hafiziyet fiillerini isbat ediyor. Bu fiiller birer kapı gibi olup Hafiz ve Rakib isimleri ile müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti görünüyor. Daha sonra bu isimler üzerine haşri bina ediyor.
Demek bu hakikatte kainattaki asar üzerinde tezahür eden iki fiil ders verilmektedir. Biri; hıfz. Diğeri ise; hafîziyet fiilleridir. Daha sonra hıfz fiili ile “Hafîz” ismi, hafîziyet fiili ile de “Rakib” ismi isbat edilmekte, haşir bu isimler üzerine bina edilmektedir.
Metinde geçen “hıfz” fiilinden murad; her şeyin nizam ve intizam, mizan ve ölçü içinde vücud bulması ve o nizam ve intizamın, mizan ve ölçünün muhafaza edilmesidir.
Evet kainattaki her bir mevcudun gayet dakik bir nizam ve intizam içinde, hem gayet hassas bir adalet ve mizan içinde yaratıldığı görünüyor. Bu ise her bir mevcud için daha önce tesbit edilmiş bir kanun ve ilmi proğram, bir geometrik şekil ve ölçü var olduğunu isbat etmektedir. İşte her bir mevcutta görünen nizam ve intizam, Alim ve Hakim isimlerine ayine olan İmam-ı Mübin’in akisleridir. Her bir mevcudda görünen adalet ve mizan ise, Adil ve Kadir isimlerine ayine olan Kitab-ı Mübinin akisleridir. Mevcudat, vücuda gelmeden İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’den müteşekkil olan Levh-i Mahfuz’da ilmi proğram ve geometrik şekil olarak yazıldığı gibi; daire-i ilim denilen Levh-i Mahfuzdan daire-i kudret denilen şu dünyaya geçtiklerinde dahi maddi olarak bilfiil yazılmaktadır. Mevcudat, vücuddan gittiklerinde de o nizam ve mizan, İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübinde muhafaza edildiği gibi; Levh-i Mahfuz’un birer küçük nümuneleri hükmünde olan tohumlarda, çekirdeklerde, nutfelerde, yumurtalarda dahi muhafaza edilmektedir.
İşte tekvini olarak her şeyi vücuda gelmeden, vücuda geldikte ve vücuddan gittikten sonra böyle bir kanuna bağlayıp onda nizam ve intizamı görüp gözeten,
METİN
bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen
ŞERH
Gökte, yerde, karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdi âlî her şeyi kemâl-i intizâm ve mîzan içinde muhafaza edip (bir türlü muhasebe içinde) her şeyin hesabını sorar gibi (neticelerini eleyen) yani bütün ağaçların sahife-i amellerini çekirdeklerinde, bütün nebatatın tarihçe-i hayatlarını tohumlarında intizam ve mizan içinde dercedip, bir sonraki baharda haşredip neşrediyor. Yani bir muhasebeye tabi tutuyor. Demek her şeyin bir hesabı var. O hesaba göre çekirdeği eliyor ağaç yapıyor, ağacı bir daha eliyor meyvenin içindeki çekirdeğinde dercediyor. Bunu da intizam ve mizan ile yapıyor. Tekvini olan bu muhasebeyi Cenab-ı Hak kelamında şöyle izah etmektedir:
وَاَحْصٰى كُلَّ شَىْءٍ عَدَدًا
“(Ve) O Zat-ı Akdes (her bir şeyi adeden sayıp bilmiştir.) Bütün olmuş ve olacak şeyleri birer birer bilmektedir.”1
لَقَدْ اَحْصٰيهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
“(Zat-ı Uluhiyetime yemîn olsun ki; Ellah (c.c) onları ilmiyle kuşatmıştır.) Onlardan hiçbiri Cenab-ı Hak’kın ilm-i muhitinden hariç olamaz. (Ve onları saymakla saymıştır ve hiç bir fert, hesaptan hariç kalmamıştır.) Onların ne kadar şahıslardan ibaret olduklarını, onların bütün fiillerini, günlerini Levh-i Mahfuz’da tesbit buyurmuştur.”2
وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ى اِمَامٍ مُب۪ينٍ
“(Biz herşeyi) dünyaya ve ahirete ait her olayı (pek açık bildiren bir Levh-i Mahfuz’da yazmışızdır.) Bütün o hâdiseler, Cenab-ı Hak’kın ezeli ilmince bilindiği için daha meydana gelmelerinden evvel Levh-i Mahfuz’da yazılmış ve tesbit edilmiş bulunmaktadır.”3
وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا
“(Ve herşeyi) bütün kevni olayları ve insanların teklifi amellerini (bir kitapta saydık.) Muhafaza ettik, Levh-i Mahfuzda veya hafaza meleklerinin sahifelerinde kaydettik.”4
[1] Cin, 72:28.
[2] Meryem, 19:94.
[3] Yâsîn, 36:12.
[4] Nebe’, 78:39.
METİN
bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen
ŞERH
Gökte, yerde, karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdi âlî her şeyi kemâl-i intizâm ve mîzan içinde muhafaza edip (bir türlü muhasebe içinde) her şeyin hesabını sorar gibi (neticelerini eleyen) yani bütün ağaçların sahife-i amellerini çekirdeklerinde, bütün nebatatın tarihçe-i hayatlarını tohumlarında intizam ve mizan içinde dercedip, bir sonraki baharda haşredip neşrediyor. Yani bir muhasebeye tabi tutuyor. Demek her şeyin bir hesabı var. O hesaba göre çekirdeği eliyor ağaç yapıyor, ağacı bir daha eliyor meyvenin içindeki çekirdeğinde dercediyor. Bunu da intizam ve mizan ile yapıyor. Tekvini olan bu muhasebeyi Cenab-ı Hak kelamında şöyle izah etmektedir:
وَاَحْصٰى كُلَّ شَىْءٍ عَدَدًا
“(Ve) O Zat-ı Akdes (her bir şeyi adeden sayıp bilmiştir.) Bütün olmuş ve olacak şeyleri birer birer bilmektedir.”1
لَقَدْ اَحْصٰيهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
“(Zat-ı Uluhiyetime yemîn olsun ki; Ellah (c.c) onları ilmiyle kuşatmıştır.) Onlardan hiçbiri Cenab-ı Hak’kın ilm-i muhitinden hariç olamaz. (Ve onları saymakla saymıştır ve hiç bir fert, hesaptan hariç kalmamıştır.) Onların ne kadar şahıslardan ibaret olduklarını, onların bütün fiillerini, günlerini Levh-i Mahfuz’da tesbit buyurmuştur.”2
وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ى اِمَامٍ مُب۪ينٍ
“(Biz herşeyi) dünyaya ve ahirete ait her olayı (pek açık bildiren bir Levh-i Mahfuz’da yazmışızdır.) Bütün o hâdiseler, Cenab-ı Hak’kın ezeli ilmince bilindiği için daha meydana gelmelerinden evvel Levh-i Mahfuz’da yazılmış ve tesbit edilmiş bulunmaktadır.”3
وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا
“(Ve herşeyi) bütün kevni olayları ve insanların teklifi amellerini (bir kitapta saydık.) Muhafaza ettik, Levh-i Mahfuzda veya hafaza meleklerinin sahifelerinde kaydettik.”4
[1] Cin, 72:28.
[2] Meryem, 19:94.
[3] Yâsîn, 36:12.
[4] Nebe’, 78:39.
METİN
hilafet-i kübrâ gibi bir rütbede,
ŞERH
“İnsan, mahiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasılki hurdebînî bir mikrobdan korkar; ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasılki hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasılki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî Cennet’i dahi müştakâne sever. Elbette böyle bir insanın Ma’bûdu, Rabbi, melcei, halaskârı, maksûdu öyle bir zat olabilir ki, umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrindedir.” 1
(hilafet-i kübrâ gibi bir rütbede,) İnsan, yeryüzünün halifesidir. Çünkü hem her şey, onun emrine verilmiş, ona hizmetkar edilmiştir. Hem de insan, yeryüzünde ahkam-ı İlahiyeyi icra ve tatbik etmekle mükelleftir. Demek insanın hilafet-i kübra gibi bir rütbede olduğu iki manaya gelir:
Birincisi: Yerde ve gökte ne varsa insana hizmetkar olarak verilmiştir. İnsan yeryüzünde tasarruf sahibidir. Bir insan, dünyadaki bütün insanları idare edebilir. Yeryüzünü eker, biçer, kaldırır, bina yapar. İnsanda böyle bir kabiliyet vardır.
İkincisi: İnsan, ahkam-ı İlahiyeyi Ellah namına yeryüzünde icra ve tatbik eden bir memurdur. İnsanlık alemi içinde bu vazifeyi en mükemmel bir surette ifa edenler ise, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberlerdir.
Cenab-ı Hak, insanın bu ali vazifesini ve bu vazifeden dolayı mevcudat-ı âlemi ona musahhar ettiğini gelecek ayet-i kerimelerinde şöyle haber vermektedir:
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّ۪ى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَل۪يفَةً
“Resulüm! Yadet o zamanı ki; Rabbin meleklere hitaben, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım diye buyurdu.” 2
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ى اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلًا
[1] Lem‘alar, 1. Lem‘a, s. 7.
[2] Bakara, 2:30.
METİN
hilafet-i kübrâ gibi bir rütbede,
ŞERH
“İnsan, mahiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasılki hurdebînî bir mikrobdan korkar; ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasılki hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasılki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî Cennet’i dahi müştakâne sever. Elbette böyle bir insanın Ma’bûdu, Rabbi, melcei, halaskârı, maksûdu öyle bir zat olabilir ki, umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrindedir.” 1
(hilafet-i kübrâ gibi bir rütbede,) İnsan, yeryüzünün halifesidir. Çünkü hem her şey, onun emrine verilmiş, ona hizmetkar edilmiştir. Hem de insan, yeryüzünde ahkam-ı İlahiyeyi icra ve tatbik etmekle mükelleftir. Demek insanın hilafet-i kübra gibi bir rütbede olduğu iki manaya gelir:
Birincisi: Yerde ve gökte ne varsa insana hizmetkar olarak verilmiştir. İnsan yeryüzünde tasarruf sahibidir. Bir insan, dünyadaki bütün insanları idare edebilir. Yeryüzünü eker, biçer, kaldırır, bina yapar. İnsanda böyle bir kabiliyet vardır.
İkincisi: İnsan, ahkam-ı İlahiyeyi Ellah namına yeryüzünde icra ve tatbik eden bir memurdur. İnsanlık alemi içinde bu vazifeyi en mükemmel bir surette ifa edenler ise, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberlerdir.
Cenab-ı Hak, insanın bu ali vazifesini ve bu vazifeden dolayı mevcudat-ı âlemi ona musahhar ettiğini gelecek ayet-i kerimelerinde şöyle haber vermektedir:
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّ۪ى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَل۪يفَةً
“Resulüm! Yadet o zamanı ki; Rabbin meleklere hitaben, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım diye buyurdu.” 2
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ى اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلًا
[1] Lem‘alar, 1. Lem‘a, s. 7.
[2] Bakara, 2:30.
METİN
emanet-i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin
ŞERH
“(Zat-ı Uluhiyetime kasem ederim ki; Bîz Adem oğullarını diğer mahlukata karşı üstün kıldık.) Yaradılış bakımından en mükemmel olan insan nev’idir. (Ve onları karada ve denizde) nakil vasıtalarına (yükledik.) Onlar karalarda atlar, develer gibi binekler ile, denizlerde de gemiler vesaire ile diledikleri yerlere giderler. Özellikle insanlar şimdi uçaklar, trenler gibi daha nice mükemmel nakil vasıtalarına kavuşmuşlardır. (Ve onları) Adem oğullarını (leziz ve temiz şeylerden) nefis, tatlı meyvelerden, yiyeceklerden (rızıklandırdık.) Onlar bitkisel ve hayvansal gıdaların en güzellerinden, hoş olanlarından yararlanırlar. (Ve onları mahlûkatımızdan birçokları üzerine fazlasiyle üstün kıldık.) Kendilerine konuşma yeteneği ve akıl kuvveti verdik. İlim ve irfan tahsil etmek kabiliyeti verdik, dünya ve ahiret saadetini kazanmaya vesile olacak bir yetenek ihsan buyurduk.”1
(emanet-i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin) Cenab-ı Hak insanın eline, esma ve sıfatını tanıyıp anlayacak ve âlemin tılsımını açacak “ene” namında bir emanet vermiştir. Gelecek ayet-i kerime, bu emanet-i kübrayı ifade etmektedir:
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Biz belli olan o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik.Yer, gök ve dağlar onu yüklenmekten i’râz ettiler. O emânetin hamlinden korktular. (Çünkü hem hayırda hem şerde kullanma ihtimâli olduğu için, onun şer tarafından korktular. “Belki riâyet edemeyiz.” diye almadılar.) İnsan ise, o emâneti üzerine aldı. İnsan çok zâlim, çok câhildir.”2
Müellif (r.a), bu ayet-i kerimenin tefsiri sadedinde şöyle buyurmuştur:
“Sani-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi’ bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin.” 3
[1] İsrâ, 17:70.
[2] Ahzâb, 33:72.
[3] Sözler, 30. Söz, 1. Maksad, s. 536.
METİN
emanet-i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin
ŞERH
“(Zat-ı Uluhiyetime kasem ederim ki; Bîz Adem oğullarını diğer mahlukata karşı üstün kıldık.) Yaradılış bakımından en mükemmel olan insan nev’idir. (Ve onları karada ve denizde) nakil vasıtalarına (yükledik.) Onlar karalarda atlar, develer gibi binekler ile, denizlerde de gemiler vesaire ile diledikleri yerlere giderler. Özellikle insanlar şimdi uçaklar, trenler gibi daha nice mükemmel nakil vasıtalarına kavuşmuşlardır. (Ve onları) Adem oğullarını (leziz ve temiz şeylerden) nefis, tatlı meyvelerden, yiyeceklerden (rızıklandırdık.) Onlar bitkisel ve hayvansal gıdaların en güzellerinden, hoş olanlarından yararlanırlar. (Ve onları mahlûkatımızdan birçokları üzerine fazlasiyle üstün kıldık.) Kendilerine konuşma yeteneği ve akıl kuvveti verdik. İlim ve irfan tahsil etmek kabiliyeti verdik, dünya ve ahiret saadetini kazanmaya vesile olacak bir yetenek ihsan buyurduk.”1
(emanet-i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin) Cenab-ı Hak insanın eline, esma ve sıfatını tanıyıp anlayacak ve âlemin tılsımını açacak “ene” namında bir emanet vermiştir. Gelecek ayet-i kerime, bu emanet-i kübrayı ifade etmektedir:
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Biz belli olan o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik.Yer, gök ve dağlar onu yüklenmekten i’râz ettiler. O emânetin hamlinden korktular. (Çünkü hem hayırda hem şerde kullanma ihtimâli olduğu için, onun şer tarafından korktular. “Belki riâyet edemeyiz.” diye almadılar.) İnsan ise, o emâneti üzerine aldı. İnsan çok zâlim, çok câhildir.”2
Müellif (r.a), bu ayet-i kerimenin tefsiri sadedinde şöyle buyurmuştur:
“Sani-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi’ bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin.” 3
[1] İsrâ, 17:70.
[2] Ahzâb, 33:72.
[3] Sözler, 30. Söz, 1. Maksad, s. 536.
METİN
adâlet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hâyır, aslâ!..
ŞERH
muttarid görünüyor. İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem fünûnun ittifakiyle ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymetdar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir.
Elbette kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde beşerin herbir ferdi; ayniyle, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir.”1
“İnsanın bir ferdi, başka mahlukatın bir nev’i gibidir. Zira insandaki o nur-u fikir, emellerine, ruhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki, bütün zamanları yutsa doymaz. Zira ondaki o yüksek fikir, insanın mahiyetini ulvî, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemalini gayr-ı mahsur, lezzet ve elemini daimî kılmıştır. Başka nev’lerin ferdleri ise, böyle değildir. Onların mahiyetleri cüz’î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdud, kemalleri mahsur, lezzet ve elemleri ânîdir. Bundan anlaşılıyor ki, insanın bir ferdi, sair mahlukatın bir nev’i hükmündedir. Binaenaleyh, o nev’lerde görünen şu kıyametlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa, efrad-ı insaniye de öyledir.”2
“İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanın bir ferdi, ihata-ı fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs’atiyle bir nevi külliyet kesbeder. Ve keza insanın bir ferdi, hilafet hususunda âlemin eczasıyla şuurca alâkadar olduğundan nebatî olsun hayvanî olsun pek çok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan, nev’i gibidir. Ve bu itibarla insanın bir ferdi nevi’ler sırasına geçer. Binaenaleyh gerek hayvanatın, gerek semeratın nevi’lerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevam ve haşeratta vücuda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da her bir ferdinde câridir.
Hülâsa: Kur’anın âyetleriyle ebna-yı beşer için büyük kıyametin geleceğine kat’î delaletler olduğu gibi, kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle de kıyamet-i kübraya pek kat’î delaletler ve işaretler vardır.”3
İşte böyle bir insanın amelleri ve fiilleri (adâlet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hâyır, aslâ!..) Madem her şeyde nizam ve
[1] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 4. Nota, s. 115.
[2] İşârâtu’l-İ‘câz, s. 55.
[3] Mesnevî-i Nûriyye, Zeylü’l-Habbe, s. 139-140.
METİN
adâlet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hâyır, aslâ!..
ŞERH
muttarid görünüyor. İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem fünûnun ittifakiyle ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymetdar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir.
Elbette kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde beşerin herbir ferdi; ayniyle, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir.”1
“İnsanın bir ferdi, başka mahlukatın bir nev’i gibidir. Zira insandaki o nur-u fikir, emellerine, ruhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki, bütün zamanları yutsa doymaz. Zira ondaki o yüksek fikir, insanın mahiyetini ulvî, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemalini gayr-ı mahsur, lezzet ve elemini daimî kılmıştır. Başka nev’lerin ferdleri ise, böyle değildir. Onların mahiyetleri cüz’î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdud, kemalleri mahsur, lezzet ve elemleri ânîdir. Bundan anlaşılıyor ki, insanın bir ferdi, sair mahlukatın bir nev’i hükmündedir. Binaenaleyh, o nev’lerde görünen şu kıyametlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa, efrad-ı insaniye de öyledir.”2
“İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanın bir ferdi, ihata-ı fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs’atiyle bir nevi külliyet kesbeder. Ve keza insanın bir ferdi, hilafet hususunda âlemin eczasıyla şuurca alâkadar olduğundan nebatî olsun hayvanî olsun pek çok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan, nev’i gibidir. Ve bu itibarla insanın bir ferdi nevi’ler sırasına geçer. Binaenaleyh gerek hayvanatın, gerek semeratın nevi’lerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevam ve haşeratta vücuda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da her bir ferdinde câridir.
Hülâsa: Kur’anın âyetleriyle ebna-yı beşer için büyük kıyametin geleceğine kat’î delaletler olduğu gibi, kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle de kıyamet-i kübraya pek kat’î delaletler ve işaretler vardır.”3
İşte böyle bir insanın amelleri ve fiilleri (adâlet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hâyır, aslâ!..) Madem her şeyde nizam ve
[1] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 4. Nota, s. 115.
[2] İşârâtu’l-İ‘câz, s. 55.
[3] Mesnevî-i Nûriyye, Zeylü’l-Habbe, s. 139-140.
ŞERH
intizam vardır. Şu nizamın vücuduna sebeb olan Hakim isminin tecellisi ile insan, bir mahkeme görecektir. Hem madem her şeyde bir mizan vardır. Şu mizanın vücuduna sebeb olan Adil isminin tecellisiyle insanın bütün amelleri adalet terazisinden geçecek ve ona göre ya mükafat, ya da ceza görecektir. Cenab-ı Hak, kıyamet gününde insanın amellerinin tartılacağını şöyle haber vermektedir:
وَنَضَعُ الْمَوَاز۪ينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَا وَكَفٰى بِنَا حَاسِب۪ينَ
“(Ve biz kıyamet gününde) kulların iyi ve kötü amellerinin derecelerini kendilerine göstermek için (adalet terazileri koyarız da) onlar ile herkesin amel sahifeleri tartılır. Dünyada iken yapmış oldukları amellerinin miktarı, mahiyeti kendilerine gösterilmiş olur. Ellah’ın adaleti tam manasıyla tecelli etmiş bulunur. (Artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez.) Hiçbir kimse iyi amelleri noksan, kötü amelleri ziyade edilmek gibi bir şekilde zulme uğratılmaz, kendilerine layık oldukları mükafat veya ceza tamamen verilir, hayır sahipleri mükâfatlarını görürler, şer sahipleri de cezalarına kavuşurlar. (İsterse) o amel (bir hardal tanesi ağırlığınca olsun,) o da mutlaka göz önüne alınır, mükâfatsız veya cezasız bırakılmaz. (Onu da) o az ameli de meydana (getiririz) onu da tartıya, hesaba tâbi tutarız. (Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.) Evet... Hak Teâlâ Hazretleri her şeyi tam manâsıyla bilir, hiç bir şey onun ilim dairesinden hariç bulunamaz. O’nun adaleti cihanşümuldur, onun üstünde bir adalet düşünülemez.”1
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Cenâb-ı Hakkın adaletinin büyük bir tecellisi olmak üzere, âhiret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları amelleri tartılacaktır. Binaenaleyh ahirette amellerin tartılması haktır, sabittir, vukuu muhakkaktır. Artık bu tartma neticesinde her kimin tartısı ağır gelirse, yani hangisinin iyiliklerine ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse, işte kurtuluşa erenler onlardır.”
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ الَّذينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِايَاتِنَا يَظْلِمُونَ
[1] Enbiyâ, 21:47.
ŞERH
intizam vardır. Şu nizamın vücuduna sebeb olan Hakim isminin tecellisi ile insan, bir mahkeme görecektir. Hem madem her şeyde bir mizan vardır. Şu mizanın vücuduna sebeb olan Adil isminin tecellisiyle insanın bütün amelleri adalet terazisinden geçecek ve ona göre ya mükafat, ya da ceza görecektir. Cenab-ı Hak, kıyamet gününde insanın amellerinin tartılacağını şöyle haber vermektedir:
وَنَضَعُ الْمَوَاز۪ينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَا وَكَفٰى بِنَا حَاسِب۪ينَ
“(Ve biz kıyamet gününde) kulların iyi ve kötü amellerinin derecelerini kendilerine göstermek için (adalet terazileri koyarız da) onlar ile herkesin amel sahifeleri tartılır. Dünyada iken yapmış oldukları amellerinin miktarı, mahiyeti kendilerine gösterilmiş olur. Ellah’ın adaleti tam manasıyla tecelli etmiş bulunur. (Artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez.) Hiçbir kimse iyi amelleri noksan, kötü amelleri ziyade edilmek gibi bir şekilde zulme uğratılmaz, kendilerine layık oldukları mükafat veya ceza tamamen verilir, hayır sahipleri mükâfatlarını görürler, şer sahipleri de cezalarına kavuşurlar. (İsterse) o amel (bir hardal tanesi ağırlığınca olsun,) o da mutlaka göz önüne alınır, mükâfatsız veya cezasız bırakılmaz. (Onu da) o az ameli de meydana (getiririz) onu da tartıya, hesaba tâbi tutarız. (Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.) Evet... Hak Teâlâ Hazretleri her şeyi tam manâsıyla bilir, hiç bir şey onun ilim dairesinden hariç bulunamaz. O’nun adaleti cihanşümuldur, onun üstünde bir adalet düşünülemez.”1
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Cenâb-ı Hakkın adaletinin büyük bir tecellisi olmak üzere, âhiret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları amelleri tartılacaktır. Binaenaleyh ahirette amellerin tartılması haktır, sabittir, vukuu muhakkaktır. Artık bu tartma neticesinde her kimin tartısı ağır gelirse, yani hangisinin iyiliklerine ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse, işte kurtuluşa erenler onlardır.”
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ الَّذينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِايَاتِنَا يَظْلِمُونَ
[1] Enbiyâ, 21:47.
METİN
Çünki görüyoruz her masnu’ vücudunda, gâyet muntâzam ve mevzun yaratılıyor. Hem hayatı müddetince değiştirdiği sûretler dahi, birer intizâmlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizâm tahtındadır.
ŞERH
Bir şeyde nizamın bulunması ilim ve hikmete, mizanın bulunması ise irade ve kudrete delalet eder. Nizam, ilim ve hikmetin; mizan ise irade ve kudretin tezahürüdür, tabir-i diğerle nizam; ilim ve hikmetin, mizan ise, adalet ve kudretin tezahürüdür.
Evet, her bahar mevsiminde vücuda gelen nebatat taifelerinin tarihçe-i hayatlarını, sahaif-i a’mallerini ve fihriste-i cihazatını nizam ve mizan ile yani ilmi proğramlarını ve geometrik şekillerini muhafaza eden ve ikinci baharda neşretmek üzere çekirdek ve tohumlarında dercetmek, nihayetsiz bir ilim ve hikmetin, nihayetsiz bir irade ve kudretin tezahürüdür. (Çünki görüyoruz her masnu’ vücudunda, gâyet muntâzam ve mevzun yaratılıyor.) Mevcudatta görünen intizam, Alîm ve Hakim isminin tecellisinden geliyor. Mizan ise, Mürid ve Kadir isimlerinin tecellisinden geliyor. Cenab-ı Hak, ilim ve hikmetiyle, irade ve kudretiyle her şey için bir kanun ve mizan tesbit etmiştir. O kanun ve mizan ile o şeyin aslını, faslını ve neslini muhafaza ediyor. Mesela; boyu uzun olan bir adamın çocuklarının da uzun olması gibi. Hem mesela; her bir insanın menisi içerisinde o insanın mizaç ve karekteri mündemiçtir. Bu mizaç ve karekter, nesilden nesle geçtiği gözle müşahede edilmektedir. Mesela; sert mizaçlı olan bir insanın neslinin de sert olması gibi. İstisnalar kaideyi bozmaz. Her mevcut, hem muntazamdır, yani belli bir kanuna tabidir. Hem de mevzundur, yani ölçülü olarak vücuda gelir. Mesela, herhangi bir elmayı nazara al. O elmanın, hem belli bir kanuna tabi olduğunu görürsün, hem de belli bir ölçüye sahib olduğunu müşahede edersin. Elmanın nizam ve mizanı armudun nizam ve mizanına benzemez. Hem kanunu değişiktir; tadı, rengi gibi. Hem de şekli ve fiziki yapısı değişiktir.
(Hem hayatı müddetince değiştirdiği sûretler dahi, birer intizâmlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizâm tahtındadır.) Mesela; insanın hayatında değiştirdiği bütün şekiller ve suretler bir kanuna tabidir. İnsanın hayatı boyunca değiştirdiği suretler bir kanuna tabi olduğu gibi, heyet-i mecmuası da bir intizam tahtındadır, yani bir kanun içerisindedir. O insanın doğumundan ölümüne kadar fıtratı değişmediği halde teferruatta mesela; şekil ve suretlerde
METİN
Çünki görüyoruz her masnu’ vücudunda, gâyet muntâzam ve mevzun yaratılıyor. Hem hayatı müddetince değiştirdiği sûretler dahi, birer intizâmlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizâm tahtındadır.
ŞERH
Bir şeyde nizamın bulunması ilim ve hikmete, mizanın bulunması ise irade ve kudrete delalet eder. Nizam, ilim ve hikmetin; mizan ise irade ve kudretin tezahürüdür, tabir-i diğerle nizam; ilim ve hikmetin, mizan ise, adalet ve kudretin tezahürüdür.
Evet, her bahar mevsiminde vücuda gelen nebatat taifelerinin tarihçe-i hayatlarını, sahaif-i a’mallerini ve fihriste-i cihazatını nizam ve mizan ile yani ilmi proğramlarını ve geometrik şekillerini muhafaza eden ve ikinci baharda neşretmek üzere çekirdek ve tohumlarında dercetmek, nihayetsiz bir ilim ve hikmetin, nihayetsiz bir irade ve kudretin tezahürüdür. (Çünki görüyoruz her masnu’ vücudunda, gâyet muntâzam ve mevzun yaratılıyor.) Mevcudatta görünen intizam, Alîm ve Hakim isminin tecellisinden geliyor. Mizan ise, Mürid ve Kadir isimlerinin tecellisinden geliyor. Cenab-ı Hak, ilim ve hikmetiyle, irade ve kudretiyle her şey için bir kanun ve mizan tesbit etmiştir. O kanun ve mizan ile o şeyin aslını, faslını ve neslini muhafaza ediyor. Mesela; boyu uzun olan bir adamın çocuklarının da uzun olması gibi. Hem mesela; her bir insanın menisi içerisinde o insanın mizaç ve karekteri mündemiçtir. Bu mizaç ve karekter, nesilden nesle geçtiği gözle müşahede edilmektedir. Mesela; sert mizaçlı olan bir insanın neslinin de sert olması gibi. İstisnalar kaideyi bozmaz. Her mevcut, hem muntazamdır, yani belli bir kanuna tabidir. Hem de mevzundur, yani ölçülü olarak vücuda gelir. Mesela, herhangi bir elmayı nazara al. O elmanın, hem belli bir kanuna tabi olduğunu görürsün, hem de belli bir ölçüye sahib olduğunu müşahede edersin. Elmanın nizam ve mizanı armudun nizam ve mizanına benzemez. Hem kanunu değişiktir; tadı, rengi gibi. Hem de şekli ve fiziki yapısı değişiktir.
(Hem hayatı müddetince değiştirdiği sûretler dahi, birer intizâmlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizâm tahtındadır.) Mesela; insanın hayatında değiştirdiği bütün şekiller ve suretler bir kanuna tabidir. İnsanın hayatı boyunca değiştirdiği suretler bir kanuna tabi olduğu gibi, heyet-i mecmuası da bir intizam tahtındadır, yani bir kanun içerisindedir. O insanın doğumundan ölümüne kadar fıtratı değişmediği halde teferruatta mesela; şekil ve suretlerde
METİN
Zîra görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehâdetten göçüp giden herşeyin Hafîz-i Zülcelâl, birçok sûretlerini elvâh-ı mahfûza hükmünde olanHaşiye hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyînelerde hıfzedip,
Haşiye Yedinci Suretin hâşiyesine bak.
ŞERH
devamlı değişiklik oluyor. Bütün değişen o şekil ve suretler, yanyana getirilip bir şahs-ı manevi teşkil olunsa, o şahs-ı manevinin de aynı kanuna sahip olduğu görülecektir. İşte bir insanın dakika ve saniye olarak değiştirdiği suretlerin hepsi intizamlı olduğu gibi, o insanın doğumundan vefatına kadar değiştirdiği suretlerin mecmuu da bir intizama tabidir, yani o şahs-ı manevi de kaderi bir nüshadır. Maddi suretler ve şekiller, Adil isminin tecellisinden gelmektedir. O suretler intizamla değişiyor, kanun dairesinde tebeddül ve teğayyür ediyor.
Bir insan anasından doğduğu andan ölene kadar pek çok şekil değiştiriyor. Fakat asıl sureti mahfuzdur. Her insanın her senede iki defa et kısmı değişiyor, beş-altı senede bir defa da kemikle beraber bütün vücudunun zerreleri değişiyor. İnsanın bütün zerratı beş-altı senede bir değiştiği halde, anasından doğarken asıl sureti neyse o suret, ölünceye kadar mahfuz kalıyor. Gelen zerreler o şekil ve surete riayet ediyor. Sanki o insanın vücudu bir kalıptır, zerreler izn-i İlahi ile o kalıba girip işlerler. Vücuda giren zerrelerin akıl ve şuuru mu var ki; vücudun o nizam ve mizanına riayet etsin? Haşa ve kella! Demek bir Alim-i Hakim, bir Mürid-i Kadir var ki; o zerrat, O’nun emir ve iradesiyle hareket eder. İnsan, en akıllı ve şuurlu bir varlık olduğu halde, o dahi vücudunda olup biten bu faaliyetten haberi olmuyor.
(Zîra görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehâdetten göçüp giden herşeyin Hafîz-i Zülcelâl, birçok sûretlerini elvâh-ı mahfûza hükmünde olanHaşiye hâfızalarda) Mesela; insanın hafızası, aynen Levh-i Mahfuz’a benziyor. Bu geçen baharın bütün suretleri, bir insanın hafızasına girer. Orada zaptedilir, yok olmaz. (ve bir türlü misâlî âyînelerde hıfzedip,) Müellif (r.a), bu cümlede geçen “misali ayineler” tabiriyle hava, su, toprak ve benzeri mahlukatı kastediyor. Zira mevcudatın suretleri bu misali ayinelere
HAŞİYE__________
Yedinci Suretin hâşiyesine bak.
METİN
Zîra görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehâdetten göçüp giden herşeyin Hafîz-i Zülcelâl, birçok sûretlerini elvâh-ı mahfûza hükmünde olanHaşiye hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyînelerde hıfzedip,
Haşiye Yedinci Suretin hâşiyesine bak.
ŞERH
devamlı değişiklik oluyor. Bütün değişen o şekil ve suretler, yanyana getirilip bir şahs-ı manevi teşkil olunsa, o şahs-ı manevinin de aynı kanuna sahip olduğu görülecektir. İşte bir insanın dakika ve saniye olarak değiştirdiği suretlerin hepsi intizamlı olduğu gibi, o insanın doğumundan vefatına kadar değiştirdiği suretlerin mecmuu da bir intizama tabidir, yani o şahs-ı manevi de kaderi bir nüshadır. Maddi suretler ve şekiller, Adil isminin tecellisinden gelmektedir. O suretler intizamla değişiyor, kanun dairesinde tebeddül ve teğayyür ediyor.
Bir insan anasından doğduğu andan ölene kadar pek çok şekil değiştiriyor. Fakat asıl sureti mahfuzdur. Her insanın her senede iki defa et kısmı değişiyor, beş-altı senede bir defa da kemikle beraber bütün vücudunun zerreleri değişiyor. İnsanın bütün zerratı beş-altı senede bir değiştiği halde, anasından doğarken asıl sureti neyse o suret, ölünceye kadar mahfuz kalıyor. Gelen zerreler o şekil ve surete riayet ediyor. Sanki o insanın vücudu bir kalıptır, zerreler izn-i İlahi ile o kalıba girip işlerler. Vücuda giren zerrelerin akıl ve şuuru mu var ki; vücudun o nizam ve mizanına riayet etsin? Haşa ve kella! Demek bir Alim-i Hakim, bir Mürid-i Kadir var ki; o zerrat, O’nun emir ve iradesiyle hareket eder. İnsan, en akıllı ve şuurlu bir varlık olduğu halde, o dahi vücudunda olup biten bu faaliyetten haberi olmuyor.
(Zîra görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehâdetten göçüp giden herşeyin Hafîz-i Zülcelâl, birçok sûretlerini elvâh-ı mahfûza hükmünde olanHaşiye hâfızalarda) Mesela; insanın hafızası, aynen Levh-i Mahfuz’a benziyor. Bu geçen baharın bütün suretleri, bir insanın hafızasına girer. Orada zaptedilir, yok olmaz. (ve bir türlü misâlî âyînelerde hıfzedip,) Müellif (r.a), bu cümlede geçen “misali ayineler” tabiriyle hava, su, toprak ve benzeri mahlukatı kastediyor. Zira mevcudatın suretleri bu misali ayinelere
HAŞİYE__________
Yedinci Suretin hâşiyesine bak.
ŞERH
4) Dinleyenlerin hafızalarında yerleşir.
5) Levh-i Mahfuz’da kaydedilir.
6) Kiramen Katibin denilen insanın amellerini yazan melekler tarafından sahife-i a’maline yazılır.
7) O gıybet, Alem-i Misal’de bir laşe şeklinde temessül eder.
8) Cehennemde zakkum-u Cehennem şeklinde temessül eder.
9) Alem-i ervahta ve alem-i ruhaniyette temessül eder. O gıybet çirkin bir manzara olur, bütün ruhlar ve ruhaniler o çirkin manzarayı seyretmek suretiyle sahibinden nefret ederler.
Müellif (r.a), küre-i arzın hadsiz mahlukatının netâic-i a’malleri ve cin ve insin semerat-ı ef’alleri, avalim-i ulviyede temessül ettiğini şöyle ifade buyurmaktadır:
“Evet âlem-i süflînin mânevî tezgâhları ve küllî kanunları, avalim-i ulviyededir. Ve mahşer-i masnuat olan küre-i arzın hadsiz mahlukatının netâic-i a’malleri ve cin ve insin semerat-ı ef’alleri, yine avalim-i ulviyede temessül eder. Hattâ hasenat Cennet’in meyveleri sûretine, seyyiat ise Cehennem’in zakkumları şekline girdikleri, pek çok emarat ve pekçok rivayatın şehadeti ile ve hikmet-i kâinatın ve ism-i Hakîm’in iktizasıyla beraber, Kur’an-ı Hakîm’in işaratı gösteriyor.
Yerdeki tesbihat ve tahmidat, o Cennet’in meyveleri Sûretinde (Muhbir-i Sadık’ın ihbarı ile) temessül ettiği sabittir. İşte bu üç nokta gösteriyorlar ki: Yerde olan netâic ve semeratın mahzenleri oralardadır ve mahsulâtı o tarafa gider.
Deme ki: Havaî bir “Elhamdülillah” kelimem, nasıl mücessem bir meyve-i Cennet olur?
Çünki sen gündüz uyanık iken güzel bir söz söylersin; bâzan rü’yada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı bir şey sûretinde yutarsın. Bir gıybet etsen, murdar bir et sûretinde sana yedirirler. Öyle ise, şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin; meyveler sûretinde uyanık âlemi olan âlem-i âhirette yersin ve yemesini istib’ad etmemelisin.”1
Demek insan, burada başka bir alem hesabına çalışıyor, belki çalıştırılıyor.
[1] Sözler, 31. Söz, 3. Esâs, s. 580.
ŞERH
4) Dinleyenlerin hafızalarında yerleşir.
5) Levh-i Mahfuz’da kaydedilir.
6) Kiramen Katibin denilen insanın amellerini yazan melekler tarafından sahife-i a’maline yazılır.
7) O gıybet, Alem-i Misal’de bir laşe şeklinde temessül eder.
8) Cehennemde zakkum-u Cehennem şeklinde temessül eder.
9) Alem-i ervahta ve alem-i ruhaniyette temessül eder. O gıybet çirkin bir manzara olur, bütün ruhlar ve ruhaniler o çirkin manzarayı seyretmek suretiyle sahibinden nefret ederler.
Müellif (r.a), küre-i arzın hadsiz mahlukatının netâic-i a’malleri ve cin ve insin semerat-ı ef’alleri, avalim-i ulviyede temessül ettiğini şöyle ifade buyurmaktadır:
“Evet âlem-i süflînin mânevî tezgâhları ve küllî kanunları, avalim-i ulviyededir. Ve mahşer-i masnuat olan küre-i arzın hadsiz mahlukatının netâic-i a’malleri ve cin ve insin semerat-ı ef’alleri, yine avalim-i ulviyede temessül eder. Hattâ hasenat Cennet’in meyveleri sûretine, seyyiat ise Cehennem’in zakkumları şekline girdikleri, pek çok emarat ve pekçok rivayatın şehadeti ile ve hikmet-i kâinatın ve ism-i Hakîm’in iktizasıyla beraber, Kur’an-ı Hakîm’in işaratı gösteriyor.
Yerdeki tesbihat ve tahmidat, o Cennet’in meyveleri Sûretinde (Muhbir-i Sadık’ın ihbarı ile) temessül ettiği sabittir. İşte bu üç nokta gösteriyorlar ki: Yerde olan netâic ve semeratın mahzenleri oralardadır ve mahsulâtı o tarafa gider.
Deme ki: Havaî bir “Elhamdülillah” kelimem, nasıl mücessem bir meyve-i Cennet olur?
Çünki sen gündüz uyanık iken güzel bir söz söylersin; bâzan rü’yada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı bir şey sûretinde yutarsın. Bir gıybet etsen, murdar bir et sûretinde sana yedirirler. Öyle ise, şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin; meyveler sûretinde uyanık âlemi olan âlem-i âhirette yersin ve yemesini istib’ad etmemelisin.”1
Demek insan, burada başka bir alem hesabına çalışıyor, belki çalıştırılıyor.
[1] Sözler, 31. Söz, 3. Esâs, s. 580.
METİN
Acaba geçici, âdi, bekasız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse, âlem-i gâybda, âlem-i âhirette, rubûbiyyet-i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle, ehemmiyetle zabtedilmemesi kabil midir? Hayır ve asla!
Evet şu hafîziyetin bu sûrette tecellisinden anlaşılıyor ki: Şu mevcûdâtın Mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem hâkimiyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder.
ŞERH
temas eden fiilleri yoktur. Bu nedenle onların nevlerinin ibkası kafidir. İnsanın amelleri ise, Rububiyet-i ammeye temas ettiği için, ferdin ibkası lazımdır. Demek insanın bir ferdi, sair nebatat ve hayvanatın bir nev’i hükmündedir.
(Acaba geçici, âdi, bekasız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse, âlem-i gâybda,) hem âlem-i berzahta, hem âlem-i misalde, hem Levh-i Mahfuzda insanın amelleri netice veriyor. (âlem-i âhirette,) seyredilmek üzere hem o amellerin şekil ve sureti gidiyor, hem de o ameller ya meyve-i Cennet, ya da zakkum-u Cehennem suretini alıyor. (âlem-i ervâhta) zira ruhlar bakidir. Onlara birer manzara oluyor. (rubûbiyyet-i âmmede) yani bütün kâinata karşı sorumluluk itibarıyla esma ve sıfat-ı ilahiyyeye karşı (mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle, ehemmiyetle zabtedilmemesi kabil midir? Hayır ve asla!) Nev’lerin amelleri böyle zaptedilirse, bu kadar ehemmiyeti haiz olan insanın amelleri de elbette zaptedilecektir. Çünkü insanın, Cenab-ı Hakkın esmasına karşı sorumluluğu bulunduğu için vazifesi gayet ağırdır.
Müellif (r.a), buraya kadar kainatta tezahür eden “hıfz” fiilini izah etti. Buradan itibaren de alemde tezahür eden “hafîziyet” fiilinden bahsetmektedir. Şöyle ki:
(Evet şu hafîziyetin bu sûrette tecellisinden anlaşılıyor ki: Şu mevcûdâtın Mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına) zaptedilmesine (büyük bir ihtimamı var.) Büyük bir ehemmiyet veriyor. (Hem hâkimiyet vazifesinde) kâinata hükmetmek noktasında (nihayet derecede dikkat eder.) Hâkimiyet üç manayı ihtiva etmektedir.
1. Kâinatta her şeye bir kanun koyup ona göre her şeyi idare etmek,
2. Kâinattaki mevcudatı san’atlı yapmak,
3. Mevcudat-ı alem arasında hakemlik yapıp her hak sahibine hakkını vermektir.
METİN
Acaba geçici, âdi, bekasız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse, âlem-i gâybda, âlem-i âhirette, rubûbiyyet-i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle, ehemmiyetle zabtedilmemesi kabil midir? Hayır ve asla!
Evet şu hafîziyetin bu sûrette tecellisinden anlaşılıyor ki: Şu mevcûdâtın Mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem hâkimiyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder.
ŞERH
temas eden fiilleri yoktur. Bu nedenle onların nevlerinin ibkası kafidir. İnsanın amelleri ise, Rububiyet-i ammeye temas ettiği için, ferdin ibkası lazımdır. Demek insanın bir ferdi, sair nebatat ve hayvanatın bir nev’i hükmündedir.
(Acaba geçici, âdi, bekasız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse, âlem-i gâybda,) hem âlem-i berzahta, hem âlem-i misalde, hem Levh-i Mahfuzda insanın amelleri netice veriyor. (âlem-i âhirette,) seyredilmek üzere hem o amellerin şekil ve sureti gidiyor, hem de o ameller ya meyve-i Cennet, ya da zakkum-u Cehennem suretini alıyor. (âlem-i ervâhta) zira ruhlar bakidir. Onlara birer manzara oluyor. (rubûbiyyet-i âmmede) yani bütün kâinata karşı sorumluluk itibarıyla esma ve sıfat-ı ilahiyyeye karşı (mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle, ehemmiyetle zabtedilmemesi kabil midir? Hayır ve asla!) Nev’lerin amelleri böyle zaptedilirse, bu kadar ehemmiyeti haiz olan insanın amelleri de elbette zaptedilecektir. Çünkü insanın, Cenab-ı Hakkın esmasına karşı sorumluluğu bulunduğu için vazifesi gayet ağırdır.
Müellif (r.a), buraya kadar kainatta tezahür eden “hıfz” fiilini izah etti. Buradan itibaren de alemde tezahür eden “hafîziyet” fiilinden bahsetmektedir. Şöyle ki:
(Evet şu hafîziyetin bu sûrette tecellisinden anlaşılıyor ki: Şu mevcûdâtın Mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına) zaptedilmesine (büyük bir ihtimamı var.) Büyük bir ehemmiyet veriyor. (Hem hâkimiyet vazifesinde) kâinata hükmetmek noktasında (nihayet derecede dikkat eder.) Hâkimiyet üç manayı ihtiva etmektedir.
1. Kâinatta her şeye bir kanun koyup ona göre her şeyi idare etmek,
2. Kâinattaki mevcudatı san’atlı yapmak,
3. Mevcudat-ı alem arasında hakemlik yapıp her hak sahibine hakkını vermektir.
METİN
Hem Rububiyyet-i Saltanatında gâyet ihtimamı gözetir.
ŞERH
Metinde geçen “hâkimiyet” kelimesi her ne kadar mezkur üç manayı ihtiva ediyorsa da; hafiziyet fiilinde üçüncü mana asıldır. Hıfz fiilinde ise birinci ve ikinci manalar esastır. Kâinata kanun koyup o kanunlara göre hüküm vermek suretiyle mevcudatın arasında hakemlik yapmak için gayet derecede dikkat edecek ki sonra her hak sahibinin hakkını verebilsin. (Hem Rububiyyet-i Saltanatında gâyet ihtimamı gözetir.) Yani şu kâinatın Sanii Sultan’dır. Bütün kâinatı tek başına bizzat O idare eder. Her şeyi tasallutu altına almış, onlara hükmeder. Saltanat; bütün kâinatın birtek zatın tasallut ve tasarrufu altına girmesi demektir. Hem o saltanat, rububiyyet derecesindedir. Yani hem Sultandır, hem de herşeyi bizzat O idare eder. Rububiyyet, herşeyi bizzat yavaş yavaş kemale kavuşturmak demektir. Saltanat, kâinat çapında bütün mevcudata musallat olma, emri altında çalıştırma haletidir. Dünya usulünde sultan bir olur, fakat memurları rububiyyetinde onun şeriki sayılırlar. Cenab-ı Hakkın saltanatı ise Rububiyyet derecesindedir. Yani saltanatında bir olduğu gibi; rububiyetinde de birdir. Her şeyi bizzat kendisi terbiye ve idare eder. O halde melaike ve esbab, saltanat-ı rububiyetinde icraatçı değillerdir. Zat-ı Akdes, saltanatını icra ederken gayet ihtimamı gözetir. Yani birisinin hakkı, diğerine geçmesin diye gayet derecede ehemmiyet verir. Bu ise, her şeyin hıfz ve zaptını ister.
Hulasa: Şu âlemin sahibi hem Malik’tir. Teşbihte hata olmasın, bir nevi mülkiye amiri gibi şu dünya memleketini idare eder. Hem Hâkim’dir. Hakimiyyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder. Hâkimiyetini icra ederken, yani koyduğu kanunları tatbik ederken, ileride mevcudat arasında hüküm verdiğinde mutlaka dikkat edecek ki; zulüm olmasın, kimsenin hakkı kimseye geçmesin. Hem O’nun saltanatı, rububiyet derecesindedir. Her şeyin idare ve tedbiri O’nun elindedir.
Demek üç mesele-i mühimme var:
1. Şu kâinatın bir Maliki vardır.
2. O Zat, Hâkimdir.
3. Saltanatı, rububiyyet derecesindedir.
METİN
Hem Rububiyyet-i Saltanatında gâyet ihtimamı gözetir.
ŞERH
Metinde geçen “hâkimiyet” kelimesi her ne kadar mezkur üç manayı ihtiva ediyorsa da; hafiziyet fiilinde üçüncü mana asıldır. Hıfz fiilinde ise birinci ve ikinci manalar esastır. Kâinata kanun koyup o kanunlara göre hüküm vermek suretiyle mevcudatın arasında hakemlik yapmak için gayet derecede dikkat edecek ki sonra her hak sahibinin hakkını verebilsin. (Hem Rububiyyet-i Saltanatında gâyet ihtimamı gözetir.) Yani şu kâinatın Sanii Sultan’dır. Bütün kâinatı tek başına bizzat O idare eder. Her şeyi tasallutu altına almış, onlara hükmeder. Saltanat; bütün kâinatın birtek zatın tasallut ve tasarrufu altına girmesi demektir. Hem o saltanat, rububiyyet derecesindedir. Yani hem Sultandır, hem de herşeyi bizzat O idare eder. Rububiyyet, herşeyi bizzat yavaş yavaş kemale kavuşturmak demektir. Saltanat, kâinat çapında bütün mevcudata musallat olma, emri altında çalıştırma haletidir. Dünya usulünde sultan bir olur, fakat memurları rububiyyetinde onun şeriki sayılırlar. Cenab-ı Hakkın saltanatı ise Rububiyyet derecesindedir. Yani saltanatında bir olduğu gibi; rububiyetinde de birdir. Her şeyi bizzat kendisi terbiye ve idare eder. O halde melaike ve esbab, saltanat-ı rububiyetinde icraatçı değillerdir. Zat-ı Akdes, saltanatını icra ederken gayet ihtimamı gözetir. Yani birisinin hakkı, diğerine geçmesin diye gayet derecede ehemmiyet verir. Bu ise, her şeyin hıfz ve zaptını ister.
Hulasa: Şu âlemin sahibi hem Malik’tir. Teşbihte hata olmasın, bir nevi mülkiye amiri gibi şu dünya memleketini idare eder. Hem Hâkim’dir. Hakimiyyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder. Hâkimiyetini icra ederken, yani koyduğu kanunları tatbik ederken, ileride mevcudat arasında hüküm verdiğinde mutlaka dikkat edecek ki; zulüm olmasın, kimsenin hakkı kimseye geçmesin. Hem O’nun saltanatı, rububiyet derecesindedir. Her şeyin idare ve tedbiri O’nun elindedir.
Demek üç mesele-i mühimme var:
1. Şu kâinatın bir Maliki vardır.
2. O Zat, Hâkimdir.
3. Saltanatı, rububiyyet derecesindedir.
ŞERH
tesbit etmiş.) Herkesin en küçük, en basit bir ameli dahi, meselâ; tebessümü, birisine merhamet veya düşmanlık gözüyle bakmış olması bile o kitapta tesbit edilmiştir. (Ve) o mahşere sevk olunanlar, dünyada iken (yapmış oldukları şeyleri) iyi ve kötü bütün amelleri, o kitapda (hazır) yazılmış, tesbit edilmiş (buldular.) Haklarında ilâhî delil, ilâhî adalet bu şekilde tecelli etmiş olacaktır. (Ve Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.) Herkese hak ettiğine göre muamele eder. Salih ibadını fazlıyla ilâhî lütuflarına nail buyurur. Kâfir ve günahkâr olanları da hakettikleri azaplara kavuşturur.”1
وَكُلُّ شَىْءٍ فَعَلُوهُ فِى الزُّبُرِ
“(Ve) bütün kullar (her ne yapmış ise defterlerdedir.) Hafaza meleklerinin kaydedip yazdıkları kitaplarında veya Levh-i Mahfuz’da kayıtlı bulunmaktadır.”
وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ
“(Ve her bir küçük ve büyük) şey, mahlûkatın yaradılışları, amelleri, ecelleri (yazılmıştır.) Levh-i Mahfuz’da tamamen kaydedilmiştir. Hiçbir şey gizli kalamaz.”2
Gelecek âyet-i kerimeler, bütün insanların kıyamet gününde hesaba tâbi olup dünyadaki amellerinin kendilerine bildirileceğini ihtar ediyor. Amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan zâtların zevk ve ferahlık içinde kalacaklarını ve onların bu hesap gününün geleceğine inanmış olduklarını bildiriyor. Artık onların meyveleri pek bolca olan yüksek bağlar ve bostanlarda tam bir zevk ile yaşayacaklarını müjdeliyor. Ve kendilerine dünyadaki amellerinin mükâfatı olmak üzere kemâl-i afiyetle bol bol nİmetlenmeleri emrolunacağı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
“Ey insanlar! (O gün) o kıyamet gününde hesap için Ellahü Teâlâ’nın manevî huzuruna (arz olunacaksınız.) Dünyadaki amellerinizin neticesini size bildirmek için hakkınızda böyle bir muamele yapılacaktır. Artık o gün (sizde hiç bir gizli şey, gizli kalmaz.) O gün, dünyadayken işlemiş olduğunuz hiçbir fiil ve tavrınız gizli kalmayarak ortaya çıkar. Ellah (c.c),
[1] Kehf, 18:49.
[2] Kamer, 54:52-53.
ŞERH
tesbit etmiş.) Herkesin en küçük, en basit bir ameli dahi, meselâ; tebessümü, birisine merhamet veya düşmanlık gözüyle bakmış olması bile o kitapta tesbit edilmiştir. (Ve) o mahşere sevk olunanlar, dünyada iken (yapmış oldukları şeyleri) iyi ve kötü bütün amelleri, o kitapda (hazır) yazılmış, tesbit edilmiş (buldular.) Haklarında ilâhî delil, ilâhî adalet bu şekilde tecelli etmiş olacaktır. (Ve Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.) Herkese hak ettiğine göre muamele eder. Salih ibadını fazlıyla ilâhî lütuflarına nail buyurur. Kâfir ve günahkâr olanları da hakettikleri azaplara kavuşturur.”1
وَكُلُّ شَىْءٍ فَعَلُوهُ فِى الزُّبُرِ
“(Ve) bütün kullar (her ne yapmış ise defterlerdedir.) Hafaza meleklerinin kaydedip yazdıkları kitaplarında veya Levh-i Mahfuz’da kayıtlı bulunmaktadır.”
وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ
“(Ve her bir küçük ve büyük) şey, mahlûkatın yaradılışları, amelleri, ecelleri (yazılmıştır.) Levh-i Mahfuz’da tamamen kaydedilmiştir. Hiçbir şey gizli kalamaz.”2
Gelecek âyet-i kerimeler, bütün insanların kıyamet gününde hesaba tâbi olup dünyadaki amellerinin kendilerine bildirileceğini ihtar ediyor. Amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan zâtların zevk ve ferahlık içinde kalacaklarını ve onların bu hesap gününün geleceğine inanmış olduklarını bildiriyor. Artık onların meyveleri pek bolca olan yüksek bağlar ve bostanlarda tam bir zevk ile yaşayacaklarını müjdeliyor. Ve kendilerine dünyadaki amellerinin mükâfatı olmak üzere kemâl-i afiyetle bol bol nİmetlenmeleri emrolunacağı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
“Ey insanlar! (O gün) o kıyamet gününde hesap için Ellahü Teâlâ’nın manevî huzuruna (arz olunacaksınız.) Dünyadaki amellerinizin neticesini size bildirmek için hakkınızda böyle bir muamele yapılacaktır. Artık o gün (sizde hiç bir gizli şey, gizli kalmaz.) O gün, dünyadayken işlemiş olduğunuz hiçbir fiil ve tavrınız gizli kalmayarak ortaya çıkar. Ellah (c.c),
[1] Kehf, 18:49.
[2] Kamer, 54:52-53.
ŞERH
kullarının bütün amel ve fikirlerini tamamen bildiği halde, kullarını böyle bir hesaba tâbi tutması, ilâhî adaletinin tecellîsi içindir ve herkesin yaptıklarını göstererek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaması içindir.”
فَاَمَّا مَنْ اُوتِىَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُا كِتَابِيَهْ
“(Artık) o hesap gününde (kime ki, kitabı sağ tarafından verilmiş ise,) o kimse, kendisinin kurtuluşa erenlerden olduğunu anlamış bulunur. Tam bir zevk ve ferahlık ile (der ki: Alınız kitabımı okuyunuz.)”
اِنّ۪ى ظَنَنْتُ اَنّ۪ى مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ
“(Şüphe yok, ben kesin olarak inanmıştım,) daha dünyada iken yakin-i ilmi ile bilmiştim ki; (ben muhakkak hesabıma uğrayacağım.) Kıyamet haktır. Hesap ve kitap vardır, diye kat’i iman etmiştim. İşte o imanımın neticesi olarak, bugün böyle kolay bir hesap ile ilâhî lütuflara nail oldum.”
فَهُوَ ف۪ى ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍ
“(Artık bu kimse) o kitabı sağ tarafından verilen mes’ud zât (hoşnut,) vaziyetinden razı, çok memnun (olduğu bir yaşayıştadır.) Onun nail olduğu bu nİmet; ebedîdir. Her türlü zahmetten, külfetten uzaktır. Sahibini sürekli olarak zevklendirir. Ferahlığa garkedecek bir mahiyettedir.”
ف۪ى جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
“(Bir yüksek Cennet içindedir.) Mekân itibarı ile pek yüce bir cennet içinde zevk edip durmaktadır.”
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ
“Öyle ki; o Cennetin, o bağ ve bahçelerin (toplanacak meyveleri pek yakındır.) Pek lezîz ve pek latîf olan Cennet meyveleri kolaylıkla elde edilecek bir vaziyettedir. Sahibi onlardan bol bol yer, lezzet alır, ferahlıklar içinde yaşar durur.”
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪يًا بِمَا اَسْلَفْتُمْ فِى الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ
“Artık bunun gibi kurtuluşa eren zâtlara Ellah tarafından en büyük bir iltifat olmak üzere hitap edilerek buyrulur ki: Ey Cennete girmiş olan kullarım! Bu Cennetlerde (afiyetle) güzel ve lezîz şeylerden (yiyin ve için) zevk alın. Bütün bu nimetler, size (geçmiş günlerde) dünya âleminde (takdim etmiş olduğunuz şeylerin) güzel amellerin ve
ŞERH
kullarının bütün amel ve fikirlerini tamamen bildiği halde, kullarını böyle bir hesaba tâbi tutması, ilâhî adaletinin tecellîsi içindir ve herkesin yaptıklarını göstererek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaması içindir.”
فَاَمَّا مَنْ اُوتِىَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُا كِتَابِيَهْ
“(Artık) o hesap gününde (kime ki, kitabı sağ tarafından verilmiş ise,) o kimse, kendisinin kurtuluşa erenlerden olduğunu anlamış bulunur. Tam bir zevk ve ferahlık ile (der ki: Alınız kitabımı okuyunuz.)”
اِنّ۪ى ظَنَنْتُ اَنّ۪ى مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ
“(Şüphe yok, ben kesin olarak inanmıştım,) daha dünyada iken yakin-i ilmi ile bilmiştim ki; (ben muhakkak hesabıma uğrayacağım.) Kıyamet haktır. Hesap ve kitap vardır, diye kat’i iman etmiştim. İşte o imanımın neticesi olarak, bugün böyle kolay bir hesap ile ilâhî lütuflara nail oldum.”
فَهُوَ ف۪ى ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍ
“(Artık bu kimse) o kitabı sağ tarafından verilen mes’ud zât (hoşnut,) vaziyetinden razı, çok memnun (olduğu bir yaşayıştadır.) Onun nail olduğu bu nİmet; ebedîdir. Her türlü zahmetten, külfetten uzaktır. Sahibini sürekli olarak zevklendirir. Ferahlığa garkedecek bir mahiyettedir.”
ف۪ى جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
“(Bir yüksek Cennet içindedir.) Mekân itibarı ile pek yüce bir cennet içinde zevk edip durmaktadır.”
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ
“Öyle ki; o Cennetin, o bağ ve bahçelerin (toplanacak meyveleri pek yakındır.) Pek lezîz ve pek latîf olan Cennet meyveleri kolaylıkla elde edilecek bir vaziyettedir. Sahibi onlardan bol bol yer, lezzet alır, ferahlıklar içinde yaşar durur.”
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪يًا بِمَا اَسْلَفْتُمْ فِى الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ
“Artık bunun gibi kurtuluşa eren zâtlara Ellah tarafından en büyük bir iltifat olmak üzere hitap edilerek buyrulur ki: Ey Cennete girmiş olan kullarım! Bu Cennetlerde (afiyetle) güzel ve lezîz şeylerden (yiyin ve için) zevk alın. Bütün bu nimetler, size (geçmiş günlerde) dünya âleminde (takdim etmiş olduğunuz şeylerin) güzel amellerin ve
ŞERH
ثُمَّ الْجَح۪يمَ صَلُّوهُ
“(Sonra) Onu (Cehenneme atın.)”
ثُمَّ ف۪ى سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ
“(Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan) bütün vücudunu kaplayacak bulunan (bir zincir içinde olarak onu) Cehenneme (sevkedin.)”
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِ
“(Muhakkak o) Cehenneme sevk edilecek şahıs, dünyada iken küfür içinde yaşıyordu. (Azamet sahibi olan Ellah’a iman etmez idi.)”
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِ
“(Ve yoksullara yemek verilmesine de teşvikte bulunmazdı.) Kendi malından fakirlere bir şey vermediği gibi başkalarını da men’e çalışırdı. Bir kimseyi bir iyiliğe teşvik etmek istemezdi. Halbuki, kendi ihtiyaçlarından fazla bir mala sahip olanlar, fakirlere, zaiflere yardım etmekle mükelleftirler.”
فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَم۪يمٌ
“(Artık onun için) küfür ve isyan içinde ölerek âhirete gitmiş olan şahıs için (burada) bu kıyamet gününde (şefkatli bir yakın yoktur.) O, kendisini azaptan kurtarabilecek bir dosta, bir yardımcıya sahip bulunmayacaktır. Bütün dostları ve yakınları kendisinden kaçacaklardır, onun yüzünden kendilerine bir zarar gelmesini düşünerek ondan firar edeceklerdir.”
وَلَا طَعَامٌ اِلَّا مِنْ غِسْل۪ينٍ
“(Ve) o kâfir için âhirette (yemek de yoktur.) Temiz bir yemeğe nail olamayacaktır. (Kanlı irinden olan) yemek (müstesna.) Öyle kâfirlerin yiyecekleri şey, içecekleri su, ehl-i Cehennemin vücutlarından çıkan irinlerden, akan pis sulardan ibaret bulunacaktır.”
لَا يَاْكُلُهُ اِلَّا الْخَاطِؤُنَ
“(Onu ise) öyle pis, kötü olan bir şeyi ise (kafir ve müşrik kimselerden başkası yemez.) Ancak o kâfirlerdir ki; o pis şeyleri yemek mecburiyetinde kalacaklardır. İşte Ellahu Teâlâ’yı ve O’nun Peygamberlerini tasdik etmeyen, ilâhî kitaplara inanmayan kimselerin gelecekleri böyle pek vahimdir. Ebedî bir Cehennemdir.”1
[1] Hákka, 69:18-37.
ŞERH
ثُمَّ الْجَح۪يمَ صَلُّوهُ
“(Sonra) Onu (Cehenneme atın.)”
ثُمَّ ف۪ى سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ
“(Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan) bütün vücudunu kaplayacak bulunan (bir zincir içinde olarak onu) Cehenneme (sevkedin.)”
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِ
“(Muhakkak o) Cehenneme sevk edilecek şahıs, dünyada iken küfür içinde yaşıyordu. (Azamet sahibi olan Ellah’a iman etmez idi.)”
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِ
“(Ve yoksullara yemek verilmesine de teşvikte bulunmazdı.) Kendi malından fakirlere bir şey vermediği gibi başkalarını da men’e çalışırdı. Bir kimseyi bir iyiliğe teşvik etmek istemezdi. Halbuki, kendi ihtiyaçlarından fazla bir mala sahip olanlar, fakirlere, zaiflere yardım etmekle mükelleftirler.”
فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَم۪يمٌ
“(Artık onun için) küfür ve isyan içinde ölerek âhirete gitmiş olan şahıs için (burada) bu kıyamet gününde (şefkatli bir yakın yoktur.) O, kendisini azaptan kurtarabilecek bir dosta, bir yardımcıya sahip bulunmayacaktır. Bütün dostları ve yakınları kendisinden kaçacaklardır, onun yüzünden kendilerine bir zarar gelmesini düşünerek ondan firar edeceklerdir.”
وَلَا طَعَامٌ اِلَّا مِنْ غِسْل۪ينٍ
“(Ve) o kâfir için âhirette (yemek de yoktur.) Temiz bir yemeğe nail olamayacaktır. (Kanlı irinden olan) yemek (müstesna.) Öyle kâfirlerin yiyecekleri şey, içecekleri su, ehl-i Cehennemin vücutlarından çıkan irinlerden, akan pis sulardan ibaret bulunacaktır.”
لَا يَاْكُلُهُ اِلَّا الْخَاطِؤُنَ
“(Onu ise) öyle pis, kötü olan bir şeyi ise (kafir ve müşrik kimselerden başkası yemez.) Ancak o kâfirlerdir ki; o pis şeyleri yemek mecburiyetinde kalacaklardır. İşte Ellahu Teâlâ’yı ve O’nun Peygamberlerini tasdik etmeyen, ilâhî kitaplara inanmayan kimselerin gelecekleri böyle pek vahimdir. Ebedî bir Cehennemdir.”1
[1] Hákka, 69:18-37.
METİN
ekser mevcûdatın tesbihat ve ibâdetlerine müdahale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın! Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin! Mahşere gidip Mahkeme-i Kübrâyı görmesin! Hâyır ve aslâ!..
Hem bütün gelecek zamanda olanHaşiye mümkinata kadir olduğuna
HAŞİYE__________
Evet, zamân-ı hâzırdan tâ ibtidâ-i hılkat-ı âleme kadar olan zamân-ı mâzi; umûmen vukuattır. Vücûda gelmiş her bir günü, her bir senesi, her bir asrı birer satırdır, birer sahîfedir, birer kitâbdır ki; kalem-i kader ile tersîm edilmiştir.
ŞERH
mukabelede bulunur. (ekser mevcûdatın tesbihat ve ibâdetlerine müdahale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da) İnsan, umum mevcudatın ibadetini kendi ibadeti içine katarak Ellah’a şuurkarane takdim eder. Bu mahiyette yaratılan bir insan burada kısa bir hayat geçirsin de (sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın!) İnsan, hem halife olsun, ekser mahlukatta tasarruf edebilecek bir halde bulunsun ve bütün mevcudat ona hadim olsun, hem yeryüzünde ahkam-ı İlahiyeyi tatbik etsin, hem kâinatın tılsımını açabilecek emanete sahip olsun, hem kendisini, hem âlemi açacak ve kendisinde ve âlemde tecelli eden bin bir ism-i ilahiyi anlayacak anahtarlar külçesi kendisinde bulunsun, hem rububiyyetin külliyat-ı şuûnuna şahid olarak kesret dairelerinde vahdâniyyet-i İlâhiyyenin dellâllığını ilân etmekle mükellef olsun, hem de ekser mevcûdatın tesbihat ve ibâdetlerine müdahale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın. (Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin! Mahşere gidip Mahkeme-i Kübrâyı görmesin! Hâyır ve aslâ!..) O zaman bu zabt ve rabt boşa gider.
(Hem bütün gelecek zamanda olanHaşiye mümkinata kadir olduğuna)
HAŞİYE ŞERHİ__________
(Evet zaman-ı hâzırdan, tâ ibtida-i hilkat-ı âleme kadar olan zaman-ı mâzi;) Mesela; şu andan ta hilkat-ı alemin ilk yaratılışına kadar saat, gün, ay, mevsim, sene, asır ve edvar-ı ömr-ü alem denilen zaman-ı mazi şeridine nazar et! Acaba o şerite ne kadar mahlukat takılıp gösterilmiş. Bununla Halik-ı âlemin ne kadar sonsuz kudret sahibi olduğu bedaheten anlaşılır. Bütün bunlar (umumen vukûattır. Vücuda gelmiş herbir günü, her bir senesi, herbir asrı; birer satırdır, birer sahifedir, birer kitabdır ki; kâlem-i kader ile tersim edilmiştir.) Herbir gün birer satır, herbir sene birer sahife, herbir
METİN
ekser mevcûdatın tesbihat ve ibâdetlerine müdahale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın! Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin! Mahşere gidip Mahkeme-i Kübrâyı görmesin! Hâyır ve aslâ!..
Hem bütün gelecek zamanda olanHaşiye mümkinata kadir olduğuna
HAŞİYE__________
Evet, zamân-ı hâzırdan tâ ibtidâ-i hılkat-ı âleme kadar olan zamân-ı mâzi; umûmen vukuattır. Vücûda gelmiş her bir günü, her bir senesi, her bir asrı birer satırdır, birer sahîfedir, birer kitâbdır ki; kalem-i kader ile tersîm edilmiştir.
ŞERH
mukabelede bulunur. (ekser mevcûdatın tesbihat ve ibâdetlerine müdahale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da) İnsan, umum mevcudatın ibadetini kendi ibadeti içine katarak Ellah’a şuurkarane takdim eder. Bu mahiyette yaratılan bir insan burada kısa bir hayat geçirsin de (sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın!) İnsan, hem halife olsun, ekser mahlukatta tasarruf edebilecek bir halde bulunsun ve bütün mevcudat ona hadim olsun, hem yeryüzünde ahkam-ı İlahiyeyi tatbik etsin, hem kâinatın tılsımını açabilecek emanete sahip olsun, hem kendisini, hem âlemi açacak ve kendisinde ve âlemde tecelli eden bin bir ism-i ilahiyi anlayacak anahtarlar külçesi kendisinde bulunsun, hem rububiyyetin külliyat-ı şuûnuna şahid olarak kesret dairelerinde vahdâniyyet-i İlâhiyyenin dellâllığını ilân etmekle mükellef olsun, hem de ekser mevcûdatın tesbihat ve ibâdetlerine müdahale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın. (Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin! Mahşere gidip Mahkeme-i Kübrâyı görmesin! Hâyır ve aslâ!..) O zaman bu zabt ve rabt boşa gider.
(Hem bütün gelecek zamanda olanHaşiye mümkinata kadir olduğuna)
HAŞİYE ŞERHİ__________
(Evet zaman-ı hâzırdan, tâ ibtida-i hilkat-ı âleme kadar olan zaman-ı mâzi;) Mesela; şu andan ta hilkat-ı alemin ilk yaratılışına kadar saat, gün, ay, mevsim, sene, asır ve edvar-ı ömr-ü alem denilen zaman-ı mazi şeridine nazar et! Acaba o şerite ne kadar mahlukat takılıp gösterilmiş. Bununla Halik-ı âlemin ne kadar sonsuz kudret sahibi olduğu bedaheten anlaşılır. Bütün bunlar (umumen vukûattır. Vücuda gelmiş herbir günü, her bir senesi, herbir asrı; birer satırdır, birer sahifedir, birer kitabdır ki; kâlem-i kader ile tersim edilmiştir.) Herbir gün birer satır, herbir sene birer sahife, herbir
HAŞİYE METNİ__________
Hem san’at i’tibâriyle koca ağacın bütün târîh-i hayâtını taşıyan elmanın çekirdeği i’tibâriyle öyle bir harika-i san’attır ki: Onu öylece îcâd eden, hîç bir şeyden aciz kalmaz.
HAŞİYE ŞERHİ__________
ve mevsimlerin vücudu ise küre-i arzın, güneşin, ayın ve yıldızların hareketine bağlıdır. O elma, izn-i İlahi ile rengini güneşten alıyor ve ay vasıtasıyla büyüyüp gelişiyor. Kısaca bir elmanın vücudu, koca kainatın vücuduna bağlıdır. Bütün kainatı elinde tutamayan bir kudret, bir tek elmayı yaratamaz. Buraya kadar olan izahat, icad ve kudret cihetiyledir.
(Hem san’at itibariyle koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibariyle öyle bir hârika-i san’attır ki: Onu öylece îcad eden, hiçbir şeyden âciz kalmaz.) Çünkü Sani-i Hafiz, koca elma ağacının bütün proğramını, kuvvelerini, suretini, intizamını küçücük çekirdeğinde dercediyor. Bu da san’at itibariyledir. Nasıl ki; elmanın çekirdeği elma ağacının hulasasıdır. Aynen öyle de elma dahi san’at itibariyle, yani koca kâinat onun içinde dercedilmesi itibariyle kâinatın hulasası ve misal-i musağğarıdır.
Şimdi san’at noktasında bir elmadan daha harika olan o elmanın çekirdeğine bak. Evet bir tek çekirdekten izn-i İlahi ile bir elma ağacı vücuda geliyor. O ağacın başına ne kadar elmalar takılıyor. Bu defa o elmalar içindeki çekirdekleri düşün. O elmalar içinde ne kadar çekirdekler vardır. Bütün o çekirdekler de toprağa atılır, onlardan ne kadar ağaçlar, elmalar ve çekirdekler vücuda gelir kıyas edilsin. İşte ilk elma çekirdeğinden kıyamete kadar vücuda gelen bütün ağaçları, elmaları ve çekirdekleri düşün. Bir tek çekirdekte kıyamete kadar vücuda gelen hadsiz elmaları göreceksin. Demek hepsinin menşei bir tek çekirdektir. O çekirdeği kim yaratmışsa, o çekirdekten vücuda gelen bütün elmaları da o yaratmıştır.
Hem mesela;
وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ
“Ey Resulüm! Hatırlat (o zamanı ki, Rab’bin Adem oğullarından) yani (onların sırtlarından zürriyyetlerini) kıyamete kadar dünyaya gelecek olan evlâtlarını (aldı,) vücuda çıkardı.” (A’raf 172) ayetinin ifadesiyle; Hazret-i Adem (a.s)’ın belindeki menide bütün zürriyetinin suret-i hafiyesi mevcuddu. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlar, müteselsilen Hazret-i Adem’in belindeki o bir damla meniden vücuda gelmiştir. O halde Hazret-i Adem (a.s)’ın belindeki o damla meniyi kim halketmişse, o meniden vücuda gelen bütün insanları da o yaratmıştır.
Şimdi bütün zihayatların menşe’leri olan tohumları, çekirdekleri, yumurtaları ve nutfeleri birden nazara al. O menşe’lerden yaratılan hadsiz zihayatı düşün. Nihayetsiz kudret-i İlahiyeyi tasdik et ve böyle bir kudretin haşri getireceğine iman et.
HAŞİYE METNİ__________
Hem san’at i’tibâriyle koca ağacın bütün târîh-i hayâtını taşıyan elmanın çekirdeği i’tibâriyle öyle bir harika-i san’attır ki: Onu öylece îcâd eden, hîç bir şeyden aciz kalmaz.
HAŞİYE ŞERHİ__________
ve mevsimlerin vücudu ise küre-i arzın, güneşin, ayın ve yıldızların hareketine bağlıdır. O elma, izn-i İlahi ile rengini güneşten alıyor ve ay vasıtasıyla büyüyüp gelişiyor. Kısaca bir elmanın vücudu, koca kainatın vücuduna bağlıdır. Bütün kainatı elinde tutamayan bir kudret, bir tek elmayı yaratamaz. Buraya kadar olan izahat, icad ve kudret cihetiyledir.
(Hem san’at itibariyle koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibariyle öyle bir hârika-i san’attır ki: Onu öylece îcad eden, hiçbir şeyden âciz kalmaz.) Çünkü Sani-i Hafiz, koca elma ağacının bütün proğramını, kuvvelerini, suretini, intizamını küçücük çekirdeğinde dercediyor. Bu da san’at itibariyledir. Nasıl ki; elmanın çekirdeği elma ağacının hulasasıdır. Aynen öyle de elma dahi san’at itibariyle, yani koca kâinat onun içinde dercedilmesi itibariyle kâinatın hulasası ve misal-i musağğarıdır.
Şimdi san’at noktasında bir elmadan daha harika olan o elmanın çekirdeğine bak. Evet bir tek çekirdekten izn-i İlahi ile bir elma ağacı vücuda geliyor. O ağacın başına ne kadar elmalar takılıyor. Bu defa o elmalar içindeki çekirdekleri düşün. O elmalar içinde ne kadar çekirdekler vardır. Bütün o çekirdekler de toprağa atılır, onlardan ne kadar ağaçlar, elmalar ve çekirdekler vücuda gelir kıyas edilsin. İşte ilk elma çekirdeğinden kıyamete kadar vücuda gelen bütün ağaçları, elmaları ve çekirdekleri düşün. Bir tek çekirdekte kıyamete kadar vücuda gelen hadsiz elmaları göreceksin. Demek hepsinin menşei bir tek çekirdektir. O çekirdeği kim yaratmışsa, o çekirdekten vücuda gelen bütün elmaları da o yaratmıştır.
Hem mesela;
وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ
“Ey Resulüm! Hatırlat (o zamanı ki, Rab’bin Adem oğullarından) yani (onların sırtlarından zürriyyetlerini) kıyamete kadar dünyaya gelecek olan evlâtlarını (aldı,) vücuda çıkardı.” (A’raf 172) ayetinin ifadesiyle; Hazret-i Adem (a.s)’ın belindeki menide bütün zürriyetinin suret-i hafiyesi mevcuddu. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlar, müteselsilen Hazret-i Adem’in belindeki o bir damla meniden vücuda gelmiştir. O halde Hazret-i Adem (a.s)’ın belindeki o damla meniyi kim halketmişse, o meniden vücuda gelen bütün insanları da o yaratmıştır.
Şimdi bütün zihayatların menşe’leri olan tohumları, çekirdekleri, yumurtaları ve nutfeleri birden nazara al. O menşe’lerden yaratılan hadsiz zihayatı düşün. Nihayetsiz kudret-i İlahiyeyi tasdik et ve böyle bir kudretin haşri getireceğine iman et.
HAŞİYE METNİ__________
Ve bahârı îcâd edecek, haşrin îcâdına muktedir bir Zât olabilir.
HAŞİYE ŞERHİ__________
hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bâkiye-i âsârı dahi vefat edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile Kahhar-ı Zü’l-Celal’in celalli tasarrufatını ilân eder.
Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı ifham ile, ruh-u beşer rahmet-i Rahman’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder ve bütün bu inkılabat içinde Cenab-ı Mün’im-i Hakikî’nin nihayetsiz nimetlerini ihtar ile ne derece hamd ü senaya müstehak olduğunu ilân eder.
İkinci sabah ise, sabah-ı haşri ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir.”
Yirmi Dokuzuncu Söz’de ise şöyle buyrulmaktadır:
“Evet meselâ: Haftalık bizim saatimizin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Ellah’ın dünya denilen büyük saatındaki yevm, sene, ömr-ü beşer, deveran-ı dünya, birbirine mukaddeme olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra subh-u kıyamet, o destgâhtan, o saat-ı uzmadan çıkacağını remzen haber veriyorlar.”
İşaratu’l-İ’caz tefsirinde ise bu hakikat şöyle izah edilmektedir:
“ يَوْم tabiri ise, haşrin vukuunu gösteren emarelerden birine işarettir. Şöyle ki:
Saniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanaat hasıl olur. Kezalik yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünya içinde tayin edilen manevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de (velev uzun bir zamandan sonra olsun) devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir. Ve keza bir gün veya bir sene zarfında vukua gelen küçük küçük kıyametleri, haşirleri gören bir adam, saadet-i ebediyenin (haşrin tulû’-u fecriyle, şahsı bir nev’ hükmünde olan) insanlara ihsan edileceğine şübhe edemez.”
Demek bugünü ve içindeki mevcudatı kim yaratmışsa, bütün zamanları ve o zamanlardaki bütün mevcudatı da o yaratmıştır. Bir günü bütün zamanların hulasası yapan bir Hafiz-i Kadir, elbette bir tek gün içinde dercedilen bütün zamanları ve o zamanlarda vücuda gelecek bütün mümkünatı da halketmeye kadirdir. Evet bugünü halkeden, kıyamet gününü getirebilir (ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir Zât olabilir.) Baharı halkeden, elbette haşri de halketmeye muktedirdir.
HAŞİYE METNİ__________
Ve bahârı îcâd edecek, haşrin îcâdına muktedir bir Zât olabilir.
HAŞİYE ŞERHİ__________
hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bâkiye-i âsârı dahi vefat edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile Kahhar-ı Zü’l-Celal’in celalli tasarrufatını ilân eder.
Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı ifham ile, ruh-u beşer rahmet-i Rahman’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder ve bütün bu inkılabat içinde Cenab-ı Mün’im-i Hakikî’nin nihayetsiz nimetlerini ihtar ile ne derece hamd ü senaya müstehak olduğunu ilân eder.
İkinci sabah ise, sabah-ı haşri ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir.”
Yirmi Dokuzuncu Söz’de ise şöyle buyrulmaktadır:
“Evet meselâ: Haftalık bizim saatimizin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Ellah’ın dünya denilen büyük saatındaki yevm, sene, ömr-ü beşer, deveran-ı dünya, birbirine mukaddeme olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra subh-u kıyamet, o destgâhtan, o saat-ı uzmadan çıkacağını remzen haber veriyorlar.”
İşaratu’l-İ’caz tefsirinde ise bu hakikat şöyle izah edilmektedir:
“ يَوْم tabiri ise, haşrin vukuunu gösteren emarelerden birine işarettir. Şöyle ki:
Saniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanaat hasıl olur. Kezalik yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünya içinde tayin edilen manevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de (velev uzun bir zamandan sonra olsun) devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir. Ve keza bir gün veya bir sene zarfında vukua gelen küçük küçük kıyametleri, haşirleri gören bir adam, saadet-i ebediyenin (haşrin tulû’-u fecriyle, şahsı bir nev’ hükmünde olan) insanlara ihsan edileceğine şübhe edemez.”
Demek bugünü ve içindeki mevcudatı kim yaratmışsa, bütün zamanları ve o zamanlardaki bütün mevcudatı da o yaratmıştır. Bir günü bütün zamanların hulasası yapan bir Hafiz-i Kadir, elbette bir tek gün içinde dercedilen bütün zamanları ve o zamanlarda vücuda gelecek bütün mümkünatı da halketmeye kadirdir. Evet bugünü halkeden, kıyamet gününü getirebilir (ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir Zât olabilir.) Baharı halkeden, elbette haşri de halketmeye muktedirdir.
HAŞİYE METNİ__________
Kaç “Sözler”de, bi’l-hassa “Yirmi İkinci Söz”de gayet kat’í isbât etmişiz ki: Her şeyi yapamayan, hîç bir şeyi yapamaz ve bir tek şeyi halk eden, her şeyi yapabilir. Hem eşyanın îcâdı bir tek Zâta verilse, bütün eşya bir tek şey gibi kolay olur. Ve sühulet peydâ eder. Eğer müteaddid esbâba verilse ve kesrete isnâd edilse, bir tek şeyin îcâdı; bütün eşyanın îcâdı kadar müşkilâtlı olur. Ve imtina’ derecesinde suubet peydâ eder...
HAŞİYE ŞERHİ__________
İstikbal imkanattır. Mazideki vukuat ile mu’cizat-ı kudretini isbat eden bir Zat, elbette istikbaldeki mümkinatı halkedebilir ve haşri de getirebilir. Bu hal, her zaman O’nun adetidir.
Metinde geçen “istikbal şeridi”nden murat, hem gelecek zaman, hem de onun içerisinde vuku bulacak dünyevi ve uhrevi bütün hadisat ve inkılabatdır. Mazideki vukuatın icadı, istikbalin imkanatının icadına delildir. Bu da iki cihetledir:
Biri: İcad cihetiyledir.
Diğeri: San’at cihetiyledir.
(Kaç Sözlerde, bilhassa Yirmiikinci Sözde gâyet kat’î isbat etmişiz ki: «Her şey’i yapamayan hiçbir şey’i yapamaz.) Zira her şey, iç içedir, beraberdir (ve birtek şey’i halkeden, her şey’i yapabilir.) Bütün alemi yaratmayan bir çekirdeği yaratamaz. Bir çekirdeği yaratan kim ise, bütün alemi yaratan da O’dur. Hem bütün zamanı yaratmayan, bir günü yaratamaz. Bir günü yaratan kim ise, bütün zamanları yaratan da O’dur. Bir çekirdekten bütün kainatı yaratan, bir gün içinde bütün zamanları derceden kim ise, haşri yaratan da O’dur. Çünkü yevm-i haşir, aynı o zaman ipine takılıp geliyor. (Hem eşyanın îcadı birtek Zâta verilse, bütün eşya birtek şey gibi kolay olur. Ve suhulet peyda eder. Eğer müteaddit esbaba verilse ve kesrete isnad edilse, birtek şeyin îcâdı; bütün eşyanın îcâdı kadar müşkilâtlı olur. Ve imtina derecesinde suûbet peyda eder...) Müellif (r.a) bu cümlelerini Sözler adlı eserinde gelecek iki misalle şöyle izah etmektedir:
“Nasıl bir ağaca bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi sühulet peyda eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse, herbir meyve bütün ağaç kadar müşkilâtlı olur. Hem nasıl bütün ordunun teçhizatı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa; kemmiyetçe bir neferin teçhizatı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde teçhizatı yapılsa, alınsa; herbir neferin teçhizatı için, bütün ordunun teçhizatına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.”
Elhasıl: Mazideki vukuatı halkeden, istikbaldeki mümkinatı da halkedebilir. Müellif (r.a), Hafiz isminin haşri nasıl iktiza ettiğini beyan sadedinde bu mes’eleyi zikretmesinin sebebi, sekizinci hakikatte beyan edilen bab-ı va’d ve vaide bir mukaddime ihzar etmek içindir.
HAŞİYE METNİ__________
Kaç “Sözler”de, bi’l-hassa “Yirmi İkinci Söz”de gayet kat’í isbât etmişiz ki: Her şeyi yapamayan, hîç bir şeyi yapamaz ve bir tek şeyi halk eden, her şeyi yapabilir. Hem eşyanın îcâdı bir tek Zâta verilse, bütün eşya bir tek şey gibi kolay olur. Ve sühulet peydâ eder. Eğer müteaddid esbâba verilse ve kesrete isnâd edilse, bir tek şeyin îcâdı; bütün eşyanın îcâdı kadar müşkilâtlı olur. Ve imtina’ derecesinde suubet peydâ eder...
HAŞİYE ŞERHİ__________
İstikbal imkanattır. Mazideki vukuat ile mu’cizat-ı kudretini isbat eden bir Zat, elbette istikbaldeki mümkinatı halkedebilir ve haşri de getirebilir. Bu hal, her zaman O’nun adetidir.
Metinde geçen “istikbal şeridi”nden murat, hem gelecek zaman, hem de onun içerisinde vuku bulacak dünyevi ve uhrevi bütün hadisat ve inkılabatdır. Mazideki vukuatın icadı, istikbalin imkanatının icadına delildir. Bu da iki cihetledir:
Biri: İcad cihetiyledir.
Diğeri: San’at cihetiyledir.
(Kaç Sözlerde, bilhassa Yirmiikinci Sözde gâyet kat’î isbat etmişiz ki: «Her şey’i yapamayan hiçbir şey’i yapamaz.) Zira her şey, iç içedir, beraberdir (ve birtek şey’i halkeden, her şey’i yapabilir.) Bütün alemi yaratmayan bir çekirdeği yaratamaz. Bir çekirdeği yaratan kim ise, bütün alemi yaratan da O’dur. Hem bütün zamanı yaratmayan, bir günü yaratamaz. Bir günü yaratan kim ise, bütün zamanları yaratan da O’dur. Bir çekirdekten bütün kainatı yaratan, bir gün içinde bütün zamanları derceden kim ise, haşri yaratan da O’dur. Çünkü yevm-i haşir, aynı o zaman ipine takılıp geliyor. (Hem eşyanın îcadı birtek Zâta verilse, bütün eşya birtek şey gibi kolay olur. Ve suhulet peyda eder. Eğer müteaddit esbaba verilse ve kesrete isnad edilse, birtek şeyin îcâdı; bütün eşyanın îcâdı kadar müşkilâtlı olur. Ve imtina derecesinde suûbet peyda eder...) Müellif (r.a) bu cümlelerini Sözler adlı eserinde gelecek iki misalle şöyle izah etmektedir:
“Nasıl bir ağaca bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi sühulet peyda eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse, herbir meyve bütün ağaç kadar müşkilâtlı olur. Hem nasıl bütün ordunun teçhizatı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa; kemmiyetçe bir neferin teçhizatı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde teçhizatı yapılsa, alınsa; herbir neferin teçhizatı için, bütün ordunun teçhizatına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.”
Elhasıl: Mazideki vukuatı halkeden, istikbaldeki mümkinatı da halkedebilir. Müellif (r.a), Hafiz isminin haşri nasıl iktiza ettiğini beyan sadedinde bu mes’eleyi zikretmesinin sebebi, sekizinci hakikatte beyan edilen bab-ı va’d ve vaide bir mukaddime ihzar etmek içindir.
ŞERH
Müellif (r.a)’ın bu Yedinci Hakikat’te beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve hıfz ve hafiziyet-i İlahiyeyi beyan eden sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
ŞERH
Müellif (r.a)’ın bu Yedinci Hakikat’te beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve hıfz ve hafiziyet-i İlahiyeyi beyan eden sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
ŞERH
mazhar olur. O Cemil olan Zat, cemaline karşı iman ve itaat ile mukabele edenleri mükâfatlandırır. Böylece va’d-i İlahi onlar hakkında tahakkuk eder. Kur’an’ın evamir ve nevahisini yerine getirmeyen ise, Celil ismine mazhar olur. O Celil Zat, küfür ve isyan ile O’nun celaline dokunanları cezalandırır. Böylece vaid-i İlahi onlar hakkında tahakkuk eder. Madem Bu kainatın sahib ve maliki heybet ve azamet sahibidir. Elbette O’nun heybet ve azametine karşı çıkan cezaya müstahak olur.
En adi bir devlet dahi, kendisine itaat edenlere mükafat, isyan edenlere de ceza verir. Bununla beraber devletin asıl kuruluş gayesi, asileri cezalandırmak değildir. Raiyyetinin saadetini temin etmektir. Ceza, zaruret neticesinde ortaya çıkar. Cenab-ı Mevla da şu nizamlı alemi bir devlet tarzında yaratmıştır. Bu alemin yaratılmasındaki gaye ve maksad ise; bu aleme gelen insanların san’ata bakıp Sanii bulmaları ve O Sani-i Zülkemal’e iman etmeleridir. Hem nimete bakıp Mün’imi bulmaları ve O Mün’im-i Kerim’e şükür ve ibadet etmeleridir. İnsanlar arasında bir kısmı bu vazifeyi eda ederken; kısm-ı ekserisi şirk ve küfre girer. San’at ve nimet-i İlahiyeyi esbaba ve tabiata verir. İman ve ibadetten i’raz eder. Bütün kainat, Cenab-ı Hakkın vücud ve vahdetine şahid iken ve bütün peygamberler ve semavi kitablar bunu ders vermişken; kâfir bu kadar şahidleri iradesiyle tekzib edip şirk ve küfür yolunu ihtiyar ettiği için, elbette nihayetsiz bir cezaya, ebedi bir Cehenneme müstahak olur.
Cehennem cezay-ı ameldir ve dolayısıyladır. Cehennemin asıl gayesi ceza mahalli olması değildir. Belki Cehennem, insanların menfaati için yaratılmıştır. Zira Cehennem, insanlar için bir buhar kazanıdır. Kâfir, kendisine hizmet için yaratılan o Cehennemi, kendi hakkında ceza mahalline çevirir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Güya o pek büyük ve pekçok kitle-i nariyelerin ve gayet çok kanadil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir Cehennem’dir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezî fabrikası, daimî bir Cennet’tir ki, onlara nur ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a’zamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor.”1
[1] Lem‘alar, 30. Lem‘a, 3. Nükte, 3. Nokta, s. 314.
ŞERH
mazhar olur. O Cemil olan Zat, cemaline karşı iman ve itaat ile mukabele edenleri mükâfatlandırır. Böylece va’d-i İlahi onlar hakkında tahakkuk eder. Kur’an’ın evamir ve nevahisini yerine getirmeyen ise, Celil ismine mazhar olur. O Celil Zat, küfür ve isyan ile O’nun celaline dokunanları cezalandırır. Böylece vaid-i İlahi onlar hakkında tahakkuk eder. Madem Bu kainatın sahib ve maliki heybet ve azamet sahibidir. Elbette O’nun heybet ve azametine karşı çıkan cezaya müstahak olur.
En adi bir devlet dahi, kendisine itaat edenlere mükafat, isyan edenlere de ceza verir. Bununla beraber devletin asıl kuruluş gayesi, asileri cezalandırmak değildir. Raiyyetinin saadetini temin etmektir. Ceza, zaruret neticesinde ortaya çıkar. Cenab-ı Mevla da şu nizamlı alemi bir devlet tarzında yaratmıştır. Bu alemin yaratılmasındaki gaye ve maksad ise; bu aleme gelen insanların san’ata bakıp Sanii bulmaları ve O Sani-i Zülkemal’e iman etmeleridir. Hem nimete bakıp Mün’imi bulmaları ve O Mün’im-i Kerim’e şükür ve ibadet etmeleridir. İnsanlar arasında bir kısmı bu vazifeyi eda ederken; kısm-ı ekserisi şirk ve küfre girer. San’at ve nimet-i İlahiyeyi esbaba ve tabiata verir. İman ve ibadetten i’raz eder. Bütün kainat, Cenab-ı Hakkın vücud ve vahdetine şahid iken ve bütün peygamberler ve semavi kitablar bunu ders vermişken; kâfir bu kadar şahidleri iradesiyle tekzib edip şirk ve küfür yolunu ihtiyar ettiği için, elbette nihayetsiz bir cezaya, ebedi bir Cehenneme müstahak olur.
Cehennem cezay-ı ameldir ve dolayısıyladır. Cehennemin asıl gayesi ceza mahalli olması değildir. Belki Cehennem, insanların menfaati için yaratılmıştır. Zira Cehennem, insanlar için bir buhar kazanıdır. Kâfir, kendisine hizmet için yaratılan o Cehennemi, kendi hakkında ceza mahalline çevirir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Güya o pek büyük ve pekçok kitle-i nariyelerin ve gayet çok kanadil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir Cehennem’dir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezî fabrikası, daimî bir Cennet’tir ki, onlara nur ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a’zamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor.”1
[1] Lem‘alar, 30. Lem‘a, 3. Nükte, 3. Nokta, s. 314.
METİN
mükerrer va’d ve vaîd-i İlahîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin. Halbuki: Va’d ve vaîdinde bulunduğu emirler; kudretine hiç ağır gelmez.
ŞERH
demektir. Enbiya, nev-i beşer için gayb hükmünde olan haşir mes’elesini ihbar etmiştir. Sıddıkin ve evliya ise, delil ve keşiflerine istinad ederek bu davanın şahidliğini yapmışlardır. Peygamberlerden sonra en yüksek makam sıddıklarındır. Sıddıkların seyyidi ise, Ebu Bekir es-Sıddık (r.a)’dır. O Zat, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın tevhid ve haşir davasını en evvel tasdik ettiği için o ismi almıştır. Bu nedenle Müellif (r.a), Kur’an’ın ifadesine dayanarak enbiyadan sonra sıddıkin tabirini kullanmıştır. (mükerrer va’d ve vaîd-i İlahîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin.)
Müellif (r.a)’ın “Hiç mümkün müdür ki: Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan şu masnuatın Sânii; bütün enbiyanın tevatürle haber verdikleri ve bütün sıddıkîn ve evliyanın icma’ ile şehadet ettikleri mükerrer va’d ve vaîd-i İlahîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin?” cümlesi, zahiren bir tek cümledir. Ancak mana cihetiyle binler esrarı havidir.
İşte böyle nihayetsiz ilim ve kudret sahibi olan bir Zat, peygamberlerin ihbarı, sıddıkin ve evliyanın şehadetiyle haber verdiği va’d ve vaidini şayet yerine getirmezse, acz ve cehlini ortaya koymuş olur. Zira hulfu’l-va’d ve vaid iki şeyden kaynaklanmaktadır. Ya acizdir. Bundan dolayı va’d ve vaidini yerine getiremez. Ya da cahildir. Sözünde durmanın ehemmiyetini derkedemez. Cenab-ı Hak ise kâinattaki masnuatıyla nihayetsiz ilim ve kudret sahibi olduğunu bilfiil gösterdiğinden elbette hulfu’l-va’d ve vaide sebeb olan acz ve cehlden münezzehtir. O halde va’d ve vaidini elbette yerine getirecektir.
Hiç mümkün müdür ki; Alim-i Mutlak ve Kadir-i Mutlak olan şu masnuatın Sanii, bütün enbiyanın tevatürle haber verdikleri ve bütün sıddıkin ve evliyanın şehadet ettikleri va’d ve vaidini yerine getirmemek suretiyle hem acz ve cehlini izhar etsin, hem de bütün o hakiki dostlarını tekzib etsin ve kâinattaki asarının şehadetini reddetsin. (Halbuki: Va’d ve vaîdinde bulunduğu emirler;) tebşir ve inzar ettiği mes’eleler; (kudretine hiç ağır gelmez.
METİN
mükerrer va’d ve vaîd-i İlahîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin. Halbuki: Va’d ve vaîdinde bulunduğu emirler; kudretine hiç ağır gelmez.
ŞERH
demektir. Enbiya, nev-i beşer için gayb hükmünde olan haşir mes’elesini ihbar etmiştir. Sıddıkin ve evliya ise, delil ve keşiflerine istinad ederek bu davanın şahidliğini yapmışlardır. Peygamberlerden sonra en yüksek makam sıddıklarındır. Sıddıkların seyyidi ise, Ebu Bekir es-Sıddık (r.a)’dır. O Zat, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın tevhid ve haşir davasını en evvel tasdik ettiği için o ismi almıştır. Bu nedenle Müellif (r.a), Kur’an’ın ifadesine dayanarak enbiyadan sonra sıddıkin tabirini kullanmıştır. (mükerrer va’d ve vaîd-i İlahîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin.)
Müellif (r.a)’ın “Hiç mümkün müdür ki: Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan şu masnuatın Sânii; bütün enbiyanın tevatürle haber verdikleri ve bütün sıddıkîn ve evliyanın icma’ ile şehadet ettikleri mükerrer va’d ve vaîd-i İlahîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin?” cümlesi, zahiren bir tek cümledir. Ancak mana cihetiyle binler esrarı havidir.
İşte böyle nihayetsiz ilim ve kudret sahibi olan bir Zat, peygamberlerin ihbarı, sıddıkin ve evliyanın şehadetiyle haber verdiği va’d ve vaidini şayet yerine getirmezse, acz ve cehlini ortaya koymuş olur. Zira hulfu’l-va’d ve vaid iki şeyden kaynaklanmaktadır. Ya acizdir. Bundan dolayı va’d ve vaidini yerine getiremez. Ya da cahildir. Sözünde durmanın ehemmiyetini derkedemez. Cenab-ı Hak ise kâinattaki masnuatıyla nihayetsiz ilim ve kudret sahibi olduğunu bilfiil gösterdiğinden elbette hulfu’l-va’d ve vaide sebeb olan acz ve cehlden münezzehtir. O halde va’d ve vaidini elbette yerine getirecektir.
Hiç mümkün müdür ki; Alim-i Mutlak ve Kadir-i Mutlak olan şu masnuatın Sanii, bütün enbiyanın tevatürle haber verdikleri ve bütün sıddıkin ve evliyanın şehadet ettikleri va’d ve vaidini yerine getirmemek suretiyle hem acz ve cehlini izhar etsin, hem de bütün o hakiki dostlarını tekzib etsin ve kâinattaki asarının şehadetini reddetsin. (Halbuki: Va’d ve vaîdinde bulunduğu emirler;) tebşir ve inzar ettiği mes’eleler; (kudretine hiç ağır gelmez.
METİN
Pek hafif ve pek kolay… Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını, gelecek baharda kısmen aynen Haşiye 1 kısmen mislenHaşiye 2 iâdesi kadar kolaydır. İfa-yı va’d ise; hem bize, hem her şeye, hem kendisine, hem saltanat-ı rububiyyetine pek çok lâzımdır.
Haşiye 1 Ağaç ve otların kökleri gibi.
Haşiye 2 Yapraklar, meyveler gibi.
ŞERH
Pek hafif ve pek kolay… Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını, gelecek baharda kısmen aynen Haşiye 1 kısmen mislenHaşiye 2 iâdesi kadar kolaydır.)
Metinde Cenab-ı Hakkın va’d ve vaidini yerine getireceğinin üç şahid ve delili gösterilmiştir:
Birincisi: İlim ve kudret-i İlahiyeyi isbat eden masnuat-ı âlemdir.
İkincisi: Bütün enbiyanın tevatürle ihbarı, bütün sıddıkin ve evliyanın icma ile şehadetleridir.
Üçüncüsü: Her bir baharın gidişi, ardından ikinci bir baharın gelişidir.
Bu üç şahid isbat eder ki; haşir haktır ve O Alim-i Kadir va’d ve vaidini yerine getirecektir.
(İfa-yı va’d) ve vaid (ise;) Va’dini ve vaidini yerine getirmek ise (hem bize, hem her şeye, hem kendisine, hem saltanat-ı rububiyyetine pek çok lâzımdır.) Cenab-ı Hak, iman ve ibadet mukabilinde Cenneti ve saadet-i ebediyyeyi ehl-i imana va’d etmekle nihayetsiz bir müjde vermiştir. Elbette böyle bir müjdeye nail olmak, ehl-i iman için son derece saadet-averdir ve mühimdir. Hem bu va’dı yerine getirmek, sadece ehl-i iman için değil; her şey için gayet ehemmiyetlidir. Zira bu ifa-yı va’d ile her şey yokluktan ve abesiyetten kurtulur. Hem bu ifa-yı va’d, kendisine de lazımdır. Yani bin bir isim ve sıfatı için de lazımdır. Zira O’nun esma ve sıfatı baki olduğundan, o esmaya mazhar olan ayinelerin de baki kalması lazımdır ki, o esma baki bir surette tezahür etsin. Hem de haşir gelmezse haşa O Zat-ı Zülcelal, aciz ve cahil olduğu ortaya çıkar. Halbuki nihayetsiz ilim ve kudret sahibi olduğuna kainattaki asarı şehadet eder. Hem
___________
Haşiye 1 Ağaç ve otların kökleri gibi.
Haşiye 2 Yapraklar, meyveler gibi.
METİN
Pek hafif ve pek kolay… Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını, gelecek baharda kısmen aynen Haşiye 1 kısmen mislenHaşiye 2 iâdesi kadar kolaydır. İfa-yı va’d ise; hem bize, hem her şeye, hem kendisine, hem saltanat-ı rububiyyetine pek çok lâzımdır.
Haşiye 1 Ağaç ve otların kökleri gibi.
Haşiye 2 Yapraklar, meyveler gibi.
ŞERH
Pek hafif ve pek kolay… Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını, gelecek baharda kısmen aynen Haşiye 1 kısmen mislenHaşiye 2 iâdesi kadar kolaydır.)
Metinde Cenab-ı Hakkın va’d ve vaidini yerine getireceğinin üç şahid ve delili gösterilmiştir:
Birincisi: İlim ve kudret-i İlahiyeyi isbat eden masnuat-ı âlemdir.
İkincisi: Bütün enbiyanın tevatürle ihbarı, bütün sıddıkin ve evliyanın icma ile şehadetleridir.
Üçüncüsü: Her bir baharın gidişi, ardından ikinci bir baharın gelişidir.
Bu üç şahid isbat eder ki; haşir haktır ve O Alim-i Kadir va’d ve vaidini yerine getirecektir.
(İfa-yı va’d) ve vaid (ise;) Va’dini ve vaidini yerine getirmek ise (hem bize, hem her şeye, hem kendisine, hem saltanat-ı rububiyyetine pek çok lâzımdır.) Cenab-ı Hak, iman ve ibadet mukabilinde Cenneti ve saadet-i ebediyyeyi ehl-i imana va’d etmekle nihayetsiz bir müjde vermiştir. Elbette böyle bir müjdeye nail olmak, ehl-i iman için son derece saadet-averdir ve mühimdir. Hem bu va’dı yerine getirmek, sadece ehl-i iman için değil; her şey için gayet ehemmiyetlidir. Zira bu ifa-yı va’d ile her şey yokluktan ve abesiyetten kurtulur. Hem bu ifa-yı va’d, kendisine de lazımdır. Yani bin bir isim ve sıfatı için de lazımdır. Zira O’nun esma ve sıfatı baki olduğundan, o esmaya mazhar olan ayinelerin de baki kalması lazımdır ki, o esma baki bir surette tezahür etsin. Hem de haşir gelmezse haşa O Zat-ı Zülcelal, aciz ve cahil olduğu ortaya çıkar. Halbuki nihayetsiz ilim ve kudret sahibi olduğuna kainattaki asarı şehadet eder. Hem
___________
Haşiye 1 Ağaç ve otların kökleri gibi.
Haşiye 2 Yapraklar, meyveler gibi.
METİN
Nihayetsiz küçüklük içinde nihayetsiz büyük cinâyet işliyorsun Elbette, ebedî büyük cezaya müstehak olursun. Bâzı ehl-i Cehennem’in bir dişi, dağ kadar olması; cinâyetinin büyüklüğüne bir mikyas olarak haber verilmiş.”
ŞERH
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا اَبَدًا وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّا وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ ق۪يلًا
“(Ve o kimseler ki, imân ettiler.) İslam dinini kalben tasdik ve lisânen ikrar eylediler (ve imanlarının gereği olarak salih amel işlediler.) Üzerlerine düşen ibadetleri, vazifeleri ifa ettiler. İşte onlar ebedî nimetlere nail olacaklardır. Şöyle ki: (Onları, ağaçlarının veya saraylarının altlarından ırmaklar akar Cennetlere orada) o Cennetlerde (ebedî olarak kalıp durmak üzere elbette girdireceğiz.) Orada sonsuza kadar kalıp mükâfata nail olacaklardır. (Hak Teâlâ bunu, hak bir söz olarak va’d etti.) Onları öyle Cennetlere girdireceğini Cenâb-ı Hak vadetmiştir. Bu va’d mutlaka vuku bulacaktır. (Ve Ellah Teâlâ’dan daha gerçek sözlü) vadinde sadık (kim vardır?) Artık nasıl olur da bir insan bu ilâhî va’de kavuşmak için imanda, salih amellerde bulunmaz da cinni ve insi şeytanların vesveselerine ve desiselerine kapılır, hakiki istikbâlini mahveder.”
Bu mübarek âyetler, imân ve salih amel sahiplerinin nail olacakları, uhrevî mükâfatları müjdelemektedir.
(Nihayetsiz küçüklük içinde nihayetsiz büyük cinâyet işliyorsun!) İnsan, kâinata kıyas edildiği zaman cirmi itibariyle nihayet derecede küçük bir varlıktır. Ancak bütün kâinata taalluk eden itikad ve amel cihetiyle kâinat kadar bir hayr işleyebildiği gibi; kâinat kadar bir şer de irtikab edebilir bir vaziyette yaratılmış ehemmiyetli bir varlıktır. (Elbette, ebedî büyük cezaya müstehak olursun. Bâzı ehl-i Cehennem’in bir dişi, dağ kadar olması; cinâyetinin büyüklüğüne bir mikyas olarak haber verilmiş.”) Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyuruyor:
“Kâfirin dişi, Uhud Dağı gibidir. Derisinin kalınlığı da üç günlük mesafedir.”1
[1] Müslim, Cennet: 44; Tirmizî: 2588.
METİN
Nihayetsiz küçüklük içinde nihayetsiz büyük cinâyet işliyorsun Elbette, ebedî büyük cezaya müstehak olursun. Bâzı ehl-i Cehennem’in bir dişi, dağ kadar olması; cinâyetinin büyüklüğüne bir mikyas olarak haber verilmiş.”
ŞERH
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا اَبَدًا وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّا وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ ق۪يلًا
“(Ve o kimseler ki, imân ettiler.) İslam dinini kalben tasdik ve lisânen ikrar eylediler (ve imanlarının gereği olarak salih amel işlediler.) Üzerlerine düşen ibadetleri, vazifeleri ifa ettiler. İşte onlar ebedî nimetlere nail olacaklardır. Şöyle ki: (Onları, ağaçlarının veya saraylarının altlarından ırmaklar akar Cennetlere orada) o Cennetlerde (ebedî olarak kalıp durmak üzere elbette girdireceğiz.) Orada sonsuza kadar kalıp mükâfata nail olacaklardır. (Hak Teâlâ bunu, hak bir söz olarak va’d etti.) Onları öyle Cennetlere girdireceğini Cenâb-ı Hak vadetmiştir. Bu va’d mutlaka vuku bulacaktır. (Ve Ellah Teâlâ’dan daha gerçek sözlü) vadinde sadık (kim vardır?) Artık nasıl olur da bir insan bu ilâhî va’de kavuşmak için imanda, salih amellerde bulunmaz da cinni ve insi şeytanların vesveselerine ve desiselerine kapılır, hakiki istikbâlini mahveder.”
Bu mübarek âyetler, imân ve salih amel sahiplerinin nail olacakları, uhrevî mükâfatları müjdelemektedir.
(Nihayetsiz küçüklük içinde nihayetsiz büyük cinâyet işliyorsun!) İnsan, kâinata kıyas edildiği zaman cirmi itibariyle nihayet derecede küçük bir varlıktır. Ancak bütün kâinata taalluk eden itikad ve amel cihetiyle kâinat kadar bir hayr işleyebildiği gibi; kâinat kadar bir şer de irtikab edebilir bir vaziyette yaratılmış ehemmiyetli bir varlıktır. (Elbette, ebedî büyük cezaya müstehak olursun. Bâzı ehl-i Cehennem’in bir dişi, dağ kadar olması; cinâyetinin büyüklüğüne bir mikyas olarak haber verilmiş.”) Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyuruyor:
“Kâfirin dişi, Uhud Dağı gibidir. Derisinin kalınlığı da üç günlük mesafedir.”1
[1] Müslim, Cennet: 44; Tirmizî: 2588.
METİN
Misâlin şu yolcuya benzer ki: Güneşin ziyâsından gözünü kapar. Kafası içindeki hayâline bakâr. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor. Mâdem şu mevcûdât; hak söyleyen sâdık kelimeleri, şu hâdisat-ı kâinat; doğru söyleyen nâtık âyetleri olan
ŞERH
“Cehennemde kâfirin iki omuzu arası, sür’atli bir süvari yürüyüşü ile üç günlük mesafedir.”1
“Kâfirin Cehennemde oturduğu yer, Mekke ile Medine arası kadardır.”2
(Misâlin şu yolcuya benzer ki: Güneşin ziyâsından gözünü kapar. Kafası içindeki hayâline bakâr. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor.) Bir yolcu, yolda giderken Güneşin ziyasından gözünü kapatıyor, kafa fenerinin ışığıyla yolunu aydınlatmaya çalışıyor. Aynen bu misal gibi, Kur’an-ı Azimüşşan manevi bir Güneştir. Ezelden ebede kadar bütün zamanları aydınlatır. Geçmiş ve geleceği, alem-i ğayb ve alemi şehadeti, Cennet ve Cehennemi bir anda nazara verir. O Kur’an, senin yolunu ve hududunu tayin etmiş. Kafa fenerinle hareket etme. Gözünü aç, O’nun ziyası altında yürü. Ancak bu şekilde yolunu bulur, sahil-i selamete kavuşursun. Kur’an’dan gözünü, kulağını, kalbini, aklını kapatsan, sadece kafa fenerinle yolunu aydınlatmaya çalışsan, misalde geçen yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek isteyen yolcuya benzersin. Eğer misaldeki yolcuya benzemek istemiyorsan, kafa fenerinin ışığını kapat. Gözünü aç, Kur’an Güneşinden nurunu al. (Mâdem şu mevcûdât; hak söyleyen sâdık kelimeleri,) Mevcudat-ı alemin her biri, birer kelime-i kudrettir ki, hem nihayetsiz ilim ve kudret sahibi bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetine, hem de haşrin vücuduna delalet ederler. Evet geceyi getiren kim ise, Cehennemi getiren de aynı Zattır. Zira gece Cehennemin bir nümunesidir. Gündüzü getiren kim ise, Cenneti getiren de aynı Zattır. Zira gündüz Cennetin bir nümunesidir. Keza kışı getiren kim ise, Cehennemi getiren de aynı Zattır. Zira kış mevsimi, Cehennemin bir nümunesidir. Baharı getiren kim ise, Cenneti getiren de aynı Zattır. Zira bahar mevsimi Cennetin bir nümunesidir. (şu hâdisat-ı kâinat; doğru söyleyen nâtık âyetleri olan) Şu kainatın bütün hadiseleri, gece ve gündüzlerin, mevsimler ve
[1] Müslim, Cennet: 45.
[2] Tirmizî, 2586.
METİN
Misâlin şu yolcuya benzer ki: Güneşin ziyâsından gözünü kapar. Kafası içindeki hayâline bakâr. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor. Mâdem şu mevcûdât; hak söyleyen sâdık kelimeleri, şu hâdisat-ı kâinat; doğru söyleyen nâtık âyetleri olan
ŞERH
“Cehennemde kâfirin iki omuzu arası, sür’atli bir süvari yürüyüşü ile üç günlük mesafedir.”1
“Kâfirin Cehennemde oturduğu yer, Mekke ile Medine arası kadardır.”2
(Misâlin şu yolcuya benzer ki: Güneşin ziyâsından gözünü kapar. Kafası içindeki hayâline bakâr. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor.) Bir yolcu, yolda giderken Güneşin ziyasından gözünü kapatıyor, kafa fenerinin ışığıyla yolunu aydınlatmaya çalışıyor. Aynen bu misal gibi, Kur’an-ı Azimüşşan manevi bir Güneştir. Ezelden ebede kadar bütün zamanları aydınlatır. Geçmiş ve geleceği, alem-i ğayb ve alemi şehadeti, Cennet ve Cehennemi bir anda nazara verir. O Kur’an, senin yolunu ve hududunu tayin etmiş. Kafa fenerinle hareket etme. Gözünü aç, O’nun ziyası altında yürü. Ancak bu şekilde yolunu bulur, sahil-i selamete kavuşursun. Kur’an’dan gözünü, kulağını, kalbini, aklını kapatsan, sadece kafa fenerinle yolunu aydınlatmaya çalışsan, misalde geçen yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek isteyen yolcuya benzersin. Eğer misaldeki yolcuya benzemek istemiyorsan, kafa fenerinin ışığını kapat. Gözünü aç, Kur’an Güneşinden nurunu al. (Mâdem şu mevcûdât; hak söyleyen sâdık kelimeleri,) Mevcudat-ı alemin her biri, birer kelime-i kudrettir ki, hem nihayetsiz ilim ve kudret sahibi bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetine, hem de haşrin vücuduna delalet ederler. Evet geceyi getiren kim ise, Cehennemi getiren de aynı Zattır. Zira gece Cehennemin bir nümunesidir. Gündüzü getiren kim ise, Cenneti getiren de aynı Zattır. Zira gündüz Cennetin bir nümunesidir. Keza kışı getiren kim ise, Cehennemi getiren de aynı Zattır. Zira kış mevsimi, Cehennemin bir nümunesidir. Baharı getiren kim ise, Cenneti getiren de aynı Zattır. Zira bahar mevsimi Cennetin bir nümunesidir. (şu hâdisat-ı kâinat; doğru söyleyen nâtık âyetleri olan) Şu kainatın bütün hadiseleri, gece ve gündüzlerin, mevsimler ve
[1] Müslim, Cennet: 45.
[2] Tirmizî, 2586.
METİN
Bir Mahkeme-i Kübrâ açacaktır, bir saadet-i uzmâ verecektir.
ŞERH
ikinci kez tekrar diriltecek yine aynı Zattır diye ilan ediyorlar. Şu hadisat-ı kâinat (zaman itibarıyla, dehri, asri, senevi, yevmi hadiseler,) doğru söyleyen natık ayetleridirler. Evet gece gündüzün, mevsimlerin deveranı, gün, sene, asır ve dehrin devamlı tağayyür ve tebeddüle maruz kalması doğru söyleyen natık ayetleridir. Hem zaman, hem de zaman şeridine takılan mevcudat fani, Cenab-ı Hakkın ise hak ve sabit olduğunu bildiriyorlar. Madem Ellah haktır, yani sabittir. Kâinat ise devamlı değişiyor. Bu kainatı böyle tebeddül ve tegayyüre tabi tutan bir Zat-ı Alim-i Kadir, elbette istikbale ait olan va’d ve vaidini yerine getirecek, mütileri mükafatlandıracak, asileri ise cezalandıracaktır.
Mevcudat-ı âlem, ilim ve kudret-i İlahiyeden sadık kelimeler gibi sudur eder ve ardarda devam eder. Madem böyle hak olan bir Zat va’d etmiş, elbette vadini yerine getirecektir. Çünkü sadık kelimeler hükmünde olan mevcudat ve natık ayetler hükmünde olan hadisat, bunun şahid ve delilidir. Elbette bu kadar tekvini ve teklifi hadsiz şahid ve delilleri bulunan bir Alim-i Kadir, (Bir Mahkeme-i Kübrâ açacaktır, bir saadet-i uzmâ verecektir.) Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir:
وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ
“(Ve) haşrin vukuu için (sûr’a üfürülmüş) olacak(tır.) Yani, ikinci kez sûra üfürülecektir. Bu hâdisenin vukuu, muhakkak olduğu için mazi sigasiyle beyan buyuruluyor. (Artık) öyle ikinci defa sûra üfrülünce, (onlar) o bütün ölmüş olan kimseler (o zaman kabirlerinden kalkıp Rablerine doğru) Cenab-ı Hakkın tâyin buyurmuş olduğu mevkie, ilâhi mahkemeye (mecbur tutularak sür’atle koşarak giderler.) Öyle bir muhasebe ve muhakeme mevkiine ister istemez sevkedilmiş olurlar.”
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
“Azaba uğrayacak şahıslar şöyle (derler: Eyvah bize!) Ey helak neredesin, gel imdadımıza yetiş! Bizi yok et. (Bizi kim uyuduğumuz yerden kaldırdı? İşte bu bizim böyle kabirlerimizden kaldırılmamız Rahman’ın va’dettiğidir) ki, gerçekleşmiş oldu (ve gönderilmiş olanlar) Ellah’ın Peygamberleri (doğru söylemişler. Bu kıyamete dâir bizlere verdikleri bilgiler, doğru imiş. Eyvah ki, biz onları tasdik
METİN
Bir Mahkeme-i Kübrâ açacaktır, bir saadet-i uzmâ verecektir.
ŞERH
ikinci kez tekrar diriltecek yine aynı Zattır diye ilan ediyorlar. Şu hadisat-ı kâinat (zaman itibarıyla, dehri, asri, senevi, yevmi hadiseler,) doğru söyleyen natık ayetleridirler. Evet gece gündüzün, mevsimlerin deveranı, gün, sene, asır ve dehrin devamlı tağayyür ve tebeddüle maruz kalması doğru söyleyen natık ayetleridir. Hem zaman, hem de zaman şeridine takılan mevcudat fani, Cenab-ı Hakkın ise hak ve sabit olduğunu bildiriyorlar. Madem Ellah haktır, yani sabittir. Kâinat ise devamlı değişiyor. Bu kainatı böyle tebeddül ve tegayyüre tabi tutan bir Zat-ı Alim-i Kadir, elbette istikbale ait olan va’d ve vaidini yerine getirecek, mütileri mükafatlandıracak, asileri ise cezalandıracaktır.
Mevcudat-ı âlem, ilim ve kudret-i İlahiyeden sadık kelimeler gibi sudur eder ve ardarda devam eder. Madem böyle hak olan bir Zat va’d etmiş, elbette vadini yerine getirecektir. Çünkü sadık kelimeler hükmünde olan mevcudat ve natık ayetler hükmünde olan hadisat, bunun şahid ve delilidir. Elbette bu kadar tekvini ve teklifi hadsiz şahid ve delilleri bulunan bir Alim-i Kadir, (Bir Mahkeme-i Kübrâ açacaktır, bir saadet-i uzmâ verecektir.) Gelecek ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir:
وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ
“(Ve) haşrin vukuu için (sûr’a üfürülmüş) olacak(tır.) Yani, ikinci kez sûra üfürülecektir. Bu hâdisenin vukuu, muhakkak olduğu için mazi sigasiyle beyan buyuruluyor. (Artık) öyle ikinci defa sûra üfrülünce, (onlar) o bütün ölmüş olan kimseler (o zaman kabirlerinden kalkıp Rablerine doğru) Cenab-ı Hakkın tâyin buyurmuş olduğu mevkie, ilâhi mahkemeye (mecbur tutularak sür’atle koşarak giderler.) Öyle bir muhasebe ve muhakeme mevkiine ister istemez sevkedilmiş olurlar.”
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
“Azaba uğrayacak şahıslar şöyle (derler: Eyvah bize!) Ey helak neredesin, gel imdadımıza yetiş! Bizi yok et. (Bizi kim uyuduğumuz yerden kaldırdı? İşte bu bizim böyle kabirlerimizden kaldırılmamız Rahman’ın va’dettiğidir) ki, gerçekleşmiş oldu (ve gönderilmiş olanlar) Ellah’ın Peygamberleri (doğru söylemişler. Bu kıyamete dâir bizlere verdikleri bilgiler, doğru imiş. Eyvah ki, biz onları tasdik
ŞERH
Vacibu’l-Vücud’un vücudu görünür. Her güz mevsiminde zemin yüzünü bir nefis gibi imate eden kim ise, insanı ve kainatı dahi imate eden O’dur.
Demek Muhyi ve Mumit isimleriyle müsemma biri var ki, şu koca alemi devamlı bir surette ihya ve imata eder. İhya ve imate fiillerinin arkasında Muhyi ve Mumit isimleri görünür. Bu isimlerin arkasında yedi sıfat-ı subutiye görünür. Yedi sıfatın arkasında ise Zat-ı Akdes görünür. Madem alemin hayat ve mematı elinde olan bir Zat-ı Akdes vardır. Elbette O Zat-ı Akdes, haşri getirecektir. Her güz mevsiminde dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifelerini öldürüp her bahar mevsiminde yeniden dirilttiği gibi; kıyamet hengamında bu kainatı dahi imate edecek, haşrin baharında yeniden diriltecektir.
İşte Risale-i Nur, böyle acip bir uslupla hem tevhidi, hem de haşr-i cismaniyi isbat ediyor.
Şimdi metinde geçen dört ismin manalarını izah edeceğiz:
Hayy ismi diri demektir. Hayy ismi, ism-i a’zam sayılmıştır. Çünkü Hayy ismi, aynı anda bütün esmayı içine almakla beraber hususan yedi sıfat-ı subutiyeyi içine alır. O yedi sıfat ise hayat, ilim, sem’ (işitmek), basar (görmek), irade, kudret ve kelamdır. Bu yedi sıfat, insanda nümune olarak bulunur. Bu yedi sıfatın ana menbaı ise hayattır. Zira hayat olmazsa bu sıfatlar bilinmez. Demek Ellah’ın yedi sıfatının ana menbaı Hayy ismidir. Onun için Hayy, ism-i a’zamdır. Hayy demek gören, işiten, bilen, konuşan, gücü yeten ve irade eden demektir.
Metinde geçen Kayyum ismi de ism-i a’zamdır. Kayyum ise; bizatihi kaim olan demektir. Yani her şey O’nunla kaim, o hiçbir şeyle kaim olmayan Zat demektir. Bundan dolayı Kayyum ismi, altı sıfat-ı selbiyeyi içine alıyor. Sıfat-ı selbiye ise şunlardır: Vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetun li’l-havadis, kıyam bi nefsihi. Ellah, Kayyum’dur. Yani, O Vacibu’l-Vücud’dur, mevcudat mümkinü’l-vücuddur. O Baki’dir, mevcudat fanidir. O Kadîm’dir, mevcudat hâdistir. O Vahid’dir, mevcudat kesirdir. O sonradan yaratılanlara benzemez, mevcudat ise birbirine benzer. O hiçbir şeyle kaim değildir, her şey O’nunla kaimdir. Demek kıyam bi nefsihi sıfatı, altı sıfat-ı selbiyeyi içine alır. Vücub-u Vücud ile Kıyam Binefsihi sıfatları, bütün sıfatları içine alıyor. O Kayyum’dur ölmez, sen ölürsün. Alemin kayyumiyeti, devam ve bekası Ellah’ın kayyumiyetine bağlıdır.
ŞERH
Vacibu’l-Vücud’un vücudu görünür. Her güz mevsiminde zemin yüzünü bir nefis gibi imate eden kim ise, insanı ve kainatı dahi imate eden O’dur.
Demek Muhyi ve Mumit isimleriyle müsemma biri var ki, şu koca alemi devamlı bir surette ihya ve imata eder. İhya ve imate fiillerinin arkasında Muhyi ve Mumit isimleri görünür. Bu isimlerin arkasında yedi sıfat-ı subutiye görünür. Yedi sıfatın arkasında ise Zat-ı Akdes görünür. Madem alemin hayat ve mematı elinde olan bir Zat-ı Akdes vardır. Elbette O Zat-ı Akdes, haşri getirecektir. Her güz mevsiminde dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifelerini öldürüp her bahar mevsiminde yeniden dirilttiği gibi; kıyamet hengamında bu kainatı dahi imate edecek, haşrin baharında yeniden diriltecektir.
İşte Risale-i Nur, böyle acip bir uslupla hem tevhidi, hem de haşr-i cismaniyi isbat ediyor.
Şimdi metinde geçen dört ismin manalarını izah edeceğiz:
Hayy ismi diri demektir. Hayy ismi, ism-i a’zam sayılmıştır. Çünkü Hayy ismi, aynı anda bütün esmayı içine almakla beraber hususan yedi sıfat-ı subutiyeyi içine alır. O yedi sıfat ise hayat, ilim, sem’ (işitmek), basar (görmek), irade, kudret ve kelamdır. Bu yedi sıfat, insanda nümune olarak bulunur. Bu yedi sıfatın ana menbaı ise hayattır. Zira hayat olmazsa bu sıfatlar bilinmez. Demek Ellah’ın yedi sıfatının ana menbaı Hayy ismidir. Onun için Hayy, ism-i a’zamdır. Hayy demek gören, işiten, bilen, konuşan, gücü yeten ve irade eden demektir.
Metinde geçen Kayyum ismi de ism-i a’zamdır. Kayyum ise; bizatihi kaim olan demektir. Yani her şey O’nunla kaim, o hiçbir şeyle kaim olmayan Zat demektir. Bundan dolayı Kayyum ismi, altı sıfat-ı selbiyeyi içine alıyor. Sıfat-ı selbiye ise şunlardır: Vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetun li’l-havadis, kıyam bi nefsihi. Ellah, Kayyum’dur. Yani, O Vacibu’l-Vücud’dur, mevcudat mümkinü’l-vücuddur. O Baki’dir, mevcudat fanidir. O Kadîm’dir, mevcudat hâdistir. O Vahid’dir, mevcudat kesirdir. O sonradan yaratılanlara benzemez, mevcudat ise birbirine benzer. O hiçbir şeyle kaim değildir, her şey O’nunla kaimdir. Demek kıyam bi nefsihi sıfatı, altı sıfat-ı selbiyeyi içine alır. Vücub-u Vücud ile Kıyam Binefsihi sıfatları, bütün sıfatları içine alıyor. O Kayyum’dur ölmez, sen ölürsün. Alemin kayyumiyeti, devam ve bekası Ellah’ın kayyumiyetine bağlıdır.
ŞERH
Ellah, Hayy-ı Kayyum’dur. Yani altı sıfat-ı selbiyye, yedi sıfat-ı subutiyye sahibidir demektir. Bununla beraber O Hayy-ı Kayyum, aynı zamanda Muhyi ve Mumit’tir. Nasıl ki; O Zat-ı Vacibu’l-Vücud, Hay ve Kayyum’dur. Yani O diridir ölmez, bizatihi kaimdir. O Zat-ı Hayy-ı Kayyum, aynı zamanda Muhyi ve Mumit’tir. Yani hayatı veren ve öldüren yalnız O’dur. Mumittir, yani Kayyum’dur. Yani zihayatı bir müddet hayatta bıraktıktan sonra o hayatı çekip alıyor. Muhyi ismiyle hayatı bir cereyan gibi bütün aleme veriyor. Mumit ismiyle de o hayat cereyanını çekip alıyor. Mesela; bahar mevsiminde rahmet manasında olan yağmur iniyor. Muhyi ismi tecelli ediyor. Kışın vefat etmiş olan yeryüzü bahar mevsiminde dört yüz bin çeşit mahlukatla canlanıyor, hayata mazhar oluyor. Bu dört yüz bin çeşit mahlukatın her birisinin elbisesi ayrı, silahı ayrı, erzakı ayrı, tarz-ı harekatı ayrı, müddet-i ömrü ayrı, terhisatı ayrıdır. Mesela; o dört yüz bin nevden biri olan sivri sinek taifesi, on beş gün hayatta kalır. Eğer sivri sinek bir ay yaşarsa, dünya sadece sivri sinekle dolardı, insanlar dünyayı bırakıp kaçacaklardı. Bazı hayvanlar bir gün, bazıları bir ay, bazıları bir sene, bazıları bir asır yaşar. Ve hakeza her birinin hayatta kalma müddeti ayrı ayrıdır. Bahar mevsimi bitip güz mevsimi gelince, o kocaman yeryüzünü dolduran o mevcudatın hepsi tohumlarında, köklerinde, yumurtacıklarında saklanır. Mümit isminin tecellisiyle o koca arz bir nefis gibi vefat eder, kışın beyaz kefenini giyer. Göz önünde bu hayatı veren kim ise, bu mevti veren de O’dur. Hayat ve mematın her ikisi de delail-i kudrettir. Hatta ölüm, hayattan daha kuvvetli bir delildir. Şimdi dikkat et. Sen ölümü istiyorsun, ama ne kadar istesen de ölüm eline geçmez. Demek ölüm, insanın elinde değildir. Keza güz mevsiminde baharı istiyorsun, o da eline geçmiyor. Kış mevsiminde vefat eden mevcudat kendi iradeleriyle mi vefat ettiler? Hayır. Her güz ve kış mevsiminde dört yüz bin nevi zihayatı imate edip bahar mevsiminde ihya eden bir Zat-ı Kadir-i Alim, bir nev’ olan insanın imate ve ihyasından aciz kalır mı? Haşa! Demek haşir vuku bulacaktır.
Ya Rab! Bahar mevsiminde şu mevcudata hangi kanunla hayatı verdin ise, aynı o kanunla Muhammed-i Arabi (a.s.m) başta olmak üzere bütün peyamberan-ı izamın kalbini hayatlandırıp marifetullah’a mazhar ettin. Keza hangi kanunla bütün evliyaların kalbine hayat verdin ise; aynı kanunla Muhyi isminin tecellisiyle benim ve mü’minlerin kalbini, hem bu dünyada, hem sekeratta, hem kabirde, hem haşirde iman ve marifetullah ile ihya buyur. Amin.
ŞERH
Ellah, Hayy-ı Kayyum’dur. Yani altı sıfat-ı selbiyye, yedi sıfat-ı subutiyye sahibidir demektir. Bununla beraber O Hayy-ı Kayyum, aynı zamanda Muhyi ve Mumit’tir. Nasıl ki; O Zat-ı Vacibu’l-Vücud, Hay ve Kayyum’dur. Yani O diridir ölmez, bizatihi kaimdir. O Zat-ı Hayy-ı Kayyum, aynı zamanda Muhyi ve Mumit’tir. Yani hayatı veren ve öldüren yalnız O’dur. Mumittir, yani Kayyum’dur. Yani zihayatı bir müddet hayatta bıraktıktan sonra o hayatı çekip alıyor. Muhyi ismiyle hayatı bir cereyan gibi bütün aleme veriyor. Mumit ismiyle de o hayat cereyanını çekip alıyor. Mesela; bahar mevsiminde rahmet manasında olan yağmur iniyor. Muhyi ismi tecelli ediyor. Kışın vefat etmiş olan yeryüzü bahar mevsiminde dört yüz bin çeşit mahlukatla canlanıyor, hayata mazhar oluyor. Bu dört yüz bin çeşit mahlukatın her birisinin elbisesi ayrı, silahı ayrı, erzakı ayrı, tarz-ı harekatı ayrı, müddet-i ömrü ayrı, terhisatı ayrıdır. Mesela; o dört yüz bin nevden biri olan sivri sinek taifesi, on beş gün hayatta kalır. Eğer sivri sinek bir ay yaşarsa, dünya sadece sivri sinekle dolardı, insanlar dünyayı bırakıp kaçacaklardı. Bazı hayvanlar bir gün, bazıları bir ay, bazıları bir sene, bazıları bir asır yaşar. Ve hakeza her birinin hayatta kalma müddeti ayrı ayrıdır. Bahar mevsimi bitip güz mevsimi gelince, o kocaman yeryüzünü dolduran o mevcudatın hepsi tohumlarında, köklerinde, yumurtacıklarında saklanır. Mümit isminin tecellisiyle o koca arz bir nefis gibi vefat eder, kışın beyaz kefenini giyer. Göz önünde bu hayatı veren kim ise, bu mevti veren de O’dur. Hayat ve mematın her ikisi de delail-i kudrettir. Hatta ölüm, hayattan daha kuvvetli bir delildir. Şimdi dikkat et. Sen ölümü istiyorsun, ama ne kadar istesen de ölüm eline geçmez. Demek ölüm, insanın elinde değildir. Keza güz mevsiminde baharı istiyorsun, o da eline geçmiyor. Kış mevsiminde vefat eden mevcudat kendi iradeleriyle mi vefat ettiler? Hayır. Her güz ve kış mevsiminde dört yüz bin nevi zihayatı imate edip bahar mevsiminde ihya eden bir Zat-ı Kadir-i Alim, bir nev’ olan insanın imate ve ihyasından aciz kalır mı? Haşa! Demek haşir vuku bulacaktır.
Ya Rab! Bahar mevsiminde şu mevcudata hangi kanunla hayatı verdin ise, aynı o kanunla Muhammed-i Arabi (a.s.m) başta olmak üzere bütün peyamberan-ı izamın kalbini hayatlandırıp marifetullah’a mazhar ettin. Keza hangi kanunla bütün evliyaların kalbine hayat verdin ise; aynı kanunla Muhyi isminin tecellisiyle benim ve mü’minlerin kalbini, hem bu dünyada, hem sekeratta, hem kabirde, hem haşirde iman ve marifetullah ile ihya buyur. Amin.
METİN
ve bütün mevcudatı başbaşa, omuz omuza, elele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve müsahhar kılmakla azamet-i rububiyetini gösteren
ŞERH
vaadde bulunmuş mudur? Evet diyor, teklifi olarak da va’d vermiştir.
Peki Alîm ve Kadîr olan bir Zat, bir mes’ele de söz verirse, daha sonra sözünü yerine getirmezse bu O’nun ilim ve kudretine yakışır mı? Zira sözünü yerine getirmemek ya cehlden veya aczden kaynaklanır. Bir kimse verdiği sözü yerine getirmezse ya cahildir, ya da acizdir. Halbuki kudret ve ilm-i İlahiyi tekvini olarak isbat ettik. Teklifi olarak da söz verirse, elbette ki yerine getirecektir. Müellif (r.a), burada tekvinle teklifi birleştiriyor. Yani hakikat ile şeriatı cem’ ediyor. Hakikat dedi: Haşir gelir, doğrudur. Acaba haşri teklifi olarak da va’d etmiş mi? Şeriat da yani bütün semavi fermanlar da diyor ki; evet haşir haktır ve vuku bulacaktır. Madem bütün semavi fermanlarda, başta Kur’an olmak üzere Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarda haşr-i cismaniyi va’detmiş. Hem madem nihayetsiz ilim ve kudret sahibidir. Elbette va’dini yerine getirecektir.
Müellif (r.a), mezkur cümlelerinde evvela kainatı tahlil ediyor, arkasında ef’ali gösteriyor. Ef’alin arkasında esmayı, esmanın arkasında sıfatı, sıfatın arkasında Zat-ı Vacibu’l-Vücudun vücud ve vahdetini isbat ediyor. Hakikatın ardından şeriatı ders veriyor. Tekvinle teklifi birleştirerek, hakikatla şeriatı mezcederek ders veriyor. (ve bütün mevcudatı başbaşa, omuz omuza, elele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve müsahhar kılmakla azamet-i rububiyetini gösteren) Müellif (r.a), evvela ihya fiilini tesbit etti. Ondan sonra ihya fiilinin menbaı olan Muhyi ismini isbat etti. Ondan sonra da yedi sıfatı isbat etti. Zira Muhyi ismi, yedi sıfat-ı subutiyeyi iktiza eder. Şeriat-ı tekviniye ile haşri isbat ettikten sonra, şeriat-ı teklifiye ile de haşri va’dettiğini isbat etti. Mevcudatı böyle zeval ve fenaya mahkum etmesindeki ve haşri getirmesindeki hikmeti beyan etti. Şöyle ki:
Rububiyet-i İlahiye haşri iktiza eder. Bu alemde bir rububiyet fiili ve bu fiil sahibi bir Rab vardır. O Rabbu’l-Alemin, her şeyi yavaş yavaş kemaline kavuşturuyor. Hiçbir şeyi yok etmiyor. Onları tekamül ettiriyor. Evet bu alemde bütün mevcudatı bir kumandanın askerleri, bir amirin memurları gibi beraber
METİN
ve bütün mevcudatı başbaşa, omuz omuza, elele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve müsahhar kılmakla azamet-i rububiyetini gösteren
ŞERH
vaadde bulunmuş mudur? Evet diyor, teklifi olarak da va’d vermiştir.
Peki Alîm ve Kadîr olan bir Zat, bir mes’ele de söz verirse, daha sonra sözünü yerine getirmezse bu O’nun ilim ve kudretine yakışır mı? Zira sözünü yerine getirmemek ya cehlden veya aczden kaynaklanır. Bir kimse verdiği sözü yerine getirmezse ya cahildir, ya da acizdir. Halbuki kudret ve ilm-i İlahiyi tekvini olarak isbat ettik. Teklifi olarak da söz verirse, elbette ki yerine getirecektir. Müellif (r.a), burada tekvinle teklifi birleştiriyor. Yani hakikat ile şeriatı cem’ ediyor. Hakikat dedi: Haşir gelir, doğrudur. Acaba haşri teklifi olarak da va’d etmiş mi? Şeriat da yani bütün semavi fermanlar da diyor ki; evet haşir haktır ve vuku bulacaktır. Madem bütün semavi fermanlarda, başta Kur’an olmak üzere Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarda haşr-i cismaniyi va’detmiş. Hem madem nihayetsiz ilim ve kudret sahibidir. Elbette va’dini yerine getirecektir.
Müellif (r.a), mezkur cümlelerinde evvela kainatı tahlil ediyor, arkasında ef’ali gösteriyor. Ef’alin arkasında esmayı, esmanın arkasında sıfatı, sıfatın arkasında Zat-ı Vacibu’l-Vücudun vücud ve vahdetini isbat ediyor. Hakikatın ardından şeriatı ders veriyor. Tekvinle teklifi birleştirerek, hakikatla şeriatı mezcederek ders veriyor. (ve bütün mevcudatı başbaşa, omuz omuza, elele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve müsahhar kılmakla azamet-i rububiyetini gösteren) Müellif (r.a), evvela ihya fiilini tesbit etti. Ondan sonra ihya fiilinin menbaı olan Muhyi ismini isbat etti. Ondan sonra da yedi sıfatı isbat etti. Zira Muhyi ismi, yedi sıfat-ı subutiyeyi iktiza eder. Şeriat-ı tekviniye ile haşri isbat ettikten sonra, şeriat-ı teklifiye ile de haşri va’dettiğini isbat etti. Mevcudatı böyle zeval ve fenaya mahkum etmesindeki ve haşri getirmesindeki hikmeti beyan etti. Şöyle ki:
Rububiyet-i İlahiye haşri iktiza eder. Bu alemde bir rububiyet fiili ve bu fiil sahibi bir Rab vardır. O Rabbu’l-Alemin, her şeyi yavaş yavaş kemaline kavuşturuyor. Hiçbir şeyi yok etmiyor. Onları tekamül ettiriyor. Evet bu alemde bütün mevcudatı bir kumandanın askerleri, bir amirin memurları gibi beraber
METİN
ve beşeri, şecere-i kâinatın en câmi’ ve en nazik ve en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kendine muhatab ittihaz ederek herşeyi ona müsahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyameti getirmesin? Haşri yapmasın ve yapamasın? Beşeri ihya etmesin veya edemesin? Mahkeme-i Kübrayı açamasın? Cennet ve Cehennem’i yaratamasın? Hâşâ ve kellâ!..
ŞERH
çalıştıran, birbirine yardımcı veren, birbirine musahhar eden, bahusus insana hizmetkar eden bir Rab vardır. Elbette O Rab, mevcudatı bu dünyada kemale erdirdiği gibi; ölümle de ebedi bir alemde ebedi bir surette tekamül ettirecektir. (ve beşeri, şecere-i kâinatın en câmi’ ve en nazik ve en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kendine muhatab ittihaz ederek herşeyi ona müsahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren) Hem bu kainatın sahibinin nihayetsiz bir rahmeti vardır. O Zat, Rabb-ı Rahim olduğu için şefkatinden dolayı alemi yok etmez. Şeriat-ı tekviniye ve şeriat-ı teklifiye de en son Rahim ismine dayandı. Zira bütün ahkam-ı ilahiye ayn-ı rahmettir. Madem O Zat-ı Akdes, Şefik ve Rahim isimleriyle müsemmadır. O’nun o şefkati ve rahmeti, kainatın yok olmasına izin vermez. Ellahın rahmeti gadabına sebkat eylemiştir. Hiç mümkün müdür ki; O Zat-ı Rahim, insanı en yüksek mertebeye çıkarsın, Onu halife-i ruy-i zemin kılsın ve onu kendisine muhatab etsin de daha sonra onu yok etsin. Bu O’nun rahmetine muvafık düşmez. (bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyameti getirmesin? Haşri yapmasın ve yapamasın? Beşeri ihya etmesin veya edemesin? Mahkeme-i Kübrayı açamasın? Cennet ve Cehennem’i yaratamasın? Hâşâ ve kellâ!..)
Hulasa: Müellif (r.a), evvela eseri (koca küre-i arzı) nazara verdi. O eserin arkasında ihya ve imate fiillerini, o fiillerin arkasında Muhyi ve Mümit isimlerini isbat etti. Muhyi ve Mümit olabilmesi için de yedi sıfat-ı subutiyeye sahib olması lazım geldiğini isbat etti. O yedi sıfattan hayat, kudret ve ilim sıfatlarını zikretti. Diğer sıfatları akla havale etti. Yedi sıfatı tesbit ettikten sonra Zat-ı Vacibu’l-Vücud’un vücud ve vahdetini isbat etti. Zat-ı Vacibu’l-Vücudun ispatından sonra madem o Muhyi ve Mümit’tir. Elbette her bahar mevsiminde koca arzı bir nefis gibi kolaylıkla ihya eden O Zat, insanları da öldükten sonra yeniden ihya edebilir, diye tekvini olarak haşri isbat etti. Ardından teklifi olarak da
METİN
ve beşeri, şecere-i kâinatın en câmi’ ve en nazik ve en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kendine muhatab ittihaz ederek herşeyi ona müsahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyameti getirmesin? Haşri yapmasın ve yapamasın? Beşeri ihya etmesin veya edemesin? Mahkeme-i Kübrayı açamasın? Cennet ve Cehennem’i yaratamasın? Hâşâ ve kellâ!..
ŞERH
çalıştıran, birbirine yardımcı veren, birbirine musahhar eden, bahusus insana hizmetkar eden bir Rab vardır. Elbette O Rab, mevcudatı bu dünyada kemale erdirdiği gibi; ölümle de ebedi bir alemde ebedi bir surette tekamül ettirecektir. (ve beşeri, şecere-i kâinatın en câmi’ ve en nazik ve en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kendine muhatab ittihaz ederek herşeyi ona müsahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren) Hem bu kainatın sahibinin nihayetsiz bir rahmeti vardır. O Zat, Rabb-ı Rahim olduğu için şefkatinden dolayı alemi yok etmez. Şeriat-ı tekviniye ve şeriat-ı teklifiye de en son Rahim ismine dayandı. Zira bütün ahkam-ı ilahiye ayn-ı rahmettir. Madem O Zat-ı Akdes, Şefik ve Rahim isimleriyle müsemmadır. O’nun o şefkati ve rahmeti, kainatın yok olmasına izin vermez. Ellahın rahmeti gadabına sebkat eylemiştir. Hiç mümkün müdür ki; O Zat-ı Rahim, insanı en yüksek mertebeye çıkarsın, Onu halife-i ruy-i zemin kılsın ve onu kendisine muhatab etsin de daha sonra onu yok etsin. Bu O’nun rahmetine muvafık düşmez. (bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyameti getirmesin? Haşri yapmasın ve yapamasın? Beşeri ihya etmesin veya edemesin? Mahkeme-i Kübrayı açamasın? Cennet ve Cehennem’i yaratamasın? Hâşâ ve kellâ!..)
Hulasa: Müellif (r.a), evvela eseri (koca küre-i arzı) nazara verdi. O eserin arkasında ihya ve imate fiillerini, o fiillerin arkasında Muhyi ve Mümit isimlerini isbat etti. Muhyi ve Mümit olabilmesi için de yedi sıfat-ı subutiyeye sahib olması lazım geldiğini isbat etti. O yedi sıfattan hayat, kudret ve ilim sıfatlarını zikretti. Diğer sıfatları akla havale etti. Yedi sıfatı tesbit ettikten sonra Zat-ı Vacibu’l-Vücud’un vücud ve vahdetini isbat etti. Zat-ı Vacibu’l-Vücudun ispatından sonra madem o Muhyi ve Mümit’tir. Elbette her bahar mevsiminde koca arzı bir nefis gibi kolaylıkla ihya eden O Zat, insanları da öldükten sonra yeniden ihya edebilir, diye tekvini olarak haşri isbat etti. Ardından teklifi olarak da
ŞERH
Hadis-i şerifte ise varid olmuş ki;
اَلدُّنْيَا سَبْعَةُ اَيَّامٍ مِنْ اَيَّامِ الْاٰخِرَةِ
“Dünyanın ömrü, ahiret günüyle yedi gündür.”1
Dünya altı gününü tamamlayacak, yedinci gününü tamamlamadan kıyamet kopacaktır. Peki bunu akla nasıl yaklaştıracağız? Cenab-ı Hak, altı günde, yani altı devrede bu kâinatı nasıl yaratmış? Altı günde dünya nasıl yaşar ve harap olur? Buna misal mi istersin? Haşr-i bahariye bak. Altı gün zarfında üç yüz bin nevi’ nebatat ve hayvanat taifelerini birden haşreder. Mevcudatın çoğu altı gün yaşar, daha sonra vefat eder. İşte bir bahar mevsiminde göz önünde bu icraatı yapan kim ise, dünyayı altı günde yaratan ve dünyanın ömrünü yedi gün yapan ve sonunda âlemi harap eden de aynı Zattır. İşte bahar mevsimindeki ihya ve imate buna apaçık bir misaldir.
Kur’an’ın ayet sayısı 6666’dır. Âyât-ı Kur’aniyenin adedi 6666 olmakla, envâr-ı Kur’aniye ve hakikat-ı Furkaniye eyyam-ı şer’iye ile 6666 sene kadar küre-i arzda hükmü cereyan edeceğine işaret etmektedir. Bu hesaba göre dünyanın her bir günü, bin seneden ibarettir. Demek küre-i arzın Hazret-i Adem’den kıyamete kadar olan ömrü, bu hesaba göre yaklaşık yedi bin senedir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Bütün Enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları ve hülâsa-i kitabları Kur’anda bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen, fetret-i mutlakanın zamanı ihraç edildikten sonra, rivayet-i meşhure ile zaman-ı Âdem’den tâ kıyamete kadar, eyyam-ı şer’iye ile tabir edilen 7000 seneden fetret-i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra 6666 sene kadar Din-i İslam’ın sırrını neşreden hakikat-ı Kur’aniye Küre-i Arz’da ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envâr edeceğine, âyâtın adedi işaret ediyor, demektir.”2
Küre-i arzın bir günü 24 saattir. Güneşin bir günü ise 365 gündür. Yani dünyada bir yıl geçince, Güneşte bir gün geçer. Şi’ra yıldızına göre ise, dünyada bin sene geçince orada bir gün geçer. Şemsü’ş-Şumus’a göre ise, dünyada elli bin sene geçince orada bir gün geçer. Meleklerin ömrü, ekseriyetle
[1] Feyzu’l-Kadîr, 4277 no’lu hadis.
[2] Barla Lâhikası, s. 325.
ŞERH
Hadis-i şerifte ise varid olmuş ki;
اَلدُّنْيَا سَبْعَةُ اَيَّامٍ مِنْ اَيَّامِ الْاٰخِرَةِ
“Dünyanın ömrü, ahiret günüyle yedi gündür.”1
Dünya altı gününü tamamlayacak, yedinci gününü tamamlamadan kıyamet kopacaktır. Peki bunu akla nasıl yaklaştıracağız? Cenab-ı Hak, altı günde, yani altı devrede bu kâinatı nasıl yaratmış? Altı günde dünya nasıl yaşar ve harap olur? Buna misal mi istersin? Haşr-i bahariye bak. Altı gün zarfında üç yüz bin nevi’ nebatat ve hayvanat taifelerini birden haşreder. Mevcudatın çoğu altı gün yaşar, daha sonra vefat eder. İşte bir bahar mevsiminde göz önünde bu icraatı yapan kim ise, dünyayı altı günde yaratan ve dünyanın ömrünü yedi gün yapan ve sonunda âlemi harap eden de aynı Zattır. İşte bahar mevsimindeki ihya ve imate buna apaçık bir misaldir.
Kur’an’ın ayet sayısı 6666’dır. Âyât-ı Kur’aniyenin adedi 6666 olmakla, envâr-ı Kur’aniye ve hakikat-ı Furkaniye eyyam-ı şer’iye ile 6666 sene kadar küre-i arzda hükmü cereyan edeceğine işaret etmektedir. Bu hesaba göre dünyanın her bir günü, bin seneden ibarettir. Demek küre-i arzın Hazret-i Adem’den kıyamete kadar olan ömrü, bu hesaba göre yaklaşık yedi bin senedir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Bütün Enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları ve hülâsa-i kitabları Kur’anda bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen, fetret-i mutlakanın zamanı ihraç edildikten sonra, rivayet-i meşhure ile zaman-ı Âdem’den tâ kıyamete kadar, eyyam-ı şer’iye ile tabir edilen 7000 seneden fetret-i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra 6666 sene kadar Din-i İslam’ın sırrını neşreden hakikat-ı Kur’aniye Küre-i Arz’da ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envâr edeceğine, âyâtın adedi işaret ediyor, demektir.”2
Küre-i arzın bir günü 24 saattir. Güneşin bir günü ise 365 gündür. Yani dünyada bir yıl geçince, Güneşte bir gün geçer. Şi’ra yıldızına göre ise, dünyada bin sene geçince orada bir gün geçer. Şemsü’ş-Şumus’a göre ise, dünyada elli bin sene geçince orada bir gün geçer. Meleklerin ömrü, ekseriyetle
[1] Feyzu’l-Kadîr, 4277 no’lu hadis.
[2] Barla Lâhikası, s. 325.
ŞERH
sen de tersini yap. Güneşi batıdan getir. Yani kıyameti vücuda getir.”
فَبُهِتَ الَّذ۪ى كَفَرَ
“Kâfir, şaşırıp sustu.”
Müellif (r.a) bu ayetlerden acip bir meseleyi istihrac ediyor. Şöyle ki:
“Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’ın Nemrud’a karşı imate ve ihyada Güneş’in tulû’ ve gurubuna intikali, cüz’î imate ve ihyadan küllî imate ve ihyaya intikaldir ve bir terakkidir. O delilin en parlak ve en geniş dairesini göstermektir. Yoksa bir kısım ehl-i tefsirin dedikleri gibi, hafî delili bırakıp, zahir delile çıkmak değildir.”1
Yani İbrahim (a.s), Nemrud’a demiş ki: Rabbim Güneş sistemini kurdu, Güneşi âlemin zembereği hükmünde yarattı ve âlemin nizamını ona bağladı. Onun vasıtasıyla küre-i arza hayat verdi. Âlemin hayatı, Güneş siteminin çalışmasına bağlıdır. Senin verdiğin hayat, hayat değildir. Zira bir kişinin hayatı, bütün âlem fabrikasının çalışmasıyla mümkündür. Sen yanlış anladın. Rabbim Güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir. Yani Güneşi batıdan doğurmakla âlemin nizamını boz, kıyameti kopar, dedi. Eğer bütün aleme hayat verebilirsen, o zaman ihya fiiline sahib çıkabilirsin. Keza bütün alemi harab edebilirsen, o zaman imate fiiline sahib çıkabilirsin. Zira bir ferdin ihya ve imatesine sahib çıkmak, bütün mevcudatın ihya ve imatesine sahib olmakla mümkün olabilir. Madem sende böyle bir güç yoktur. Öyle ise rububiyet davanda yalancısın, sen rab olamazsın, diye onu ilzam etti.
Hem İbrahim (a.s), Nemrud’a demiş ki: “Sen hayat ve mematı, yalnız insanın rızkının verilmesi ve kesilmesi olarak zannediyorsun. Halbuki rızk dahi bütün âlemden geliyor. Bütün âlemi çalıştıran kim ise, rızkı veren de O’dur. Rabbim bunu yapmıştır. Güneş sistemini kurmuş, âleme hayat vermiştir. Sen de Güneşi batıdan çıkartarak bunun tersini yap. Kafanı kaldır, bütün âleme bak. Külli ihya ve imate fiillerini gör. Gücün varsa Güneşi batıdan çıkar, dünyayı harap et, kıyameti kopar görelim.” dedi. Mes’eleyi küllileştirdi.
Nemrut, o kadar habis bir insandır ki, Kur’an’da adı bile geçmemiştir. Çünkü hem inkar ederdi, hem de namussuz ve iffetsizdi. Kadınları çıplak eder, sokağa salardı. Kur’an’da geçtiği gibi küfrüyle beraber iffetsizliği de vardı.
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 2. Makám, 8. Kelime, s. 240.
ŞERH
sen de tersini yap. Güneşi batıdan getir. Yani kıyameti vücuda getir.”
فَبُهِتَ الَّذ۪ى كَفَرَ
“Kâfir, şaşırıp sustu.”
Müellif (r.a) bu ayetlerden acip bir meseleyi istihrac ediyor. Şöyle ki:
“Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’ın Nemrud’a karşı imate ve ihyada Güneş’in tulû’ ve gurubuna intikali, cüz’î imate ve ihyadan küllî imate ve ihyaya intikaldir ve bir terakkidir. O delilin en parlak ve en geniş dairesini göstermektir. Yoksa bir kısım ehl-i tefsirin dedikleri gibi, hafî delili bırakıp, zahir delile çıkmak değildir.”1
Yani İbrahim (a.s), Nemrud’a demiş ki: Rabbim Güneş sistemini kurdu, Güneşi âlemin zembereği hükmünde yarattı ve âlemin nizamını ona bağladı. Onun vasıtasıyla küre-i arza hayat verdi. Âlemin hayatı, Güneş siteminin çalışmasına bağlıdır. Senin verdiğin hayat, hayat değildir. Zira bir kişinin hayatı, bütün âlem fabrikasının çalışmasıyla mümkündür. Sen yanlış anladın. Rabbim Güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir. Yani Güneşi batıdan doğurmakla âlemin nizamını boz, kıyameti kopar, dedi. Eğer bütün aleme hayat verebilirsen, o zaman ihya fiiline sahib çıkabilirsin. Keza bütün alemi harab edebilirsen, o zaman imate fiiline sahib çıkabilirsin. Zira bir ferdin ihya ve imatesine sahib çıkmak, bütün mevcudatın ihya ve imatesine sahib olmakla mümkün olabilir. Madem sende böyle bir güç yoktur. Öyle ise rububiyet davanda yalancısın, sen rab olamazsın, diye onu ilzam etti.
Hem İbrahim (a.s), Nemrud’a demiş ki: “Sen hayat ve mematı, yalnız insanın rızkının verilmesi ve kesilmesi olarak zannediyorsun. Halbuki rızk dahi bütün âlemden geliyor. Bütün âlemi çalıştıran kim ise, rızkı veren de O’dur. Rabbim bunu yapmıştır. Güneş sistemini kurmuş, âleme hayat vermiştir. Sen de Güneşi batıdan çıkartarak bunun tersini yap. Kafanı kaldır, bütün âleme bak. Külli ihya ve imate fiillerini gör. Gücün varsa Güneşi batıdan çıkar, dünyayı harap et, kıyameti kopar görelim.” dedi. Mes’eleyi küllileştirdi.
Nemrut, o kadar habis bir insandır ki, Kur’an’da adı bile geçmemiştir. Çünkü hem inkar ederdi, hem de namussuz ve iffetsizdi. Kadınları çıplak eder, sokağa salardı. Kur’an’da geçtiği gibi küfrüyle beraber iffetsizliği de vardı.
[1] Mektûbât, 20. Mektûb, 2. Makám, 8. Kelime, s. 240.
ŞERH
bütün insanlar yeniden hayata ereceklerdir. O sura üfürmek, (müthiş bir sesten ibaret)tir. Nasıl ki, korkunç bir ses ile hepsi birden öleceklerdir, ikinci bir ses ile de hepsi birden hayata kavuşacaklardır. (Hemen onlar o anda) öyle yeniden hayata erince (huzurumuzda hazır bulunurlar.) Yani muhasebeye tâbi tutulmak üzere hepsi de Cenab-ı Hak’kın tâyin buyurduğu mevkide hazır bulunacaklardır, hiçbiri geri kalamıyacaktır.”
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
“(Artık bu gün hiçbir şahıs) gerek sâlih ve gerek günahkâr olsun (zulme uğratılmaz.) Hiçbir şahıs hakkında hak etmediği bir ceza verilmez. (Ve sizler de) ey mükellef insanlar! (Yapmış olduğunuz şeylerden başkasiyle cezalandırılmazsınız.) Eğer amelleriniz güzel ise güzel bir mükâfata nail olursunuz. Bilakis amelleriniz çirkin ise ona göre cezaya ve azaba uğrarsınız. Herkes dünyadaki amellerinin karşılığına kavuşmuş olur. İlâhi adalet, böylece tecelli etmiş olur.”1 âyetinin ifadesiyle bir tek sesle, yani İsrafil (a.s.)’ın suruyla bütün âlem yeniden dirilip haşir meydanına toplanır.
Güz ve kışta vefat eden mevcudatı, melek-i ra’dın sesiyle bahar mevsiminde yeniden dirilten Zat-ı Kadir, elbette İsrafil (a.s)’ın sayhasıyla daire-i ilimde bulunan mevcudatı tekrar daire-i kudrete çıkarıp haşir meydanında muhasebe için bir araya getirir. Hadsiz kudreti tazammun eden bu ihya ve imate fiillerine kim sahib çıkabilir? Melekte bu kuvvet var mı? Hayır. O halde Muhyi ve Mümit, yalnız Ellah’tır. Cenab-ı Hak, Hayy ve Kayyum, Muhyi ve Mümit isimleriyle Hazret-i İsrafil (a.s.)’a tecelli eylemiş. O tecelli ile İsrafil (a.s) bir tek ses veriyor. Cenab-ı Hak, o sese diriltme ve öldürme hasiyeti verdiği için âlem birden dirilir, birden vefat eder. Bir sesle öldürüyor, diğer bir sesle yeniden diriltiyor. Bunun bir nümunesi her güz ve bahar mevsiminde görülmektedir. Her güz mevsiminde küre-i arz vefat eder, her bahar mevsiminde ise yeniden dirilir. O bir tek ses ile altı-yedi gün zarfında küre-i arz yeniden diriliyor. O melekten çıkan ses, bütün âleme tesir ediyor. Yağmur iniyor, yer aynen kadın gibi suyu kendine çekiyor, sonra hamile kalıyor. Altı gün sonra birden canlanıyor. O gelen ses, Hazret-i İsrafil’in vekili olan melek-i ra’dın sesidir. Hayy isminin bir ayinesi olan meleğin sesiyle küre-i arz diriliyor, sonra güz mevsiminde tekrar vefat ediyor.
[1] Yâsîn, 36:53-54.
ŞERH
bütün insanlar yeniden hayata ereceklerdir. O sura üfürmek, (müthiş bir sesten ibaret)tir. Nasıl ki, korkunç bir ses ile hepsi birden öleceklerdir, ikinci bir ses ile de hepsi birden hayata kavuşacaklardır. (Hemen onlar o anda) öyle yeniden hayata erince (huzurumuzda hazır bulunurlar.) Yani muhasebeye tâbi tutulmak üzere hepsi de Cenab-ı Hak’kın tâyin buyurduğu mevkide hazır bulunacaklardır, hiçbiri geri kalamıyacaktır.”
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
“(Artık bu gün hiçbir şahıs) gerek sâlih ve gerek günahkâr olsun (zulme uğratılmaz.) Hiçbir şahıs hakkında hak etmediği bir ceza verilmez. (Ve sizler de) ey mükellef insanlar! (Yapmış olduğunuz şeylerden başkasiyle cezalandırılmazsınız.) Eğer amelleriniz güzel ise güzel bir mükâfata nail olursunuz. Bilakis amelleriniz çirkin ise ona göre cezaya ve azaba uğrarsınız. Herkes dünyadaki amellerinin karşılığına kavuşmuş olur. İlâhi adalet, böylece tecelli etmiş olur.”1 âyetinin ifadesiyle bir tek sesle, yani İsrafil (a.s.)’ın suruyla bütün âlem yeniden dirilip haşir meydanına toplanır.
Güz ve kışta vefat eden mevcudatı, melek-i ra’dın sesiyle bahar mevsiminde yeniden dirilten Zat-ı Kadir, elbette İsrafil (a.s)’ın sayhasıyla daire-i ilimde bulunan mevcudatı tekrar daire-i kudrete çıkarıp haşir meydanında muhasebe için bir araya getirir. Hadsiz kudreti tazammun eden bu ihya ve imate fiillerine kim sahib çıkabilir? Melekte bu kuvvet var mı? Hayır. O halde Muhyi ve Mümit, yalnız Ellah’tır. Cenab-ı Hak, Hayy ve Kayyum, Muhyi ve Mümit isimleriyle Hazret-i İsrafil (a.s.)’a tecelli eylemiş. O tecelli ile İsrafil (a.s) bir tek ses veriyor. Cenab-ı Hak, o sese diriltme ve öldürme hasiyeti verdiği için âlem birden dirilir, birden vefat eder. Bir sesle öldürüyor, diğer bir sesle yeniden diriltiyor. Bunun bir nümunesi her güz ve bahar mevsiminde görülmektedir. Her güz mevsiminde küre-i arz vefat eder, her bahar mevsiminde ise yeniden dirilir. O bir tek ses ile altı-yedi gün zarfında küre-i arz yeniden diriliyor. O melekten çıkan ses, bütün âleme tesir ediyor. Yağmur iniyor, yer aynen kadın gibi suyu kendine çekiyor, sonra hamile kalıyor. Altı gün sonra birden canlanıyor. O gelen ses, Hazret-i İsrafil’in vekili olan melek-i ra’dın sesidir. Hayy isminin bir ayinesi olan meleğin sesiyle küre-i arz diriliyor, sonra güz mevsiminde tekrar vefat ediyor.
[1] Yâsîn, 36:53-54.
ŞERH
âlemini yaratan, Mümit olan Kahhar-ı Zü’l-Celal olduğu gibi; bu ışığı getiren de Muhyi ve Münevvirunnur olan Cemil-i Zülkemaldir. Aynen öyle de bir gün gelecek, O Zat hepimizi bu dünyadan götürüp kabirde zahiri bir karanlığa sokacak. Birden Hazret-i İsrafil’in borusuyla hepimizi diriltecek ve bir anda bizi karanlıktan nura çıkaracaktır. Nasıl ki şu küçücük odada karanlıkla nur birbiriyle çarpışıyor. Aynen öyle de şu koca alemde dahi nar ile nur, zulmet ile nur bu dünyada çarpışıyor. Maddeten ve manen burada karanlığı getiren, ardından da ışığı veren kim ise, küfür karanlığından sonra iman nurunu getirecek olan da aynı Zattır. Bu ışığı gördüğünüz gibi buna inanın. Kâinatta başka bir güç yoktur. İkinci bir tecelli de yoktur. Cenab-ı Hakkın esmasının tecellisi münavebeyledir. Hakkımızdaki hükm-ü İlahiyi sabırla karşılamak gerektir. Cenab-ı Hak, bu dünyada kimi zaman kâfirlere, kimi zaman da mü’minlere galibiyet verdiğini ve bunun sünnetullah olduğunu gelecek ayet-i kerimesiyle beyan buyurmaktadır:
وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ
“(Ve o günleri) öyle zafer, galibiyet, mağlûbiyet devrelerini (biz insanlar arasında döndürürüz.) Bir gün Müslümanlar kazanır veya kaybeder, diğer bir gün de kafirler kazanır veya kaybeder. Zamanın hadiseleri, Müslümanların gâh lehine ve gâh aleyhine olarak meydana gelir. Bu hikmet gereğidir ve ayn-ı hikmettir.”1
Resul-i Ekrem (a.s.m) ise, sabredenlere şöyle bir müjde vermektedir:
مَنْ صَبَرَ ظَفَرَ
“Haşr-i baharîde görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan üç yüz binden ziyade enva’ı haşredip neşrediyor.” cümlesini, Risale-i Nur’un pek çok yerlerinden istifade ederek izah etmeye çalıştık. Müellif (r.a)’den yapılan rivayete göre; “Her bir mes’ele-i imaniyye yazılırken iki yüz ayat-ı Kur’aniye imdada geliyor, yani gönderiliyor.” Mesela; şu cümle iki yüz ayat-ı Kur’aniye’den tereşşüh edip gelmiştir, denilebilir. Öyle ise Risale-i Nur’un cümleleri, ayat-ı Kur’aniyenin tefsiri olarak izah edilmeli ve eserlere o nazarla bakılmalıdır. Bazen bir cümlede Risale-i Nur’un bütün hakikatleri mündemiçtir, ona göre muhtelif yerlerdeki izahları yan yana getirip mes’eleyi öyle mütalaa etmek lazımdır. Nurlar, yan yana gelince hakikat nurları
[1] Âl-i Imrân, 3:140.
ŞERH
âlemini yaratan, Mümit olan Kahhar-ı Zü’l-Celal olduğu gibi; bu ışığı getiren de Muhyi ve Münevvirunnur olan Cemil-i Zülkemaldir. Aynen öyle de bir gün gelecek, O Zat hepimizi bu dünyadan götürüp kabirde zahiri bir karanlığa sokacak. Birden Hazret-i İsrafil’in borusuyla hepimizi diriltecek ve bir anda bizi karanlıktan nura çıkaracaktır. Nasıl ki şu küçücük odada karanlıkla nur birbiriyle çarpışıyor. Aynen öyle de şu koca alemde dahi nar ile nur, zulmet ile nur bu dünyada çarpışıyor. Maddeten ve manen burada karanlığı getiren, ardından da ışığı veren kim ise, küfür karanlığından sonra iman nurunu getirecek olan da aynı Zattır. Bu ışığı gördüğünüz gibi buna inanın. Kâinatta başka bir güç yoktur. İkinci bir tecelli de yoktur. Cenab-ı Hakkın esmasının tecellisi münavebeyledir. Hakkımızdaki hükm-ü İlahiyi sabırla karşılamak gerektir. Cenab-ı Hak, bu dünyada kimi zaman kâfirlere, kimi zaman da mü’minlere galibiyet verdiğini ve bunun sünnetullah olduğunu gelecek ayet-i kerimesiyle beyan buyurmaktadır:
وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ
“(Ve o günleri) öyle zafer, galibiyet, mağlûbiyet devrelerini (biz insanlar arasında döndürürüz.) Bir gün Müslümanlar kazanır veya kaybeder, diğer bir gün de kafirler kazanır veya kaybeder. Zamanın hadiseleri, Müslümanların gâh lehine ve gâh aleyhine olarak meydana gelir. Bu hikmet gereğidir ve ayn-ı hikmettir.”1
Resul-i Ekrem (a.s.m) ise, sabredenlere şöyle bir müjde vermektedir:
مَنْ صَبَرَ ظَفَرَ
“Haşr-i baharîde görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan üç yüz binden ziyade enva’ı haşredip neşrediyor.” cümlesini, Risale-i Nur’un pek çok yerlerinden istifade ederek izah etmeye çalıştık. Müellif (r.a)’den yapılan rivayete göre; “Her bir mes’ele-i imaniyye yazılırken iki yüz ayat-ı Kur’aniye imdada geliyor, yani gönderiliyor.” Mesela; şu cümle iki yüz ayat-ı Kur’aniye’den tereşşüh edip gelmiştir, denilebilir. Öyle ise Risale-i Nur’un cümleleri, ayat-ı Kur’aniyenin tefsiri olarak izah edilmeli ve eserlere o nazarla bakılmalıdır. Bazen bir cümlede Risale-i Nur’un bütün hakikatleri mündemiçtir, ona göre muhtelif yerlerdeki izahları yan yana getirip mes’eleyi öyle mütalaa etmek lazımdır. Nurlar, yan yana gelince hakikat nurları
[1] Âl-i Imrân, 3:140.
ŞERH
birden parlamaya başlıyor. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Evet Risalet-ün Nur, size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, meselâ Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna ve i’cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem’edilse ve hâkeza.. mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir.
Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.
Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâEllah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşr ve ta’lim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektubları te’lif ile ve Dokuzuncu Şua’ın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek. Risale-i Nur’un samimî, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.”1
Demek Müellif (r.a)’ın sarih ifadesiyle, her ne kadar kendi vazifesi bitmişse de Risale-i Nur Talebeleri’nin; “tafsil, şerh, izah, tahşiye, neşr, ta’lim, te’lif, tekmil, tanzim, tertib, tefsir ve tashih” ile alakalı vazifeleri devam etmektedir. O halde Risale-i Nur Eserleri hakkında yaptığımız şerh ve izahlar, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ta’lim ve emrine binaendir.
Hayvanat ve nebatat ikisi de hayat mertebesindendir. Nebati hayat mertebesi, hayvani hayat mertebesine nisbeten daha düşüktür. Hayvanat ve nebatat taifeleri, her bahar mevsiminde “Ya Hayy” deyip hayata mazhar oluyorlar, “Ya Mümit” deyip vefat ediyorlar. Fakat vefat ettiklerinde Hayy ismi onları baki bir âlemde baki bir hayata mazhar eder. Ölümle sadece itibari şekilleri değişiyor. Bu durumda Hayy ve Muhyi isimleri esastır. Mümit ismi itibari oluyor. Mümit ismi haktır, fakat ölümün o isme mazhar olması itibari oluyor. Bu durumda mevcudatın ölümü, bir halden diğer bir hale geçişi manasında kullanılıyor. O halde idam manasındaki ölüm yoktur. Zira bu, Rahim-i Mutlak’ın şe’n-i merhametine yakışmaz. Öyleyse mevt, bir yerden diğer bir yere intikal etmek demektir.
[1] Barla Lâhikası, s. 371-372.
ŞERH
birden parlamaya başlıyor. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Evet Risalet-ün Nur, size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, meselâ Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna ve i’cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem’edilse ve hâkeza.. mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir.
Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.
Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâEllah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşr ve ta’lim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektubları te’lif ile ve Dokuzuncu Şua’ın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek. Risale-i Nur’un samimî, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.”1
Demek Müellif (r.a)’ın sarih ifadesiyle, her ne kadar kendi vazifesi bitmişse de Risale-i Nur Talebeleri’nin; “tafsil, şerh, izah, tahşiye, neşr, ta’lim, te’lif, tekmil, tanzim, tertib, tefsir ve tashih” ile alakalı vazifeleri devam etmektedir. O halde Risale-i Nur Eserleri hakkında yaptığımız şerh ve izahlar, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ta’lim ve emrine binaendir.
Hayvanat ve nebatat ikisi de hayat mertebesindendir. Nebati hayat mertebesi, hayvani hayat mertebesine nisbeten daha düşüktür. Hayvanat ve nebatat taifeleri, her bahar mevsiminde “Ya Hayy” deyip hayata mazhar oluyorlar, “Ya Mümit” deyip vefat ediyorlar. Fakat vefat ettiklerinde Hayy ismi onları baki bir âlemde baki bir hayata mazhar eder. Ölümle sadece itibari şekilleri değişiyor. Bu durumda Hayy ve Muhyi isimleri esastır. Mümit ismi itibari oluyor. Mümit ismi haktır, fakat ölümün o isme mazhar olması itibari oluyor. Bu durumda mevcudatın ölümü, bir halden diğer bir hale geçişi manasında kullanılıyor. O halde idam manasındaki ölüm yoktur. Zira bu, Rahim-i Mutlak’ın şe’n-i merhametine yakışmaz. Öyleyse mevt, bir yerden diğer bir yere intikal etmek demektir.
[1] Barla Lâhikası, s. 371-372.
METİN
Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken, kemâl-i imtiyaz ve teşhîs ile o kadar sür’at ve vüs’at ve sühulet içinde kemal-i intizam ve mizan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor. Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin, semavat ve arzı altı günde halkedemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ!
ŞERH
Birisi: Bununla tevhidi ders veriyor. Hepsinin Halık’ı bir olduğunu, bir elden çıktığını bildiriyor.
Diğeri: Haşri ders veriyor. Kim bu ağacın başındaki yaprakları, çiçekleri, meyveleri veyahut köklerini, aynıyla veya misliyle iade ediyorsa, insanın haşrini va’deden de O’dur. Madem va’detmiş, elbette va’dini yerine getirecektir.
(Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken, kemâl-i imtiyaz ve teşhîs ile o kadar sür’at ve vüs’at ve sühulet içinde kemal-i intizam ve mizan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor.) Bak! Bütün bu icraatlar, kudret ve ilim denilen iki sıfat-ı kudsiyeye dayanır. Yani yeraltında birbirine karışmış olan tohumlar ve çekirdekler, ancak kudret ve ilim sıfatlarıyla temayüz edip yeryüzüne çıkabilirler. O tuhum ve çekirdeklerin neşv u nema bulması için, bu iki sıfat lazım olduğu gibi; hayat, sem’, basar, kelam ve irade sıfatları da lazımdır. Zira diri olmayan, işitmeyen, görmeyen, konuşmayan, irade sahibi olmayan bir Zat, bu icraatı yapamaz.
(Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin, semavat ve arzı altı günde halkedemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ!)
Cenab-ı Hak, haşr-i ekberin birer nümunesini her bir baharda gösteriyor. Ta ki insanlar, haşr-i a’zama inansınlar. Müellif (r.a), iki günü yan yana getirdi. Yani âlemin altı günde yaradılışının kudret-i İlahiyeye nisbeten ne kadar kolay olduğunu isbat için, her bahar mevsiminde altı günde yaratılan mevcudatı nazara verdi. Haşir meydanındaki ahvale inanmak için de bahar haşrini göz önüne koyuyor. Her bahar mevsiminde vücuda gelen haşir ve neşri görüp buna inanan, elbette ahiret diyarındaki haşir ve neşre de inanmalıdır.
Müellif (r.a), gelecek cümlelerinde haşri isbat sadedinde üç misal zikretmektedir. Bu misaller gayet manidardır.
Birinci Misal: İlm-i İlahiyi isbat için zikredilmektedir. Şöyle ki:
METİN
Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken, kemâl-i imtiyaz ve teşhîs ile o kadar sür’at ve vüs’at ve sühulet içinde kemal-i intizam ve mizan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor. Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin, semavat ve arzı altı günde halkedemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ!
ŞERH
Birisi: Bununla tevhidi ders veriyor. Hepsinin Halık’ı bir olduğunu, bir elden çıktığını bildiriyor.
Diğeri: Haşri ders veriyor. Kim bu ağacın başındaki yaprakları, çiçekleri, meyveleri veyahut köklerini, aynıyla veya misliyle iade ediyorsa, insanın haşrini va’deden de O’dur. Madem va’detmiş, elbette va’dini yerine getirecektir.
(Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken, kemâl-i imtiyaz ve teşhîs ile o kadar sür’at ve vüs’at ve sühulet içinde kemal-i intizam ve mizan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor.) Bak! Bütün bu icraatlar, kudret ve ilim denilen iki sıfat-ı kudsiyeye dayanır. Yani yeraltında birbirine karışmış olan tohumlar ve çekirdekler, ancak kudret ve ilim sıfatlarıyla temayüz edip yeryüzüne çıkabilirler. O tuhum ve çekirdeklerin neşv u nema bulması için, bu iki sıfat lazım olduğu gibi; hayat, sem’, basar, kelam ve irade sıfatları da lazımdır. Zira diri olmayan, işitmeyen, görmeyen, konuşmayan, irade sahibi olmayan bir Zat, bu icraatı yapamaz.
(Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin, semavat ve arzı altı günde halkedemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ!)
Cenab-ı Hak, haşr-i ekberin birer nümunesini her bir baharda gösteriyor. Ta ki insanlar, haşr-i a’zama inansınlar. Müellif (r.a), iki günü yan yana getirdi. Yani âlemin altı günde yaradılışının kudret-i İlahiyeye nisbeten ne kadar kolay olduğunu isbat için, her bahar mevsiminde altı günde yaratılan mevcudatı nazara verdi. Haşir meydanındaki ahvale inanmak için de bahar haşrini göz önüne koyuyor. Her bahar mevsiminde vücuda gelen haşir ve neşri görüp buna inanan, elbette ahiret diyarındaki haşir ve neşre de inanmalıdır.
Müellif (r.a), gelecek cümlelerinde haşri isbat sadedinde üç misal zikretmektedir. Bu misaller gayet manidardır.
Birinci Misal: İlm-i İlahiyi isbat için zikredilmektedir. Şöyle ki:
ŞERH
zerrat, o vücud-u insanın içine girip çıkıyor. Beş-altı senede bir ise, insanın bütün eti ve kemiği beraber değişiyor. Demek beş-altı sene bitince, insanın bütün zerratı değişiyor, beden-i insani yeniden oluşuyor. İnsan, ne kadar acip bir nakş-ı İlahi olduğunu bununla düşün.
Sani’-i Hakim’in, bu alemde masnuatı nakşederken kullandığı boya nedir? Zerrat-ı âlemdir. Zerrat bir mürekkep gibidir. Sani-i Alem, mahlukatı onunla yazıyor. Zerrat, hareket edip yanyana geliyor, orada bir müddet vazife yaptıktan sonra dağılıyor. Daha sonra başkaları gelip görevi devralıyor. Ayrılan zerreler de başka yerde yeni bir vazifeye başlıyor. İşte böylece âlem-i kevn meydana geliyor.
Şu mevcudat, ilm-i İlahide mevcud iken kudret-i Rabbaniye tecelli ederek, zerrat mürekkebatıyla, mevcudatı zaman sahifesi üzerinde nakşederek her bir mevcudu bütün âlemin hülasası yaparak âlemi, bir kitap gibi yazdı. Yazılan bu kitabın asıl merkezi Levh-i Mahfuz, zerreler boya, gece-gündüz, kış-yaz birer sahife oldu. Peki bu kitabın muhatabı kimdir? Zira bir kitap okunmak için yazılır. Muallimsiz bir kitab işe yarar mı? Kitap var, muallim yok veyahut kitap var, muallim var, muhatab yok. O da olmaz. Madem şu kâinat, bir kitap gibi yazılmış. Elbette bu kitabın bir muallimi olacaktır. O muallim ise, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere enbiya-i izamdır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Kur’an diliyle kitab-ı kebir-i kâinatın manası olan esma ve sıfat-ı İlahiyeyi cin ve inse ta’lim ediyor, Kur’an ile kâinat kitabının hakikatini tercüme ediyor.
Bütün ehl-i kemal, kâinatı devamlı bir surette kitaba benzetmişlerdir. Haklıdırlar. Çünkü Ellah, Kur’an’da öyle ders veriyor. Şöyle ki:
وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا فِى السَّمَاءِ وَلَا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“(Rab’binden ne yerde ve ne de gökte zerre ağırlığınca birşey kaybolmaz ve Ondan gizli kalmaz.) Ellahu Teâlâ, mevcudat-ı alemin bütün işlerini ve bütün âlemlerdeki olayları tamamen bilir. Çünkü O’ndan başka Halık yoktur, O’ndan başka kainatı bilen yoktur. Bütün mahlukatının zahirî ve batınî amelleri, Ellah tarafından tamamen bilinmektedir. (Ve ondan) o zerre ağırlığı şeyden (ne daha küçük ve ne de
ŞERH
zerrat, o vücud-u insanın içine girip çıkıyor. Beş-altı senede bir ise, insanın bütün eti ve kemiği beraber değişiyor. Demek beş-altı sene bitince, insanın bütün zerratı değişiyor, beden-i insani yeniden oluşuyor. İnsan, ne kadar acip bir nakş-ı İlahi olduğunu bununla düşün.
Sani’-i Hakim’in, bu alemde masnuatı nakşederken kullandığı boya nedir? Zerrat-ı âlemdir. Zerrat bir mürekkep gibidir. Sani-i Alem, mahlukatı onunla yazıyor. Zerrat, hareket edip yanyana geliyor, orada bir müddet vazife yaptıktan sonra dağılıyor. Daha sonra başkaları gelip görevi devralıyor. Ayrılan zerreler de başka yerde yeni bir vazifeye başlıyor. İşte böylece âlem-i kevn meydana geliyor.
Şu mevcudat, ilm-i İlahide mevcud iken kudret-i Rabbaniye tecelli ederek, zerrat mürekkebatıyla, mevcudatı zaman sahifesi üzerinde nakşederek her bir mevcudu bütün âlemin hülasası yaparak âlemi, bir kitap gibi yazdı. Yazılan bu kitabın asıl merkezi Levh-i Mahfuz, zerreler boya, gece-gündüz, kış-yaz birer sahife oldu. Peki bu kitabın muhatabı kimdir? Zira bir kitap okunmak için yazılır. Muallimsiz bir kitab işe yarar mı? Kitap var, muallim yok veyahut kitap var, muallim var, muhatab yok. O da olmaz. Madem şu kâinat, bir kitap gibi yazılmış. Elbette bu kitabın bir muallimi olacaktır. O muallim ise, başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere enbiya-i izamdır. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), Kur’an diliyle kitab-ı kebir-i kâinatın manası olan esma ve sıfat-ı İlahiyeyi cin ve inse ta’lim ediyor, Kur’an ile kâinat kitabının hakikatini tercüme ediyor.
Bütün ehl-i kemal, kâinatı devamlı bir surette kitaba benzetmişlerdir. Haklıdırlar. Çünkü Ellah, Kur’an’da öyle ders veriyor. Şöyle ki:
وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا فِى السَّمَاءِ وَلَا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“(Rab’binden ne yerde ve ne de gökte zerre ağırlığınca birşey kaybolmaz ve Ondan gizli kalmaz.) Ellahu Teâlâ, mevcudat-ı alemin bütün işlerini ve bütün âlemlerdeki olayları tamamen bilir. Çünkü O’ndan başka Halık yoktur, O’ndan başka kainatı bilen yoktur. Bütün mahlukatının zahirî ve batınî amelleri, Ellah tarafından tamamen bilinmektedir. (Ve ondan) o zerre ağırlığı şeyden (ne daha küçük ve ne de
ŞERH
daha büyük bir şey) de (yoktur ki, illâ apaçık olan bir kitapta) Levh-ı Mahfuz’da yazılı bulunmakta(dır.) Artık her mükellef kul, bu hakikati bilerek buna göre hareketlerini tanzim etmelidir ki, yarın ahiret gününde mes’ul ve mahcup bir durumda bulunmasın, korku ve kederden emin olsun.”1
وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“(Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitaptadır.) Levh-i Mahfuz’da sabittir. Cenâb-ı Hak tarafından tamamen bilinmektedir.”2
وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“(Ve yeryüzünde yürüyen hiçbir hayat sahibi yoktur ki, onun rızkı Ellahu Teâlâ’ya ait olmasın.) Ellahu Teâlâ böyle her şeyi bildiği gibi (onun) herhangi bir hayat sahibinin (karar kıldığı yeri de, emaneten duracağı yeri de bilir.) Hiçbir şey ilm-i İlahi’nin haricinde kalamaz. (Hepsi de) bütün hayat sahipleri de, onların rızkları, ikametgâhları ve emânet bırakılacakları yerleri de (apaçık bir kitaptadır.) Levh-i Mahfuz’da tamamen tesbit edilmiş bulunmaktadır.”3
وَمَا مِنْ غَائِبَةٍ فِى السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“(Ve gökte ve yerde bir ğaib) bir saklı ve gizli şey (yoktur ki,) o şey (apaçık bir kitapta) yani Levh-ı Mahfuz’da yazılmış (olmasın.) Evet bütün hadiseler, meydana gelmeden önce Ellah tarafından bilinmekte ve Levh-i Mahfuz’da yazılı bulunmaktadır.”4
Bu kitab-ı kebir-i kâinatı hiç yoktan yazan Zat, elbette bu kitabı bozduktan sonra ikinci kez tekrar yazmaya kadirdir. Gelecek ayet-i kerimeler, bu hakikati ifade etmektedir:
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ى اَنْشَاَهَا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ
“Ey Resulüm! Haşr-i cismaniyi inkar edenlere (de ki: Onları) o kemikleri (ilk defa
[1] Yûnus, 10:61.
[2] En‘ám, 6:59.
[3] Hûd, 11:6.
[4] Neml, 27:75.
ŞERH
daha büyük bir şey) de (yoktur ki, illâ apaçık olan bir kitapta) Levh-ı Mahfuz’da yazılı bulunmakta(dır.) Artık her mükellef kul, bu hakikati bilerek buna göre hareketlerini tanzim etmelidir ki, yarın ahiret gününde mes’ul ve mahcup bir durumda bulunmasın, korku ve kederden emin olsun.”1
وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“(Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitaptadır.) Levh-i Mahfuz’da sabittir. Cenâb-ı Hak tarafından tamamen bilinmektedir.”2
وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“(Ve yeryüzünde yürüyen hiçbir hayat sahibi yoktur ki, onun rızkı Ellahu Teâlâ’ya ait olmasın.) Ellahu Teâlâ böyle her şeyi bildiği gibi (onun) herhangi bir hayat sahibinin (karar kıldığı yeri de, emaneten duracağı yeri de bilir.) Hiçbir şey ilm-i İlahi’nin haricinde kalamaz. (Hepsi de) bütün hayat sahipleri de, onların rızkları, ikametgâhları ve emânet bırakılacakları yerleri de (apaçık bir kitaptadır.) Levh-i Mahfuz’da tamamen tesbit edilmiş bulunmaktadır.”3
وَمَا مِنْ غَائِبَةٍ فِى السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“(Ve gökte ve yerde bir ğaib) bir saklı ve gizli şey (yoktur ki,) o şey (apaçık bir kitapta) yani Levh-ı Mahfuz’da yazılmış (olmasın.) Evet bütün hadiseler, meydana gelmeden önce Ellah tarafından bilinmekte ve Levh-i Mahfuz’da yazılı bulunmaktadır.”4
Bu kitab-ı kebir-i kâinatı hiç yoktan yazan Zat, elbette bu kitabı bozduktan sonra ikinci kez tekrar yazmaya kadirdir. Gelecek ayet-i kerimeler, bu hakikati ifade etmektedir:
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ى اَنْشَاَهَا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ
“Ey Resulüm! Haşr-i cismaniyi inkar edenlere (de ki: Onları) o kemikleri (ilk defa
[1] Yûnus, 10:61.
[2] En‘ám, 6:59.
[3] Hûd, 11:6.
[4] Neml, 27:75.
METİN
Veyahut bir sultan-ı mu’cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış, o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz.
ŞERH
vardır. Kabirde her ne kadar ruhani bir hayat hakim olsa bile ruhun cesedle olan irtibatı sebebiyle cesedin de azabtan veya lezzetten hissesi vardır. Bir gün gelecek, cesed ile ruh bir araya gelecek, Cennette cismani bir saadete, Cehennemde de cismani bir şekavete mazhar olacaktır.
وَاِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ
“(Ve nefisler, çift olduğu zaman.) Yani herkesin ruhu kendi cesedine gidip onunla birleştiği vakit, ikinci sûra üfürülüp herkesin yeniden hayata ereceği zaman veya âhirette mü’mînlerin huriler ile, kâfirlerin de şeytanlar ile beraber bulunacakları gün. Veyahut Salihlerin cennette salihlerle beraber olacağı, facirlerin de facirlerle cehennemde beraber olacağı zaman.”1
Ayetin bir te’viline göre manası; ruh, cesed içine girip ikisi bir araya gelecek demektir.
Müellif (r.a), birinci misalde İlm-i ilahiyi isbat etti. Şimdi ise haşri getirecek Zat’ın kudretini isbat sadedinde ikinci bir misal daha serdediyor. Şöyle ki:
(Veyahut bir sultan-ı mu’cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış, o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz.) Bu ikinci misal de kudret-i İlahiyenin isbatı için serdedilen bir misaldir.
Metinde geçen “büyük bir taş” tabirinden murad; dünya denilen yer küredir. Cenab-ı Hak, bizi Cennete davet etmiştir. Bu taş hükmünde olan dünya
[1] Tekvîr, 81:7.
METİN
Veyahut bir sultan-ı mu’cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış, o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz.
ŞERH
vardır. Kabirde her ne kadar ruhani bir hayat hakim olsa bile ruhun cesedle olan irtibatı sebebiyle cesedin de azabtan veya lezzetten hissesi vardır. Bir gün gelecek, cesed ile ruh bir araya gelecek, Cennette cismani bir saadete, Cehennemde de cismani bir şekavete mazhar olacaktır.
وَاِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ
“(Ve nefisler, çift olduğu zaman.) Yani herkesin ruhu kendi cesedine gidip onunla birleştiği vakit, ikinci sûra üfürülüp herkesin yeniden hayata ereceği zaman veya âhirette mü’mînlerin huriler ile, kâfirlerin de şeytanlar ile beraber bulunacakları gün. Veyahut Salihlerin cennette salihlerle beraber olacağı, facirlerin de facirlerle cehennemde beraber olacağı zaman.”1
Ayetin bir te’viline göre manası; ruh, cesed içine girip ikisi bir araya gelecek demektir.
Müellif (r.a), birinci misalde İlm-i ilahiyi isbat etti. Şimdi ise haşri getirecek Zat’ın kudretini isbat sadedinde ikinci bir misal daha serdediyor. Şöyle ki:
(Veyahut bir sultan-ı mu’cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış, o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz.) Bu ikinci misal de kudret-i İlahiyenin isbatı için serdedilen bir misaldir.
Metinde geçen “büyük bir taş” tabirinden murad; dünya denilen yer küredir. Cenab-ı Hak, bizi Cennete davet etmiştir. Bu taş hükmünde olan dünya
[1] Tekvîr, 81:7.
ŞERH
Diğeri: Kahr-ı İlahidir ki; her şey, kahırla tesir altında kalarak zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor.
İşte mü’minin şe’ni de budur ki, âlemdeki mevcudatın kardeşi olsun, evamir-i İlahiyeyi aşk ve şevkle yerine getirsin, zerre kadar vazifesinden geri kalmasın. Hayy-ı Kayyum olan bu alemin malik ve mutasarrıfı, âleme böyle bir cereyan vermiş. Şu yolcuları yolda bırakmayacağını va’detmiştir. “Ben bu küreyi, bu sistemi kırıp dağıtacağım. Yolunuzda engel teşkil etmiş olan bu zaman mefhumunu kaldıracağım.” diye hükmetmiştir.
Hülasa-i kelam: Şu âlemin Rabbi, Hayy ve diridir. Hayy isminin a’zamlık mertebesi Cennet ve Cehennemde tecelli eylemiştir. O hayatın bir gölgesini âleme düşürmüş, âlemi zaman ipine takmış, hayatın envaına mazhar eylemiştir. Şu hayat buraya münhasır değil. O Hayy-ı Sermedi, mevcudat-ı alemi, asıl hayatın menbaı olan dar-ı ahirete çekip götürmek ister. Müellif (r.a), şöyle buyuruyor:
“Evet وَمَا هَذِهِ الْحَيَوةُ الدُّنْيَا اِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ اْلاٰۤخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ sırrınca, şu dâr-ı dünyada, camid ve şuursuz ve hayatsız maddeler, orada şuurlu hayatdardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar; emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen “Filan meyveyi bana getir”, getirir. Filan taşa desen “Gel”, gelir.” 1
Elbette O davet sahibi Sultan-ı Mu’cizekar, misafirlerinin önüne çıkan bütün engelleri dağıtıp bertaraf eder. Tereddüde girenler, hilkat-i alemin bidayetine baksınlar. Kürenin, Güneşin zaman itibariyle raks u harekatına dikkat etsinler. Bunu gören kişi, bu azim işleri yapan Zatın bu âlemi harap edeceğine de inanması lazımdır. İsra 99, Yasin 81, Ahkaf 33 gibi ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir. Bu alemi zaman ipine nasıl takmışsa öyle de kaldırır. Tesbihin tanelerini ipe takan, elbette o ipi çözüp dağıtabilir. O halde tereddüde mahal yoktur. Müellif (r.a), şöyle buyuruyor:
“Arkadaş! Kâinat dediğimiz şu apartman-ı İlahî öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizamlara tâbi’ ve öyle acib garib rabıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı,
[1] Sözler, 28. Söz, s. 499.
ŞERH
Diğeri: Kahr-ı İlahidir ki; her şey, kahırla tesir altında kalarak zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor.
İşte mü’minin şe’ni de budur ki, âlemdeki mevcudatın kardeşi olsun, evamir-i İlahiyeyi aşk ve şevkle yerine getirsin, zerre kadar vazifesinden geri kalmasın. Hayy-ı Kayyum olan bu alemin malik ve mutasarrıfı, âleme böyle bir cereyan vermiş. Şu yolcuları yolda bırakmayacağını va’detmiştir. “Ben bu küreyi, bu sistemi kırıp dağıtacağım. Yolunuzda engel teşkil etmiş olan bu zaman mefhumunu kaldıracağım.” diye hükmetmiştir.
Hülasa-i kelam: Şu âlemin Rabbi, Hayy ve diridir. Hayy isminin a’zamlık mertebesi Cennet ve Cehennemde tecelli eylemiştir. O hayatın bir gölgesini âleme düşürmüş, âlemi zaman ipine takmış, hayatın envaına mazhar eylemiştir. Şu hayat buraya münhasır değil. O Hayy-ı Sermedi, mevcudat-ı alemi, asıl hayatın menbaı olan dar-ı ahirete çekip götürmek ister. Müellif (r.a), şöyle buyuruyor:
“Evet وَمَا هَذِهِ الْحَيَوةُ الدُّنْيَا اِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ اْلاٰۤخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ sırrınca, şu dâr-ı dünyada, camid ve şuursuz ve hayatsız maddeler, orada şuurlu hayatdardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar; emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen “Filan meyveyi bana getir”, getirir. Filan taşa desen “Gel”, gelir.” 1
Elbette O davet sahibi Sultan-ı Mu’cizekar, misafirlerinin önüne çıkan bütün engelleri dağıtıp bertaraf eder. Tereddüde girenler, hilkat-i alemin bidayetine baksınlar. Kürenin, Güneşin zaman itibariyle raks u harekatına dikkat etsinler. Bunu gören kişi, bu azim işleri yapan Zatın bu âlemi harap edeceğine de inanması lazımdır. İsra 99, Yasin 81, Ahkaf 33 gibi ayet-i kerimeler bu hakikati ifade etmektedir. Bu alemi zaman ipine nasıl takmışsa öyle de kaldırır. Tesbihin tanelerini ipe takan, elbette o ipi çözüp dağıtabilir. O halde tereddüde mahal yoktur. Müellif (r.a), şöyle buyuruyor:
“Arkadaş! Kâinat dediğimiz şu apartman-ı İlahî öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizamlara tâbi’ ve öyle acib garib rabıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı,
[1] Sözler, 28. Söz, s. 499.
METİN
Veyahut bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizamı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın...
ŞERH
“Yerinden çık!” emrine hedef olsa; derhal âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerata başlar; yıldızlar arasında müsademeler, ecram arasında muharebeler vukua gelir. Şu gayr-ı mütenahî boşluk; pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli saıkalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar. Evet insan-ı kebirin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husule gelen fırtınanın ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de görülmesi imkân dairesinde değildir.
İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatın yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesiyle, aşiretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letafetiyle, lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecelli ve incilâ eder.”1
Müellif (r.a), birinci misalde ilm-i İlahiyi isbat etti. İkinci misalde ise, haşri getirecek Zat’ın kudretini isbat etti. Bu üçüncü misalde ise, ilim ve kudret-i İlahiyeyi isbat etmekle beraber, rububiyet ve rahmet-i İlahiyeyi ve bütün mevcudatın emirber nefer gibi emr-i İlahiye itaatini isbat sadedinde ordu misalini zikrediyor. Emr-i İlahi irade, ilim ve kudreti birden tazammun ettiği için, mevcudat o emre ister istemez münkad olmuştur. Şöyle ki:
(Veyahut bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizamı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın...)
Demek bir kumandan var, yeniden orduları teşkil ediyor. Ordulara emir ve yasaklarını tebliğ ediyor. Ordular da onu dinliyor. Böyle bir kumandan, harp esnasında paydos emrini almış veya bir borazan sesiyle istirahate çekilmiş, yatmış olan orduyu nasıl bir araya toplar veya uyandırır, denilir mi? Elbette denilmez.
İşte her bir insanın, her bir çiçeğin vücudu birer ordugah gibidir. O vücudlara giren zerratın her biri ise, birer neferdir. Evamir-i tekviniyeyle, kader-i
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 143.
METİN
Veyahut bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizamı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın...
ŞERH
“Yerinden çık!” emrine hedef olsa; derhal âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerata başlar; yıldızlar arasında müsademeler, ecram arasında muharebeler vukua gelir. Şu gayr-ı mütenahî boşluk; pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli saıkalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar. Evet insan-ı kebirin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husule gelen fırtınanın ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de görülmesi imkân dairesinde değildir.
İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatın yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesiyle, aşiretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letafetiyle, lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecelli ve incilâ eder.”1
Müellif (r.a), birinci misalde ilm-i İlahiyi isbat etti. İkinci misalde ise, haşri getirecek Zat’ın kudretini isbat etti. Bu üçüncü misalde ise, ilim ve kudret-i İlahiyeyi isbat etmekle beraber, rububiyet ve rahmet-i İlahiyeyi ve bütün mevcudatın emirber nefer gibi emr-i İlahiye itaatini isbat sadedinde ordu misalini zikrediyor. Emr-i İlahi irade, ilim ve kudreti birden tazammun ettiği için, mevcudat o emre ister istemez münkad olmuştur. Şöyle ki:
(Veyahut bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizamı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın...)
Demek bir kumandan var, yeniden orduları teşkil ediyor. Ordulara emir ve yasaklarını tebliğ ediyor. Ordular da onu dinliyor. Böyle bir kumandan, harp esnasında paydos emrini almış veya bir borazan sesiyle istirahate çekilmiş, yatmış olan orduyu nasıl bir araya toplar veya uyandırır, denilir mi? Elbette denilmez.
İşte her bir insanın, her bir çiçeğin vücudu birer ordugah gibidir. O vücudlara giren zerratın her biri ise, birer neferdir. Evamir-i tekviniyeyle, kader-i
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 143.
ŞERH
وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَاءَ اللّٰهُ ثُمَّ نُفِخَ ف۪يهِ اُخْرى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ
“(Ve sûra üfürülmüştür.) “Nefha-i Ula” yani ilk sûra üfürme denilen büyük hadise vukua gelmiştir. (Hemen göklerde ve yerde kim var ise ölüvermiştir.) Melekler de, insanlar da, cinler de hayattan mahrum kalmışlardır. (Ellah’ın dilediği kimseler müstesna.) Onlar, hayattan mahrum kalmamıştır. Bunların kimler olduğu kat’i şekilde malum değildir. Bunu ancak Cenab-ı Hak bilir. Maamafih bu birinci nefha ile ölmeyecek zâtların Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail Aleyhimüsselâm veya arşı taşıyan melekler veyahut müslüman şehidler olduğu tefsirlerde rivayet olunmuştur. En tahkiki mana budur ki; Ellah eğer dilerse tekvinen bunları öldürmeyebilir. Fakat teklifen koyduğu kanunu da icra edeceğini vaad ediyor. Maamafih daha sonra onlar da vefat edeceklerdir. “Her canlı ölümü tadar.” (Enbiya, 35)” ve “O’nun Zâtından başka herşey yok olacaktır.” (Kasas, 88)” âyetleri, bunu göstermektedir. (Sonra sûra tekrar üfürülmüştür.) Bu da ikinci nefhadır ki, (o anda onlar) bütün ölmüş kimseler, yeniden hayat bularak yattıkları yerlerden (kalkarak bakarlar,) gözlerini her tarafa çevirerek hayret ve şaşkınlıkla etrafı seyre dalarlar. Bu iki sûr arasında kırk sene geçmiş olur. Bu müddetin kırk gün, kırk ay olduğunu söyleyenler de vardır.”1 ayetinin sarahatiyle bütün kâinat bir sayha ile vefat eder. İkinci bir sayha ile de hayat bulur.
Sura ikinci üfürülüşten sonra gökten kırk gün yağmur iner. Birden bütün zerreler nerede çalışmışsa oraya gelip o vücud neşv ü nema bularak teşekkül eder. Yani cesedler inşa ve ihya edilir. Daha sonra ruh gelip içine yerleşir. Rahmet-i İlahiye ile bir tek zerre bile kaybolmaz. Onun için haşir meydanında cesed çok büyüktür. Bütün zerrat hesaba çağrılır, onlar da bu emr-i İlahiye imtisalen gelirler. İnsan bedeninden ayrılan saç, sakal, kıl, tırnak gibi fuzuliyat da hesab için mahşer meydanına gelirler. Böyle bir hesab gününü düşünen her bir mü’min, kendisinden ayrılan fuzuliyatın dahi hesab vereceğini hatırından çıkarmaz. Bu yüzden saç, sakal ve tırnaklarını abdestsiz kesmez ve kıllarını
[1] Zümer, 39:68.
ŞERH
وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَاءَ اللّٰهُ ثُمَّ نُفِخَ ف۪يهِ اُخْرى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ
“(Ve sûra üfürülmüştür.) “Nefha-i Ula” yani ilk sûra üfürme denilen büyük hadise vukua gelmiştir. (Hemen göklerde ve yerde kim var ise ölüvermiştir.) Melekler de, insanlar da, cinler de hayattan mahrum kalmışlardır. (Ellah’ın dilediği kimseler müstesna.) Onlar, hayattan mahrum kalmamıştır. Bunların kimler olduğu kat’i şekilde malum değildir. Bunu ancak Cenab-ı Hak bilir. Maamafih bu birinci nefha ile ölmeyecek zâtların Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail Aleyhimüsselâm veya arşı taşıyan melekler veyahut müslüman şehidler olduğu tefsirlerde rivayet olunmuştur. En tahkiki mana budur ki; Ellah eğer dilerse tekvinen bunları öldürmeyebilir. Fakat teklifen koyduğu kanunu da icra edeceğini vaad ediyor. Maamafih daha sonra onlar da vefat edeceklerdir. “Her canlı ölümü tadar.” (Enbiya, 35)” ve “O’nun Zâtından başka herşey yok olacaktır.” (Kasas, 88)” âyetleri, bunu göstermektedir. (Sonra sûra tekrar üfürülmüştür.) Bu da ikinci nefhadır ki, (o anda onlar) bütün ölmüş kimseler, yeniden hayat bularak yattıkları yerlerden (kalkarak bakarlar,) gözlerini her tarafa çevirerek hayret ve şaşkınlıkla etrafı seyre dalarlar. Bu iki sûr arasında kırk sene geçmiş olur. Bu müddetin kırk gün, kırk ay olduğunu söyleyenler de vardır.”1 ayetinin sarahatiyle bütün kâinat bir sayha ile vefat eder. İkinci bir sayha ile de hayat bulur.
Sura ikinci üfürülüşten sonra gökten kırk gün yağmur iner. Birden bütün zerreler nerede çalışmışsa oraya gelip o vücud neşv ü nema bularak teşekkül eder. Yani cesedler inşa ve ihya edilir. Daha sonra ruh gelip içine yerleşir. Rahmet-i İlahiye ile bir tek zerre bile kaybolmaz. Onun için haşir meydanında cesed çok büyüktür. Bütün zerrat hesaba çağrılır, onlar da bu emr-i İlahiye imtisalen gelirler. İnsan bedeninden ayrılan saç, sakal, kıl, tırnak gibi fuzuliyat da hesab için mahşer meydanına gelirler. Böyle bir hesab gününü düşünen her bir mü’min, kendisinden ayrılan fuzuliyatın dahi hesab vereceğini hatırından çıkarmaz. Bu yüzden saç, sakal ve tırnaklarını abdestsiz kesmez ve kıllarını
[1] Zümer, 39:68.
ŞERH
temizlemez. Bu nedenle cenabet halindeyken tıraş olmak mekruh kabul edilmiştir. Çünkü onlar kıyamet gününde nursuz gelirler. Müellif (r.a), bu konuyla alakalı olarak şöyle buyuruyor:
“Arkadaş! Zahire nazaran, haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz’ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi “Acbü’z-Zeneb” tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşv ü nema ile teşekkül eder.”1
Ey insan! Sen kendine malik değilsin. Senin tüylerin ve kılların bile hesaba tabidir. Öyle ise bunları abdestsiz vücudundan ayırma. İhramda iken tıraş olmak ve kılları çekmek yasaktır. Bu nedenle ihramlı iken elden geldiği kadar başını kaşıma. Çünkü kıl dökülebilir. Dökülen bu kıllar, hacı sayılmaz ve kıyamet gününde nurlu olarak gelmez. Dökülmeyen kıllar ise, hacı sayılır, haşir meydanına nurlu olarak gelir. Otun da hakkı var, o da hesab için gelir. Öyle ise yeryüzündeki otu da ihtiyaç olmadan koparma. O halde hiçbir şeyin hakkına tecavüz etme.
Sual: Ehl-i Cehennem, Cehennemde yanarken zerreler ızdırab çeker mi?
Cevap: Nefs-i natıka cezayı hisseder. Cennet ehlinin vücudunu teşkil eden zerreler, Cennette lütf-u İlahiye mazhar olduklarını bilmekle lezzet aldıkları gibi; Cehennem ehlinin vücudunu teşkil eden zerreler de Cehennemde kahr-ı İlahiye mazhar olduklarını bilmekle lezzet alırlar, elem çekmezler. Demek asıl elemi çeken nefs-i natıkadır. Bununla beraber ehl-i Cehennemin zerrat-ı vücudunun hem lezzeti, hem de elemi vardır. Bunu bir misal ile akla takrib edelim:
Mesela; senin zalim bir komşun var, sana çok zulüm ve hakaret etmiş. Elbette bu zalim komşun, zulmünün cezasını çekerken, sen hiss-i intikam cihetiyle sevinirken, komşuluk ve insaniyet gibi cihetlerden dolayı da ona acırsın. Aynen öyle de; ruh ile zerrat-ı beden bu dünyada aynı cesedde beraber bulunmuşlar. Aralarında bir mücaveret ve komşuluk meydana gelmiş. Cehennem ehlinin zerrat-ı vücudu, evamir-i tekviniyeye riayet ve itaat ettiği halde; nefs-i natıkası
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 57-58.
ŞERH
temizlemez. Bu nedenle cenabet halindeyken tıraş olmak mekruh kabul edilmiştir. Çünkü onlar kıyamet gününde nursuz gelirler. Müellif (r.a), bu konuyla alakalı olarak şöyle buyuruyor:
“Arkadaş! Zahire nazaran, haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz’ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi “Acbü’z-Zeneb” tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşv ü nema ile teşekkül eder.”1
Ey insan! Sen kendine malik değilsin. Senin tüylerin ve kılların bile hesaba tabidir. Öyle ise bunları abdestsiz vücudundan ayırma. İhramda iken tıraş olmak ve kılları çekmek yasaktır. Bu nedenle ihramlı iken elden geldiği kadar başını kaşıma. Çünkü kıl dökülebilir. Dökülen bu kıllar, hacı sayılmaz ve kıyamet gününde nurlu olarak gelmez. Dökülmeyen kıllar ise, hacı sayılır, haşir meydanına nurlu olarak gelir. Otun da hakkı var, o da hesab için gelir. Öyle ise yeryüzündeki otu da ihtiyaç olmadan koparma. O halde hiçbir şeyin hakkına tecavüz etme.
Sual: Ehl-i Cehennem, Cehennemde yanarken zerreler ızdırab çeker mi?
Cevap: Nefs-i natıka cezayı hisseder. Cennet ehlinin vücudunu teşkil eden zerreler, Cennette lütf-u İlahiye mazhar olduklarını bilmekle lezzet aldıkları gibi; Cehennem ehlinin vücudunu teşkil eden zerreler de Cehennemde kahr-ı İlahiye mazhar olduklarını bilmekle lezzet alırlar, elem çekmezler. Demek asıl elemi çeken nefs-i natıkadır. Bununla beraber ehl-i Cehennemin zerrat-ı vücudunun hem lezzeti, hem de elemi vardır. Bunu bir misal ile akla takrib edelim:
Mesela; senin zalim bir komşun var, sana çok zulüm ve hakaret etmiş. Elbette bu zalim komşun, zulmünün cezasını çekerken, sen hiss-i intikam cihetiyle sevinirken, komşuluk ve insaniyet gibi cihetlerden dolayı da ona acırsın. Aynen öyle de; ruh ile zerrat-ı beden bu dünyada aynı cesedde beraber bulunmuşlar. Aralarında bir mücaveret ve komşuluk meydana gelmiş. Cehennem ehlinin zerrat-ı vücudu, evamir-i tekviniyeye riayet ve itaat ettiği halde; nefs-i natıkası
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 57-58.
METİN
İşte şu üç temsili fehmettin ise, bak: Nakkaş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i arzın sahifesinde üçyüz binden ziyade enva’ı, kudret ve kader kâlemiyle ahsen-i suret üzere yazar.
ŞERH
bir tarafta kitab-ı kebir-i âlemi okurken, diğer taraftan da irademizi ayarlamak için o kitabın mütercimi olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’dan o kitabın manasını ders alırken, bir zalim ve bir edepsiz bizimle muarazaya kalkışırsa, elbette gök gürlemesinden daha gür bir sadayla, küreden daha sür’atli dönen bir hızla, Güneşin ışığından daha şiddetli bir nurla ebedi bir âleme ve ebedi bir Zata doğru iştiyakla giden bu derslerin şakirtlerine karşı çıkarsa, elbette bu manevi güce karşı ezilip gidecektir. O gök gürlemesinin şiddeti karşısında sağır olacaktır. Küre-i arza takılırsa elbette o kürenin şiddetli hareketi onu paramparça edecektir. Güneşe karşı muaraza ederse, Güneşin o şiddetli nuru onu kör edecek, ateşi onu yakacaktır. Demek bu Kur’anî ve imanî derslerle muarazaya kalkışanlar maddeten ve manen zarar edip dünyada ve ahirette tutunacak bir yer bulamayacaklardır. Bunun şahidi, Hazret-i Adem (a.s)’dan bu güne kadar ehl-i imana necat verilmesi, muarızlarına semavi ve arzi tokat vurulmasıdır.
Derslerimizde iki cihaz-ı manevi ve iki hasiyet mevcuttur:
Birincisi: Bir cezb u cazibe-i manevi ile dostları çekip Kur’an’a bağlamak.
İkincisi: Haddini aşan muarızları tokatlamaktır. Geçmiş asırlarda peygamberlere karşı çıkan Firavunlar, Nemrutlar, Şeddadlar, Ebu Cehiller tokada maruz kaldıkları gibi; bu asrın zalim ve gaddarları da elbette bir gün tokada maruz kalacaklar, kaybolacaklar, isimleri, cisimleri kalmayacak şekilde sönüp gideceklerdir. Evet manileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def’edip onları tokatlamak, bu hizmet-i kudsiyenin bir kerametidir.
Risale-i Nur dersleri, mu’cize-i Kur’aniyedir. Şu derslerin içine giren zatlar, saadete, rahmete, inayete, nura mazhar oldukları gibi; muarızları da azaba, gadaba, bela ve musibete giriftar olmuş ve olacaklardır. Feteemmel!…
(İşte şu üç temsili fehmettin ise, bak: Nakkaş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i arzın sahifesinde üçyüz binden ziyade enva’ı, kudret ve kader kâlemiyle ahsen-i suret üzere yazar.
METİN
İşte şu üç temsili fehmettin ise, bak: Nakkaş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i arzın sahifesinde üçyüz binden ziyade enva’ı, kudret ve kader kâlemiyle ahsen-i suret üzere yazar.
ŞERH
bir tarafta kitab-ı kebir-i âlemi okurken, diğer taraftan da irademizi ayarlamak için o kitabın mütercimi olan Resul-i Ekrem (a.s.m)’dan o kitabın manasını ders alırken, bir zalim ve bir edepsiz bizimle muarazaya kalkışırsa, elbette gök gürlemesinden daha gür bir sadayla, küreden daha sür’atli dönen bir hızla, Güneşin ışığından daha şiddetli bir nurla ebedi bir âleme ve ebedi bir Zata doğru iştiyakla giden bu derslerin şakirtlerine karşı çıkarsa, elbette bu manevi güce karşı ezilip gidecektir. O gök gürlemesinin şiddeti karşısında sağır olacaktır. Küre-i arza takılırsa elbette o kürenin şiddetli hareketi onu paramparça edecektir. Güneşe karşı muaraza ederse, Güneşin o şiddetli nuru onu kör edecek, ateşi onu yakacaktır. Demek bu Kur’anî ve imanî derslerle muarazaya kalkışanlar maddeten ve manen zarar edip dünyada ve ahirette tutunacak bir yer bulamayacaklardır. Bunun şahidi, Hazret-i Adem (a.s)’dan bu güne kadar ehl-i imana necat verilmesi, muarızlarına semavi ve arzi tokat vurulmasıdır.
Derslerimizde iki cihaz-ı manevi ve iki hasiyet mevcuttur:
Birincisi: Bir cezb u cazibe-i manevi ile dostları çekip Kur’an’a bağlamak.
İkincisi: Haddini aşan muarızları tokatlamaktır. Geçmiş asırlarda peygamberlere karşı çıkan Firavunlar, Nemrutlar, Şeddadlar, Ebu Cehiller tokada maruz kaldıkları gibi; bu asrın zalim ve gaddarları da elbette bir gün tokada maruz kalacaklar, kaybolacaklar, isimleri, cisimleri kalmayacak şekilde sönüp gideceklerdir. Evet manileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def’edip onları tokatlamak, bu hizmet-i kudsiyenin bir kerametidir.
Risale-i Nur dersleri, mu’cize-i Kur’aniyedir. Şu derslerin içine giren zatlar, saadete, rahmete, inayete, nura mazhar oldukları gibi; muarızları da azaba, gadaba, bela ve musibete giriftar olmuş ve olacaklardır. Feteemmel!…
(İşte şu üç temsili fehmettin ise, bak: Nakkaş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i arzın sahifesinde üçyüz binden ziyade enva’ı, kudret ve kader kâlemiyle ahsen-i suret üzere yazar.
ŞERH
Her gece, her kış ve her asırda bu memleket yıkılır, her gündüz, her bahar ve her asırda yeniden yapılır. Kıyamet ve haşrin hadsiz nümunelerini her günde, her senede ve her asırda gören bir insan, bu kainat nasıl yıkılır ve ikinci kez nasıl tamir edilir diyebilir mi?
Keza dünya hanesinin tabanı olan yeryüzünün mevt ve hayatça, nebatat ve hayvanatca pek çabuk tebeddül etmesi,
Yerin içindeki inkılabat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibalin çıkmaları ve hasflar vuku bulması,
Cevv-i havanın bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla bir halden bir hale sür’atle geçmesi,
Dünya hanesinin tavanı olan semavatta, ecramın harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufatın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tegayyüratın bulunması isbat eder ki; kıyamet ve haşir vuku bulacaktır. Zira semavat ve arzda vuku bulan bütün bu hadiseler ve inkılablar, kıyametin ve haşrin nümuneleridir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Pekçok nevilerde, hattâ gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv-i havada hattâ insanın şahıslarında, müddet-i hayatında değiştirdiği bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nevi kıyamet, bir kıyamet-i kübranın tahakkukunu ihsas ediyor, remzen haber veriyorlar. Evet meselâ: Haftalık bizim saatimizin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Ellah’ın dünya denilen büyük saatındaki yevm, sene, ömr-ü beşer, deveran-ı dünya, birbirine mukaddeme olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra subh-u kıyamet, o destgâhtan, o saat-ı uzmadan çıkacağını remzen haber veriyorlar. Bir şahsın müddet-i ömründe başına gelmiş birçok kıyamet çeşitleri vardır. Her gece bir nevi ölmekle, her sabah bir nevi dirilmekle emarat-ı haşriye gördüğü gibi, beş-altı senede bil-ittifak bütün zerratını değiştirerek, hattâ bir senede iki defa tedricî bir kıyamet ve haşir taklidini görmüş. Hem hayvan ve nebat nevilerinde üçyüzbinden ziyade haşir ve neşir ve kıyamet-i nev’iyeyi her baharda müşahede ediyor.
İşte bu kadar emarat ve işarat-ı haşriye ve bu kadar alâmat ve rumuzat-ı neşriye elbette kıyamet-i kübranın tereşşuhatı hükmünde, o haşre işaret ediyorlar. Bir Sâni’-i Hakîm tarafından nevilerde böyle kıyamet-i nev’iyeyi yani bütün
ŞERH
Her gece, her kış ve her asırda bu memleket yıkılır, her gündüz, her bahar ve her asırda yeniden yapılır. Kıyamet ve haşrin hadsiz nümunelerini her günde, her senede ve her asırda gören bir insan, bu kainat nasıl yıkılır ve ikinci kez nasıl tamir edilir diyebilir mi?
Keza dünya hanesinin tabanı olan yeryüzünün mevt ve hayatça, nebatat ve hayvanatca pek çabuk tebeddül etmesi,
Yerin içindeki inkılabat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibalin çıkmaları ve hasflar vuku bulması,
Cevv-i havanın bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla bir halden bir hale sür’atle geçmesi,
Dünya hanesinin tavanı olan semavatta, ecramın harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufatın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tegayyüratın bulunması isbat eder ki; kıyamet ve haşir vuku bulacaktır. Zira semavat ve arzda vuku bulan bütün bu hadiseler ve inkılablar, kıyametin ve haşrin nümuneleridir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Pekçok nevilerde, hattâ gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv-i havada hattâ insanın şahıslarında, müddet-i hayatında değiştirdiği bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nevi kıyamet, bir kıyamet-i kübranın tahakkukunu ihsas ediyor, remzen haber veriyorlar. Evet meselâ: Haftalık bizim saatimizin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Ellah’ın dünya denilen büyük saatındaki yevm, sene, ömr-ü beşer, deveran-ı dünya, birbirine mukaddeme olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra subh-u kıyamet, o destgâhtan, o saat-ı uzmadan çıkacağını remzen haber veriyorlar. Bir şahsın müddet-i ömründe başına gelmiş birçok kıyamet çeşitleri vardır. Her gece bir nevi ölmekle, her sabah bir nevi dirilmekle emarat-ı haşriye gördüğü gibi, beş-altı senede bil-ittifak bütün zerratını değiştirerek, hattâ bir senede iki defa tedricî bir kıyamet ve haşir taklidini görmüş. Hem hayvan ve nebat nevilerinde üçyüzbinden ziyade haşir ve neşir ve kıyamet-i nev’iyeyi her baharda müşahede ediyor.
İşte bu kadar emarat ve işarat-ı haşriye ve bu kadar alâmat ve rumuzat-ı neşriye elbette kıyamet-i kübranın tereşşuhatı hükmünde, o haşre işaret ediyorlar. Bir Sâni’-i Hakîm tarafından nevilerde böyle kıyamet-i nev’iyeyi yani bütün
METİN
Elhasıl: Haşre mani’ hiçbir şey yoktur. Muktazi ise her şeydir. Evet mahşer-i acaib olan şu koca Arzı, âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve Güneş’i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyaratı meleklerine tayyare yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti;
ŞERH
“Ellah’ın rahmetinin (yağmurun) eserlerine (ağaçlar, bitkiler ve çiçeklere) bir bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor! İşte arzı öldükten sonra ihya eden, ölüleri de böylece diriltendir. O, her şeye hakkıyla kadirdir.” 1
(Elhasıl: Haşre mani’ hiçbir şey yoktur. Muktazi ise her şeydir.) Yani haşrin gelmemesi için hiçbir engel yoktur. Zira haşri getirecek Zat, nihayetsiz ilim ve kudret sahibidir. Madem va’detmiş, elbette va’dini yerine getirecektir. Zira va’dini yerine getirmemesi kudretini acze, ilmini cehle kalbettirir. Demek fail muktedirdir.
(Evet mahşer-i acaib olan şu koca Arzı, âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden) Kadir-i Zülcelal, güz mevsiminde, bu küreyi aynen bir hayvan gibi vefat ettirir. Melek-i Ra’dın sesiyle bahar mevsiminde küre-i arzı yeniden diriltir. (ve beşer ve hayvana hoş bir beşik,) Küre-i Arz, aynen bir beşik gibidir. Nasıl ki çocuk beşikte yetişirse; insan ve hayvan için de küre-i arz bir beşik mesabesindedir. Hayvan ve insan o beşik içinde sallanır, Ellah (c.c) onları orada besleyip büyütür. (güzel bir gemi yapan) veyahut küre-i arz, cevv-i semada bütün zihayatın erzakını içine alan bir gemi gibi hareket ediyor. (ve Güneş’i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyaratı meleklerine tayyare yapan) bütün yıldızlar meleklerle doludur. Bir karış bile boş yer yoktur. (bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti;) Cenab-ı Hakkın muhteşem ve sermedi bir rububiyyeti, muazzam ve muhit bir hakimiyeti var olduğunun delilleri;
1) Küre-i arzı adi bir hayvan gibi imate ve ihya etmesi,
2) Küre-i arzı hayvan ve insana bir beşik ve gemi yapması,
3) Şu misafirhane-i dünyada Güneşi ışık ve ısı verici bir lamba yapması,
[1] Rûm, 30:50.
METİN
Elhasıl: Haşre mani’ hiçbir şey yoktur. Muktazi ise her şeydir. Evet mahşer-i acaib olan şu koca Arzı, âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve Güneş’i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyaratı meleklerine tayyare yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti;
ŞERH
“Ellah’ın rahmetinin (yağmurun) eserlerine (ağaçlar, bitkiler ve çiçeklere) bir bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor! İşte arzı öldükten sonra ihya eden, ölüleri de böylece diriltendir. O, her şeye hakkıyla kadirdir.” 1
(Elhasıl: Haşre mani’ hiçbir şey yoktur. Muktazi ise her şeydir.) Yani haşrin gelmemesi için hiçbir engel yoktur. Zira haşri getirecek Zat, nihayetsiz ilim ve kudret sahibidir. Madem va’detmiş, elbette va’dini yerine getirecektir. Zira va’dini yerine getirmemesi kudretini acze, ilmini cehle kalbettirir. Demek fail muktedirdir.
(Evet mahşer-i acaib olan şu koca Arzı, âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden) Kadir-i Zülcelal, güz mevsiminde, bu küreyi aynen bir hayvan gibi vefat ettirir. Melek-i Ra’dın sesiyle bahar mevsiminde küre-i arzı yeniden diriltir. (ve beşer ve hayvana hoş bir beşik,) Küre-i Arz, aynen bir beşik gibidir. Nasıl ki çocuk beşikte yetişirse; insan ve hayvan için de küre-i arz bir beşik mesabesindedir. Hayvan ve insan o beşik içinde sallanır, Ellah (c.c) onları orada besleyip büyütür. (güzel bir gemi yapan) veyahut küre-i arz, cevv-i semada bütün zihayatın erzakını içine alan bir gemi gibi hareket ediyor. (ve Güneş’i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyaratı meleklerine tayyare yapan) bütün yıldızlar meleklerle doludur. Bir karış bile boş yer yoktur. (bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti;) Cenab-ı Hakkın muhteşem ve sermedi bir rububiyyeti, muazzam ve muhit bir hakimiyeti var olduğunun delilleri;
1) Küre-i arzı adi bir hayvan gibi imate ve ihya etmesi,
2) Küre-i arzı hayvan ve insana bir beşik ve gemi yapması,
3) Şu misafirhane-i dünyada Güneşi ışık ve ısı verici bir lamba yapması,
[1] Rûm, 30:50.
METİN
elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek ona şayeste, daimî, berkarar, zevalsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâki bir memleketi vardır.
ŞERH
4) Yıldızları ve seyyareleri meleklerine bir binek ve mescid haline getirmesidir.
Böyle muhteşem ve sermedi bir rububiyyet, böyle muazzam ve muhit bir hakimiyet, (elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.) Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak, Güneşi, ayı, yıldızları, küre-i arzı, hatta bütün mahlûkatı insana musahhar etsin, onlarla onun menfaatını temin etsin, bu kadar ona değer ve ehemmiyet versin de, sonra onu ölüm ile yok etsin, çürümeye terk etsin. Bu durumda âleme yapılan bütün masarif boşuna gider. Hâşâ sümme hâşâ! Şu muhteşem âlemin Sani-i Hakimi, böyle çirkin bir iş yapmaz. O Zat-ı Akdes, böyle bir abesiyetten münezzehtir.
(Demek ona şayeste, daimî, berkarar, zevalsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâki bir memleketi vardır.) Haşre mani yoktur. Muktazi ise her şeydir. Rububiyyet-i İlahiye muhteşem ve sermedi, hakimiyet-i İlahiye ise muazzam ve muhittir. Buna karşılık mevcudat, bahusus zihayat ve insan geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüzdür. Demek böyle bir rububiyyet-i İlahiyeye muvafık, böyle bir hakimiyet-i sermediyeye layık, daimi ve ebedi bir memleket olacaktır. Bu alemdeki her şey ahiretin, yani Cennet ve Cehennemin birer nümunesidir. Ebedi bir aleme davet ve sevkiyat var. Mevcudat-ı alem, burada tekamül edip orada karar kılar. Bu alemde ne Güneş, ne ay, ne ot, ne ağaç, ne hayvan, ne insan kısaca hiçbir şey yok olmaz. Zira rahmet ve hikmet-i İlahiye buna müsaade etmez. Her şey, başka bir aleme namzeddir ve o alem için çalışıyor. Var olan yok olmaz. Mevcudat, ölüm ile kudret dairesinden ilim dairesine geçer. Haşir sabahında ise, ilim dairesinden tekrar kudret dairesine çıkar.
METİN
elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek ona şayeste, daimî, berkarar, zevalsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâki bir memleketi vardır.
ŞERH
4) Yıldızları ve seyyareleri meleklerine bir binek ve mescid haline getirmesidir.
Böyle muhteşem ve sermedi bir rububiyyet, böyle muazzam ve muhit bir hakimiyet, (elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.) Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak, Güneşi, ayı, yıldızları, küre-i arzı, hatta bütün mahlûkatı insana musahhar etsin, onlarla onun menfaatını temin etsin, bu kadar ona değer ve ehemmiyet versin de, sonra onu ölüm ile yok etsin, çürümeye terk etsin. Bu durumda âleme yapılan bütün masarif boşuna gider. Hâşâ sümme hâşâ! Şu muhteşem âlemin Sani-i Hakimi, böyle çirkin bir iş yapmaz. O Zat-ı Akdes, böyle bir abesiyetten münezzehtir.
(Demek ona şayeste, daimî, berkarar, zevalsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâki bir memleketi vardır.) Haşre mani yoktur. Muktazi ise her şeydir. Rububiyyet-i İlahiye muhteşem ve sermedi, hakimiyet-i İlahiye ise muazzam ve muhittir. Buna karşılık mevcudat, bahusus zihayat ve insan geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüzdür. Demek böyle bir rububiyyet-i İlahiyeye muvafık, böyle bir hakimiyet-i sermediyeye layık, daimi ve ebedi bir memleket olacaktır. Bu alemdeki her şey ahiretin, yani Cennet ve Cehennemin birer nümunesidir. Ebedi bir aleme davet ve sevkiyat var. Mevcudat-ı alem, burada tekamül edip orada karar kılar. Bu alemde ne Güneş, ne ay, ne ot, ne ağaç, ne hayvan, ne insan kısaca hiçbir şey yok olmaz. Zira rahmet ve hikmet-i İlahiye buna müsaade etmez. Her şey, başka bir aleme namzeddir ve o alem için çalışıyor. Var olan yok olmaz. Mevcudat, ölüm ile kudret dairesinden ilim dairesine geçer. Haşir sabahında ise, ilim dairesinden tekrar kudret dairesine çıkar.
METİN
Hulf-ül va’d ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celal-i kudsiyetine yanaşamaz. Hulf-ül vaîd ise Ya afvdan, Ya da aczden gelir. Halbuki küfür;
ŞERH
tenezzül etmez. O halde bunların va’d-i İlahiye dayanarak verdikleri haber haktır ve sadıktır ve vuku bulacaktır.
Evet, bütün o peygamberler ve o peygamberlerin etbaı olan evliya ve ulema taifesi, birbirlerini görmedikleri, meslek ve meşrebleri ayrı olduğu halde, haşr-i cismani mes’elesinde ittifak etmeleri, elbette şek ve şübhe götürmez bir mes’ele olduğunun en büyük delilidir. Mesela; bu konuda Hazret-i Âdem ne söylemişse, Hazret-i Nuh, Hazret-i İbrahim, Hazret-i Musa, Hazret-i İsa ve Hazret-i Muhammed (a.s) da aynı sözü söylemiştir. Keza Gavs-ı Geylani ne söylemişse; İmam Rabbani, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de aynı şeyi söylemiştir. Bediüzzaman ne söylemişse, talebesi olan Hulusi Bey de aynısını söylemiştir. Bütün bu zevat-ı aliyenin bu davasını çürütemeyen haşr-i cismaniyi inkâr edemez.
(Hulf-ül va’d ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celal-i kudsiyetine yanaşamaz.) Cenab-ı Hak, bütün enbiya, evliya ve ulemanın lisanıyla ehl-i iman ve taati dünya ve ahirette mes’ud edeceğini haber vermiş. Şayet Ellah (c.c), bu va’dini yerini getirmezse zillet ve tezellülü kabul etmiş olur. Bu ise bin kere haşa Ellah hakkında muhaldir. Zira hulfu’l-va’d, ya aczden veya cehlden kaynaklanır. Halbuki kainattaki asarının şehadetiyle Cenab-ı Hakkın hem nihayetsiz kudreti, hem de muhit ilmi vardır. Elbette böyle nihayetsiz kudreti ve muhit ilmi olan bir Zat, böyle nihayetsiz bir zilleti, hakareti ve cehaleti kabul etmez. (Hulf-ül vaîd ise) Cenab-ı Hak, bütün enbiya, evliya ve ulemanın lisanıyla ehl-i küfür ve isyanı dünya ve ahirette cezalandıracağını, onları Cehennemde hapsedeceğini haber vermiş. Bu sözünü yerine getirmemesi ise; iki şeyden kaynaklanır: 1) (Ya afvdan), 2) (Ya da aczden gelir. Halbuki küfür;) Küfür, Hazret-i Peygamber (a.s.m)’ın Cenab-ı Hak’tan getirdiği ahkamın tümünü veya bir cüz’ünü inkar etmekle hasıl olur. Mesela; peygamberlerden birini inkar etmek, ayat-ı Kur’aniyeden birini kabul etmemek, ahkam-ı İlahiyeden birini mesela; kısasa kısas hükmünü reddetmek küfür olduğu gibi; ahkam-ı İlahiyenin icra ve tatbikine tarafdar olmamak veyâ onları sedd u bend etmek de küfürdür. Keza ahkâm-ı İlâhiyyenin belli bir zamanla mukayyed olduğuna, o ahkâmın bütün zamânlara hükmetmediğine inanmak da küfürdür. O hâlde,
METİN
Hulf-ül va’d ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celal-i kudsiyetine yanaşamaz. Hulf-ül vaîd ise Ya afvdan, Ya da aczden gelir. Halbuki küfür;
ŞERH
tenezzül etmez. O halde bunların va’d-i İlahiye dayanarak verdikleri haber haktır ve sadıktır ve vuku bulacaktır.
Evet, bütün o peygamberler ve o peygamberlerin etbaı olan evliya ve ulema taifesi, birbirlerini görmedikleri, meslek ve meşrebleri ayrı olduğu halde, haşr-i cismani mes’elesinde ittifak etmeleri, elbette şek ve şübhe götürmez bir mes’ele olduğunun en büyük delilidir. Mesela; bu konuda Hazret-i Âdem ne söylemişse, Hazret-i Nuh, Hazret-i İbrahim, Hazret-i Musa, Hazret-i İsa ve Hazret-i Muhammed (a.s) da aynı sözü söylemiştir. Keza Gavs-ı Geylani ne söylemişse; İmam Rabbani, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de aynı şeyi söylemiştir. Bediüzzaman ne söylemişse, talebesi olan Hulusi Bey de aynısını söylemiştir. Bütün bu zevat-ı aliyenin bu davasını çürütemeyen haşr-i cismaniyi inkâr edemez.
(Hulf-ül va’d ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celal-i kudsiyetine yanaşamaz.) Cenab-ı Hak, bütün enbiya, evliya ve ulemanın lisanıyla ehl-i iman ve taati dünya ve ahirette mes’ud edeceğini haber vermiş. Şayet Ellah (c.c), bu va’dini yerini getirmezse zillet ve tezellülü kabul etmiş olur. Bu ise bin kere haşa Ellah hakkında muhaldir. Zira hulfu’l-va’d, ya aczden veya cehlden kaynaklanır. Halbuki kainattaki asarının şehadetiyle Cenab-ı Hakkın hem nihayetsiz kudreti, hem de muhit ilmi vardır. Elbette böyle nihayetsiz kudreti ve muhit ilmi olan bir Zat, böyle nihayetsiz bir zilleti, hakareti ve cehaleti kabul etmez. (Hulf-ül vaîd ise) Cenab-ı Hak, bütün enbiya, evliya ve ulemanın lisanıyla ehl-i küfür ve isyanı dünya ve ahirette cezalandıracağını, onları Cehennemde hapsedeceğini haber vermiş. Bu sözünü yerine getirmemesi ise; iki şeyden kaynaklanır: 1) (Ya afvdan), 2) (Ya da aczden gelir. Halbuki küfür;) Küfür, Hazret-i Peygamber (a.s.m)’ın Cenab-ı Hak’tan getirdiği ahkamın tümünü veya bir cüz’ünü inkar etmekle hasıl olur. Mesela; peygamberlerden birini inkar etmek, ayat-ı Kur’aniyeden birini kabul etmemek, ahkam-ı İlahiyeden birini mesela; kısasa kısas hükmünü reddetmek küfür olduğu gibi; ahkam-ı İlahiyenin icra ve tatbikine tarafdar olmamak veyâ onları sedd u bend etmek de küfürdür. Keza ahkâm-ı İlâhiyyenin belli bir zamanla mukayyed olduğuna, o ahkâmın bütün zamânlara hükmetmediğine inanmak da küfürdür. O hâlde,
METİN
cinayet-i mutlakadır Haşiye, afva kabil değil.
Haşiye Evet, küfür, mevcûdâtın kıymetini iskat ve ma’nâsızlıkla ittiham ettiğinden, bütün kâinâta karşı bir tahkir ve mevcûdât âyînelerinde cilve-i esmâyı inkâr olduğundan bütün esmâ-i İlâhiyyeye karşı bir tezyîf ve mevcûdâtın vahdâniyyete olan şehâdetlerini redd ettiğinden bütün mahlûkata karşı bir tekzîb olduğundan; isti’dâd-ı insânîyi öyle ifsâd eder ki, salâh ve hayrı kabûle liyâkatı kalmaz. Hem bir zulm-i azimdir ki, umum mahlûkatın ve bütün esmâ-i İlâhiyyenin hukukuna bir tecâvüzdür. İşte, şu hukukun muhâfazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyyetsizliği, küfrün adem-i afvını iktizâ eder. . اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ şu manayı ifade eder.
ŞERH
bir kimse ahkâm-ı İlâhiyyeyi belli bir zamâna hasredip o ahkâmın kıyâmete kadar devâm edeceğine inanmazsa, kâfir olur. Meselâ, bir kimse Kur’ân’a îmân ettiğini söylediği hâlde, Kur’ân’ın muhkem ahkâmından olan “cihâd, tesettür ve Yahûdî ve Hıristiyanlarla ilgili âyetlerin” Kur’ân’ın nâzil olduğu devre âit olduğuna; bu asırda ise bu hükümlere ihtiyâc kalmadığına inanırsa; o kimse kâfir olur. Hâlbuki, ahkâm-ı İlâhiyye zamânla mukayyed değildir. Ezelden gelmiş, ebede gidecektir. Küfür, (cinayet-i mutlakadır Haşiye, afva kabil değil.)
HAŞİYE__________
Evet küfür, mevcudatın kıymetini iskat ve manasızlıkla ittiham ettiğinden, bütün kâinata karşı bir tahkir) Mevcudatın kıymeti üç şey iledir. Zira mevcudat:
1) Mektubat-ı Rabbaniyedir.
2) Meraya-yı Sübhaniyedir.
3) Memurîn-i İlahiyedir.
Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirir. (ve) küfür (mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan bütün esma-i İlahiyeye karşı bir tezyif) Cenab-ı Hak, bu kainattaki mevcudat ayinelerinde bin bir ismiyle tecelli ettiği halde, kâfir o esmayı inkar ile tezyif ediyor. (ve) küfür (mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden) Kâinat, Ellahın vahdaniyetine delalet ettiği halde kâfir, o delilleri red ve inkar eder. Demek kâfir üç büyük cinayeti birden işler:
Birinci cinayet: Kainatın hukukuna tecavüz eder.
İkinci cinayet: Esma-i İlahiyeyi inkar ile tezyif eder.
METİN
cinayet-i mutlakadır Haşiye, afva kabil değil.
Haşiye Evet, küfür, mevcûdâtın kıymetini iskat ve ma’nâsızlıkla ittiham ettiğinden, bütün kâinâta karşı bir tahkir ve mevcûdât âyînelerinde cilve-i esmâyı inkâr olduğundan bütün esmâ-i İlâhiyyeye karşı bir tezyîf ve mevcûdâtın vahdâniyyete olan şehâdetlerini redd ettiğinden bütün mahlûkata karşı bir tekzîb olduğundan; isti’dâd-ı insânîyi öyle ifsâd eder ki, salâh ve hayrı kabûle liyâkatı kalmaz. Hem bir zulm-i azimdir ki, umum mahlûkatın ve bütün esmâ-i İlâhiyyenin hukukuna bir tecâvüzdür. İşte, şu hukukun muhâfazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyyetsizliği, küfrün adem-i afvını iktizâ eder. . اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ şu manayı ifade eder.
ŞERH
bir kimse ahkâm-ı İlâhiyyeyi belli bir zamâna hasredip o ahkâmın kıyâmete kadar devâm edeceğine inanmazsa, kâfir olur. Meselâ, bir kimse Kur’ân’a îmân ettiğini söylediği hâlde, Kur’ân’ın muhkem ahkâmından olan “cihâd, tesettür ve Yahûdî ve Hıristiyanlarla ilgili âyetlerin” Kur’ân’ın nâzil olduğu devre âit olduğuna; bu asırda ise bu hükümlere ihtiyâc kalmadığına inanırsa; o kimse kâfir olur. Hâlbuki, ahkâm-ı İlâhiyye zamânla mukayyed değildir. Ezelden gelmiş, ebede gidecektir. Küfür, (cinayet-i mutlakadır Haşiye, afva kabil değil.)
HAŞİYE__________
Evet küfür, mevcudatın kıymetini iskat ve manasızlıkla ittiham ettiğinden, bütün kâinata karşı bir tahkir) Mevcudatın kıymeti üç şey iledir. Zira mevcudat:
1) Mektubat-ı Rabbaniyedir.
2) Meraya-yı Sübhaniyedir.
3) Memurîn-i İlahiyedir.
Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirir. (ve) küfür (mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan bütün esma-i İlahiyeye karşı bir tezyif) Cenab-ı Hak, bu kainattaki mevcudat ayinelerinde bin bir ismiyle tecelli ettiği halde, kâfir o esmayı inkar ile tezyif ediyor. (ve) küfür (mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden) Kâinat, Ellahın vahdaniyetine delalet ettiği halde kâfir, o delilleri red ve inkar eder. Demek kâfir üç büyük cinayeti birden işler:
Birinci cinayet: Kainatın hukukuna tecavüz eder.
İkinci cinayet: Esma-i İlahiyeyi inkar ile tezyif eder.
METİN
Kadîr-i Mutlak ise, acizden münezzeh ve mukaddestir. Şahidler, muhbirler ise;
ŞERH
gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüchaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.”1
“SUAL: Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman Cehennem’de hapis nasıl adalet olur?
ELCEVAB: Sene, üçyüz altmışbeş gün hesabıyla, bir dakikada katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adaletle elli yedi trilyon ikiyüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا adalet-i İlahî ile vech-i muvafakatı bundan anlaşılıyor.
Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki: Katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal zahirî âdete göre onbeş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir esma-i İlahîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemalâtını inkâr ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan.. kâfiri, binler seneden ziyade esfel-i safilîne atar, خَالِدِينَ de hapseder.”2
Hulfu’l-vaid, ya da aczden gelir. (Kadîr-i Mutlak ise, acizden münezzeh ve mukaddestir.) Öyleyse bu ikinci şık da muhaldir. Ellah’ın aciz olmadığı hususunda bütün kainattaki asar şahiddir. Kâfirin küfrünün cinayeti o kadar büyüktür ki; Kadir-i Mutlak, onu cezalandırmak için bütün bu kainatı harab eder ve ikinci defa yine bina eder, onu mahkemeye çektikten sonra ebedi Cehenneme mahkum eder.
O Kadir-i Alim’in va’d ve vaidini yerine getireceğine dair (Şahidler, muhbirler ise;) yüzbinlerle enbiya ve milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiyadır. Bu Zevat-ı
[1] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 1. Nükte, s. 320.
[2] Lem‘alar, 28. Lem‘a, s. 276.
METİN
Kadîr-i Mutlak ise, acizden münezzeh ve mukaddestir. Şahidler, muhbirler ise;
ŞERH
gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüchaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.”1
“SUAL: Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman Cehennem’de hapis nasıl adalet olur?
ELCEVAB: Sene, üçyüz altmışbeş gün hesabıyla, bir dakikada katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adaletle elli yedi trilyon ikiyüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا adalet-i İlahî ile vech-i muvafakatı bundan anlaşılıyor.
Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki: Katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal zahirî âdete göre onbeş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir esma-i İlahîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemalâtını inkâr ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan.. kâfiri, binler seneden ziyade esfel-i safilîne atar, خَالِدِينَ de hapseder.”2
Hulfu’l-vaid, ya da aczden gelir. (Kadîr-i Mutlak ise, acizden münezzeh ve mukaddestir.) Öyleyse bu ikinci şık da muhaldir. Ellah’ın aciz olmadığı hususunda bütün kainattaki asar şahiddir. Kâfirin küfrünün cinayeti o kadar büyüktür ki; Kadir-i Mutlak, onu cezalandırmak için bütün bu kainatı harab eder ve ikinci defa yine bina eder, onu mahkemeye çektikten sonra ebedi Cehenneme mahkum eder.
O Kadir-i Alim’in va’d ve vaidini yerine getireceğine dair (Şahidler, muhbirler ise;) yüzbinlerle enbiya ve milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiyadır. Bu Zevat-ı
[1] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 1. Nükte, s. 320.
[2] Lem‘alar, 28. Lem‘a, s. 276.
ŞERH
onda geçmez, hükümleri hüccet olmaz; o fennin icma-ı ülemasına dâhil sayılmazlar. Meselâ; büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük tabib kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa maddiyatta çok tevaggul eden ve gittikçe maneviyattan tebaüd eden ve nura karşı gabileşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirane sözü, maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.
Acaba yerde iken arş-ı a’zamı temaşa eden, hârika bir deha-yı kudsî sahibi olan ve doksan sene maneviyatta terakki edip çalışan ve hakaik-i imaniyeyi ilmelyakîn, aynelyakîn hattâ hakkalyakîn suretinde keşfeden Şeyh-i Geylanî (K.S.) gibi yüzbinler ehl-i hakikatın ittifak ettikleri, tevhidî ve kudsî ve manevî mes’elelerde, maddiyatın en dağınık ve kesretin en cüz’î teferruatına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri kaç para eder ve inkârları ve itirazları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?”1
“Her zîkalb ve kâmil veli, seyr ü sülûk ile, arştan ve daire-i esma ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ Şeyh-i Geylanî, İmam-ı Rabbanî gibi bazı zâtların ihbarat-ı sadıkaları ile; bir dakikada arşa kadar uruc-u ruhanîleri oluyor.”2
“Hem madem nev’-i beşerin en meşhurları olan yüzyirmidört bin peygamberler ittifak ile saadet-i ebediyeyi ve beka-yı uhrevîyi Cenab-ı Hakk’ın binler va’d ü ahidlerine istinaden ilân edip mu’cizeleriyle doğru olduklarını isbat ettikleri gibi, hadsiz ehl-i velayet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikata imza basıyorlar. Elbette o hakikat Güneş gibi zahir olur, şübhe eden divane olur.
Evet bir fende ve bir san’atta mütehassıs bir-iki zâtın o fen ve o san’ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisası olmayan bin adamın, -hattâ başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar- muhalif fikirlerini hükümden ıskat ettikleri gibi; bir mes’elede, meselâ ramazan hilâlini yevm-i şekte isbat etmek ve “Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi rûy-i zeminde var” diye dava etmekte iki isbat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip davayı kazanıyorlar. Çünki isbat eden yalnız bir ceviz-i hindîyi veyahut yerini gösterse kolayca davayı kazanır. Onu nefy ve inkâr eden, bütün rûy-i zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle davasını isbat edebildiği gibi; Cennet’i ve dâr-ı saadeti ihbar ve isbat eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle
[1] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, Mukaddime, 2. Mes’ele, s. 102.
[2] Sözler, 31. Söz, 2. Esâs, s. 572.
ŞERH
onda geçmez, hükümleri hüccet olmaz; o fennin icma-ı ülemasına dâhil sayılmazlar. Meselâ; büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük tabib kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa maddiyatta çok tevaggul eden ve gittikçe maneviyattan tebaüd eden ve nura karşı gabileşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirane sözü, maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.
Acaba yerde iken arş-ı a’zamı temaşa eden, hârika bir deha-yı kudsî sahibi olan ve doksan sene maneviyatta terakki edip çalışan ve hakaik-i imaniyeyi ilmelyakîn, aynelyakîn hattâ hakkalyakîn suretinde keşfeden Şeyh-i Geylanî (K.S.) gibi yüzbinler ehl-i hakikatın ittifak ettikleri, tevhidî ve kudsî ve manevî mes’elelerde, maddiyatın en dağınık ve kesretin en cüz’î teferruatına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri kaç para eder ve inkârları ve itirazları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?”1
“Her zîkalb ve kâmil veli, seyr ü sülûk ile, arştan ve daire-i esma ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ Şeyh-i Geylanî, İmam-ı Rabbanî gibi bazı zâtların ihbarat-ı sadıkaları ile; bir dakikada arşa kadar uruc-u ruhanîleri oluyor.”2
“Hem madem nev’-i beşerin en meşhurları olan yüzyirmidört bin peygamberler ittifak ile saadet-i ebediyeyi ve beka-yı uhrevîyi Cenab-ı Hakk’ın binler va’d ü ahidlerine istinaden ilân edip mu’cizeleriyle doğru olduklarını isbat ettikleri gibi, hadsiz ehl-i velayet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikata imza basıyorlar. Elbette o hakikat Güneş gibi zahir olur, şübhe eden divane olur.
Evet bir fende ve bir san’atta mütehassıs bir-iki zâtın o fen ve o san’ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisası olmayan bin adamın, -hattâ başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar- muhalif fikirlerini hükümden ıskat ettikleri gibi; bir mes’elede, meselâ ramazan hilâlini yevm-i şekte isbat etmek ve “Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi rûy-i zeminde var” diye dava etmekte iki isbat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip davayı kazanıyorlar. Çünki isbat eden yalnız bir ceviz-i hindîyi veyahut yerini gösterse kolayca davayı kazanır. Onu nefy ve inkâr eden, bütün rûy-i zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle davasını isbat edebildiği gibi; Cennet’i ve dâr-ı saadeti ihbar ve isbat eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle
[1] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, Mukaddime, 2. Mes’ele, s. 102.
[2] Sözler, 31. Söz, 2. Esâs, s. 572.
METİN
Elhasıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha zahir bir hakikat olamaz. Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.
ŞERH
davayı kazandığı halde; onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinatı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbat ile davayı kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki; hususî bir yere bakmayan ve imanî hakikatlar gibi umum kâinata bakan nefyler, inkârlar (zâtında muhal olmamak şartıyla) isbat edilmez diye ehl-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esasî kabul etmişler.
İşte bu kat’î hakikata binaen binler feylesofların muhalif fikirleri, böyle imanî mes’elelerde birtek muhbir-i sadıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüzyirmi bin isbat edici ehl-i ihtisas ve muhbir-i sadıkın ve hadsiz ve nihayetsiz müsbit ve mütehassıs ehl-i hakikat ve ashab-ı tahkikin ittifak ettikleri erkân-ı imaniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve divanelik olduğunu kıyas ediniz.”1
(Elhasıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha zahir bir hakikat olamaz. Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır.) Dünya bir tarladır. Hem nev-i beşerin ameli burada ekilir. Hem de başta insan olmak üzere Güneş, ay, yıldızlar, gece, gündüz, kış, yaz, nebatat, hayvanat kısaca her şey burada ekilir. Zira bu dünya, Cennet veya Cehenneme mahsulat yetiştiren bir tarla, bir fidanlık bahçedir. (Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.) Cenab-ı Hak dünya denilen bu mezraada her şeyi ekmiş, haşir meydanında hepsini harman eder, Cennetlikleri Cennete, Cehennemlikleri de Cehenneme ayırır. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Madem benî-Âdem kâinatın semeresidir. Nasılki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh haşir meydanı da bir harmandır. Kâinatın başak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.” 2
“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemal noksan, ziya zulmet,
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 7. Mes’ele, s. 212-213.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 117.
METİN
Elhasıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha zahir bir hakikat olamaz. Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.
ŞERH
davayı kazandığı halde; onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinatı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbat ile davayı kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki; hususî bir yere bakmayan ve imanî hakikatlar gibi umum kâinata bakan nefyler, inkârlar (zâtında muhal olmamak şartıyla) isbat edilmez diye ehl-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esasî kabul etmişler.
İşte bu kat’î hakikata binaen binler feylesofların muhalif fikirleri, böyle imanî mes’elelerde birtek muhbir-i sadıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüzyirmi bin isbat edici ehl-i ihtisas ve muhbir-i sadıkın ve hadsiz ve nihayetsiz müsbit ve mütehassıs ehl-i hakikat ve ashab-ı tahkikin ittifak ettikleri erkân-ı imaniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve divanelik olduğunu kıyas ediniz.”1
(Elhasıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha zahir bir hakikat olamaz. Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır.) Dünya bir tarladır. Hem nev-i beşerin ameli burada ekilir. Hem de başta insan olmak üzere Güneş, ay, yıldızlar, gece, gündüz, kış, yaz, nebatat, hayvanat kısaca her şey burada ekilir. Zira bu dünya, Cennet veya Cehenneme mahsulat yetiştiren bir tarla, bir fidanlık bahçedir. (Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.) Cenab-ı Hak dünya denilen bu mezraada her şeyi ekmiş, haşir meydanında hepsini harman eder, Cennetlikleri Cennete, Cehennemlikleri de Cehenneme ayırır. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Madem benî-Âdem kâinatın semeresidir. Nasılki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh haşir meydanı da bir harmandır. Kâinatın başak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.” 2
“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemal noksan, ziya zulmet,
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 7. Mes’ele, s. 212-213.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 117.
METİN
ONUNCU HAKİKAT: Bâb-ı hikmet, inayet, rahmet, adalettir. İsm-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm’in cilvesidir.
ŞERH
(ONUNCU HAKİKAT: Bâb-ı hikmet, inayet, rahmet, adalettir. İsm-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm’in cilvesidir.) Kâinat bir eserdir. Bu eserde hikmet, inayet, rahmet ve adalet fiilleri görünüyor. Bu fiillerin her biri, birer kapı olup arkalarında iki hakikat müşahede ediliyor:
Biri: Hakim, Kerim, Rahim ve Adil isimleriyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti.
Diğeri: Haşir.
Şimdi metinde geçen bu dört fiilin alemdeki tezahüratlarını müşahede edelim. Alemde hikmet fiili üç tarzda tezahür etmektedir:
1) Her şey, kanun dairesinde yapılıyor. Mesela; bir çekirdekte koca incir ağacının, bir damla menide bir insanın proğramı ve kanunu saklıdır. Hem kainattaki bütün mevcudatta görünen nizam ve intizam bir kanuna, o kanun ise hikmet fiiline delalet eder. Mesela; Güneşin dönmesi, kış ve yazın ardarda gelmesi, mevsimlerin hareketi hep hikmet fiilinin eserleridir.
2) Her şeyin kanun dairesinde yaratılmasında binler fayda ve maslahatlar gözetiliyor. Yani hiçbir şey abes yaratılmıyor.
3) Her şey hüsn-ü san’atta yaratılıyor.
Bütün bu eserler bir hikmet fiilini, hikmet fiili ise Hâkim, Hakim ve Hakem bir Zatı gösterir.
Madem Ellah Hâkim, Hakim ve Hakem’dir. O halde yedi sıfat sahibidir. Zira hikmet fiili, hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret, kelam sıfatlarını iktiza eder. Bu yedi sıfata sahib olmayan bir Zat, şu âlemde nizam ve intizamı vaz’ edemez.
İşte kâinatı böyle nizam ve intizam dâhilinde halkeden, her şeye binlerce faide ve maslahat takan, bütün mevcudatı hüsn-ü san’atta yaratan bir Zat-ı Alîm-i Hakîm, hiç mümkün müdür ki, böyle muhteşem bir âlemi harab ettikten sonra daha muntazam, daha ali ve daha mükemmel bir surette tekrar iade etmesin, ikinci kez bir daha yaratmasın. Şayet ahiret âlemi olmazsa, şu kâinatta icra olunan bütün bu hakimane faaliyet boşu boşuna gider, abes olur. Bu ise,
METİN
ONUNCU HAKİKAT: Bâb-ı hikmet, inayet, rahmet, adalettir. İsm-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm’in cilvesidir.
ŞERH
(ONUNCU HAKİKAT: Bâb-ı hikmet, inayet, rahmet, adalettir. İsm-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm’in cilvesidir.) Kâinat bir eserdir. Bu eserde hikmet, inayet, rahmet ve adalet fiilleri görünüyor. Bu fiillerin her biri, birer kapı olup arkalarında iki hakikat müşahede ediliyor:
Biri: Hakim, Kerim, Rahim ve Adil isimleriyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdeti.
Diğeri: Haşir.
Şimdi metinde geçen bu dört fiilin alemdeki tezahüratlarını müşahede edelim. Alemde hikmet fiili üç tarzda tezahür etmektedir:
1) Her şey, kanun dairesinde yapılıyor. Mesela; bir çekirdekte koca incir ağacının, bir damla menide bir insanın proğramı ve kanunu saklıdır. Hem kainattaki bütün mevcudatta görünen nizam ve intizam bir kanuna, o kanun ise hikmet fiiline delalet eder. Mesela; Güneşin dönmesi, kış ve yazın ardarda gelmesi, mevsimlerin hareketi hep hikmet fiilinin eserleridir.
2) Her şeyin kanun dairesinde yaratılmasında binler fayda ve maslahatlar gözetiliyor. Yani hiçbir şey abes yaratılmıyor.
3) Her şey hüsn-ü san’atta yaratılıyor.
Bütün bu eserler bir hikmet fiilini, hikmet fiili ise Hâkim, Hakim ve Hakem bir Zatı gösterir.
Madem Ellah Hâkim, Hakim ve Hakem’dir. O halde yedi sıfat sahibidir. Zira hikmet fiili, hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret, kelam sıfatlarını iktiza eder. Bu yedi sıfata sahib olmayan bir Zat, şu âlemde nizam ve intizamı vaz’ edemez.
İşte kâinatı böyle nizam ve intizam dâhilinde halkeden, her şeye binlerce faide ve maslahat takan, bütün mevcudatı hüsn-ü san’atta yaratan bir Zat-ı Alîm-i Hakîm, hiç mümkün müdür ki, böyle muhteşem bir âlemi harab ettikten sonra daha muntazam, daha ali ve daha mükemmel bir surette tekrar iade etmesin, ikinci kez bir daha yaratmasın. Şayet ahiret âlemi olmazsa, şu kâinatta icra olunan bütün bu hakimane faaliyet boşu boşuna gider, abes olur. Bu ise,
METİN
Hiç mümkün müdür ki: Şu bekasız misafirhane-i dünyada
ŞERH
delilidir. Mesela; incir ağacı çamurlu su içer, evladları olan meyvelerine beyaz bir sütü verir. Aç olan arslan, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir. Korkak tavuk, yavrusunu müdafaa için ite saldırır. At, yavrusunu incitmemek için ayağını kaldırır. Keza memeler musluğundan aciz, zaif ve nahif olan yavrulara safi, temiz, mugaddi, beyaz bir süt ihsan edilir. Kan ve fışkı ortasından gelen bu sütten daha latif olan validelerin şefkatleri de o aciz, zaif ve nahif olan evladların imdadlarına verilir. Bütün bu fiiller, Rahim bir Zat’ın eserleri olduğunu bildirir. Eğer O Rahim Zat, haşri getirmezse bu nihayetsiz rahmeti, merhametsizliğe inkılab eder. Bu neye benzer? Bir valide evladını şefkat ve merhametle beslesin, büyütsün. O çocuk tekamül ettiğinde bir bıçakla onu kessin. Bütün anaların şefkati, Ellah’ın rahmetinin bir cilvesidir. Bir ananın, evladını kesmesine şefkati müsaade etmezse; Rahim-i Mutlak, bu kadar mevcudatı, bahusus insanı nasıl mahvedip yok eder? Hiçbir akl-ı selim bunu kabul etmez.
Adalet fiilinin alemdeki tezahüratına gelince; bu alemde görüyoruz ki; her hak sahibinin hakkı veriliyor. Her şey, bir mizan içinde yaratılıyor. İstidad, ihtiyac-ı fıtri ve ıztırar lisanıyla yapılan bütün dualara cevab veriliyor. Haksızlar tecziye ediliyor. Bütün bu eserler bir adalet fiilini, adalet fiili de Adil bir Zat’ı gösterir. Bu alemde her ne kadar haksızların cezalandırıldığı görülüyorsa da bu hakkıyla tezahür etmiyor. Zira görüyoruz ki; bu dünyada ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Ölümle müsavi oluyorlar. Eğer haşir olmazsa, bunda bir zulm-ü azim görünür. Halbuki asarının şehadetiyle bu alemin Mutasarrıf’ı zulümden münezzehtir. Demek adalet-i İlahiyenin hakkıyla tezahür edeceği bir diyar bulunacaktır. Ta ki mazlumun hakkı zalimden alınsın. Hukukullah ve hukuku’l-ibada riayet etmeyen zalimler cezalarını, hukukullah ve hukuku’l-ibada riayet eden mazlumlar da mükafatlarını görsün.
(Hiç mümkün müdür ki: Şu bekasız misafirhane-i dünyada) Müellif (r.a), Haşir Risalesi’nde genelde bu dünyanın üç vasfından bahseder:
Birincisi: Dünya bir misafirhanedir. Daimi dolar boşalır. Bu misafirhaneye gelenler nereden geliyor? Bu dünya, Cennet ve Cehennemin nümunesi olduğu için oradan akıp geliyor, dolup boşalıyor. Bu misafirhaneye gelenlerin ve gidenlerin sayısı ilm-i ezeli ile tesbit edildiği gibi, misafirhanedeki müddetleri de
METİN
Hiç mümkün müdür ki: Şu bekasız misafirhane-i dünyada
ŞERH
delilidir. Mesela; incir ağacı çamurlu su içer, evladları olan meyvelerine beyaz bir sütü verir. Aç olan arslan, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir. Korkak tavuk, yavrusunu müdafaa için ite saldırır. At, yavrusunu incitmemek için ayağını kaldırır. Keza memeler musluğundan aciz, zaif ve nahif olan yavrulara safi, temiz, mugaddi, beyaz bir süt ihsan edilir. Kan ve fışkı ortasından gelen bu sütten daha latif olan validelerin şefkatleri de o aciz, zaif ve nahif olan evladların imdadlarına verilir. Bütün bu fiiller, Rahim bir Zat’ın eserleri olduğunu bildirir. Eğer O Rahim Zat, haşri getirmezse bu nihayetsiz rahmeti, merhametsizliğe inkılab eder. Bu neye benzer? Bir valide evladını şefkat ve merhametle beslesin, büyütsün. O çocuk tekamül ettiğinde bir bıçakla onu kessin. Bütün anaların şefkati, Ellah’ın rahmetinin bir cilvesidir. Bir ananın, evladını kesmesine şefkati müsaade etmezse; Rahim-i Mutlak, bu kadar mevcudatı, bahusus insanı nasıl mahvedip yok eder? Hiçbir akl-ı selim bunu kabul etmez.
Adalet fiilinin alemdeki tezahüratına gelince; bu alemde görüyoruz ki; her hak sahibinin hakkı veriliyor. Her şey, bir mizan içinde yaratılıyor. İstidad, ihtiyac-ı fıtri ve ıztırar lisanıyla yapılan bütün dualara cevab veriliyor. Haksızlar tecziye ediliyor. Bütün bu eserler bir adalet fiilini, adalet fiili de Adil bir Zat’ı gösterir. Bu alemde her ne kadar haksızların cezalandırıldığı görülüyorsa da bu hakkıyla tezahür etmiyor. Zira görüyoruz ki; bu dünyada ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Ölümle müsavi oluyorlar. Eğer haşir olmazsa, bunda bir zulm-ü azim görünür. Halbuki asarının şehadetiyle bu alemin Mutasarrıf’ı zulümden münezzehtir. Demek adalet-i İlahiyenin hakkıyla tezahür edeceği bir diyar bulunacaktır. Ta ki mazlumun hakkı zalimden alınsın. Hukukullah ve hukuku’l-ibada riayet etmeyen zalimler cezalarını, hukukullah ve hukuku’l-ibada riayet eden mazlumlar da mükafatlarını görsün.
(Hiç mümkün müdür ki: Şu bekasız misafirhane-i dünyada) Müellif (r.a), Haşir Risalesi’nde genelde bu dünyanın üç vasfından bahseder:
Birincisi: Dünya bir misafirhanedir. Daimi dolar boşalır. Bu misafirhaneye gelenler nereden geliyor? Bu dünya, Cennet ve Cehennemin nümunesi olduğu için oradan akıp geliyor, dolup boşalıyor. Bu misafirhaneye gelenlerin ve gidenlerin sayısı ilm-i ezeli ile tesbit edildiği gibi, misafirhanedeki müddetleri de
METİN
ve bu derece vâsi bir merhametin âsârını gösteren Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celal’in daire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda daimî meskenler, ebedî sâkinler, bâki makamlar, mukim mahluklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inayet, adalet, merhametin hakikatları hiçe insin?
Hem hiç kabil midir ki o Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlukat içinde kendine küllî muhatab ve câmi’ bir âyine yapıp bütün hazain-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın,
ŞERH
Birincisi: Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymaktır.
İkincisi: Her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermek, haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, tazib ve tecziye ile vermektir.
Üçüncüsü: İstidat lisaniyle, ihtiyac-ı fıtri lisaniyle, ıztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye daimi cevap vermektir.
İşte böyle bir adalet sahibi, haşri getirmemekle nihayetsiz bir zulmü irtikab eder mi? Haşa ve kella. (ve bu derece vâsi bir merhametin) Bu dünyada görüyoruz ki; en zaiften tut ta en kaviye kadar herkese layık rızık veriliyor. Bu ise vasi bir merhamete delalet eder. Elbette böyle bir merhamet sahibi, haşri getirmemekle merhametini, merhametsizliğe inkılab ettirmez.
İşte bu derece bahir bir hikmetin, bu derece zahir bir inayetin, bu derece kahir bir adaletin ve bu derece vasi’ bir merhametin (âsârını gösteren Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celal’in daire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda daimî meskenler, ebedî sâkinler, bâki makamlar, mukim mahluklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inayet, adalet, merhametin hakikatları hiçe insin?) Eğer şu alem-i şehadet denilen bu memleketin arkasında ebedi bir saadet ve o saadetten istifade edecek ebedi mü’minler ve diğer mahlûklar olmazsa, o zaman bu memlekette yapılan bütün bu faaliyetler ve icraatlar, boşu boşuna olur. Hâşâ sümme hâşâ. O Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celal’in hikmeti, abesiyete; adaleti, zulme; merhameti, hirkate; inayeti ise inayetsizliğe inkılab eder. Bu ise, inkılab-ı hakaik olduğundan muhaldir.
(Hem hiç kabil midir ki o Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlukat içinde kendine küllî muhatab ve câmi’ bir âyine yapıp bütün hazain-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın,
METİN
ve bu derece vâsi bir merhametin âsârını gösteren Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celal’in daire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda daimî meskenler, ebedî sâkinler, bâki makamlar, mukim mahluklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inayet, adalet, merhametin hakikatları hiçe insin?
Hem hiç kabil midir ki o Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlukat içinde kendine küllî muhatab ve câmi’ bir âyine yapıp bütün hazain-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın,
ŞERH
Birincisi: Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymaktır.
İkincisi: Her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermek, haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, tazib ve tecziye ile vermektir.
Üçüncüsü: İstidat lisaniyle, ihtiyac-ı fıtri lisaniyle, ıztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye daimi cevap vermektir.
İşte böyle bir adalet sahibi, haşri getirmemekle nihayetsiz bir zulmü irtikab eder mi? Haşa ve kella. (ve bu derece vâsi bir merhametin) Bu dünyada görüyoruz ki; en zaiften tut ta en kaviye kadar herkese layık rızık veriliyor. Bu ise vasi bir merhamete delalet eder. Elbette böyle bir merhamet sahibi, haşri getirmemekle merhametini, merhametsizliğe inkılab ettirmez.
İşte bu derece bahir bir hikmetin, bu derece zahir bir inayetin, bu derece kahir bir adaletin ve bu derece vasi’ bir merhametin (âsârını gösteren Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celal’in daire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda daimî meskenler, ebedî sâkinler, bâki makamlar, mukim mahluklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inayet, adalet, merhametin hakikatları hiçe insin?) Eğer şu alem-i şehadet denilen bu memleketin arkasında ebedi bir saadet ve o saadetten istifade edecek ebedi mü’minler ve diğer mahlûklar olmazsa, o zaman bu memlekette yapılan bütün bu faaliyetler ve icraatlar, boşu boşuna olur. Hâşâ sümme hâşâ. O Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celal’in hikmeti, abesiyete; adaleti, zulme; merhameti, hirkate; inayeti ise inayetsizliğe inkılab eder. Bu ise, inkılab-ı hakaik olduğundan muhaldir.
(Hem hiç kabil midir ki o Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlukat içinde kendine küllî muhatab ve câmi’ bir âyine yapıp bütün hazain-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın,
METİN
bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin!
ŞERH
meydana gelmez. İnsan da büyüyüp gelişmez, vefat edip gider. O halde bu âlemde bir insan için ne kadar masraf yapılıyor? O Zat-ı Kerim, bütün mevcudatı çalıştırıyor. Neticesi ise, insana hizmettir. Acaba hiç mümkün müdür ki; bu kadar masraf ederek yaptığı bu âlemi ve yetiştirdiği bu insanı yok etsin. Hangi akıl bu hurafeyi kabul edebilir? Şayet -yüz bin defa haşa- şu alem ve insan yok olsa, bu hal ve vaziyet, hikmet-i alem ve insana taban tabana zıd düşer. Bu ise, mümkün değildir.
Madem şu alem ve insanın yaradılışında nihayetsiz hikmetler ve maslahatlar gözetilmiştir. Öyle ise, ne çekirdek, ne yaprak, ne çiçek, ne meyve, ne ağaç, ne insan, ne de hiçbir şey, yok olmaz. Demek bütün alem içindekilerle beraber, bir diyar-ı ahere gidecektir. Orada her şey ve herkes, kendine layık ya bir mahall-i saadet, ya da bir mahall-i azab bulacaktır. O halde yokluk yoktur.
Madem şu kainatta bir hikmet fiili görünüyor. Elbette o hikmet, Hakim bir Zat’ı gösterir. Madem Ellah Hakim’dir. Öyle ise, haşir haktır. Hiç mümkün müdür ki; her bir çekirdeğe bir ağaç kadar vazife yüklesin, yaprakları kadar hikmetler, çiçekleri kadar faideler ve meyveleri kadar maslahatlar taksın da sonra (bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin!) Mesela; bir elmanın vücuda gelebilmesi için koca kainat fabrikasının çalışması lazım gelir. Peki şu kainat fabrikasının çalışmasının mahsulü olan o elma neticede ne oldu? Mesela; o elma rızık olarak midene girdi, sonunda fuzuliyat olup dışarı atıldı ve yok olup gitti. Şayet elmanın yaradılışından gaye sadece bu ise, bu kadar masarif niçin o elmaya yapılsın? Bu iş abes olmaz mı? Akıl bunu kabul eder mi? Hayır. Öyle ise o elmanın yaradılış gayesi, sadece insana rızık olup neticede fuzuliyat olmak değildir. Belki o elma, bir mucize-i kudret ve bir hediye-i rahmet olup müşterileri iman ve ubudiyete davet etmek ve asıllarına müşteri olmak içindir.
Demek bir çekirdekten bir ağacı ve o ağaçtan yaprak, çiçek ve meyveleri halkeden bir Hakim-i Mutlak, bu ağacı yaprak, çiçek ve meyveleriyle yok etmez. Bunlar Cennetteki ağaçların nümüneleridir, burada nümunesini gösterir. Ta ki asıllarına talib olalım. O halde bu ağaç, ebedi bir surette Cennette ehl-i
METİN
bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin!
ŞERH
meydana gelmez. İnsan da büyüyüp gelişmez, vefat edip gider. O halde bu âlemde bir insan için ne kadar masraf yapılıyor? O Zat-ı Kerim, bütün mevcudatı çalıştırıyor. Neticesi ise, insana hizmettir. Acaba hiç mümkün müdür ki; bu kadar masraf ederek yaptığı bu âlemi ve yetiştirdiği bu insanı yok etsin. Hangi akıl bu hurafeyi kabul edebilir? Şayet -yüz bin defa haşa- şu alem ve insan yok olsa, bu hal ve vaziyet, hikmet-i alem ve insana taban tabana zıd düşer. Bu ise, mümkün değildir.
Madem şu alem ve insanın yaradılışında nihayetsiz hikmetler ve maslahatlar gözetilmiştir. Öyle ise, ne çekirdek, ne yaprak, ne çiçek, ne meyve, ne ağaç, ne insan, ne de hiçbir şey, yok olmaz. Demek bütün alem içindekilerle beraber, bir diyar-ı ahere gidecektir. Orada her şey ve herkes, kendine layık ya bir mahall-i saadet, ya da bir mahall-i azab bulacaktır. O halde yokluk yoktur.
Madem şu kainatta bir hikmet fiili görünüyor. Elbette o hikmet, Hakim bir Zat’ı gösterir. Madem Ellah Hakim’dir. Öyle ise, haşir haktır. Hiç mümkün müdür ki; her bir çekirdeğe bir ağaç kadar vazife yüklesin, yaprakları kadar hikmetler, çiçekleri kadar faideler ve meyveleri kadar maslahatlar taksın da sonra (bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin!) Mesela; bir elmanın vücuda gelebilmesi için koca kainat fabrikasının çalışması lazım gelir. Peki şu kainat fabrikasının çalışmasının mahsulü olan o elma neticede ne oldu? Mesela; o elma rızık olarak midene girdi, sonunda fuzuliyat olup dışarı atıldı ve yok olup gitti. Şayet elmanın yaradılışından gaye sadece bu ise, bu kadar masarif niçin o elmaya yapılsın? Bu iş abes olmaz mı? Akıl bunu kabul eder mi? Hayır. Öyle ise o elmanın yaradılış gayesi, sadece insana rızık olup neticede fuzuliyat olmak değildir. Belki o elma, bir mucize-i kudret ve bir hediye-i rahmet olup müşterileri iman ve ubudiyete davet etmek ve asıllarına müşteri olmak içindir.
Demek bir çekirdekten bir ağacı ve o ağaçtan yaprak, çiçek ve meyveleri halkeden bir Hakim-i Mutlak, bu ağacı yaprak, çiçek ve meyveleriyle yok etmez. Bunlar Cennetteki ağaçların nümüneleridir, burada nümunesini gösterir. Ta ki asıllarına talib olalım. O halde bu ağaç, ebedi bir surette Cennette ehl-i
METİN
Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekasını gaye yapsın! Ve bunları, âlem-i manaya çekirdekler ve âlem-i âhirete bir mezraa yapmasın! Tâ hakikî ve lâyık gayelerini versinler.
ŞERH
imana iade edilecektir. (Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekasını gaye yapsın!) Yani dünyada kısa bir müddet yaşasın, yaprak, çiçek ve meyve versin, sonra yok olup gitsin. Bu hal, nihayetsiz hikmet-i İlahiyeye muvafık düşmez. Küçücük bir çekirdekten kocaman ağacı, ondan hadsiz yaprak, çiçek ve meyveleri çıkaran bir kudret-i ezeliye, bir hikmet-i Rabbaniye; ne bu ağacı, ne de o ağaçtan istifade eden insanları yok eder. Zira bu, O’nun nihayetsiz hikmetine muvafık düşmez. Madem Ellah Hakim’dir, abes iş yapmaz. Öyle ise, şu mevcudat yokluğa ve hiçliğe gitmiyor. Vazifelerini bitirdikten sonra, ücretlerini almak için başka bir aleme gidiyorlar.
Bir çekirdekten üç şey çıkar. Biri: Gövde, dal ve budak. Bunlar yakılır. Biri çiçek ve yapraktır. Bunlar güz mevsiminde çürüyüp yok olur. Biri de meyvedir ki; midemize girdikten sonra fuzuliyat olarak dışarı atılır. İşte bütün kainat fabrikasının çarklarının çalışması sonucunda ancak meydana gelebilen bir ağacın akibeti bu olursa, yaradılışı ne kadar abes olur. Bu ise hikmet-i İlahiyeye taban tabana zıt düşer. Öyle ise mevcudat, hiçliğe ve yokluğa gitmek için yaratılmamıştır. Ebedi bir aleme namzeddir, oraya gidiyor.
Demek bu mevcudatı hikmetle yaratan Zat, bu alemi yok etmiyor, başka bir aleme sevkediyor. (Ve bunları, âlem-i manaya çekirdekler) O ağaç, hem Levh-i Mahfuz’da, hem Alem-i Misal’de kaydedilir. Melaike ve ruhaniler onu seyrederler. (ve âlem-i âhirete bir mezraa yapmasın! Tâ hakikî ve lâyık gayelerini versinler.) Bu ağaç, burada çalışır, Cennetteki ağaçların nümunesi olur, orada da meyve verir. Cenab-ı Hak, Cennette ehl-i imana ihsan edeceği eşcar ve nebatatın nümunelerini burada ekmiş. Ta ki insan, asıllarına talib olsun. Her bir ağaç yaprağıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle ebedi bir saadete gidip, yok olmuyor. Şu dünyadaki ağaçlar, Cennetten gelen ağaçlardır, oradaki ağaçların nümuneleridir. Oradan gelmiş, tekrar oraya gidiyor. İnsanın yaradılış gayesi ise; bu kainattaki san’ata karşı iman, nimete karşı da şükür ve ubudiyetle mukabelede bulunmaktır. İnsan, bu vazifesini yapmadığı takdirde, mesuliyeti yüklenmiş olur. Hem verdiği vücudu geri almak, O’nun adeti değildir. Verdiği şeyi asla geri
METİN
Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekasını gaye yapsın! Ve bunları, âlem-i manaya çekirdekler ve âlem-i âhirete bir mezraa yapmasın! Tâ hakikî ve lâyık gayelerini versinler.
ŞERH
imana iade edilecektir. (Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekasını gaye yapsın!) Yani dünyada kısa bir müddet yaşasın, yaprak, çiçek ve meyve versin, sonra yok olup gitsin. Bu hal, nihayetsiz hikmet-i İlahiyeye muvafık düşmez. Küçücük bir çekirdekten kocaman ağacı, ondan hadsiz yaprak, çiçek ve meyveleri çıkaran bir kudret-i ezeliye, bir hikmet-i Rabbaniye; ne bu ağacı, ne de o ağaçtan istifade eden insanları yok eder. Zira bu, O’nun nihayetsiz hikmetine muvafık düşmez. Madem Ellah Hakim’dir, abes iş yapmaz. Öyle ise, şu mevcudat yokluğa ve hiçliğe gitmiyor. Vazifelerini bitirdikten sonra, ücretlerini almak için başka bir aleme gidiyorlar.
Bir çekirdekten üç şey çıkar. Biri: Gövde, dal ve budak. Bunlar yakılır. Biri çiçek ve yapraktır. Bunlar güz mevsiminde çürüyüp yok olur. Biri de meyvedir ki; midemize girdikten sonra fuzuliyat olarak dışarı atılır. İşte bütün kainat fabrikasının çarklarının çalışması sonucunda ancak meydana gelebilen bir ağacın akibeti bu olursa, yaradılışı ne kadar abes olur. Bu ise hikmet-i İlahiyeye taban tabana zıt düşer. Öyle ise mevcudat, hiçliğe ve yokluğa gitmek için yaratılmamıştır. Ebedi bir aleme namzeddir, oraya gidiyor.
Demek bu mevcudatı hikmetle yaratan Zat, bu alemi yok etmiyor, başka bir aleme sevkediyor. (Ve bunları, âlem-i manaya çekirdekler) O ağaç, hem Levh-i Mahfuz’da, hem Alem-i Misal’de kaydedilir. Melaike ve ruhaniler onu seyrederler. (ve âlem-i âhirete bir mezraa yapmasın! Tâ hakikî ve lâyık gayelerini versinler.) Bu ağaç, burada çalışır, Cennetteki ağaçların nümunesi olur, orada da meyve verir. Cenab-ı Hak, Cennette ehl-i imana ihsan edeceği eşcar ve nebatatın nümunelerini burada ekmiş. Ta ki insan, asıllarına talib olsun. Her bir ağaç yaprağıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle ebedi bir saadete gidip, yok olmuyor. Şu dünyadaki ağaçlar, Cennetten gelen ağaçlardır, oradaki ağaçların nümuneleridir. Oradan gelmiş, tekrar oraya gidiyor. İnsanın yaradılış gayesi ise; bu kainattaki san’ata karşı iman, nimete karşı da şükür ve ubudiyetle mukabelede bulunmaktır. İnsan, bu vazifesini yapmadığı takdirde, mesuliyeti yüklenmiş olur. Hem verdiği vücudu geri almak, O’nun adeti değildir. Verdiği şeyi asla geri
METİN
hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delalet eden bütün kâinatın hakaikını tekzib etsin, bütün mevcudatın şehadetlerini reddetsin, bütün masnuatın delaletlerini ibtal etsin?
ŞERH
hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delalet eden bütün kâinatın hakaikını tekzib etsin,) Bu cümlede geçen “kainatın hakaiki”nden murad dört manevi unsur olan hikmet, inayet, adalet ve rahmettir. Bu fiiller ise; Hakim, Kerim, Adil ve Rahim isimleriyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini gösterir ve ahirete delalet eder. (bütün mevcudatın şehadetlerini reddetsin, bütün masnuatın delaletlerini ibtal etsin?)
Müellif (r.a), bu “Onuncu Hakikat”da kâinatta tezahür eden dört fiil-i İlahiyi nazara veriyor. Bu fiiller ise; hikmet, inayet, rahmet ve adalettir. Evvela asarı eline alır, o eserler arkasında hikmet, inayet, rahmet ve adalet fiillerini isbat eder. Bu dört fiilin isbatından sonra Hakim, Kerim, Rahim ve Adil isimlerini isbat eder. Daha sonra bu isimler üzerine haşri bina eder. Çünkü hikmeti hikmet eden, rahmeti rahmet eden, adaleti adalet eden, inayeti inayet eden dar-ı ahirettir. Dar-ı ahiret olmazsa, bu isimleri inkar etmek lazım gelir. Çünkü dünya ve mafiha hikmet, inayet, rahmet ve adalet fiillerine hakkıyla mazhar olamayacağından elbette bu fiillerin daimi bir surette tezahür edeceği ebedi bir âlem vardır.
Dünyada su, toprak, hava, ateş (Güneş) denilen dört tane maddi unsur vardır. Cenab-ı Hak, suyu; ihsan ve rahmetine bir nevi arş, toprağı; hıfz ve ihyasına bir çeşit arş, havayı; emir ve iradesine bir nevi arş, nur unsurunu; ilim ve hikmetine diğer bir arş yapmıştır. Bu dört maddi unsur ki, her biri bir veya birkaç ism-i İlahi’nin ayinesidir. Aynen öyle de bu kâinatın maddi dört unsuru gibi; manevi dört unsuru vardır. Bunlar; hikmet, inayet, rahmet ve adalettir. Maddi dört unsur, bütün kâinatı istila ettiği gibi; manevi dört unsur da kâinatın her tarafını istila etmiştir.
Şimdi, âlemde hikmet fiilinin nasıl icra olunduğunu isbat için Güneşi ve seyyaratı misal olarak zikredeceğiz:
Güneş, esma-i İlahiyeden Nur ve Hakim isimlerinin a’zamlık mertebesine mazhardır. Diğer isimler ise; onda tebei olarak tecelli etmektedir. Hikmet-i İlahiyenin Güneş denilen şu eserde nasıl tezahür ettiğini anlamak istersen,
METİN
hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delalet eden bütün kâinatın hakaikını tekzib etsin, bütün mevcudatın şehadetlerini reddetsin, bütün masnuatın delaletlerini ibtal etsin?
ŞERH
hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delalet eden bütün kâinatın hakaikını tekzib etsin,) Bu cümlede geçen “kainatın hakaiki”nden murad dört manevi unsur olan hikmet, inayet, adalet ve rahmettir. Bu fiiller ise; Hakim, Kerim, Adil ve Rahim isimleriyle müsemma bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini gösterir ve ahirete delalet eder. (bütün mevcudatın şehadetlerini reddetsin, bütün masnuatın delaletlerini ibtal etsin?)
Müellif (r.a), bu “Onuncu Hakikat”da kâinatta tezahür eden dört fiil-i İlahiyi nazara veriyor. Bu fiiller ise; hikmet, inayet, rahmet ve adalettir. Evvela asarı eline alır, o eserler arkasında hikmet, inayet, rahmet ve adalet fiillerini isbat eder. Bu dört fiilin isbatından sonra Hakim, Kerim, Rahim ve Adil isimlerini isbat eder. Daha sonra bu isimler üzerine haşri bina eder. Çünkü hikmeti hikmet eden, rahmeti rahmet eden, adaleti adalet eden, inayeti inayet eden dar-ı ahirettir. Dar-ı ahiret olmazsa, bu isimleri inkar etmek lazım gelir. Çünkü dünya ve mafiha hikmet, inayet, rahmet ve adalet fiillerine hakkıyla mazhar olamayacağından elbette bu fiillerin daimi bir surette tezahür edeceği ebedi bir âlem vardır.
Dünyada su, toprak, hava, ateş (Güneş) denilen dört tane maddi unsur vardır. Cenab-ı Hak, suyu; ihsan ve rahmetine bir nevi arş, toprağı; hıfz ve ihyasına bir çeşit arş, havayı; emir ve iradesine bir nevi arş, nur unsurunu; ilim ve hikmetine diğer bir arş yapmıştır. Bu dört maddi unsur ki, her biri bir veya birkaç ism-i İlahi’nin ayinesidir. Aynen öyle de bu kâinatın maddi dört unsuru gibi; manevi dört unsuru vardır. Bunlar; hikmet, inayet, rahmet ve adalettir. Maddi dört unsur, bütün kâinatı istila ettiği gibi; manevi dört unsur da kâinatın her tarafını istila etmiştir.
Şimdi, âlemde hikmet fiilinin nasıl icra olunduğunu isbat için Güneşi ve seyyaratı misal olarak zikredeceğiz:
Güneş, esma-i İlahiyeden Nur ve Hakim isimlerinin a’zamlık mertebesine mazhardır. Diğer isimler ise; onda tebei olarak tecelli etmektedir. Hikmet-i İlahiyenin Güneş denilen şu eserde nasıl tezahür ettiğini anlamak istersen,
ŞERH
zalimlerin bu dünyada dahi cezaya çarptırılmasıdır. Kurun-u salifedeki akvamın başına gelen bela ve musibetler isbat eder ki; insan, her an bir sille-i te’dibe maruzdur. Bazen de o zalimler tokat yemeden yaşamış, cezasını daha muzaaf bir şekilde görmek için o ceza ahirete te’hir edilmiştir.
Âlemde tezahür eden hikmet ve adalet fiillerinin yanında şu âlemde inayet fiili de görünüyor. Bütün mevcudata öyle ikramlar yapılıyor ki; istemeden, istekleri ne ise yerine getiriliyor, kimse aç ve susuz bırakılmıyor.
Hem bu âlemde öyle bir rahmet-i amme var ki; mesela; o rahmetin tecellisiyle yağmurun her bir damlası bir rahmet olmuştur. Herkesin rızkı verilmiştir.
Demek şu kâinatta dört tane manevi unsur âlemi istila eylemiştir. Nereye bakarsan bak; dört maddi unsur gibi hikmet, adalet, inayet ve rahmet denilen dört manevi unsurun hükümferma olduğunu göreceksin.
Madem şu âlemde bilmüşahede hikmet, adalet, inayet ve rahmet fiilleri mevcuttur. Fiil failsiz olmaz kaidesiyle elbette Hakîm, Adil, Kerim ve Rahim isimleriyle müsemma bir Zat-ı Zü’l-Celal vardır. Madem mezkûr esma ile muttasıf bir Zat vardır. Elbette bizzarure haşir ve neşir de vardır, hak ve sabittir.
Bu manevi dört unsurdan evvela hikmet-i İlahiyenin isbatına çalıştık. Misal olarak da Güneşi zikrettik. Hakim ismiyle müsemma olan bu âlemin Mutasarrıfı, hikmet-i Rabbaniyesi ile cezb u cazibe denilen bir kanunla, Güneşi kendi ekseni etrafında çevirerek bütün on iki seyyaratı ona tabi kılmış ve Güneşle beraber o seyyarata bir “şevk-i mutlak” ile şemsu’ş-şumusa doğru bir hareket vermiştir. Hem onlara “acz-i mutlak” içerisinde hakikate giden bir yol açmış. Zira o seyyaratta acz-i mutlak içerisinde bir kuvvetin tezahüratı var. Onlar da acz-i mendidirler. Hem onlara “fakr-ı mutlak” içerisinde hakikate giden bir yol açmış. Zira onlarda fakr-ı mutlak içerisinde bir gınanın eseri görünüyor. Demek onlar da fakr-i mendidirler. Demek Güneş ve ona bağlı olan on iki seyyarat, mutlak bir iştiyakla Hakim ve Rahim isimlerine doğru gidiyorlar.
Hakim-i Zülkemal, Güneşle beraber on iki seyyaratı hem kendi etrafında döndürüyor, hem de onları şemsu’ş-şumusa doğru sevkediyor. Bu seyyaratın seyahatlerinin neticesi, zahiren şemsu’ş-şumusa doğru bir hareket gibi görünse de hakikatte, bütün hikmetlerin ve rahmetlerin merkezi noktası hükmünde olan Nur-u Muhammedi denilen şahsiyet-i maneviye-i Muhammediye’ye
ŞERH
zalimlerin bu dünyada dahi cezaya çarptırılmasıdır. Kurun-u salifedeki akvamın başına gelen bela ve musibetler isbat eder ki; insan, her an bir sille-i te’dibe maruzdur. Bazen de o zalimler tokat yemeden yaşamış, cezasını daha muzaaf bir şekilde görmek için o ceza ahirete te’hir edilmiştir.
Âlemde tezahür eden hikmet ve adalet fiillerinin yanında şu âlemde inayet fiili de görünüyor. Bütün mevcudata öyle ikramlar yapılıyor ki; istemeden, istekleri ne ise yerine getiriliyor, kimse aç ve susuz bırakılmıyor.
Hem bu âlemde öyle bir rahmet-i amme var ki; mesela; o rahmetin tecellisiyle yağmurun her bir damlası bir rahmet olmuştur. Herkesin rızkı verilmiştir.
Demek şu kâinatta dört tane manevi unsur âlemi istila eylemiştir. Nereye bakarsan bak; dört maddi unsur gibi hikmet, adalet, inayet ve rahmet denilen dört manevi unsurun hükümferma olduğunu göreceksin.
Madem şu âlemde bilmüşahede hikmet, adalet, inayet ve rahmet fiilleri mevcuttur. Fiil failsiz olmaz kaidesiyle elbette Hakîm, Adil, Kerim ve Rahim isimleriyle müsemma bir Zat-ı Zü’l-Celal vardır. Madem mezkûr esma ile muttasıf bir Zat vardır. Elbette bizzarure haşir ve neşir de vardır, hak ve sabittir.
Bu manevi dört unsurdan evvela hikmet-i İlahiyenin isbatına çalıştık. Misal olarak da Güneşi zikrettik. Hakim ismiyle müsemma olan bu âlemin Mutasarrıfı, hikmet-i Rabbaniyesi ile cezb u cazibe denilen bir kanunla, Güneşi kendi ekseni etrafında çevirerek bütün on iki seyyaratı ona tabi kılmış ve Güneşle beraber o seyyarata bir “şevk-i mutlak” ile şemsu’ş-şumusa doğru bir hareket vermiştir. Hem onlara “acz-i mutlak” içerisinde hakikate giden bir yol açmış. Zira o seyyaratta acz-i mutlak içerisinde bir kuvvetin tezahüratı var. Onlar da acz-i mendidirler. Hem onlara “fakr-ı mutlak” içerisinde hakikate giden bir yol açmış. Zira onlarda fakr-ı mutlak içerisinde bir gınanın eseri görünüyor. Demek onlar da fakr-i mendidirler. Demek Güneş ve ona bağlı olan on iki seyyarat, mutlak bir iştiyakla Hakim ve Rahim isimlerine doğru gidiyorlar.
Hakim-i Zülkemal, Güneşle beraber on iki seyyaratı hem kendi etrafında döndürüyor, hem de onları şemsu’ş-şumusa doğru sevkediyor. Bu seyyaratın seyahatlerinin neticesi, zahiren şemsu’ş-şumusa doğru bir hareket gibi görünse de hakikatte, bütün hikmetlerin ve rahmetlerin merkezi noktası hükmünde olan Nur-u Muhammedi denilen şahsiyet-i maneviye-i Muhammediye’ye
ŞERH
doğru bir harekettir. Belki Hakim ismine doğru bir harekettir. Demek bu seyyaratın hareketinde görünen cezb u cazibe ve şevk-i mutlak, şemsu’ş-şumusa kavuşmak için değil, Nur-u Muhammedi (a.s.m) vasıtasıyla Hakim ve Rahim isimlerine ulaşmak içindir.
Evet Cenab-ı Hak, Rahman isminin tecellisi ile evvela Nur-u Muhammedi (a.s.m)’ı halketmiş ve O’nu bin bir ismine ayine etmiştir. Daha sonra o nurdan akis düşürerek Cennet ve Cehennemi yaratmış. Cennet ve Cehennem’den de gölge düşürerek ikisinin nümunelerinin mezci hükmünde olan dünyayı yaratmıştır. Bütün âlem O’nun nurundan yaratıldığı gibi; o nur ile de ayakta durmaktadır. Nur-u Muhammedî (a.s.m), hem âlemin çekirdeği, hem de meyvesi olduğunu göstermek için, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a mi’rac-ı ekberi lutfetmiştir. Zat-ı Akdes-i İlahi, Rahim isminin tecellisine mazhar olan Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı cazibe-i rahmet ile ferşten alıp şemsu’ş-şumusun üzerine, belki âlemin tasarruf merkezi olan Arş-ı A’zam’ın üzerine kadar uruc ettirip huzuru ve cemal-i ba kemali ile müşerref kılmış ve O’nunla tekellüm ederek, O’nun bütün âlemin reisi olduğunu isbat etmiştir. “Ey Habibim! Ben bütün bu âlemi Senin nurundan yarattım. Hepsini de Senin nuruna âşık eyledim. Sen, Hakim ve Rahim isimlerime a’zamlık mertebede mazharsın. Şu Güneşler, aylar, yıldızlar hepsi Sende tecelli eden o hikmet ve rahmete karşı âşık olup ona doğru cezbedarane sür’atle koşuyorlar. Onların son hedefi ve kemali, Cennet-i A’la’da Seninle müşerref olmaktır.” diye taltifde bulunmuştur.
Hikmet-i Rabbaniye, hangi kanunla Güneş üzerine tecelli edip şu âlemi çeviriyorsa, aynı kanunla Hakim ve Rahim isimlerinin a’zamlık mertebesine ayine olan Cism-i Nebeviyi yerden kaldırıp Arş’a götürerek Güneşe, aya, yıldızlara, yere, göğe ve hakeza bütün âleme imam eylemiştir. Âlemdeki bu cevelan, O Zat’da tecelli eden hikmet-i Rabbaniyenin kanunlarından gelen cazibeyledir. O halde Hakikat-ı Muhammediye âlemden çekilse; Güneş de hareket etmez, ona bağlı olan seyyarat da hareket etmez. Böylece âlem hemen harap olur. Nur-u Muhammedi (s.a.v), bir an âlemden çekilse, Hakikat-i Muhammediye’den gelen şu Kur’ani ve imani dersler, inkıtaa uğrasa, birden âlemdeki hareket durur, Güneşin ve ona bağlı olan seyyaratın seyr u seyahati biter, âlem harab olmaya başlar, kıyamet de kopar. Demek göğü, yeri, Güneşi, ayı, yıldızları çeviren, âlemi ayakta tutan Hakikat-ı Muhammediyedir (a.s.m). Müellif (r.a), bu hakikati şöyle izah etmektedir:
ŞERH
doğru bir harekettir. Belki Hakim ismine doğru bir harekettir. Demek bu seyyaratın hareketinde görünen cezb u cazibe ve şevk-i mutlak, şemsu’ş-şumusa kavuşmak için değil, Nur-u Muhammedi (a.s.m) vasıtasıyla Hakim ve Rahim isimlerine ulaşmak içindir.
Evet Cenab-ı Hak, Rahman isminin tecellisi ile evvela Nur-u Muhammedi (a.s.m)’ı halketmiş ve O’nu bin bir ismine ayine etmiştir. Daha sonra o nurdan akis düşürerek Cennet ve Cehennemi yaratmış. Cennet ve Cehennem’den de gölge düşürerek ikisinin nümunelerinin mezci hükmünde olan dünyayı yaratmıştır. Bütün âlem O’nun nurundan yaratıldığı gibi; o nur ile de ayakta durmaktadır. Nur-u Muhammedî (a.s.m), hem âlemin çekirdeği, hem de meyvesi olduğunu göstermek için, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a mi’rac-ı ekberi lutfetmiştir. Zat-ı Akdes-i İlahi, Rahim isminin tecellisine mazhar olan Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı cazibe-i rahmet ile ferşten alıp şemsu’ş-şumusun üzerine, belki âlemin tasarruf merkezi olan Arş-ı A’zam’ın üzerine kadar uruc ettirip huzuru ve cemal-i ba kemali ile müşerref kılmış ve O’nunla tekellüm ederek, O’nun bütün âlemin reisi olduğunu isbat etmiştir. “Ey Habibim! Ben bütün bu âlemi Senin nurundan yarattım. Hepsini de Senin nuruna âşık eyledim. Sen, Hakim ve Rahim isimlerime a’zamlık mertebede mazharsın. Şu Güneşler, aylar, yıldızlar hepsi Sende tecelli eden o hikmet ve rahmete karşı âşık olup ona doğru cezbedarane sür’atle koşuyorlar. Onların son hedefi ve kemali, Cennet-i A’la’da Seninle müşerref olmaktır.” diye taltifde bulunmuştur.
Hikmet-i Rabbaniye, hangi kanunla Güneş üzerine tecelli edip şu âlemi çeviriyorsa, aynı kanunla Hakim ve Rahim isimlerinin a’zamlık mertebesine ayine olan Cism-i Nebeviyi yerden kaldırıp Arş’a götürerek Güneşe, aya, yıldızlara, yere, göğe ve hakeza bütün âleme imam eylemiştir. Âlemdeki bu cevelan, O Zat’da tecelli eden hikmet-i Rabbaniyenin kanunlarından gelen cazibeyledir. O halde Hakikat-ı Muhammediye âlemden çekilse; Güneş de hareket etmez, ona bağlı olan seyyarat da hareket etmez. Böylece âlem hemen harap olur. Nur-u Muhammedi (s.a.v), bir an âlemden çekilse, Hakikat-i Muhammediye’den gelen şu Kur’ani ve imani dersler, inkıtaa uğrasa, birden âlemdeki hareket durur, Güneşin ve ona bağlı olan seyyaratın seyr u seyahati biter, âlem harab olmaya başlar, kıyamet de kopar. Demek göğü, yeri, Güneşi, ayı, yıldızları çeviren, âlemi ayakta tutan Hakikat-ı Muhammediyedir (a.s.m). Müellif (r.a), bu hakikati şöyle izah etmektedir:
ŞERH
Muhammedi (a.s.m) ile olan alakadarlıklarını şöyle beyan buyurmaktadır:
“Âlem-i bekanın mahlukları, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla pek alâkadardırlar. Çünki onun getirdiği nur iledir ki; Cennet ve dâr-ı âhiret, cinn ve ins ile şenlenecek. Eğer o olmasaydı, o saadet-i ebediye olmazdı ve Cennet’in her nevi mahlukatından istifadeye müstaid olan cinn ve ins, Cennet’i şenlendirmeyeceklerdi; bir cihette sahibsiz virane kalacaktı.”1
Dünya ve ahret, Nur-u Muhammedi’den yaratılmıştır. Bu âlemde görünen cezb u cazibe ile harekat ve deveran o nura karşı olan iştiyaktan kaynaklanmaktadır. Mevcudat-ı âlem, bir sel gibi bir yere doğru akmaktadır. Neticede o seyl-i mevcudat, bir gün ebedi bir âlemde, ebedi bir Zat’ın huzuruna gidip duracaktır, orada karar kılacaktır. Ebedi bir Zat’a iman ve itaate davet eden ve ehl-i iman ve taati ebedi bir Cennet ile müjdeleyen, mevcudat-ı âlemi ademden, idamdan, zeval ve firaktan kurtarmaya en birinci vesile olan Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır.
Evvela O Zat’ın nuru halkedilmiş. O nurdan Cennet ve Cehennem vücud bulmuş. Cennet ve Cehennem’den de bu âlem, izn-i İlahi ile infilak eylemiştir. Bu âlemin içerisinde de; hikmet, adalet, inayet ve rahmet fiilleri tezahür eylemiştir. Bu âlem fanidir. Bu âlemde tezahür eden hikmet, adalet, inayet ve rahmet fiilleri ise bakidir ve baki bir âlemi tazammun edip isterler. Resul-i Ekrem (s.a.v), bütün insanları o baki âleme davet eylemiş ve bütün mevcudatın yok olmayıp o âleme doğru akıp gittiğini müjdelemiştir. O Zat (a.s.m), bütün âlemin imamıdır. Elbette bir gün gelecek bu âlem yıkılacak, parçalanacak, Cennet ve Cehennem suretini alacaktır. Ebedi saadet yurdu olan Cennet’te herkes, esma-i İlahiyeye a’zami mertebede ayine olan Resul-i Ekrem (a.s.m.) ile beraber olacak, Zat-ı Akdes-i İlahiye ile bizzat görüşüp lutf-u Rabbaniye mazhar olacaktır. Kâfirler de kahra giriftar olup, kıyamet hengamında bu kâinatın enkazı altında kalıp cezalandırılacak, ahirette ise, ebedi Cehennem’e atılmak suretiyle tam ve layık oldukları cezaya düçar olacaklardır.
Öyleyse Halık-ı Âlemin, burada nümune olarak gösterdiği hikmet, adalet, inayet ve rahmet fiillerinin merkezi olan haşir meydanı kurulacak, İlahi mahkemeler açılacak, Ellah (c.c), Hâkim-i Mutlak olarak kulları arasında hüküm verecek, hikmet ve adaleti, rahmet ve inayeti kemaliyle tezahür edecek, mazlumun
[1] Mektûbât, 24. Mektûb, 2. Zeyl, 1. Nükte, s. 303.
ŞERH
Muhammedi (a.s.m) ile olan alakadarlıklarını şöyle beyan buyurmaktadır:
“Âlem-i bekanın mahlukları, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla pek alâkadardırlar. Çünki onun getirdiği nur iledir ki; Cennet ve dâr-ı âhiret, cinn ve ins ile şenlenecek. Eğer o olmasaydı, o saadet-i ebediye olmazdı ve Cennet’in her nevi mahlukatından istifadeye müstaid olan cinn ve ins, Cennet’i şenlendirmeyeceklerdi; bir cihette sahibsiz virane kalacaktı.”1
Dünya ve ahret, Nur-u Muhammedi’den yaratılmıştır. Bu âlemde görünen cezb u cazibe ile harekat ve deveran o nura karşı olan iştiyaktan kaynaklanmaktadır. Mevcudat-ı âlem, bir sel gibi bir yere doğru akmaktadır. Neticede o seyl-i mevcudat, bir gün ebedi bir âlemde, ebedi bir Zat’ın huzuruna gidip duracaktır, orada karar kılacaktır. Ebedi bir Zat’a iman ve itaate davet eden ve ehl-i iman ve taati ebedi bir Cennet ile müjdeleyen, mevcudat-ı âlemi ademden, idamdan, zeval ve firaktan kurtarmaya en birinci vesile olan Hazret-i Muhammed (a.s.m)’dır.
Evvela O Zat’ın nuru halkedilmiş. O nurdan Cennet ve Cehennem vücud bulmuş. Cennet ve Cehennem’den de bu âlem, izn-i İlahi ile infilak eylemiştir. Bu âlemin içerisinde de; hikmet, adalet, inayet ve rahmet fiilleri tezahür eylemiştir. Bu âlem fanidir. Bu âlemde tezahür eden hikmet, adalet, inayet ve rahmet fiilleri ise bakidir ve baki bir âlemi tazammun edip isterler. Resul-i Ekrem (s.a.v), bütün insanları o baki âleme davet eylemiş ve bütün mevcudatın yok olmayıp o âleme doğru akıp gittiğini müjdelemiştir. O Zat (a.s.m), bütün âlemin imamıdır. Elbette bir gün gelecek bu âlem yıkılacak, parçalanacak, Cennet ve Cehennem suretini alacaktır. Ebedi saadet yurdu olan Cennet’te herkes, esma-i İlahiyeye a’zami mertebede ayine olan Resul-i Ekrem (a.s.m.) ile beraber olacak, Zat-ı Akdes-i İlahiye ile bizzat görüşüp lutf-u Rabbaniye mazhar olacaktır. Kâfirler de kahra giriftar olup, kıyamet hengamında bu kâinatın enkazı altında kalıp cezalandırılacak, ahirette ise, ebedi Cehennem’e atılmak suretiyle tam ve layık oldukları cezaya düçar olacaklardır.
Öyleyse Halık-ı Âlemin, burada nümune olarak gösterdiği hikmet, adalet, inayet ve rahmet fiillerinin merkezi olan haşir meydanı kurulacak, İlahi mahkemeler açılacak, Ellah (c.c), Hâkim-i Mutlak olarak kulları arasında hüküm verecek, hikmet ve adaleti, rahmet ve inayeti kemaliyle tezahür edecek, mazlumun
[1] Mektûbât, 24. Mektûb, 2. Zeyl, 1. Nükte, s. 303.
ŞERH
Bu müjde ve va’d-i İlahi karşısında insan, ümidsizliğe düşer mi? Hayır. Kat’a ve asla. Mü’minin şe’ni odur ki; dünyevi bir ihtiyaç ve musibetle karşılaşınca Rabbine şöyle niyazda bulunur: “Ya Rab! Sen Kerim’sin. İstemeye ne hacet. Cennet senin asıl ziyafetgahındır. Küre-i arzda ikram edilen nimetler ise; Cennet’teki nimetlere nisbeten bir kahvaltı hükmündedir. Burada Senin gibi Kerim bir Zat’a misafir olduk. Dolayısıyla fakirlik, bela, musibet ve meşakkat gibi menfi ve nahoş şeylerin ehemmiyeti yoktur.”
Demek kâinatın dört manevi unsuru vardır. Bunlar: Hikmet, adalet, inayet ve rahmettir. Bu fiiller, Hakim, Adil, Kerim ve Rahim bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini bildirdikleri gibi; bu isimler de haşri iktiza ediyorlar. Madem bu âlemin mutasarrıfı Hakim’dir; abes iş yapmaz. Öyle ise, bu kâinatı hiçliğe ve yokluğa götürmez. Madem Adil’dir. Her hak sahibine mutlaka hakkını verecektir. Madem Rahim’dir. Salih kullarına Cennet’i verecektir. Madem Kerim’dir. İnayet eylemiş, bizi buraya getirip hadsiz ikramda bulunmuş ve asıl ziyafetgah olan Cennet’e davet eylemiş ve Cennet’i halketmiştir. Elbette bizi içine alacaktır. O halde bu dört isim, bizzarure ahiret alemini iktiza edip isterler.
“Her kim pervane, gelsin meydane.”
Pervane nedir bilir misiniz? Geceleyin ateşin veya ışığın etrafında dönen ve kendisini ateşin içine atarak yanıp kül olan küçük kelebektir. Bütün ulemanın ittifakıyla Hakikat-ı Kur’aniye, Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m.), Hakikat-ı Esma-i İlahiye etrafında pervane gibi muhabbet ve şevk-i Rabbaniyle dönmek, bir düsturdur. Bu nedenle Risale-i Nur’un dört esasından biri de “şevk-i mutlak”tır. Ey talib-i hakikat! Şevkin ne olduğunu pervaneden öğren! Hakikat-ı Kur’aniye, Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m.), Hakikat-ı Esma-i İlahiye etrafında cezb-i hakikatle pervane gibi dön, yan, kül ol! Kendi hüviyetinden vazgeç. Yani irade-i cüziyeni bırak; irade-i külliye-i Rabbaniye ile Arş-ı A’zam’dan gelen “Kur’an ve Sünnet” ile teeddüb eyle. Müellif (r.a) ins, cin ve meleğin Kur’an etrafında nasıl pervane gibi döndüğünü ve umum mevcudatın hakikat-ı cazibedar olan esma-i hünsaya karşı nasıl aşık olup pervane gibi döndüklerini şöyle ifade etmektedir:
“Hem hadsiz müteferrik emarelerden neş’et eden bir hads ve kanaatla, Kur’an hem ins, hem cinn, hem meleğin makbulü ve mergubudur ki; okunduğu vakit onlar
ŞERH
Bu müjde ve va’d-i İlahi karşısında insan, ümidsizliğe düşer mi? Hayır. Kat’a ve asla. Mü’minin şe’ni odur ki; dünyevi bir ihtiyaç ve musibetle karşılaşınca Rabbine şöyle niyazda bulunur: “Ya Rab! Sen Kerim’sin. İstemeye ne hacet. Cennet senin asıl ziyafetgahındır. Küre-i arzda ikram edilen nimetler ise; Cennet’teki nimetlere nisbeten bir kahvaltı hükmündedir. Burada Senin gibi Kerim bir Zat’a misafir olduk. Dolayısıyla fakirlik, bela, musibet ve meşakkat gibi menfi ve nahoş şeylerin ehemmiyeti yoktur.”
Demek kâinatın dört manevi unsuru vardır. Bunlar: Hikmet, adalet, inayet ve rahmettir. Bu fiiller, Hakim, Adil, Kerim ve Rahim bir Zat’ın vücub-u vücud ve vahdetini bildirdikleri gibi; bu isimler de haşri iktiza ediyorlar. Madem bu âlemin mutasarrıfı Hakim’dir; abes iş yapmaz. Öyle ise, bu kâinatı hiçliğe ve yokluğa götürmez. Madem Adil’dir. Her hak sahibine mutlaka hakkını verecektir. Madem Rahim’dir. Salih kullarına Cennet’i verecektir. Madem Kerim’dir. İnayet eylemiş, bizi buraya getirip hadsiz ikramda bulunmuş ve asıl ziyafetgah olan Cennet’e davet eylemiş ve Cennet’i halketmiştir. Elbette bizi içine alacaktır. O halde bu dört isim, bizzarure ahiret alemini iktiza edip isterler.
“Her kim pervane, gelsin meydane.”
Pervane nedir bilir misiniz? Geceleyin ateşin veya ışığın etrafında dönen ve kendisini ateşin içine atarak yanıp kül olan küçük kelebektir. Bütün ulemanın ittifakıyla Hakikat-ı Kur’aniye, Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m.), Hakikat-ı Esma-i İlahiye etrafında pervane gibi muhabbet ve şevk-i Rabbaniyle dönmek, bir düsturdur. Bu nedenle Risale-i Nur’un dört esasından biri de “şevk-i mutlak”tır. Ey talib-i hakikat! Şevkin ne olduğunu pervaneden öğren! Hakikat-ı Kur’aniye, Hakikat-ı Muhammediye (a.s.m.), Hakikat-ı Esma-i İlahiye etrafında cezb-i hakikatle pervane gibi dön, yan, kül ol! Kendi hüviyetinden vazgeç. Yani irade-i cüziyeni bırak; irade-i külliye-i Rabbaniye ile Arş-ı A’zam’dan gelen “Kur’an ve Sünnet” ile teeddüb eyle. Müellif (r.a) ins, cin ve meleğin Kur’an etrafında nasıl pervane gibi döndüğünü ve umum mevcudatın hakikat-ı cazibedar olan esma-i hünsaya karşı nasıl aşık olup pervane gibi döndüklerini şöyle ifade etmektedir:
“Hem hadsiz müteferrik emarelerden neş’et eden bir hads ve kanaatla, Kur’an hem ins, hem cinn, hem meleğin makbulü ve mergubudur ki; okunduğu vakit onlar
METİN
yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin; adalet-i hakikiyesine zıd olarak ve hikmet-i hakikiyesine münafî, manasız iş yapsın?
ŞERH
tecavüz etmemesi mizandır. Mesela; göz, kulağın işine karışmaz, kulak da gözün işine karışmaz. Hatta elinden gelse ona yardımcı olur, asla işine engel olmaz. Kulak da ikidir, göz de ikidir. Fakat iki göz binlerce mevcudu birden görür; kulak ise, binlerce sesi birden duymaz. İki tane olduğu halde, bir sesi duyar, diğer ses gelince karıştırır, bir tek ses duyar. Her azanın belli bir programa tabi olması ise, nizamdır. (yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin;) Mesela, O aza ve cevarihi bu vücudda çalıştırdı, ancak onlara yaptıkları bu vazife karşılığında çok cüz’i bir ücret verdi. Hiç biri kendine layık bir ücret almadan ölüm ile yok olup gidiyorlar. Peki, O Sani-i Hakim ne için böyle yaptı? Onları yarattı, bu kadar mükemmel vazifelerde çalıştırdı, sonra yok etti. Bu kadar mükemmel san’at-ı Rabbaniye, yok olup giderse, bu kadar mükemmel çalışan bir fabrika çürümeye terk edilirse, elbette bundan daha abes bir şey olamaz. Bu hal, O Hakim-i Adil’e yakışır mı? Haşa sümme haşa! Madem Ellah, Hakim ve Adil’dir. Bu uzuvları O vermiştir. Bunlarda gözetilen binlerce hikmet ve faide gözle görünüyor. Bu hikmetler Hakim’i, Hakim ise Adil bir Zat’ı gösterir. O Zat yedi sıfat sahibidir. Madem yedi sıfatı vardır. Öyle ise, O Zat, Vacibü’l-Vücud’dur. Madem O Vacibü’l-Vücud’dur ve bin bir isim ve sıfat sahibidir. Öyle ise, mutlaka bir peygamberi göndermiştir. Bu ise, tekliftir. Demek O Zat-ı Vacibü’l-Vücud, tekvinin üzerine teklifi bina eylemiştir. Teklifin gereği ise, herkesi sorguya tabi tutmaktır. Öyle ise, göz yaptığından sorumludur, ahirette ya mükâfat görecek, ya da ceza çekecektir. Keza kulak duyduğundan, dil konuştuğundan, burun koklamasından, akıl tasdik etmek şartıyla düşüncesinden, kalb tasdikinden, el harekâtından ve hakeza bütün uzuvlar mesuliyet altına girmekle ahirette sorguya çekileceklerdir. Her azanın fıtri görevleri olduğu gibi, ibadet cihetinde de görevleri vardır. Yerinde kullanılırsa mükâfatı, kullanılmazsa mücazatı vardır. Çünkü hikmet ve adalet-i İlahiye böyle iktiza eder. (adalet-i hakikiyesine zıd olarak ve hikmet-i hakikiyesine münafî, manasız iş yapsın?) O Hakim-i Adil, o aza ve cevarihi sadece bu fani dünya için çalıştırsın, dar-ı ahirette onlara münasib bir mükafat veya mücazat hazırlamasın. Bu hal mümkün değildir. Öyle ise, ahiret vardır. Madem ahiret vardır. Öyle ise peygamberlerin, medar-ı ceza ve mükafatın ne olduğunu nev-i beşere tebliğ etmeleri lazımdır. Medar-ı ceza ve mükafat ise, peygamberlerin getirdiği ahkâm-ı diniyedir. Demek tekvin ve teklif burada birleşip denkleşiyor. İnsan ile kâinat kardeş
METİN
yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin; adalet-i hakikiyesine zıd olarak ve hikmet-i hakikiyesine münafî, manasız iş yapsın?
ŞERH
tecavüz etmemesi mizandır. Mesela; göz, kulağın işine karışmaz, kulak da gözün işine karışmaz. Hatta elinden gelse ona yardımcı olur, asla işine engel olmaz. Kulak da ikidir, göz de ikidir. Fakat iki göz binlerce mevcudu birden görür; kulak ise, binlerce sesi birden duymaz. İki tane olduğu halde, bir sesi duyar, diğer ses gelince karıştırır, bir tek ses duyar. Her azanın belli bir programa tabi olması ise, nizamdır. (yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin;) Mesela, O aza ve cevarihi bu vücudda çalıştırdı, ancak onlara yaptıkları bu vazife karşılığında çok cüz’i bir ücret verdi. Hiç biri kendine layık bir ücret almadan ölüm ile yok olup gidiyorlar. Peki, O Sani-i Hakim ne için böyle yaptı? Onları yarattı, bu kadar mükemmel vazifelerde çalıştırdı, sonra yok etti. Bu kadar mükemmel san’at-ı Rabbaniye, yok olup giderse, bu kadar mükemmel çalışan bir fabrika çürümeye terk edilirse, elbette bundan daha abes bir şey olamaz. Bu hal, O Hakim-i Adil’e yakışır mı? Haşa sümme haşa! Madem Ellah, Hakim ve Adil’dir. Bu uzuvları O vermiştir. Bunlarda gözetilen binlerce hikmet ve faide gözle görünüyor. Bu hikmetler Hakim’i, Hakim ise Adil bir Zat’ı gösterir. O Zat yedi sıfat sahibidir. Madem yedi sıfatı vardır. Öyle ise, O Zat, Vacibü’l-Vücud’dur. Madem O Vacibü’l-Vücud’dur ve bin bir isim ve sıfat sahibidir. Öyle ise, mutlaka bir peygamberi göndermiştir. Bu ise, tekliftir. Demek O Zat-ı Vacibü’l-Vücud, tekvinin üzerine teklifi bina eylemiştir. Teklifin gereği ise, herkesi sorguya tabi tutmaktır. Öyle ise, göz yaptığından sorumludur, ahirette ya mükâfat görecek, ya da ceza çekecektir. Keza kulak duyduğundan, dil konuştuğundan, burun koklamasından, akıl tasdik etmek şartıyla düşüncesinden, kalb tasdikinden, el harekâtından ve hakeza bütün uzuvlar mesuliyet altına girmekle ahirette sorguya çekileceklerdir. Her azanın fıtri görevleri olduğu gibi, ibadet cihetinde de görevleri vardır. Yerinde kullanılırsa mükâfatı, kullanılmazsa mücazatı vardır. Çünkü hikmet ve adalet-i İlahiye böyle iktiza eder. (adalet-i hakikiyesine zıd olarak ve hikmet-i hakikiyesine münafî, manasız iş yapsın?) O Hakim-i Adil, o aza ve cevarihi sadece bu fani dünya için çalıştırsın, dar-ı ahirette onlara münasib bir mükafat veya mücazat hazırlamasın. Bu hal mümkün değildir. Öyle ise, ahiret vardır. Madem ahiret vardır. Öyle ise peygamberlerin, medar-ı ceza ve mükafatın ne olduğunu nev-i beşere tebliğ etmeleri lazımdır. Medar-ı ceza ve mükafat ise, peygamberlerin getirdiği ahkâm-ı diniyedir. Demek tekvin ve teklif burada birleşip denkleşiyor. İnsan ile kâinat kardeş
ŞERH
ayak, akıl, kalb ve ruh gibi maddi ve manevi cihazat ve letaif; hayat, ilim, irade, kudret, kelam, sem’, basar gibi sıfatlar görünüyor. İnsanda, Cenab-ı Hakkın yedi sıfat-ı subutiyesini gösteren alat ve cihazat mevcuttur. Keza şu insanda 360 uzuv bulunmaktadır. Dikkat edildiği zaman, her birisinin binlerce dünyevi vazifeleri vardır ve onlar, bir dest-i gaybi tarafından çalıştırılıyor. Mesela; O Zat-ı Gaybi, 360 uzvun hepsini ana rahminde yerleştiriyor. Zira cenin, ana rahminde teşekkül ediyor. Orada bir dest-i gaybi tarafından o çocuğun kalbi ve beyni çalıştırılıyor, eli ve ayağı hareket ediyor, kanı pompalanıyor. Ve hakeza.
O çocuk dünyaya geldikten sonra da O Zat-ı Ğaybi, bu uzuvların hiçbirisini durdurmadan kendilerine münasib bir vazife ile meşgul ettirir. Peki, bunların bu çalışması, şayet sadece dünyevi vazifelerine münhasır olsa, bu durum mesela, bir gözün o yüksek san’atıyla nasıl tevfik edilebilir? Bu itibarla gözün kıymeti, ne kadar olabilir? Düşünün! Halbuki göz, öyle muazzam bir san’at-ı İlahiyyedir ki, bir anda Neptun’u görür. Bu göz, içtiğin sudan, yediğin gıda maddelerinden meydana gelip, bir anda Neptun’u seyrediyor. Keza kulak, gelen bütün sesleri duyuyor. Dil konuşuyor. A’sab damarlarının vazifesinin hadd ü hesabı yoktur. Hepsi çok mükemmel çalışıyor. Gayet yüksek bir san’atta halkedilmişlerdir.
Demek hiçbir uzv-u insani faidesiz değildir, bu uzuvlar durmadan izn-i İlahi ile çalışıp görev yapıyorlar. Altmış-yetmiş sene sonunda bu insanın, kulağı duymamaya, gözü görmemeye, dili tat almamaya, dizi tutmamaya başlar, beli bükülür, çok kısa bir süre sonra da o vücud harabe olur, içinden hava çekilir, nihayet ölümü tatmak suretiyle bu hayattan göçüp gider. Peki, eğer bu insan sadece dünya için yaratılıp, uhrevi bir hayata namzed bir varlık değilse, insanın Sani-i Hakim’i, bu insanı niçin o kadar san’atlı yapsın, kısa bir süre sonra da onu yok etsin. Her akl-ı selim sahibi, dikkatlice düşünüp muhasebe yaptığı zaman, bir hads-ı kat’i ile şu neticeye varacaktır: Böyle harika yaratılan ve her uzvuna pek çok hikmetler takılan bu insan, ebede namzeddir, ebedi bir âleme intikal edecektir, kendisine verilen bu maddi ve manevi cihazat, binlerce derece inkişaf ederek bir saadet-i ebediyede mes’ud olacaktır.
Acaba hiç mümkün müdür ki; O Sani’-i Hakim, sudan, topraktan, yediğimiz maddelerden yarattığı bir göze bir anda Neptun’u görebilecek bir kabiliyet versin, o kadar görevi ona yaptırsın, sonra o gözü ölümle kör edip yok etsin. Haşa
ŞERH
ayak, akıl, kalb ve ruh gibi maddi ve manevi cihazat ve letaif; hayat, ilim, irade, kudret, kelam, sem’, basar gibi sıfatlar görünüyor. İnsanda, Cenab-ı Hakkın yedi sıfat-ı subutiyesini gösteren alat ve cihazat mevcuttur. Keza şu insanda 360 uzuv bulunmaktadır. Dikkat edildiği zaman, her birisinin binlerce dünyevi vazifeleri vardır ve onlar, bir dest-i gaybi tarafından çalıştırılıyor. Mesela; O Zat-ı Gaybi, 360 uzvun hepsini ana rahminde yerleştiriyor. Zira cenin, ana rahminde teşekkül ediyor. Orada bir dest-i gaybi tarafından o çocuğun kalbi ve beyni çalıştırılıyor, eli ve ayağı hareket ediyor, kanı pompalanıyor. Ve hakeza.
O çocuk dünyaya geldikten sonra da O Zat-ı Ğaybi, bu uzuvların hiçbirisini durdurmadan kendilerine münasib bir vazife ile meşgul ettirir. Peki, bunların bu çalışması, şayet sadece dünyevi vazifelerine münhasır olsa, bu durum mesela, bir gözün o yüksek san’atıyla nasıl tevfik edilebilir? Bu itibarla gözün kıymeti, ne kadar olabilir? Düşünün! Halbuki göz, öyle muazzam bir san’at-ı İlahiyyedir ki, bir anda Neptun’u görür. Bu göz, içtiğin sudan, yediğin gıda maddelerinden meydana gelip, bir anda Neptun’u seyrediyor. Keza kulak, gelen bütün sesleri duyuyor. Dil konuşuyor. A’sab damarlarının vazifesinin hadd ü hesabı yoktur. Hepsi çok mükemmel çalışıyor. Gayet yüksek bir san’atta halkedilmişlerdir.
Demek hiçbir uzv-u insani faidesiz değildir, bu uzuvlar durmadan izn-i İlahi ile çalışıp görev yapıyorlar. Altmış-yetmiş sene sonunda bu insanın, kulağı duymamaya, gözü görmemeye, dili tat almamaya, dizi tutmamaya başlar, beli bükülür, çok kısa bir süre sonra da o vücud harabe olur, içinden hava çekilir, nihayet ölümü tatmak suretiyle bu hayattan göçüp gider. Peki, eğer bu insan sadece dünya için yaratılıp, uhrevi bir hayata namzed bir varlık değilse, insanın Sani-i Hakim’i, bu insanı niçin o kadar san’atlı yapsın, kısa bir süre sonra da onu yok etsin. Her akl-ı selim sahibi, dikkatlice düşünüp muhasebe yaptığı zaman, bir hads-ı kat’i ile şu neticeye varacaktır: Böyle harika yaratılan ve her uzvuna pek çok hikmetler takılan bu insan, ebede namzeddir, ebedi bir âleme intikal edecektir, kendisine verilen bu maddi ve manevi cihazat, binlerce derece inkişaf ederek bir saadet-i ebediyede mes’ud olacaktır.
Acaba hiç mümkün müdür ki; O Sani’-i Hakim, sudan, topraktan, yediğimiz maddelerden yarattığı bir göze bir anda Neptun’u görebilecek bir kabiliyet versin, o kadar görevi ona yaptırsın, sonra o gözü ölümle kör edip yok etsin. Haşa
ŞERH
ve kella! O Zat-ı Zü’l-Celal, böyle dehşetli bir çirkinliği işlemekten münezzehtir. Zira göz, bu dünyada o yüksek san’atiyetine layık bir lezzet almamıştır. Bu kadar görev yaptığı halde, kendisine muvafık bir mükafat almadan gidiyor. Halbuki yer, gök ve bunların içinde bulunan Güneş, ay, yıldızlar, meadin, nebatat ve hayvanat çalışmış, sonra bu göz meydana gelip görmeye başlamıştır. Bütün beşer toplansa, bu san’atın benzerini yapamaz. Şayet bu göz yok olup gitse, bu san’atın mükâfatı ve neticesi ne kadar abes olur? Artık 360 uzv-u insaniyi göze kıyasla. Şayet bunların neticesi, yalnız dünyevi menfaat olsa, bu durumda onlardaki san’atiyet ve onların yaptığı görev boşu boşuna olur. Bir insan akşama kadar çalışır, yorulur, zahmet çeker. Bütün bu sıkıntılara bir lokma ekmek için katlanır. Sonunda o lokma ekmek de füzuliyat olup dışarı atılır. Peki, şayet ahiret hayatı olmazsa, bütün bu sa’y u gayret ve zahmet boşuna gitmez mi? Böyle bir hayat abes olmaz mı? Senin vücudunda damarlarını çalıştıran, onlara binlerce, milyonlarca vazife yaptıran Ellah, sonunda o vücudu yok ederse, bu hal O’nun hikmetine yakışır mı? Haşa. Keza bu kadar mükemmel parçalardan meydana gelmiş bu baş fabrikasını birden bozup atarsa, keza mide fabrikasının neticesi yalnız doldurup boşaltmaksa, bunların yaratılışı ne kadar abes olur. Dolayısıyla bunları yaratan Zat, ne kadar abes iş yapmış olur? Halbuki asarının şehadetiyle bu Zat Hakim’dir, abes iş yapmaktan münezzehtir. O halde O Zat-ı Hakim, ne insanı ne de onun cihazat ve cevarihini yok etmez, onlar için bir mahall-i saadet ihzar etmek, O Hakim Zat’ın şe’nindendir.
Hulasa; böyle gayet mükemmel çalışan bir insan fabrikasının şayet neticesi pislik olsa, neuzubillah bu fabrikanın sahibi gayet derecede abes bir iş yapmış olur. Elbette böyle bir fabrikayı kurmanın manası da olamaz. Zira şu insan fabrikasının neticesine dünya noktasından bakıldığı zaman gayet noksan ve abes görünür. Dünyevi gayelerle şu vücud-u insani arasında büyük bir zıddiyet olur. Demek bu vücud-u insani gayet hikmetlidir, faidelidir, işleyişinde abesiyet yoktur. Neticesi ise; dünya itibari ile, gayet hikmetsiz, faidesiz ve abestir. Öyle ise bundan ne anlaşılıyor? Cevaben diyoruz ki; şu insan bir eserdir, şu eserde iki nesne görünür:
Biri: Tekvindir. Yani, her uzuv hikmet ve adalet içerisinde kendi vazifesini yapar, fıtri olarak emre itaat eder. Evet, insanın uzuvlarının birbiriyle dengeli ve muntazaman çalışması, hem hikmeti, hem de adaleti gösterir. Madem Ellah,
ŞERH
ve kella! O Zat-ı Zü’l-Celal, böyle dehşetli bir çirkinliği işlemekten münezzehtir. Zira göz, bu dünyada o yüksek san’atiyetine layık bir lezzet almamıştır. Bu kadar görev yaptığı halde, kendisine muvafık bir mükafat almadan gidiyor. Halbuki yer, gök ve bunların içinde bulunan Güneş, ay, yıldızlar, meadin, nebatat ve hayvanat çalışmış, sonra bu göz meydana gelip görmeye başlamıştır. Bütün beşer toplansa, bu san’atın benzerini yapamaz. Şayet bu göz yok olup gitse, bu san’atın mükâfatı ve neticesi ne kadar abes olur? Artık 360 uzv-u insaniyi göze kıyasla. Şayet bunların neticesi, yalnız dünyevi menfaat olsa, bu durumda onlardaki san’atiyet ve onların yaptığı görev boşu boşuna olur. Bir insan akşama kadar çalışır, yorulur, zahmet çeker. Bütün bu sıkıntılara bir lokma ekmek için katlanır. Sonunda o lokma ekmek de füzuliyat olup dışarı atılır. Peki, şayet ahiret hayatı olmazsa, bütün bu sa’y u gayret ve zahmet boşuna gitmez mi? Böyle bir hayat abes olmaz mı? Senin vücudunda damarlarını çalıştıran, onlara binlerce, milyonlarca vazife yaptıran Ellah, sonunda o vücudu yok ederse, bu hal O’nun hikmetine yakışır mı? Haşa. Keza bu kadar mükemmel parçalardan meydana gelmiş bu baş fabrikasını birden bozup atarsa, keza mide fabrikasının neticesi yalnız doldurup boşaltmaksa, bunların yaratılışı ne kadar abes olur. Dolayısıyla bunları yaratan Zat, ne kadar abes iş yapmış olur? Halbuki asarının şehadetiyle bu Zat Hakim’dir, abes iş yapmaktan münezzehtir. O halde O Zat-ı Hakim, ne insanı ne de onun cihazat ve cevarihini yok etmez, onlar için bir mahall-i saadet ihzar etmek, O Hakim Zat’ın şe’nindendir.
Hulasa; böyle gayet mükemmel çalışan bir insan fabrikasının şayet neticesi pislik olsa, neuzubillah bu fabrikanın sahibi gayet derecede abes bir iş yapmış olur. Elbette böyle bir fabrikayı kurmanın manası da olamaz. Zira şu insan fabrikasının neticesine dünya noktasından bakıldığı zaman gayet noksan ve abes görünür. Dünyevi gayelerle şu vücud-u insani arasında büyük bir zıddiyet olur. Demek bu vücud-u insani gayet hikmetlidir, faidelidir, işleyişinde abesiyet yoktur. Neticesi ise; dünya itibari ile, gayet hikmetsiz, faidesiz ve abestir. Öyle ise bundan ne anlaşılıyor? Cevaben diyoruz ki; şu insan bir eserdir, şu eserde iki nesne görünür:
Biri: Tekvindir. Yani, her uzuv hikmet ve adalet içerisinde kendi vazifesini yapar, fıtri olarak emre itaat eder. Evet, insanın uzuvlarının birbiriyle dengeli ve muntazaman çalışması, hem hikmeti, hem de adaleti gösterir. Madem Ellah,
ŞERH
meyvedir. Ellah, bunların hepsini bir tek çekirdekten çıkarıyor. Bunu seyrediyorsunuz. Peki, şimdi dinle. İnsanda dil var. Bu dilin ne kadar vazifesi var? Ne kadar görev yapıyor? Dünyada ne kadar çeşit ot, et ve benzeri tadılacak nesneler varsa, dil hepsini tadar. Tadını anlar. Bir de tartar. Yani ölçü koyar, değeri bu kadardır, diye ona bir fiyat biçer. Bir değer biçiyor, ona göre parasını veriyor. Alemde ne kadar matumat ve meşrubat varsa, O Hakim-i Mutlak, hepsinin ölçüsünü dilde dercetmiştir. Kabul et, şu anda güneyde bir ağaç var, bir ot var, hiç hayatta görmemişsin. Onu al, dilin üstüne koy, hemen onu tartıp ona bir değer biçer. Onun özel bir tadı olduğunu sana bildirir. Demek dilin üstünde onu anlayacak manevi bir ölçü ve terazi vardır. Mün’im-i Kerim, bütün taamların ölçüsünü dilde dercetmiştir. Ne kadar matumat varsa, o kadar görevi ona yükletmiş. İnce ince damarlar halinde hepsi dilin içinde vardır. Hepsini anlar. Bu ölçüleri nasıl yerleştirmiş, akl-ı beşer ihata edemez. Öyle ise, kim bütün matumatı yaratmışsa, o mat’umatın ayrı ayrı tadlarını tadıp anlayacak, tartıp değer biçecek manevi mizancıkları dil üzerinde yerleştiren de Odur.
Demek Ellah, insanı yaratırken o ölçüyü ölçecek aletlerle techiz eylemiştir. Peki, bunu kabul ettik, bu tat alma ve ölçme vazifesini dile verdi. Dilin bu vazifesini gözle görüyoruz ki, dil az çok bu vazifeyi yapıyor. Şayet insanın ve dilin sonu yokluk ise, niçin bu insanı ve dili bu kadar harika san’atlı yapsın. Böyle bir netice için mi bunlar yaratıldı? Mesela; çekirdeğin neticesi, bir ağaç olup yaprak, çiçek ve meyve verdi. Sonunda o ağaç on, yirmi, elli, altmış vs. sene yaşadı, sonra çürüdü gitti. O halde kim bu özelliği ve görevi ağaca vermiş ise, o ağacı yok etmeyip ibka eden de odur. Dilin neticesi ise, dünyada bütün mat’umatı tattı. O halde kim bu özelliği ve görevi dile vermiş ise, o dili yok etmeyip ibka eden de odur. Zira O Zat, Hakim-i Mutlak’tır.
Demek bu dildeki kuvvelerin çalışması, bir çekirdeğin başında gövde, çiçek, yaprak ve meyvenin bulunması, bir hikmet fiiline delalet eder. Hikmet fiili ise, Hakim bir Zat’ı gösterir, Hakim bir Zat ise, Ellah’tır. Madem Ellah, Hakim’dir. Öyle ise, abes iş yapmaz. Madem dünyada mevcudatın vazifeleri yüksektir. Öyle ise, bu mevcudat ölümle yok olup gitmez. O halde haşir hakdır ve gelecektir. Bu dil için bütün mat’umatı ebediyyen tadacak bir yer ihzar etmiştir. Bu dünyada iken tadamadığı şeyler ve lezzetler var. Orada hepsini tattırır. Onu tam tatmin eder.
ŞERH
meyvedir. Ellah, bunların hepsini bir tek çekirdekten çıkarıyor. Bunu seyrediyorsunuz. Peki, şimdi dinle. İnsanda dil var. Bu dilin ne kadar vazifesi var? Ne kadar görev yapıyor? Dünyada ne kadar çeşit ot, et ve benzeri tadılacak nesneler varsa, dil hepsini tadar. Tadını anlar. Bir de tartar. Yani ölçü koyar, değeri bu kadardır, diye ona bir fiyat biçer. Bir değer biçiyor, ona göre parasını veriyor. Alemde ne kadar matumat ve meşrubat varsa, O Hakim-i Mutlak, hepsinin ölçüsünü dilde dercetmiştir. Kabul et, şu anda güneyde bir ağaç var, bir ot var, hiç hayatta görmemişsin. Onu al, dilin üstüne koy, hemen onu tartıp ona bir değer biçer. Onun özel bir tadı olduğunu sana bildirir. Demek dilin üstünde onu anlayacak manevi bir ölçü ve terazi vardır. Mün’im-i Kerim, bütün taamların ölçüsünü dilde dercetmiştir. Ne kadar matumat varsa, o kadar görevi ona yükletmiş. İnce ince damarlar halinde hepsi dilin içinde vardır. Hepsini anlar. Bu ölçüleri nasıl yerleştirmiş, akl-ı beşer ihata edemez. Öyle ise, kim bütün matumatı yaratmışsa, o mat’umatın ayrı ayrı tadlarını tadıp anlayacak, tartıp değer biçecek manevi mizancıkları dil üzerinde yerleştiren de Odur.
Demek Ellah, insanı yaratırken o ölçüyü ölçecek aletlerle techiz eylemiştir. Peki, bunu kabul ettik, bu tat alma ve ölçme vazifesini dile verdi. Dilin bu vazifesini gözle görüyoruz ki, dil az çok bu vazifeyi yapıyor. Şayet insanın ve dilin sonu yokluk ise, niçin bu insanı ve dili bu kadar harika san’atlı yapsın. Böyle bir netice için mi bunlar yaratıldı? Mesela; çekirdeğin neticesi, bir ağaç olup yaprak, çiçek ve meyve verdi. Sonunda o ağaç on, yirmi, elli, altmış vs. sene yaşadı, sonra çürüdü gitti. O halde kim bu özelliği ve görevi ağaca vermiş ise, o ağacı yok etmeyip ibka eden de odur. Dilin neticesi ise, dünyada bütün mat’umatı tattı. O halde kim bu özelliği ve görevi dile vermiş ise, o dili yok etmeyip ibka eden de odur. Zira O Zat, Hakim-i Mutlak’tır.
Demek bu dildeki kuvvelerin çalışması, bir çekirdeğin başında gövde, çiçek, yaprak ve meyvenin bulunması, bir hikmet fiiline delalet eder. Hikmet fiili ise, Hakim bir Zat’ı gösterir, Hakim bir Zat ise, Ellah’tır. Madem Ellah, Hakim’dir. Öyle ise, abes iş yapmaz. Madem dünyada mevcudatın vazifeleri yüksektir. Öyle ise, bu mevcudat ölümle yok olup gitmez. O halde haşir hakdır ve gelecektir. Bu dil için bütün mat’umatı ebediyyen tadacak bir yer ihzar etmiştir. Bu dünyada iken tadamadığı şeyler ve lezzetler var. Orada hepsini tattırır. Onu tam tatmin eder.
METİN
bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar, herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zinetler ve herbir menzilinde binler kıymetdar âlât ve levazımat-ı beytiye bulundursun da sonra ona dam yapmasın, her şey çürüsün, beyhude bozulsun. Hâşâ ve kellâ!. Hayr-ı Mutlak’tan hayr gelir.
ŞERH
bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar, herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zînetler) Bir padişah, bir saray yaptı. Her taşını binlerce nakışlarla nakşetti. Her tarafına binlerce süs taktı. Her bir odayı, her bir giriş ve çıkışı süslendirdi. Böylece büyük bir saray yaptı. Bu sarayın yüzlerce odası var, yüzlerce oturma yerleri var, geniştir. Böyle bir Zat, o sarayın her bir yerini süslendirsin, (ve herbir menzilinde binler kıymetdar âlât ve levazımat-ı beytiye bulundursun da) her bir odasında oraya lazım olan aletleri ve eşyaları tefriş etsin de (sonra ona dam yapmasın,) Evi süslendirdi, ama damı yok. Bu durumda ev neye yarar. Zira üstü açıktır. (her şey çürüsün, beyhude bozulsun.) İşte bu misal gibi; mevcudat-ı alemin her biri, süslü bir saray gibidir. Her bir mevcudun süsü ve görevi gayet mükemmeldir. O sarayların en mükemmeli ise insandır. O sarayın bir süsü olan dilin ne kadar hikmetli ve harika yaratıldığını ve ne kadar ehemmiyetli vazifeleri ifa ettiğini daha önce misal olarak zikrettik. İşte Sani-i Hakim, insan denilen böyle bir saraya bir dam yapmazsa, o vücud çürür, gider, abes olur. İşte o dam kıyamettir, Cennettir, Cehennemdir. (Hâşâ ve kellâ!.) Ellah, böyle bir abesiyetten münezzehtir. Zira (Hayr-ı Mutlak’tan) Ellah’tan (hayr gelir.) Haşr-i cismaniyi getirmemek suretiyle böyle bir şerr-i azimi irtikab etmez. Bu kadar hadsiz mahlukatını, bahusus eşref-i mahlukat olan insanı adem ve hiçliğe atmak suretiyle perişan etmez, yokluğa mahkum etmez. O Sani-i Hakim, bu alemi zerratıyla, yıldızıyla, Güneşiyle, gece ve gündüzüyle insan için çalıştırsın da ve ona hizmetkar etsin de, sonunda hem onları, hem de halife-i arz olan insanı yok etsin. Bu, O’nun ne haysiyetine, ne izzetine, ne hikmetine, ne rahmetine, ne keremine, ne lütfuna, ne de şefkatine yakışır. (Cemil-i Mutlak’tan güzellik gelir, Hakîm-i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.) Öyle ise, dar-ı ahiret vardır, haşr-i cismani olacaktır. Ehl-i iman ve taatın her bir uzvuna mukabil onlara münasib mükafat verileceği gibi; ehl-i küfür ve isyanın her bir uzvuna da onlara layık ceza verilecektir. Zira ehl-i iman ve taat, maddi ve manevi cihazatını emir
METİN
bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar, herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zinetler ve herbir menzilinde binler kıymetdar âlât ve levazımat-ı beytiye bulundursun da sonra ona dam yapmasın, her şey çürüsün, beyhude bozulsun. Hâşâ ve kellâ!. Hayr-ı Mutlak’tan hayr gelir.
ŞERH
bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar, herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zînetler) Bir padişah, bir saray yaptı. Her taşını binlerce nakışlarla nakşetti. Her tarafına binlerce süs taktı. Her bir odayı, her bir giriş ve çıkışı süslendirdi. Böylece büyük bir saray yaptı. Bu sarayın yüzlerce odası var, yüzlerce oturma yerleri var, geniştir. Böyle bir Zat, o sarayın her bir yerini süslendirsin, (ve herbir menzilinde binler kıymetdar âlât ve levazımat-ı beytiye bulundursun da) her bir odasında oraya lazım olan aletleri ve eşyaları tefriş etsin de (sonra ona dam yapmasın,) Evi süslendirdi, ama damı yok. Bu durumda ev neye yarar. Zira üstü açıktır. (her şey çürüsün, beyhude bozulsun.) İşte bu misal gibi; mevcudat-ı alemin her biri, süslü bir saray gibidir. Her bir mevcudun süsü ve görevi gayet mükemmeldir. O sarayların en mükemmeli ise insandır. O sarayın bir süsü olan dilin ne kadar hikmetli ve harika yaratıldığını ve ne kadar ehemmiyetli vazifeleri ifa ettiğini daha önce misal olarak zikrettik. İşte Sani-i Hakim, insan denilen böyle bir saraya bir dam yapmazsa, o vücud çürür, gider, abes olur. İşte o dam kıyamettir, Cennettir, Cehennemdir. (Hâşâ ve kellâ!.) Ellah, böyle bir abesiyetten münezzehtir. Zira (Hayr-ı Mutlak’tan) Ellah’tan (hayr gelir.) Haşr-i cismaniyi getirmemek suretiyle böyle bir şerr-i azimi irtikab etmez. Bu kadar hadsiz mahlukatını, bahusus eşref-i mahlukat olan insanı adem ve hiçliğe atmak suretiyle perişan etmez, yokluğa mahkum etmez. O Sani-i Hakim, bu alemi zerratıyla, yıldızıyla, Güneşiyle, gece ve gündüzüyle insan için çalıştırsın da ve ona hizmetkar etsin de, sonunda hem onları, hem de halife-i arz olan insanı yok etsin. Bu, O’nun ne haysiyetine, ne izzetine, ne hikmetine, ne rahmetine, ne keremine, ne lütfuna, ne de şefkatine yakışır. (Cemil-i Mutlak’tan güzellik gelir, Hakîm-i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.) Öyle ise, dar-ı ahiret vardır, haşr-i cismani olacaktır. Ehl-i iman ve taatın her bir uzvuna mukabil onlara münasib mükafat verileceği gibi; ehl-i küfür ve isyanın her bir uzvuna da onlara layık ceza verilecektir. Zira ehl-i iman ve taat, maddi ve manevi cihazatını emir
ŞERH
bâtıldır. Evet
وَ فِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ اْلاَنْفُسُ وَ تَلَذُّ اْلاَعْيُنُ
âyetinin sarahat-ı kat’iyyesiyle: İnsan, en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada nümunesini tatmış olduğu cismanî lezzetleri Cennet’e lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi a’zaların ettikleri hâlis şükürler ve hususî ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismanî lezzetler ile verilecektir. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan o derece cismanî lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, başka teviller ile mana-yı zahirîyi kabul etmemek, imkân haricindedir. İşte iman-ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasılki a’za-yı insanîden midenin hakikatı ve ihtiyacatı, taamların vücuduna kat’î delalet eder; öyle de: İnsanın hakikatı ve kemalâtı ve fıtrî ihtiyacatı ve ebedî arzuları ve iman-ı âhiretin mezkûr netice ve faidelerini isteyen hakikatları ve istidadları daha kat’î olarak âhirete ve Cennet’e ve cismanî bâki lezzetlere delalet ve tahakkuklarına şehadet ettiği gibi, bu kâinatın hakikat-ı kemalâtı ve manidar tekvinî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatlar ile alâkadar bütün hakikatları, dâr-ı âhiretin vücuduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennem’in açılmasına delalet ve şehadet ettiklerini, Risale-i Nur eczaları ve bilhassa Onuncu ve Yirmisekizinci (İki Makamı), Yirmidokuzuncu Sözler ve Dokuzuncu Şua ve Münacat Risaleleri hüccetlerle, parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbat etmişler. Onlara havale ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.”1
Cennet’e dair olan 28. Söz adlı eserde ise şöyle buyruluyor:
“Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Madem ruhun âlî lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniye için, bir haşr-i cismanî neden îcabediyor?
Elcevab: Çünki nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır; fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün enva’ına menşe’ ve medar olduğundan bütün anasır-ı sairenin manen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniye; sırr-ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letaif-i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyet; en câmi’, en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı esma-i İlahiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zaika, rızk zevkinde
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, s. 228-229.
ŞERH
bâtıldır. Evet
وَ فِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ اْلاَنْفُسُ وَ تَلَذُّ اْلاَعْيُنُ
âyetinin sarahat-ı kat’iyyesiyle: İnsan, en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada nümunesini tatmış olduğu cismanî lezzetleri Cennet’e lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi a’zaların ettikleri hâlis şükürler ve hususî ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismanî lezzetler ile verilecektir. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan o derece cismanî lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, başka teviller ile mana-yı zahirîyi kabul etmemek, imkân haricindedir. İşte iman-ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasılki a’za-yı insanîden midenin hakikatı ve ihtiyacatı, taamların vücuduna kat’î delalet eder; öyle de: İnsanın hakikatı ve kemalâtı ve fıtrî ihtiyacatı ve ebedî arzuları ve iman-ı âhiretin mezkûr netice ve faidelerini isteyen hakikatları ve istidadları daha kat’î olarak âhirete ve Cennet’e ve cismanî bâki lezzetlere delalet ve tahakkuklarına şehadet ettiği gibi, bu kâinatın hakikat-ı kemalâtı ve manidar tekvinî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatlar ile alâkadar bütün hakikatları, dâr-ı âhiretin vücuduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennem’in açılmasına delalet ve şehadet ettiklerini, Risale-i Nur eczaları ve bilhassa Onuncu ve Yirmisekizinci (İki Makamı), Yirmidokuzuncu Sözler ve Dokuzuncu Şua ve Münacat Risaleleri hüccetlerle, parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbat etmişler. Onlara havale ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.”1
Cennet’e dair olan 28. Söz adlı eserde ise şöyle buyruluyor:
“Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Madem ruhun âlî lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniye için, bir haşr-i cismanî neden îcabediyor?
Elcevab: Çünki nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır; fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün enva’ına menşe’ ve medar olduğundan bütün anasır-ı sairenin manen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniye; sırr-ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letaif-i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyet; en câmi’, en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı esma-i İlahiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zaika, rızk zevkinde
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, s. 228-229.
ŞERH
elbette arzu eder. Cennet’in gayet muhtelif enva’-ı mehasini var. Her vakit bütün Cennet’in enva’ıyla mübaşeret eder. Öyle ise Cennet’in mehasininin nümunelerini, küçük bir mikyasta kendine ve hurilerine giydirir. Kendisi ve hurileri birer küçük Cennet hükmüne geçer.
Nasılki bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler enva’ını, nümunegâh küçük bir bahçesinde cem’eder ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümuneleri bir listede cem’eder ve bir insan, tasarruf ettiği ve hükmettiği ve münasebetdar olduğu enva’-ı mahlukatın nümunelerini, kendine bir elbise ve bir levazımat-ı beytiye yapıyor, öyle de: Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihazat-ı maneviyesiyle ubudiyet etmiş ve Cennet’in lezaizine istihkak kesbetmiş ise; herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihazatını okşayacak, herbir letaifini zevklendirecek bir tarzda; Cennet’in herbir nev’inden birer mehasini gösterecek bir tarz-ı libası, kendilerine ve hurilerine rahmet-i İlahiye tarafından giydirilecek. Ve o müteaddid hulleler bir cinsten, bir neviden olmadığına delil, şu mealdeki hadîstir ki: “Huriler yetmiş hulle giydikleri halde, bacaklarındaki ilikleri görünür, setretmiyor.” Demek en üstündeki hulleden, tâ en alttaki hulleye kadar ayrı ayrı mehasinle, ayrı ayrı tarzda, hissiyatı ve duyguları zevklendirecek, memnun edecek mertebeler var.
Ehl-i Cehennem ise; nasılki dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hâkeza bütün cihazatıyla günahlar işlemiş; elbette Cehennem’de onlara göre elem verecek, azab çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelif-ül cins parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adalete münafî görünmüyor.”1
Demek ehl-i iman, bu dünyada maddi ve manevi cihazatıyla ibadet ettiği için, bu uzuvların hepsi orada tatmin oluyor ve tekvini vazifelerini hakkıyla ifa ediyorlar. Sen gözünden sor, güzelliği seyretmek noktasında hayatta tatmin olmuş mudur? Yani gözün, tam güzel ve kusursuz gördüğü bir şey var mıdır? Hayır. Göz, herbir güzeli gördüğünde, daha güzel ve daha kusursuz olanını arar. Hem mesela; insan ne kadar yemek yese, dil daha alasını ister. Uzuvlara bu kadar görev yüklendiği halde, burada vazifesi bitmiyor, daha iyisini istiyor.
[1] Mektûbât, 28. Mektûb, 8. Mes’ele, s. 384-385.
ŞERH
elbette arzu eder. Cennet’in gayet muhtelif enva’-ı mehasini var. Her vakit bütün Cennet’in enva’ıyla mübaşeret eder. Öyle ise Cennet’in mehasininin nümunelerini, küçük bir mikyasta kendine ve hurilerine giydirir. Kendisi ve hurileri birer küçük Cennet hükmüne geçer.
Nasılki bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler enva’ını, nümunegâh küçük bir bahçesinde cem’eder ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümuneleri bir listede cem’eder ve bir insan, tasarruf ettiği ve hükmettiği ve münasebetdar olduğu enva’-ı mahlukatın nümunelerini, kendine bir elbise ve bir levazımat-ı beytiye yapıyor, öyle de: Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihazat-ı maneviyesiyle ubudiyet etmiş ve Cennet’in lezaizine istihkak kesbetmiş ise; herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihazatını okşayacak, herbir letaifini zevklendirecek bir tarzda; Cennet’in herbir nev’inden birer mehasini gösterecek bir tarz-ı libası, kendilerine ve hurilerine rahmet-i İlahiye tarafından giydirilecek. Ve o müteaddid hulleler bir cinsten, bir neviden olmadığına delil, şu mealdeki hadîstir ki: “Huriler yetmiş hulle giydikleri halde, bacaklarındaki ilikleri görünür, setretmiyor.” Demek en üstündeki hulleden, tâ en alttaki hulleye kadar ayrı ayrı mehasinle, ayrı ayrı tarzda, hissiyatı ve duyguları zevklendirecek, memnun edecek mertebeler var.
Ehl-i Cehennem ise; nasılki dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hâkeza bütün cihazatıyla günahlar işlemiş; elbette Cehennem’de onlara göre elem verecek, azab çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelif-ül cins parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adalete münafî görünmüyor.”1
Demek ehl-i iman, bu dünyada maddi ve manevi cihazatıyla ibadet ettiği için, bu uzuvların hepsi orada tatmin oluyor ve tekvini vazifelerini hakkıyla ifa ediyorlar. Sen gözünden sor, güzelliği seyretmek noktasında hayatta tatmin olmuş mudur? Yani gözün, tam güzel ve kusursuz gördüğü bir şey var mıdır? Hayır. Göz, herbir güzeli gördüğünde, daha güzel ve daha kusursuz olanını arar. Hem mesela; insan ne kadar yemek yese, dil daha alasını ister. Uzuvlara bu kadar görev yüklendiği halde, burada vazifesi bitmiyor, daha iyisini istiyor.
[1] Mektûbât, 28. Mektûb, 8. Mes’ele, s. 384-385.
ŞERH
Bununla beraber, çoğu insan bu dünyada mevcud olan pek çok nimetleri tadmadan buradan göçüp gider. Hâlbuki o nimetlerin tadını anlayacak cihazlar insanda vardır. Mesela; dünyada öyle nimetler vardır ki; insanın dili onu tatmak suretiyle lezzet almamıştır. Halbuki insanın dilinde dünyadaki bütün nimetleri tadıp tartacak ve değer biçecek ve ona göre lezzet alabilecek hadsiz mizancıklar dercedilmiştir. Hem dilde öyle mizancıklar yaratılmış ki; faraza bütün dünya nimetlerini tatsa bile yine tatmin olmaz. O halde o dildeki mizancıklar, ahireti ister ve ancak ebedi bir cennette mes’ud olur. Şayet dilin vazifesi, dünyaya ait böyle cüz’i bir lezzete münhasır kalsa, bu durumda o dilin yaratılması abes olur. Öyle ise dile dünyevi ve uhrevi bütün nimetleri tadacak, tartacak ve değer biçecek kadar hadsiz mizancıkları yerleştiren bir Zat-ı Hakim, elbette onu ebedi bir alemde bütün o mizancıkları tatmin edecek bir surette mesut edecektir.
Hem mesela; dünyada öyle güzel sesler vardır ki, insanın kulağı o sesleri duymak suretiyle lezzet almamıştır. Halbuki insanın kulağında dünyadaki bütün sesleri işitip tartacak ve değer biçecek ve ona göre lezzet alabilecek hadsiz mizancıklar dercedilmiştir. Hem kulakta öyle mizancıklar yaratılmış ki; faraza dünyadaki bütün güzel sesleri işitse bile yine tatmin olmaz. O halde o kulaktaki mizancıklar ahireti ister ve ancak ebedi bir cennette mes’ud olur. Şayet kulağın vazifesi dünyaya ait böyle cüz’i bir lezzete münhasır kalsa, bu durumda o kulağın yaratılması abes olur. Öyle ise kulağa dünyevi ve uhrevi bütün güzel sesleri işitip tartacak ve değer biçecek kadar hadsiz mizancıkları yerleştiren bir Zat-ı Hakim, elbette onu ebedi bir alemde bütün o mizancıkları tatmin edecek bir surette mesut edecektir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Cenab-ı Hak celil uluhiyetiyle, cemil rahmetiyle, kebîr rububiyetiyle, kerim re’fetiyle, azîm kudretiyle, latif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyat ile, bu derece cevarih ve cihazat ile ve muhtelif a’za ve âlât ile ve mütenevvi letaif ve maneviyat ile, techiz ve tezyin etmiştir ki; tâ, mütenevvi ve pekçok âlât ile, hadsiz enva’-ı nimetini, aksam-ı ihsanatını, tabakat-ı rahmetini, o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem tâ binbir esmasının hadsiz enva’-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihazatın her birisinin ayrı ayrı hizmeti, ubudiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır. Meselâ göz, suretlerdeki güzellikleri ve âlem-i mubsıratta güzel mu’cizat-ı kudretin enva’ını temaşa eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine
ŞERH
Bununla beraber, çoğu insan bu dünyada mevcud olan pek çok nimetleri tadmadan buradan göçüp gider. Hâlbuki o nimetlerin tadını anlayacak cihazlar insanda vardır. Mesela; dünyada öyle nimetler vardır ki; insanın dili onu tatmak suretiyle lezzet almamıştır. Halbuki insanın dilinde dünyadaki bütün nimetleri tadıp tartacak ve değer biçecek ve ona göre lezzet alabilecek hadsiz mizancıklar dercedilmiştir. Hem dilde öyle mizancıklar yaratılmış ki; faraza bütün dünya nimetlerini tatsa bile yine tatmin olmaz. O halde o dildeki mizancıklar, ahireti ister ve ancak ebedi bir cennette mes’ud olur. Şayet dilin vazifesi, dünyaya ait böyle cüz’i bir lezzete münhasır kalsa, bu durumda o dilin yaratılması abes olur. Öyle ise dile dünyevi ve uhrevi bütün nimetleri tadacak, tartacak ve değer biçecek kadar hadsiz mizancıkları yerleştiren bir Zat-ı Hakim, elbette onu ebedi bir alemde bütün o mizancıkları tatmin edecek bir surette mesut edecektir.
Hem mesela; dünyada öyle güzel sesler vardır ki, insanın kulağı o sesleri duymak suretiyle lezzet almamıştır. Halbuki insanın kulağında dünyadaki bütün sesleri işitip tartacak ve değer biçecek ve ona göre lezzet alabilecek hadsiz mizancıklar dercedilmiştir. Hem kulakta öyle mizancıklar yaratılmış ki; faraza dünyadaki bütün güzel sesleri işitse bile yine tatmin olmaz. O halde o kulaktaki mizancıklar ahireti ister ve ancak ebedi bir cennette mes’ud olur. Şayet kulağın vazifesi dünyaya ait böyle cüz’i bir lezzete münhasır kalsa, bu durumda o kulağın yaratılması abes olur. Öyle ise kulağa dünyevi ve uhrevi bütün güzel sesleri işitip tartacak ve değer biçecek kadar hadsiz mizancıkları yerleştiren bir Zat-ı Hakim, elbette onu ebedi bir alemde bütün o mizancıkları tatmin edecek bir surette mesut edecektir. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Cenab-ı Hak celil uluhiyetiyle, cemil rahmetiyle, kebîr rububiyetiyle, kerim re’fetiyle, azîm kudretiyle, latif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyat ile, bu derece cevarih ve cihazat ile ve muhtelif a’za ve âlât ile ve mütenevvi letaif ve maneviyat ile, techiz ve tezyin etmiştir ki; tâ, mütenevvi ve pekçok âlât ile, hadsiz enva’-ı nimetini, aksam-ı ihsanatını, tabakat-ı rahmetini, o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem tâ binbir esmasının hadsiz enva’-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihazatın her birisinin ayrı ayrı hizmeti, ubudiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır. Meselâ göz, suretlerdeki güzellikleri ve âlem-i mubsıratta güzel mu’cizat-ı kudretin enva’ını temaşa eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine
METİN
Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde o kadar bahir bir hikmetin intizamatını, o derece zahir bir inayetin işaratını, o mertebe kahir bir adaletin emaratını, o derece vâsi bir merhametin semeratını görecek. Basiretsiz olmamak şartıyla yakînen bilecek ki: O hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil ve o emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
Eğer farz-ı muhal olarak şu işleri çeviren, şu misafirleri ve misafirhaneleri değiştiren Sultan-ı Sermedî’nin daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes’ud ibadı bulunmazsa; ziya, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümullü dört anasır-ı maneviye olan hikmet, adalet, inayet, merhametin hakikatlarını nefyetmek ve o anasır-ı zahiriye gibi, görünen vücudlarını inkâr etmek lâzımgelir. Çünki şu bekasız dünya ve mâfîha, onların tam hakikatlarına mazhar olamadığı malûmdur.
ŞERH
Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde o kadar bahir bir hikmetin intizamatını, o derece zahir bir inayetin işaratını, o mertebe kahir bir adaletin emaratını, o derece vâsi bir merhametin semeratını görecek. Basiretsiz olmamak şartıyla yakînen bilecek ki: O hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil ve o emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
Eğer farz-ı muhal olarak şu işleri çeviren, şu misafirleri ve misafirhaneleri değiştiren Sultan-ı Sermedî’nin daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes’ud ibadı bulunmazsa; ziya, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümullü dört anasır-ı maneviye olan hikmet, adalet, inayet, merhametin hakikatlarını nefyetmek ve o anasır-ı zahiriye gibi, görünen vücudlarını inkâr etmek lâzımgelir. Çünki şu bekasız dünya ve mâfîha, onların tam hakikatlarına mazhar olamadığı malûmdur.
METİN
Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde o kadar bahir bir hikmetin intizamatını, o derece zahir bir inayetin işaratını, o mertebe kahir bir adaletin emaratını, o derece vâsi bir merhametin semeratını görecek. Basiretsiz olmamak şartıyla yakînen bilecek ki: O hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil ve o emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
Eğer farz-ı muhal olarak şu işleri çeviren, şu misafirleri ve misafirhaneleri değiştiren Sultan-ı Sermedî’nin daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes’ud ibadı bulunmazsa; ziya, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümullü dört anasır-ı maneviye olan hikmet, adalet, inayet, merhametin hakikatlarını nefyetmek ve o anasır-ı zahiriye gibi, görünen vücudlarını inkâr etmek lâzımgelir. Çünki şu bekasız dünya ve mâfîha, onların tam hakikatlarına mazhar olamadığı malûmdur.
ŞERH
Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde o kadar bahir bir hikmetin intizamatını, o derece zahir bir inayetin işaratını, o mertebe kahir bir adaletin emaratını, o derece vâsi bir merhametin semeratını görecek. Basiretsiz olmamak şartıyla yakînen bilecek ki: O hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil ve o emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
Eğer farz-ı muhal olarak şu işleri çeviren, şu misafirleri ve misafirhaneleri değiştiren Sultan-ı Sermedî’nin daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes’ud ibadı bulunmazsa; ziya, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümullü dört anasır-ı maneviye olan hikmet, adalet, inayet, merhametin hakikatlarını nefyetmek ve o anasır-ı zahiriye gibi, görünen vücudlarını inkâr etmek lâzımgelir. Çünki şu bekasız dünya ve mâfîha, onların tam hakikatlarına mazhar olamadığı malûmdur.
METİN
ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzımgeldiği gibi; şu kâinatta gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef’al-i kerimane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini -hâşâ sümme hâşâ- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzımgelir ki, nihayetsiz muhal bir inkılab-ı hakaiktir. Hattâ herşeyin vücudunu ve kendi nefsinin vücudunu inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar.
Elhasıl: Şu görünen şuunat, dünyadaki vüs’atli içtimaat-ı hayatiye
ŞERH
ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzımgeldiği gibi; şu kâinatta gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef’al-i kerimane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini -hâşâ sümme hâşâ- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzımgelir ki, nihayetsiz muhal bir inkılab-ı hakaiktir. Hattâ herşeyin vücudunu ve kendi nefsinin vücudunu inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar.
Elhasıl: Şu görünen şuunat,) dünyada çok geniş bir dairede büyük bir tebeddülat ve teğayyürat görünüyor. Mesela; her geceden sonra gündüz, her gündüzden sonra gece birbirini takip ediyor. Keza her güz ve kış mevsimlerinden sonra bahar ve yaz mevsimleri vücud buluyor. İşte bak bahar mevsiminde Muhyi isminin tecellisiyle, kışta ölmüş ve kurumuş olan küre-i arz birden canlanıp diriliyor. Birdenbire kışın giydiği o beyaz kefenden sıyrılıp yemyeşil bir elbiseye bürünüyor. Küre-i arzın dirilmesiyle beraber dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifeleri hayata mazhar oluyor. Yüz sene evvel yaşamış olan insanları düşünün. Onlar vefat edip gittiler. Yüz sene sonra yerlerine başka bir nesil geldi. Kısaca gece-gündüz, mevsimler ve seneler, tabakat-ı ömr-ü insan, asırlar ve dehrler birbirini takip ediyor. O Zat-ı Akdes, hadsiz mahlukatını zaman şeridine takarak bin bir esma ve sıfatına ayine yapıp evvela asar-ı san’atını ve nimetini kendisi seyrediyor, daha sonra zişuura seyrettiriyor. Zamanı geldiğinde o levhaları kaldırıp yerlerine başka levhaları getiriyor. Böylece alemi çalkalandırıyor. Demek bu alem devamlı bir inkılaba maruzdur. İşte bu cümlede geçen “şuunat” tabirinden murad budur. (dünyadaki vüs’atli içtimaat-ı hayatiye) O Zat-ı Akdes, gündüzleyin bazı mahlukatı toplayıp çalıştırıyor, geceleyin onlara istirahat veriyor. Her bahar ve yaz mevsiminde zihayatı birden bire topluyor, güz ve kış mevsiminde ise imate ile hepsini dağıtıyor. Sema, safi, temiz, berrak ve bulutsuz iken birdenbire bulutları topluyor, daha sonra bir
METİN
ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzımgeldiği gibi; şu kâinatta gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef’al-i kerimane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini -hâşâ sümme hâşâ- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzımgelir ki, nihayetsiz muhal bir inkılab-ı hakaiktir. Hattâ herşeyin vücudunu ve kendi nefsinin vücudunu inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar.
Elhasıl: Şu görünen şuunat, dünyadaki vüs’atli içtimaat-ı hayatiye
ŞERH
ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzımgeldiği gibi; şu kâinatta gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef’al-i kerimane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini -hâşâ sümme hâşâ- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzımgelir ki, nihayetsiz muhal bir inkılab-ı hakaiktir. Hattâ herşeyin vücudunu ve kendi nefsinin vücudunu inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar.
Elhasıl: Şu görünen şuunat,) dünyada çok geniş bir dairede büyük bir tebeddülat ve teğayyürat görünüyor. Mesela; her geceden sonra gündüz, her gündüzden sonra gece birbirini takip ediyor. Keza her güz ve kış mevsimlerinden sonra bahar ve yaz mevsimleri vücud buluyor. İşte bak bahar mevsiminde Muhyi isminin tecellisiyle, kışta ölmüş ve kurumuş olan küre-i arz birden canlanıp diriliyor. Birdenbire kışın giydiği o beyaz kefenden sıyrılıp yemyeşil bir elbiseye bürünüyor. Küre-i arzın dirilmesiyle beraber dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat taifeleri hayata mazhar oluyor. Yüz sene evvel yaşamış olan insanları düşünün. Onlar vefat edip gittiler. Yüz sene sonra yerlerine başka bir nesil geldi. Kısaca gece-gündüz, mevsimler ve seneler, tabakat-ı ömr-ü insan, asırlar ve dehrler birbirini takip ediyor. O Zat-ı Akdes, hadsiz mahlukatını zaman şeridine takarak bin bir esma ve sıfatına ayine yapıp evvela asar-ı san’atını ve nimetini kendisi seyrediyor, daha sonra zişuura seyrettiriyor. Zamanı geldiğinde o levhaları kaldırıp yerlerine başka levhaları getiriyor. Böylece alemi çalkalandırıyor. Demek bu alem devamlı bir inkılaba maruzdur. İşte bu cümlede geçen “şuunat” tabirinden murad budur. (dünyadaki vüs’atli içtimaat-ı hayatiye) O Zat-ı Akdes, gündüzleyin bazı mahlukatı toplayıp çalıştırıyor, geceleyin onlara istirahat veriyor. Her bahar ve yaz mevsiminde zihayatı birden bire topluyor, güz ve kış mevsiminde ise imate ile hepsini dağıtıyor. Sema, safi, temiz, berrak ve bulutsuz iken birdenbire bulutları topluyor, daha sonra bir
ŞERH
vazifesini yaptıktan sonra yine akıp geldiği ebedi bir aleme sevk olunur. Cennetin malzemeleri cennete, cehennemin malzemeleri de cehenneme gider. Bütün bahar ve yaz mevsimleri Cennete, bütün güz ve kış mevsimleri ise Cehenneme akıyor. Bütün gündüzler Cennete, bütün geceler Cehenneme akıyor. Bütün mutedil hava Cennete, şiddetli sıcak ve soğuklar, Cehenneme akıyor. Bütün salih insanlar Cennete, facir insanlarda Cehenneme gidiyor. Bütün münbit araziler Cennete, çorak ve verimsiz araziler de Cehenneme gidiyor. Bütün güzel kokular Cennete, bütün pis kokular ise Cehenneme akıyor.
Demek bu alem, başka bir alemden akıp gelmiş, yine o aleme doğru akıp gidiyor. Hiçbir şey yok olmuyor. Öyleyse alemde abesiyet yoktur. Alemin bir tek zerresi ve onun bir tek hareketi dahi kaybolmuyor. Demek buradaki bu toplanmalar ve dağılmalar, başka bir alem içindir, filme alınır, ebedi bir alemde gösterilir.
Alemde hiçbir şey yok olmuyor. Konuştuğun hiçbir kelime kaybolmaz. Güneşin ışığı kaybolmaz. Yarattığı mevcudatı yok etmek, O’nun rahmet ve keremine yakışmaz. Nasıl ki; gayet şefkatli ve merhametli bir valide, veledini besleyip büyütse, sonra onu öldürse bu onun merhametine muvafık düşer mi? Ellah da bizi hiç yoktan yarattı. Bütün mevcudatı bize musahhar etti. Bizi şefkat ve merhametiyle besleyip büyüttü. Sonra bizi ölüm vasıtasıyla dirilmemek üzere yok etse, bu O’nun nihayetsiz rahmetine nasıl muvafık düşer? Bir çiçeği yarattıktan sonra o güzelim çiçeği yok etmek, Onun rahmetine layık mıdır? Madem bu hal, Onun rahmetine layık değildir. Öyleyse bizi ve mevcudat-ı alemi yok etmiyor, başka bir aleme gönderiyor.
Demek bir mahkeme-i kübra, bir ma’dele-i ulya var. Bu dünyada ki toplanmalar ve dağılmalar oraya bir sevkiyattır. Topluyor birden dağıtıyor. “Haydi gidin, vazifeniz bitti, sizleri terhis ediyorum. Ta ki arkadan gelen askerlere yer açılsın.”
Alemde bir akımdır, almış gidiyor. Ne zaman kader-i ilahide yazılan bütün askerlerin görevi bitti ise, bütün bu mevcudatı görevden azleder, harab eder, hepsini paramparça eder, ondan sonra yeni bir alemi yeniden yaratır, hepsini hesaba çeker, ondan sonra cennet veya cehenneme gönderir.
Hulus-i kalb ile مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ لاَاِلهَ اِلاَّ اللّهُ Diyen, Kur’an ve sünnette geçen bütün ahkamı kalben tasdik edip o ahkamın icra ve tatbikine tarafdar olan, bid’alara tarafdar olmayan kurtulur. Ya Rabbi! Sekeratımızı asan eyle ve imanla
ŞERH
vazifesini yaptıktan sonra yine akıp geldiği ebedi bir aleme sevk olunur. Cennetin malzemeleri cennete, cehennemin malzemeleri de cehenneme gider. Bütün bahar ve yaz mevsimleri Cennete, bütün güz ve kış mevsimleri ise Cehenneme akıyor. Bütün gündüzler Cennete, bütün geceler Cehenneme akıyor. Bütün mutedil hava Cennete, şiddetli sıcak ve soğuklar, Cehenneme akıyor. Bütün salih insanlar Cennete, facir insanlarda Cehenneme gidiyor. Bütün münbit araziler Cennete, çorak ve verimsiz araziler de Cehenneme gidiyor. Bütün güzel kokular Cennete, bütün pis kokular ise Cehenneme akıyor.
Demek bu alem, başka bir alemden akıp gelmiş, yine o aleme doğru akıp gidiyor. Hiçbir şey yok olmuyor. Öyleyse alemde abesiyet yoktur. Alemin bir tek zerresi ve onun bir tek hareketi dahi kaybolmuyor. Demek buradaki bu toplanmalar ve dağılmalar, başka bir alem içindir, filme alınır, ebedi bir alemde gösterilir.
Alemde hiçbir şey yok olmuyor. Konuştuğun hiçbir kelime kaybolmaz. Güneşin ışığı kaybolmaz. Yarattığı mevcudatı yok etmek, O’nun rahmet ve keremine yakışmaz. Nasıl ki; gayet şefkatli ve merhametli bir valide, veledini besleyip büyütse, sonra onu öldürse bu onun merhametine muvafık düşer mi? Ellah da bizi hiç yoktan yarattı. Bütün mevcudatı bize musahhar etti. Bizi şefkat ve merhametiyle besleyip büyüttü. Sonra bizi ölüm vasıtasıyla dirilmemek üzere yok etse, bu O’nun nihayetsiz rahmetine nasıl muvafık düşer? Bir çiçeği yarattıktan sonra o güzelim çiçeği yok etmek, Onun rahmetine layık mıdır? Madem bu hal, Onun rahmetine layık değildir. Öyleyse bizi ve mevcudat-ı alemi yok etmiyor, başka bir aleme gönderiyor.
Demek bir mahkeme-i kübra, bir ma’dele-i ulya var. Bu dünyada ki toplanmalar ve dağılmalar oraya bir sevkiyattır. Topluyor birden dağıtıyor. “Haydi gidin, vazifeniz bitti, sizleri terhis ediyorum. Ta ki arkadan gelen askerlere yer açılsın.”
Alemde bir akımdır, almış gidiyor. Ne zaman kader-i ilahide yazılan bütün askerlerin görevi bitti ise, bütün bu mevcudatı görevden azleder, harab eder, hepsini paramparça eder, ondan sonra yeni bir alemi yeniden yaratır, hepsini hesaba çeker, ondan sonra cennet veya cehenneme gönderir.
Hulus-i kalb ile مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ لاَاِلهَ اِلاَّ اللّهُ Diyen, Kur’an ve sünnette geçen bütün ahkamı kalben tasdik edip o ahkamın icra ve tatbikine tarafdar olan, bid’alara tarafdar olmayan kurtulur. Ya Rabbi! Sekeratımızı asan eyle ve imanla
METİN
münasib meyveleri orada veriyor ve gözleri esma-i kudsiyeye dikkat ediyorlar, gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i misalde inkişaf ediyor. İnsan istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor. Evet, şu eşyanın esma-i İlahiyeye ve âlem-i âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu’cize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğinHaşiye
Haşiye Sual: Eğer dense: Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?
Elcevab: Çünki onlar hem mu'cizat-ı kudretin en antikaları, en hârikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, onlardaki kâlem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.
ŞERH
bu dünyadan göçmemizi nasib eyle. (münasib meyveleri orada veriyor ve gözleri esma-i kudsiyeye dikkat ediyorlar, gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i misalde inkişaf ediyor. İnsan istidadı nisbetinde) kabiliyeti nisbetinde (burada) ya hayr, ya da şer amelleri (ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor.) Cenab-ı Hak, insanları bir damla sudan yaratıyor, sonra onları bir tohum gibi ömür denilen bir sermaye ile şu meydan-ı imtihanda ekiyor. Bu mahsulatın cümlesi ya cennette, ya da cehennemde toplanıyor.
(Evet, şu eşyanın esma-i İlahiyeye ve âlem-i âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu’cize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var.) Bir çekirdek, kudret-i ilahiyenin ve ilm-i ilahinin bir eser-i mucizesidir. Zira küçücük bir çekirdekten dağ gibi bir ağacın çıkması, kudret-i İlahiyeye şehadet eder. O küçücük çekirdekte o ağacın tarihçe-i hayatını, sahife-i a’malini ve fihriste-i cihazatını dercetmek ise ilm-i İlahiye delalet eder.
(Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğinHaşiye
HAŞİYE__________
Sual: Eğer dense: Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?
Elcevab: Çünki onlar hem mu'cizat-ı kudretin en antikaları, en hârikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, onlardaki kâlem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.
METİN
münasib meyveleri orada veriyor ve gözleri esma-i kudsiyeye dikkat ediyorlar, gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i misalde inkişaf ediyor. İnsan istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor. Evet, şu eşyanın esma-i İlahiyeye ve âlem-i âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu’cize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğinHaşiye
Haşiye Sual: Eğer dense: Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?
Elcevab: Çünki onlar hem mu'cizat-ı kudretin en antikaları, en hârikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, onlardaki kâlem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.
ŞERH
bu dünyadan göçmemizi nasib eyle. (münasib meyveleri orada veriyor ve gözleri esma-i kudsiyeye dikkat ediyorlar, gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i misalde inkişaf ediyor. İnsan istidadı nisbetinde) kabiliyeti nisbetinde (burada) ya hayr, ya da şer amelleri (ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor.) Cenab-ı Hak, insanları bir damla sudan yaratıyor, sonra onları bir tohum gibi ömür denilen bir sermaye ile şu meydan-ı imtihanda ekiyor. Bu mahsulatın cümlesi ya cennette, ya da cehennemde toplanıyor.
(Evet, şu eşyanın esma-i İlahiyeye ve âlem-i âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu’cize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var.) Bir çekirdek, kudret-i ilahiyenin ve ilm-i ilahinin bir eser-i mucizesidir. Zira küçücük bir çekirdekten dağ gibi bir ağacın çıkması, kudret-i İlahiyeye şehadet eder. O küçücük çekirdekte o ağacın tarihçe-i hayatını, sahife-i a’malini ve fihriste-i cihazatını dercetmek ise ilm-i İlahiye delalet eder.
(Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğinHaşiye
HAŞİYE__________
Sual: Eğer dense: Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?
Elcevab: Çünki onlar hem mu'cizat-ı kudretin en antikaları, en hârikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, onlardaki kâlem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.
ŞERH
hem Baki bir Zatın baki esmasını, hem de baki bir alemi bulur. Her bir inkılap içinde hem esma-i İlahiye, hem de haşir görünür. Mesela; hayata bak, Hayy-ı La Yemut’u bul. Ölüme bak, Mümiti bul. Her zaman Hayy-ı daimiyi, yani ölmeyen bir Zat’ı gör. Gündüzler lütf-i İlahiye mazhar olup tecelliyat-ı cemaliyeyi, geceler kahr-ı İlahiye mazhar olup tecelliyat-ı celaliyeyi gösterir. Baharı dinle! Ne diyor? Ya Cemil, Ya Hayy, Ya Latif gibi esmayı zikrediyor. Güz ve kış mevsimine kulak ver! Onlar da Ya Celil, Ya Mümit, Ya Kahhar gibi esmayı bildiriyor.
Hem alemde her şey Cennet ve Cehennemin birer nümunesidir, Cennet ve Cehennemden haber verir. Mesela; gündüzler cennetin nümunesi, geceler cehennemin nümunesidir. Baharlar cennetin nümunesi, kışlar cehennemin nümunesidir. Salih insanlar cennetin nümunesi, facir insanlar cehennemin nümunesidir. Güneşin ışığı cennetin nümunesi, harareti ise cehennemin nümunesidir.
Demek dünya bir mezradır. Hem insanın amelleri burada ekiliyor. Hem de cennet ve cehennemin birer nümunesi hükmünde olup oraya mahsulât yetiştiriyor. Bu mevcudat, cennet ve cehennemden gelmiş, dünya denilen bu mezraada ekiliyor, haşir meydanına mahsulâtını döküyor. Kıyamet gününde mahşer denilen beyderde tasfiye edilip yararlı maddeler cennete, zararlı maddeler ise cehenneme dökülür. Böylece zıtların cevelengahı olan bu dünya, ahiret denilen âlemde tasfiye edilerek cennet veya cehennemde karar kılmak suretiyle vazifesini ifa etmiş olacaktır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.”1
Hem Birinci Mektub’ta bu konu şöyle ifade edilmiştir:
“Âlem-i Âhiret’te, Küre-i Arz nasılki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğra’yı dahi Cehennem-i Kübra’ya emr-i İlahî ile teslim eder.”
“Bazı rivayatın işaratıyla, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münasebetdardır. Yaz’ın şiddet-i hararetine مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ denilmiştir.”
“Evet bir Kadîr-i Zülcelal ve emr-i كُنْ فَيَكُونُ e mâlik bir Hakîm-i Zülkemal,
[1] Sözler, 10. Söz, 9. Hakîkat, s. 83.
ŞERH
hem Baki bir Zatın baki esmasını, hem de baki bir alemi bulur. Her bir inkılap içinde hem esma-i İlahiye, hem de haşir görünür. Mesela; hayata bak, Hayy-ı La Yemut’u bul. Ölüme bak, Mümiti bul. Her zaman Hayy-ı daimiyi, yani ölmeyen bir Zat’ı gör. Gündüzler lütf-i İlahiye mazhar olup tecelliyat-ı cemaliyeyi, geceler kahr-ı İlahiye mazhar olup tecelliyat-ı celaliyeyi gösterir. Baharı dinle! Ne diyor? Ya Cemil, Ya Hayy, Ya Latif gibi esmayı zikrediyor. Güz ve kış mevsimine kulak ver! Onlar da Ya Celil, Ya Mümit, Ya Kahhar gibi esmayı bildiriyor.
Hem alemde her şey Cennet ve Cehennemin birer nümunesidir, Cennet ve Cehennemden haber verir. Mesela; gündüzler cennetin nümunesi, geceler cehennemin nümunesidir. Baharlar cennetin nümunesi, kışlar cehennemin nümunesidir. Salih insanlar cennetin nümunesi, facir insanlar cehennemin nümunesidir. Güneşin ışığı cennetin nümunesi, harareti ise cehennemin nümunesidir.
Demek dünya bir mezradır. Hem insanın amelleri burada ekiliyor. Hem de cennet ve cehennemin birer nümunesi hükmünde olup oraya mahsulât yetiştiriyor. Bu mevcudat, cennet ve cehennemden gelmiş, dünya denilen bu mezraada ekiliyor, haşir meydanına mahsulâtını döküyor. Kıyamet gününde mahşer denilen beyderde tasfiye edilip yararlı maddeler cennete, zararlı maddeler ise cehenneme dökülür. Böylece zıtların cevelengahı olan bu dünya, ahiret denilen âlemde tasfiye edilerek cennet veya cehennemde karar kılmak suretiyle vazifesini ifa etmiş olacaktır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.”1
Hem Birinci Mektub’ta bu konu şöyle ifade edilmiştir:
“Âlem-i Âhiret’te, Küre-i Arz nasılki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğra’yı dahi Cehennem-i Kübra’ya emr-i İlahî ile teslim eder.”
“Bazı rivayatın işaratıyla, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münasebetdardır. Yaz’ın şiddet-i hararetine مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ denilmiştir.”
“Evet bir Kadîr-i Zülcelal ve emr-i كُنْ فَيَكُونُ e mâlik bir Hakîm-i Zülkemal,
[1] Sözler, 10. Söz, 9. Hakîkat, s. 83.
ŞERH
gözümüzün önünde kemal-i hikmet ve intizam ile Kamer’i Arz’a bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile Arz’ı Güneş’e rabtetmiş ve Güneş’i seyyaratıyla beraber Arz’ın sür’at-i seneviyesine yakın bir sür’at ile ve haşmet-i rububiyetiyle, bir ihtimale göre Şemsüşşümus tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları, saltanat-ı rububiyetine nuranî şahidler yapmış; onunla saltanat-ı rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelal’in kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübra’yı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın yıldızlarını onunla iş’al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennet’ten yıldızlara nur verip, Cehennem’den nâr ve hararet göndersin.”
“Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakili aşağı tarafında; nuranîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsulât-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nev’ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu’ ettiği yerdedir. Yani habîsatı ve müzahrefatı esfelde, tayyibatı ve safiyatı a’lâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahman-ı Zülcemal ve Kahhar-ı Zülcelal nerede isterse tecelligâhını açar.”1
Onuncu Mektup’ta ise şöyle deniliyor:
“Küre-i Arz, serseriyane, bâd-i heva azîm bir daireyi çizmiyor. Belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor ve bir meşher-i azîmin etrafında gezip, mahsulât-ı maneviyesini ona devrediyor ki; ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir.
Küre-i Arz’ın bütün manevî mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o manevî mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o
[1] Mektûbât, 1. Mekûb, 3. Suâl, s. 9-10.
ŞERH
gözümüzün önünde kemal-i hikmet ve intizam ile Kamer’i Arz’a bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile Arz’ı Güneş’e rabtetmiş ve Güneş’i seyyaratıyla beraber Arz’ın sür’at-i seneviyesine yakın bir sür’at ile ve haşmet-i rububiyetiyle, bir ihtimale göre Şemsüşşümus tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları, saltanat-ı rububiyetine nuranî şahidler yapmış; onunla saltanat-ı rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelal’in kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübra’yı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın yıldızlarını onunla iş’al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennet’ten yıldızlara nur verip, Cehennem’den nâr ve hararet göndersin.”
“Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakili aşağı tarafında; nuranîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsulât-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nev’ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu’ ettiği yerdedir. Yani habîsatı ve müzahrefatı esfelde, tayyibatı ve safiyatı a’lâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahman-ı Zülcemal ve Kahhar-ı Zülcelal nerede isterse tecelligâhını açar.”1
Onuncu Mektup’ta ise şöyle deniliyor:
“Küre-i Arz, serseriyane, bâd-i heva azîm bir daireyi çizmiyor. Belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor ve bir meşher-i azîmin etrafında gezip, mahsulât-ı maneviyesini ona devrediyor ki; ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir.
Küre-i Arz’ın bütün manevî mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o manevî mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o
[1] Mektûbât, 1. Mekûb, 3. Suâl, s. 9-10.
METİN
Demek hadîs-i şerifte “Dünya âhiret mezrasıdır.” diye bu hakikatı ifade ediyor. Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat’î olarak âhiret de var.
ŞERH
insan varsa hepsi onu seyredecek. Orada bütün insanların huzurunda neşredilir. Hesab gizli değil, herkes seyredecek. Haşir meydanında herkesin hayr ve şer bütün ameli mutlaka kendisine arzedilir. Bu da iki şekilde olur:
Birincisi: Cenab-ı Hak, kulunu huzuruna alıp sadece ona gösterir. Seyyiatını setredip afveder.
İkincisi: Bütün mevcudatın huzurunda amellerini teşhir etmek suretiyle onu rezil eder.
3) İnsanın bir saadet-i uzmaya istidadı gösterilsin. İnsanın yüksek bir kabiliyeti var, bir saadete mazhardır. Onu Cennete koyar. Sonra o filmleri orada ona seyrettirir.
(Demek hadîs-i şerifte “Dünya âhiret mezrasıdır.” diye bu hakikatı ifade ediyor.) Dünya bir tarladır. Hem insanın ameli burada ekilir. Hem de bütün mevcudat burada ekilir, Cennet ve Cehenneme mahsulat yetiştirir.
(Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat’î olarak âhiret de var.) Bir kimse burada küfür ve inkar ile ömrünü geçirsin, bir kimse de iman dairesinde bulunsun. Yine bir insan katl, zina, faiz, içki, kumar gibi günahları işlesin, bir kimse de amel-i salih ve takva dairesinde bulunsun. Biri yalancı mürşid olup halkı kandırır, diğeri kamil bir velidir. Daha sonra bunlar ölümle müsavi olsun. Eğer bir muhasebe ve bir muhakeme olmazsa bunda zulüm görünür. Halbuki Ellah zulümden münezzehtir. Öyle ise bir Muhakeme-i Kübra açacaktır. O gün bunların hiçbir hali, gizli kalmaz. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
“Ey insanlar! (O gün) o kıyamet zamanında hesap için Ellahu Teâlâ’nın manevî huzuruna (arz olunacaksınız.) Dünyadaki amellerinizin neticesini size bildirmek için hakkınızda böyle bir muamele yapılacaktır. Artık o gün (sizde hiç bir gizli şey, gizli kalmaz.) O gün dünyadaki bütün ef’al, akval ve ahvaliniz gizli kalmayarak ortaya çıkar. Gerçekten Yüce
METİN
Demek hadîs-i şerifte “Dünya âhiret mezrasıdır.” diye bu hakikatı ifade ediyor. Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat’î olarak âhiret de var.
ŞERH
insan varsa hepsi onu seyredecek. Orada bütün insanların huzurunda neşredilir. Hesab gizli değil, herkes seyredecek. Haşir meydanında herkesin hayr ve şer bütün ameli mutlaka kendisine arzedilir. Bu da iki şekilde olur:
Birincisi: Cenab-ı Hak, kulunu huzuruna alıp sadece ona gösterir. Seyyiatını setredip afveder.
İkincisi: Bütün mevcudatın huzurunda amellerini teşhir etmek suretiyle onu rezil eder.
3) İnsanın bir saadet-i uzmaya istidadı gösterilsin. İnsanın yüksek bir kabiliyeti var, bir saadete mazhardır. Onu Cennete koyar. Sonra o filmleri orada ona seyrettirir.
(Demek hadîs-i şerifte “Dünya âhiret mezrasıdır.” diye bu hakikatı ifade ediyor.) Dünya bir tarladır. Hem insanın ameli burada ekilir. Hem de bütün mevcudat burada ekilir, Cennet ve Cehenneme mahsulat yetiştirir.
(Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat’î olarak âhiret de var.) Bir kimse burada küfür ve inkar ile ömrünü geçirsin, bir kimse de iman dairesinde bulunsun. Yine bir insan katl, zina, faiz, içki, kumar gibi günahları işlesin, bir kimse de amel-i salih ve takva dairesinde bulunsun. Biri yalancı mürşid olup halkı kandırır, diğeri kamil bir velidir. Daha sonra bunlar ölümle müsavi olsun. Eğer bir muhasebe ve bir muhakeme olmazsa bunda zulüm görünür. Halbuki Ellah zulümden münezzehtir. Öyle ise bir Muhakeme-i Kübra açacaktır. O gün bunların hiçbir hali, gizli kalmaz. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
“Ey insanlar! (O gün) o kıyamet zamanında hesap için Ellahu Teâlâ’nın manevî huzuruna (arz olunacaksınız.) Dünyadaki amellerinizin neticesini size bildirmek için hakkınızda böyle bir muamele yapılacaktır. Artık o gün (sizde hiç bir gizli şey, gizli kalmaz.) O gün dünyadaki bütün ef’al, akval ve ahvaliniz gizli kalmayarak ortaya çıkar. Gerçekten Yüce
METİN
Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
ŞERH
Ellah, kullarının bütün amel ve fikirlerini tamamen bilicidir, kullarını böyle bir hesaba tâbi tutması ise, ilâhî adaletinin tecellîsi içindir ve herkesin yaptıklarını göstererek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaması içindir.”1
Ellah (c.c), kıyamet gününde herkese yaptığının karşılığını mutlaka verir ve o gün herkes adaletle hükmedildiğini anlar.
Demek Adil, Hakim, Rahim ve Kerim isimleri böyle bir teşhiri ister. Haklı veya haksız olan herkesin ameli teşhir edilir. Ta ki ikisinin de hakları mecma-ı ekberde ve meşher-i azamda verilsin. Birisi tam saadete, diğeri tam şekavete müstehak olduğu isbat edilsin.
(Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor.) Bu dünyada neye bakarsan bak, ahiretin, cennet ve cehennemin bir nümunesi olduğunu göreceksin. Geceye bak, Cehennemi gösterir. Gündüze bak, Cenneti gösterir. Kış mevsimi Cehennemi, bahar ve yaz mevsimleri Cenneti gösterir. (Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir.) Ahireti inkar etmek için dünya ve mafihayı inkar etmek lazım gelir. Madem dünyayı ve dünyada tezahür eden hikmet, inayet, adalet ve rahmet fiillerini inkar edemiyorsun. Öyle ise ahireti de inkar edemezsin. Zira bu fiiller, dar-ı ahireti iktiza eder. (Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.)
Cehennem bütün gücüyle ağzını açmış kükrüyor. Devamlı feveran ediyor, parça parça olmak istiyor. Cenab-ı Hakka diyor ki: “Senin ve ibadının intikamını alacağım.” Cennet de devamlı gözünü açmış, hurileri ile ehl-i imanın gelmesini bekliyor. Demek Cennet ve Cehennem, müşterilerini bütün gücüyle gözlüyor. Evet, Cehennem gayzından parçalanmak derecesine gelir. Mezkur cümleler, gelecek ayet-i kerimelerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir:
وَلِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
“(Ve Rab’lerini inkâr etmiş olanlar için) gerek şeytanlar ve gerek kâfirler için (cehennem azabı vardır.) Onlar sonunda cehennem ateşleri içinde kalıp yakılacaklardır. O azaptan
[1] Hâkka, 69:18.
METİN
Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
ŞERH
Ellah, kullarının bütün amel ve fikirlerini tamamen bilicidir, kullarını böyle bir hesaba tâbi tutması ise, ilâhî adaletinin tecellîsi içindir ve herkesin yaptıklarını göstererek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaması içindir.”1
Ellah (c.c), kıyamet gününde herkese yaptığının karşılığını mutlaka verir ve o gün herkes adaletle hükmedildiğini anlar.
Demek Adil, Hakim, Rahim ve Kerim isimleri böyle bir teşhiri ister. Haklı veya haksız olan herkesin ameli teşhir edilir. Ta ki ikisinin de hakları mecma-ı ekberde ve meşher-i azamda verilsin. Birisi tam saadete, diğeri tam şekavete müstehak olduğu isbat edilsin.
(Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor.) Bu dünyada neye bakarsan bak, ahiretin, cennet ve cehennemin bir nümunesi olduğunu göreceksin. Geceye bak, Cehennemi gösterir. Gündüze bak, Cenneti gösterir. Kış mevsimi Cehennemi, bahar ve yaz mevsimleri Cenneti gösterir. (Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir.) Ahireti inkar etmek için dünya ve mafihayı inkar etmek lazım gelir. Madem dünyayı ve dünyada tezahür eden hikmet, inayet, adalet ve rahmet fiillerini inkar edemiyorsun. Öyle ise ahireti de inkar edemezsin. Zira bu fiiller, dar-ı ahireti iktiza eder. (Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.)
Cehennem bütün gücüyle ağzını açmış kükrüyor. Devamlı feveran ediyor, parça parça olmak istiyor. Cenab-ı Hakka diyor ki: “Senin ve ibadının intikamını alacağım.” Cennet de devamlı gözünü açmış, hurileri ile ehl-i imanın gelmesini bekliyor. Demek Cennet ve Cehennem, müşterilerini bütün gücüyle gözlüyor. Evet, Cehennem gayzından parçalanmak derecesine gelir. Mezkur cümleler, gelecek ayet-i kerimelerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir:
وَلِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
“(Ve Rab’lerini inkâr etmiş olanlar için) gerek şeytanlar ve gerek kâfirler için (cehennem azabı vardır.) Onlar sonunda cehennem ateşleri içinde kalıp yakılacaklardır. O azaptan
[1] Hâkka, 69:18.
ŞERH
iddiasında bulunanlar! (Başka değil, ancak büyük bir dalalet içindesiniz) siz de bizim gibi bir insan bulunuyorsunuz, size Ellah tarafından öyle bir memuriyet, bir peygamberlik verilmiş değildir. İddianız hakikate aykırıdır.”1
Müellif (r.a), bu ayet-i kerimelerin tefsiri sadedinde şöyle buyuruyor:
“Beşerin küfrü, kâinatın ve ekser mahlukatın hukuklarına öyle bir tecavüzdür ki, semavatı ve arzı kızdırıyor ve anasırı hiddete getirip tufanlarla o zalimleri tokatlıyor.
اِذَا اُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِىَ تَفُورُ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sarahatıyla o zalim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.”2
“Şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsî hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anasır ittifak edip, kavm-i Nuh Aleyhisselâm ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sırrıyla Cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor.”3
“Her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf-ı Rahîm’i, bir Rabb-ı Hakîm’i tanımayan ve inkâra sapana, elbette تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor ve hadsiz azabıma müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diye lisan-ı hal ile der.” 4
“Evet bir zâtın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azab memuru, تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ ayetinin sırrıyla öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve هَلْ مِنْ مَزِيدٍ söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.”5
[1] Mülk, 67:6-9.
[2] Sözler, 25. Söz, Emirdağ Çiçeği, s. 458.
[3] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 1. Makám, 2. Meyve, s. 12.
[4] Şuá‘lar, 15. Şuá‘, 9. Kelime, s. 604.
[5] Sözler, 25. Söz, 5. Nokta, 1. Şu‘le, 1. Şuá‘, s. 380.
ŞERH
iddiasında bulunanlar! (Başka değil, ancak büyük bir dalalet içindesiniz) siz de bizim gibi bir insan bulunuyorsunuz, size Ellah tarafından öyle bir memuriyet, bir peygamberlik verilmiş değildir. İddianız hakikate aykırıdır.”1
Müellif (r.a), bu ayet-i kerimelerin tefsiri sadedinde şöyle buyuruyor:
“Beşerin küfrü, kâinatın ve ekser mahlukatın hukuklarına öyle bir tecavüzdür ki, semavatı ve arzı kızdırıyor ve anasırı hiddete getirip tufanlarla o zalimleri tokatlıyor.
اِذَا اُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِىَ تَفُورُ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sarahatıyla o zalim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.”2
“Şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsî hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anasır ittifak edip, kavm-i Nuh Aleyhisselâm ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sırrıyla Cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor.”3
“Her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf-ı Rahîm’i, bir Rabb-ı Hakîm’i tanımayan ve inkâra sapana, elbette تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor ve hadsiz azabıma müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diye lisan-ı hal ile der.” 4
“Evet bir zâtın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azab memuru, تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ ayetinin sırrıyla öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve هَلْ مِنْ مَزِيدٍ söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.”5
[1] Mülk, 67:6-9.
[2] Sözler, 25. Söz, Emirdağ Çiçeği, s. 458.
[3] Şuá‘lar, 2. Şuá‘, 1. Makám, 2. Meyve, s. 12.
[4] Şuá‘lar, 15. Şuá‘, 9. Kelime, s. 604.
[5] Sözler, 25. Söz, 5. Nokta, 1. Şu‘le, 1. Şuá‘, s. 380.
ŞERH
devamlı insanı gözler. Âşıkane şarkı söylerler. Ehl-i imana âşıktırlar. Cennetin arazisi de ehl-i imana âşıktır. O da onu bekliyor, gözlüyor, takip ediyor.
وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَ غَيْرَ بَع۪يدٍ
“(Ve cennet, takva sahipleri için) şirki, measiyi ve masivayı terk edenler için (uzak olmaksızın yaklaştırılmıştır.) Öyle bir halde ki: O cenneti daha mahşer meydanında iken müşahedeye muvaffak olurlar ve oradaki nİmetleri öğrenmiş bulunurlar, haklarında böyle bir ilâhî lütuf tecelli etmiş olur.”
هٰذَا مَاتُوعَدُونَ لِكُلِّ اَوَّابٍ حَف۪يظٍ
“Ve melekler tarafından kendilerine cennetler gösterilerek denilir ki: (İşte bu,) böyle karşıdan seyretmeye muvaffak olduğunuz yüce makam, (vaad olunduğunuz cennettir.) Ellahu Teâlâ’nın sizlere dünyada peygamberleri ve kitabları vasıtasıyla vaad buyurmuş olduğu yüksek cennettir, mükâfat makamıdır. O cennet, (her tevbekâr olan) günâhlarından dolayı tevbe ederek Ellah’ın affına çokça sığınan ve tekalif-i İlahiyeyi (muhafaza eden) Ellah’ın haklarına riâyet edip ilâhî emirleri yerine getirmeye devam eden kamil müminler içindir. İşte öyle her takva sahibi zât hakkında Ellah’ın bu vaadi tecellî edecektir.”
مَنْ خَشِىَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُن۪يبٍ
“Evet. Cennet, takva sahibi olanlara mahsustur. Yâni: (Rahmandan gıyaben korkan) Cenab-ı Hak’kın yüce Zâtını görmediği hâlde, halis bir kalp ile onun varlığını bilip tasdik eden, O Zat-ı Akdes’e itaatten ayrılmayan ve insanlardan hali olduğu halde Ellah’dan korkan (ve halis bir kalb ile Cenab-ı Hakkın huzuruna gelen) temiz bir itikada sahip, Ellah korkusu ile vasıflı bir kalbe sahip olduğu hâlde bu hayatı terk ederek Cenab-ı Hak’ka manen kavuşma şerefine erişen (kimseye) mahsus bir cennettir.”
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ
“O âhiret gününde öyle takva sahibi zâtlara bir ikram için melekler derler ki: (Ona) o cennete (selâmetle giriveriniz.) Azabtan, üzüntü ve kederden uzak, yok olmaktan emin ve rızay-ı İlahiye nail olduğunuz hâlde giriniz. (İşte bu) cennete gireceğiniz gün, (ebediyyet günüdür.) Artık bu, ebediyyen devam edecektir. Artık ölüm ve bu cennetten ayrılış yoktur.”
لَهُمْ مَا يَشَاؤُنَ ف۪يهَا وَلَدَيْنَا مَز۪يدٌ
“(Onlar için) o cennete girecek
ŞERH
devamlı insanı gözler. Âşıkane şarkı söylerler. Ehl-i imana âşıktırlar. Cennetin arazisi de ehl-i imana âşıktır. O da onu bekliyor, gözlüyor, takip ediyor.
وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَ غَيْرَ بَع۪يدٍ
“(Ve cennet, takva sahipleri için) şirki, measiyi ve masivayı terk edenler için (uzak olmaksızın yaklaştırılmıştır.) Öyle bir halde ki: O cenneti daha mahşer meydanında iken müşahedeye muvaffak olurlar ve oradaki nİmetleri öğrenmiş bulunurlar, haklarında böyle bir ilâhî lütuf tecelli etmiş olur.”
هٰذَا مَاتُوعَدُونَ لِكُلِّ اَوَّابٍ حَف۪يظٍ
“Ve melekler tarafından kendilerine cennetler gösterilerek denilir ki: (İşte bu,) böyle karşıdan seyretmeye muvaffak olduğunuz yüce makam, (vaad olunduğunuz cennettir.) Ellahu Teâlâ’nın sizlere dünyada peygamberleri ve kitabları vasıtasıyla vaad buyurmuş olduğu yüksek cennettir, mükâfat makamıdır. O cennet, (her tevbekâr olan) günâhlarından dolayı tevbe ederek Ellah’ın affına çokça sığınan ve tekalif-i İlahiyeyi (muhafaza eden) Ellah’ın haklarına riâyet edip ilâhî emirleri yerine getirmeye devam eden kamil müminler içindir. İşte öyle her takva sahibi zât hakkında Ellah’ın bu vaadi tecellî edecektir.”
مَنْ خَشِىَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُن۪يبٍ
“Evet. Cennet, takva sahibi olanlara mahsustur. Yâni: (Rahmandan gıyaben korkan) Cenab-ı Hak’kın yüce Zâtını görmediği hâlde, halis bir kalp ile onun varlığını bilip tasdik eden, O Zat-ı Akdes’e itaatten ayrılmayan ve insanlardan hali olduğu halde Ellah’dan korkan (ve halis bir kalb ile Cenab-ı Hakkın huzuruna gelen) temiz bir itikada sahip, Ellah korkusu ile vasıflı bir kalbe sahip olduğu hâlde bu hayatı terk ederek Cenab-ı Hak’ka manen kavuşma şerefine erişen (kimseye) mahsus bir cennettir.”
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ
“O âhiret gününde öyle takva sahibi zâtlara bir ikram için melekler derler ki: (Ona) o cennete (selâmetle giriveriniz.) Azabtan, üzüntü ve kederden uzak, yok olmaktan emin ve rızay-ı İlahiye nail olduğunuz hâlde giriniz. (İşte bu) cennete gireceğiniz gün, (ebediyyet günüdür.) Artık bu, ebediyyen devam edecektir. Artık ölüm ve bu cennetten ayrılış yoktur.”
لَهُمْ مَا يَشَاؤُنَ ف۪يهَا وَلَدَيْنَا مَز۪يدٌ
“(Onlar için) o cennete girecek
METİN
ve mazhariyet-i esmasına en câmi’ bir âyine
ŞERH
edin.” İnsan, hem Ellah’ın kelamını anlıyan, hem de umum mevcudatın ibadetlerini dergah-ı İlahiyeye takdim edebilen en büyük bir abddir.
Cenab-ı Hak, insanı iki noktada merkezi hale getirmiştir.
Birincisi: İnsan, bütün alemdeki rububiyetin merkezi halindedir. Yani her şey, ona hizmet eder. İnsanın bunu düşünüp anlaması, rububiyet-i İlahiyeye karşı iman ve ubudiyetle mukabelede bulunması lazımdır. Yani tekvini kanunlara bakıp teklifi kanunlarla mükellef olduğunu anlaması lazımdır.
İkincisi: Cenab-ı Hak, bütün peygamberleri göndermiş. Vahy-i İlahi vasıtasıyla peygamberlerle, dolayısıyla bütün insanlarla konuşmuştur. Ellah’ın kelamını anlayan yine insandır.
Öyleyse insan, peygamberlere inzal olunan vahiy vasıtasıyla kainattaki bütün mahlukatın rububiyetlerinin manasını anlayıp bütün mevcudatın ibadetini kendi ibadeti içine katarak Ellah’a takdim etmekle mükellef bir abddir.
(ve mazhariyet-i esmasına en câmi’ bir âyine) İnsan bin bir ism-i İlahiye en cami bir ayinedir. Bu ayinedarlığı da üç noktada temerküz etmektedir:
Birinci nevi ayinedarlığı: Zıddiyet itibariyledir. Sıfat-ı selbiye cihetiyle insanın ayinedarlığı zıddiyet itibariyledir. Mesela; Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur, insan mümkinü’l-vücuddur. Ellah Kadim’dir, insan hâdistir. Yani Ellah’ın varlığının başlangıcı yoktur, ezelidir. İnsanın ise varlığının bir başlangıcı vardır, yeniden vücud buluyor. Ellah Baki’dir. İnsan fanidir, ölüme mahkumdur. Ellah, muhalefetün li’l-havadis sıfatıyla muttasıftır. Yani yaratılan hiçbir mahluka benzemez. İnsanlar ise, birbirlerine benzerler. Ellah, kıyam bi nefsihi sıfatıyla muttasıftır. Yani Zatıyla kaimdir. Ne zatında, ne esmasında, ne ef’alinde kimseye muhtaç değildir. İnsan ise, Ellah ile yani bin bir isim ve sıfatı ile kaimdir. Ellah, vahdaniyet sıfatıyla muttasıftır. Yani Ellah’ın zatında, sıfatında, esmasında, ef’alinde şeriki ve naziri yoktur. İnsanın ise, misli ve naziri vardır. Zıddiyet itibarıyla sıfat-ı selbiye temeldir. Bununla beraber insan, diğer bir kısım sıfat-ı İlahiyeye de zıddiyet itibariyle ayinedir. Mesela; insan fakirdir, Ellah Ğani’dir. İnsan acizdir, Ellah Kadir’dir. İnsan cahildir. Ellah her şeyi bilendir. Ve hakeza insan, pek çok esma-i İlahiyeye zıddiyet itibarıyle ayinedarlık ediyor. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
METİN
ve mazhariyet-i esmasına en câmi’ bir âyine
ŞERH
edin.” İnsan, hem Ellah’ın kelamını anlıyan, hem de umum mevcudatın ibadetlerini dergah-ı İlahiyeye takdim edebilen en büyük bir abddir.
Cenab-ı Hak, insanı iki noktada merkezi hale getirmiştir.
Birincisi: İnsan, bütün alemdeki rububiyetin merkezi halindedir. Yani her şey, ona hizmet eder. İnsanın bunu düşünüp anlaması, rububiyet-i İlahiyeye karşı iman ve ubudiyetle mukabelede bulunması lazımdır. Yani tekvini kanunlara bakıp teklifi kanunlarla mükellef olduğunu anlaması lazımdır.
İkincisi: Cenab-ı Hak, bütün peygamberleri göndermiş. Vahy-i İlahi vasıtasıyla peygamberlerle, dolayısıyla bütün insanlarla konuşmuştur. Ellah’ın kelamını anlayan yine insandır.
Öyleyse insan, peygamberlere inzal olunan vahiy vasıtasıyla kainattaki bütün mahlukatın rububiyetlerinin manasını anlayıp bütün mevcudatın ibadetini kendi ibadeti içine katarak Ellah’a takdim etmekle mükellef bir abddir.
(ve mazhariyet-i esmasına en câmi’ bir âyine) İnsan bin bir ism-i İlahiye en cami bir ayinedir. Bu ayinedarlığı da üç noktada temerküz etmektedir:
Birinci nevi ayinedarlığı: Zıddiyet itibariyledir. Sıfat-ı selbiye cihetiyle insanın ayinedarlığı zıddiyet itibariyledir. Mesela; Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur, insan mümkinü’l-vücuddur. Ellah Kadim’dir, insan hâdistir. Yani Ellah’ın varlığının başlangıcı yoktur, ezelidir. İnsanın ise varlığının bir başlangıcı vardır, yeniden vücud buluyor. Ellah Baki’dir. İnsan fanidir, ölüme mahkumdur. Ellah, muhalefetün li’l-havadis sıfatıyla muttasıftır. Yani yaratılan hiçbir mahluka benzemez. İnsanlar ise, birbirlerine benzerler. Ellah, kıyam bi nefsihi sıfatıyla muttasıftır. Yani Zatıyla kaimdir. Ne zatında, ne esmasında, ne ef’alinde kimseye muhtaç değildir. İnsan ise, Ellah ile yani bin bir isim ve sıfatı ile kaimdir. Ellah, vahdaniyet sıfatıyla muttasıftır. Yani Ellah’ın zatında, sıfatında, esmasında, ef’alinde şeriki ve naziri yoktur. İnsanın ise, misli ve naziri vardır. Zıddiyet itibarıyla sıfat-ı selbiye temeldir. Bununla beraber insan, diğer bir kısım sıfat-ı İlahiyeye de zıddiyet itibariyle ayinedir. Mesela; insan fakirdir, Ellah Ğani’dir. İnsan acizdir, Ellah Kadir’dir. İnsan cahildir. Ellah her şeyi bilendir. Ve hakeza insan, pek çok esma-i İlahiyeye zıddiyet itibarıyle ayinedarlık ediyor. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
METİN
ve onu ism-i a’zamın tecellisine ve her isimde bulunan ism-i a’zamlık mertebesinin tecellisine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu’cize-i kudret ve hazain-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik
ŞERH
takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini, hüsn-ü terbiyesinden Kerim ve Latif isimlerini gösterir.
(ve onu ism-i a’zamın tecellisine ve her isimde bulunan ism-i a’zamlık mertebesinin tecellisine mazhar) İnsan ister bilsin, ister bilmesin hem ism-i azama mazhardır, hem de Ellah’ın her bir isminin azamlık mertebesine mazhardır. Esmanın en azamlık mertebesi, insan üzerinde tecelli etmektedir. Çünkü insan, ahsen-i takvimde yaratılmış en harika bir eser-i sanattır. Bu cihette insan, her bir ism-i İlahiyi azamlık mertebede gösteriyor. Mesela; Bir taş da Halık ismini gösterir. Bir çiçek de Halık ismini gösterir. Bir sinek de Halık ismini gösterir. Bir insan da Halık ismini gösterir. Halık isminin bu mevcudlardaki tecellisi ayrı ayrıdır. Her bir mevcud, kabiliyetine göre Halık ismini gösterir. Nasıl ki; bir kar tanesinden tut ta cam parçasına, ta deniz yüzüne kadar Güneşin aksi bu ayinelerde görünür. Ancak her biri kabiliyetine göre Güneşi gösterir. Aynen bu misal gibi; bütün mevcudat, esma-i İlahiyeye mazhardır. Ancak insan, bin bir ism-i İlahiye mazhar olmakla beraber, her bir ismin a’zamlık mertebesine mazhardır. (bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu’cize-i kudret) İnsanın ahsen-i takvim suretinde yaratılması hususunda üç mühim mes’ele var:
Birincisi: İnsan, maddeten şu kâinatın küçük bir fihristesi ve hulasası hükmündedir.
İkincisi: İnsan, manen bin bir ism-i İlahinin ayinesidir.
Üçüncüsü: Âlem-i imkan denilen kâinatı ve âlem-i vücub denilen esma ve sıfat-ı İlahiyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enaniyetine takılmıştır.
(ve hazain-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik) Cenab-ı Hak, maddi ve manevi nimetlerini tartıp tanıması için insanı maddi ve manevi pek çok cihazatla techiz etmiştir. Mesela; göz Güneşi görür, güzelliğini anlar. Yani göz bakar, tartar ve neticede o san’at-ı İlahiye olan Güneşi anlar. Keza göz olmazsa, baharın
METİN
ve onu ism-i a’zamın tecellisine ve her isimde bulunan ism-i a’zamlık mertebesinin tecellisine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu’cize-i kudret ve hazain-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik
ŞERH
takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini, hüsn-ü terbiyesinden Kerim ve Latif isimlerini gösterir.
(ve onu ism-i a’zamın tecellisine ve her isimde bulunan ism-i a’zamlık mertebesinin tecellisine mazhar) İnsan ister bilsin, ister bilmesin hem ism-i azama mazhardır, hem de Ellah’ın her bir isminin azamlık mertebesine mazhardır. Esmanın en azamlık mertebesi, insan üzerinde tecelli etmektedir. Çünkü insan, ahsen-i takvimde yaratılmış en harika bir eser-i sanattır. Bu cihette insan, her bir ism-i İlahiyi azamlık mertebede gösteriyor. Mesela; Bir taş da Halık ismini gösterir. Bir çiçek de Halık ismini gösterir. Bir sinek de Halık ismini gösterir. Bir insan da Halık ismini gösterir. Halık isminin bu mevcudlardaki tecellisi ayrı ayrıdır. Her bir mevcud, kabiliyetine göre Halık ismini gösterir. Nasıl ki; bir kar tanesinden tut ta cam parçasına, ta deniz yüzüne kadar Güneşin aksi bu ayinelerde görünür. Ancak her biri kabiliyetine göre Güneşi gösterir. Aynen bu misal gibi; bütün mevcudat, esma-i İlahiyeye mazhardır. Ancak insan, bin bir ism-i İlahiye mazhar olmakla beraber, her bir ismin a’zamlık mertebesine mazhardır. (bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu’cize-i kudret) İnsanın ahsen-i takvim suretinde yaratılması hususunda üç mühim mes’ele var:
Birincisi: İnsan, maddeten şu kâinatın küçük bir fihristesi ve hulasası hükmündedir.
İkincisi: İnsan, manen bin bir ism-i İlahinin ayinesidir.
Üçüncüsü: Âlem-i imkan denilen kâinatı ve âlem-i vücub denilen esma ve sıfat-ı İlahiyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enaniyetine takılmıştır.
(ve hazain-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik) Cenab-ı Hak, maddi ve manevi nimetlerini tartıp tanıması için insanı maddi ve manevi pek çok cihazatla techiz etmiştir. Mesela; göz Güneşi görür, güzelliğini anlar. Yani göz bakar, tartar ve neticede o san’at-ı İlahiye olan Güneşi anlar. Keza göz olmazsa, baharın
METİN
ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç
ŞERH
çiçeklerindeki san’atiyet derecesi anlaşılmaz. San’at-ı İlahiyyeyi tartmak ve tanımak, insanın maddi ve manevi cihazatına bağlı olduğu gibi; hazain-i rahmetten çıkan nimet-i İlahiyyeyi tartmak ve tanımak da insanın maddi ve manevi cihazatına bağlıdır.
Bahar mevsiminde yeryüzü hazine-i rahmetten pek çok nimetlerle dolup boşalıyor. Göz bu nimetleri görür, akıl o nimetler üzerinde düşünür, dil o nimetleri tadar, tartar ve değer biçer. Kulak kuşların seslerini dinlemekten lezzet alır. Demek bu kainattaki nimetler, hazine-i rahmetten akıp gelmektedir. Bu nimetleri kim yaratmışsa ve o nimetlere karşı iştiha ve iştiyakı kim vermişse, o nimetlerden istifade edecek maddi ve manevi cihazları bahşeden de O’dur.
Dünyada ne kadar meyve çeşidi varsa, dil hepsini ayrı ayrı tadar, tartar ve değer verir. Kulak ne kadar kuşların sesi varsa hepsini duyar, tartar ve değer verir. Sesi için bülbüle para verir alır. Bazı kuşların sesi güzel olmadığı için almaz. Nimetin büyüklüğünü insan anlar.
Demek insan gayet müdakkik bir mevcuttur ki; rahmet-i İlahiye hazinesinden gelen nimetlerle dolup boşanan küre-i arz deposundaki hadsiz nimetleri tadar, tanır ve değer koyar.
(ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç) Hem insan, cami fıtratı sebebiyle hadsiz nimetlere en ziyade muhtaç bir kabiliyette yaratılmıştır. İnsan, kainatın hulasası ve bin bir ism-i İlahinin ayinesi olması hasebiyle kainat kadar ve esma-i İlahiyenin tecelliyatı kadar hadsiz ihtiyaçları vardır. Mesela; Güneşe, aya, yıldızlara muhtaç olduğu gibi, anasır, meadin, nebatat ve hayvanata da muhtaçtır. Gece ve gündüze muhtaç olduğu gibi; kış ve yaza da muhtaçtır. Yemek ve içmeye muhtaç olduğu gibi, elbiseye de muhtaçtır. Ve hakeza her şeye muhtaçtır. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“İnsan, kâinatın ekser enva’ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal’i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı
METİN
ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç
ŞERH
çiçeklerindeki san’atiyet derecesi anlaşılmaz. San’at-ı İlahiyyeyi tartmak ve tanımak, insanın maddi ve manevi cihazatına bağlı olduğu gibi; hazain-i rahmetten çıkan nimet-i İlahiyyeyi tartmak ve tanımak da insanın maddi ve manevi cihazatına bağlıdır.
Bahar mevsiminde yeryüzü hazine-i rahmetten pek çok nimetlerle dolup boşalıyor. Göz bu nimetleri görür, akıl o nimetler üzerinde düşünür, dil o nimetleri tadar, tartar ve değer biçer. Kulak kuşların seslerini dinlemekten lezzet alır. Demek bu kainattaki nimetler, hazine-i rahmetten akıp gelmektedir. Bu nimetleri kim yaratmışsa ve o nimetlere karşı iştiha ve iştiyakı kim vermişse, o nimetlerden istifade edecek maddi ve manevi cihazları bahşeden de O’dur.
Dünyada ne kadar meyve çeşidi varsa, dil hepsini ayrı ayrı tadar, tartar ve değer verir. Kulak ne kadar kuşların sesi varsa hepsini duyar, tartar ve değer verir. Sesi için bülbüle para verir alır. Bazı kuşların sesi güzel olmadığı için almaz. Nimetin büyüklüğünü insan anlar.
Demek insan gayet müdakkik bir mevcuttur ki; rahmet-i İlahiye hazinesinden gelen nimetlerle dolup boşanan küre-i arz deposundaki hadsiz nimetleri tadar, tanır ve değer koyar.
(ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç) Hem insan, cami fıtratı sebebiyle hadsiz nimetlere en ziyade muhtaç bir kabiliyette yaratılmıştır. İnsan, kainatın hulasası ve bin bir ism-i İlahinin ayinesi olması hasebiyle kainat kadar ve esma-i İlahiyenin tecelliyatı kadar hadsiz ihtiyaçları vardır. Mesela; Güneşe, aya, yıldızlara muhtaç olduğu gibi, anasır, meadin, nebatat ve hayvanata da muhtaçtır. Gece ve gündüze muhtaç olduğu gibi; kış ve yaza da muhtaçtır. Yemek ve içmeye muhtaç olduğu gibi, elbiseye de muhtaçtır. Ve hakeza her şeye muhtaçtır. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“İnsan, kâinatın ekser enva’ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal’i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı
ŞERH
muhasebe içindir. Muhasebe ise ancak tekalif-i İlahiyeye göre olur. Tekalif-i İlahiyeyi tebliğ edenler ise peygamberlerdir. Haşir Risalesindeki suret ve hakikatlerde, risalet mes’elesi tayyedilmiştir. Zira bu mes’ele, “İkinci İşaret” te tafsilatıyla izah edilmiştir. Mesela; On Birinci Hakikat’te beyan edilen insaniyet bir eserdir. İnsaniyet arkasında hakkaniyet denilen bir fiil görünür. Hakkaniyet fiilinin arkasında ise “Hak” ismiyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti tebarüz eder. Hak ismi ise haşri iktiza eder. Zira bu dünyada insan, ihkak-ı hak cihetinde hakkına tam mazhar olamıyor. Öyleyse ihkak-ı hak için baki bir âlem olacak, insan orada hakkına kavuşacaktır, diye haşri isbat ediyor. Haşir meydanındaki ihkak-ı hak ise; ancak peygamberlerin ilahi vahye dayanarak ders verdikleri hukukullah ve hukuku’l-ibada göre olacaktır. Şu kısa ifadelerden sonra, şimdi mevzumuz olan bab-ı insaniyet arkasında görünen Hak ismi, haşri nasıl iktiza ettiğini izah edeceğiz:
İnsaniyet; lügat manası unutkanlık demektir. Müellif (r.a) bu kelimeyi şöyle tahlil etmektedir:
“نَاس aslında nisyandan alınmış bir ism-i fâildir, vasfiyet-i asliyesi mülâhazasıyla insanlara bir itaba işarettir. Yani: Ey İnsanlar! Ne için misak-ı ezelîyi unuttunuz... Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani: Sizin o misakı terketmeniz amden değil, belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir.”1
“İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır.”2
İnsana bu isim niçin verilmiştir? Çünkü nev-i insanın babası olan Hazret-i Adem (a.s.) şeytanın iğvasına kapılarak kendisinden alınan ahd-i Rabbaniyi unuttu.3 Cennette kendisine yasaklanan ağacın meyvesinden yedi ve ceza olarak Cennetten atıldı. Acaba o ağaç hangi ağac idi? Diye sorulsa; cevaben deriz ki; o ağaç dünyayı temsil ediyor. Cenab-ı Hak, imtihan eseri olarak dünyadaki bütün nimetlerin nümunesini Cennette bir ağaç şeklinde temessül ettirdi ve Hazret-i Adem’e o ağaca yanaşmamasını emretti. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 97.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Şu‘le, s. 238.
[3] Táhâ, 20:115.
ŞERH
muhasebe içindir. Muhasebe ise ancak tekalif-i İlahiyeye göre olur. Tekalif-i İlahiyeyi tebliğ edenler ise peygamberlerdir. Haşir Risalesindeki suret ve hakikatlerde, risalet mes’elesi tayyedilmiştir. Zira bu mes’ele, “İkinci İşaret” te tafsilatıyla izah edilmiştir. Mesela; On Birinci Hakikat’te beyan edilen insaniyet bir eserdir. İnsaniyet arkasında hakkaniyet denilen bir fiil görünür. Hakkaniyet fiilinin arkasında ise “Hak” ismiyle müsemma bir Zatın vücub-u vücud ve vahdeti tebarüz eder. Hak ismi ise haşri iktiza eder. Zira bu dünyada insan, ihkak-ı hak cihetinde hakkına tam mazhar olamıyor. Öyleyse ihkak-ı hak için baki bir âlem olacak, insan orada hakkına kavuşacaktır, diye haşri isbat ediyor. Haşir meydanındaki ihkak-ı hak ise; ancak peygamberlerin ilahi vahye dayanarak ders verdikleri hukukullah ve hukuku’l-ibada göre olacaktır. Şu kısa ifadelerden sonra, şimdi mevzumuz olan bab-ı insaniyet arkasında görünen Hak ismi, haşri nasıl iktiza ettiğini izah edeceğiz:
İnsaniyet; lügat manası unutkanlık demektir. Müellif (r.a) bu kelimeyi şöyle tahlil etmektedir:
“نَاس aslında nisyandan alınmış bir ism-i fâildir, vasfiyet-i asliyesi mülâhazasıyla insanlara bir itaba işarettir. Yani: Ey İnsanlar! Ne için misak-ı ezelîyi unuttunuz... Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani: Sizin o misakı terketmeniz amden değil, belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir.”1
“İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır.”2
İnsana bu isim niçin verilmiştir? Çünkü nev-i insanın babası olan Hazret-i Adem (a.s.) şeytanın iğvasına kapılarak kendisinden alınan ahd-i Rabbaniyi unuttu.3 Cennette kendisine yasaklanan ağacın meyvesinden yedi ve ceza olarak Cennetten atıldı. Acaba o ağaç hangi ağac idi? Diye sorulsa; cevaben deriz ki; o ağaç dünyayı temsil ediyor. Cenab-ı Hak, imtihan eseri olarak dünyadaki bütün nimetlerin nümunesini Cennette bir ağaç şeklinde temessül ettirdi ve Hazret-i Adem’e o ağaca yanaşmamasını emretti. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
[1] İşârâtü’l-İ‘câz, s. 97.
[2] Mesnevî-i Nûriyye, Şu‘le, s. 238.
[3] Táhâ, 20:115.
ŞERH
“Ağacın başına baktı gördü ki: Bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.
O ağaçtaki yemişler ise, dünyevî nimetlerdir ki; Cenab-ı Kerim-i Mutlak, onları âhiret nimetlerine bir liste, hem ihtar edici, hem müşabihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri davet eden nümuneler suretinde yapmış.”1
Hazret-i Adem, o ağactan yer yemez yediğini hazmedemedi. Yediği şey, ter olup dışarı çıkmadı. Bünyesinde Cennete layık olmayan bir koku başladı. İşte bu kokudan dolayı Cennetten dünyaya atıldı.
İnsan, nisyandan alındığı için verdiği ahdi unutuyor, günaha giriyor. İnsan, kalu belada ve semavi kitaplarda kendisinden alınan ahdi unutmasından dolayı bu isim kendisine verilmiştir. Ey insan! Kalu Bela’da verdiğin sözü unutmaman gerekirken dünyada bu ahdi unuttun. Dikkat et! Hak isminin tecellisine mazhar olduğunu unutma.
Bununla beraber, unutkanlığın pek çok hikmetleri ve nimet olduğu cihetleri de vardır. İnsan, Ellah’a karşı işlemiş olduğu günahları devamlı hatırlarsa çıldırır. Geçmişte işlemiş olduğu günahları muvakkaten unutması, insan için bir nimettir. Yine insan, geçmişte kendisine isabet eden bela ve musibetleri de unutur. Dolayısıyla unutmak, bu cihette de insan için rahmettir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Nisyan da bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakim olmuş âlâmı unutturur.”2
İnsanın lügat manası özetle budur. Mantık ehline göre ise insan; hayvan-ı natık, yani konuşan hayvandır.
İnsaniyet, “Hak” isminin tecellisinden gelmiştir. Hakikat noktasında ise insaniyetin tarifi şöyledir: İnsan, alemin misal-i müsağğarıdır. Bin bir ism-i İlahinin ayinesidir. Bahusus Hak isminin tecelligahıdır. Alem-i vücub ve alem-i imkanın tılsımını açacak anahtarların külçesidir. Bu kısa tariften sonra insanın Hak ismine nasıl ayine olduğunu tafsilen izah edeceğiz:
“Hak” kelimesinin lügat manası; sabit demektir. Hakkın zıddı; batıl
[1] Sözler, 8. Söz, s. 38.
[2] Sözler, Lemeât, s. 724.
ŞERH
“Ağacın başına baktı gördü ki: Bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.
O ağaçtaki yemişler ise, dünyevî nimetlerdir ki; Cenab-ı Kerim-i Mutlak, onları âhiret nimetlerine bir liste, hem ihtar edici, hem müşabihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri davet eden nümuneler suretinde yapmış.”1
Hazret-i Adem, o ağactan yer yemez yediğini hazmedemedi. Yediği şey, ter olup dışarı çıkmadı. Bünyesinde Cennete layık olmayan bir koku başladı. İşte bu kokudan dolayı Cennetten dünyaya atıldı.
İnsan, nisyandan alındığı için verdiği ahdi unutuyor, günaha giriyor. İnsan, kalu belada ve semavi kitaplarda kendisinden alınan ahdi unutmasından dolayı bu isim kendisine verilmiştir. Ey insan! Kalu Bela’da verdiğin sözü unutmaman gerekirken dünyada bu ahdi unuttun. Dikkat et! Hak isminin tecellisine mazhar olduğunu unutma.
Bununla beraber, unutkanlığın pek çok hikmetleri ve nimet olduğu cihetleri de vardır. İnsan, Ellah’a karşı işlemiş olduğu günahları devamlı hatırlarsa çıldırır. Geçmişte işlemiş olduğu günahları muvakkaten unutması, insan için bir nimettir. Yine insan, geçmişte kendisine isabet eden bela ve musibetleri de unutur. Dolayısıyla unutmak, bu cihette de insan için rahmettir. Müellif (r.a) şöyle buyuruyor:
“Nisyan da bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakim olmuş âlâmı unutturur.”2
İnsanın lügat manası özetle budur. Mantık ehline göre ise insan; hayvan-ı natık, yani konuşan hayvandır.
İnsaniyet, “Hak” isminin tecellisinden gelmiştir. Hakikat noktasında ise insaniyetin tarifi şöyledir: İnsan, alemin misal-i müsağğarıdır. Bin bir ism-i İlahinin ayinesidir. Bahusus Hak isminin tecelligahıdır. Alem-i vücub ve alem-i imkanın tılsımını açacak anahtarların külçesidir. Bu kısa tariften sonra insanın Hak ismine nasıl ayine olduğunu tafsilen izah edeceğiz:
“Hak” kelimesinin lügat manası; sabit demektir. Hakkın zıddı; batıl
[1] Sözler, 8. Söz, s. 38.
[2] Sözler, Lemeât, s. 724.
ŞERH
Cehennemi yarattı, Cennet ve Cehennemden de gölge düşürerek bu kâinatı yarattı. Cenab-ı Hak, âlemi o nurdan halketmek suretiyle yavaş yavaş kemaline erdirerek bu hale getirdi.
Bu âlemin Nur-u Muhammedi’den nasıl tekamül edip bu hale geldiğini anlamak istersen gelecek izahata dikkat et! Cenab-ı Vacibu’l-Vücud, o nura tecelli edince, o nur mayi halini aldı. O mayiin bir kısmı izn-i İlahi ile buharlaştı. Ondan yedi kat sema yaratıldı. Bir kısmı da katılaşarak taş oldu. Ondan da küre-i arz yaratıldı. Taş da zamanla yıpranarak toprak oldu. Toprak da rububiyet-i İlahiye ile meadin, nebatat ve hayvanata medar oldu. Nur-u Muhammedi tekâmül ederek evvela semavat tesviye ve tanzim edildi. Ardından küre-i arz, nev’-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete getirildi. Bütün bunlar, daha halife-i ruy-i zemin olan insan yaratılmadan evvel ihzar edildi. Cenab-ı Hak, en sonunda halife-i ruy-i zemin olan insanı yeryüzüne gönderdi. Ta ki kemalatını ona göstersin ve rububiyetine dellallık ettirip saltanat-ı rububiyetini onunla ilan ettirsin ve o rububiyete karşılık ubudiyet-i külliye ile mukabele ettirsin.
Müellif (r.a) hilkat-ı arzın aslını şöyle tarif eder:
“Tesbihat-ı Nebeviyeden olan سُبْحَانَ مَنْ بَسَطَ الْاَرْضَ عَلٰي مَاءٍ جَمَدْ kat’î delalet ediyor ki: Asl-ı hilkat-ı arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlahî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlahî ile toprak olur. Tesbihteki Arz lafzı, toprak demektir. Demek o su, çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder.”1
Halık-ı Zü’l-Celal, yeri, göğü, arşı ve sair mevcudatı yarattı. Rububiyet sıfatının tecellisiyle onları tekamül kanununa tabi tutup yavaş yavaş kemale erdirdi. Nasıl ki; devletin kurulmasından sonra, padişah emir ve idareye başlar. Cenab-ı Hak da
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
“(Rahman, arş üzerine istiva buyurdu.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti.”2 ayetinin ifadesiyle;
[1] Sözler, 20. Söz, 1. Makám, 3. Nükte, s. 251.
[2] Táhâ, 20:5.
ŞERH
Cehennemi yarattı, Cennet ve Cehennemden de gölge düşürerek bu kâinatı yarattı. Cenab-ı Hak, âlemi o nurdan halketmek suretiyle yavaş yavaş kemaline erdirerek bu hale getirdi.
Bu âlemin Nur-u Muhammedi’den nasıl tekamül edip bu hale geldiğini anlamak istersen gelecek izahata dikkat et! Cenab-ı Vacibu’l-Vücud, o nura tecelli edince, o nur mayi halini aldı. O mayiin bir kısmı izn-i İlahi ile buharlaştı. Ondan yedi kat sema yaratıldı. Bir kısmı da katılaşarak taş oldu. Ondan da küre-i arz yaratıldı. Taş da zamanla yıpranarak toprak oldu. Toprak da rububiyet-i İlahiye ile meadin, nebatat ve hayvanata medar oldu. Nur-u Muhammedi tekâmül ederek evvela semavat tesviye ve tanzim edildi. Ardından küre-i arz, nev’-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete getirildi. Bütün bunlar, daha halife-i ruy-i zemin olan insan yaratılmadan evvel ihzar edildi. Cenab-ı Hak, en sonunda halife-i ruy-i zemin olan insanı yeryüzüne gönderdi. Ta ki kemalatını ona göstersin ve rububiyetine dellallık ettirip saltanat-ı rububiyetini onunla ilan ettirsin ve o rububiyete karşılık ubudiyet-i külliye ile mukabele ettirsin.
Müellif (r.a) hilkat-ı arzın aslını şöyle tarif eder:
“Tesbihat-ı Nebeviyeden olan سُبْحَانَ مَنْ بَسَطَ الْاَرْضَ عَلٰي مَاءٍ جَمَدْ kat’î delalet ediyor ki: Asl-ı hilkat-ı arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlahî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlahî ile toprak olur. Tesbihteki Arz lafzı, toprak demektir. Demek o su, çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder.”1
Halık-ı Zü’l-Celal, yeri, göğü, arşı ve sair mevcudatı yarattı. Rububiyet sıfatının tecellisiyle onları tekamül kanununa tabi tutup yavaş yavaş kemale erdirdi. Nasıl ki; devletin kurulmasından sonra, padişah emir ve idareye başlar. Cenab-ı Hak da
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
“(Rahman, arş üzerine istiva buyurdu.) Yani O’nun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. O’nun hüküm ve irâdesi, bütün kâinatın üstündeki galibiyeti tecelli etti.”2 ayetinin ifadesiyle;
[1] Sözler, 20. Söz, 1. Makám, 3. Nükte, s. 251.
[2] Táhâ, 20:5.
ŞERH
Zat-ı Akdes-i İlahiye, Kayyum olduğu için, o Kayyum isminin bir ayinesi veyahut bin bir ism-i İlahinin tecelliyatının ana merkezi olan insan, yeryüzünde maddeten küçük bir mahluk iken, Nur-u Muhammedi (a.s.m) itibariyle şecere-i hilkatin hem çekirdeği, hem de meyvesi (şu âlemin neticesi) olmuştur. Nur-u Muhammedi (a.s.m) itibariyle insan, âlemin bir nevi kuvve-i cazibesini teşkil eden bir nokta-i mihrakiye hükmüne geçiyor. İnsan, bin bir ism-i ilahinin tecellisinin nokta-i merkeziyesi olduğu için, bütün âlem ona hizmet eder ve onun için çalışır denilebilir. Her şeyi insan için yaratan Rabbu’l-Âlemin, elbette insanı da bir gaye için yaratmıştır. O gaye de iman ve ibadettir. İnsanın yaradılışının gayesini Kur’an şöyle beyan buyurur:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım. Onların vazifeleri, Halık-ı kâinatın varlığını ve birliğini tasdik etmek, O Mabud-u Bilhakka kullukta bulunmaktır.”1
Müellif (r.a) bu ayet-i kerimenin tefsiri sadedinde şöyle buyurmaktadır:
“Bu âyet-i uzmanın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.
Evet fıtraten daimî bir hayat ve ebedî yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihayetsiz elemleri bulunan bîçare insana, elbette o hayat-ı ebediyenin üss-ül esası ve anahtarı olan iman-ı billah ve marifetullah ve vesilelerinden başka olan şeyler ve kemalâtlar, o insana nisbeten aşağıdır. Belki, çoğunun kıymetleri yoktur.”2
Müellif (r.a) sırr-ı kayyumiyetle insanın şu kâinata bir direk olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Kâinata tecelli eden kayyumiyetin cilvesi, vâhidiyet ve celal noktasında olduğu gibi, kâinatın merkezi ve medarı ve zîşuur meyvesi olan insanda dahi, kayyumiyetin cilvesi ehadiyet ve cemal noktasında tezahürü var. Yani nasılki kâinat sırr-ı kayyumiyetle kaimdir.. öyle de İsm-i Kayyum’un mazhar-ı ekmeli olan insan
[1] Zâriyât, 51:56.
[2] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, Mukaddime, s. 100.
ŞERH
Zat-ı Akdes-i İlahiye, Kayyum olduğu için, o Kayyum isminin bir ayinesi veyahut bin bir ism-i İlahinin tecelliyatının ana merkezi olan insan, yeryüzünde maddeten küçük bir mahluk iken, Nur-u Muhammedi (a.s.m) itibariyle şecere-i hilkatin hem çekirdeği, hem de meyvesi (şu âlemin neticesi) olmuştur. Nur-u Muhammedi (a.s.m) itibariyle insan, âlemin bir nevi kuvve-i cazibesini teşkil eden bir nokta-i mihrakiye hükmüne geçiyor. İnsan, bin bir ism-i ilahinin tecellisinin nokta-i merkeziyesi olduğu için, bütün âlem ona hizmet eder ve onun için çalışır denilebilir. Her şeyi insan için yaratan Rabbu’l-Âlemin, elbette insanı da bir gaye için yaratmıştır. O gaye de iman ve ibadettir. İnsanın yaradılışının gayesini Kur’an şöyle beyan buyurur:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım. Onların vazifeleri, Halık-ı kâinatın varlığını ve birliğini tasdik etmek, O Mabud-u Bilhakka kullukta bulunmaktır.”1
Müellif (r.a) bu ayet-i kerimenin tefsiri sadedinde şöyle buyurmaktadır:
“Bu âyet-i uzmanın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.
Evet fıtraten daimî bir hayat ve ebedî yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihayetsiz elemleri bulunan bîçare insana, elbette o hayat-ı ebediyenin üss-ül esası ve anahtarı olan iman-ı billah ve marifetullah ve vesilelerinden başka olan şeyler ve kemalâtlar, o insana nisbeten aşağıdır. Belki, çoğunun kıymetleri yoktur.”2
Müellif (r.a) sırr-ı kayyumiyetle insanın şu kâinata bir direk olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Kâinata tecelli eden kayyumiyetin cilvesi, vâhidiyet ve celal noktasında olduğu gibi, kâinatın merkezi ve medarı ve zîşuur meyvesi olan insanda dahi, kayyumiyetin cilvesi ehadiyet ve cemal noktasında tezahürü var. Yani nasılki kâinat sırr-ı kayyumiyetle kaimdir.. öyle de İsm-i Kayyum’un mazhar-ı ekmeli olan insan
[1] Zâriyât, 51:56.
[2] Şuá‘lar, 7. Şuá‘, Mukaddime, s. 100.
ŞERH
merkeziyede bırakılan insan meyvesi için hizmette bulunur. Buna karşılık insan, şu kitab-ı kebir-i kâinatı okumakla mükellef kılınmıştır. İnsan, muhatab-ı İlahidir. Ellahu Teala, insanı, şu kâinat kitabının manası olan esma-i İlahiyeyi okuyup anlasın diye yaratmıştır.
Cenab-ı Hak, bir hadis-i kudside şöyle buyurmuştur:
كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى
“Mahlukatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.”
Mahlukat içinde bu ayinedarlık vazifesini en mükemmel bir surette ifa eden insandır. Öyleyse bu âlemin şu gidişatına bakan her mü’min, bu âlemin sahibi olan Zat-ı Akdes-i İlahiyi ef’al, esma ve sıfatıyla tanımakla mükelleftir. Şu kâinat nedir? Nereden gelmiş? Nereye gidiyor? Şu tılsımı çözmek vazifesi de insana aittir. Bu vazifeyi en mükemmel manada başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olarak yüz yirmi dört bin enbiya ve o enbiyaya ittiba etmekle hak ve hakikate vasıl olan hadsiz evliya ve ulema yapmış ve her biri birer kelime-i kudret olan mevcudat-ı âlemin manalarını anlamış ve öylece yaşamışlardır.
Hem Cenab-ı Hak ve Mabud-u Bilhak, insanı “hitabat-ı Sübhaniyesine en mütefekkir bir muhatab” olarak yaratmıştır. İnsan, kudret ve irade sıfatından gelen kâinat kitabının muhatabı olduğu gibi; vahiyler ve ilhamlar vasıtasıyla da Ellah’ın muhatabıdır. Cenab-ı Hak, kelam sıfatıyla bizzat insanla konuşmuştur. İnsanların başı da Resul-i Ekrem (a.s.m) ve diğer peygamberlerdir (aleyhimüsselam.) Mütekellim-i Ezeli, yüz yirmi dört bin peygambere suhuflar ve semavi kitablar vasıtasıyla hitab ettiği gibi; yüz yirmi dört milyon evliya ile ilhamatla konuşmuş, evliya sayısından daha çok ulema ile de aklî tasfiye ile manen ilhamat-ı gaybiyeyi onların kalplerine ilka etmiş ve o ilhamatla onlarla konuşmak suretiyle onları kendine muhatap eylemiştir.
Demek insan, iki cihetle muhatab-ı İlahidir:
Birincisi: Cenab-ı Hak, şu kitab-ı kebir-i kâinatı yazmış ki; insan onu okusun. Cenab-ı Hak, bu maksad için kelam sıfatıyla, kâinat kitabını tercüme ederek peygamberler vasıtasıyla kainat kitabının manasını nev-i beşere ders vermiştir.
İkincisi: Vahiyler ve ilhamlar vasıtasıyla insanı kendisine muhatab kabul etmiş, bir takım emir ve yasaklarla onu mükellef kılmıştır. Semavi kitablar vasıtasıyla
ŞERH
merkeziyede bırakılan insan meyvesi için hizmette bulunur. Buna karşılık insan, şu kitab-ı kebir-i kâinatı okumakla mükellef kılınmıştır. İnsan, muhatab-ı İlahidir. Ellahu Teala, insanı, şu kâinat kitabının manası olan esma-i İlahiyeyi okuyup anlasın diye yaratmıştır.
Cenab-ı Hak, bir hadis-i kudside şöyle buyurmuştur:
كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى
“Mahlukatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.”
Mahlukat içinde bu ayinedarlık vazifesini en mükemmel bir surette ifa eden insandır. Öyleyse bu âlemin şu gidişatına bakan her mü’min, bu âlemin sahibi olan Zat-ı Akdes-i İlahiyi ef’al, esma ve sıfatıyla tanımakla mükelleftir. Şu kâinat nedir? Nereden gelmiş? Nereye gidiyor? Şu tılsımı çözmek vazifesi de insana aittir. Bu vazifeyi en mükemmel manada başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olarak yüz yirmi dört bin enbiya ve o enbiyaya ittiba etmekle hak ve hakikate vasıl olan hadsiz evliya ve ulema yapmış ve her biri birer kelime-i kudret olan mevcudat-ı âlemin manalarını anlamış ve öylece yaşamışlardır.
Hem Cenab-ı Hak ve Mabud-u Bilhak, insanı “hitabat-ı Sübhaniyesine en mütefekkir bir muhatab” olarak yaratmıştır. İnsan, kudret ve irade sıfatından gelen kâinat kitabının muhatabı olduğu gibi; vahiyler ve ilhamlar vasıtasıyla da Ellah’ın muhatabıdır. Cenab-ı Hak, kelam sıfatıyla bizzat insanla konuşmuştur. İnsanların başı da Resul-i Ekrem (a.s.m) ve diğer peygamberlerdir (aleyhimüsselam.) Mütekellim-i Ezeli, yüz yirmi dört bin peygambere suhuflar ve semavi kitablar vasıtasıyla hitab ettiği gibi; yüz yirmi dört milyon evliya ile ilhamatla konuşmuş, evliya sayısından daha çok ulema ile de aklî tasfiye ile manen ilhamat-ı gaybiyeyi onların kalplerine ilka etmiş ve o ilhamatla onlarla konuşmak suretiyle onları kendine muhatap eylemiştir.
Demek insan, iki cihetle muhatab-ı İlahidir:
Birincisi: Cenab-ı Hak, şu kitab-ı kebir-i kâinatı yazmış ki; insan onu okusun. Cenab-ı Hak, bu maksad için kelam sıfatıyla, kâinat kitabını tercüme ederek peygamberler vasıtasıyla kainat kitabının manasını nev-i beşere ders vermiştir.
İkincisi: Vahiyler ve ilhamlar vasıtasıyla insanı kendisine muhatab kabul etmiş, bir takım emir ve yasaklarla onu mükellef kılmıştır. Semavi kitablar vasıtasıyla
şerh
insanın kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyesine bir hudud tayin etmiş, bu üç kuvvenin hadd-i vasatı olan iffet, şecaat ve hikmet dairesinde bir hayat geçirmelerini insanlara emreylemiştir ki; Kur’an lisanında buna “sırat-ı müstakim” denilir.
Demek insan, tekvinen ve teklifen Rububiyet-i İlahiyenin merkezi noktasını teşkil etmektedir. Bu hakikatı gelecek esaslar isbat etmektedir:
1) Bütün âlem, insanın içinde dercedilmiştir.
2) Mevcudat-ı âlem ona hizmetçidir.
3) İnsan, şu kitab-ı kebir-i kâinatı okumakla mükellef kılınmıştır.
4) İnsan, kelam-ı İlahiyi anlamakla mükelleftir ve muhatab-ı İlâhidir.
Hem Cenab-ı Hak ve Mabud-u Bilhak, insanı “mazhariyet-i esmasına en câmi’ bir âyine” mahiyetinde yaratmıştır. İnsan, bin bir ism-i İlâhinin tecelliyatının merkezidir.
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
“O Zat-ı Akdes (iki denizi) birbirine bitişik olan tatlı ve acı iki büyük denizi (salıvermiştir.) Onlar cereyan eder giderler (birbirine kavuşurlar.)”
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَايَبْغِيَانِ
“Fakat o iki denizin (aralarında bir engel vardır.) Bir haciz, bir mâni bulunmaktadır, (birbirine tecâvüz etmezler.) Her biri kendi yolunu tâkib eder, gideceği yere muntazaman akar gider. Bu ne büyük bir ilâhî kudret eseridir ve bunların böyle yaradılışında ne kadar fâideler vardır.” 1
Ayetinin işaretiyle insan, iki denizin mecmaıdır:
Biri: İmkân denizidir ki; bütün âlem maddeten nümune itibariyle insanda toplanmıştır ve ona hizmetçidir.
Diğeri: Vücub denizidir ki; insan, âlemde tecelli eden bin bir ism-i İlahinin tecelligahıdır, bin bir ism-i ilahi o tecelligahta toplanmıştır.
Molla Cüzeyri, cezbe haletinde kendisine hitaben şöyle demiş:
نَه دِى كَسْ مِنْ ِبمِثْلِ تَه دَرَانىِ دُرْ ژِ َبحْرَيْنِ
[1] Rahmân, 55:19-20.
şerh
insanın kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyesine bir hudud tayin etmiş, bu üç kuvvenin hadd-i vasatı olan iffet, şecaat ve hikmet dairesinde bir hayat geçirmelerini insanlara emreylemiştir ki; Kur’an lisanında buna “sırat-ı müstakim” denilir.
Demek insan, tekvinen ve teklifen Rububiyet-i İlahiyenin merkezi noktasını teşkil etmektedir. Bu hakikatı gelecek esaslar isbat etmektedir:
1) Bütün âlem, insanın içinde dercedilmiştir.
2) Mevcudat-ı âlem ona hizmetçidir.
3) İnsan, şu kitab-ı kebir-i kâinatı okumakla mükellef kılınmıştır.
4) İnsan, kelam-ı İlahiyi anlamakla mükelleftir ve muhatab-ı İlâhidir.
Hem Cenab-ı Hak ve Mabud-u Bilhak, insanı “mazhariyet-i esmasına en câmi’ bir âyine” mahiyetinde yaratmıştır. İnsan, bin bir ism-i İlâhinin tecelliyatının merkezidir.
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
“O Zat-ı Akdes (iki denizi) birbirine bitişik olan tatlı ve acı iki büyük denizi (salıvermiştir.) Onlar cereyan eder giderler (birbirine kavuşurlar.)”
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَايَبْغِيَانِ
“Fakat o iki denizin (aralarında bir engel vardır.) Bir haciz, bir mâni bulunmaktadır, (birbirine tecâvüz etmezler.) Her biri kendi yolunu tâkib eder, gideceği yere muntazaman akar gider. Bu ne büyük bir ilâhî kudret eseridir ve bunların böyle yaradılışında ne kadar fâideler vardır.” 1
Ayetinin işaretiyle insan, iki denizin mecmaıdır:
Biri: İmkân denizidir ki; bütün âlem maddeten nümune itibariyle insanda toplanmıştır ve ona hizmetçidir.
Diğeri: Vücub denizidir ki; insan, âlemde tecelli eden bin bir ism-i İlahinin tecelligahıdır, bin bir ism-i ilahi o tecelligahta toplanmıştır.
Molla Cüzeyri, cezbe haletinde kendisine hitaben şöyle demiş:
نَه دِى كَسْ مِنْ ِبمِثْلِ تَه دَرَانىِ دُرْ ژِ َبحْرَيْنِ
[1] Rahmân, 55:19-20.
ŞERH
“Kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde, esma-i hüsnadan bir ismin ünvanı tecelli eder. O isim o dairede hâkimdir. Başka isimler orada ona tabidirler, belki onun zımnında bulunurlar….
Eğer o yüksek hakikatları yakından temaşa etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Celil, Ya Celil, Ya Aziz, Ya Cebbar” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm, Ya Rahîm” diyecekler. Semayı dinle. Nasıl “Ya Celil-i Zülcemal” diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl “Ya Cemil-i Zü’l-Celal” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Ya Rahman, Ya Rezzak” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl “Ya Hannan, Ya Rahman, Ya Rahîm, Ya Kerim, Ya Latif, Ya Atûf, Ya Musavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin, Ya Müzeyyin” gibi çok esmayı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün esma-i hüsnayı okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin.”1
“İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.”2
“Şimdi hayatının sırr-ı hakikatı şudur ki: Tecelli-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani bütün âleme tecelli eden esmanın nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât-ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.”3
Hem Cenab-ı Hak ve Ma’bud-u Bilhak, insanı “hazain-i rahmetinin müştemilatını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve aletlere malik bir müdakkik” mahiyetinde yaratmıştır. İnsana âlemde tecelli eden bin bir ism-i ilahi ile bütün âlemi ayine-i ruhunda görüp anlayacak maddi ve manevi anahtarlar vermiştir. Meselâ; akıl denilen defterde havass-ı hamse-i zahir ve havass-ı hamse-i batın denilen on cihaz mevcuttur. Kalb denilen cüzdanda ise on letaif vardır. İnsan, bu cihazlarla şu âlemin kendisinde nasıl toplandığını ve bin bir ism-i İlahiye nasıl bir ayine olduğunu ve böylece nasıl Ellah’ın muhatabı olduğunu anlar ve muammay-ı alemi çözer. Şimdi bu mes’eleyi biraz daha açıklayalım:
Havass-ı hamse-i zahire (zahiri beş duyu) ve havass-ı hamse-i batına (batıni
[1] Sözler, 24. Söz, 1. Dal, s. 334.
[2] Sözler, 33. Söz, 31. Pencere, s. 686.
[3] Sözler, 11. Söz, s. 129.
ŞERH
“Kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde, esma-i hüsnadan bir ismin ünvanı tecelli eder. O isim o dairede hâkimdir. Başka isimler orada ona tabidirler, belki onun zımnında bulunurlar….
Eğer o yüksek hakikatları yakından temaşa etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Celil, Ya Celil, Ya Aziz, Ya Cebbar” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm, Ya Rahîm” diyecekler. Semayı dinle. Nasıl “Ya Celil-i Zülcemal” diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl “Ya Cemil-i Zü’l-Celal” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Ya Rahman, Ya Rezzak” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl “Ya Hannan, Ya Rahman, Ya Rahîm, Ya Kerim, Ya Latif, Ya Atûf, Ya Musavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin, Ya Müzeyyin” gibi çok esmayı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün esma-i hüsnayı okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin.”1
“İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.”2
“Şimdi hayatının sırr-ı hakikatı şudur ki: Tecelli-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani bütün âleme tecelli eden esmanın nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât-ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.”3
Hem Cenab-ı Hak ve Ma’bud-u Bilhak, insanı “hazain-i rahmetinin müştemilatını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve aletlere malik bir müdakkik” mahiyetinde yaratmıştır. İnsana âlemde tecelli eden bin bir ism-i ilahi ile bütün âlemi ayine-i ruhunda görüp anlayacak maddi ve manevi anahtarlar vermiştir. Meselâ; akıl denilen defterde havass-ı hamse-i zahir ve havass-ı hamse-i batın denilen on cihaz mevcuttur. Kalb denilen cüzdanda ise on letaif vardır. İnsan, bu cihazlarla şu âlemin kendisinde nasıl toplandığını ve bin bir ism-i İlahiye nasıl bir ayine olduğunu ve böylece nasıl Ellah’ın muhatabı olduğunu anlar ve muammay-ı alemi çözer. Şimdi bu mes’eleyi biraz daha açıklayalım:
Havass-ı hamse-i zahire (zahiri beş duyu) ve havass-ı hamse-i batına (batıni
[1] Sözler, 24. Söz, 1. Dal, s. 334.
[2] Sözler, 33. Söz, 31. Pencere, s. 686.
[3] Sözler, 11. Söz, s. 129.
ŞERH
âlemin enva’ıyla, eczasıyla pek çok alâkaları vardır. Esma-i hüsnanın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakikî ile itminan edebilir.
Ve keza o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve Vâhid-i Ehad’den başka merkezinde bir şeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekadan maada bir şeye razı olmuyor.
İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında İslamiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nuranî, misalî âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nuranî olarak yeşillenir ki; onun cismanî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılab edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.
Ve keza o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinat onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal -meselâ- en zaîf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıdlı olan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacer-ül Esved’in altına koydurur. Ve şehadetlerini Hacer-ül Esved’e muhafaza için tevdi ettirir.
Madem benî-Âdem kâinatın semeresidir. Nasılki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh haşir meydanı da bir harmandır. Kâinatın başak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.”1
Sözler adlı eserde ise şöyle buyruluyor:
“Evet insan bir çekirdeğe benzer. Nasılki o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli proğram verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidad lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemal bulsun. Eğer o çekirdek, sû’-i mizacından dolayı ona verilen cihazat-ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda faidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o manevî cihazatını
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 117.
ŞERH
âlemin enva’ıyla, eczasıyla pek çok alâkaları vardır. Esma-i hüsnanın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakikî ile itminan edebilir.
Ve keza o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve Vâhid-i Ehad’den başka merkezinde bir şeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekadan maada bir şeye razı olmuyor.
İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında İslamiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nuranî, misalî âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nuranî olarak yeşillenir ki; onun cismanî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılab edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.
Ve keza o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinat onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal -meselâ- en zaîf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıdlı olan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacer-ül Esved’in altına koydurur. Ve şehadetlerini Hacer-ül Esved’e muhafaza için tevdi ettirir.
Madem benî-Âdem kâinatın semeresidir. Nasılki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh haşir meydanı da bir harmandır. Kâinatın başak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.”1
Sözler adlı eserde ise şöyle buyruluyor:
“Evet insan bir çekirdeğe benzer. Nasılki o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli proğram verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidad lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemal bulsun. Eğer o çekirdek, sû’-i mizacından dolayı ona verilen cihazat-ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda faidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o manevî cihazatını
[1] Mesnevî-i Nûriyye, Habbe, s. 117.
ŞERH
o cihazatın çok daha düşük bir kabiliyette yaratılmış olduğu tebaruz eder. Zira bir kısım hayvanlar, dünyaya geldiğinde şerait-i hayatiyesini yirmi dakikada öğrenirken, insan yirmi senede zor öğreniyor. Dokuz ay ana rahminde kalır. İki senede ancak ayağa kalkar. Yedi yaşında hadd-i temyize, on beş yaşında ise hadd-i büluğa erer. Yirmi yaşında ancak kârını ve zararını derkeder. İşte dünya maişetini tedarik etme cihetinde ve hayattan lezzet alma noktasında hayvandan daha aşağı bir derecede bulunan bir insanın, bu dünya için yaratılmamış olduğu insan ile hayvan arasındaki yaratılış farkından anlaşılır. Demek Hak ismine mazhar olan insan, kendini ve âlemi okuyup, ebedi bir âlemin sultanı olmak için bu dünyaya gönderilmiştir.
Müellif (r.a), insanın şu fani dünya için değil, ebedi bir âlem için yaratılmış olduğunu şöyle izah etmektedir:
“Evet insana verilen bütün cihazat-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünki insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihazat ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünki her gördüğü lezzetinde, bir elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevali, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.
Demek ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr etse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsil ile bu hakikatı beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altun verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine, bin altun verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr on altun ile a’lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altun vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli
ŞERH
o cihazatın çok daha düşük bir kabiliyette yaratılmış olduğu tebaruz eder. Zira bir kısım hayvanlar, dünyaya geldiğinde şerait-i hayatiyesini yirmi dakikada öğrenirken, insan yirmi senede zor öğreniyor. Dokuz ay ana rahminde kalır. İki senede ancak ayağa kalkar. Yedi yaşında hadd-i temyize, on beş yaşında ise hadd-i büluğa erer. Yirmi yaşında ancak kârını ve zararını derkeder. İşte dünya maişetini tedarik etme cihetinde ve hayattan lezzet alma noktasında hayvandan daha aşağı bir derecede bulunan bir insanın, bu dünya için yaratılmamış olduğu insan ile hayvan arasındaki yaratılış farkından anlaşılır. Demek Hak ismine mazhar olan insan, kendini ve âlemi okuyup, ebedi bir âlemin sultanı olmak için bu dünyaya gönderilmiştir.
Müellif (r.a), insanın şu fani dünya için değil, ebedi bir âlem için yaratılmış olduğunu şöyle izah etmektedir:
“Evet insana verilen bütün cihazat-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünki insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihazat ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünki her gördüğü lezzetinde, bir elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevali, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.
Demek ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr etse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsil ile bu hakikatı beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altun verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine, bin altun verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr on altun ile a’lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altun vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli
ŞERH
olması ve hilkatlerinde de, medar-ı dikkat ve nimet çok şeyler bulunmasıdır. Çünki hayat-ı içtimaiye ve ticariye ve tenviriye ve gıda-yı insaniye için zeytin en büyük bir esas teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihazatını saklayıp dercetmek gibi, bir hârika mu’cize-i kudreti gösterdiği gibi; taamında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha sair menafi’indeki nimet-i İlahiyeyi kasem ile hatıra getiriyor. Buna mukabil, insanı iman ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i safilîne düşürmemek için bir ders veriyor.” 1
وَطُورِ س۪ين۪ينَ Cenab-ı Hak daha sonra Tur-i Sina’ya yemin ediyor. Çünkü üzerinde Tevrat nazil olmuştur.
وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِ Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu Mekke’ye ve bin bir ism-i ilahinin ayinesi olan Ka’be’ye yemin ediyor.
Cenab-ı Hak incir, zeytin, Tur-i Sina ve Beled-i Emin ile kasem ettikten sonra;
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
ayetiyle nazarları insana çeviriyor. Çünkü insan, ahsen-i takvimde yaratılmıştır. İncir ile zeytin tekvini olarak hüsn-ü takvimdir. Tur-i Sina ile Mekke ise, teklifi olarak hüsn-ü takvimdir. İnsan ise, hem tekvini olarak bütün âlemin hulasası; hem de teklifi olarak bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyenin ayinesi ve âlem-i imkan ve âlem-i vücubu açacak anahtarlar külçesi olduğundan ahsen-i takvimdir.
Ayet-i kerimede geçen تَقْويمٍ kelimesi, tesbit yeri demektir. Mezkûr ifadelerimizde geçen “hüsn-ü takvim” güzel tesbit yeri; “ahsen-i takvim” ise, en güzel tesbit yeri demektir. İncir ile zeytin, Tur-i Sina ile Mekke, hem âlemin hulasası, hem de bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyenin ayinesi olmakla hüsn-ü takvimde yaratılmışlardır. En mükemmel ayine olan insan ise, hem âlemin hulasası, hem bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyenin tecelligahı, hem de âlem-i imkan ve âlem-i vücubu açacak anahtarlar külçesi olması hasebiyle ahsen-i takvimde yaratılmıştır. لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ayet-i kerimesi, bu hakikati ifade etmektedir.
[1] Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, 2. Nükte, s. 390.
ŞERH
olması ve hilkatlerinde de, medar-ı dikkat ve nimet çok şeyler bulunmasıdır. Çünki hayat-ı içtimaiye ve ticariye ve tenviriye ve gıda-yı insaniye için zeytin en büyük bir esas teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihazatını saklayıp dercetmek gibi, bir hârika mu’cize-i kudreti gösterdiği gibi; taamında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha sair menafi’indeki nimet-i İlahiyeyi kasem ile hatıra getiriyor. Buna mukabil, insanı iman ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i safilîne düşürmemek için bir ders veriyor.” 1
وَطُورِ س۪ين۪ينَ Cenab-ı Hak daha sonra Tur-i Sina’ya yemin ediyor. Çünkü üzerinde Tevrat nazil olmuştur.
وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِ Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu Mekke’ye ve bin bir ism-i ilahinin ayinesi olan Ka’be’ye yemin ediyor.
Cenab-ı Hak incir, zeytin, Tur-i Sina ve Beled-i Emin ile kasem ettikten sonra;
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
ayetiyle nazarları insana çeviriyor. Çünkü insan, ahsen-i takvimde yaratılmıştır. İncir ile zeytin tekvini olarak hüsn-ü takvimdir. Tur-i Sina ile Mekke ise, teklifi olarak hüsn-ü takvimdir. İnsan ise, hem tekvini olarak bütün âlemin hulasası; hem de teklifi olarak bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyenin ayinesi ve âlem-i imkan ve âlem-i vücubu açacak anahtarlar külçesi olduğundan ahsen-i takvimdir.
Ayet-i kerimede geçen تَقْويمٍ kelimesi, tesbit yeri demektir. Mezkûr ifadelerimizde geçen “hüsn-ü takvim” güzel tesbit yeri; “ahsen-i takvim” ise, en güzel tesbit yeri demektir. İncir ile zeytin, Tur-i Sina ile Mekke, hem âlemin hulasası, hem de bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyenin ayinesi olmakla hüsn-ü takvimde yaratılmışlardır. En mükemmel ayine olan insan ise, hem âlemin hulasası, hem bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyenin tecelligahı, hem de âlem-i imkan ve âlem-i vücubu açacak anahtarlar külçesi olması hasebiyle ahsen-i takvimde yaratılmıştır. لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ayet-i kerimesi, bu hakikati ifade etmektedir.
[1] Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, 2. Nükte, s. 390.
METİN
Hem hiç kabil midir ki: Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani küçücük cüz’î ölçüleriyle, san’atçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip; hem yerde en nazik, nazenin, nazdar, âciz, zaîf yaratıp; halbuki bütün yerin nebatî ve hayvanî olan mahlukatına bir nevi tanzimat memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihat ve ibadetlerine müdahale ettirip, kâinattaki icraat-ı İlahiyeye küçücük mikyasta bir temsil gösterip, rububiyet-i Sübhaniyeyi fiilen ve kalen kâinatta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip hilafet rütbesini verdiği halde; ona bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyeyi vermesin?
ŞERH
olsa onu) o putlar, kendilerinden o kapılan şeyi (ondan) o kapan sinekten (geri alamazlar.) O putların bu kadar basit bir şeye de kudretleri yoktur. İşte (isteyen de, istenilen de zayıf olmuştur.) Yani: O putlara ibadet edenler de o kendilerine ibadet olunan putlar da haddizatında birer zayıf mahlûktan başka bir şey değildir veyahut o sinekler de zayıf, o putlar da âciz şeylerdir. Artık öyle şeyler nasıl mâbud, ibadete lâyık olabilirler? Hiç bu kadar açık bir şeyi o müşrikler düşünemiyorlar mı?”1
Ayetin ifadesiyle insan, cirmi sinekten büyük olduğu halde küçük bir sineğe mağlup olur. Demek insan dünya için yaratılmamıştır. Bu yüksek cihazata malik olan insan, elbette ibadet için yaratılmıştır. Ebedi bir âlemde, ebedi saraylarda ebedi yaşamak için halkedilmiş ve Cennetten buraya imtihan için muvakkaten gönderilmiştir. Öyleyse bu dünyanın dünya cihetine arkanı dön, ehemmiyet verme, gideceğin baki âleme yüzünü çevir.
(Hem hiç kabil midir ki: Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani küçücük cüz’î ölçüleriyle, san’atçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip; hem yerde en nazik, nazenin, nazdar, âciz, zaîf yaratıp; halbuki bütün yerin nebatî ve hayvanî olan mahlukatına bir nevi tanzimat memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihat ve ibadetlerine müdahale ettirip, kâinattaki icraat-ı İlahiyeye küçücük mikyasta bir temsil gösterip, rububiyet-i Sübhaniyeyi fiilen ve kalen kâinatta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip hilafet rütbesini verdiği halde; ona bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyeyi vermesin?
[1] Hac, 22:73.
METİN
Hem hiç kabil midir ki: Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani küçücük cüz’î ölçüleriyle, san’atçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip; hem yerde en nazik, nazenin, nazdar, âciz, zaîf yaratıp; halbuki bütün yerin nebatî ve hayvanî olan mahlukatına bir nevi tanzimat memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihat ve ibadetlerine müdahale ettirip, kâinattaki icraat-ı İlahiyeye küçücük mikyasta bir temsil gösterip, rububiyet-i Sübhaniyeyi fiilen ve kalen kâinatta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip hilafet rütbesini verdiği halde; ona bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyeyi vermesin?
ŞERH
olsa onu) o putlar, kendilerinden o kapılan şeyi (ondan) o kapan sinekten (geri alamazlar.) O putların bu kadar basit bir şeye de kudretleri yoktur. İşte (isteyen de, istenilen de zayıf olmuştur.) Yani: O putlara ibadet edenler de o kendilerine ibadet olunan putlar da haddizatında birer zayıf mahlûktan başka bir şey değildir veyahut o sinekler de zayıf, o putlar da âciz şeylerdir. Artık öyle şeyler nasıl mâbud, ibadete lâyık olabilirler? Hiç bu kadar açık bir şeyi o müşrikler düşünemiyorlar mı?”1
Ayetin ifadesiyle insan, cirmi sinekten büyük olduğu halde küçük bir sineğe mağlup olur. Demek insan dünya için yaratılmamıştır. Bu yüksek cihazata malik olan insan, elbette ibadet için yaratılmıştır. Ebedi bir âlemde, ebedi saraylarda ebedi yaşamak için halkedilmiş ve Cennetten buraya imtihan için muvakkaten gönderilmiştir. Öyleyse bu dünyanın dünya cihetine arkanı dön, ehemmiyet verme, gideceğin baki âleme yüzünü çevir.
(Hem hiç kabil midir ki: Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani küçücük cüz’î ölçüleriyle, san’atçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip; hem yerde en nazik, nazenin, nazdar, âciz, zaîf yaratıp; halbuki bütün yerin nebatî ve hayvanî olan mahlukatına bir nevi tanzimat memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihat ve ibadetlerine müdahale ettirip, kâinattaki icraat-ı İlahiyeye küçücük mikyasta bir temsil gösterip, rububiyet-i Sübhaniyeyi fiilen ve kalen kâinatta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip hilafet rütbesini verdiği halde; ona bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyeyi vermesin?
[1] Hac, 22:73.
METİN
Onu bütün mahlukatının en bedbaht, en bîçare, en musibetzede, en dertmend, en zelil bir derekeye atıp; en mübarek, nuranî ve âlet-i tes’id bir hediye-i hikmeti olan aklı o bîçareye en meş’um ve zulmanî bir âlet-i tazib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıd ve merhamet-i mutlakasına külliyen münafî bir merhametsizlik etsin. Hâşâ ve kellâ!
Elhasıl: Nasıl hikâye-i temsiliyede bir zabitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur-u hareketi, hem cihazatı bize gösterdi ki; o zabit, o muvakkat meydan için değil, belki müstekar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi; insanın kalb cüzdanındaki letaif ve akıl defterindeki havas ve istidadındaki cihazat, tamamen ve müttefikan saadet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre teçhiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkik ve keşf müttefiktirler.
ŞERH
Onu bütün mahlukatının en bedbaht, en bîçare, en musibetzede, en dertmend, en zelil bir derekeye atıp; en mübarek, nuranî ve âlet-i tes’id bir hediye-i hikmeti olan aklı o bîçareye en meş’um ve zulmanî bir âlet-i tazib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıd ve merhamet-i mutlakasına külliyen münafî bir merhametsizlik etsin. Hâşâ ve kellâ!
Elhasıl: Nasıl hikâye-i temsiliyede bir zabitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur-u hareketi, hem cihazatı bize gösterdi ki; o zabit, o muvakkat meydan için değil, belki müstekar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi; insanın kalb cüzdanındaki letaif) İnsanın bu maddi kalbe bağlı bir manevi kalbi var. (ve akıl defterindeki havas ve istidadındaki cihazat, tamamen ve müttefikan saadet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre teçhiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkik) muhakkik ulema ve asfiyadır ki; davalarını delille isbat ederler (ve) ehl-i (keşf) olan evliyadır ki, davalarını keşif ve kerametle isbat ederler. Bütün bu zevat-ı aliye (müttefiktirler.)
İnsanın kalb cüzdanındaki latifeler; kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, nefis ve anasır-ı erbaa denilen su, toprak, hava, Güneşten meydana gelen birer şuurlu latife olmak üzere toplam ondur. Bu letaifin beşi, âlem-i mülke bakar; beşi de
METİN
Onu bütün mahlukatının en bedbaht, en bîçare, en musibetzede, en dertmend, en zelil bir derekeye atıp; en mübarek, nuranî ve âlet-i tes’id bir hediye-i hikmeti olan aklı o bîçareye en meş’um ve zulmanî bir âlet-i tazib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıd ve merhamet-i mutlakasına külliyen münafî bir merhametsizlik etsin. Hâşâ ve kellâ!
Elhasıl: Nasıl hikâye-i temsiliyede bir zabitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur-u hareketi, hem cihazatı bize gösterdi ki; o zabit, o muvakkat meydan için değil, belki müstekar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi; insanın kalb cüzdanındaki letaif ve akıl defterindeki havas ve istidadındaki cihazat, tamamen ve müttefikan saadet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre teçhiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkik ve keşf müttefiktirler.
ŞERH
Onu bütün mahlukatının en bedbaht, en bîçare, en musibetzede, en dertmend, en zelil bir derekeye atıp; en mübarek, nuranî ve âlet-i tes’id bir hediye-i hikmeti olan aklı o bîçareye en meş’um ve zulmanî bir âlet-i tazib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıd ve merhamet-i mutlakasına külliyen münafî bir merhametsizlik etsin. Hâşâ ve kellâ!
Elhasıl: Nasıl hikâye-i temsiliyede bir zabitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur-u hareketi, hem cihazatı bize gösterdi ki; o zabit, o muvakkat meydan için değil, belki müstekar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi; insanın kalb cüzdanındaki letaif) İnsanın bu maddi kalbe bağlı bir manevi kalbi var. (ve akıl defterindeki havas ve istidadındaki cihazat, tamamen ve müttefikan saadet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre teçhiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkik) muhakkik ulema ve asfiyadır ki; davalarını delille isbat ederler (ve) ehl-i (keşf) olan evliyadır ki, davalarını keşif ve kerametle isbat ederler. Bütün bu zevat-ı aliye (müttefiktirler.)
İnsanın kalb cüzdanındaki latifeler; kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, nefis ve anasır-ı erbaa denilen su, toprak, hava, Güneşten meydana gelen birer şuurlu latife olmak üzere toplam ondur. Bu letaifin beşi, âlem-i mülke bakar; beşi de
ŞERH
Hakikiyi kalb şuhuduyla görüp tanımak, o nimetin arkasındaki Mün’im-i Hakikiyi kalb şuhuduyla görüp sevmektir. Demek akıl cihazatı kainata bakıp tefekkür etmek için verilmiş, kalb cihazatı ise masivanın arkasında Vacibu’l-Vucud olan bir Zatın bin bir ismini anlayıp onu iman ile tanımak ve ibadetle sevmek için verilmiştir.
Sen bu maksad ve gaye için bu dünyaya gönderildin. Keyfe ma yeşa hareket edemezsin.
Ey insan! Şimdi sana ihsan edilen havas ve letaifine bak! Onların ne kadar geniş bir daireleri var olduğunu gör! Şöyle ki:
Bütün dünya ve mafiha, hiss-i müşterekin hazinesi hükmünde olan hayale nisbeten bir damla kadar küçüktür. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m), miraç gecesinde bütün alem-i imkanı bitirdi, Cennet ve Cehennemi gördü, arşa kadar çıktı. Bu seyahatinde gördüğü bütün suretleri hiss-i müştereki alıp hayalinde muhafaza ettiği halde hala tok olmadı.
Bu alemle beraber bir milyon alem daha olsa idi bu hiss-i müşterek ve hayal hepsini yutar, yine tok olmazdı. Demek hiss-i müşterek ve kuvve-i hayaliye bir bant gibi devamlı dönüyor, gördüğü bütün suretleri alıp muhafaza ediyor.
Hiss-i müşterek ile kuvve-i hayaliyenin dairesi ise, kuvve-i vahime ve kuvve-i hafızaya nisbeten çok küçük ve çok dar bir dairedir. Adeta büyük bir dairenin içinde küçük bir nokta gibi kalır. Çünkü hiss-i müşterek ve kuvve-i hayaliye, sadece suretleri alıyor, manayı anlamıyor. Kuvve-i vahime ve kuvve-i hafıza ise, hem suretleri hem de manayı beraber alır. Hafıza öyle esrarı anlar ki, hayalin ona gücü yetmez. Bütün ulum-u evvelin ve ahirin bir anda hafızaya yüklense yine hafıza dolmaz, yine boş yer kalır, yine alır. Mesela; Hazret-i Peygamber (a.s.m)’ın hafızasını düşünelim. Hafızay-ı Nebevi (a.s.m), mi’rac gecesinde hem bütün alem-i imkanın suretini, hem de manasını aldığı halde, yine tok olmadı. Müellif (r.a) diyor ki; “Ben bütün hayatımda doksan kitabı ezberledim. O doksan kitabı doksan yaşıma kadar her günde üç saat çalışmakla doksan günde hafızamdan tekrar ediyordum.” Doksan kitabı hafızasına aldığı halde hafızası dolmuyor. Belki binlerce kitab insanın hafızasına yerleşebiliyor. Bir mercimek tanesi büyüklüğünde olan hafızanın içine koca alem manasıyla beraber girer, bütün alemi yutar yine tok olmaz.
ŞERH
Hakikiyi kalb şuhuduyla görüp tanımak, o nimetin arkasındaki Mün’im-i Hakikiyi kalb şuhuduyla görüp sevmektir. Demek akıl cihazatı kainata bakıp tefekkür etmek için verilmiş, kalb cihazatı ise masivanın arkasında Vacibu’l-Vucud olan bir Zatın bin bir ismini anlayıp onu iman ile tanımak ve ibadetle sevmek için verilmiştir.
Sen bu maksad ve gaye için bu dünyaya gönderildin. Keyfe ma yeşa hareket edemezsin.
Ey insan! Şimdi sana ihsan edilen havas ve letaifine bak! Onların ne kadar geniş bir daireleri var olduğunu gör! Şöyle ki:
Bütün dünya ve mafiha, hiss-i müşterekin hazinesi hükmünde olan hayale nisbeten bir damla kadar küçüktür. Mesela; Resul-i Ekrem (a.s.m), miraç gecesinde bütün alem-i imkanı bitirdi, Cennet ve Cehennemi gördü, arşa kadar çıktı. Bu seyahatinde gördüğü bütün suretleri hiss-i müştereki alıp hayalinde muhafaza ettiği halde hala tok olmadı.
Bu alemle beraber bir milyon alem daha olsa idi bu hiss-i müşterek ve hayal hepsini yutar, yine tok olmazdı. Demek hiss-i müşterek ve kuvve-i hayaliye bir bant gibi devamlı dönüyor, gördüğü bütün suretleri alıp muhafaza ediyor.
Hiss-i müşterek ile kuvve-i hayaliyenin dairesi ise, kuvve-i vahime ve kuvve-i hafızaya nisbeten çok küçük ve çok dar bir dairedir. Adeta büyük bir dairenin içinde küçük bir nokta gibi kalır. Çünkü hiss-i müşterek ve kuvve-i hayaliye, sadece suretleri alıyor, manayı anlamıyor. Kuvve-i vahime ve kuvve-i hafıza ise, hem suretleri hem de manayı beraber alır. Hafıza öyle esrarı anlar ki, hayalin ona gücü yetmez. Bütün ulum-u evvelin ve ahirin bir anda hafızaya yüklense yine hafıza dolmaz, yine boş yer kalır, yine alır. Mesela; Hazret-i Peygamber (a.s.m)’ın hafızasını düşünelim. Hafızay-ı Nebevi (a.s.m), mi’rac gecesinde hem bütün alem-i imkanın suretini, hem de manasını aldığı halde, yine tok olmadı. Müellif (r.a) diyor ki; “Ben bütün hayatımda doksan kitabı ezberledim. O doksan kitabı doksan yaşıma kadar her günde üç saat çalışmakla doksan günde hafızamdan tekrar ediyordum.” Doksan kitabı hafızasına aldığı halde hafızası dolmuyor. Belki binlerce kitab insanın hafızasına yerleşebiliyor. Bir mercimek tanesi büyüklüğünde olan hafızanın içine koca alem manasıyla beraber girer, bütün alemi yutar yine tok olmaz.
ŞERH
Bu hayal ve hafızanın dairesi de kalbin yanında, büyük bir dairenin içindeki küçük bir nokta gibi kalır. Çünkü kalb-i insani, alem-i vücub denilen ef’al, esma, sıfat ve şuunat-ı İlahiyeyi düşünür. Masivadan öte tarafa geçer. O letaifin de kendine göre artık inkişafatı vardır.
Demek şu vücud-u insanda dercedilen şu letaif, şu havas ve hissiyatlar, yalnız şu dünya için değil. Eğer sadece şu dünya için olsaydı, hayvana verilenlerin aynısı verilecekti. Halbuki; insan bu dünyada hayvan kadar lezzet alamıyor. Bir lezzet alsa, bin elem çeker.
İnsan, günlük rızkını elde etmek için sabahleyin evini terkeder, akşama kadar tarlada, dükkanda, dairede çalışır, ter döker. Bin bir müşkilatla akşam evine döner. Kadın da sabahtan akşama kadar evin içinde çalışır, çocuklarına bakar, yemek pişirir. Akşam sofraya oturup yemek yendikten sonra bu defa bulaşıklar çıkar. Evin hanımı onları yıkar. Yemek yendikten bir müddet sonra, yenilen o yemek rahatsızlık ve şişkinlik verir. Yemeğe iştihası olduğu halde yemekte gözü kalır, yiyemez. Bir müddet sonra tuvalet ihtiyacı baş gösterir. Onun temizliği ortaya çıkar. Ve hakeza elem içinde elem çeker. Kazanması ayrı bir dert, pişirmesi ayrı bir dert, yemesi ayrı bir dert, hazmetmesi ayrı bir dert, temizliği ayrı bir derttir. Müellif (r.a), bu hakikati şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmuşlardır:
“Ey zevk ve lezzete mübtela insan! Ben yetmişbeş yaşımda binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki: Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.”1
“Benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.” 2
İşte insan, böyle hadsiz elemlerle dolu bir hayat yaşıyor. Fakat hayvan öyle değil, böyle bir düşüncesi yok, bir elemi de yok, sadece lezzet alır. Yalnız bıçak kestiği anda bir elem çeker, o da biter. Demek, insan sadece dünya için yaratılmış olsaydı, bu kadar maddi ve manevi cihazatla techiz edilmezdi. Madem bu cihazat, bu dünyada tatmin edilmiyor. Öyle ise, bu cihazat-ı insaniyenin tatmin
[1] Sözler, 13. Söz, 2. Makámın Hâşiyesi, s. 150.
[2] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 12. Nota, s. 129.
ŞERH
Bu hayal ve hafızanın dairesi de kalbin yanında, büyük bir dairenin içindeki küçük bir nokta gibi kalır. Çünkü kalb-i insani, alem-i vücub denilen ef’al, esma, sıfat ve şuunat-ı İlahiyeyi düşünür. Masivadan öte tarafa geçer. O letaifin de kendine göre artık inkişafatı vardır.
Demek şu vücud-u insanda dercedilen şu letaif, şu havas ve hissiyatlar, yalnız şu dünya için değil. Eğer sadece şu dünya için olsaydı, hayvana verilenlerin aynısı verilecekti. Halbuki; insan bu dünyada hayvan kadar lezzet alamıyor. Bir lezzet alsa, bin elem çeker.
İnsan, günlük rızkını elde etmek için sabahleyin evini terkeder, akşama kadar tarlada, dükkanda, dairede çalışır, ter döker. Bin bir müşkilatla akşam evine döner. Kadın da sabahtan akşama kadar evin içinde çalışır, çocuklarına bakar, yemek pişirir. Akşam sofraya oturup yemek yendikten sonra bu defa bulaşıklar çıkar. Evin hanımı onları yıkar. Yemek yendikten bir müddet sonra, yenilen o yemek rahatsızlık ve şişkinlik verir. Yemeğe iştihası olduğu halde yemekte gözü kalır, yiyemez. Bir müddet sonra tuvalet ihtiyacı baş gösterir. Onun temizliği ortaya çıkar. Ve hakeza elem içinde elem çeker. Kazanması ayrı bir dert, pişirmesi ayrı bir dert, yemesi ayrı bir dert, hazmetmesi ayrı bir dert, temizliği ayrı bir derttir. Müellif (r.a), bu hakikati şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmuşlardır:
“Ey zevk ve lezzete mübtela insan! Ben yetmişbeş yaşımda binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki: Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.”1
“Benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.” 2
İşte insan, böyle hadsiz elemlerle dolu bir hayat yaşıyor. Fakat hayvan öyle değil, böyle bir düşüncesi yok, bir elemi de yok, sadece lezzet alır. Yalnız bıçak kestiği anda bir elem çeker, o da biter. Demek, insan sadece dünya için yaratılmış olsaydı, bu kadar maddi ve manevi cihazatla techiz edilmezdi. Madem bu cihazat, bu dünyada tatmin edilmiyor. Öyle ise, bu cihazat-ı insaniyenin tatmin
[1] Sözler, 13. Söz, 2. Makámın Hâşiyesi, s. 150.
[2] Lem‘alar, 17. Lem‘a, 12. Nota, s. 129.
ŞERH
herkesin elinde Kur’an vardı. Kur’an lafzıyla ve manasıyla okunuyordu. Yani Kur’an ve hadis hayatın nizamı idi. O gün de paşalar vardı, ahkam-ı İlahiye ile hükmederlerdi. Şairler vardı, Kur’an ve sünnete göre şiir söylüyorlardı, kitaplar yazıyorlardı. Tedrisat, Kur’an ve sünnete göre idi. Herkesin nazarı uhrevi idi. Herkes “Şu cihazatı, mahşer gününde azab-ı İlahi’den nasıl kurtarabiliriz?” düşüncesindeydi. Çünkü kesin olarak biliyorlardı ki; kulak dünyada yerinde kullanılmazsa ahirette ona kurşun doldurulur, elli bin sene sağır kalır. Âlemdeki zikr-i ilahiyi ve Kur’anı dinlemek suretiyle kulağı yerinde kullanan bir kimse, Cennet-i a’lada beş yüz senelik mesafede hurilerin nağmelerini, sazlarını, güzel seslerini dinler, zevk alır. Kur’an ve sünnet-i Nebeviyenin hükümferma olduğu dönemlerde ilmi, ameli ve edebi sahalarda ahkam-ı İlahiye hakimdi. O ahkamın tesis ettiği adalet sayesinde herkes maddeten ve manen mes’udane bir hayat geçiriyordu. Demek ahiret saadeti gibi; dünyevi saadet dahi Ellah ve Resulüne itaat, yani kitab ve sünnete ittiba ile mümkündür.
İnsan, hangi şeye inansa ve ona göre hayatını tanzim etse, o şey onun âleminde kıymet kazanır ve hürmet görür. Diğer şeyler ikinci, üçüncü derecede kalır. Bugün, Kur’an hayata hakim olmadığı için ve nazarlar Kur’an’dan çevrilip ruh-u şeriattan uzaklaştığı için, insanlar siyaset şarabıyla, şöhret hırsıyla, derd-i maişet belasıyla, rikkat-ı cinsiye ile, felsefenin dalaleti ile veya medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümü ve sefahetiyle manen sarhoş olmuş, zihinler felsefede boğulmuş, akıllar siyasete dalmış, kalbler hayat-ı dünyeviye ile sersem olmuştur. Bunun neticesi olarak nev-i beşer huzur ve saadeti kaybetmiştir. Neev-i beşer, huzur ve saadeti, ancak Kur’an ve sünneti, ilmi, ameli ve edebi sahalarda hakim kılmakla, selef-i salihini taklid etmekle bulabilir. Müellif (r.a), bu manevi hastalığı teşhis etmiş, devasını da Kur’an’da bulmuş, hayatıyla ve eserleriye bunu Kur’an namına ümmete ders vermiştir. Bu manadaki veciz ifadelerinden bir kısmını aynen naklediyoruz:
“Nasılki çarşıda mevsimlere göre, birer meta mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta’ mergub olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ: Şu zamanda siyaset metaı ve
ŞERH
herkesin elinde Kur’an vardı. Kur’an lafzıyla ve manasıyla okunuyordu. Yani Kur’an ve hadis hayatın nizamı idi. O gün de paşalar vardı, ahkam-ı İlahiye ile hükmederlerdi. Şairler vardı, Kur’an ve sünnete göre şiir söylüyorlardı, kitaplar yazıyorlardı. Tedrisat, Kur’an ve sünnete göre idi. Herkesin nazarı uhrevi idi. Herkes “Şu cihazatı, mahşer gününde azab-ı İlahi’den nasıl kurtarabiliriz?” düşüncesindeydi. Çünkü kesin olarak biliyorlardı ki; kulak dünyada yerinde kullanılmazsa ahirette ona kurşun doldurulur, elli bin sene sağır kalır. Âlemdeki zikr-i ilahiyi ve Kur’anı dinlemek suretiyle kulağı yerinde kullanan bir kimse, Cennet-i a’lada beş yüz senelik mesafede hurilerin nağmelerini, sazlarını, güzel seslerini dinler, zevk alır. Kur’an ve sünnet-i Nebeviyenin hükümferma olduğu dönemlerde ilmi, ameli ve edebi sahalarda ahkam-ı İlahiye hakimdi. O ahkamın tesis ettiği adalet sayesinde herkes maddeten ve manen mes’udane bir hayat geçiriyordu. Demek ahiret saadeti gibi; dünyevi saadet dahi Ellah ve Resulüne itaat, yani kitab ve sünnete ittiba ile mümkündür.
İnsan, hangi şeye inansa ve ona göre hayatını tanzim etse, o şey onun âleminde kıymet kazanır ve hürmet görür. Diğer şeyler ikinci, üçüncü derecede kalır. Bugün, Kur’an hayata hakim olmadığı için ve nazarlar Kur’an’dan çevrilip ruh-u şeriattan uzaklaştığı için, insanlar siyaset şarabıyla, şöhret hırsıyla, derd-i maişet belasıyla, rikkat-ı cinsiye ile, felsefenin dalaleti ile veya medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümü ve sefahetiyle manen sarhoş olmuş, zihinler felsefede boğulmuş, akıllar siyasete dalmış, kalbler hayat-ı dünyeviye ile sersem olmuştur. Bunun neticesi olarak nev-i beşer huzur ve saadeti kaybetmiştir. Neev-i beşer, huzur ve saadeti, ancak Kur’an ve sünneti, ilmi, ameli ve edebi sahalarda hakim kılmakla, selef-i salihini taklid etmekle bulabilir. Müellif (r.a), bu manevi hastalığı teşhis etmiş, devasını da Kur’an’da bulmuş, hayatıyla ve eserleriye bunu Kur’an namına ümmete ders vermiştir. Bu manadaki veciz ifadelerinden bir kısmını aynen naklediyoruz:
“Nasılki çarşıda mevsimlere göre, birer meta mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta’ mergub olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ: Şu zamanda siyaset metaı ve
ŞERH
ikincisini arzulayıp birincisinden “ah” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.
İşte madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor. Elbette gayet câmi’ mahiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır.” 1
İnsanın cihazatları içinde en zayıf olan hayale, sonu hiç olan milyon sene ömür eyvah dedirtirse, hayalle kıyaslanamayacak derece yüksek olan diğer cihazlar, zeval ve fenadan nasıl feryad edecek düşünülsün. Çünkü nimetlerin sonu eğer zeval ise, insandaki bütün cihazat feryat edip baki nimetleri isteyecek. Demek insan ebed için yaratılmış, ebede namzettir ve ebedi bir Cennette ancak bütün hissiyat ve cihazatı hakkiyle tatmin olacaktır.
Bu fani dünyada en zayıf cihaz olan hayali tatmin etmek mümkün değilse, acaba diğer cihazat ve letaif nasıl tatmin olur? Düşünülsün. Bütün dünyada insan nev’inden bir tek kişi çıksın ve desin ki: “Şu gözümün istediği güzelliği tam gördüm ve gözüm tatmin oldu.” veyahut “Dilimin istediği nimetin tadını tamamen aldım ve dilim tatmin oldu.” Bu mümkün değildir ve böyle bir insan da yoktur. Demek en adi havas ve hissiyatın, bu dünyada tatmini mümkün değildir. O halde aklın defterinde bulunan on havas ve kalbin cüzdanında bulunan on letaifin her biri, ebedi bir âleme ve ebedi bir Zat’a doğru tutulmuş aynalardır. Bunları ebedi bir âleme ve ebedi bir Zat’a doğru müteveccih etmeyen bir insan, bu dünyada asla huzur bulamaz. Demek bu cihazatın dünyada dahi bir derece tatminini isteyen, bu cihazatı veriliş gayesine doğru sevketmeli, iman ve ubudiyet dairesine tam girmelidir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Evet hakikî terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye müsahhar edip yardımcı verse; o terakki değil, sukuttur.”2
Evet, Cenab-ı Hak her azayı bir gaye ve bir maksat için yaratmıştır. Mesela;
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, s. 223.
[2] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 2. Nükte, s. 322.
ŞERH
ikincisini arzulayıp birincisinden “ah” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.
İşte madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor. Elbette gayet câmi’ mahiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır.” 1
İnsanın cihazatları içinde en zayıf olan hayale, sonu hiç olan milyon sene ömür eyvah dedirtirse, hayalle kıyaslanamayacak derece yüksek olan diğer cihazlar, zeval ve fenadan nasıl feryad edecek düşünülsün. Çünkü nimetlerin sonu eğer zeval ise, insandaki bütün cihazat feryat edip baki nimetleri isteyecek. Demek insan ebed için yaratılmış, ebede namzettir ve ebedi bir Cennette ancak bütün hissiyat ve cihazatı hakkiyle tatmin olacaktır.
Bu fani dünyada en zayıf cihaz olan hayali tatmin etmek mümkün değilse, acaba diğer cihazat ve letaif nasıl tatmin olur? Düşünülsün. Bütün dünyada insan nev’inden bir tek kişi çıksın ve desin ki: “Şu gözümün istediği güzelliği tam gördüm ve gözüm tatmin oldu.” veyahut “Dilimin istediği nimetin tadını tamamen aldım ve dilim tatmin oldu.” Bu mümkün değildir ve böyle bir insan da yoktur. Demek en adi havas ve hissiyatın, bu dünyada tatmini mümkün değildir. O halde aklın defterinde bulunan on havas ve kalbin cüzdanında bulunan on letaifin her biri, ebedi bir âleme ve ebedi bir Zat’a doğru tutulmuş aynalardır. Bunları ebedi bir âleme ve ebedi bir Zat’a doğru müteveccih etmeyen bir insan, bu dünyada asla huzur bulamaz. Demek bu cihazatın dünyada dahi bir derece tatminini isteyen, bu cihazatı veriliş gayesine doğru sevketmeli, iman ve ubudiyet dairesine tam girmelidir. Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Evet hakikî terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye müsahhar edip yardımcı verse; o terakki değil, sukuttur.”2
Evet, Cenab-ı Hak her azayı bir gaye ve bir maksat için yaratmıştır. Mesela;
[1] Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 8. Mes’elenin Bir Hulâsası, s. 223.
[2] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 2. Nükte, s. 322.
ŞERH
göz, san’ata bakıp Sanii bulmak için yaratılmıştır. Dil, nimeti tadıp Mün’im’i bulmak için yaratılmıştır. Kulak, kâinattaki zikri duymak için yaratılmıştır. O aza, yaratılış gayesine doğru sevk edilmediği takdirde, yüksek bir kıymetten düşüp heder olur, gider ve sahibini dehşetli bir cezaya çarptırır. Öyle ise, ey göz güzel gör! Ey dil iyi tat! Ey kulak iyi duy! Ey akıl güzel düşün! Her bir cihaz ne için yaratılmışsa, o gayeye sevkedilirse o zaman insanın azalarının hakkı verilmiş olur. Yoksa hiçbir uzv-u insani, şu dünyaya müteveccihen yaptığı vazifeden dolayı memnun olmamıştır. Çünkü hiç birisi, dünya için yaratılmamıştır. Hepsi ebedi bir âleme müteveccihtir. Aslanın pençesini görsen, bu parçalamak içindir, diyeceksin. İnsandaki bu havas ve hissiyatı görenin de anlaması lazımdır ki; bunlar ebedi bir âlem içindir. Risale-i Nur’da zikredildiği gibi;
“Bir adam, bir hizmetkârına on altun verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine, bin altun verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr on altun ile a’lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altun vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir te’dib gördü ve dehşetli bir azab çekti. İşte edna bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altun, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.”1
İşte misalde geçen zattan murad; Halık-ı Âlemdir. O altınlar ise havas ve hissiyat-ı insaniye ve hayvaniyedir. Hayvanlara verilen havas ve hissiyat, on lira değerinde ise, insana verilen havas ve hissiyat, bin lira değerindedir. İkisinin arasında büyük bir mesafe vardır. Hayvanat, bir kat elbise manasında dünya işine çalışıp ihtiyaçlarını giderebilir. Fakat insan, havas ve hissiyatını bu dünyaya sarfederse maskara olur. Bu kadar havas ve hissiyatın bir kat elbise mesabesinde olan dünya için verilmediği bedihidir.
Demek şu havas ve hissiyat-ı insaniye iki nokta için verilmiştir:
Birincisi: Zat-ı Akdes-i İlahiyi bin bir ismiyle tanımaktır.
İkincisi: Şu âlemin arkasında ebedi bir âlem var. İnsan da oraya davetlidir.
[1] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 3. Nükte, s. 324.
ŞERH
göz, san’ata bakıp Sanii bulmak için yaratılmıştır. Dil, nimeti tadıp Mün’im’i bulmak için yaratılmıştır. Kulak, kâinattaki zikri duymak için yaratılmıştır. O aza, yaratılış gayesine doğru sevk edilmediği takdirde, yüksek bir kıymetten düşüp heder olur, gider ve sahibini dehşetli bir cezaya çarptırır. Öyle ise, ey göz güzel gör! Ey dil iyi tat! Ey kulak iyi duy! Ey akıl güzel düşün! Her bir cihaz ne için yaratılmışsa, o gayeye sevkedilirse o zaman insanın azalarının hakkı verilmiş olur. Yoksa hiçbir uzv-u insani, şu dünyaya müteveccihen yaptığı vazifeden dolayı memnun olmamıştır. Çünkü hiç birisi, dünya için yaratılmamıştır. Hepsi ebedi bir âleme müteveccihtir. Aslanın pençesini görsen, bu parçalamak içindir, diyeceksin. İnsandaki bu havas ve hissiyatı görenin de anlaması lazımdır ki; bunlar ebedi bir âlem içindir. Risale-i Nur’da zikredildiği gibi;
“Bir adam, bir hizmetkârına on altun verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine, bin altun verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr on altun ile a’lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altun vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir te’dib gördü ve dehşetli bir azab çekti. İşte edna bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altun, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.”1
İşte misalde geçen zattan murad; Halık-ı Âlemdir. O altınlar ise havas ve hissiyat-ı insaniye ve hayvaniyedir. Hayvanlara verilen havas ve hissiyat, on lira değerinde ise, insana verilen havas ve hissiyat, bin lira değerindedir. İkisinin arasında büyük bir mesafe vardır. Hayvanat, bir kat elbise manasında dünya işine çalışıp ihtiyaçlarını giderebilir. Fakat insan, havas ve hissiyatını bu dünyaya sarfederse maskara olur. Bu kadar havas ve hissiyatın bir kat elbise mesabesinde olan dünya için verilmediği bedihidir.
Demek şu havas ve hissiyat-ı insaniye iki nokta için verilmiştir:
Birincisi: Zat-ı Akdes-i İlahiyi bin bir ismiyle tanımaktır.
İkincisi: Şu âlemin arkasında ebedi bir âlem var. İnsan da oraya davetlidir.
[1] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 3. Nükte, s. 324.
ŞERH
Birincisi: Kâinatı hikmetle yaratan ve umum âlemi kanunlarıyla idare eden, her şeyi emrine itaat ettiren Ellah ismi.
İkincisi: Bütün âlemi yarattıktan sonra, Arş-ı A’zam üzerine tecelli edip tasarruf eden, bütün âlemi rızkın etrafında toplayıp insana hizmetçi eden ve mevcudat-ı âlemin hepsinin rızkını veren Rahman ismi.
Üçüncüsü: Bütün âlemi, rahmetiyle yokluktan kurtaran, başta insan olmak üzere, bütün mevcudatı ebedi bir âleme davet eyleyen ve orada nihayetsiz rahmetiyle ehl-i imana ikram eden Rahim ismi.
Resul-i Ekrem (a.s.m), bidayet-i vahiyde tecelliyat-ı ef’ale mazhar olmuş, mi’rac-ı ekberinde ise tecelliyat-ı Zatiyeye mazhar olmuştur. Cenab-ı Hak, bidayet-i vahiyde cemal-i ba kemalini tecelliyat-ı ef’al suretinde O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a göstermiştir. Keza Cibril-i Emin’i de ilk olarak o zaman suret-i aslisiyle yani altı yüz kanadıyla görmüştür.
Madem bu âlemde her biri birer eser olan semavi kitablar ve suhuflar vardır, inkar edilemez. Elbette o kitaplar ve suhuflar, bir tenzil fiiline delalet eder. Tenzil fiili ise, Ellah, Rahman ve Rahim isimlerine delalet eder. Yani Ellah, Rahman ve Rahim olan bir Zat’ın kelamına ve konuşmasına delalet eder. Madem O Zat-ı Gaybi, semavi kitablar ve suhuflar vasıtasıyla bizimle konuşuyor, rahmetiyle ebedi bir âleme bizleri davet ediyor. Öyle bir rahmeti var ki, bütün Cennet bütün letaifiyle bir tek sofrasıdır. Küre-i arzda ihsan ettiği nimetler bir kahvaltısıdır. İşte O Zat-ı Akdes, Rahman ve Rahim isimleriyle Cennette bütün nimetleri insana ihsan eder. İşte böyle bir Zat-ı Kerim, indirdiği bütün semavi kütub ve suhuflarla haşri getireceğini va’detmiştir. Madem va’d etmiş, elbette va’dini yerine getirecektir.
Madem Ellah var. Madem Mütekellim ismi ve kelam sıfatı, O’nun lazime-i zaruriye-i Zatiyesidir. Madem bütün kütub ve suhufları, O Mütekellim-i Ezeli inzal eylemiş. Madem inzal ettiği ahkam-ı şer’iyyeyi, diniyeyi ve haşriyeyi peygamberlere mu’cize vermekle te’yid ve takviye etmiştir. Öyleyse bütün bu hakikatlar isbat eder ki; haşir haktır, neşir haktır, hesab haktır, mizan haktır, sırat haktır, Cennet haktır, Cehennem haktır. Zira bütün esma-i hüsna bunların hak olduğunu isbat ederler ve tahakkukunu da Müsemma-i Zü’l-Celallerinden taleb edip isterler. Müellif (r.a), bir zatın vücudunu bildiren en zahir delil, konuşması olduğunu şöyle ifade etmektedir:
ŞERH
Birincisi: Kâinatı hikmetle yaratan ve umum âlemi kanunlarıyla idare eden, her şeyi emrine itaat ettiren Ellah ismi.
İkincisi: Bütün âlemi yarattıktan sonra, Arş-ı A’zam üzerine tecelli edip tasarruf eden, bütün âlemi rızkın etrafında toplayıp insana hizmetçi eden ve mevcudat-ı âlemin hepsinin rızkını veren Rahman ismi.
Üçüncüsü: Bütün âlemi, rahmetiyle yokluktan kurtaran, başta insan olmak üzere, bütün mevcudatı ebedi bir âleme davet eyleyen ve orada nihayetsiz rahmetiyle ehl-i imana ikram eden Rahim ismi.
Resul-i Ekrem (a.s.m), bidayet-i vahiyde tecelliyat-ı ef’ale mazhar olmuş, mi’rac-ı ekberinde ise tecelliyat-ı Zatiyeye mazhar olmuştur. Cenab-ı Hak, bidayet-i vahiyde cemal-i ba kemalini tecelliyat-ı ef’al suretinde O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’a göstermiştir. Keza Cibril-i Emin’i de ilk olarak o zaman suret-i aslisiyle yani altı yüz kanadıyla görmüştür.
Madem bu âlemde her biri birer eser olan semavi kitablar ve suhuflar vardır, inkar edilemez. Elbette o kitaplar ve suhuflar, bir tenzil fiiline delalet eder. Tenzil fiili ise, Ellah, Rahman ve Rahim isimlerine delalet eder. Yani Ellah, Rahman ve Rahim olan bir Zat’ın kelamına ve konuşmasına delalet eder. Madem O Zat-ı Gaybi, semavi kitablar ve suhuflar vasıtasıyla bizimle konuşuyor, rahmetiyle ebedi bir âleme bizleri davet ediyor. Öyle bir rahmeti var ki, bütün Cennet bütün letaifiyle bir tek sofrasıdır. Küre-i arzda ihsan ettiği nimetler bir kahvaltısıdır. İşte O Zat-ı Akdes, Rahman ve Rahim isimleriyle Cennette bütün nimetleri insana ihsan eder. İşte böyle bir Zat-ı Kerim, indirdiği bütün semavi kütub ve suhuflarla haşri getireceğini va’detmiştir. Madem va’d etmiş, elbette va’dini yerine getirecektir.
Madem Ellah var. Madem Mütekellim ismi ve kelam sıfatı, O’nun lazime-i zaruriye-i Zatiyesidir. Madem bütün kütub ve suhufları, O Mütekellim-i Ezeli inzal eylemiş. Madem inzal ettiği ahkam-ı şer’iyyeyi, diniyeyi ve haşriyeyi peygamberlere mu’cize vermekle te’yid ve takviye etmiştir. Öyleyse bütün bu hakikatlar isbat eder ki; haşir haktır, neşir haktır, hesab haktır, mizan haktır, sırat haktır, Cennet haktır, Cehennem haktır. Zira bütün esma-i hüsna bunların hak olduğunu isbat ederler ve tahakkukunu da Müsemma-i Zü’l-Celallerinden taleb edip isterler. Müellif (r.a), bir zatın vücudunu bildiren en zahir delil, konuşması olduğunu şöyle ifade etmektedir:
ŞERH
edilmiş bin mu’cizeyi isbat etmişlerdir. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), bin mu’cizeye istinad ederek Kur’an gibi kırk vech-i i’caza baliğ bir fermanı eline alarak haşri dava etmiş ve haşre giden bir yolu nev’-i beşere açmıştır.
Bu âlem bir handır, insan da bir misafirdir. Şu dünya da tebeddül eden ve ebedi bir âleme namzet olan bir handır. Hanın kendisi de Cennete namzettir. Hem han misafirdir, hem de o handa oturanlar misafirdir. Çünkü, şu küre-i arz denilen saray-ı Rabbani, şu Güneş denilen lamba, şu ay denilen takvim, şu yıldızlar denilen mumdarlar, kısaca bütün mevcudat, bir seyr u seyahat içindedirler. Ezel canibinden gelen bir emre muhatab olarak, bir tarafa, bir âleme doğru seyr u seyahat ediyorlar. Güzel olan her şey, Cennet-i a’ladır. Muzır maddelerin yeri de Cehennem-i süfladır. İşte insan ve bu âlem, nasıl bir tarafa doğru gidiyorsa, içindeki mevcudat da aynı istikamete doğru gidiyor. İnsan, her gün adım adım bir yere doğru gidiyor. Yaş itibariyle de günden güne ilerliyor, yıpranıyor, yaşlanıyor. Bütün bu gidişat nereye doğrudur? Kabre doğru, haşre doğrudur. Oraya doğru bir seyahat var. Öyle ise hem biz, hem üstünde bulunduğumuz küremiz, hem altında yaşadığımız Güneş, ay ve yıldızlar şu âlemde muallakta durup bir Halık-ı Rahim’in emrine muti’ olarak cezb-i hikmet ve rahmet-i İlahiye ile bir tarafa doğru sevk olunup gidiyoruz.
İşte başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olmak üzere yüz yirmi dört bin peygamberden her birinin elinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler var. O peygamberlerin davaları ise “Lailahe illEllah”tan sonra “Haşir haktır.” rükünlerinde temerküz etmektedir. Nev’i beşerin en nurani ve en kamilleri olan bu zevat-ı âliye, çoğu birbirini görmedikleri halde; Hazret-i Adem (a.s)’dan Hazret-i Muhammed (a.s.m.)’a kadar bütün peygamberan-ı izam, haşir mes’elesinde ittifak ediyorlar. Şu âlem harab olduktan sonra bir daha dirilecek, Cennet ve Cehennem şeklinde tezahür edecek, herkes Ellah’ın huzurunda hesabını verecek diye hep beraber haber veriyorlar. Bu mes’elede hepsi müttefiktirler. Delilleri ise, göstermiş oldukları mu’cizelerdir. Mesela; Hazret-i Musa (a.s)’a asa ve yed-i beyza mu’cizesi verilmiş. Hazret-i Musa (a.s): “Eğer benim tevhid hakkındaki sözüme ve kıyamet kopup âlem yeniden dirileceğine dair haberime inanmıyorsanız, işte size bir mu’cize! Yed-i beyza ve asama bakın!” diyerek kendi zamanında yaşayan insanları, tevhide ve haşre davet etmiş, davasını tasdik için de mu’cize göstermiştir. Evet O Zat,
ŞERH
edilmiş bin mu’cizeyi isbat etmişlerdir. O Zat-ı Ekrem (a.s.m), bin mu’cizeye istinad ederek Kur’an gibi kırk vech-i i’caza baliğ bir fermanı eline alarak haşri dava etmiş ve haşre giden bir yolu nev’-i beşere açmıştır.
Bu âlem bir handır, insan da bir misafirdir. Şu dünya da tebeddül eden ve ebedi bir âleme namzet olan bir handır. Hanın kendisi de Cennete namzettir. Hem han misafirdir, hem de o handa oturanlar misafirdir. Çünkü, şu küre-i arz denilen saray-ı Rabbani, şu Güneş denilen lamba, şu ay denilen takvim, şu yıldızlar denilen mumdarlar, kısaca bütün mevcudat, bir seyr u seyahat içindedirler. Ezel canibinden gelen bir emre muhatab olarak, bir tarafa, bir âleme doğru seyr u seyahat ediyorlar. Güzel olan her şey, Cennet-i a’ladır. Muzır maddelerin yeri de Cehennem-i süfladır. İşte insan ve bu âlem, nasıl bir tarafa doğru gidiyorsa, içindeki mevcudat da aynı istikamete doğru gidiyor. İnsan, her gün adım adım bir yere doğru gidiyor. Yaş itibariyle de günden güne ilerliyor, yıpranıyor, yaşlanıyor. Bütün bu gidişat nereye doğrudur? Kabre doğru, haşre doğrudur. Oraya doğru bir seyahat var. Öyle ise hem biz, hem üstünde bulunduğumuz küremiz, hem altında yaşadığımız Güneş, ay ve yıldızlar şu âlemde muallakta durup bir Halık-ı Rahim’in emrine muti’ olarak cezb-i hikmet ve rahmet-i İlahiye ile bir tarafa doğru sevk olunup gidiyoruz.
İşte başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olmak üzere yüz yirmi dört bin peygamberden her birinin elinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler var. O peygamberlerin davaları ise “Lailahe illEllah”tan sonra “Haşir haktır.” rükünlerinde temerküz etmektedir. Nev’i beşerin en nurani ve en kamilleri olan bu zevat-ı âliye, çoğu birbirini görmedikleri halde; Hazret-i Adem (a.s)’dan Hazret-i Muhammed (a.s.m.)’a kadar bütün peygamberan-ı izam, haşir mes’elesinde ittifak ediyorlar. Şu âlem harab olduktan sonra bir daha dirilecek, Cennet ve Cehennem şeklinde tezahür edecek, herkes Ellah’ın huzurunda hesabını verecek diye hep beraber haber veriyorlar. Bu mes’elede hepsi müttefiktirler. Delilleri ise, göstermiş oldukları mu’cizelerdir. Mesela; Hazret-i Musa (a.s)’a asa ve yed-i beyza mu’cizesi verilmiş. Hazret-i Musa (a.s): “Eğer benim tevhid hakkındaki sözüme ve kıyamet kopup âlem yeniden dirileceğine dair haberime inanmıyorsanız, işte size bir mu’cize! Yed-i beyza ve asama bakın!” diyerek kendi zamanında yaşayan insanları, tevhide ve haşre davet etmiş, davasını tasdik için de mu’cize göstermiştir. Evet O Zat,
ŞERH
asasını atar, bir yılan olur. Emreder, asa döner, tekrar ağaç olur. Koltuğunun altına elini koyup çıkarır; bembeyaz olup ışık verir.
Hem mesela; Hazret-i İsa (a.s.) da aynı davada bulunur. İnanmayanlara mu’cize gösterir. O’nun zamanında tıp ilmi revaçta olduğu için kendisine bu yönde mu’cize verilmiştir. Hangi hasta yanına gelse, eliyle hastaya temas etse veyahut tükürüğünü sürse izn-i İlahi ile hemen şifa bulur.
İşte bütün peygamberlerin bu şekilde mu’cize göstermeleri, davaları olan tevhid ve haşrin kat’i olduğuna ve vuku’ bulacağına delildir. Bütün peygamberan-ı izamın davalarının hak ve doğru olduğuna dair delil gösterdikleri mu’cizeleri, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) delillerinden ve mu’cizelerinden hakikat-i Muhammediye (a.s.m) vasıtasıyla O’nun nurundan onlara verilmiş ve o nurdan iktibas olunmuş lem’alardır. O’nun peygamberlik sofrasından onlara ikram edilen birer nimettir. O halde bütün peygamberlerin izn-i İlahi ile gösterdikleri mu’cizeler, aynı zamanda O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın mu’cizeleri sayılır. İmam Busayri, bu manada şöyle der:
وَكُلُّ اٰىٍ أَتَى الرُّسْلُ الْكِرَامُ بِهَا
فَإِنَّمَا اتَّصَلَتْ مِنْ نُورِهِ بِهِمِ
“Bütün peygamberlerin getirdiği mu’cizeler, onlara, ancak O’nun nurundan ulaşanlardan ibarettir.”
Peygamberlik esasen bir kişiye verilmiş. Asıl peygamber ve muhatab-ı İlahi bir tanedir. O da Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dır. Diğer peygamberler ise, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın yardımcıları, avaneleri ve vekilleridirler. Bütün peygamberan-ı izamın davası ise, tevhidden sonra haşirde temerküz ediyor.
Kur’an’ın üçten birisi haşirdir. O Kelam-ı Ahkem, bütün davalarını haşir üzerine bina ediyor. Bütün mesaili anlatırken getirip ya bir, ya da birkaç ism-i İlahiye bağlıyor, ya tefekküre sevkediyor, ya da haşri ders veriyor. Kur’an bir mes’ele-i cüz’iye-i şer’iyeyi anlatırken, neticede ya haşre, ya da tevhide bağlıyor.
Demek bütün peygamberlerin semavi kitaplara ve mu’cizelere istinaden haber verdikleri haşir kesin olarak gelecek, başta insan olmak üzere mevcudat-ı
ŞERH
asasını atar, bir yılan olur. Emreder, asa döner, tekrar ağaç olur. Koltuğunun altına elini koyup çıkarır; bembeyaz olup ışık verir.
Hem mesela; Hazret-i İsa (a.s.) da aynı davada bulunur. İnanmayanlara mu’cize gösterir. O’nun zamanında tıp ilmi revaçta olduğu için kendisine bu yönde mu’cize verilmiştir. Hangi hasta yanına gelse, eliyle hastaya temas etse veyahut tükürüğünü sürse izn-i İlahi ile hemen şifa bulur.
İşte bütün peygamberlerin bu şekilde mu’cize göstermeleri, davaları olan tevhid ve haşrin kat’i olduğuna ve vuku’ bulacağına delildir. Bütün peygamberan-ı izamın davalarının hak ve doğru olduğuna dair delil gösterdikleri mu’cizeleri, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) delillerinden ve mu’cizelerinden hakikat-i Muhammediye (a.s.m) vasıtasıyla O’nun nurundan onlara verilmiş ve o nurdan iktibas olunmuş lem’alardır. O’nun peygamberlik sofrasından onlara ikram edilen birer nimettir. O halde bütün peygamberlerin izn-i İlahi ile gösterdikleri mu’cizeler, aynı zamanda O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın mu’cizeleri sayılır. İmam Busayri, bu manada şöyle der:
وَكُلُّ اٰىٍ أَتَى الرُّسْلُ الْكِرَامُ بِهَا
فَإِنَّمَا اتَّصَلَتْ مِنْ نُورِهِ بِهِمِ
“Bütün peygamberlerin getirdiği mu’cizeler, onlara, ancak O’nun nurundan ulaşanlardan ibarettir.”
Peygamberlik esasen bir kişiye verilmiş. Asıl peygamber ve muhatab-ı İlahi bir tanedir. O da Muhammed-i Arabi (a.s.m)’dır. Diğer peygamberler ise, O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ın yardımcıları, avaneleri ve vekilleridirler. Bütün peygamberan-ı izamın davası ise, tevhidden sonra haşirde temerküz ediyor.
Kur’an’ın üçten birisi haşirdir. O Kelam-ı Ahkem, bütün davalarını haşir üzerine bina ediyor. Bütün mesaili anlatırken getirip ya bir, ya da birkaç ism-i İlahiye bağlıyor, ya tefekküre sevkediyor, ya da haşri ders veriyor. Kur’an bir mes’ele-i cüz’iye-i şer’iyeyi anlatırken, neticede ya haşre, ya da tevhide bağlıyor.
Demek bütün peygamberlerin semavi kitaplara ve mu’cizelere istinaden haber verdikleri haşir kesin olarak gelecek, başta insan olmak üzere mevcudat-ı
ŞERH
olarak ve bir kısmınız (başlarınızı tıraş etmiş ve) bir kısmınız da saçlarınızı (kısaltmış olduğunuz hâlde) ehl-i şirkten (korkunuz olmaksızın gireceksiniz.) Bu sizin için takdir edilmiştir. (Fakat) Ellahu Teâlâ ey müslümanlar! (Sizin bilmediklerinizi bildi de) Hudeybiye andlaşmasındaki vesâiredeki hikmet ve faydayı tam manasıyla bildi de (ondan önce) o rüyanın henüz gerçekleşmesinden, Mescid-i Haram’a girmenizden önce size (bir yakın fetih) de nasip (kıldı) ki: O da Hudeybiye andlaşmasıdır veya Hayber’in fethedilmesidir. Bu sayede müminlerin kalbleri rahatlamıştır, kendilerine vaadedilmiş olan Beytullah’a gidip, ziyaret edeceklerine dâir büyük bir kalbi kanaat meydana gelmiştir.”1 ayet-i kerimesiyle Müslümanların, emniyet içinde korkmadan Mescid-i Haram’a gireceklerini, Ka’be’yi tavaf edeceklerini haber vermiş. Hem Mekke’nin fethinden önce Hayber’in fethini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmıştır.
Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“لَا تَخَافُونَ kaydıyla ihbar ediyor ki: “Sizler emniyet-i mutlaka içinde Kâ’beyi tavaf edeceksiniz.” Halbuki Ceziret-ül Arab’daki bedevi akvam, çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesi kısm-ı a’zamı düşman iken, yakın bir zamanda hiç havf hissedilmezken Kâ’beyi tavaf edeceksiniz ihbarıyla Ceziret-ül Arab’ı itaat altına ve bütün Kureyş’i İslamiyet içine ve emniyet-i tâmme vaz’edilmesine, delalet ve ihbar eder. Aynen haber verdiği gibi vukua gelmiştir.”
Üçüncü Misal:
هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ
“O Ellah ki, Resûlünü hidâyet ile (beşer için bir selâmet ve saâdet rehberi olan Kur’ân ile) ve hak dîn olan İslamiyet ile (bütün beşeriyyetin son ve en mükemmel bir peygamberi olmak üzere) gönderdi ki; o dîn-i İslamı, (kendisine muhâlif olan) bütün dînlere gálib kılsın.” 2 ayet-i kerimesi, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın dini, umum dinlere galebe çalacağını haber vermiş. Filhakika öyle olmuştur. Müellif (r.a), bu ayetin tefsiri sadedinde şöyle buyuruyor:
“Bu ayet-i kerime, kemal-i kat’iyyetle ihbar ediyor ki: “Resul-i Ekrem
[1] Fetih, 48:27.
[2] Fetih, 48:28.
ŞERH
olarak ve bir kısmınız (başlarınızı tıraş etmiş ve) bir kısmınız da saçlarınızı (kısaltmış olduğunuz hâlde) ehl-i şirkten (korkunuz olmaksızın gireceksiniz.) Bu sizin için takdir edilmiştir. (Fakat) Ellahu Teâlâ ey müslümanlar! (Sizin bilmediklerinizi bildi de) Hudeybiye andlaşmasındaki vesâiredeki hikmet ve faydayı tam manasıyla bildi de (ondan önce) o rüyanın henüz gerçekleşmesinden, Mescid-i Haram’a girmenizden önce size (bir yakın fetih) de nasip (kıldı) ki: O da Hudeybiye andlaşmasıdır veya Hayber’in fethedilmesidir. Bu sayede müminlerin kalbleri rahatlamıştır, kendilerine vaadedilmiş olan Beytullah’a gidip, ziyaret edeceklerine dâir büyük bir kalbi kanaat meydana gelmiştir.”1 ayet-i kerimesiyle Müslümanların, emniyet içinde korkmadan Mescid-i Haram’a gireceklerini, Ka’be’yi tavaf edeceklerini haber vermiş. Hem Mekke’nin fethinden önce Hayber’in fethini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmıştır.
Müellif (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:
“لَا تَخَافُونَ kaydıyla ihbar ediyor ki: “Sizler emniyet-i mutlaka içinde Kâ’beyi tavaf edeceksiniz.” Halbuki Ceziret-ül Arab’daki bedevi akvam, çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesi kısm-ı a’zamı düşman iken, yakın bir zamanda hiç havf hissedilmezken Kâ’beyi tavaf edeceksiniz ihbarıyla Ceziret-ül Arab’ı itaat altına ve bütün Kureyş’i İslamiyet içine ve emniyet-i tâmme vaz’edilmesine, delalet ve ihbar eder. Aynen haber verdiği gibi vukua gelmiştir.”
Üçüncü Misal:
هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ
“O Ellah ki, Resûlünü hidâyet ile (beşer için bir selâmet ve saâdet rehberi olan Kur’ân ile) ve hak dîn olan İslamiyet ile (bütün beşeriyyetin son ve en mükemmel bir peygamberi olmak üzere) gönderdi ki; o dîn-i İslamı, (kendisine muhâlif olan) bütün dînlere gálib kılsın.” 2 ayet-i kerimesi, Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın dini, umum dinlere galebe çalacağını haber vermiş. Filhakika öyle olmuştur. Müellif (r.a), bu ayetin tefsiri sadedinde şöyle buyuruyor:
“Bu ayet-i kerime, kemal-i kat’iyyetle ihbar ediyor ki: “Resul-i Ekrem
[1] Fetih, 48:27.
[2] Fetih, 48:28.
ŞERH
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
“Ey Resulüm! Kâfirlere (de ki: Zat-ı Uluhiyetime yemin ederim ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir mislini getirmek için toplanacak olsalar, elbette O’nun) O Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yönüyle (bir mislini) meydana (getiremeyeceklerdir.) Bundan âciz kalacaklardır. (İsterse, bazıları bazılarına yardımcı olsun) yine buna kadir olamayacaklardır.” 1
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَ لَنْ تَفْعَلُوا
“(Eğer siz onu yapamazsanız) Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa bir sûresinin olsun benzerini vücuda getirmekten âciz kalırsanız. (Elbette yapamıyacaksınız.) Madem Kur’an’ın en kısa bir suresinin bir benzerini getirememekle aczinizi izhar ettiniz. Öyle ise Kur’an mucizedir, Ellah’ın kelamıdır. O halde gelin iman edin. Eğer iman etmezseniz, dünyada harbe mahkum olursunuz, ahirette ise öyle bir ateşe düçar olacaksınız ki; o ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır.” 2
Yedinci Misal: Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan;
وَاخَر۪ينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَز۪يزُالْحَك۪يمُ
“(Ve) Ellahu Teâlâ, Muhammed (a.s.m)’ı (onlardan) Araplardan (başkalarına da) Peygamber olarak (göndermiştir.) O, bütün insanların Peygamberidir. Türkler de, Farslar da, Rumlar da ve diğer kavimler de O’nun Dini olan İslamiyeti kabul etmekle mükellef tutulmuşlardır. O kavimler (henüz onlara erişmemişlerdir.) O Yüce Peygamberin risâletini ilk tebliğe başladığı zaman Ashab-ı Kirâm arasında bulunmayıp bilâhare onlara katılan ve kıyamete kadar dünyaya gelecek olan bütün kavimlere, fertlere şâmildir. O’nun mukaddes dini, kıyamete kadar yer yüzünde devam edecektir.”3 âyet-i kerimesiyle ümmi olan Araplardan başka diğer kavimlerin de İslam dairesine dahil olacağını, bahusus Farisilerin Kur’an’a tabi olacaklarını haber vermiştir.
[1] İsrâ, 17:88.
[2] Bakara, 2:24.
[3] Cum‘a, 62:3.
ŞERH
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
“Ey Resulüm! Kâfirlere (de ki: Zat-ı Uluhiyetime yemin ederim ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir mislini getirmek için toplanacak olsalar, elbette O’nun) O Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yönüyle (bir mislini) meydana (getiremeyeceklerdir.) Bundan âciz kalacaklardır. (İsterse, bazıları bazılarına yardımcı olsun) yine buna kadir olamayacaklardır.” 1
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَ لَنْ تَفْعَلُوا
“(Eğer siz onu yapamazsanız) Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa bir sûresinin olsun benzerini vücuda getirmekten âciz kalırsanız. (Elbette yapamıyacaksınız.) Madem Kur’an’ın en kısa bir suresinin bir benzerini getirememekle aczinizi izhar ettiniz. Öyle ise Kur’an mucizedir, Ellah’ın kelamıdır. O halde gelin iman edin. Eğer iman etmezseniz, dünyada harbe mahkum olursunuz, ahirette ise öyle bir ateşe düçar olacaksınız ki; o ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır.” 2
Yedinci Misal: Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan;
وَاخَر۪ينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَز۪يزُالْحَك۪يمُ
“(Ve) Ellahu Teâlâ, Muhammed (a.s.m)’ı (onlardan) Araplardan (başkalarına da) Peygamber olarak (göndermiştir.) O, bütün insanların Peygamberidir. Türkler de, Farslar da, Rumlar da ve diğer kavimler de O’nun Dini olan İslamiyeti kabul etmekle mükellef tutulmuşlardır. O kavimler (henüz onlara erişmemişlerdir.) O Yüce Peygamberin risâletini ilk tebliğe başladığı zaman Ashab-ı Kirâm arasında bulunmayıp bilâhare onlara katılan ve kıyamete kadar dünyaya gelecek olan bütün kavimlere, fertlere şâmildir. O’nun mukaddes dini, kıyamete kadar yer yüzünde devam edecektir.”3 âyet-i kerimesiyle ümmi olan Araplardan başka diğer kavimlerin de İslam dairesine dahil olacağını, bahusus Farisilerin Kur’an’a tabi olacaklarını haber vermiştir.
[1] İsrâ, 17:88.
[2] Bakara, 2:24.
[3] Cum‘a, 62:3.
ŞERH
زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُر۪يتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّت۪ى مَا زُوِىَ ل۪ى مِنْهَا
deyip: “Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- Gazâ-i Bedir’den evvel ferman etmiş:
هٰذَا مَصْرَعُ اَبِى جَهْلٍ هٰذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ هٰذَا مَصْرَعُ اُمَيَّةَ هٰذَا مَصْرَعُ فُلاَنٍ وَ فُلاَنٍ
deyip, müşrik Kureyş reislerinin her biri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: “Ben kendi elimle Übeyy İbn-i Halef’i öldüreceğim.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- bir ay uzak mesafede Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede muharebe eden sahabelerini görür gibi ferman etmiş:
اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُص۪يبَ ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ فَاُص۪يبَ ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُص۪يبَ ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللّٰهِ
deyip, birer birer hâdisatı ashabına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya’lâ İbn-i Münebbih meydan-ı harbden geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (A.S.M.) harbin tafsilâtını beyan etti. Ya’lâ kasem etti: “Dediğin gibi aynen öyle oldu.”
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş:
يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَاُ الْمُصْحَفَ وَاِنَّ اللّٰهَ عَسٰى اَنْ يُلْبِسَهُ قَم۪يصًا وَاِنَّهُمْ يُر۪يدُونَ خَلْعَهُ
deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal’i istenileceğini ve mazlum olarak Kur’an okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
-Nakl-i sahih-i kat’î ile- Hazret-i Fatıma’ya (R.A.) ferman etmiş ki:
ŞERH
زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُر۪يتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّت۪ى مَا زُوِىَ ل۪ى مِنْهَا
deyip: “Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- Gazâ-i Bedir’den evvel ferman etmiş:
هٰذَا مَصْرَعُ اَبِى جَهْلٍ هٰذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ هٰذَا مَصْرَعُ اُمَيَّةَ هٰذَا مَصْرَعُ فُلاَنٍ وَ فُلاَنٍ
deyip, müşrik Kureyş reislerinin her biri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: “Ben kendi elimle Übeyy İbn-i Halef’i öldüreceğim.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- bir ay uzak mesafede Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede muharebe eden sahabelerini görür gibi ferman etmiş:
اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُص۪يبَ ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ فَاُص۪يبَ ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُص۪يبَ ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللّٰهِ
deyip, birer birer hâdisatı ashabına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya’lâ İbn-i Münebbih meydan-ı harbden geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (A.S.M.) harbin tafsilâtını beyan etti. Ya’lâ kasem etti: “Dediğin gibi aynen öyle oldu.”
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş:
يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَاُ الْمُصْحَفَ وَاِنَّ اللّٰهَ عَسٰى اَنْ يُلْبِسَهُ قَم۪يصًا وَاِنَّهُمْ يُر۪يدُونَ خَلْعَهُ
deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal’i istenileceğini ve mazlum olarak Kur’an okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
-Nakl-i sahih-i kat’î ile- Hazret-i Fatıma’ya (R.A.) ferman etmiş ki:
ŞERH
اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْت۪ى لُحُوقًا ب۪ى deyip, “Âl-i Beytimden herkesten evvel vefat edip, bana iltihak edeceksin.” diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
Hem Eba Zer’e ferman etmiş: سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَع۪يشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip yalnız bir sahrada vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem Enes İbn-i Mâlik’in halası olan Ümm-ü Haram’ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş: رَاَيْتُ اُمَّت۪ى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ Ümm-ü Haram niyaz etmiş: “Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Ferman etmiş: “Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubade İbn-i Sâmit refakatıyla Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile
سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَنِعْمَ اْلاَم۪يرُ اَم۪يرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, İstanbul’un İslam eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Muhammed Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm-ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihi ile haber vermiş ki: “Hazret-i Hüseyin, Taff yani Kerbelâ’da katledilecektir.” Elli sene sonra, aynı vak’a-i ciğersûz vukua gelip, o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.”1
Madem, Resul-i Ekrem (a.s.m), vahy-i İlahiye dayanarak geleceğe ait hadisat-ı âlemi haber vermiş ve haber verdiği gibi çıkmıştır. Öyle ise Kur’an-ı Azimüşşan mu’cizedir, Hazret-i Muhammed (a.s.m) Resulullah’dır. Çünkü bir beşer, iradesi ile geleceği göremez, bilemez. Madem Kur’an ve Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın
[1] Mektûbât, 19. Mektûb, 5. Nükteli İşâret, s. 99-105.
ŞERH
اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْت۪ى لُحُوقًا ب۪ى deyip, “Âl-i Beytimden herkesten evvel vefat edip, bana iltihak edeceksin.” diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
Hem Eba Zer’e ferman etmiş: سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَع۪يشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip yalnız bir sahrada vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem Enes İbn-i Mâlik’in halası olan Ümm-ü Haram’ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş: رَاَيْتُ اُمَّت۪ى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ Ümm-ü Haram niyaz etmiş: “Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Ferman etmiş: “Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubade İbn-i Sâmit refakatıyla Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile
سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَنِعْمَ اْلاَم۪يرُ اَم۪يرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, İstanbul’un İslam eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Muhammed Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm-ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihi ile haber vermiş ki: “Hazret-i Hüseyin, Taff yani Kerbelâ’da katledilecektir.” Elli sene sonra, aynı vak’a-i ciğersûz vukua gelip, o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.”1
Madem, Resul-i Ekrem (a.s.m), vahy-i İlahiye dayanarak geleceğe ait hadisat-ı âlemi haber vermiş ve haber verdiği gibi çıkmıştır. Öyle ise Kur’an-ı Azimüşşan mu’cizedir, Hazret-i Muhammed (a.s.m) Resulullah’dır. Çünkü bir beşer, iradesi ile geleceği göremez, bilemez. Madem Kur’an ve Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın
[1] Mektûbât, 19. Mektûb, 5. Nükteli İşâret, s. 99-105.
ŞERH
Öyle âciz ve fâni şeylere tapınmazlardı. Gerçekten de öyle fâni ve âciz şeyler, hiç mabud, hiç dost edinilebilir mi?” 1
Hem yüz yirmi dört milyon evliya kerametlerine dayanarak, had ve hesaba gelmeyen asfiya ve ulema dahi delil ve bürhanlarına istinad ederek iki hüccet olan Kur’an ile Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın başta tevhid ve haşir olmak üzere bütün davalarına imza basıyorlar, “Doğrudur.” diyorlar. Evliyalar kerametlerine istinad ederek “Kur’an ne demişse doğrudur.” Diyorlar. Keza Sa’d-ı Taftazani gibi muhakkikin-i kelamiye, İmam-ı Maturidi ve İmam-ı Eş’ari gibi akide imamları, kelam ilminin üslub ve kaidelerine ve akli delillere dayanarak haşri, akli delillerle öyle isbat etmişler ki, bütün akıllar toplansa o akılların karşısına çıkamaz. Bu zevat-ı aliye, birbirlerini görmedikleri halde, öyle kat’i bürhanlarla bu davayı isbat etmişler ki, akl-ı beşerin buna karşı çıkması mümkün olamaz.
Geçmiş zamandaki bütün peygamberan-ı izamın Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı tasdik etmesi ve geçmiş olan bütün suhuf ve kütüblerin Kur’an’ı tasdik etmesi de Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın risaletine ve Kur’an hak kelamullah olduğuna ayrı bir hüccettir. Bu kanaatler yan yana geldiği zaman, yüz dört kütübün Kur’an’ı tasdik etmesi, yüz yirmi dört bin enbiyanın Resul-i Ekrem (a.s.m.)’ı tasdik etmesi, yüz yirmi dört milyon evliya, yüz yirmi dört milyar ulemanın da şu iki kaynağı tasdik etmeleri öyle bir kuvvet kesbeder ki, küçük küçük ipler yan yana geldiği zaman büyük bir halat olduğu gibi; bu kadar hadsiz deliller birleştiği zaman küre kadar, belki mevcudat kadar bir güç kesbeder ki, karşısına hiçbir güç çıkamaz ve dayanamaz.
Yahu zalim bir adam bile yolda sana rastlasa ve dese; “Bu yolda tehlike var, oradan gitme.” O adamın o sözüne itimat eder ve o yoldan gitmezsin. Halbuki nev’i beşerin en müstakim ve en doğruları olan bu kadar peygamberler, bu kadar evliyalar, bu kadar ulema, bütün bunların reisi ve efendisi olan Hazret-i Muhammed (a.sm), iman yolunun selamet olduğunu, küfür yolunun ise sadece zarar olduğunu beyan ettikten sonra, neden küfür yolunu tercih ediyorsun; bu nurani zatların haşir hakkında açtığı caddeden neden yürümüyorsun? Aklını başına al, nefis ve hevaya uyma, inkara sapma, kendini ebedi Cehenneme atma! Ciddi tevbe ve istiğfarla Rabbine dön!
[1] Ankebût, 29:41.
ŞERH
Öyle âciz ve fâni şeylere tapınmazlardı. Gerçekten de öyle fâni ve âciz şeyler, hiç mabud, hiç dost edinilebilir mi?” 1
Hem yüz yirmi dört milyon evliya kerametlerine dayanarak, had ve hesaba gelmeyen asfiya ve ulema dahi delil ve bürhanlarına istinad ederek iki hüccet olan Kur’an ile Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın başta tevhid ve haşir olmak üzere bütün davalarına imza basıyorlar, “Doğrudur.” diyorlar. Evliyalar kerametlerine istinad ederek “Kur’an ne demişse doğrudur.” Diyorlar. Keza Sa’d-ı Taftazani gibi muhakkikin-i kelamiye, İmam-ı Maturidi ve İmam-ı Eş’ari gibi akide imamları, kelam ilminin üslub ve kaidelerine ve akli delillere dayanarak haşri, akli delillerle öyle isbat etmişler ki, bütün akıllar toplansa o akılların karşısına çıkamaz. Bu zevat-ı aliye, birbirlerini görmedikleri halde, öyle kat’i bürhanlarla bu davayı isbat etmişler ki, akl-ı beşerin buna karşı çıkması mümkün olamaz.
Geçmiş zamandaki bütün peygamberan-ı izamın Resul-i Ekrem (a.s.m)’ı tasdik etmesi ve geçmiş olan bütün suhuf ve kütüblerin Kur’an’ı tasdik etmesi de Resul-i Ekrem (a.s.m)’ın risaletine ve Kur’an hak kelamullah olduğuna ayrı bir hüccettir. Bu kanaatler yan yana geldiği zaman, yüz dört kütübün Kur’an’ı tasdik etmesi, yüz yirmi dört bin enbiyanın Resul-i Ekrem (a.s.m.)’ı tasdik etmesi, yüz yirmi dört milyon evliya, yüz yirmi dört milyar ulemanın da şu iki kaynağı tasdik etmeleri öyle bir kuvvet kesbeder ki, küçük küçük ipler yan yana geldiği zaman büyük bir halat olduğu gibi; bu kadar hadsiz deliller birleştiği zaman küre kadar, belki mevcudat kadar bir güç kesbeder ki, karşısına hiçbir güç çıkamaz ve dayanamaz.
Yahu zalim bir adam bile yolda sana rastlasa ve dese; “Bu yolda tehlike var, oradan gitme.” O adamın o sözüne itimat eder ve o yoldan gitmezsin. Halbuki nev’i beşerin en müstakim ve en doğruları olan bu kadar peygamberler, bu kadar evliyalar, bu kadar ulema, bütün bunların reisi ve efendisi olan Hazret-i Muhammed (a.sm), iman yolunun selamet olduğunu, küfür yolunun ise sadece zarar olduğunu beyan ettikten sonra, neden küfür yolunu tercih ediyorsun; bu nurani zatların haşir hakkında açtığı caddeden neden yürümüyorsun? Aklını başına al, nefis ve hevaya uyma, inkara sapma, kendini ebedi Cehenneme atma! Ciddi tevbe ve istiğfarla Rabbine dön!
[1] Ankebût, 29:41.
METİN
Geçen hakikatlardan anlaşıldı ki; haşir mes’elesi öyle râsih bir hakikattır ki, Küre-i Arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikatı sarsamaz. Zira o hakikatı Cenab-ı Hak bütün esma ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor ve Resul-i Ekrem’i bütün mu’cizat ve berahiniyle tasdik ediyor ve Kur’an-ı Hakîm bütün hakaik ve âyâtıyla onu isbat ediyor ve şu kâinat bütün âyât-ı tekviniye ve şuunat-ı hakîmanesi ile şehadet ediyor. Acaba hiç mümkün müdür ki; haşir mes’elesinde Vâcib-ül Vücud ile bütün mevcudat -kâfirler müstesna olarak- ittifak etmiş olsun, kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytanî vesveseler o dağ gibi hakikat-ı râsiha-i âliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın? Hâşâ ve kellâ!
ŞERH
Müellif (r.a)’ın bu On İkinci Hakikat’te beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve irsal-i rusul ve inzal-i kütub fiillerini beyan eden sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Geçen hakikatlardan anlaşıldı ki; haşir mes’elesi öyle râsih bir hakikattır ki, Küre-i Arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikatı sarsamaz.) Küre-i arzı yerinden kaldırıp parça parça edecek bir güç bile, hadsiz delillerle te’yid edilen haşir hakikatini sarsamaz. Bu cümle, haşir mes’elesinin ne kadar kat’i, vukuu kesin ve şübhe kaldırmaz bir mes’ele olduğundan kinayedir. (Zira o hakikatı Cenab-ı Hak bütün esma ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor) Cenab-ı Hak, bütün esma ve sıfatının iktizasıyla haşri tesbit ediyor. Madem, Ellah (c.c.) var ve bin bir isim sahibidir. O isimlerden her biri haşri iktiza eder. Herhangi bir ism-i İlahiyi kabul etmemek şirk olduğu gibi; o ismin iktiza ettiği haşir mes’elesini red ve inkar etmek de şirkdir. O halde bütün esma-i İlahiyeyi kabul etmek mecburiyetinde olduğumuz gibi; o isimlerin iktiza ettikleri haşri de kabul etmek mecburiyetindeyiz. Evet, bütün güzel isimler Ellah’ındır ve o güzel isimlerin her biri haşri iktiza eder. (ve Resul-i Ekrem’i bütün mu’cizat ve berahiniyle tasdik ediyor ve Kur’an-ı Hakîm bütün hakaik ve âyâtıyla onu isbat ediyor ve şu kâinat bütün âyât-ı tekviniye ve şuunat-ı hakîmanesi ile şehadet ediyor. Acaba hiç mümkün müdür ki; haşir mes’elesinde Vâcib-ül Vücud ile bütün mevcudat -kâfirler müstesna olarak- ittifak etmiş olsun, kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytanî vesveseler o dağ gibi hakikat-ı râsiha-i âliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın? Hâşâ ve kellâ!)
METİN
Geçen hakikatlardan anlaşıldı ki; haşir mes’elesi öyle râsih bir hakikattır ki, Küre-i Arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikatı sarsamaz. Zira o hakikatı Cenab-ı Hak bütün esma ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor ve Resul-i Ekrem’i bütün mu’cizat ve berahiniyle tasdik ediyor ve Kur’an-ı Hakîm bütün hakaik ve âyâtıyla onu isbat ediyor ve şu kâinat bütün âyât-ı tekviniye ve şuunat-ı hakîmanesi ile şehadet ediyor. Acaba hiç mümkün müdür ki; haşir mes’elesinde Vâcib-ül Vücud ile bütün mevcudat -kâfirler müstesna olarak- ittifak etmiş olsun, kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytanî vesveseler o dağ gibi hakikat-ı râsiha-i âliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın? Hâşâ ve kellâ!
ŞERH
Müellif (r.a)’ın bu On İkinci Hakikat’te beyan buyurduğu hakikatler, mezkur ayet-i kerimelerden ve irsal-i rusul ve inzal-i kütub fiillerini beyan eden sair ayetlerden muktebestir ve bu ayetlerin bürhanlı bir tefsiridir.
(Geçen hakikatlardan anlaşıldı ki; haşir mes’elesi öyle râsih bir hakikattır ki, Küre-i Arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikatı sarsamaz.) Küre-i arzı yerinden kaldırıp parça parça edecek bir güç bile, hadsiz delillerle te’yid edilen haşir hakikatini sarsamaz. Bu cümle, haşir mes’elesinin ne kadar kat’i, vukuu kesin ve şübhe kaldırmaz bir mes’ele olduğundan kinayedir. (Zira o hakikatı Cenab-ı Hak bütün esma ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor) Cenab-ı Hak, bütün esma ve sıfatının iktizasıyla haşri tesbit ediyor. Madem, Ellah (c.c.) var ve bin bir isim sahibidir. O isimlerden her biri haşri iktiza eder. Herhangi bir ism-i İlahiyi kabul etmemek şirk olduğu gibi; o ismin iktiza ettiği haşir mes’elesini red ve inkar etmek de şirkdir. O halde bütün esma-i İlahiyeyi kabul etmek mecburiyetinde olduğumuz gibi; o isimlerin iktiza ettikleri haşri de kabul etmek mecburiyetindeyiz. Evet, bütün güzel isimler Ellah’ındır ve o güzel isimlerin her biri haşri iktiza eder. (ve Resul-i Ekrem’i bütün mu’cizat ve berahiniyle tasdik ediyor ve Kur’an-ı Hakîm bütün hakaik ve âyâtıyla onu isbat ediyor ve şu kâinat bütün âyât-ı tekviniye ve şuunat-ı hakîmanesi ile şehadet ediyor. Acaba hiç mümkün müdür ki; haşir mes’elesinde Vâcib-ül Vücud ile bütün mevcudat -kâfirler müstesna olarak- ittifak etmiş olsun, kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytanî vesveseler o dağ gibi hakikat-ı râsiha-i âliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın? Hâşâ ve kellâ!)
ŞERH
denilecek:
وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَاكُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ
“(Ve hakka mukarin olarak ölümün şiddeti geldiğinde,) sekerat-ı mevt yakinen zuhur ettiğinde; (işte o zaman, melekler sekeratta olan şahsa: ‘İşte bu, kendisinden kaçtığın ölümdür.’) denilecektir. Yâni: Ey insan! Ölümü hiç düşünmüyordun. Ondan nefret ediyor, ondan kaçıyordun. Öldükten sonra nasıl bir istikbâle kavuşacağını tefekkür etmiyordun. İşte o kendisinden kaçıp durduğun hâdise gelip çattı, artık bundan kurtuluş yoktur.”1
لَقَدْ كُنْتَ ف۪ى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ
“Ve o gün kâfirlere veya gafil olan bütün insanlara hitaben şöyle de denilecektir: (Muhakkak ki, sen bundan bir gaflet içinde idin.) Bu müthiş günü düşünmüyordun, bu gündeki bu pek korkunç hâlleri hatırına getirmiyordun, hevesat-ı nefsaniyeye tâbi bulunuyordun. (Şimdi senden perdeni kaldırıp açtık) dünyada iken gözleri, kulakları, kalbleri örten, insanları sonunu düşünür olmaktan mahrum bırakan engelleri bertaraf ettik, şimdi bu akıbeti sana apaçık göstermiş olduk. (Artık bu gün) bu dirilme zamanında (senin gözün keskindir) pek fazla görücüdür. Binaenaleyh dar-ı ahireti inkâra imkân kalmamıştır ve her insan, dünyada iken işlemiş olduğu şeyleri inkâr edemeyip kabule mecbur bir hâlde bulunmaktadır.” 2
Can boğaza geldiğinde, henüz ölmeden ve aklı başında iken herkese Cennet veya Cehennemdeki yeri gösterilir. Kişinin inanmadığı noktalar kendisine arzedilir, o zaman hak tecelli eder. Herkes hakikati görür. Hiçbir ferd-i insan yoktur ki, sekerata girip daha aklı başında iken Cennet ve Cehennemdeki yerini görmesin. Sekeratta iken, ahirete ait her şey kendisine gösterilir.
اَلْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا
“Ölüm, nevruz günümüzdür.” 3 İfadesiyle; mü’minin gerçek bayramı ölüm günüdür. Eğer selamet-i iman ve sağlam ameli varsa…
[1] Káf, 50:19.
[2] Káf, 50:22.
[3] Bu söz, Üstad Bediüzzamân Hazretlerine áiddir. Münâzarât, s. 62; Târîhçe-i Hayât, s. 87.
ŞERH
denilecek:
وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَاكُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ
“(Ve hakka mukarin olarak ölümün şiddeti geldiğinde,) sekerat-ı mevt yakinen zuhur ettiğinde; (işte o zaman, melekler sekeratta olan şahsa: ‘İşte bu, kendisinden kaçtığın ölümdür.’) denilecektir. Yâni: Ey insan! Ölümü hiç düşünmüyordun. Ondan nefret ediyor, ondan kaçıyordun. Öldükten sonra nasıl bir istikbâle kavuşacağını tefekkür etmiyordun. İşte o kendisinden kaçıp durduğun hâdise gelip çattı, artık bundan kurtuluş yoktur.”1
لَقَدْ كُنْتَ ف۪ى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ
“Ve o gün kâfirlere veya gafil olan bütün insanlara hitaben şöyle de denilecektir: (Muhakkak ki, sen bundan bir gaflet içinde idin.) Bu müthiş günü düşünmüyordun, bu gündeki bu pek korkunç hâlleri hatırına getirmiyordun, hevesat-ı nefsaniyeye tâbi bulunuyordun. (Şimdi senden perdeni kaldırıp açtık) dünyada iken gözleri, kulakları, kalbleri örten, insanları sonunu düşünür olmaktan mahrum bırakan engelleri bertaraf ettik, şimdi bu akıbeti sana apaçık göstermiş olduk. (Artık bu gün) bu dirilme zamanında (senin gözün keskindir) pek fazla görücüdür. Binaenaleyh dar-ı ahireti inkâra imkân kalmamıştır ve her insan, dünyada iken işlemiş olduğu şeyleri inkâr edemeyip kabule mecbur bir hâlde bulunmaktadır.” 2
Can boğaza geldiğinde, henüz ölmeden ve aklı başında iken herkese Cennet veya Cehennemdeki yeri gösterilir. Kişinin inanmadığı noktalar kendisine arzedilir, o zaman hak tecelli eder. Herkes hakikati görür. Hiçbir ferd-i insan yoktur ki, sekerata girip daha aklı başında iken Cennet ve Cehennemdeki yerini görmesin. Sekeratta iken, ahirete ait her şey kendisine gösterilir.
اَلْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا
“Ölüm, nevruz günümüzdür.” 3 İfadesiyle; mü’minin gerçek bayramı ölüm günüdür. Eğer selamet-i iman ve sağlam ameli varsa…
[1] Káf, 50:19.
[2] Káf, 50:22.
[3] Bu söz, Üstad Bediüzzamân Hazretlerine áiddir. Münâzarât, s. 62; Târîhçe-i Hayât, s. 87.
ŞERH
Ehl-i dalaletin yevm-i nevruzu, bayramı varsa, biz ehl-i imanın da nevruz günümüz, bayramımız vardır. O da ölüm günüdür. Çünkü mü’min, sekerata girdiği andan ta defnedilinceye kadar, en az beş yüz melek saf tutup onunla ilgilenir. Ruhu semavata, yıldızlara, âlem-i ulviye yükseltildiği zaman, yetmiş bin melek Hazret-i Azrail (a.s.)’ın kumandası altında, yerden arşa kadar saf saf halinde o ruha ta’zimde bulunarak makam-ı alisine götürürler. Ona, “Selam sana!” derler. Yer ve gök hepsi o ruha karşı merasim halindedirler. Yer ve gök ve onunla alakadar olan mevcudat, o kimsenin vefatıyla bir cihette mahzun olurlar ve onun üzerine manen ağlarlar. Zira onların zikr u ibadetlerini dergah-ı İlahiyeye takdim eden bir müsebbih, bir muvahhid aralarından ayrılmıştır. Diğer cihette de sevinip onu alkışlarlar ve tebrik ederler. Her taraftan ona müjdeler gelir. Zira şerefli bir asker-i İlahi gibi, kulluk vazifesini hakkıyla ifa etmiştir. İşte gerçek bayram budur.
Üstadımız da اَلْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا ifadesiyle, bizleri böyle bir gün için müjdeliyor; “Ölüm, nevruz günümüzdür.” buyuruyor. Hem فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَ اْلاَرْضُ ayetinin mefhum-u muhalifi ile sema ve arz mü’minin ölümünden dolayı ağlayıp mahzun olduğunu ifade ediyor. Yer ve gök mü’mine nasıl ağlamasın? Zira yerden yukarı doğru onun ameli yükseliyordu. Semadan ise rızkı iniyordu. Ölüm sebebiyle o iki kapı kapanınca arz ve sema üzüntüden dolayı ağlamaya başlıyorlar. Diğer taraftan da iman ve amelinden dolayı onun için bir hüsn-ü istikbal var olduğunu müjdeleyip onu tebrik ediyorlar. Böylece ehl-i iman için yerde ve gökte bir cihette matem varken, diğer tarafta merasim vardır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَ اْلاَرْضُ Şu âyet, mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor: “Ehl-i dalaletin ölmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhum-u muhalif ile delalet ediyor ki: “Ehl-i imanın dünyadan gitmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlıyor.” Yani: Ehl-i dalalet, madem semavat ve arzın vazifelerini inkâr ediyor. Manalarını bilmiyor. Onların kıymetlerini iskat ediyor. Sâni’lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adavet ettiğinden elbette semavat ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların
ŞERH
Ehl-i dalaletin yevm-i nevruzu, bayramı varsa, biz ehl-i imanın da nevruz günümüz, bayramımız vardır. O da ölüm günüdür. Çünkü mü’min, sekerata girdiği andan ta defnedilinceye kadar, en az beş yüz melek saf tutup onunla ilgilenir. Ruhu semavata, yıldızlara, âlem-i ulviye yükseltildiği zaman, yetmiş bin melek Hazret-i Azrail (a.s.)’ın kumandası altında, yerden arşa kadar saf saf halinde o ruha ta’zimde bulunarak makam-ı alisine götürürler. Ona, “Selam sana!” derler. Yer ve gök hepsi o ruha karşı merasim halindedirler. Yer ve gök ve onunla alakadar olan mevcudat, o kimsenin vefatıyla bir cihette mahzun olurlar ve onun üzerine manen ağlarlar. Zira onların zikr u ibadetlerini dergah-ı İlahiyeye takdim eden bir müsebbih, bir muvahhid aralarından ayrılmıştır. Diğer cihette de sevinip onu alkışlarlar ve tebrik ederler. Her taraftan ona müjdeler gelir. Zira şerefli bir asker-i İlahi gibi, kulluk vazifesini hakkıyla ifa etmiştir. İşte gerçek bayram budur.
Üstadımız da اَلْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا ifadesiyle, bizleri böyle bir gün için müjdeliyor; “Ölüm, nevruz günümüzdür.” buyuruyor. Hem فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَ اْلاَرْضُ ayetinin mefhum-u muhalifi ile sema ve arz mü’minin ölümünden dolayı ağlayıp mahzun olduğunu ifade ediyor. Yer ve gök mü’mine nasıl ağlamasın? Zira yerden yukarı doğru onun ameli yükseliyordu. Semadan ise rızkı iniyordu. Ölüm sebebiyle o iki kapı kapanınca arz ve sema üzüntüden dolayı ağlamaya başlıyorlar. Diğer taraftan da iman ve amelinden dolayı onun için bir hüsn-ü istikbal var olduğunu müjdeleyip onu tebrik ediyorlar. Böylece ehl-i iman için yerde ve gökte bir cihette matem varken, diğer tarafta merasim vardır. Müellif (r.a), bu konuda şöyle buyuruyor:
“فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَ اْلاَرْضُ Şu âyet, mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor: “Ehl-i dalaletin ölmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhum-u muhalif ile delalet ediyor ki: “Ehl-i imanın dünyadan gitmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlıyor.” Yani: Ehl-i dalalet, madem semavat ve arzın vazifelerini inkâr ediyor. Manalarını bilmiyor. Onların kıymetlerini iskat ediyor. Sâni’lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adavet ettiğinden elbette semavat ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların
ŞERH
Kendisine gelir gelmez tekrar onları tevhide davet ederdi. Bu hal dokuz yüz elli sene devam etti. Fakat O, tek başına olduğu halde korkmadı, hiç taviz vermedi. Rivayetlere göre kendisine yetmiş kişi iman etti. Çoluk çocuğuyla beraber sekseni buluyordu. Kur’an, Hazret-i Nuh’un bu davetinden şöyle haber vermektedir:
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ى دَعَوْتُ قَوْم۪ى لَيْلًا وَنَهَارًا
“Nuh dedi ki: Yârabbi! Ben kavmimi hakikaten gece ve gündüz tevhide dâvet ettim.”
فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِى اِلَّا فِرَارًا
“Benim dâvetim, onlar için kaçmaktan başka bir şey arttırmadı.” Yani onları ne kadar tevhid dini olan İslam’a çağırdıysam, benden hep firar edip kaçtılar.
وَاِنّ۪ى كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا اَصَابِعَهُمْ ف۪ى اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا
“Ya Rab! Senin onları mağfiret etmen için her ne zaman ben onları davet ettimse, onlar sesimi işitmemek için, davetime kulak vermemek için parmaklarını kulaklarına tıkadılar, beni görmemek için elbiselerini başlarına örttüler, küfürlerinde inad ettiler, şirkte ısrar ettiler ve hakkı kabulden kaçınarak kibirli bir vaziyet aldılar.”
ثُمَّ اِنّ۪ى دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا
“Sonra muhakkak ki: Ben onları âşikare apaçık dâvet ettim.”
ثُمَّ اِنّ۪ى اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًا
“Sonra şübhesiz ki: Ben onları yüksek sesle çağırdım ve onlara gizliden gizliye de bildirdim.” Ne yaptımsa kar etmedi.
ŞERH
Kendisine gelir gelmez tekrar onları tevhide davet ederdi. Bu hal dokuz yüz elli sene devam etti. Fakat O, tek başına olduğu halde korkmadı, hiç taviz vermedi. Rivayetlere göre kendisine yetmiş kişi iman etti. Çoluk çocuğuyla beraber sekseni buluyordu. Kur’an, Hazret-i Nuh’un bu davetinden şöyle haber vermektedir:
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ى دَعَوْتُ قَوْم۪ى لَيْلًا وَنَهَارًا
“Nuh dedi ki: Yârabbi! Ben kavmimi hakikaten gece ve gündüz tevhide dâvet ettim.”
فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِى اِلَّا فِرَارًا
“Benim dâvetim, onlar için kaçmaktan başka bir şey arttırmadı.” Yani onları ne kadar tevhid dini olan İslam’a çağırdıysam, benden hep firar edip kaçtılar.
وَاِنّ۪ى كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا اَصَابِعَهُمْ ف۪ى اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا
“Ya Rab! Senin onları mağfiret etmen için her ne zaman ben onları davet ettimse, onlar sesimi işitmemek için, davetime kulak vermemek için parmaklarını kulaklarına tıkadılar, beni görmemek için elbiselerini başlarına örttüler, küfürlerinde inad ettiler, şirkte ısrar ettiler ve hakkı kabulden kaçınarak kibirli bir vaziyet aldılar.”
ثُمَّ اِنّ۪ى دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا
“Sonra muhakkak ki: Ben onları âşikare apaçık dâvet ettim.”
ثُمَّ اِنّ۪ى اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًا
“Sonra şübhesiz ki: Ben onları yüksek sesle çağırdım ve onlara gizliden gizliye de bildirdim.” Ne yaptımsa kar etmedi.
ŞERH
Cenab-ı Hak, Hazret-i Nuh’un duasını kabul etti ve O’na bir gemi yapmasını emretti. Gemi bitince iman edenler gemiye bindiler. Ardından tufan hadisesi vuku buldu. Ellah (c.c), gökten inen yağmurlarla ve yerden fışkıran sularla o münkir ve putperest kavmi gark etti. Emr-i İlahi yerine getirilince sema ve arza şu emri verdi:
يَا اَرْضُ ابْلَع۪ى مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِع۪ى وَغ۪يضَ الْمَاءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
“Ey Yer! Suyunu yut ve ey gök suyunu tut. Su kesildi ve iş bitirilmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti. Ve ‘Zâlimler için helak, rahmet-i ilahiyeden mahrumiyet olsun.’ denildi.”1
Hazret-i Nuh (a.s) etbaıyla kurtuldu. Zalimlere ise, lanet olsun denildi.
Evet, ehl-i imana rahmetiyle, kâfir ve zalimlere karşı da izzetiyle böyle tecelli eden bir Zat-ı Akdes var ki, O’nun lütfuna da, kahrına da kimse mani olamaz. Ya Rabbi! Bize rahmetini yar eyle! Kahrınla bize muamelede bulunma! Peygamberlere ve etbalarına necat verdiğin gibi bize de necat ver. Ehl-i imanı galib, kafirleri mağlub eyle. Manen büyük sıkıntılar içindeyiz. Ya Rabbi! Maddi ve manevi sıkıntılarımıza ve ihtiyaçlarımıza Sen bir çare getir. Ya Rabbi! Bizi kahra giriftar eyleme! Amin.
Hakikaten ayat-ı Kur’aniye insana manevi bir güç veriyor. Cenab-ı Hak Habibine ve kıyamete kadar O’nun varisleri olan Kur’an hadimlerine der ki: Makam ve mevkiine, mal ve servetine, güç ve kuvvetine güvenipte Ellah’a olan ihtiyacını hissetmeyip tuğyana sapan, Seni ibadetten, tebliğ vazifenden meneden, ahkam-ı İlahiyeyi tekzib edip arka çeviren kafir ve zalimlerden korkma.
فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ “Ebu Cehl-i Lain gibi kıyamete kadar gelip geçen zalim gaddarlar, meclislerini çağırsınlar.”2
Kur’an bu ayet-i kerimede “meclis” tabirini kullanıyor. Yani onlar meclis
[1] Hûd, 11:44.
[2] Alâk, 96:17.
ŞERH
Cenab-ı Hak, Hazret-i Nuh’un duasını kabul etti ve O’na bir gemi yapmasını emretti. Gemi bitince iman edenler gemiye bindiler. Ardından tufan hadisesi vuku buldu. Ellah (c.c), gökten inen yağmurlarla ve yerden fışkıran sularla o münkir ve putperest kavmi gark etti. Emr-i İlahi yerine getirilince sema ve arza şu emri verdi:
يَا اَرْضُ ابْلَع۪ى مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِع۪ى وَغ۪يضَ الْمَاءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
“Ey Yer! Suyunu yut ve ey gök suyunu tut. Su kesildi ve iş bitirilmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti. Ve ‘Zâlimler için helak, rahmet-i ilahiyeden mahrumiyet olsun.’ denildi.”1
Hazret-i Nuh (a.s) etbaıyla kurtuldu. Zalimlere ise, lanet olsun denildi.
Evet, ehl-i imana rahmetiyle, kâfir ve zalimlere karşı da izzetiyle böyle tecelli eden bir Zat-ı Akdes var ki, O’nun lütfuna da, kahrına da kimse mani olamaz. Ya Rabbi! Bize rahmetini yar eyle! Kahrınla bize muamelede bulunma! Peygamberlere ve etbalarına necat verdiğin gibi bize de necat ver. Ehl-i imanı galib, kafirleri mağlub eyle. Manen büyük sıkıntılar içindeyiz. Ya Rabbi! Maddi ve manevi sıkıntılarımıza ve ihtiyaçlarımıza Sen bir çare getir. Ya Rabbi! Bizi kahra giriftar eyleme! Amin.
Hakikaten ayat-ı Kur’aniye insana manevi bir güç veriyor. Cenab-ı Hak Habibine ve kıyamete kadar O’nun varisleri olan Kur’an hadimlerine der ki: Makam ve mevkiine, mal ve servetine, güç ve kuvvetine güvenipte Ellah’a olan ihtiyacını hissetmeyip tuğyana sapan, Seni ibadetten, tebliğ vazifenden meneden, ahkam-ı İlahiyeyi tekzib edip arka çeviren kafir ve zalimlerden korkma.
فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ “Ebu Cehl-i Lain gibi kıyamete kadar gelip geçen zalim gaddarlar, meclislerini çağırsınlar.”2
Kur’an bu ayet-i kerimede “meclis” tabirini kullanıyor. Yani onlar meclis
[1] Hûd, 11:44.
[2] Alâk, 96:17.
ŞERH
ve yasağı birer hikmet ve menfaat dairesinde ortaya koyan (ancak sensin.)”1
فَمَنْ تَبِعَنى فَاِنَّهُ مِنّى وَمَنْ عَصَانى فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَحيمٌ
“Hazret-i İbrahim, şöyle dua etti: (Ey Rab’bîm! İnsanlardan her kim bana tâbi olursa) benim davet ettiğim tevhid dinini, İslam dinini kabul eylerse, (şübhe yok ki, o bendendir. Yani onlar, benim dinime tabi olanlardır.) Onunla ben manevî yönden bir vücut gibi bulunmuş oluruz, aramızda öyle bir manevî birlik meydana gelmiş olur. (Ve her kim bana âsi olursa) benim davetimi kabul etmez, küfür ve isyan üzere kalmaya devam ederse, (artık muhakkak ki) durum, Senin takdirine kalmıştır. Ey Kerem sahibi Mabudumuz! (Sen çok mağfiret edicisin.) Öyle kimseleri iman ve İslamiyetle müşerref kılmakla, geçmiş günahlarını affetmeye ve onları mağfiret etmeye kadirsin. Şüphe yok ki, (ey Rabbim! Sen kullarına çok merhamet edicisin) kulların hakkında merhametin pek çoktur, herhangi bir günahkâr kuluna da merhamet ederek onu selâmete erdirebilirsin. Şu kadar var ki, küfür ve şirk üzere devam edip o hâl üzere ölenler hakkındaki, ilâhî tehdit kesindir. Onlar, bu yüce rahmeti hak etmekten kendilerini ebediyyen mahrum bırakmışlardır.”2
Ya Rabbi! Bu zamanki kafir, müşrik, münafık ve asilerden her kim Kur’ana tabi oldu ise onu affeyle. Kim de küfür, şirk, nifak ve isyanda inad etti ise, onların hesabını sen görürsün. O bizim işimiz değildir. Temennimiz hidayet ve aftır.
Resul-i Ekrem (a.s.m)’a Hazret-i Cebrail (a.s.) geliyor: “Diler misin senin ümmetin Hazret-i Nuh’un kavmi gibi helak olsun.” diyor. Peygamber Efendimiz (a.s.m) “Hayır, bunu istemiyorum. Ben istiyorum ki, iman ve Kur’an’a kalpleri musahhar olsun.” diyor. Ya Rabbi! Bu zamanın insanlarının kalplerini iman ve Kur’an’a musahhar eyle. Amin. Gelsinler Kur’an’ı dinlesinler. Kime derdimizi dökelim? Kimin huzurunda ağlayalım? Başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olmak üzere bütün peygamberler âlem-i berzahtalar. Hazret-i peygamber (a.s.m)’ın bu asırdaki iki hakiki varisi olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile Hacı Hulusi Bey de hayatta değiller. Fakat onların Rabbi baki midir? Evet bakidir. Öyle ise doğrudan doğruya Rabbimizi çağıralım, O’na yalvaralım, O’na ağlayalım. Hazret-i Ebu Bekir (r.a)’ın dediği gibi diyelim:
[1] Mâide, 5:118.
[2] İbrâhîm,14: 36.
ŞERH
ve yasağı birer hikmet ve menfaat dairesinde ortaya koyan (ancak sensin.)”1
فَمَنْ تَبِعَنى فَاِنَّهُ مِنّى وَمَنْ عَصَانى فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَحيمٌ
“Hazret-i İbrahim, şöyle dua etti: (Ey Rab’bîm! İnsanlardan her kim bana tâbi olursa) benim davet ettiğim tevhid dinini, İslam dinini kabul eylerse, (şübhe yok ki, o bendendir. Yani onlar, benim dinime tabi olanlardır.) Onunla ben manevî yönden bir vücut gibi bulunmuş oluruz, aramızda öyle bir manevî birlik meydana gelmiş olur. (Ve her kim bana âsi olursa) benim davetimi kabul etmez, küfür ve isyan üzere kalmaya devam ederse, (artık muhakkak ki) durum, Senin takdirine kalmıştır. Ey Kerem sahibi Mabudumuz! (Sen çok mağfiret edicisin.) Öyle kimseleri iman ve İslamiyetle müşerref kılmakla, geçmiş günahlarını affetmeye ve onları mağfiret etmeye kadirsin. Şüphe yok ki, (ey Rabbim! Sen kullarına çok merhamet edicisin) kulların hakkında merhametin pek çoktur, herhangi bir günahkâr kuluna da merhamet ederek onu selâmete erdirebilirsin. Şu kadar var ki, küfür ve şirk üzere devam edip o hâl üzere ölenler hakkındaki, ilâhî tehdit kesindir. Onlar, bu yüce rahmeti hak etmekten kendilerini ebediyyen mahrum bırakmışlardır.”2
Ya Rabbi! Bu zamanki kafir, müşrik, münafık ve asilerden her kim Kur’ana tabi oldu ise onu affeyle. Kim de küfür, şirk, nifak ve isyanda inad etti ise, onların hesabını sen görürsün. O bizim işimiz değildir. Temennimiz hidayet ve aftır.
Resul-i Ekrem (a.s.m)’a Hazret-i Cebrail (a.s.) geliyor: “Diler misin senin ümmetin Hazret-i Nuh’un kavmi gibi helak olsun.” diyor. Peygamber Efendimiz (a.s.m) “Hayır, bunu istemiyorum. Ben istiyorum ki, iman ve Kur’an’a kalpleri musahhar olsun.” diyor. Ya Rabbi! Bu zamanın insanlarının kalplerini iman ve Kur’an’a musahhar eyle. Amin. Gelsinler Kur’an’ı dinlesinler. Kime derdimizi dökelim? Kimin huzurunda ağlayalım? Başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olmak üzere bütün peygamberler âlem-i berzahtalar. Hazret-i peygamber (a.s.m)’ın bu asırdaki iki hakiki varisi olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile Hacı Hulusi Bey de hayatta değiller. Fakat onların Rabbi baki midir? Evet bakidir. Öyle ise doğrudan doğruya Rabbimizi çağıralım, O’na yalvaralım, O’na ağlayalım. Hazret-i Ebu Bekir (r.a)’ın dediği gibi diyelim:
[1] Mâide, 5:118.
[2] İbrâhîm,14: 36.
METİN
Hem zannetme ki, haşre delalet eden kâinatın âyât-ı tekviniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hâyır, belki ekser mevcudatta sağa sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi Sânia şehadet ettiği gibi, diğer vechi de haşre işaret eder. Meselâ: İnsanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti, Sâni’i gösterdiği gibi; o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir.
ŞERH
Haşrin delillerle isbatı, sadece bu on iki hakikatte beyan edilen delaile münhasır değildir. Belki esma-i İlahiye adedince haşrin delilleri vardır. Her bir isim, haşre ayrı bir kapı açıyor. Onuncu Söz’de ise sadece on iki hakikatle haşrin isbatı yapıldı.
(Hem zannetme ki, haşre delalet eden kâinatın âyât-ı tekviniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hâyır, belki ekser mevcudatta sağa sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi Sânia şehadet ettiği gibi, diğer vechi de haşre işaret eder.) Haşri isbat eden tekvini deliller de sadece bu on iki hakikatte beyan edilen delaile münhasır değildir. Belki zerreden arşa kadar her bir mevcud, bir tarafta vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyeyi isbat ederken, diğer taraftan haşri ispat eder. O halde mevcudat-ı alem adedince, belki zerrat-ı kainat sayısınca tevhidin ve haşrin delilleri vardır.
(Meselâ: İnsanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti, Sâni’i gösterdiği gibi;) İnsan, kainatın bir misal-i musağğarı olduğu ve bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyyeyi birden ayine-i ruhunda gösterdiği ve o esmanın en güzel tesbit yeri olduğu için, en güzel bir mahlûktur. (o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir.) Şu âlemde her şey ve her mevcud, Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine delildir. Ancak o şey ve o mevcud, Cenab-ı Hakk’ın esmasına karşı vazifesini ifa ettikten sonra, fenaya mahkûm olup gidiyor. İşte şu âlemde bulunan her şey ve her mevcud, fenaya mahkûm oluşuyla haşre delalet eder. İnsanın kabiliyeti yüksek olduğu halde, ömrü gayet azdır. Peki, bu iki mesele nasıl tevfik edilebilir? Mesela; bir insanın önüne meyveleri koyarsın. O insanın, o meyvelere hem iştihası var, hem de ihtiyacı vardır. Ancak ya o insanın ömrü kısadır, ondan tam istifade edemez. Ya da o meyvelerin ömrü kısa olup ihtiyaca tam cevab veremez. Halbuki insanda o
METİN
Hem zannetme ki, haşre delalet eden kâinatın âyât-ı tekviniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hâyır, belki ekser mevcudatta sağa sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi Sânia şehadet ettiği gibi, diğer vechi de haşre işaret eder. Meselâ: İnsanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti, Sâni’i gösterdiği gibi; o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir.
ŞERH
Haşrin delillerle isbatı, sadece bu on iki hakikatte beyan edilen delaile münhasır değildir. Belki esma-i İlahiye adedince haşrin delilleri vardır. Her bir isim, haşre ayrı bir kapı açıyor. Onuncu Söz’de ise sadece on iki hakikatle haşrin isbatı yapıldı.
(Hem zannetme ki, haşre delalet eden kâinatın âyât-ı tekviniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hâyır, belki ekser mevcudatta sağa sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi Sânia şehadet ettiği gibi, diğer vechi de haşre işaret eder.) Haşri isbat eden tekvini deliller de sadece bu on iki hakikatte beyan edilen delaile münhasır değildir. Belki zerreden arşa kadar her bir mevcud, bir tarafta vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyeyi isbat ederken, diğer taraftan haşri ispat eder. O halde mevcudat-ı alem adedince, belki zerrat-ı kainat sayısınca tevhidin ve haşrin delilleri vardır.
(Meselâ: İnsanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti, Sâni’i gösterdiği gibi;) İnsan, kainatın bir misal-i musağğarı olduğu ve bin bir isim ve sıfat-ı İlahiyyeyi birden ayine-i ruhunda gösterdiği ve o esmanın en güzel tesbit yeri olduğu için, en güzel bir mahlûktur. (o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir.) Şu âlemde her şey ve her mevcud, Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine delildir. Ancak o şey ve o mevcud, Cenab-ı Hakk’ın esmasına karşı vazifesini ifa ettikten sonra, fenaya mahkûm olup gidiyor. İşte şu âlemde bulunan her şey ve her mevcud, fenaya mahkûm oluşuyla haşre delalet eder. İnsanın kabiliyeti yüksek olduğu halde, ömrü gayet azdır. Peki, bu iki mesele nasıl tevfik edilebilir? Mesela; bir insanın önüne meyveleri koyarsın. O insanın, o meyvelere hem iştihası var, hem de ihtiyacı vardır. Ancak ya o insanın ömrü kısadır, ondan tam istifade edemez. Ya da o meyvelerin ömrü kısa olup ihtiyaca tam cevab veremez. Halbuki insanda o
Inhalt für Seite 1187 nicht verfügbar.